1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 14
  1. #1
    2.imza yarışma birincisi nefisetülilm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Nerden
    İstanbul'da, İstanbulluyum...
    Yaş
    42
    Mesaj
    705
    Blog Mesajları
    19
    Rep Gücü
    7085

    rose Tasavvufun çıkışı

    Tasavvufun çıkışı


    Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?


    CEVAP


    Bu hususta Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:

    Zahirdeki kemalatın ve manevi makamların hepsi Resulullah efendimizden gelir. Zahirdeki kemalata, yükselmeye sebep olan emirlerini, yasaklarını bizlere din âlimleri bildirdi. Kalbin, ruhun temizlenmesine yarayan gizli bilgileri ve kalb işlerini tasavvuf büyükleri bize ulaştırdı. Kalbe ve bedene yarayan bilgilerimizin hepsi Resulullahtan gelir.

    Hazret-i Ömer vefat edince, oğlu Hazret-i Abdullah, (İlmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Bazılarının bu söze şaştığını görünce, (Dediğim ilim, herkesin bildiği abdest ve gusül gibi bilgiler değil, Allahü teâlâyı tanıtan bilgilerdir) buyurdu.

    Tasavvuf, Resulullahın yolunu gösterir. Tasavvuf büyükleri, kendi hocaları vasıtası ile Resulullaha bağlanmıştır. O büyüklerin çalışma usulleri, sonradan uydurulmuş şeyler değildir. Fena, beka, cezbe, süluk, seyr-i ilallah ve benzerleri gibi isimler, sonradan verilmiş ise de, bu isimlerin bildirdikleri şeylerin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir.

    Nefahat kitabında bildirildiği gibi, fena, beka gibi isimleri ilk bildiren zat, Ebu Said-ül Harraz’dır. Zikir de, Resulullahtan gelmiştir. Resulullah efendimiz, peygamber olduğu bildirilmeden önce, mübarek kalbi ile zikretmiştir. Resulullahın çok zaman sükut ettiği, sessiz, düşünceli durduğu; dost, düşman her tarihçinin kitabında yazılıdır. Bu halde bulunmak, isimleri sonradan çıkan şeylerin Resulullahta da bulunduğunu göstermektedir. Bu isimler, hadis-i şerifleri açıklamak için konulmuştur. Mesela tefekkür; fikri, bâtıldan hakka doğru çevirmek olup, (Az bir zaman tefekkür etmek, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha faydalıdır) hadis-i şerifinden alınmıştır.

    Eğer, (Tasavvuftaki usuller, vazifeler, kazançlar Resulullahtan gelmiş olsaydı, ayrı ayrı tasavvuf yolları ve tasavvuf sarhoşluğu, dine uygun görünmeyen şeyleri söylemek olmazdı) denirse, böyle değişik sözler ve hâller, insanların istidatlarının, başka başka olmasından ileri gelmektedir. Resulullahtan gelen nisbette, feyzde ve tesirde hiç değişiklik yoktur. Bunun çeşitli insanlara, çeşitli mizaçlara tesiri başka başka olmaktadır. Bir insanın bile çeşitli zamanlardaki hâli, mizacı başka başka oluyor.

    Bütün kemalat, Resulullahtan gelmektedir. Fakat herkesin yaratılışına, hazırlığına göre, başka başka tesir etmektedir. Resulullah efendimiz hayatta iken de, herkesin istidadına göre konuşur, mana ve esrarı başka başka sunardı. Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e ince bilgiler anlatırken, yanlarına Hazret-i Ömer gelince, sözü değiştirdi. Sonra Hazret-i Osman gelince, sözü daha da değiştirdi. Hazret-i Ali geldi, başka türlü anlatmaya başladı. Çünkü, her birinin istidadı başka başka idi.
    (5/59)

    Lâ ilâhe illallah demek
    Tasavvufta en çok, Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi söylenir.
    (Sözlerin, zikirlerin efdali, en faydalısı, lâ ilâhe illallah demektir) hadis-i şerifi güneş gibi her yerde ışık salmakta iken, bunu söylemek, sonradan meydana çıkmış denilebilir mi?
    Tasavvuf demek, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak demektir.

    O halde, tasavvuf zaman-ı saadette yok idi, sonradan meydana çıktı,
    diyen kimse, sünnet-i seniyyeyi yıkmak isteyen bir İslam düşmanı değilse;
    menfaat sağlamak, cahilleri aldatmak için şeyhlik perdesi altında İslam’a yakışmayan kötülükleri yapanları anlatmak istiyordur.
    Böyle tasavvufçular ne kadar çok kötülense yeridir.
    Bu kötü kimseler, Müslüman göründükleri için, Müslümanlık kötülenebilir mi?
    Talebesine kötülük yapan öğretmen var diye, öğretmenlik mesleğine kötü damgası basılabilir mi?
    Evet, bazı cahiller, ahlaksızlar [ve misyonerler] şeyh şekline girdi.
    Tasavvuf adı altında her kötülüğü yapanlar oldu.
    Fakat bunlara bakarak, Resulullahın sünnetine yapışan, her kötülükten sakınan Allah adamlarına dil uzatmak pek yanlıştır.

    Tasavvuf ehli buyuruyor ki:

    İyi olan da, kötü olan da, iyilik yapabilir. Kötülük yapmamak ise, ancak Allah adamlarının özelliğidir. Sıddıklar günah işlemez. (Mektubat-ı Masumiye 2/106)

    Allahü teâlâya kavuşmak, Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlâyı tanımak, Allahü teâlâyı sevmek, feyz almak, nurlanmak, ârif olmak, ilm-i bâtın sahibi olmak gibi şeyler, hep kalb ile olur. Bunlara akıl eremez, anlayamaz. Allahü teâlâ, her şeye kavuşmak için bir sebep yaratmıştır. Bir şeye kavuşabilmek için, o şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Bildirdiğimiz şeylere kavuşmanın sebebi, kalbi masivadan temizlemektir. Mahlukların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmaktır. Buna, (Fena-i kalbi) denir. Kalb, Allah’tan başka her şeyi tam unutursa, yukarıda bildirdiğimiz şeyler, kendiliğinden kalbe dolar. Kalb, görülmeyen, tutulmayan bir şeydir. Yani madde değildir. Yer kaplamaz. Yürek dediğimiz et parçası ile ilgisi vardır. Aklın, dimağ [Beyin] ile olan ilgisi gibidir. Bir şişeye hava sokmak için uğraşmak lazım değildir. Sıvıyı boşaltmak lazımdır. Şişedeki sıvı boşaltılınca, hava kendiliğinden girer. Kalb de böyledir. Mahlukların sevgisi, hatta düşünceleri kalbden çıkarılınca, Allah sevgisi, feyz, nur, marifet, kendiliğinden kalbe gelir. Kalbi mahluklardan temizlemeye sebep de, Ehl-i sünnet itikadı, haramlardan sakınmak, farzları ve nafile ibadetleri yapmaktır. Nafile ibadetlerden, tesiri en çok ve süratli olanı, zikir yapmak ve Allahü teâlânın Velilerinden biri ile beraber bulunmaktır.

    Feyz almak için, bu feyze kavuşmuş olan salih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lazımdır. Vehhabi Feth-ül mecid kitabı da, bunun lazım olduğunu bildiriyor. 335. sayfasında, (Allahü teâlâyı sevmeye kavuşturan on sebepten dokuzuncusu, Allah’ın sadık olan sevenlerinin yanında bulunmaktır. Onların sözlerini dinleyip faydalanmaktır. Onların yanında az konuşmaktır) diyor.
    Böyle salih kullara Mürşid-i kâmil veya Rehber denir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın kaynağı, âriflerin kalbleridir.) [Taberani]

    (Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]

    (Âlimin yanında bulunmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Zikir, sadakadan daha faydalıdır.) [ibni Hibban, Beyheki]

    (Zikir, nafile oruçtan daha hayırlıdır.) [Deylemi, Beyheki]

    (Her hastalığın şifası vardır. Kalbin şifası, Allahü teâlâyı zikretmektir.) [Deylemi, Beyheki, Münavi]

    (Derecesi en yüksek olanlar, Allahü teâlâyı zikredenlerdir.) [Beyheki]

    (Allahü teâlâyı çok zikredeni, Allahü teâlâ sever.) [Beyheki]


    Tasavvuf, zikretmek ve ârifleri hatırlamak, onları sevmek ve Resulullahın yoluna yapışmaktır.
    Bu ve benzeri hadis-i şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerimeler, tasavvufu emretmektedir. Böyle tasavvuf kötülenebilir mi?

    Allah’a kavuşturan yollar

    Sual: Kitaplarda, Nakşi veya Kadiri yoluyla Allah’a kavuşanların olduğu yazılı. Allah’a kavuşturan yol çok mudur?

    CEVAP
    Necmeddin-i Kübra hazretleri, (İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insan sayısı kadar çoktur) buyurdu. Bu söz, talipleri yetiştirmek yolunu bildiriyor; yoksa itikatlarında hiçbir ayrılık yoktur.
    Bütün Evliyanın itikatları, imanları birdir. Hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındadır.
    Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da, öyle rahmettir; fakat itikatta ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Resulullah efendimiz, (Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır) buyurdu. (M. Nasihat)

    Her şeyden, her mahlûktan Allahü teâlâya giden bir yol vardır;
    çünkü her mahlûkun kendisi ve sıfatları Onun kudretinin eseridir.
    Bu eserlerin sahibini bulan zeki bir kimse, o yolu ve o manevi bağı görür, anlar.
    Allahü teâlânın rızasına, marifetine götüren yollar, mahlûkların nefesleri kadardır,
    sözü de doğrudur.
    Bu yolların hepsinden vasıl olmak, ahkâm-ı İslamiye’yi yapmaya bağlıdır.
    Bütün yolların başlangıcı İslamiyet’tir.
    Yani İslamiyet, bir ağacın gövdesine benzer.
    Bütün tasavvuf yolları, bu ağacın dalları, damarları, filizleri, yaprakları ve çiçekleri gibidir.
    (Mektubat-ı Masumiyye)

    Bu büyüklerin kitaplarını okumak, sohbetin yarısıdır.
    Yani büyük bir zatın kitabını severek okuyan kimse, sohbetinde bulunmuş gibi ondan faydalanır.

    Kaynak

  2. #2
    2.imza yarışma birincisi nefisetülilm - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    May 2009
    Nerden
    İstanbul'da, İstanbulluyum...
    Yaş
    42
    Mesaj
    705
    Blog Mesajları
    19
    Rep Gücü
    7085
    Enbiyayı, evliyayı ve salih kimseleri anmak, onların yüksek mertebelerini, hallerini, güzel ahlaklarını hatırlamak, söylemek demektir. Bunları böylece hatırlayıp sevmek, Allah sevgisindendir. Bunları işitenler, bunlar gibi olmaya çalışırlar. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]

    (Peygamberleri anmak, ibadettir, salihleri anmak günahlara kefarettir. Ölümü anmak sadaka vermek gibidir. Kabri hatırlamak sizi Cennete yaklaştırır. Cehennemi hatırlamak cihad etmek gibidir.) [Deylemi]

    (Her hastalığın şifası vardır, kalbin şifası, Allahü teâlâyı anmaktır.) [Deylemi]

    (Salihler anılınca rahmet iner.) [İ.Ahmed]
    [Hadis-i şerifteki rahmet, Cennetlik olmak demektir. Salihler anılınca, bu rahmetin sebebine kavuşulmuş olur. Salihlere uyma isteği başlar. Salihlere uyan da Cennete girer.]

    Tasavvuf, Cenab-ı Hakkı anmak, arifleri hatırlayıp sevmek ve Resulullahın yoluna yapışmaktır.

  3. #3
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864

    rose Tasavvufun çıkışı

    Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?
    CEVAP
    Bu hususta Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:


    Zahirdeki kemalatın ve manevi makamların hepsi Resulullah efendimizden gelir. Zahirdeki kemalata, yükselmeye sebep olan emirlerini, yasaklarını bizlere din âlimleri bildirdi. Kalbin, ruhun temizlenmesine yarayan gizli bilgileri ve kalb işlerini tasavvuf büyükleri bize ulaştırdı. Kalbe ve bedene yarayan bilgilerimizin hepsi Resulullahtan gelir.

    Hazret-i Ömer vefat edince, oğlu Hazret-i Abdullah, (İlmin onda dokuzu gitti) buyurdu. Bazılarının bu söze şaştığını görünce, (Dediğim ilim, herkesin bildiği abdest ve gusül gibi bilgiler değil, Allahü teâlâyı tanıtan bilgilerdir) buyurdu.

    Tasavvuf, Resulullahın yolunu gösterir. Tasavvuf büyükleri, kendi hocaları vasıtası ile Resulullaha bağlanmıştır. O büyüklerin çalışma usulleri, sonradan uydurulmuş şeyler değildir. Fena, beka, cezbe, süluk, seyr-i ilallah ve benzerleri gibi isimler, sonradan verilmiş ise de, bu isimlerin bildirdikleri şeylerin hepsi Resulullah efendimizden gelmektedir.

    Nefahat kitabında bildirildiği gibi, fena, beka gibi isimleri ilk bildiren zat, Ebu Said-ül Harraz’dır. Zikir de, Resulullahtan gelmiştir. Resulullah efendimiz, peygamber olduğu bildirilmeden önce, mübarek kalbi ile zikretmiştir. Resulullahın çok zaman sükut ettiği, sessiz, düşünceli durduğu; dost, düşman her tarihçinin kitabında yazılıdır. Bu halde bulunmak, isimleri sonradan çıkan şeylerin Resulullahta da bulunduğunu göstermektedir. Bu isimler, hadis-i şerifleri açıklamak için konulmuştur. Mesela tefekkür; fikri, bâtıldan hakka doğru çevirmek olup, (Az bir zaman tefekkür etmek, bin sene nafile ibadet yapmaktan daha faydalıdır) hadis-i şerifinden alınmıştır.

    Eğer, (Tasavvuftaki usuller, vazifeler, kazançlar Resulullahtan gelmiş olsaydı, ayrı ayrı tasavvuf yolları ve tasavvuf sarhoşluğu, dine uygun görünmeyen şeyleri söylemek olmazdı) denirse, böyle değişik sözler ve hâller, insanların istidatlarının, başka başka olmasından ileri gelmektedir. Resulullahtan gelen nisbette, feyzde ve tesirde hiç değişiklik yoktur. Bunun çeşitli insanlara, çeşitli mizaçlara tesiri başka başka olmaktadır. Bir insanın bile çeşitli zamanlardaki hâli, mizacı başka başka oluyor.

    Bütün kemalat, Resulullahtan gelmektedir. Fakat herkesin yaratılışına, hazırlığına göre, başka başka tesir etmektedir. Resulullah efendimiz hayatta iken de, herkesin istidadına göre konuşur, mana ve esrarı başka başka sunardı. Resulullah efendimiz, Hazret-i Ebu Bekir’e ince bilgiler anlatırken, yanlarına Hazret-i Ömer gelince, sözü değiştirdi. Sonra Hazret-i Osman gelince, sözü daha da değiştirdi. Hazret-i Ali geldi, başka türlü anlatmaya başladı. Çünkü, her birinin istidadı başka başka idi. (5/59)

    Lâ ilâhe illallah demek
    Tasavvufta en çok, Lâ ilâhe illallah kelime-i tayyibesi söylenir. (Sözlerin, zikirlerin efdali, en faydalısı, lâ ilâhe illallah demektir) hadis-i şerifi güneş gibi her yerde ışık salmakta iken, bunu söylemek, sonradan meydana çıkmış denilebilir mi? Tasavvuf demek, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid’atlerden sakınmak demektir.

    O halde, tasavvuf zaman-ı saadette yok idi, sonradan meydana çıktı, diyen kimse, sünnet-i seniyyeyi yıkmak isteyen bir İslam düşmanı değilse; menfaat sağlamak, cahilleri aldatmak için şeyhlik perdesi altında İslam’a yakışmayan kötülükleri yapanları anlatmak istiyordur. Böyle tasavvufçular ne kadar çok kötülense yeridir. Bu kötü kimseler, Müslüman göründükleri için, Müslümanlık kötülenebilir mi? Talebesine kötülük yapan öğretmen var diye, öğretmenlik mesleğine kötü damgası basılabilir mi? Evet, bazı cahiller, ahlaksızlar [ve misyonerler] şeyh şekline girdi. Tasavvuf adı altında her kötülüğü yapanlar oldu. Fakat bunlara bakarak, Resulullahın sünnetine yapışan, her kötülükten sakınan Allah adamlarına dil uzatmak pek yanlıştır.

    Tasavvuf ehli buyuruyor ki:
    İyi olan da, kötü olan da, iyilik yapabilir. Kötülük yapmamak ise, ancak Allah adamlarının özelliğidir. Sıddıklar günah işlemez. (Mektubat-ı Masumiye 2/106)

    Allahü teâlâya kavuşmak, Allahü teâlâya yaklaşmak, Allahü teâlâyı tanımak, Allahü teâlâyı sevmek, feyz almak, nurlanmak, ârif olmak, ilm-i bâtın sahibi olmak gibi şeyler, hep kalb ile olur. Bunlara akıl eremez, anlayamaz. Allahü teâlâ, her şeye kavuşmak için bir sebep yaratmıştır. Bir şeye kavuşabilmek için, o şeyin sebebine yapışmak lazımdır. Bildirdiğimiz şeylere kavuşmanın sebebi, kalbi masivadan temizlemektir. Mahlukların varlığını, sevgisini kalbden çıkarmaktır. Buna, (Fena-i kalbi) denir. Kalb, Allah’tan başka her şeyi tam unutursa, yukarıda bildirdiğimiz şeyler, kendiliğinden kalbe dolar. Kalb, görülmeyen, tutulmayan bir şeydir. Yani madde değildir. Yer kaplamaz. Yürek dediğimiz et parçası ile ilgisi vardır. Aklın, dimağ [Beyin] ile olan ilgisi gibidir. Bir şişeye hava sokmak için uğraşmak lazım değildir. Sıvıyı boşaltmak lazımdır. Şişedeki sıvı boşaltılınca, hava kendiliğinden girer. Kalb de böyledir. Mahlukların sevgisi, hatta düşünceleri kalbden çıkarılınca, Allah sevgisi, feyz, nur, marifet, kendiliğinden kalbe gelir. Kalbi mahluklardan temizlemeye sebep de, Ehl-i sünnet itikadı, haramlardan sakınmak, farzları ve nafile ibadetleri yapmaktır. Nafile ibadetlerden, tesiri en çok ve süratli olanı, zikir yapmak ve Allahü teâlânın Velilerinden biri ile beraber bulunmaktır.

    Feyz almak için, bu feyze kavuşmuş olan salih bir kimseyi bulmak, onu sevmek, onun yanında yetişmek lazımdır. Vehhabi Feth-ül mecid kitabı da, bunun lazım olduğunu bildiriyor. 335. sayfasında, (Allahü teâlâyı sevmeye kavuşturan on sebepten dokuzuncusu, Allah’ın sadık olan sevenlerinin yanında bulunmaktır. Onların sözlerini dinleyip faydalanmaktır. Onların yanında az konuşmaktır) diyor. Böyle salih kullara Mürşid-i kâmil veya Rehber denir.

    Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (Her şeyin bir kaynağı vardır. Takvanın kaynağı, âriflerin kalbleridir.) [Taberani]

    (Salihleri anmak, günahları temizler.) [Deylemi]

    (Âlimin yanında bulunmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Âlimin yüzüne bakmak ibadettir.) [Deylemi]

    (Zikir, sadakadan daha faydalıdır.) [ibni Hibban, Beyheki]

    (Zikir, nafile oruçtan daha hayırlıdır.) [Deylemi, Beyheki]

    (Her hastalığın şifası vardır. Kalbin şifası, Allahü teâlâyı zikretmektir.) [Deylemi, Beyheki, Münavi]

    (Derecesi en yüksek olanlar, Allahü teâlâyı zikredenlerdir.) [Beyheki]

    (Allahü teâlâyı çok zikredeni, Allahü teâlâ sever.) [Beyheki]

    Tasavvuf, zikretmek ve ârifleri hatırlamak, onları sevmek ve Resulullahın yoluna yapışmaktır. Bu ve benzeri hadis-i şerifler ve bunların çıkarılmış oldukları âyet-i kerimeler, tasavvufu emretmektedir. Böyle tasavvuf kötülenebilir mi?

    Allah’a kavuşturan yollar

    Sual: Kitaplarda, Nakşi veya Kadiri yoluyla Allah’a kavuşanların olduğu yazılı. Allah’a kavuşturan yol çok mudur?
    CEVAP
    Necmeddin-i Kübra hazretleri, (İnsanları Allahü teâlâya kavuşturan yollar, insan sayısı kadar çoktur) buyurdu. Bu söz, talipleri yetiştirmek yolunu bildiriyor; yoksa itikatlarında hiçbir ayrılık yoktur. Bütün Evliyanın itikatları, imanları birdir. Hepsi, Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadındadır. Sanat sahiplerinin çeşitli iş kollarına ayrılmaları da, öyle rahmettir; fakat itikatta ayrılmak, parçalanmak, böyle değildir. Resulullah efendimiz, (Cemaat rahmettir. Ayrılık azaptır) buyurdu. (M. Nasihat)

    Her şeyden, her mahlûktan Allahü teâlâya giden bir yol vardır; çünkü her mahlûkun kendisi ve sıfatları Onun kudretinin eseridir. Bu eserlerin sahibini bulan zeki bir kimse, o yolu ve o manevi bağı görür, anlar. Allahü teâlânın rızasına, marifetine götüren yollar, mahlûkların nefesleri kadardır, sözü de doğrudur. Bu yolların hepsinden vasıl olmak, ahkâm-ı İslamiye’yi yapmaya bağlıdır. Bütün yolların başlangıcı İslamiyet’tir. Yani İslamiyet, bir ağacın gövdesine benzer. Bütün tasavvuf yolları, bu ağacın dalları, damarları, filizleri, yaprakları ve çiçekleri gibidir. (Mektubat-ı Masumiyye)

    Bu büyüklerin kitaplarını okumak, sohbetin yarısıdır. Yani büyük bir zatın kitabını severek okuyan kimse, sohbetinde bulunmuş gibi ondan faydalanır.

  4. #4
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    Tasavvuf bizzat Efendimiz aleyhisselamın yoludur.Bid'atten korunan tek doğru yol Ehli sünnet itikadıdır.Fıkıhtan sonra her müslümana tasavvuf lazım ve lüzumludur.

    İslam'da tasavvuf orjinaldir ve doğrudan doğruya Şanlı Peygamberimiz tarafından ortaya konumuştur.Hicret zamanındai sevr mağazasında, en büyük sahabi Hazret-i Ebu Bekir'e, bizzat Şanlı peygamberimiz tarafından tevhidin bütün sırları bir bir açılmıştır.Sonra istidatlarına göre diğerlerine...

    İslam'da tasavvuf, ne Budizmin Nirvanasına, ne Hristiyanların Mistisizmine, ne Yahudilerin Kabalizmine, ne Pozitivistlerin İnsanlık dinine, ne de Spinoza'nın Panteizmine benzer.Böyle bir benzerlik arayanlar ya cahil olmalı yada ard niyetli...
    Konu bziya tarafından (12-01-2010 Saat 11:51 PM ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    Islamda MASUM sadece Allah cc dur!

    Yaziniza baslarken kendinize rab edindiginiz,
    Adina Rabbani eklediginiz,
    Buda yetmeyip MASUM dediginiz
    Tasavvuf mutefekkirinin
    Soylemini DIN yapip birde
    BIDAT'tan mi bahsediyorsunuz?

    Girise bak!
    Bu hususta Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:
    Hazret/Masum/Buyurdu...

    Hazret-i Allah cc
    Masum Allah cc
    Buyuran Allah cc
    ve
    Muhammed as
    Abduhu
    Resuluhi

    Iste muslumanlarla aranizdaki FARK.
    Ne olacak sizin bu haliniz bilmem ki?

    http://www.supermeydan.net/forum/for...read14075.html
    http://www.supermeydan.net/forum/for...read55092.html

  6. #6
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    Ehli sünnet yolunda olan bir müslümanın

    Rabbi , Allahü Teala'dır.
    Peygamberi , Muhammed aleyhisselamdır.

    Muhammed aleyhisselam'ın Nahl 44 ayetince beyan ettiği gerçek Kur'anı Kerim manası İslam'ın kendisidir.

    Efendimizden İslam'ı tam manası ile Eshabı kiram öğrendi ve tabiine nakletti , Tabiin Tebei Tabiine nakletti , onlar talebelerine nakletti bu nakil yolunda vasıta olan her mürşit Efendimizin varisi ve vekilidir.Bu alimleri bizim rehberlerimizdir.Bu rehberlerin öğrettiği her ilm ve bilgi Allahü Teala'nın Efendimize Cebrail aleyhisselam vasıtası ile öğrettiği İslam'dır.Kendilerinden tek nokta eklemediler ve çıkartmadılar.

    Ehli sünnet olan bir müslüman bu büyüklere tâbidir.Kendi aklına göre dini açıklamaya kalkan cahillere uymaz ve itibar etmezler.Böyle cahillerin sözleri kendi uydurdukları sözlerdir. Asla Kur'anı Kerim ve İslam değildir.

    İslam içinde fırkalaşmayı bu cahiller yapmaktadır.Herkez kendi aklına göre Kur'an açıklarsa insan sayısı kadar din olur.Nitekim bu gün böyledir.

  7. #7
    bursali68
    Misafir..
    Merhaba,

    Tasavvufun asıl çıkış kökeninin çok ama çok eskiye dayandığını,aslının tasavvus değil " Sofilik " ten gelen bir türeme olduğunu bilmekte yarar var.

    Nereden çıktı derseniz önce Tevrat'a bakarsanız orada " Mispa ve Sofi " kelimelerini görürsünüz.

    TEKVİN 31
    45 Yakup bir taş alıp onu anıt olarak dikti.
    46 Yakınlarına, "Taş toplayın" dedi. Adamlar topladıkları taşları bir yere yığdılar. Orada, yığının yanında yemek yediler.
    47 Lavan taş yığınına Yegar-Sahaduta, Yakup ise Galet adını verdi.
    48 Lavan, "Bu yığın bugün aramızda tanık olsun" dedi. Bu yüzden yığına Galet adı verildi.
    49 Mispa diye de anılır. Çünkü Lavan, "Birbirimizden uzak olduğumuz zaman RAB aramızda gözcülük etsin" dedi,
    50 "Eğer kızlarıma kötü davranır, başka kadınlarla evlenirsen, yanımızda kimse olmasa bile Tanrı tanık olacaktır."
    51 Sonra, "İşte taş yığını, işte aramıza diktiğim anıt" dedi,
    52 "Bu yığın ve anıt birer tanık olsun. Bu yığının ötesine geçip sana kötülük etmeyeceğim. Sen de bu yığını ve anıtı geçip bana kötülük etmeyeceksin.
    53 İbrahim'in, Nahor'un, babasının Tanrısı aramızda yargıç olsun." Yakup babası İshak'ın taptığı Tanrı'nın adıyla ant içti.
    54 Sonra dağda kurban kesip yakınlarını yemeğe çağırdı. Yemeği yiyip geceyi dağda geçirdiler.
    55 Lavan sabah erkenden kalktı; torunlarını, kızlarını öpüp kutsadıktan sonra evine gitti.

    MİSPA (Misfa ) : Üzerine büyük bir " safa " nın yani taşın yerleştirildiği mekandır.

    Eski Ahid'te kuleden gözetleme yapan kimseye " SOFİ " deniliyordu.Aşağıdaki ayette " gözcü " kelimesinin aslı " Sofi " dir.Ayetin devamında da Yizrael Kulesi'ndeki Yehu da sofi gurubun başkanıdır.

    II.KRALLAR 9;17
    17 Yizreel'de kulede nöbet tutan gözcü, Yehu'nun ordusuyla yaklaştığını görünce, "Bir kalabalık görüyorum!" diye bağırdı. Yoram, "Bir atlı gönder, onu karşılasın, barış için gelip gelmediğini sorsun" dedi.

    Asıl soru şu : Bu Misfa'daki Sofi'nin işi ve görevi nedir.Sadece anlatıldığı gibi Misfa'nın minaresinden gözetlemek yada bazı tehlikelere karşı nöbet mi tutmaktır?Yoksa çok daha derin bir anlamı mı vardır?

    Eh devamını bilahare derin derin inceleriz,şimdilik bu ipucu yeterli sanırım.

    Sağlıcakla kalınız.

  8. #8
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?
    Önce bu tarikatçıların iftiralarından arınmış VEHHABİLİK nedir bir öğrenelim ( bu arada vehhabi değilim ama bunlar hep tasavvuf karşıtlarına aynı ismi yakıştırıyorlar..) bakalım kimmiş bu adamlar nasıl düşünmüş, ne yapmış ne söylemiş, onlara bu ismi kimler vermiş...

    Vehhabiler kimdir, bunlar hakkında söylenenler doğru mudur ?


    Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder.O’ndan yardım ister, O’nun günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini hiç kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. O bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.Şüphesiz en doğru söz Allah’ın kitabı, en hayırlı yol Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. En kötü işler bidat olarak ortaya çıkartılanlardır. Sonradan çıkartılan her bir husus da bidattir. Her bidat bir sapıklık ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

    VAHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvahhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğunu iddea etmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab, alim, muttaki, davetçi, mucahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir,

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, şirk, küfür ve bidatler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şerî delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada arttmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, islam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulavahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VAHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    derler ki,

    Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır ve islam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab'ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur, lütfen bir okuyun kitaplarını, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri islama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır ?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin islam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvahhab'dır. Biz onu sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duymaktadır.

    işte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, islam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin,. İslam ümmeti yeniden nasslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda islam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.


    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.

    MUHAMMED B. ABDULVEHHAB


    Muhammed b. Abdulvehhab b. Süleyman b. Ali b. Muhammed b. Raşit Temimi, 1703'te Riyad'ın kuzeyinde bulunan Uyeyne'de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur'an ve Kur'an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım'ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine'ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim'den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, "Ahsa" denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif'in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila'ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab'a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid'atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.


    Muhammed b. Abdulvehhab, M. 1791 yılı zilkade ayında Rabbine kavuştu.

    Muhammed Bin Abdulvehhab ve Hareketi

    Maccini; büyük inkılaplar daima büyük dini hareketlerin bir neticesi olmuştur diyor.

    18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi sisteminde görülen donukluk ve yozlaşma uzak eyaletlerde de varlığını hissettirmiş ve bu dönemdeki ahlaki gevşeklik ve yozlaşma karşısında yeniden İslam'ın ilk günlerindeki saflığına dönmeyi amaç edinen fikri hareket Arabistan'da ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatıcısı Muhammed bin Abdulvehhab'a nispetle “Vehhabilik” olarak adlandırılan bu akım sadece kendi sınırları içerisinde kalmamış, dine karışan hurafe ve bidatlerle savaşmayı ve ilk islam uygulamasını örnek alan her türlü faaliyet için kullanılan genel bir terim haline gelmiştir.

    Muhammed bin Abdülvehhab 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir yer olan Hureymile kasabasına bağlı Uyeyna köyünde doğmuştur. İlk tahsilini Uyeyne'de kadılık yapan babasının yanında tamamlayan Muhammed bin Abdülvehhab daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etmiştir.Medine'de ibn Teymiyye'nin dini görüşleri hakkında bilgi sahibi olan ibn Abdülvehhab onun eserlerini istinsah ederek çoğaltmak ve bunları çevresindekilere okutmakla işe başladı. Tüm bu çalışmalarına karşı olan kardeşi Süleyman b. Abdülvehhab, amcası ve diğer Hanbeli alimleri ona muhalefet ediyor ve onun hareketlerini Hanbeli mezhebine ve şeriatına uygun bulmadıklarını belirtiyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü bir ara Uyeyne'de hayatı tehlikeye giren İbn Abdülvehhab buradan firara mecbur kalarak Basra'ya gitti.Basra'dan ayrıldıktan sonar Bağdat'a, Kum'a, Hamedan'a, isfehan'a giderek savunucusu olduğu görüşleri buralarda yaymaya çalıştı. Bu arada Şam'a ve Kahire'ye de uğradı.

    Daha sonra babasının memleketi olan Hureymile kasabasına gelen ibn Abdülvehhab en tanınmış eseri olan Kitab-üt Tevhid'i burada yazdı. Bu eserde heyecanlı bir üslupla halkı İslam'ın özüne davet ediyordu.ibn Abdülvehhab 1726 yılında Deriyye'ye giderek o bölgede bulunan Suudi kabilesinin reisi olan Muhammed b. Suud ile tanışmış ve bu tanışıklık sırasında ibn Suud Muhammed b. Abdülvehhab'ın fikirlerini benimseyerek daha sonra tüm Arap Yarımadası'nı etkisi altına alacak olan bu fikri hareketin gelişmesine neden olmuştur.

    ibn Suud, Muhammed ibn Abdülvehhab'ın kız kardeşiyle evlenerek Abdülvehhab'la akrabalık bağını da oluşturmuştur. Muhammed İbn Abdülvehhab'ın bundan sonraki hayatı Deriyye'de geçmiş, tevhidi öğrenmeye ve İslam'ın özüne dönmeye çalışan öğrencileri ile birlikte evini şeriat mektebi haline getirmiştir. Muhammed b. Suud 1765 yılında vefat edince, görevini oğlu Abdülaziz bin Muhammed devraldı ve bu dönemde Suud ailesinin nüfuzu tüm yarımadaya yayıldı. Muhammed ibn Abdülvehhab da bu dönemde 1787 (veya 1791) yılında vefat etti.

    Muhammed b. Abdülvehhab'ın savunuculuğunu yaptığı görüşler incelendiği zaman İbn Teymiyye'nin öğretisinin ve ateşli ifadesinin etkisi açıkça hissedilir. Esasen Vehhabi hareketi ibn Teymiyye'nin Hanbeliliğe getirmiş olduğu dinamizmin 18. asırdaki bir tezahürüdür. Tevhidin özünden uzaklaşıldığı, zalim yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde ibn Teymiyye çok zor şartlar altında ıslahat bayrağını çekerek halkı gerçek dine davet etmeye çalışmış ve ömrünün bir bölümünü hapislerde geçirmiştir.


    ibn Teymiyye dini hükümlerin delillerini bulmaya ve onları tahkike çok önem vermiştir, ibn Teymiyye'ye göre ne felsefe, ne de teolojik felsefenin akli metodlarıyla Allah Teala hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Allah Teala'ya dair bilgimiz Kur'an ve hadiste mevcut olanın tefsir ve tevilsiz şeklidir.Felsefeye muhalif olan ibn Teymiyye Yunan felsefesini araştırıp derin bir tenkide tabi tuttuktan sonra tesbit ettiği eksiklikleri göstermiştir, ibn Teymiyye'ye göre akıl bir dini hükmü idrak edemezse kusuru hükümde değil, akılda aramak gerekir; çünkü esas olan din ve nakildir, akıl ise tasdik ve idrak edicidir.8 ibn Teymiyye bundan aklın nakle veya naklin akla tercihi hükmünü çıkarmamak gerektiğini zira böyle bir çabanın kişiyi akıl ile naklin birbirine çelişir olduğu hükmüne götüreceğini söylemiştir. İbn Teymiyye nakli temel kabul eden bu çalışmaları sonucunda tevhidin yalnızca imandan ibaret olmadığı, ancak amel ile bütünleşince gerçek anlamıyla idrak edileceği hükmüne varmıştır. Tüm bu çabalarıyla ibn Teymiyye, İslam'a sızmış ve halk tarafından büyük kabul görerek İslam'danmış gibi yaşanmaya başlamış tüm hurafelere savaş açmıştır. Sahih islam anlayışının halk arasında benimsenmesi amacıyla ibn Teymiyye'nin savunduğu bu görüşler ibn Abdülvehhab'ta örneklik yaparak onu derinden etkilemiştir.

    Tabii ki ibn Teymiyye ve Abdülvehhab'la sahih bir din anlayışını yaygınlaştırmak ve İslam'ın ilk dönemdeki safiyetine ulaşma kaygısı, bazı yerlerde tıkanıyor ve yanlışlar da oluşturabiliyordu. Bu yanlışlıkların akıl-nakil ilişkisinde, naklin iyi değerlendirilmesinden kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Bu tıkanma bize göre sahih bir din anlayışına ulaşmada zorunlu ihtiyacımız olan vahiy gerçeğinin, ahad haberlerle eş değerde tutulması yanlışıyla oluşuyordu.

    Nisa/116 : Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    Müminun/84-89: (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?"

    - "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.

    - "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor.

    - "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.

    - "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.

    - "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de.

    Yunus/105-108: "Ayrıca yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!" (diye emrolundum).

    - "Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.

    - Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

    - De ki: "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse kendi canı için kabul etmiş olur. Kim sapıklık ederse kendi zararına sapıklık etmiş olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim."

    ayetlerine bağlı olarak tevhidi şöyle izah eder: Tevhid namazdan, oruçtan, zekattan ayrılamaz bir farzdır ve diğer farzları inkar eden kafir olduğu gibi tevhidi inkar eden de kafir olur. Tevhid ise ancak kalple, dille ve amelle olursa bir bütünlük teşkil edecektir. Dolayısıyla amelsiz tevhid gerçek iman değildir.
    Muhammed İbn Abdülvehhab İbn Teymiyye'den farklı olarak akıl ve nakil mevzularının teorik izahlarıyla pek ilgilenmez. Akıl ve naklin birbirine uygunluğunu bahis mevzuu etmeyen İbn Abdülvehhab, müteşabih ayetleri taşıdıkları mana ile kabul etmek gerektiğini savunur.

    Muhammed İbn Abdülvehhab şefaat hakkındaki görüşlerinde İbn Teymiyye'yi takip eder ve

    Bakara/255: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.

    Kehf/102:O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.

    Enbiya/28:Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.

    ayetlere bağlı olarak şefaatin gerçek sahibinin Allah olduğunu, başkasına şefaat etme yetkisinin de Allah tarafından verildiğini dolayısıyla şefaatin ancak Allah'tan istenebileceğini söyler.Ve bu noktadan sonra şefaatle bir arada mütalaa edilen tevessül konusu ortaya çıkar. Tevessül bir şeyi vesile aracı kılmak demek olduğundan, vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anl***** geldiğinden tüm bunlara inanmak Allah ile kulun arasına bazı vasıtalar sokmaktır ki bu da Allah'ın ayetlerine aykırıdır, Dua yalnızca Allah'a yapılır ve kul yalnızca Allah'tan istekte bulunabilir.

    Muhammed İbn Abdülvehhab tasavvufu İslami olmayan bir bidat olarak nitelendirmiştir. İslam'da zikir Allah'ı unutmamak ve tefekkür etmek olduğundan bunun bir ayin şekline dönüştürülmesi dine aykırıdır. Tarikat ise başkalarını istismar için kullanılan bir vasıta ve mürşidin kendisine veli olarak kabul ettirmesine aracılık eden bir yoldur. Peygamber her türlü dini açıklamayı yapmış olduğundan ve aksi düşünüldüğünde peygamberlik vazifesini tam manasıyla yerine getirmemiş kabul edileceğinden Allah'ın bazı kullarında sırlar aramak ve tüm bunları dinden kabul etmek yanlıştır. Buna bağlı olarak Hz. Ebubekir'e gizli bir zikir usulü, Hz. Ali'ye bazı sırlar (vb.) verilmiş olduğunu düşünmek dine yapılan en büyük iftiradır. Bu peygamberin bütün insanlara gönderilmiş ve tüm insanlara aynı daveti yapmış olması esasına da aykırıdır. Tüm bunlar için Kur'an'dan ayet aramak ve Kur'an'ın batini manaları olduğunu söylemek Kur'an'ı inkar etmek, dini kişinin kendi arzusuna uydurmaktır.Tasavvuf ve tarikat adı altında insanları saptıranların başlıca hileleri insanların bir şeyhine bağlanmadan hakikate ulaşamayacakları iddiasıdır ve bunda asıl maksat İslam'ı parçalamaktır.

    Muhammed İbn Abdülvehhab peygamberin:

    Allah yahudilere ve hristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mabet yaptılar; Allahım! mezarımı ibadet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabrini mescit ittihaz edenlere Allah'ın azabı çok şiddetli olur.

    mealindeki hadisini delil göstererek mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür.Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır.


    Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.

    Tüm bu söylediklerimize bağlı olarak Vahhabiliğin belli başlı vasıflarını kısaca belirtmek istersek şunları söyleyebiliriz:

    1) Aklın delil olması bahis mevzuu değildir.

    2) Kitap kesin delildir, icma ve içtihad Kur'an ve sahih sünnete dayanması şartıyla muteberdir.

    3) Müteşabih ayetler delildir ve bunlar zahir manalarına göre manalandırılırlar; bunları tevil yolu ile tefsir küfre sebep olabilir.

    4) Amel imana dahildir ve tevhidi ameli alarak isimlendirilmiştir.

    5) Tevhid’den maksat tevhidi ameldir. Tevhid ancak iman ve amelin bir bütün olarak telakki edildiği ve yalnız Allah'a dua ve ibadet edildiği zaman gerçek anlamını kazanabilir.

    6) Allah'ın sıfatları hakiki sıfatlardır ve Allah'ın zat ve sıfatları hakkın da varit olan tüm ayetler olduğu gibi kabul edilir.

    7) Allah'tan başkasından; bir şeyhten, meleklerden, peygamberlerden yardım beklemek ve onlarla dua etmek küfürdür.

    Kur'an ve sahih sünnet dışında dine giren ve dindenmiş gibi kabul gören şeyler bidattir. Kabirler üzerine kubbe yapmak ve onları kutsamak bunun bir çeşididir.

    9) Amelde dört mezhebi kabulle birlikte itikadde mezhepler memnudur ve buna bağlı olarak tarikatlere girmek yasaklanmıştır.

    İbn Abdülvehhab 1787 (veya 1791) yılında öldükten sonra Vahhabi hareketinin Muhammed b. Suud tarafından başlatılmış bulunan siyasi yönü daha bir ağırlık kazanır.İbn Suud tarafından başlatılan toprak kazanma faaliyetlerine oğlu Abdülaziz döneminde de devam edilir ve buna bağlı olarak 1801'de Kerbela, 1803’te Mekke ve 1805'te Medine ele geçirilir.Bu yayılma faaliyetlerinde yer yer ifrat noktasına varılarak bazı cahil veya masum insanlar uyarılacaklarına, eğitileceklerine bir bedevi öfkesi ile kılıçtan geçirilmişler ve bu cahili olumsuzluk tarihe kazınan nefret duygularını oluşturmuştur. Vahhabiler'in süratle toprak kazanıp Necd'e hakim olmalarında şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun durumu da önemli bir sebeptir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu Lale Devri'nin ıstıraplarını çekmektedir. I. Mahmut 1730'da henüz tahta çıkmıştır ve Patrona Halil İsyanı ile ve yeniçerilerle meşguldür. Ayrıca bu dönemde Nadir Şah'ın sınırları tehdit etmesi, Rusya ve Avusturya'nın imparatorluğa yaptığı sürekli saldırılar Arap Yarımadası'nda olanlarla devletin ilgilenmesini engellemiştir. 1. Abdülhamid dönemi -1773/1788- Vehhabilerin toprak kazanma faaliyetlerini iyice artırdıkları bir dönemdir. III. Selim döneminde de devam eden savaşlar devletin Vehhabiler'le uğraşmasını engellemiştir.

    Daha sonra II. Mahmut döneminde Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'ya ferman gönderilerek Vehhabiler'le meşgul olması emredilir (1811). Mehmet Emin, bu fermanın oluşmasında İngiltere'nin ve Fransa'nın Vahhabi hareketini bastırmak için Osmanlı yönetimine yaptığı telkinlere dikkat çeker.

    Mehmet Ali'nin oğlu Tosun emrindeki bir orduyla Mekke, Medine ve Tait'i Vehhabiler'den aldıktan sonra bizzat kendisi Abdülaziz bin Suud'un üzerine yürür. İbn Suud direnirse de 1814'te ölünce Vehhabiler hezimete uğrar, ardından Mehmet Ali Paşa'nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul'a gönderir. Esirlerin 1819'da asılması üzerine Vehhabiliğin 1. dönemi kapanmış olur.

    Daha sonra savaştan kaçmayı başaran Suud aşiretinden Türki bin Abdullah adında biri Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek başşehri Riyad olan ve 1821'den 1891'e kadar sürecek II. bir Vehhabi devletini kurmayı başarır.Daha sonraları bir takım hanedan tartışmaları olur. Ve Hindistan-İngiliz devletinin desteğini alan Abdülaziz b. Suud 1901 yılında iktidarı ele geçirir ve İngilizlerle 1916 tarihinde yaptığı anlaşma ile Necd, Hasa, Hif, Cubeyl gibi bölgelerin mutlak hükümdarı unvanını alır. Saltanatını kendi soyundan olanlara miras bırakabileceğinin imtiyazını ele geçirir ve İngiliz hükümeti aleyhtarı olamayacağı taahhüdünde bulunur.

    Vehhabilik; sigarayı haram sayması, cemaatle namazın farz olduğu hakkındaki beyanatları, türbelerin yıkımı konusundaki aşırılıkları, peygamber döneminde kaşık olmadığı iddiasına dayanarak kaşıkla yemek yemeyi yasak kabul etme örneğinde olduğu gibi bazı hadisleri söylendiği ortamı ve illetlerini gözetmeyen şekilci bir yaklaşımla ele almasıyla bazı noktalarda olması gerekenden daha katı bir metod izlemiş ve tepkilere maruz kalmıştır. Ancak özellikle kendisine çıkış noktası olarak kabul ettiği fikirler nedeniyle rahatsız ettiği insanlar ve geleneksel kurumlar tarafından acımasızca eleştirildiği ve çoğu zaman tekfir edilmeye kalkışıldığı da bir vakıadır.

    El-Menar dergisinde Vahhabiler hakkında çeşitli makaleler yayımlayan Reşid Rıza, Vahhabi hareketini yerinde ve lüzumlu görerek şunları söylüyor: Bu dönemde toplum ile cahiliyet devrinden daha kötü bir cehalet içinde idi; ağaca, taşa, hayvana, ölüye, diriye tapar, namaz kılmaz, zekat vermez, başkasının malını gaspeder, adanı öldürmüş olmak için adam öldürürdü. Cenab-ı Allah bu topluma Şeyh Muhammed İbn Abdülvehhab'ı ve hafidini gönderdi, bunlar oralarda selefin akidelerini, esere dayanan tefsiri, hadis kitaplarını ve İmam Ahmed b. Hanbel'in fıkhını neşretmek suretiyle İslam'ı yenilediler. Bu hareketin tesiri ile halk dine öyle sarıldı ki memleketlerinde namazı terkeden, zekatı vermeyen, kötülüğü irtikap eden bir kimse kalmadı.

    Vehhabilik hareketi tamamen fikri ve siyasi bir teze dayanmasına rağmen yeni bir mezhep olarak benimsetilmek istenmiş ve mezhep taassubundan yararlanılarak halkın tepkisi kazanılmaya çalışılmıştır. Ancak tüm bunlara ve bünyesindeki zaaflara rağmen İslamiyet'in ilk günlerindeki sadeliğine ve saflığına dönmeyi amaç edinen Vehhabi hareketi İslam dünyasının en uzak köşelerinde bile derin akisler bırakmış ve 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan köktenci söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. Buna bağlı olarak diyebiliriz ki; uzun dönemde Muhammed İbn Abdülvehhab'ın ve öğrencilerinin yazmaları ve öğretileri yirminci yüzyıl müslüman düşünürlerinin ve özellikle de kendisini selefiye olarak adlandıranların esin kaynağı olmuştur.Tabii ki burada iki akımı araştırmak lazım, Hanbeli taklitçilikten ayrışıp Vehhabi hareketinin taklitçiliğini üstlenen bazı selefi akımlarla Abdülvehhab'ın düşüncelerini Kur'an'ı daha iyi kavramak ve İslam'ı sosyalleştirmek çabası içinde eleştirel olarak değerlendiren ve yararlanan ıslahat akımlarının tutumlarında önemli bir farklılık vardır. Bununla birlikte genel anlamda Vehhabilik yalnız belli bir dönemde kendini gösteren Vehhabi hareketine bağlı kalmamakta, İslam dünyasında örülen benzeri olayları da gölgesinde barındıran bir tür şemsiye terim oluşturmaktadır.

    Lakin zaafları ve eleştirilecek yanlarıyla beraber İslami toplumu yeniden oluşturmak azmini taşıyan Vehhabi hareketinin kitlesel gücü maalesef uzun süreden beri Suud saltanat sistemi tarafından MÜNAFIKCA kullanılmaya çalışılmaktadır.

    Sonuc olarak sunu söylemek istiyorum ki , bu hareket islama akide olarak tam uyan bir harekettir.Yapilan kisisel hatalar olabilir , bunlardan dolayi bu güzel akideyi görmemezlikten gelmek akil kari degildir . Ebu Hanife kendi görüsleri hakkinda sunu söylemistir :

    Bizimkisi sadece bir görüstür , bizim ilmimize göre alabilecegimiz en iyi görüstür .Bundan daha iyisini getiren olursa kabul ederiz .

    Ve Imam Malik te buna benzer su aciklamayi yapmistir :

    Ben bir insanim.Hata yaptigimda olur , dogruyu söyledigim de.Benimkisi sadece bir görüstür . Bu görüslerden Kuran ve Sünnete uyanini alin , digerlerini birakin ...

    Ayni seyleri Seyh Abdulvehhab icinde düsünebiliriz. O nun söyledigi Kuran ve Sünnete uyan hükümleri aliriz, digerlerini almayiz... Ama yine söylemek istiyorum … Seyhin görüsleri akide olarak islama birebir uyan bir akidedir... Wesselam

    Allah herseyin en iyi bilicisidir ....

    Selam hidayete tabi olanlara ....

    İbni Teymiyye :

    Düşmanlarım bana ne yapabilir ki ?

    Hapsedilmem Halvet

    Sürgün edilmem Seyahat

    Öldürülmem Şahadettir.

    Dinde Üç Temel Esas ve Delilleri

    Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab



    (Ey Müslüman!) Allah sana rahmeti ile muamele etsin. Bilmen gereken dört önemli mesele vardır. Bunlar:

    Birincisi: İlim (Öğrenilmesi gereken gerçek ilim) Allah’ı, Peygamberini, ve İslam dinini delilleri ile bilme zorunluluğudur.

    İkincisi: Bu öğrenilen ilim ile gereğine göre amel etmek.

    Üçüncüsü: Bu ilmi öğrenmeye insanlığı davet etmek.

    Dördüncüsü: Bu davet esnasında karşılaşılacak zorluklara, sıkıntılara sabretmektir.

    Bu meselelere delil ise Allah-u Teala’nın şu ayetidir:

    “Yarattığı her canlıya, dünya ve ahirette Rahman ismiyle, mümin kullarına ise ahirette Rahim ismiyle rahmet eden Allah'ın adı ile. Asra yemin olsun ki (Asr: Çağ, ikindi vakti, uzun bir zaman manasına gelir.) İnsanlık hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.” (Asr Suresi: 1-3. ayetler)


    İmam Şafii (Allah ona rahmet etsin) bu sure hakkında: “ Eğer Allah-u Teala yarattıklarına bu sureden başka bir hüccet indirmemiş olsaydı, yinede onlara hüccet olarak yeterdi” diye buyurmuştur. Ve İmam Buhari (Allah ona rahmet etsin) de şöyle geçmektedir: “İlim, söz ve amelden önce gelir konusu.” Buna delil olarak Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

    “(Ey Muhammed) Bil ki Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir mabud yoktur.Ve günahların için (Allah’tan) mağfiret dile” (Muhammed Suresi:19)

    Allah-u Teala ayette ilime, söz ve amelden önce başlamıştır. Bil ki Ey Müslüman! - Allah sana rahmet etsin – her Müslüman kadın ve erkeğin şu üç hususu bilmesi gerekir:

    Birincisi: Muhakkak ki bizi yaratan, rızıklandıran Allah’tır. Ve o Allah bizi başı boş bırakmamış, bir Peygamber (terbiye eden) göndermiştir. Kim bu Peygambere uyar, ona tabi olursa cennete girer. Bu konuya delil ise, Allah’ın şu sözleridir.

    “(Ey İnsanlar!) Muhakkak ki biz Firavun’a peygamber gönderdiğimiz gibi size de yaptıklarınıza şahitlik etsin diye bir peygamber gönderdik. Firavun gönderdiğimiz peygambere asi olmuştu da bizde onu çok şiddetli ve ağır bir biçimde yakalamıştık.” (Müzzemmil Suresi: 15-16. ayetler)

    İkincisi: Allah hiç bir şekilde yapılan ibadetlerde kendisine ortak koşulmasına razı olmaz. Ortak koşulan bir melek yada peygamber olması durumu değiştirmez. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür. Muhakkak ki mescitler Allah’a mahsustur. Allah’la beraber başka bir kimseye dua etmeyin. (yani hacetinizi istemeyin, ibadet yapmayın) (Cin Süresi: 18.ayet)

    Üçüncüsü: Muhakkak ki kim Peygambere itaat eder, Allah’ı birler, ona ortak koşmazsa, onun en yakını dahi olsa Allah’a ve Peygamberine düşmanlık edeni, dost edinmesi caiz değildir. Buna delil ise Allah’u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ve Ahiret gününe iman eden, hiç bir kavmi; babaları, evlatları, kardeşleri ve akrabaları dahi olsa, Allah’a ve Resulüne düşmanlık edene sevgi besler bir vaziyette bulamazsın. İşte onlar Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile destek verdiği kimselerdir. Allah o kimseleri altlarından ırmaklar akan içlerinde ebedi kalacakları cennetlere girdirecektir. Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı olmuşlardır. İşte o kimseler Allah’ın hizbini (grup, taraftar) oluştururlar. Allah’ın taraftarları, işte onlar felah ehlidirler.” (Mücadele Suresi: 22.ayet)

    Bil ki Ey Müslüman! - Allah seni ona itaate yöneltsin – İbrahim (aleyhisselamın)’in dini olan hanifiyyelik (batıldan hakka doğru yönelmek) sadece Allah’a, tek olarak ona ibadet etmek, ihlaslı olmak demektir. Allah bütün insanlığa bunu emretmiş, bu şekilde ibadet etmelerini istemiştir. Çünkü insanlığı bunun için yaratmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Yaratılmalarında ki tek gaye sadece Allah’a ibadet etmeleridir)” (Zariyat Suresi 56. ayet)

    “Bana ibadet etsinler” sözünden maksat; Allah-u Teala’yı birlemektir. Bu, Allah’ın insanlığa en büyük emri olan tevhiddir. Tevhid Allah’ı bütün ibadet çeşitlerinde birlemektir. Allah’ın insanlığa en büyük yasağı ise ona şirk koşmaktır. Şirk ise; Allah’la beraber başka bir şeye ibadette, itaatte bulunmaktır. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ibadet edin, ona her hangi bir şeyi ortak koşmayın” (Nisa Suresi 36 ayet)

    Eğer birisi size insanın üzerine öğrenmesi gerekli olan üç temel esas nadir diye sorarsa, vereceğin cevap şu olsun: Kulun rabbini, dinini, ve peygamberi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bilmesi, tanıması ve öğrenmesidir.


    BİRİNCİ ESAS - KULUN RABBİNİ BİLMESİ

    Sana rabbin kim? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: Benim Rabbim Allah’tır. O ki beni ve bütün yaratılmışları (alemleri) nimeti ile terbiye eden, yetiştiren Allah’tır. O benim kendisine ibadet ettiğim, O’ndan başka hiç bir ilahın olmadığı Allah’tır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Hamdın her türlüsü alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(Fatiha Suresi: 2) Allah’ın dışındaki her şey (yaratılmış) bir alemdir. Bende bu alemden (yaratılmışlardan) biriyim.


    Sana Rabbini ne ile, nasıl tanıdın, bildin? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: O’nu (varlığına delalet eden) eylemleriyle ve mahlukatlarıyla bildim. Gece, gündüz, güneş ve ay onun ayetlerindendir. Yedi kat gök ve yedi kat yer ve aralarındaki her şey onun mahlukatlarındandır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Gece ile gündüz, güneş ile ay (Allah’ın varlığına delalet eden) onun ayetlerindendir. Güneş ve ayı (Rabler edinip) secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer Allah’a ibadet ediyorsanız.” (Fussilet Suresi 37. ayet)

    Ve şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmış ve sonrada arşın (tahtın) üstüne yükselmiştir. Gündüzün aydınlığını, onu süratle takip eden gece ile örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. Böyle de her şeyi yoktan var etmek ve yarattıkları üzerinde tasarruf ve hüküm sahibi olma hakkı (yalnızca) Allah’ındır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah hayrı bol olandır.” (Araf Suresi 54. ayet)

    Rab; ibadet edilendir: Buna delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Umulur ki (böylece Allah’ın azabından) kurtulmuş olursunuz. O Rab ki sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de sağlam bir çatı yaptı. Gökyüzünden yağmuru indirip onunla sizin için çeşitli meyveleri rızık olarak çıkardı. Öyle ise siz bunları bildiğiniz halde Allah’a ortak koşmayın.” (Bakara Suresi 21-22. ayetler)

    (Büyük tefsir alimlerinden) İbn-i Kesir (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: “İbadete müstahak olan bu kadar çeşitli mahlukatı yaratan, Allah’tır.”

    İbadet Çeşitleri: Allah’ın yapılmasını emrettiği; islamın şartları, imanın şartları ve ihsan gibi ibadetlerdir. Öyle ise dua, korku, ümit etmek, tevekkül etmek, isteyerek yönelmek, çekinerek korkmak, itaat ederek sakınmak, bilerek korkmak, yönelmek, yardım dilemek, sığınmak, imdat dilemek, kurban kesmek, adak adamak,

    yardımını beklemek hep ibadet çeşitlerindendir. Bunlar gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetler yalnızca Allah için yapılır. Bu ibadetlere deliller ise Yüce Allah’ın şu ayetleridir.

    Dua: “Muhakkak ki mescitler (ibadet yerleri) yalnızca Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah’tan başka birine dua (ederek ibadet) etmeyin.”(Cin Süresi: 18)

    Kim Allah’tan başkasına dua eder yada duasında Allah’la beraber başkasını da ortak koşarsa, yada duasının bir kısmını başka bir şeye niyazda bulunmak için harcarsa şirke düşer, kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kim Allah’la beraber başka bir ilaha (mabuda), ilahlığına hiç bir delili olmadığı halde dua edecek olursa, muhakkak ki onun cezası (hesabı) Rabbin katında olacaktır. Şüphesiz ki kafirler iflah olmayacaklardır.” (Müminun Suresi:117)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve-sellem) şöyle buyurmuştur: “ Dua ibadetin beyni (özü)’dür.”

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Sizin Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin de dualarınıza cevap vereyim, icabet edeyim. Muhakkak ki bana ibadet etmekten kibirlenenler hakir ve küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir.” (Ğafir Suresi 60. ayet)

    Korku: Bu ibadete delil ise Yüce Allah’ın şu ayetidir: Eğer iman eden kimseler iseniz, onlardan (kafirlerden) değil benden korkun” (Ali İmran Suresi: 175. ayet)
    Ümit Etmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Kim Rabbi ile karşılaşmayı ümit ederse salih amel işlesin ve Rabbine yapmış olduğu ibadetlerde ona kimseyi ortak koşmasın” (Kehf Suresi 110. ayet)
    Tevekkül Etmek: Bu ibadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Eğer iman eden kimseler iseniz (yalnızca) Allah’a tevekkül edin” (Maide Suresi: 23. ayet)

    “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talak Suresi 3. ayet)

    İsteyerek Yönelmek, Çekinerek Korkmak, İtaat Ederek Sakınmak: Bu ibadetlere delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesizki Onlar hayırlı ışleri yapmada acele ederler, ve bize korku ve istekle dua ederler. Onlar bize karşı (emirlerimize) itaat ederek sakınırlar”

    Bilerek Korkmak: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlardan değil, asıl benden bilerek (gerektiği gibi) korkun” (Bakara Suresi:150. ayet)

    Allah’a Yönelmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “(Her işinizde) Rabbinize yönelin ve (nefislerinizle) O’nun (emirlerine, dinine) teslim olun.” (Zümer Suresi 54. ayet)

    Yardım Dilemek: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz” (Fatiha Suresi 5. ayet)
    Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile”

    Sığınmak: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: İnsanların Rabbi ve Hükümranı olan Allah’a sığınırım” (Nas Suresi 1-2. ayet)İmdat Dilemek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Rabbinizi imdada çağırdınız da (O da hemen akabinde) sizin bu çağrınıza cevap vermişti(karşılık vermişti). (Enfal Suresi 9. ayet)

    Kurban Kesmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: Benim namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun (bu ibadetlerde) hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla (bu ibadetleri yapmakla) emrolundum ve ben ilk Müslüman olanım.” (Enam Suresi 162-163. ayetler)

    (Peygamber efendimiz) sünnetinde şöyle buyurmuştur: “ Allah kendinden başkası için kurban kesene lanet etmiştir.”

    Adak Adamak: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerri, kötülüğü yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar” (İnsan Suresi 7. ayet)


    İKİNCİ ESAS - KULUN İSLAM DİNİNİ DELİLERİ İLE BİLMESİ

    İslam’ın Tarifi

    İslam: Kulun Allah’ı (bütün yapmış olduğu ibadetlerde) birleyerek ona teslim olması, (emirlerine, yasaklarına) boyun eğerek itaat etmesi, şirkten ve onun ehlinden kendini uzak tutması, beri kılması demektir.İslam üç mertebedir. Bu mertebeler şunlardır: İslam, İman ve İhsan. Her mertebeninde kendine göre rükünleri vardır.


    BİRİNCİ MERTEBE: İSLAM

    İslamın Rükünleri:

    1- Kelime-i Şehadet getirmektir. Yani Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek hiçbir mabud, ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demektir.

    2- Namaz kılmak

    3- Zekat vermek

    4- Oruç tutmak

    5- Hacca gitmek (Allah’ın evini haccetmek)

    Kelime-i Şehadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah O’ndan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah olmadığına şahitlik etmiştir. (Öylede) Melekler ve ilim ehli olanlar dosdoğru ve adaletli olarak buna şahitlik etmişlerdir. O izzet ve hüküm sahibinden başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur.” (Ali İmran Suresi 18. ayet)

    (Şehadetin) manası ise: Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek başka bir ilah yoktur demektir. “Başka bir ilah yoktur” sözü; Allah’ın dışındaki bütün ibadet edilen her şeyi iptal eder (hükmünü kaldırır). “Allah’tan başka” sözü; bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca, tek olarak Allah’a ait olması demektir. O’nun ibadetlerde kendisinin bir ortağı olmadığı gibi mülkünde de bir ortağı yoktur. Bu şehadetin açıklaması ve tefsiri Yüce Allah’ın şu sözleridir. “Hani İbrahim babasına ve kavmine beni yaratan Allah hariç sizin ibadet ettiklerinizden beriyim. Muhakkak ki O, beni doğruya iletecektir. (Allah) İbrahim’in bu sözünü kendisinden sonra gelecek olanlar belki hakka, doğruya yönelirler, dönerler diye baki kılmıştır.” (Zuhruf Suresi 26-28. ayetler)

    Ve şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey kitap ehli! (Yahudiler ve Hıristiyanlar) sizinle bizim aramızda

    ortak olan kelimeye geliniz. (O kelime ki) Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, ona herhangi bir şeyi ortak koşmayacağımız, Allah’ın dışında birbirimizi Rabler edinmeyeceğimiz (Kelime-i tevhittir). Eğer yüz çevirir, gerisin geriye dönerlerse (onlara) şahit olun! Biz Müslüman olanlarız deyin” (Ali İmran Suresi 64. ayet)

    Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Resulü, elçisi olduğuna delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Muhakkak ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe Suresi 128. ayet)

    “Muhammed Allah’ın Resulü” şehadetinin manası ise şudur: Emrettiği şeyleri yerine getirmek, haber verdiği şeyleri doğrulamak, yasakladığı ve nehyettiği şeylerden kaçınmak, Allah’a onun getirdiğinden başka bir şeyle ibadet etmemek demektir.Namazın, zekatın ve tevhidin tefsirine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Onlar yalnızca Allah’a ibadet etmek ve dini (ibadeti) sadece ona halis kılmak, batıldan hakka meyleden kişiler olmak, Namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardır. Zira dosdoğru inanç ve din işte bu dindir.” (Beyyine Suresi 5.ayet)

    Oruç ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Ey İman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz kılındığı) gibi size de oruç yazılmıştır.Umulur ki (Allah’ın azabından) korkarsınız, sakınırsınız.” (Bakara Suresi 183. ayet)

    Hac ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah’ın kulları üzerinde evine gitmeye gücü yetenler için hac etmeleri bir hakkıdır. Eğer kim inkar eder, küfrederse Muhakkak ki Allah bütün alemlerden müstağnidir (onlara ihtiyacı yoktur). (Ali İmran Suresi 97. ayet)


    İKİNCİ MERTEBE: İMAN

    İman yetmiş küsür şubedir. En yücesi, üstünü “ lailaheillallah"(Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah yoktur) demek, en aşağısı ise yolda bulunan rahatsız edici şeyleri yok etmek, imha etmektir. Haya etmek imanın şubelerinden biridir. İmanın altı şartı vardır.

    İMANIN ŞARTLARI:
    1- Allah’a inanmak

    2- Meleklere inanmak

    3- Kitaplara inanmak

    4- Peygamberlere inanmak

    5- Ahiret gününe inanmak

    6- İyi ve kötü yönleriyle kadere inanmak.

    Bu ibadetlere delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmek değildir. Ve lakin gerçek iyilik Allah’a, Ahiret gününe, meleklerine, kitaba ve peygamberlere iman edenin iyiliğidir.” (Bakara Suresi 177. ayet)

    Kadere inanmaya delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Muhakkak ki biz her şeyi belli bir kadere göre yarattık.” (Kamer Suresi 49. ayet)



    ÜÇÜNCÜ MERTEBE: İHSAN

    İhsanın tek bir rüknü vardır. O da Allah’a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmektir, sen onu görmesende O seni görmektedir. İhsanın delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Muhakkak ki Allah, takva sahipleri (haramlardan Allah’tan korkarak kaçınanlar) ve ihsan edenlerle (kulluklarını hakkı ile yerine getirenler) (ilmi,yardımı ile) beraberdir.” (Nahl Suresi 128. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İzzet ve rahmet sahibi olana (Allah’a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman ve secde edenler arasındaki değişmeni görür. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve bilendir.” (Şuara Suresi 217-220. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne işte olursan ol, ona dair Kuran’dan ne okursan oku, (Ey insanlar!) ne amel işlerseniz işleyin siz ona daldığınız sırada mutlaka, muhakkak ki biz sizin üzerinize şahit oluruz.” (Yunus Suresi 61. ayet)

    Bu konuya Peygamber efendimizin sünnetinden delil ise meşhur Cibril hadisidir.

    “ Ömer bin Hattab (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunan bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “ Biz peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında oturuyor iken üzerimize bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk eseri gözükmeyen içimizden onu kimsenin tanımadığı bir adam çıka geldi ve peygamberin dizlerine dizlerini dayayarak iki elini bacaklarının üstüne koyarak oturdu ve Peygamber efendimize Ey Muhammed! Bana islamdan haber ver dedi? O da Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman, gitmeye gücün yeterse hacca gitmen, demişti. O da: Doğru söyledin dedi. Biz onun hem soru sorup hemde doğrulamasını acayip bir şey olarak karşıladık. Sonra O: Bana imandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde ona iman Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, eygamberlerine, ahiret gününe, iyi ve kötü yanlarıyla kadere inanmandır” dedi. Daha sonra bana ihsandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde İhsan; senin Allah’ı görmediğin halde Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Şüphesiz ki Allah seni görmektedir. (Sonra) bana kıyamet saatinden haber ver dedi. (Peygamber efendimizde ona): Soru sorulanın soruyu sorandan daha fazla bu konuda bir bilgisi yoktur dedi. (Cibril) Bana emarelerinden, alametlerinden haber ver dedi. (O da) Köle kadının kendi sahibini doğurması, ayakları ve kendileri çıplak fakir koyun çobanlarının yüksek binalar dikmekte birbirleriyle yarışmaları (emaretleridir) dedi. Sonra çekip gitti. Uzun bir müddet bekledikten sonra peygamber efendimiz Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyormusunuz diye sordu. Bizde Allah ve Resulü daha iyi bilir dedik. Bu kişi Cibril’dir, size dininizi öğretmek için geldi dedi.” (Müslim c:1 sh:37)



    ÜÇÜNCÜ ESAS

    Peygamber Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Bilinmesi

    O; Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’dir. Haşim Kureyş’den, Kureyş Arap’tan, Arap ise Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundandır. (O ikisine ve Peygamber efendimize en güzel dua ve selam olsun) Onun (Peygamber efendimizin) atmış üç yıllık bir ömrü vardır. Bunun kırk yılı peygamberlikten önce, yirmi üç yılı ise peygamber ve resul olarak geçmiştir.

    İkra suresi ile Nebi, Müddessir Suresi ile Resul olmuştur. Mekke şehri onun memleketidir. Allah onu şirkten sakındırması ve tevhide davet etmesi için göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözleridir:

    “Ey örtüye bürünen (Peygamber), Kalk ve sakındır ve Rabbini yücelt ve elbiseni temizle ve günahlardan uzak dur ve yaptığın iyiliği çok görüp başa kalkma ve Rabbin için sabret.” (Müddessir Suresi 1-7. ayetler)

    Ayetteki “Kalk ve sakındır”ın manası; şirkten sakındır, tevhide davet et demektir. “Rabbini yücelt”in manası; tevhitle onu birlemekle yücelt demektir. “Elbiseni temizle”’nin manası amellerini şirkten temizle demektir. “Günahlardan uzak dur”’un manası putlardan, tapılan her şeyden ve ehlinden uzak dur, onları terk et demektir.

    Peygamber efendimiz şirkten on sene insanlığı sakındırdı, tevhide davet etti. On yılın sonunda miraca çıktı. Beş vakit namaz farz olundu. Bu şekilde Mekke’de üç sene namaz kıldı. Daha sonra Medine’ye hicret etmekle emrolundu.

    Hicret: (Kişinin) şirk beldesinden (küfür beldesinden) İslam diyarına intikal etmesi demektir. Hicret kıyamet kopuncaya kadar İslam ümmeti üzerine farzdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Melekler ruhlarını (canlarını) alacakları nefislere, siz (dunya hayatında) ne yapıyordunuz diye sorarlar. Onlarda bizler (kâfirler yüzünden dinin emirlerini tatbikten) aciz kimseler idik derler. (Melekler onlara) Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değilmi idi, yeryüzünde hicret etseydiniz derler. O kimselerin barınacakları, kalacakları yer cehennemdir. Orası kötülüğü çok olan bir varış yeridir. Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan (hicret etmeye gücü yetmeyen) aciz kalan, bir çare ve yol bulamayanlar bundan müstesnadır. Allah böylelerini umulur ki affeder. Allah çokça af ve mağfiret sahibidir.” (Nisa Suresi 97-99. ayetler)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. (Bu itibarla) yalnızca bana ibadet edin.” (Ankebut Suresi 56. ayet)

    İmam Bağavi – Allah ona rahmet etsin- bu ayetin iniş sebebinin Mekke’den hicret edemeyen Müslümanların Mekke’de kalışlarıdır. Allah onlara iman ismi ile seslenmiştir (demiştir.). Hicrete sünnetten delil ise Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözüdür. “Tevbe kesilmedikçe hicrette sona ermez, güneş batıdan doğmadıkça da tevbe kapısı kapanmaz” (Ebu Davud: 2479 no’lu hadis)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye yerleşip karar kılınca, dinin diğer hükümleri ile de emrolundu. Zekat, oruç, hac, ezan, cihad, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak gibi islamın diğer hükümlerini insanlığa bildirdi. Bu şekilde on yıl devam etti. Hicretin onuncu yılında vefat etti. - Allah’ın salatı ve selamı onun üzerine olsun- Onun getirmiş olduğu bu din kıyamete kadar baki kalacaktır. Hiç bir hayırlı (iyi iş) yoktur ki onun (peygamber efendimiz) dini buna delalet, işaret etmesin, hiç bir kötülükte yoktur ki sakındırmasın. Dinin delalet ettiği hayır: tevhid ve Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeydir. Allah onu bütün insanlığa peygamber olarak göndermiş, insanların ve cinlerin hepsine ona itaat etmeyi farz kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ki ben Allah’ın elçisi (peygamberi) olarak sizin hepinize gönderildim” (Araf Suresi 58. ayet)

    Onunla Yüce Allah dinini kemale, tamama erdirmiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Bu gün ben size dininizi kemale erdirdim ve üzerinize nimetimi tamamladım ve İslam dininden sizin için razı oldum” (Maide Suresi 3. ayet)

    Peygamber efendimizin öldüğüne delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesiz ki sende öleceksin ve onlarda ölecekler, sonra siz (Ey insanlar) Rabbinizin huzurunda mahkeme olunacaksınız.” (Zümer Suresi 30-31. ayetler)

    İnsanlar öldükten sonra tekrar diriltileceklerdir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Sizi (topraktan) yarattık ve tekrar ona döndüreceğiz ve bir kere daha sizi ondan çıkaracağız” (Taha Suresi 55. ayet) ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Allah sizi yeryüzünden (tıpkı bir bitki gibi) çıkardı. Sonra ona sizi döndürecek, sonra sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nuh Suresi 17-18. ayetler)

    İnsanlık tekrar diriltildikten sonra hesaba çekilecekler ve amellerinin karşılığı verilecektir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. (bunların yaratılması ise Allah’ın) kötülük edenleri yaptıkları ile cezalandırması, iyilik edenleri, güzel iş işleyenleri de mükafatlandırması içindir.” (Necm Suresi 31. ayet)

    Kim yeniden diriltilmeyi yalanlarsa kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kafirler, inkar edenler yeniden diriltilmeyeceklerini zannederler. De ki: Evet Rabbime yemin olsun ki siz tekrardan muhakkak ki diriltileceksiniz. Sonrada yaptıklarınızdan haber edileceksiniz. (Elbette ki) Allah için onu yapmak çok kolaydır.” (Teğabun Suresi 7. ayet)

    Yüce Allah bütün peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür. “ (Biz) İnsanlığa peygamberler gönderildikten sonra Allah’a karşı kullanabilecekleri bir delilleri kalmasın diye müjdeleyici ve sakındırıcı peygamberler gönderdik.” (Nisa Suresi 165. ayet)

    İlk olarak bir din ile gönderilen peygamber Nuh aleyhisselamdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Biz Nuh’a ve daha sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz gibi şüphesiz ki sanada vahyettik.” (Nisa Suresi 163. ayet)
    Muhakkak ki Allah Nuh (aleyhisselam)’dan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar bütün ümmetlere bir peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler ümmetlerini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış ve tağuta ibadet etmeyi yasaklamışlardır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Muhakkak ki biz her ümmete Allah’a ibadet edip, tağutlardan kaçınmaları için bir peygamber gönderdik.” (Nahl Suresi 36. ayet)

    Yüce Allah bütün kullara tağutları inkar edip, Allah’a iman etmelerini farz kılmıştır. Tağut kelimesinin manası hakkında

    İbni Kayyım şöyle söylemiştir:

    Tağutun manası: Kulun haddini aşarak Allah’tan başka ibadet ettiği her mabud, onun dışında emrine tabi olduğu kendisine tabi olunan ve kendisine itaat edilen her şey tağut demektir.

    Tağutlar çok çeşitlidir. Başlıcaları beş tanedir.

    1- Şeytan (Allah ona lanet etsin)

    2- Kendisine ibadet edilmesinden razı olan, ibadet edilen

    3- Kendisine ibadete çağıran

    4- Gaybdan bir şey bildiğini iddia eden

    5- Allah’ın indirdiğinin dışında hükmedenler tağuttur.

    Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Dinde zorlama yoktur. Hak yol batıl yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder, Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah çokça her şeyi işiten ve bilendir.” (Bakara Suresi 256. ayet)

    La ilahe illallahın manası da budur. (Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur) Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Her işin başı islamdır, direği namazdır ve direğin zirvesi ise Allah yolunda cihattır.”

    Allah her şeyi en iyi bilendir. Ve sallallahu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.


    KAYNAK: BİLGİSAYARIMDA KAYITLI BİR DÖKÜMAN...
    Konu Ammar tarafından (13-01-2010 Saat 11:21 AM ) değiştirilmiştir.

  9. #9
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Sual: Vehhabiler ve bunlara aldanan bazı bid’at ehli, evliyanın yolunu yani tasavvufu, tarikatı kastederek, bunların sonradan çıktığını, bid'at olduğunu söylüyorlar. Tasavvufun dinimizdeki yeri nedir?
    Önce bu tarikatçıların iftiralarından arınmış VEHHABİLİK nedir bir öğrenelim ( bu arada vehhabi değilim ama bunlar hep tasavvuf karşıtlarına aynı ismi yakıştırıyorlar..) bakalım kimmiş bu adamlar nasıl düşünmüş, ne yapmış ne söylemiş, onlara bu ismi kimler vermiş...

    Vehhabiler kimdir, bunlar hakkında söylenenler doğru mudur ?


    Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder.O’ndan yardım ister, O’nun günahlarımızı bağışlamasını dileriz. Nefislerimizin şerrinden amellerimizin kötülüklerinden Allah’a sığınırız. Allah’ın hidayet verdiğini hiç kimse saptıramaz. Onun saptırdığını da kimse hidayete erdiremez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka hiçbir İlah yoktur. O bir ve tektir, ortağı yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve Resulüdür.Şüphesiz en doğru söz Allah’ın kitabı, en hayırlı yol Muhammed’in (s.a.v.) yoludur. En kötü işler bidat olarak ortaya çıkartılanlardır. Sonradan çıkartılan her bir husus da bidattir. Her bidat bir sapıklık ve her sapıklık cehennem ateşindedir.

    VAHHABİLİK HAREKETİNİ, Muhammed bin Abdulvahhab bin Süleyman bin Ali et-Tememi en-Necdi adında akide, sünnet, fıkıh, hadis, davet, cihad alanında mümtaz bir şahsiyetin kurduğunu iddea etmektedir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab, alim, muttaki, davetçi, mucahid kimliğiyle tanınan bir onurlu alimdir,

    Şeyh Muhammed bin Abdulvahhab, şirk, küfür ve bidatler hicaz ve islam topraklarını sarınca ümmeti kuran ve sünnet ekseninde yeniden ilk asr-ı saadet toplumuna çağırmak için davete geçmiş, davetini ilmi ve şerî delillerle ortaya koymuş, sevenleri ve taraftarları zamanlada arttmış ve kitleleri kuşatmıştır. Bunun üzerine, islam düşmanları bu şerefli müslümana şimdi olduğu gibi engel olmak, davetini susturmak, selefin çizgisini unutturmak, şirk hayatı hakim kılmak, ümmeti sömürmek, müslüman topraklarını batılılara peşkeş çekmek amacıyla oyunlar ve tuzaklar kurdular ve ona karşı planlar oluşturdular.

    Şeyh Muhammed bin Abdulavahhab, tertemiz akide ve sahih sünnetle, 4 müçtehid imamın gittiği akide ve amel yolunda giderek büyüyünce, dönemin ingiliz siyaseti hemen çamur atma, lakaplandırma ve gözden düşürme oyunuyla ona isimler taktı ve bu güzel müslümanlara isim bulundu ve onlara böylece VAHHABİLER denildi. Müslümanlar kendilerine bu ismi almadılar. Onlara bu isim verildi.

    derler ki,

    Vahhabiler ashabı sevmezler, mezhebsizlerdir, hadisleri inkar ederler, sünnet kılmazlar, mezarlık düşmanlarıdır, tüm bu söylenenler büyük bir yalandır ve islam düşmanlarının sözleridir.

    Şeyh Muhammed Bin Abdulvahhab'ı okumayan, tanımayan, ona düşmanlık eden çoktur, lütfen bir okuyun kitaplarını, inceleyin, eğer bu alimin bir eseri islama muhalif ise delille, ilmi kaynakla, risalelerle, tezlerle, ispat edin. Ona iftira atmakla onu suçlamakla ne kazanılır ?

    Bu yüzden bu alimi sevmek imanımızın gereğidir, sevmemekte şeytanca düşünmenin gereğidir. Bu alimin islam ümmetine, ehl-i sünnet akidesine, tevhid ve sünnet yoluna, davet ve ahlak menhecine yaptığı katkı inkar edilemez. Onun şanlı hareketi bir tecdid hareketidir.

    O şeyhulislam müceddid Muhammed bin Abdulvahhab'dır. Biz onu sevmekten, tanımaktan, tanıtmaktan dolayı şeref duymaktadır.

    işte bu alimin adını kullanarak tevhid, sünnet, ahlak, davet, cihad yolunda giden müslümanlara vahhabiler diyerek onları gözden düşürmeye çalışmaktadırlar. Müslümanların bu oyuna gelmemeleri lazımdır, islam düşmanlarının sinsi oyunlarını boşa çıkarmalıdırlar.

    müslümanları ikiye bölmeye ve böylecede güçlerini zayıflatmaya gitmişlerdir. Müslümanların yeniden selefin tertemiz yoluna dönüşünü engellemek isteyenler bu tuzakları bilinçli ekmektedirler. Lütfen bu tartışmalara girerek zaman öldürmeyin,. İslam ümmeti yeniden nasslarla şerefli hayata dönüş hareketinin öncüsü olan alimi sevmelidir, zira ahiret herşeyi inceden ayrıntıya ortaya koyacaktır.

    Türkiyede yalan haber verenler, asılsız iftiaralar atarak karalayan medyalar, ve asılsız kitaplar basılarak sürekli vahhabiler şöyle böyle diyerek ümmeti kamplara bölmektedirler.

    Kimi insanlar, mezheblerinin kendilerine kazandırdığı taassupla, kimi insanlarda hiziplerinin kör ettiği gözlerle, kimi insanlarda islam düşmanlarının ektiği tohumlarla düşmanlık ederek sorun oluşturmaktadırlar.


    Allah, iyileri kirlilerden ayıracaktır, tevhid yolunda gidenlerin yüzünü güldürecektir, sabırlı olun, şüphesiz ki iki güzel şeyle şerefleneceğiz, ya cennet, ya zafer.

    MUHAMMED B. ABDULVEHHAB


    Muhammed b. Abdulvehhab b. Süleyman b. Ali b. Muhammed b. Raşit Temimi, 1703'te Riyad'ın kuzeyinde bulunan Uyeyne'de dünyaya geldi. Hanbeli mezhebindendir.

    Henüz on yaşına basmadan Kur'an ve Kur'an ilimlerini, tefsir ve hadis ilimlerini, ayrıca babasından da Hanbeli fıkhını öğrenmiş, bu arada daha çok Şeyhul İslam Ahmed b. Teymiyye ile İbn Kayyım'ın kitaplarını okuyup incelemiştir.

    Medine'ye giderek, burada Şeyh Abdullah b. İbrahim'den ilim öğrenmiş, Muhaddis Şeyh Muhammed Hayat Sündi ile tanışmıştır.

    Bu arada Basra, Tebriz ve Şam gibi yerleri ziyaret ederek, buraların önde gelen ilim adamlarından ilim öğrenmiştir. Ancak geçim sıkıntısı nedeniyle, "Ahsa" denilen yere tekrar dönüp, Şeyh Abdullah b. Abdullatif'in yanında kalmıştır. Bu zat Şafii mezhebinden bir alimdi. Daha sonra da, Necid köylerinden Hureymila'ya giderek burada bulunan babası Şeyh Abdulvehhab'a katılmış, ilminin artmasına vesile olan babasına yardımcı olarak burada kalmıştır.

    Muhammed b. Abdulvehhab gittiği yerlerdeki insanların, dinin asıl prensiplerine dönmeleri için uğraştı, bid'atlerle hiç durmaksızın mücadele etti. Velilerin takdis edilmesini, onların Allah ile kul arasında vasıtalar tayin edilmesini tenkid etti. Bu arada, türbelerin, mukaddes tanınan mezarların yıkılmasını, bunlara meydan verilmemesini, istedi. Bu uğurda bir çok sıkıntılara maruz kaldı. Fakat sonunda yüce Allah dalalet ehline karşı onu üstün çıkardı, başarıya ulaştırdı. Böylece ıslah ve yenileme hareketini yayarak gerçek anlamda ıslahatçı ve müceddit sıfatını almaya hak kazandı.


    Muhammed b. Abdulvehhab, M. 1791 yılı zilkade ayında Rabbine kavuştu.

    Muhammed Bin Abdulvehhab ve Hareketi

    Maccini; büyük inkılaplar daima büyük dini hareketlerin bir neticesi olmuştur diyor.

    18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyılın başlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun merkezi sisteminde görülen donukluk ve yozlaşma uzak eyaletlerde de varlığını hissettirmiş ve bu dönemdeki ahlaki gevşeklik ve yozlaşma karşısında yeniden İslam'ın ilk günlerindeki saflığına dönmeyi amaç edinen fikri hareket Arabistan'da ortaya çıkmıştır. Hareketin başlatıcısı Muhammed bin Abdulvehhab'a nispetle “Vehhabilik” olarak adlandırılan bu akım sadece kendi sınırları içerisinde kalmamış, dine karışan hurafe ve bidatlerle savaşmayı ve ilk islam uygulamasını örnek alan her türlü faaliyet için kullanılan genel bir terim haline gelmiştir.

    Muhammed bin Abdülvehhab 1703 tarihinde bugünkü Riyad şehrine yakın bir yer olan Hureymile kasabasına bağlı Uyeyna köyünde doğmuştur. İlk tahsilini Uyeyne'de kadılık yapan babasının yanında tamamlayan Muhammed bin Abdülvehhab daha sonra Mekke ve Medine'de tahsiline devam etmiştir.Medine'de ibn Teymiyye'nin dini görüşleri hakkında bilgi sahibi olan ibn Abdülvehhab onun eserlerini istinsah ederek çoğaltmak ve bunları çevresindekilere okutmakla işe başladı. Tüm bu çalışmalarına karşı olan kardeşi Süleyman b. Abdülvehhab, amcası ve diğer Hanbeli alimleri ona muhalefet ediyor ve onun hareketlerini Hanbeli mezhebine ve şeriatına uygun bulmadıklarını belirtiyorlardı. Tüm bu sebeplerden ötürü bir ara Uyeyne'de hayatı tehlikeye giren İbn Abdülvehhab buradan firara mecbur kalarak Basra'ya gitti.Basra'dan ayrıldıktan sonar Bağdat'a, Kum'a, Hamedan'a, isfehan'a giderek savunucusu olduğu görüşleri buralarda yaymaya çalıştı. Bu arada Şam'a ve Kahire'ye de uğradı.

    Daha sonra babasının memleketi olan Hureymile kasabasına gelen ibn Abdülvehhab en tanınmış eseri olan Kitab-üt Tevhid'i burada yazdı. Bu eserde heyecanlı bir üslupla halkı İslam'ın özüne davet ediyordu.ibn Abdülvehhab 1726 yılında Deriyye'ye giderek o bölgede bulunan Suudi kabilesinin reisi olan Muhammed b. Suud ile tanışmış ve bu tanışıklık sırasında ibn Suud Muhammed b. Abdülvehhab'ın fikirlerini benimseyerek daha sonra tüm Arap Yarımadası'nı etkisi altına alacak olan bu fikri hareketin gelişmesine neden olmuştur.

    ibn Suud, Muhammed ibn Abdülvehhab'ın kız kardeşiyle evlenerek Abdülvehhab'la akrabalık bağını da oluşturmuştur. Muhammed İbn Abdülvehhab'ın bundan sonraki hayatı Deriyye'de geçmiş, tevhidi öğrenmeye ve İslam'ın özüne dönmeye çalışan öğrencileri ile birlikte evini şeriat mektebi haline getirmiştir. Muhammed b. Suud 1765 yılında vefat edince, görevini oğlu Abdülaziz bin Muhammed devraldı ve bu dönemde Suud ailesinin nüfuzu tüm yarımadaya yayıldı. Muhammed ibn Abdülvehhab da bu dönemde 1787 (veya 1791) yılında vefat etti.

    Muhammed b. Abdülvehhab'ın savunuculuğunu yaptığı görüşler incelendiği zaman İbn Teymiyye'nin öğretisinin ve ateşli ifadesinin etkisi açıkça hissedilir. Esasen Vehhabi hareketi ibn Teymiyye'nin Hanbeliliğe getirmiş olduğu dinamizmin 18. asırdaki bir tezahürüdür. Tevhidin özünden uzaklaşıldığı, zalim yöneticilerin hüküm sürdüğü bir dönemde ibn Teymiyye çok zor şartlar altında ıslahat bayrağını çekerek halkı gerçek dine davet etmeye çalışmış ve ömrünün bir bölümünü hapislerde geçirmiştir.


    ibn Teymiyye dini hükümlerin delillerini bulmaya ve onları tahkike çok önem vermiştir, ibn Teymiyye'ye göre ne felsefe, ne de teolojik felsefenin akli metodlarıyla Allah Teala hakkında bilgi sahibi olmak mümkün değildir. Allah Teala'ya dair bilgimiz Kur'an ve hadiste mevcut olanın tefsir ve tevilsiz şeklidir.Felsefeye muhalif olan ibn Teymiyye Yunan felsefesini araştırıp derin bir tenkide tabi tuttuktan sonra tesbit ettiği eksiklikleri göstermiştir, ibn Teymiyye'ye göre akıl bir dini hükmü idrak edemezse kusuru hükümde değil, akılda aramak gerekir; çünkü esas olan din ve nakildir, akıl ise tasdik ve idrak edicidir.8 ibn Teymiyye bundan aklın nakle veya naklin akla tercihi hükmünü çıkarmamak gerektiğini zira böyle bir çabanın kişiyi akıl ile naklin birbirine çelişir olduğu hükmüne götüreceğini söylemiştir. İbn Teymiyye nakli temel kabul eden bu çalışmaları sonucunda tevhidin yalnızca imandan ibaret olmadığı, ancak amel ile bütünleşince gerçek anlamıyla idrak edileceği hükmüne varmıştır. Tüm bu çabalarıyla ibn Teymiyye, İslam'a sızmış ve halk tarafından büyük kabul görerek İslam'danmış gibi yaşanmaya başlamış tüm hurafelere savaş açmıştır. Sahih islam anlayışının halk arasında benimsenmesi amacıyla ibn Teymiyye'nin savunduğu bu görüşler ibn Abdülvehhab'ta örneklik yaparak onu derinden etkilemiştir.

    Tabii ki ibn Teymiyye ve Abdülvehhab'la sahih bir din anlayışını yaygınlaştırmak ve İslam'ın ilk dönemdeki safiyetine ulaşma kaygısı, bazı yerlerde tıkanıyor ve yanlışlar da oluşturabiliyordu. Bu yanlışlıkların akıl-nakil ilişkisinde, naklin iyi değerlendirilmesinden kaynaklandığı düşüncesindeyiz. Bu tıkanma bize göre sahih bir din anlayışına ulaşmada zorunlu ihtiyacımız olan vahiy gerçeğinin, ahad haberlerle eş değerde tutulması yanlışıyla oluşuyordu.

    Nisa/116 : Şüphesiz Allah kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz. Bunun dışında dilediğini bağışlar. Allah'a ortak koşan, muhakkak ki, derin bir sapıklığa düşmüştür.

    Müminun/84-89: (Resulüm!) de ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin bakalım), bu dünya ve onda bulunanlar kime aittir?"

    - "Allah'a aittir" diyecekler. "Öyle ise siz hiç düşünüp taşınmaz mısınız?" de.

    - "Yedi kat göklerin Rabbi, azametli Arş'ın Rabbi kimdir?" diye sor.

    - "(Onlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Şu halde siz Allah'tan korkmaz mısınız?" de.

    - "Eğer biliyorsanız (söyleyin), her şeyin melekûtu (mülkiyeti ve yönetimi) kendisinin elinde olan, kendisi her şeyi koruyup kollayan; fakat kendisi korunmayan (buna muhtaç olmayan) kimdir?" diye sor.

    - "(Bunlar da) Allah'ındır." diyecekler. "Öyle ise nasıl olur da büyülenirsiniz?" de.

    Yunus/105-108: "Ayrıca yüzünü tevhid dininden ayırma ve sakın müşriklerden olma!" (diye emrolundum).

    - "Ve Allah'dan başka, sana faydası da, zararı da dokunmayacak olan şeylere yalvarma! Eğer yalvarırsan, o zaman hiç şüphesiz sen zalimlerden olursun.

    - Ve eğer Allah, sana bir zarar dokunduracak olursa, onu O'ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, o zaman da O'nun hayrını engelleyebilecek kimse yoktur. O, lütfunu dilediği kuluna nasip eder. Allah çok yarlığayıcı, çok esirgeyicidir.

    - De ki: "Ey insanlar! İşte size Rabbinizden hak geldi. Artık kim hidayeti kabul ederse kendi canı için kabul etmiş olur. Kim sapıklık ederse kendi zararına sapıklık etmiş olur. Ve ben sizin üzerinize vekil değilim."

    ayetlerine bağlı olarak tevhidi şöyle izah eder: Tevhid namazdan, oruçtan, zekattan ayrılamaz bir farzdır ve diğer farzları inkar eden kafir olduğu gibi tevhidi inkar eden de kafir olur. Tevhid ise ancak kalple, dille ve amelle olursa bir bütünlük teşkil edecektir. Dolayısıyla amelsiz tevhid gerçek iman değildir.
    Muhammed İbn Abdülvehhab İbn Teymiyye'den farklı olarak akıl ve nakil mevzularının teorik izahlarıyla pek ilgilenmez. Akıl ve naklin birbirine uygunluğunu bahis mevzuu etmeyen İbn Abdülvehhab, müteşabih ayetleri taşıdıkları mana ile kabul etmek gerektiğini savunur.

    Muhammed İbn Abdülvehhab şefaat hakkındaki görüşlerinde İbn Teymiyye'yi takip eder ve

    Bakara/255: Allah'tan başka hiçbir ilâh yoktur. O daima diridir (hayydır), bütün varlığın idaresini yürüten (kayyum)dir. O'nu ne gaflet basar, ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi O'nundur. İzni olmadan huzurunda şefaat edecek olan kimdir? O, kullarının önlerinde ve arkalarında ne varsa hepsini bilir. Onlar ise, O'nun dilediği kadarından başka ilminden hiç bir şey kavrayamazlar. O'nun kürsisi, bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır. Onların her ikisini de görüp gözetmek O'na bir ağırlık vermez. O çok yücedir, çok büyüktür.

    Kehf/102:O kâfirler, beni bırakıp da kullarımı dostlar edineceklerini mi sandılar? Doğrusu biz cehennemi o kâfirlere bir konukluk olarak hazırladık.

    Enbiya/28:Allah, onların önlerindekini de, arkalarındakini de (yaptıklarını ve yapacaklarını) bilir. Onlar, Allah'ın hoşnud olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O'nun korkusundan titrerler.

    ayetlere bağlı olarak şefaatin gerçek sahibinin Allah olduğunu, başkasına şefaat etme yetkisinin de Allah tarafından verildiğini dolayısıyla şefaatin ancak Allah'tan istenebileceğini söyler.Ve bu noktadan sonra şefaatle bir arada mütalaa edilen tevessül konusu ortaya çıkar. Tevessül bir şeyi vesile aracı kılmak demek olduğundan, vesile ise kendisiyle başkasına yaklaşılan şey anl***** geldiğinden tüm bunlara inanmak Allah ile kulun arasına bazı vasıtalar sokmaktır ki bu da Allah'ın ayetlerine aykırıdır, Dua yalnızca Allah'a yapılır ve kul yalnızca Allah'tan istekte bulunabilir.

    Muhammed İbn Abdülvehhab tasavvufu İslami olmayan bir bidat olarak nitelendirmiştir. İslam'da zikir Allah'ı unutmamak ve tefekkür etmek olduğundan bunun bir ayin şekline dönüştürülmesi dine aykırıdır. Tarikat ise başkalarını istismar için kullanılan bir vasıta ve mürşidin kendisine veli olarak kabul ettirmesine aracılık eden bir yoldur. Peygamber her türlü dini açıklamayı yapmış olduğundan ve aksi düşünüldüğünde peygamberlik vazifesini tam manasıyla yerine getirmemiş kabul edileceğinden Allah'ın bazı kullarında sırlar aramak ve tüm bunları dinden kabul etmek yanlıştır. Buna bağlı olarak Hz. Ebubekir'e gizli bir zikir usulü, Hz. Ali'ye bazı sırlar (vb.) verilmiş olduğunu düşünmek dine yapılan en büyük iftiradır. Bu peygamberin bütün insanlara gönderilmiş ve tüm insanlara aynı daveti yapmış olması esasına da aykırıdır. Tüm bunlar için Kur'an'dan ayet aramak ve Kur'an'ın batini manaları olduğunu söylemek Kur'an'ı inkar etmek, dini kişinin kendi arzusuna uydurmaktır.Tasavvuf ve tarikat adı altında insanları saptıranların başlıca hileleri insanların bir şeyhine bağlanmadan hakikate ulaşamayacakları iddiasıdır ve bunda asıl maksat İslam'ı parçalamaktır.

    Muhammed İbn Abdülvehhab peygamberin:

    Allah yahudilere ve hristiyanlara lanet etsin. Bunlar peygamberlerinin kabirlerini mabet yaptılar; Allahım! mezarımı ibadet edilen bir put kılma. Peygamberinin kabrini mescit ittihaz edenlere Allah'ın azabı çok şiddetli olur.

    mealindeki hadisini delil göstererek mezarlarda ibadet edilmesini, onların kutsanmasını şirkle aynı seviyede görmüştür.Mezar ziyareti aynı zamanda puta tapıcılığa da vesile olabileceğinden mezarların kutsanmasına sebep olabilecek her türlü şey -üzerine yazı yazdırmak, türbe yaptırmak gibi- yasaklanmıştır.


    Ağaç ve taş gibi şeylerin kutsanması, Allah'tan başkası adına kurban kesilmesi, adak adanması, muska takılması, nazar değmesini engellediği inancıyla nazar boncuğu taşınması, bir hastalığın, belanın defi veya güzel görünmek vesaire maksadıyla boncuk, ip ve benzeri şeylerin takılması, sihir, büyü, yıldız falına inanılması ve Allah'tan başkasına dua edilip yardım dilenmesi bidattir, şirktir.

    Tüm bu söylediklerimize bağlı olarak Vahhabiliğin belli başlı vasıflarını kısaca belirtmek istersek şunları söyleyebiliriz:

    1) Aklın delil olması bahis mevzuu değildir.

    2) Kitap kesin delildir, icma ve içtihad Kur'an ve sahih sünnete dayanması şartıyla muteberdir.

    3) Müteşabih ayetler delildir ve bunlar zahir manalarına göre manalandırılırlar; bunları tevil yolu ile tefsir küfre sebep olabilir.

    4) Amel imana dahildir ve tevhidi ameli alarak isimlendirilmiştir.

    5) Tevhid’den maksat tevhidi ameldir. Tevhid ancak iman ve amelin bir bütün olarak telakki edildiği ve yalnız Allah'a dua ve ibadet edildiği zaman gerçek anlamını kazanabilir.

    6) Allah'ın sıfatları hakiki sıfatlardır ve Allah'ın zat ve sıfatları hakkın da varit olan tüm ayetler olduğu gibi kabul edilir.

    7) Allah'tan başkasından; bir şeyhten, meleklerden, peygamberlerden yardım beklemek ve onlarla dua etmek küfürdür.

    Kur'an ve sahih sünnet dışında dine giren ve dindenmiş gibi kabul gören şeyler bidattir. Kabirler üzerine kubbe yapmak ve onları kutsamak bunun bir çeşididir.

    9) Amelde dört mezhebi kabulle birlikte itikadde mezhepler memnudur ve buna bağlı olarak tarikatlere girmek yasaklanmıştır.

    İbn Abdülvehhab 1787 (veya 1791) yılında öldükten sonra Vahhabi hareketinin Muhammed b. Suud tarafından başlatılmış bulunan siyasi yönü daha bir ağırlık kazanır.İbn Suud tarafından başlatılan toprak kazanma faaliyetlerine oğlu Abdülaziz döneminde de devam edilir ve buna bağlı olarak 1801'de Kerbela, 1803’te Mekke ve 1805'te Medine ele geçirilir.Bu yayılma faaliyetlerinde yer yer ifrat noktasına varılarak bazı cahil veya masum insanlar uyarılacaklarına, eğitileceklerine bir bedevi öfkesi ile kılıçtan geçirilmişler ve bu cahili olumsuzluk tarihe kazınan nefret duygularını oluşturmuştur. Vahhabiler'in süratle toprak kazanıp Necd'e hakim olmalarında şüphesiz Osmanlı İmparatorluğunun durumu da önemli bir sebeptir. Bu dönemde Osmanlı İmparatorluğu Lale Devri'nin ıstıraplarını çekmektedir. I. Mahmut 1730'da henüz tahta çıkmıştır ve Patrona Halil İsyanı ile ve yeniçerilerle meşguldür. Ayrıca bu dönemde Nadir Şah'ın sınırları tehdit etmesi, Rusya ve Avusturya'nın imparatorluğa yaptığı sürekli saldırılar Arap Yarımadası'nda olanlarla devletin ilgilenmesini engellemiştir. 1. Abdülhamid dönemi -1773/1788- Vehhabilerin toprak kazanma faaliyetlerini iyice artırdıkları bir dönemdir. III. Selim döneminde de devam eden savaşlar devletin Vehhabiler'le uğraşmasını engellemiştir.

    Daha sonra II. Mahmut döneminde Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'ya ferman gönderilerek Vehhabiler'le meşgul olması emredilir (1811). Mehmet Emin, bu fermanın oluşmasında İngiltere'nin ve Fransa'nın Vahhabi hareketini bastırmak için Osmanlı yönetimine yaptığı telkinlere dikkat çeker.

    Mehmet Ali'nin oğlu Tosun emrindeki bir orduyla Mekke, Medine ve Tait'i Vehhabiler'den aldıktan sonra bizzat kendisi Abdülaziz bin Suud'un üzerine yürür. İbn Suud direnirse de 1814'te ölünce Vehhabiler hezimete uğrar, ardından Mehmet Ali Paşa'nın kumandanı İbrahim Paşa, 1818'de Abdülaziz'in yerine geçen oğlu Abdullah ile çocuklarını esir ederek İstanbul'a gönderir. Esirlerin 1819'da asılması üzerine Vehhabiliğin 1. dönemi kapanmış olur.

    Daha sonra savaştan kaçmayı başaran Suud aşiretinden Türki bin Abdullah adında biri Necd bölgesinde yeniden faaliyete girişerek başşehri Riyad olan ve 1821'den 1891'e kadar sürecek II. bir Vehhabi devletini kurmayı başarır.Daha sonraları bir takım hanedan tartışmaları olur. Ve Hindistan-İngiliz devletinin desteğini alan Abdülaziz b. Suud 1901 yılında iktidarı ele geçirir ve İngilizlerle 1916 tarihinde yaptığı anlaşma ile Necd, Hasa, Hif, Cubeyl gibi bölgelerin mutlak hükümdarı unvanını alır. Saltanatını kendi soyundan olanlara miras bırakabileceğinin imtiyazını ele geçirir ve İngiliz hükümeti aleyhtarı olamayacağı taahhüdünde bulunur.

    Vehhabilik; sigarayı haram sayması, cemaatle namazın farz olduğu hakkındaki beyanatları, türbelerin yıkımı konusundaki aşırılıkları, peygamber döneminde kaşık olmadığı iddiasına dayanarak kaşıkla yemek yemeyi yasak kabul etme örneğinde olduğu gibi bazı hadisleri söylendiği ortamı ve illetlerini gözetmeyen şekilci bir yaklaşımla ele almasıyla bazı noktalarda olması gerekenden daha katı bir metod izlemiş ve tepkilere maruz kalmıştır. Ancak özellikle kendisine çıkış noktası olarak kabul ettiği fikirler nedeniyle rahatsız ettiği insanlar ve geleneksel kurumlar tarafından acımasızca eleştirildiği ve çoğu zaman tekfir edilmeye kalkışıldığı da bir vakıadır.

    El-Menar dergisinde Vahhabiler hakkında çeşitli makaleler yayımlayan Reşid Rıza, Vahhabi hareketini yerinde ve lüzumlu görerek şunları söylüyor: Bu dönemde toplum ile cahiliyet devrinden daha kötü bir cehalet içinde idi; ağaca, taşa, hayvana, ölüye, diriye tapar, namaz kılmaz, zekat vermez, başkasının malını gaspeder, adanı öldürmüş olmak için adam öldürürdü. Cenab-ı Allah bu topluma Şeyh Muhammed İbn Abdülvehhab'ı ve hafidini gönderdi, bunlar oralarda selefin akidelerini, esere dayanan tefsiri, hadis kitaplarını ve İmam Ahmed b. Hanbel'in fıkhını neşretmek suretiyle İslam'ı yenilediler. Bu hareketin tesiri ile halk dine öyle sarıldı ki memleketlerinde namazı terkeden, zekatı vermeyen, kötülüğü irtikap eden bir kimse kalmadı.

    Vehhabilik hareketi tamamen fikri ve siyasi bir teze dayanmasına rağmen yeni bir mezhep olarak benimsetilmek istenmiş ve mezhep taassubundan yararlanılarak halkın tepkisi kazanılmaya çalışılmıştır. Ancak tüm bunlara ve bünyesindeki zaaflara rağmen İslamiyet'in ilk günlerindeki sadeliğine ve saflığına dönmeyi amaç edinen Vehhabi hareketi İslam dünyasının en uzak köşelerinde bile derin akisler bırakmış ve 18. yüzyıldan sonra ortaya çıkan köktenci söylemlere kaynaklık ederek Hindistan'da Şah Veliyullah Dehlevi'nin, Kuzey Afrika'da Muhammed b. Ali Senusi'nin, Yemen'de Muhammed el-Şevkani, Fas'ta Fas Sultanı Mevlevi Süleyman'ın, Tunuslu Hayreddin Paşa'nın, Cemaleddin Afgani'nin, Muhammed Abduh'un, Reşid Rıza gibi bir çok müslüman düşünür ve ıslahatçının çizgisinde kendisini hissettirmiştir. Buna bağlı olarak diyebiliriz ki; uzun dönemde Muhammed İbn Abdülvehhab'ın ve öğrencilerinin yazmaları ve öğretileri yirminci yüzyıl müslüman düşünürlerinin ve özellikle de kendisini selefiye olarak adlandıranların esin kaynağı olmuştur.Tabii ki burada iki akımı araştırmak lazım, Hanbeli taklitçilikten ayrışıp Vehhabi hareketinin taklitçiliğini üstlenen bazı selefi akımlarla Abdülvehhab'ın düşüncelerini Kur'an'ı daha iyi kavramak ve İslam'ı sosyalleştirmek çabası içinde eleştirel olarak değerlendiren ve yararlanan ıslahat akımlarının tutumlarında önemli bir farklılık vardır. Bununla birlikte genel anlamda Vehhabilik yalnız belli bir dönemde kendini gösteren Vehhabi hareketine bağlı kalmamakta, İslam dünyasında örülen benzeri olayları da gölgesinde barındıran bir tür şemsiye terim oluşturmaktadır.

    Lakin zaafları ve eleştirilecek yanlarıyla beraber İslami toplumu yeniden oluşturmak azmini taşıyan Vehhabi hareketinin kitlesel gücü maalesef uzun süreden beri Suud saltanat sistemi tarafından MÜNAFIKCA kullanılmaya çalışılmaktadır.

    Sonuc olarak sunu söylemek istiyorum ki , bu hareket islama akide olarak tam uyan bir harekettir.Yapilan kisisel hatalar olabilir , bunlardan dolayi bu güzel akideyi görmemezlikten gelmek akil kari degildir . Ebu Hanife kendi görüsleri hakkinda sunu söylemistir :

    Bizimkisi sadece bir görüstür , bizim ilmimize göre alabilecegimiz en iyi görüstür .Bundan daha iyisini getiren olursa kabul ederiz .

    Ve Imam Malik te buna benzer su aciklamayi yapmistir :

    Ben bir insanim.Hata yaptigimda olur , dogruyu söyledigim de.Benimkisi sadece bir görüstür . Bu görüslerden Kuran ve Sünnete uyanini alin , digerlerini birakin ...

    Ayni seyleri Seyh Abdulvehhab icinde düsünebiliriz. O nun söyledigi Kuran ve Sünnete uyan hükümleri aliriz, digerlerini almayiz... Ama yine söylemek istiyorum … Seyhin görüsleri akide olarak islama birebir uyan bir akidedir... Wesselam

    Allah herseyin en iyi bilicisidir ....

    Selam hidayete tabi olanlara ....

    İbni Teymiyye :

    Düşmanlarım bana ne yapabilir ki ?

    Hapsedilmem Halvet

    Sürgün edilmem Seyahat

    Öldürülmem Şahadettir.

    Dinde Üç Temel Esas ve Delilleri

    Şeyh Muhammed bin Abdülvahhab



    (Ey Müslüman!) Allah sana rahmeti ile muamele etsin. Bilmen gereken dört önemli mesele vardır. Bunlar:

    Birincisi: İlim (Öğrenilmesi gereken gerçek ilim) Allah’ı, Peygamberini, ve İslam dinini delilleri ile bilme zorunluluğudur.

    İkincisi: Bu öğrenilen ilim ile gereğine göre amel etmek.

    Üçüncüsü: Bu ilmi öğrenmeye insanlığı davet etmek.

    Dördüncüsü: Bu davet esnasında karşılaşılacak zorluklara, sıkıntılara sabretmektir.

    Bu meselelere delil ise Allah-u Teala’nın şu ayetidir:

    “Yarattığı her canlıya, dünya ve ahirette Rahman ismiyle, mümin kullarına ise ahirette Rahim ismiyle rahmet eden Allah'ın adı ile. Asra yemin olsun ki (Asr: Çağ, ikindi vakti, uzun bir zaman manasına gelir.) İnsanlık hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler, ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.” (Asr Suresi: 1-3. ayetler)


    İmam Şafii (Allah ona rahmet etsin) bu sure hakkında: “ Eğer Allah-u Teala yarattıklarına bu sureden başka bir hüccet indirmemiş olsaydı, yinede onlara hüccet olarak yeterdi” diye buyurmuştur. Ve İmam Buhari (Allah ona rahmet etsin) de şöyle geçmektedir: “İlim, söz ve amelden önce gelir konusu.” Buna delil olarak Allah-u Teala şöyle buyurmuştur:

    “(Ey Muhammed) Bil ki Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir mabud yoktur.Ve günahların için (Allah’tan) mağfiret dile” (Muhammed Suresi:19)

    Allah-u Teala ayette ilime, söz ve amelden önce başlamıştır. Bil ki Ey Müslüman! - Allah sana rahmet etsin – her Müslüman kadın ve erkeğin şu üç hususu bilmesi gerekir:

    Birincisi: Muhakkak ki bizi yaratan, rızıklandıran Allah’tır. Ve o Allah bizi başı boş bırakmamış, bir Peygamber (terbiye eden) göndermiştir. Kim bu Peygambere uyar, ona tabi olursa cennete girer. Bu konuya delil ise, Allah’ın şu sözleridir.

    “(Ey İnsanlar!) Muhakkak ki biz Firavun’a peygamber gönderdiğimiz gibi size de yaptıklarınıza şahitlik etsin diye bir peygamber gönderdik. Firavun gönderdiğimiz peygambere asi olmuştu da bizde onu çok şiddetli ve ağır bir biçimde yakalamıştık.” (Müzzemmil Suresi: 15-16. ayetler)

    İkincisi: Allah hiç bir şekilde yapılan ibadetlerde kendisine ortak koşulmasına razı olmaz. Ortak koşulan bir melek yada peygamber olması durumu değiştirmez. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür. Muhakkak ki mescitler Allah’a mahsustur. Allah’la beraber başka bir kimseye dua etmeyin. (yani hacetinizi istemeyin, ibadet yapmayın) (Cin Süresi: 18.ayet)

    Üçüncüsü: Muhakkak ki kim Peygambere itaat eder, Allah’ı birler, ona ortak koşmazsa, onun en yakını dahi olsa Allah’a ve Peygamberine düşmanlık edeni, dost edinmesi caiz değildir. Buna delil ise Allah’u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ve Ahiret gününe iman eden, hiç bir kavmi; babaları, evlatları, kardeşleri ve akrabaları dahi olsa, Allah’a ve Resulüne düşmanlık edene sevgi besler bir vaziyette bulamazsın. İşte onlar Allah’ın kalplerine imanı yazdığı ve kendinden bir ruh ile destek verdiği kimselerdir. Allah o kimseleri altlarından ırmaklar akan içlerinde ebedi kalacakları cennetlere girdirecektir. Allah onlardan, onlarda Allah’tan razı olmuşlardır. İşte o kimseler Allah’ın hizbini (grup, taraftar) oluştururlar. Allah’ın taraftarları, işte onlar felah ehlidirler.” (Mücadele Suresi: 22.ayet)

    Bil ki Ey Müslüman! - Allah seni ona itaate yöneltsin – İbrahim (aleyhisselamın)’in dini olan hanifiyyelik (batıldan hakka doğru yönelmek) sadece Allah’a, tek olarak ona ibadet etmek, ihlaslı olmak demektir. Allah bütün insanlığa bunu emretmiş, bu şekilde ibadet etmelerini istemiştir. Çünkü insanlığı bunun için yaratmıştır. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım. (Yaratılmalarında ki tek gaye sadece Allah’a ibadet etmeleridir)” (Zariyat Suresi 56. ayet)

    “Bana ibadet etsinler” sözünden maksat; Allah-u Teala’yı birlemektir. Bu, Allah’ın insanlığa en büyük emri olan tevhiddir. Tevhid Allah’ı bütün ibadet çeşitlerinde birlemektir. Allah’ın insanlığa en büyük yasağı ise ona şirk koşmaktır. Şirk ise; Allah’la beraber başka bir şeye ibadette, itaatte bulunmaktır. Buna delil ise Allah-u Teala’nın şu sözüdür:

    “Allah’a ibadet edin, ona her hangi bir şeyi ortak koşmayın” (Nisa Suresi 36 ayet)

    Eğer birisi size insanın üzerine öğrenmesi gerekli olan üç temel esas nadir diye sorarsa, vereceğin cevap şu olsun: Kulun rabbini, dinini, ve peygamberi olan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’i bilmesi, tanıması ve öğrenmesidir.


    BİRİNCİ ESAS - KULUN RABBİNİ BİLMESİ

    Sana rabbin kim? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: Benim Rabbim Allah’tır. O ki beni ve bütün yaratılmışları (alemleri) nimeti ile terbiye eden, yetiştiren Allah’tır. O benim kendisine ibadet ettiğim, O’ndan başka hiç bir ilahın olmadığı Allah’tır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Hamdın her türlüsü alemlerin Rabbi olan Allah içindir.”(Fatiha Suresi: 2) Allah’ın dışındaki her şey (yaratılmış) bir alemdir. Bende bu alemden (yaratılmışlardan) biriyim.


    Sana Rabbini ne ile, nasıl tanıdın, bildin? diye sorulduğu zaman şöyle cevap ver: O’nu (varlığına delalet eden) eylemleriyle ve mahlukatlarıyla bildim. Gece, gündüz, güneş ve ay onun ayetlerindendir. Yedi kat gök ve yedi kat yer ve aralarındaki her şey onun mahlukatlarındandır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Gece ile gündüz, güneş ile ay (Allah’ın varlığına delalet eden) onun ayetlerindendir. Güneş ve ayı (Rabler edinip) secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer Allah’a ibadet ediyorsanız.” (Fussilet Suresi 37. ayet)

    Ve şöyle buyurmuştur:

    “Muhakkak ki sizin Rabbiniz olan Allah, gökleri ve yeryüzünü altı günde yaratmış ve sonrada arşın (tahtın) üstüne yükselmiştir. Gündüzün aydınlığını, onu süratle takip eden gece ile örten, güneşi, ayı ve yıldızları emrine boyun eğdiren O’dur. Böyle de her şeyi yoktan var etmek ve yarattıkları üzerinde tasarruf ve hüküm sahibi olma hakkı (yalnızca) Allah’ındır. Alemlerin Rabbi olan Yüce Allah hayrı bol olandır.” (Araf Suresi 54. ayet)

    Rab; ibadet edilendir: Buna delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin. Umulur ki (böylece Allah’ın azabından) kurtulmuş olursunuz. O Rab ki sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü de sağlam bir çatı yaptı. Gökyüzünden yağmuru indirip onunla sizin için çeşitli meyveleri rızık olarak çıkardı. Öyle ise siz bunları bildiğiniz halde Allah’a ortak koşmayın.” (Bakara Suresi 21-22. ayetler)

    (Büyük tefsir alimlerinden) İbn-i Kesir (Allah ona rahmet etsin) şöyle buyurmuştur: “İbadete müstahak olan bu kadar çeşitli mahlukatı yaratan, Allah’tır.”

    İbadet Çeşitleri: Allah’ın yapılmasını emrettiği; islamın şartları, imanın şartları ve ihsan gibi ibadetlerdir. Öyle ise dua, korku, ümit etmek, tevekkül etmek, isteyerek yönelmek, çekinerek korkmak, itaat ederek sakınmak, bilerek korkmak, yönelmek, yardım dilemek, sığınmak, imdat dilemek, kurban kesmek, adak adamak,

    yardımını beklemek hep ibadet çeşitlerindendir. Bunlar gibi Allah’ın emrettiği bütün ibadetler yalnızca Allah için yapılır. Bu ibadetlere deliller ise Yüce Allah’ın şu ayetleridir.

    Dua: “Muhakkak ki mescitler (ibadet yerleri) yalnızca Allah’a aittir. Dolayısıyla Allah’tan başka birine dua (ederek ibadet) etmeyin.”(Cin Süresi: 18)

    Kim Allah’tan başkasına dua eder yada duasında Allah’la beraber başkasını da ortak koşarsa, yada duasının bir kısmını başka bir şeye niyazda bulunmak için harcarsa şirke düşer, kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kim Allah’la beraber başka bir ilaha (mabuda), ilahlığına hiç bir delili olmadığı halde dua edecek olursa, muhakkak ki onun cezası (hesabı) Rabbin katında olacaktır. Şüphesiz ki kafirler iflah olmayacaklardır.” (Müminun Suresi:117)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve-sellem) şöyle buyurmuştur: “ Dua ibadetin beyni (özü)’dür.”

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Sizin Rabbiniz buyurdu ki; Bana dua edin de dualarınıza cevap vereyim, icabet edeyim. Muhakkak ki bana ibadet etmekten kibirlenenler hakir ve küçük düşürülmüş olarak cehenneme gireceklerdir.” (Ğafir Suresi 60. ayet)

    Korku: Bu ibadete delil ise Yüce Allah’ın şu ayetidir: Eğer iman eden kimseler iseniz, onlardan (kafirlerden) değil benden korkun” (Ali İmran Suresi: 175. ayet)
    Ümit Etmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Kim Rabbi ile karşılaşmayı ümit ederse salih amel işlesin ve Rabbine yapmış olduğu ibadetlerde ona kimseyi ortak koşmasın” (Kehf Suresi 110. ayet)
    Tevekkül Etmek: Bu ibadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Eğer iman eden kimseler iseniz (yalnızca) Allah’a tevekkül edin” (Maide Suresi: 23. ayet)

    “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” (Talak Suresi 3. ayet)

    İsteyerek Yönelmek, Çekinerek Korkmak, İtaat Ederek Sakınmak: Bu ibadetlere delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesizki Onlar hayırlı ışleri yapmada acele ederler, ve bize korku ve istekle dua ederler. Onlar bize karşı (emirlerimize) itaat ederek sakınırlar”

    Bilerek Korkmak: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlardan değil, asıl benden bilerek (gerektiği gibi) korkun” (Bakara Suresi:150. ayet)

    Allah’a Yönelmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “(Her işinizde) Rabbinize yönelin ve (nefislerinizle) O’nun (emirlerine, dinine) teslim olun.” (Zümer Suresi 54. ayet)

    Yardım Dilemek: Bu (ibadete) delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Yalnız sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz” (Fatiha Suresi 5. ayet)
    Peygamber efendimiz bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Yardım dilediğin zaman Allah’tan yardım dile”

    Sığınmak: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: İnsanların Rabbi ve Hükümranı olan Allah’a sığınırım” (Nas Suresi 1-2. ayet)İmdat Dilemek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Rabbinizi imdada çağırdınız da (O da hemen akabinde) sizin bu çağrınıza cevap vermişti(karşılık vermişti). (Enfal Suresi 9. ayet)

    Kurban Kesmek: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “De ki: Benim namazım, kestiğim kurban, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun (bu ibadetlerde) hiç bir ortağı yoktur. Ben bununla (bu ibadetleri yapmakla) emrolundum ve ben ilk Müslüman olanım.” (Enam Suresi 162-163. ayetler)

    (Peygamber efendimiz) sünnetinde şöyle buyurmuştur: “ Allah kendinden başkası için kurban kesene lanet etmiştir.”

    Adak Adamak: Bu (ibadetin) delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Onlar adaklarını yerine getirirler ve şerri, kötülüğü yaygınlaşmış olan (o) günden korkarlar” (İnsan Suresi 7. ayet)


    İKİNCİ ESAS - KULUN İSLAM DİNİNİ DELİLERİ İLE BİLMESİ

    İslam’ın Tarifi

    İslam: Kulun Allah’ı (bütün yapmış olduğu ibadetlerde) birleyerek ona teslim olması, (emirlerine, yasaklarına) boyun eğerek itaat etmesi, şirkten ve onun ehlinden kendini uzak tutması, beri kılması demektir.İslam üç mertebedir. Bu mertebeler şunlardır: İslam, İman ve İhsan. Her mertebeninde kendine göre rükünleri vardır.


    BİRİNCİ MERTEBE: İSLAM

    İslamın Rükünleri:

    1- Kelime-i Şehadet getirmektir. Yani Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek hiçbir mabud, ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demektir.

    2- Namaz kılmak

    3- Zekat vermek

    4- Oruç tutmak

    5- Hacca gitmek (Allah’ın evini haccetmek)

    Kelime-i Şehadetin delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah O’ndan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah olmadığına şahitlik etmiştir. (Öylede) Melekler ve ilim ehli olanlar dosdoğru ve adaletli olarak buna şahitlik etmişlerdir. O izzet ve hüküm sahibinden başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur.” (Ali İmran Suresi 18. ayet)

    (Şehadetin) manası ise: Allah’tan başka hakkı ile gerektiği gibi ibadet edilecek başka bir ilah yoktur demektir. “Başka bir ilah yoktur” sözü; Allah’ın dışındaki bütün ibadet edilen her şeyi iptal eder (hükmünü kaldırır). “Allah’tan başka” sözü; bütün ibadet çeşitlerinin yalnızca, tek olarak Allah’a ait olması demektir. O’nun ibadetlerde kendisinin bir ortağı olmadığı gibi mülkünde de bir ortağı yoktur. Bu şehadetin açıklaması ve tefsiri Yüce Allah’ın şu sözleridir. “Hani İbrahim babasına ve kavmine beni yaratan Allah hariç sizin ibadet ettiklerinizden beriyim. Muhakkak ki O, beni doğruya iletecektir. (Allah) İbrahim’in bu sözünü kendisinden sonra gelecek olanlar belki hakka, doğruya yönelirler, dönerler diye baki kılmıştır.” (Zuhruf Suresi 26-28. ayetler)

    Ve şöyle buyurmuştur: “De ki: Ey kitap ehli! (Yahudiler ve Hıristiyanlar) sizinle bizim aramızda

    ortak olan kelimeye geliniz. (O kelime ki) Allah’tan başkasına ibadet etmeyeceğimiz, ona herhangi bir şeyi ortak koşmayacağımız, Allah’ın dışında birbirimizi Rabler edinmeyeceğimiz (Kelime-i tevhittir). Eğer yüz çevirir, gerisin geriye dönerlerse (onlara) şahit olun! Biz Müslüman olanlarız deyin” (Ali İmran Suresi 64. ayet)

    Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Allah’ın Resulü, elçisi olduğuna delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Muhakkak ki size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki; sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, merhametlidir.” (Tevbe Suresi 128. ayet)

    “Muhammed Allah’ın Resulü” şehadetinin manası ise şudur: Emrettiği şeyleri yerine getirmek, haber verdiği şeyleri doğrulamak, yasakladığı ve nehyettiği şeylerden kaçınmak, Allah’a onun getirdiğinden başka bir şeyle ibadet etmemek demektir.Namazın, zekatın ve tevhidin tefsirine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Onlar yalnızca Allah’a ibadet etmek ve dini (ibadeti) sadece ona halis kılmak, batıldan hakka meyleden kişiler olmak, Namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermekten başka bir şeyle emrolunmamışlardır. Zira dosdoğru inanç ve din işte bu dindir.” (Beyyine Suresi 5.ayet)

    Oruç ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Ey İman edenler! Sizden öncekilere yazıldığı (farz kılındığı) gibi size de oruç yazılmıştır.Umulur ki (Allah’ın azabından) korkarsınız, sakınırsınız.” (Bakara Suresi 183. ayet)

    Hac ibadetinin farziyetine delil ise, Yüce Allah’ın şu sözüdür: “Allah’ın kulları üzerinde evine gitmeye gücü yetenler için hac etmeleri bir hakkıdır. Eğer kim inkar eder, küfrederse Muhakkak ki Allah bütün alemlerden müstağnidir (onlara ihtiyacı yoktur). (Ali İmran Suresi 97. ayet)


    İKİNCİ MERTEBE: İMAN

    İman yetmiş küsür şubedir. En yücesi, üstünü “ lailaheillallah"(Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek hiç bir ilah yoktur) demek, en aşağısı ise yolda bulunan rahatsız edici şeyleri yok etmek, imha etmektir. Haya etmek imanın şubelerinden biridir. İmanın altı şartı vardır.

    İMANIN ŞARTLARI:
    1- Allah’a inanmak

    2- Meleklere inanmak

    3- Kitaplara inanmak

    4- Peygamberlere inanmak

    5- Ahiret gününe inanmak

    6- İyi ve kötü yönleriyle kadere inanmak.

    Bu ibadetlere delil ise yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “İyilik yüzlerinizi doğuya ve batıya doğru çevirmek değildir. Ve lakin gerçek iyilik Allah’a, Ahiret gününe, meleklerine, kitaba ve peygamberlere iman edenin iyiliğidir.” (Bakara Suresi 177. ayet)

    Kadere inanmaya delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Muhakkak ki biz her şeyi belli bir kadere göre yarattık.” (Kamer Suresi 49. ayet)



    ÜÇÜNCÜ MERTEBE: İHSAN

    İhsanın tek bir rüknü vardır. O da Allah’a sanki onu görüyormuş gibi ibadet etmektir, sen onu görmesende O seni görmektedir. İhsanın delili ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Muhakkak ki Allah, takva sahipleri (haramlardan Allah’tan korkarak kaçınanlar) ve ihsan edenlerle (kulluklarını hakkı ile yerine getirenler) (ilmi,yardımı ile) beraberdir.” (Nahl Suresi 128. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “İzzet ve rahmet sahibi olana (Allah’a) tevekkül et. O ki seni namaza kalktığın zaman ve secde edenler arasındaki değişmeni görür. Şüphesiz ki O her şeyi işiten ve bilendir.” (Şuara Suresi 217-220. ayet)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne işte olursan ol, ona dair Kuran’dan ne okursan oku, (Ey insanlar!) ne amel işlerseniz işleyin siz ona daldığınız sırada mutlaka, muhakkak ki biz sizin üzerinize şahit oluruz.” (Yunus Suresi 61. ayet)

    Bu konuya Peygamber efendimizin sünnetinden delil ise meşhur Cibril hadisidir.

    “ Ömer bin Hattab (Radıyallahu anh)’dan rivayet olunan bir hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “ Biz peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) yanında oturuyor iken üzerimize bembeyaz elbiseli, simsiyah saçlı, üzerinde yolculuk eseri gözükmeyen içimizden onu kimsenin tanımadığı bir adam çıka geldi ve peygamberin dizlerine dizlerini dayayarak iki elini bacaklarının üstüne koyarak oturdu ve Peygamber efendimize Ey Muhammed! Bana islamdan haber ver dedi? O da Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek ilah yoktur ve Muhammed onun elçisidir demen, namazı kılman, zekatı vermen, orucu tutman, gitmeye gücün yeterse hacca gitmen, demişti. O da: Doğru söyledin dedi. Biz onun hem soru sorup hemde doğrulamasını acayip bir şey olarak karşıladık. Sonra O: Bana imandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde ona iman Allah’a, Meleklerine, kitaplarına, eygamberlerine, ahiret gününe, iyi ve kötü yanlarıyla kadere inanmandır” dedi. Daha sonra bana ihsandan haber ver dedi. Peygamber efendimizde İhsan; senin Allah’ı görmediğin halde Allah’ı görür gibi ibadet etmendir. Şüphesiz ki Allah seni görmektedir. (Sonra) bana kıyamet saatinden haber ver dedi. (Peygamber efendimizde ona): Soru sorulanın soruyu sorandan daha fazla bu konuda bir bilgisi yoktur dedi. (Cibril) Bana emarelerinden, alametlerinden haber ver dedi. (O da) Köle kadının kendi sahibini doğurması, ayakları ve kendileri çıplak fakir koyun çobanlarının yüksek binalar dikmekte birbirleriyle yarışmaları (emaretleridir) dedi. Sonra çekip gitti. Uzun bir müddet bekledikten sonra peygamber efendimiz Ey Ömer! Soru soranın kim olduğunu biliyormusunuz diye sordu. Bizde Allah ve Resulü daha iyi bilir dedik. Bu kişi Cibril’dir, size dininizi öğretmek için geldi dedi.” (Müslim c:1 sh:37)



    ÜÇÜNCÜ ESAS

    Peygamber Efendimiz Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’in Bilinmesi

    O; Haşim oğlu Abdulmuttalib oğlu Abdullah oğlu Muhammed’dir. Haşim Kureyş’den, Kureyş Arap’tan, Arap ise Allah’ın dostu İbrahim’in oğlu İsmail’in soyundandır. (O ikisine ve Peygamber efendimize en güzel dua ve selam olsun) Onun (Peygamber efendimizin) atmış üç yıllık bir ömrü vardır. Bunun kırk yılı peygamberlikten önce, yirmi üç yılı ise peygamber ve resul olarak geçmiştir.

    İkra suresi ile Nebi, Müddessir Suresi ile Resul olmuştur. Mekke şehri onun memleketidir. Allah onu şirkten sakındırması ve tevhide davet etmesi için göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözleridir:

    “Ey örtüye bürünen (Peygamber), Kalk ve sakındır ve Rabbini yücelt ve elbiseni temizle ve günahlardan uzak dur ve yaptığın iyiliği çok görüp başa kalkma ve Rabbin için sabret.” (Müddessir Suresi 1-7. ayetler)

    Ayetteki “Kalk ve sakındır”ın manası; şirkten sakındır, tevhide davet et demektir. “Rabbini yücelt”in manası; tevhitle onu birlemekle yücelt demektir. “Elbiseni temizle”’nin manası amellerini şirkten temizle demektir. “Günahlardan uzak dur”’un manası putlardan, tapılan her şeyden ve ehlinden uzak dur, onları terk et demektir.

    Peygamber efendimiz şirkten on sene insanlığı sakındırdı, tevhide davet etti. On yılın sonunda miraca çıktı. Beş vakit namaz farz olundu. Bu şekilde Mekke’de üç sene namaz kıldı. Daha sonra Medine’ye hicret etmekle emrolundu.

    Hicret: (Kişinin) şirk beldesinden (küfür beldesinden) İslam diyarına intikal etmesi demektir. Hicret kıyamet kopuncaya kadar İslam ümmeti üzerine farzdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Melekler ruhlarını (canlarını) alacakları nefislere, siz (dunya hayatında) ne yapıyordunuz diye sorarlar. Onlarda bizler (kâfirler yüzünden dinin emirlerini tatbikten) aciz kimseler idik derler. (Melekler onlara) Allah’ın arzı (yeryüzü) geniş değilmi idi, yeryüzünde hicret etseydiniz derler. O kimselerin barınacakları, kalacakları yer cehennemdir. Orası kötülüğü çok olan bir varış yeridir. Erkeklerden, kadınlardan ve çocuklardan (hicret etmeye gücü yetmeyen) aciz kalan, bir çare ve yol bulamayanlar bundan müstesnadır. Allah böylelerini umulur ki affeder. Allah çokça af ve mağfiret sahibidir.” (Nisa Suresi 97-99. ayetler)

    Ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Şüphesiz ki benim arzım (yeryüzü) geniştir. (Bu itibarla) yalnızca bana ibadet edin.” (Ankebut Suresi 56. ayet)

    İmam Bağavi – Allah ona rahmet etsin- bu ayetin iniş sebebinin Mekke’den hicret edemeyen Müslümanların Mekke’de kalışlarıdır. Allah onlara iman ismi ile seslenmiştir (demiştir.). Hicrete sünnetten delil ise Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şu sözüdür. “Tevbe kesilmedikçe hicrette sona ermez, güneş batıdan doğmadıkça da tevbe kapısı kapanmaz” (Ebu Davud: 2479 no’lu hadis)

    Peygamber efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine’ye yerleşip karar kılınca, dinin diğer hükümleri ile de emrolundu. Zekat, oruç, hac, ezan, cihad, iyiliği emredip kötülükten sakındırmak gibi islamın diğer hükümlerini insanlığa bildirdi. Bu şekilde on yıl devam etti. Hicretin onuncu yılında vefat etti. - Allah’ın salatı ve selamı onun üzerine olsun- Onun getirmiş olduğu bu din kıyamete kadar baki kalacaktır. Hiç bir hayırlı (iyi iş) yoktur ki onun (peygamber efendimiz) dini buna delalet, işaret etmesin, hiç bir kötülükte yoktur ki sakındırmasın. Dinin delalet ettiği hayır: tevhid ve Allah’ın sevdiği ve razı olduğu her şeydir. Allah onu bütün insanlığa peygamber olarak göndermiş, insanların ve cinlerin hepsine ona itaat etmeyi farz kılmıştır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ De ki: Ey İnsanlar! Şüphesiz ki ben Allah’ın elçisi (peygamberi) olarak sizin hepinize gönderildim” (Araf Suresi 58. ayet)

    Onunla Yüce Allah dinini kemale, tamama erdirmiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Bu gün ben size dininizi kemale erdirdim ve üzerinize nimetimi tamamladım ve İslam dininden sizin için razı oldum” (Maide Suresi 3. ayet)

    Peygamber efendimizin öldüğüne delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Şüphesiz ki sende öleceksin ve onlarda ölecekler, sonra siz (Ey insanlar) Rabbinizin huzurunda mahkeme olunacaksınız.” (Zümer Suresi 30-31. ayetler)

    İnsanlar öldükten sonra tekrar diriltileceklerdir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür.

    “Sizi (topraktan) yarattık ve tekrar ona döndüreceğiz ve bir kere daha sizi ondan çıkaracağız” (Taha Suresi 55. ayet) ve Yüce Allah şöyle buyurmuştur:

    “Allah sizi yeryüzünden (tıpkı bir bitki gibi) çıkardı. Sonra ona sizi döndürecek, sonra sizi tekrar çıkaracaktır.” (Nuh Suresi 17-18. ayetler)

    İnsanlık tekrar diriltildikten sonra hesaba çekilecekler ve amellerinin karşılığı verilecektir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’a aittir. (bunların yaratılması ise Allah’ın) kötülük edenleri yaptıkları ile cezalandırması, iyilik edenleri, güzel iş işleyenleri de mükafatlandırması içindir.” (Necm Suresi 31. ayet)

    Kim yeniden diriltilmeyi yalanlarsa kafir olur. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Kafirler, inkar edenler yeniden diriltilmeyeceklerini zannederler. De ki: Evet Rabbime yemin olsun ki siz tekrardan muhakkak ki diriltileceksiniz. Sonrada yaptıklarınızdan haber edileceksiniz. (Elbette ki) Allah için onu yapmak çok kolaydır.” (Teğabun Suresi 7. ayet)

    Yüce Allah bütün peygamberleri müjdeleyiciler ve uyarıcılar olarak göndermiştir. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür. “ (Biz) İnsanlığa peygamberler gönderildikten sonra Allah’a karşı kullanabilecekleri bir delilleri kalmasın diye müjdeleyici ve sakındırıcı peygamberler gönderdik.” (Nisa Suresi 165. ayet)

    İlk olarak bir din ile gönderilen peygamber Nuh aleyhisselamdır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür: “ Biz Nuh’a ve daha sonraki peygamberlere vahy ettiğimiz gibi şüphesiz ki sanada vahyettik.” (Nisa Suresi 163. ayet)
    Muhakkak ki Allah Nuh (aleyhisselam)’dan Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)’e kadar bütün ümmetlere bir peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler ümmetlerini yalnız Allah’a ibadet etmeye çağırmış ve tağuta ibadet etmeyi yasaklamışlardır. Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “Muhakkak ki biz her ümmete Allah’a ibadet edip, tağutlardan kaçınmaları için bir peygamber gönderdik.” (Nahl Suresi 36. ayet)

    Yüce Allah bütün kullara tağutları inkar edip, Allah’a iman etmelerini farz kılmıştır. Tağut kelimesinin manası hakkında

    İbni Kayyım şöyle söylemiştir:

    Tağutun manası: Kulun haddini aşarak Allah’tan başka ibadet ettiği her mabud, onun dışında emrine tabi olduğu kendisine tabi olunan ve kendisine itaat edilen her şey tağut demektir.

    Tağutlar çok çeşitlidir. Başlıcaları beş tanedir.

    1- Şeytan (Allah ona lanet etsin)

    2- Kendisine ibadet edilmesinden razı olan, ibadet edilen

    3- Kendisine ibadete çağıran

    4- Gaybdan bir şey bildiğini iddia eden

    5- Allah’ın indirdiğinin dışında hükmedenler tağuttur.

    Buna delil ise Yüce Allah’ın şu sözüdür:

    “ Dinde zorlama yoktur. Hak yol batıl yoldan ayrılmıştır. Kim tağutu inkar eder, Allah’a inanırsa kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuş olur. Allah çokça her şeyi işiten ve bilendir.” (Bakara Suresi 256. ayet)

    La ilahe illallahın manası da budur. (Allah’tan başka hakkı ile ibadet edilecek bir ilah yoktur) Peygamber efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Her işin başı islamdır, direği namazdır ve direğin zirvesi ise Allah yolunda cihattır.”

    Allah her şeyi en iyi bilendir. Ve sallallahu ala Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem.

  10. #10
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    VEHHABİLERİN OSMANLILAR İLE SAVAŞMASININ NEDENİ

    Mirza Muhammed Ali Han buradan sonra Mısır Valisi Mehmed Ali’nin Diriyye’ye asker sevkinden ve Suud b. Abdulaziz’in vefatıyla yerine geçen oğlu Abdullah b. Es-Suud’un duçar-ı esaret olarak Mezheb-i Vehhabiye’nin za’afa düşmesinden ve Abdullah b. Es-Suud’un duçar-ı esaret olarak Mezheb-i Vehhabiye’nin zaafa düşmesinden ve Abdullah b. es-Suud’u müteakip oğlu Türki b. es-Suud’un ve bundan sonra sa Sehl b Türki’nin makam-ı emarete geçmesinden bahs eder ve Risale-i Vehhabiyye’yi ne surette eline geçirdiğini anlatır.. Mezheb-i Vehhabiye’ye ait bir vesikada Suud b. Ablülaziz’in Şam Valisi genç Yusuf Paşa’ya gönderdiği mektuptur. Bunu aynen nakl ediyoruz:


    Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

    Şam ve Trablus’un hakimi Yusuf Paşa’ya Allah için bir hediyedir. Kamil manada selam ,tahiyyat ve ikram , salat ve selamın en faziletlisi üzerine olan beşerin efendisi Muhammed(s.a.v)’e arz edilir. İmdi, Cenab-ı Mükerrem ve Habib-i Muhterem Yusuf Paşa’nın , Allah hayırda onu arzu ettiği yüksek derecelere ulaştırsın, bilginize arz ediyoruz. Beytullahi’l-Haram ‘a gelen kafile ile gönderilen mektubunuzun ihtiva ettiği mesajları aldık. Muhakak suretle onlar selametle oraya vasıl oldular, dalayısıyla bu yüce makamlarda görmeyi arzu ettikleri hususlar onlar için vaki oldu.. haclarını eda ederek hedeflerine ulaştılar. Hüsn-i ihtitam ve ihtiram bakımından diledikleri şeyler; tarafımızdan mümkün hale getirildi ve biz onlara hak ettikleri ikramlarla muamelede bulunduk . Dini hükümleri gerçekleştirme ve nebevi sünnetleri diriltme hususunda bulunduğumuz mevki hususunda teemmül ettiler. Hamd nimetleriyle Salih amelleri tamamlayan Allah’adır. ‘‘Rabbimizin hidayet ve tevfiki olmasaydı, biz bu nimetlere nail olamazdık. Vallah! Rabbimizin peygamberleri hakku sıdk olarak geldi’’.(Araf 7/43)Allah bize bu dini ihsan etmeden önce cehaletin ve aşikar bir dalaletin son sınırındaydık. Allah bize din-i İslam’ı gönderdi ve böylece onunla bizi dalaletten kurtardı ve bize cahilliğimizi gösterdi. Bizi ayrıldıktan sonra bir araya getirdi. Allah şirki fasadı izale etti, böylece dini yerleşti, dinini kullarında ve beldelerinde meydana çıkardı. Yakında veya uzakta mevcut olan tebanın bütünü üzerinde , zulm ve fasadı izale ederek , adaleti ikame etmede bize yardımını ihsan etti. Nihayet Allah’a hamd olsun , hak üzere olmada eşit hale geldiler. Böylece beldeler sukunete erdi, yollar zulum ve fesaddan ari oldu. Hamd bizden daha evla olan Allah’adır ve şükürde bize verdiklerinden dolayı Allah içindir.Bizim ifa ettiklerimiz ve insanları kendisine çağırdığımız şey size ulaştı. Ancak bazen haberlerin naklinde fazlalık veya eksiklik vaki oluyor. Biz kat’ılık içeren davetimizin mahiyetiyle lakalı olarak bize uymanız amacıyla size şu an hakikati açıklıyoruz. Temenni edilir ki siz de bu dini ikame hususunda bize yardımcı olursunuz. Bizim üzerinde olduğumuz ve insanları kendisine çağırdığımız şeyin özü sadece Allah’a ibadette ihlastır. Kurbanı ancak Allah için keser , ancak Allah’tan ümit eder, ondan korkar ve sadece ona tevekkül ederiz. Şüphesiz biz Resul(s.a.v)’e tabi olur, mükelleflerin tamamının O’na ibadet etmesini gerekli görürüz. Onun sünnetiyle amel eder, Allah’ın hidayetiyle hidayetlenir,ancak ona kulluk ederiz. Ona Kur’ani nasslar ve Sünnet-i Nebeviyye’nin delalete ettiği şeyden ancak Resul-i Ekrem ‘in lisanı üzere vazedilen şeyle yaklaşırız. Bu iki asıl Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın Resulu olduğuna şehadetin gerçek anlamıdır. Mabud olarak sadece Allah vardır. Eğer bir kimse ibadetten herhangibi bir şeyi Allah’tan başkasına yaparsa , Allah’l birlikte O’nu ilah edinmiş olur. Allah Sübhanehu peygamberlerini tevhide davetle göndermiştir. Allah: ‘‘ Ya Muhammed! Senden evel hiçbir peygamber göndermedik ki ona ‘’ ‘ benden başka ilah yoktur, mühhasıran bana ibadet ediniz! Diye vahyetmeyelim’’ Enbiya 21/25) Allah: ‘‘Dinde ihlasla Allah’a ibadet ete. Şaibey-i şrkten ari olan din , Allah içindir’’(Zümer39/2-3) Tevhide davet peygamberlerin dinidir. Zira onlar sadece Allah’a çağırırlar. Allah’ın dediği gibi: ‘‘Mescidler Allah’ın ibadetine mhsustur. Orada O’dan başkasına ibadet etmeyiniz’’. (Cin 72/18) Sadık ve mesduk olarak Peygamberden(s.a.v) gelen bir hadiste Peygamberimiz ‘‘dua ibadetin özüdür’’ buyurmuşlardır.Sonra Peygamberimiz şu ayeti okudu: ‘‘Rabbiniz bana ibadet ediniz, size sevab vereyim . İbadetimde istikbar edenlerde hakir ve zelil olarak cehenneme gireceklerdir!’’(Mümin 40/60) ‘‘Kim Allah’tan başkasına dua eder , felaketlerin def’i ve menfaatlerin celbi için ondan başkasından yardım dilerse şüphesiz Allah’a ortak koşmuş olur. Allah müşriklere mağrifet etmez’’ Allah Mesih’ten hikaye ettiği ayette şöyle diyor : ‘Allah’a şirk koşanı Allah cennetinden mahrum etti’’.(Maide 5/72)Allah: ‘‘Kafirlerin Allah’ı bırakıpta dua ve ibadet ettikleri putlar ancak çukurdaki suyun kendiliğinden ağzına yetişmesi için , ellerini çukurun kenarına koyan ve halbuki su ağzına yetişmeyen kimsenin isticabesi gibidir.Kafirlerin putlarından isticabeleri dalal u hasardan başka bir şey değildir.(Rad 13/14) Yine Allah buyuruyor ki: ‘Allah’tan başka bir ilah iddia edenin , bu davasını isbat için , burhanı yoktur. Onun hesap ve cezası, Rabb indindedir. Kafirler felah bulmazlar’’.(Mü’minun 23/17) ihtiyaçlarını karşılamak ve üzüntülerini gidermek için kim Allah’tan başka bir ilaha dua eder ve ölüden yardım dilerse , muhakak yerin ve göğün rabbiyle beraber bir ilah edinmiş olur. Allah: ‘‘Benim namazım ibadetim , hal-i hayat ve mematım için ihtiyar ettiğim imanım Rabbe’l Alemin olan Allah içindir. Şeriki olmayan Rabbu’l alemine mahsusutur’’.((Enam 6/162-163) ‘‘Rabbin’e namaz kıl ve de kurban et’’.(Kevser 108/3) Allah yine şöyle buyuruyor: ‘‘Onlardan(şeytanlardan) korkmayınız; eğer mümin insiz benden korkunuz’’(Al-i İmran 3/175) ‘‘Onlar ancak Allah’tan korkarlar’’(Tevbe 9/18) ‘‘O’na itaat edene itaat ediniz(Al-i İmran 3/51) ‘ Eğer mümin insiz Allah’a metevekkil olunuz’’.(Maide 5/23)Tevhid’e gelince , o resullerin dininin temelidir. İnsanların davet ettikleri ilk şeydir. Yalnızca Allah’tan yardım dileyin ve ibadette ihlaslı olan , kendisine farz kılanı yapan yapan kimse bizim Müslüman kardeşimizdir. Onun lehine olan şey bizim de lehimize, aleyhine olan şey bizimde aleyhimize olur.

    Bu hususa dikkat etmeyen şirkini meydana koyar . Biz onu küfre nisbete der ve Allah’ın şu ayetinde emrettiği gibi onunla savaşırız: ‘‘Ey müminler ! Şirk ortadan kalkıp din-i İslam ‘dan başka din kalmayıncaya kadar kafirlerle mukatele et!’’ (Enfal8/39) Biz namaz kılmayı, emrimiz altında bulunan tebamızın tam***** gerekli görürüz. Zekat vermeyi ve sure-i Bera’da zikredilen şer’i ihtiyaçlara mutakıp olarak sarf etmeyi, Ramazan orucunu tutmayı ve Beytullah el-Haram’ı haccetmeyi emrederiz. Allah’ın faziletini, cömertliğini ve hakkaniyetini bilmeyi emrederiz. Zina hırsızlık içki içmek , esrar ve ona benzeyen kötülüklerden ve haksız yere insanların mallarını yemekten nehyederiz. Ve ihdas edilen kötü bidatleri ortadan kaldırırız. Biz itikada sahabe ve tabiınden oluşan selef-i Salih ve doğru akide üzereyiz. Allah kendisini kitabında vasettiği şekilde ve Resulünün lisanı üzere teşbih, temsil, tahrif ve ta’tilden ari olarak vasfeder ve onun için her türlü eksiklikten münezzeh olduğunu ikrar ederiz . Sıfatlardan Allah’ın kendisi için isbat ettiğini isbat eder, mahlukata benziyenleri ondan nefyederiz. Ehl-i İslam ‘dan hiç kimseyi günahları sebebiyle küfre nisbete etmeyiz. Allah’ı ve Resulünü inkar etmeyiz. Bir kimse Allah’a ortak koşar ihtiyaçlarını karşılamak , meşakkatlerini gidermek ve üzüntülerini izale için Allah’tan gayrısından yardım isterse Allah’ın müşriklerden ve dinin kurallarını terke edenlerden savaşılması emrettiği kimselerle savaşırız. Allah şöyle buyuruyor: ‘‘Ahidlerini nakzeden müşrikleri her nerde bulursanız katl, esir ve muhasara ediiz ve etrfa dağılmamalrı için yollarını bekleyiniz.Şirkten tevbe ederler, namaz kılarlar ve zekat verirlerse onlara taarruz etmeyiniz’’.(Tevbe9/5)Sahihayn’da Peygamber şöyle buyuruyor: ‘‘İnsanlarla Allah’tan başka ilah olmadığına , Muhammed’in Allah’ın resulu olduğuna şehadet edinceye , namaz kılıncaya ve zekatı verinceye kadar savaşmakla emronuldum. Bunları yapanlara kanlarını ve mallarını benden korurlar Diğer hesapları ise Allah’a aittir’’ Resulullah himaye etmeyi İslam dininin iki temeli olan iki şeyin şahitliğine ve namaz ve zekattan oluşan vecibelerin yerine getirilmesine bağımlı kıldı. Kim bu vecibeleri yerine getirmese kanı ve malı koruma altında olmaz . Kimde bunları yerine getirirse o da Allah’a teslim olmuştur. Müslümanlar için söz konusu olan her şey onun içinde söz konusudur.. Bu da zikrettiğimiz gibi üzerinde olduğumuz gerçekliktir. Biz insanları ona çağırıyoruz ve bu din için bize hidayet edene hamdediyoruz ve Peygamberlerin efendisinin sünetini örnek almakla bizi donattı . ve sen Allah’ın koruması ve himayesi altındasın. Amin

    Hamd kendisine itaat ederek boyun eğeni aziz kılan , emrine itaat etmeyeni ve ehli ta’ati onun rızasıyla amel etmek için muvaffak kılana isyan edeni rezil rüsvay eden ve kazasıyla takdir ettiği masiyet ehli üzerine tahakkuk eden Allah’tır.Allah’dan başka ilah olmadığına şehadet ederim bizim için ondan başka ilah yoktur. Ancak ona ibadet ederiz. Muhammed onun kulu ve resuludür. Suud bin Abdulaziz’den Şam veziri Cenab-ı Hz. Yusuf Paşa’ya. Selam hidayete tabi olanlar üzerinedir. İmdi seni ortağı olmayan tek Allah’a davet ediyorum: Peygamberimizin dediği gibi: ‘‘müslüman ol selamet bul. Allah sana ecrini iki defa versin’’Allah tebarek ve Te’ala Muhammed’i gönderdi ve dini onun lisanı üzere kemala erdirdi. Allah kitabında ‘‘Resule itaat eden Allah’a itaat etmiş olur’’(Nisa 4/80)gerçeğini haber verdi. Nebi’nin davet ettiği ilk şey ortağı olmayan tek Allah’a ibadet etmek ve O’ndan başkasına ibadeti terk etmektir. Allah şöyle buyuruyor: ‘‘Her ümmete peygamber gönderdik. Allah’a ibadet ve şeytandan münacebet ediniz! Dedik’’(Nahl 16/36) Yine Allah şöyle buyuruyor: ‘‘Ya Muhammed! Senden evvel hiçbir peygamber göndermedik ki, O’na :Benden başka ilah yoktur, münhasıran bana ibadet ediniz! Diye vahyetmeyelim’’.(Enbiya 21/25) ‘‘Senden evvel gönderdiğimiz peygamberlerin ümmetlerinden sual et. Biz onlara Rahman’dan başka ilahlara ibadet etmelerini emrettik mi?’’(Zuhruf 43/45) ‘‘Allah’dan başka hiç kimse onlara herhangi bir şekilde icabet etmez ‘’. (Yusuf 13/14) ‘‘Allah’tan başkasına tapandan daha azgın kimdir?’’.(Ahkaf 46/5) ‘‘Çünkü bu kimse Allah’ı bırakıp kendine zarar ve nef’i olmayan şeye ibadet eder; bu ise haktan uzak daladir. O kimse zararı za’m ettiği nef’i olmayan şeye icabet eder; bu ise haktan uzak dalaldir. O kimse zararı za’m ettiği nef’i olmayan şeye ibadet eder. Billah! Tapılan da kötü, tapanda kötüdür’’.(Hac 22/12-13) ‘‘ Allah’a şirk koşanı, Allah cennetinden mahrum etti; onun me’vası ateş-i cahimdir’’(Maide 5/72) ‘‘Allah kendisine şirk koşmayı yargılamaz; şirkin dışındaki günahları dilediği kimse için yargılar’’(Nisa 4/116) Allah resulüne itaati emretti. Din Allah’ın ve Resulü’nün emrine ittiba etmeye mebnidir. Bu iki asılda (ihlas ve ona tabi olma) biizmle insanlar arasındaki ihtilafların birincisi şirkin nefyi, ikinciside bidatlerin nefyidir. Allah şöyle buyuruyor: ‘‘Rabb’e mülaki olmak arzu eden amal-i salihada bulunsun ve ibadette Rabb’e kimseyi işrak etmesin’’ ( Kehf 18/110) Allah’ın kitabı nezdinde , ihtilaflı durumda olanlar çerçevesinde bu tartışmanın tafsilatı şudur: Biz insanları dine raptolmaya çağırıyoruz. Buda Allah’a samimiyetle ibadet etme , farz kıldıklarını yerine getirme , şirki ve ona tabi her türlü kötülüğü nefy etme tarzında , Muhammed(s.a.v)’in , insanları davet ettiği Allah’ın kitabı ve dinin aslı hususundadır. Bu da tafsilat açısından yeter. Muhakkak Allah’ın hidayet etmesi bir hayırdır. Bu ise seni hazırlar. Böylece dünya ve ahiret saadetini kazanmış olusun. Size ancak Allah’ın vacip kıldığı ve sizin batıl olarak tasdik ettiğiniz şeyler yasaktır. Muhakkak iş size müşkil geldi ve münazara talep ettiniz. Bizde bunu muvafık gördük ve sizinle münazarada bulunduk. Ne varki uygun gördüğünüz şekilde kabul ettiniz. Ancak bize göre münazara ; şayet Allah’a karşı küfrü reddeder, hidayet yerine dalaleti seçerseniz hadise Allah’ın şu ayette: ‘‘(Onlar) i’raz ederlerse sizden ayrı düşmüş olurlar . ‘‘Allah sana kifayet ve seni onlardan sıyanet etti Allah semi’u alimdir’’(Bakara 2/137) ‘‘Ey kıyamet gününün maliki ya Allah, münhasıran sana ibadet eder ve münhasıran senden yardım dileriz!(Fatiha 1/4-5) ‘‘O ne güzel mevla ve ne güzel nasirdir!’’(Enfal 8/40) buyurduğu gibi deriz.

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Torun fırat’ın çıkışı
    YukseLL Tarafından Özgün Makaleler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 07-12-2013, 01:14 PM
  2. Tasavvufun Tarifi
    KANUNİ Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 9
    Son mesaj: 11-01-2012, 10:50 PM
  3. Tasavvufun önemi
    meridyen2 Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 02-09-2010, 05:11 PM
  4. Tasavvufun Kitap ve Sünnetteki Delilleri
    cumleci Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 17-03-2010, 07:04 PM
  5. Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı
    Nil@y Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 14-01-2007, 10:31 AM
Yukarı Çık