‘Rüşvet’, hakkı iptal etmek veya batılı tervic için yahut mutlaka maksadı temin için hakkı olmayan kimseye verilen para ve kıymetlere denir.[1] Öncelikle devlet kapısında olmak üzere, gayeye ulaşmak için yetkiliye gayr-ı meşru olarak verilen paraya denir. ‘Râşi’, rüşvet veren, ‘mürteşî’ de rüşvet alan demektir. Bazı rivayetlerde ‘râiş’ de zikredilmiştir ki, bu işte aracılık yapan demektir.



İslâm'ın üzerinde önemle durduğu adalet müessesesini yerle bir edecek en önemli hastalık olan rüşvet, şiddetle yasaklanmıştır. Kişinin, gasbedilen hakkını almak için başka yol kalmadığı taktirde veya maruz kaldığı zulmü defetmek için verdiği rüşvetin haram kısma dahil olmadığı söylenmiştir.



Tarih boyunca, rüşvet hadiseleri, medenî milletlerin siyasî ve sosyal hayatlarında ciddî bir çıkmaz olagelmiştir. Günümüzde dünya ülkelerinde meydana gelen ve bütün dünya kamuoyunu meşgul eden rüşvet skandallarına pek sık tanık olmaktayız.



Rüşvet olayı, birçok sosyal hastalığın baş sorumlusu olması sebebiyle küçümsenip geçilecek bir problem değildir. Kanunların tarafsız ve adil bir şekilde tatbikatını önlediği için, adalet mekanizmasına, dolayısıyla devlete karşı güveni sarsmaktadır. Devletin adaletinden emîn olmayan insanlar, kendileri ihkâk-ı hak (kendi hakkını kendisi alma) yoluna girmekte ve böylece kanun hâkimiyetini zedelemekte, anarşiye sebep olmaktadırlar. Hak sahipleri, hak ettiğini yasal yoldan alamayınca kabiliyet ve gayret sahipleri atalete itilmekte, terakkinin zembereği durumunda olan sosyal rekabet sönmektedir.



Hülasa hangi nokta-i nazardan ele alırsak alalım, rüşvetin ümmet ve millet hayatında müthiş bir öldürücü zehir olduğunu, sosyal huzurun, millî kalkınmanın en mühim engellerinden birini teşkîl ettiğini görürüz. Bu sebeple olacaktır ki, dinimiz rüşvet hâdiselerine şiddetle karşı çıkmış, bütün imkânlarıyla onu tel'in etmiş, İslâm toplumundan onu uzaklaştırmak için gerekeni yapmıştır.



Hemen hemen bütün hadis kitaplarına girmiş bulunan ve Tirmizî tarafından sahîh olduğu te'yîd edilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v.)'in rüşvet alana, rüşvet verene (ve hatta verenle alan arasında aracılık yapana) lânet ettiğini görmekteyiz.



Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Muâz İbnu Cebel (r.a.)'i Yemen'e vali tayin ederken, konunun önemini vurgulayacak bir tarzda, rüşvetle alakalı olarak verdiği talimat, memur atamalarında bu husûsun özellikle hatırlatılmış olacağını ifade etmektedir. Hz. Muâz (r.a.)'ın anlattığına göre Yemen'e vali olarak görevlendirildikten sonra, (daha yola çıkmadan) Peygamber (s.a.v.), O’nu geri çağırtır. Huzura girince: “Seni niye geri çağırdım biliyor musun?” diye sorar ve ekler: “Benim iznim olmadıkça hiçbir şeye dokunmayacaksın. Zîra, bu gulûldür (devlet malından çalmak ve ihanet). Kim gulûlde bulunursa Kıyamet günü çaldığı şeyle birlikte gelir. İşte bunu hatırlatmak için çağırdım. Haydi, işine git.”



Rivayette belirtilen geri çağrılma olayı, memur ataması yapılırken yapılan birçok uyarılar, verilen talimatlar arasında rüşvet meselesinin dikkatten kaçmış olması ihtimaline binaen, bunun öneminin zihinde iyice yerleşmesi, bu noktaya dikkati çekme amacına yöneliktir.



Buhârî'de gelen bir rivayetten de, zekat memuru olarak görevlendirilen memurların dönüşlerinde (aldıkları ve sarf ettikleri hakkında ‘muhasebe’ edildiklerini anlamaktayız.[2]



Rüşvet konusunda sıkça geçen deyimlerden biri ‘gulûl'dür. Hadislerde rüşvetin bazı nevilerinin fenalığını belirtmede gulûle teşbih edilmiş olmasına bakılırsa bu kelimenin ifade ettiği anlamın, o zamanın Araplarınca daha iyi bilindiği, herkesin kötü gördüğü bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Gulûl, lügat olarak hıyanet manasını taşırsa da, şer’i örfte ganimet gibi (devlete, kamuya ait mala karşı yapılan hırsızlık ve) ihanete isim olmuştur. Rivayetlerden Hz. Peygamber (s.a.v.)'in sık sık, özel şekilde gulûl meselesini el alıp, bunun din açısından ehemmiyetini zihinlerde tespit etmeye çalıştığı anlaşılmaktadır.



Bu söylediklerimizi, gulûlden men edici hadislerin çokluğu te'yîd ettiği gibi, Müslim'de gelmiş olan şu rivâyet de açık olarak ifade etmektedir. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: “Bir gün Resûlullah (s.a.v.) aramızda ayağa kalkarak gulûlü andı. Onun (din nazarındaki ehemmiyetini) büyüttü. Onun hasıl edeceği, sebep olacağı netîceleri de büyüttü, sonra şöyle buyurdu: ‘Sakın sizden birinizi Kıyamet günü, boynunda böğürmesi olan bir deve olduğu halde gelerek: ‘Yâ Resûlallah beni kurtar!’ derken, kendimi de: ‘Senin için bir şeye mâlik değilim; ben sana teblîğ ettim.’ diye cevap verirken bulmayayım! Sakın sizden birinizi Kıyamet günü boynunda kişneyişi olan bir at olduğu halde gelerek: ‘Yâ Resûlallah beni kurtar!’ derken, kendimi de ‘senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana teblîğ ettim.’ derken bulmayayım! Sakın sizden birinizi boynunda meleyişi olan bir koyun olduğu halde gelerek: ‘Yâ Resûlallah beni kurtar!’ derken, kendimi de ‘senin için bir şeye mâlik değilim, ben sana teblîğ ettim.’ diye cevap verirken, bulmayayım! Sakın sizden birinizi Kıyamet günü boynunda çığlığı olan bir kimse olduğu halde gelerek ‘Yâ Resûlallah! Beni kurtar’ derken, kendimi de: ‘Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana teblîğ ettim!’ diye cevap verirken bulmayayım. Sakın sizden birisi boynunda dalgalanan elbiseler olduğu halde gelerek: ‘Ya Resûlallah beni kurtar.’ derken, kendimi de: ‘Senin için hiç bir şeye mâlik değilim, ben sana teblîğ ettim’ diye cevap verirken bulmayayım. Sakın sizden birinizi Kıyâmet günü boynunda altın, gümüş olduğu halde gelerek: ‘Yâ Resûlallah beni kurtar!’ derken kendimi de: ‘Senin için hiçbir şeye mâlik değilim, ben sana teblîğ ettim’ diye cevap verirken bulmayayım!”



Hz. Peygamber (s.a.v.)'in bir cümle ile ifade edilecek bir mefhumu, hemen hemen aynı kelimeleri taşıyan altı ayrı cümle ile altı defa tekrar ederek ifade buyurması gulûlün (hıyânet) ehemmiyetini büyütmek ve zihinlerde tespît etmek içindir.



Bu rivayette at, sığır, koyun, gibi değeri yüksek olan hayvanlar zikredilerek gulûlden men edilirse de, başka rivayetlerde ayakkabı bağı, iğne, iplik ve hatta bunlardan da değersiz devlete ait şeyleri çalmanın aynı şekilde ihanet olduğu, ganimetten böyle değersiz bir şey çalmış olarak cephede ölen bir askerin şehitlik mertebesini kaybedeceği belirtilir.



Başta Müslim'in Sahîh'i olmak üzere, hemen hemen bütün hadis kitaplarında rivayet edilen bir olay üzerinde durduğumuz konuyu aydınlatacağı için aynen kaydedeceğiz: Adiyy İbn Amîre el-Kindî anlatıyor: ‘Hz. Peygamber (s.a.v.)'in şöyle söylediğini işittim: “(Ey insanlar) sizden kimi bir iş için tayin ettiğimizde, o bizden bir iğneyi veya iğneden daha değersiz bir şeyi gizleyecek olsa bu bir gulûldür (kamu malına hıyanettir). Kıyamet günü onunla gelecek (ve onunla rüsva olacak).” Bu sözü işiten Ensâr’dan siyah bir adam (memuriyetin ağır sorumluluğundan korkarak) ayağa kalkıp: ‘Ey Allah'ın Resûlü bana verdiğin memuriyeti geri al’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) : “Bu da ne demek?” diye sordu. Adam: ‘Senin şöyle şöyle söylediğini işittim’ deyince, Hz. Peygamber (s.a.v.) konunun önemini vurgulayarak şu cevabı verdi: “Ben aynı şeyleri şimdi bir kere daha tekrar ediyorum: Sizden kimi bir göreve tayin edersek, az çok ne elde etti ise getirsin. Ondan kendisine tarafımızdan verileni alsın, men edilenden kaçınsın.”



Bir başka hadiste bu anlam şöyle tekîd edilir: “Bir iğne, bir parça iplik de olsa ganîmet malını getirin. Kim ganîmetten bir iğne veya iplik çalacak olsa, Kıyamet günü, o kimse getirecek durumda olmamakla beraber getirmeye mecbûr edilir (yani devamlı azâb edilir).”



Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.v.)'in başka emri de şöyle: “Bir iğne bir iplik de olsa ganîmet malını getirin. Zira gulûl, Kıyâmet günü buna tevessül eden kimse için rüsvalıktır, ateştir, yüz karasıdır.”



Resûlullah (s.a.v.), hediyede gözü kör, kulağı sağır, kalbi bende kılan gücü gördüğü için adalete, dürüst icraata mani olacak hediyeleşmeyi yasaklamıştır: “İhsan, sıla-ı rahme vesile olduğu müddetçe alın. Dine karşı bir rüşvete dönüşünce sakın hediye kabul etmeyin.”

Bazı hadislerde rüşvet olan hediyeler hakkında açıklamalar gelmiştir. “Emîrin (Devlet başkanı) hediye alması haramdır. Hakim’n rüşvet alması küfürdür.”



Yine gelen haberler arasında şu ifadeler de yer almaktadır: “Umeraya (yöneticilere) verilen hediyeler hırsızlıktır”, “İmama hediye gulüldür (devlet malını yağmalama).”



Şu halde memurun hediye alması, memura hediye verilmesi rüşvet sayılmıştır, haram ilan edilmiştir.



Resûlullah (s.a.v.)'ın zekat toplamak üzere gönderdiği memurlardan, dönüşte ‘şu zekat malı, şu da bana verilen hediye’ diyen olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.), memurun aldıklarının hediye sayılmayıp rüşvet olacağı anlamında geçerli bir ölçü koyar: “Sen annenin evinde otursaydın bu sana verilir miydi?”

Öyleyse, memuriyet özelliği olmadan evinde oturduğu halde verilmeyecek olan bir şey memura verildiyse bu rüşvettir. Şefaat mukabili alınan da ribadır: Yasak hediyelerden biri, biri lehinde şefaatçi olur, işinin olmasına yardımcı olursa, buna mukabil alınan ücret rüşvettir. “Kim bir din kardeşine şefaatçi olur ve bu şefaatine karşı ücret alırsa riba kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur.”



Resûlullah (s.a.v.), Hayber Yahudilerinden, ürünlerdeki İslâm Devleti'nin payını kendileriyle yapılan anlaşma şartlarına uygun olarak alması için Abdullah İbn Revaha'yı gönderir. Yahudiler buna rüşvet teklif eder. O: ‘Ey Yahudi cemaati, Allah (c.c.)'a yemin olsun ki, siz benim yanımda insanların en nefret edilenisiniz.’ der ve reddeder. Onlar bu manzara karşısında: ‘Ey İbn Revaha! Sen bu yaptığın (dürüstlük) sebebiyledir ki, semavat (gökler) ve arz (yer) ayaktadır’ diye takdirlerini ifade ederler.[3]



Rüşveti alan-veren kim olursa olsun büyük bir haram işlemiş olmakla beraber, bilhassa insanlara adalet dağıtma konumunda olan hakimlerin hükümlerine etki edecek şekilde alacakları rüşvetin felaketine özellikle dikkat çekilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurur: “Ateşte yanmaya en layık olan şey ‘suht’ yoluyla elde edilen kazancın hasıl ettiği ettir.” Huzurda bulunanlar: ‘Ey Allah'ın Resûlü suht da nedir?’ diye sorarlar. Hz. Peygamber (s.a.v.) : “Hüküm “vermede alınan rüşvettir.” cevabını verir.



Hz. Peygamber (s.a.v.), hakimlerin alacakları rüşvetin kötülüğüne bu rivayette katlamalı şekilde dikkat çekmektedir:

a) Diğer muhtelif memurların alacakları rüşvet genel bir ifade ile yasaklanırken, burada “hükümdeki rüşvet” ayrıca anılmıştır.

b) Muhatapların dikkatini çekmek maksadıyla Hz. Peygamber (s.a.v.)'in başvurduğu yöntemlerden biri, anlatacağı şeyi muhatapta hayret uyandıracak, soru sorduracak bir içerikte ve ilgi uyandıracak şekilde sormaktır. Nitekim burada herkesin tam anlayamayacağı bir kelime olan ‘suht’un kötü görülmesi söz konusu olmuştur. Hadis şârihlerince ‘yenmesinden ar duyulan her şey’ olarak açıklanan suht'un, bu anlamı Hz. Peygamber (s.a.v.)'in muhatapları zamanında taşıyıp taşımaması önemli değildir.



Hüküm verirken alınan rüşvete hadiste gelen bu özel dikkat çekmeye paralel olarak, alimlerin şu hususta ittifak ettikleri belirtilir: ‘Bir hakim rüşvet almışsa, rüşvet aldığı meselede vermiş olduğu hüküm infaz edilmez. Aynı şekilde hakimlik makamını rüşvetle elde eden bir kimse ebediyen hakim olamaz ve şayet vermiş olduğu hüküm varsa infaz edilmez.’[4]



Hz. Peygamber (s.a.v.)'in devlet ve mülkün esası, sosyal huzur ve medenî kalkınmanın temeli olan adaletin eksiksiz ve tarafsız olarak dağıtımını ihlâle sevkeden rüşvet almak, memuriyeti şahsî menfaatlere alet etmek gibi hususlara karşı tebligatında verdiği bu ehemmiyet sonucu, ilk devir müslümanlarında fevkalade bir adalet ve titizlik örneğine rastlanmaktadır.



Devlet işlerini gördüğü sırada kabul ettiği ziyaretçisi ile özel sohbetine geçerken devlet mumunu söndürüp şahsî mumunu yakacak kadar titizliği ileri götüren Hz. Ömer (r.a.)'in bu konu ile alâkalı menkîbesi çoktur. Burada herkes tarafından bilinmeyen bir tanesini aktaracağız:

Rivâyete göre, Hz. Ömer (r.a.)'in oğlu Abdullah (r.a.) bir deve satın alarak koruluğa salar ve orada deve semirir. Hz. Ömer (r.a.) çarşıda gördüğü bu semiz devenin kime ait olduğunu sorar. Oğlu Abdullah'ın olduğunu öğrenince onu çağırtır. Oğlunu dinledikten sonra: ‘Müminlerin yöneticisinin oğlunun devesini güdün, sulayın, semirtin... olmaz böyle şey! Ey Abdullah deveyi sat, sermayeni al, fazlasını devlet hazinesine (beytü’l-mal) koy’ der ve öyle yapılır.



İbnu Mes'ûd, hükümle alakalı rüşveti küfür, halk arasındaki rüşveti suht (haram) olarak tanımlamıştır.



Tâbiîn'den Mesrûk: ‘Hediye yiyen kadı (hakim), suht (rüşvet) yemiştir, rüşvet alan da bu davranışıyla küfre düşmüştür.’ Sindî, bu sözde Mesrûk'un kadılarca alınan hediyeyi haram telâkkî ettiğini, rüşveti ise, küfür mesâbesinde tuttuğunu, bu telakkîlerden maksadının da bunlardan kaçmak olduğunu, bütün vera (ve takva) sahiplerince böyle anlaşıldığını belirtir.



İslâm tarihinde, saltanat süresi kısa olmakla beraber, alim-cahil bütün vatandaşları tarafından asrının ‘mehdîsi, müceddidi’ kabul edilecek kadar olağanüstü güzel bir yönetim örneği sunan Ömer İbnu Abdilaziz (r.a.)'in bu mevzudaki anlayışı da burada kayda değer: Bizzat Buhârî tarafından kaydedilen görüşü şudur: ‘Hz. Peygamber (s.a.v.) ve Râşid Halîfelerden sonra devlet memurlarına verilen hediyeler rüşvettir.’ Hadis kitaplarında, bu kanaatini ifade etmeye neden olan olay kısaca şöyle anlatılır: ‘Bir gün Ömer İbnu Abdil-Aziz'in canı meyve yemek ister, ancak sarayda ne meyve var, ne de meyve alacak para. (Belki de bu durumun duyulması üzerine) Halîfe'ye hediye olarak meyve gelir. Fakat Halife, meyveden bir tanesini alıp kokladıktan sonra hediye tabağına tekrar bırakarak geri çevirir. Yanındakiler: ‘Hz. Peygamber (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) hediye kabul ederlerdi, sen niye etmiyorsun?’ diye sorarlar. O şu cevabı verir: ‘Hediye, Hz. Peygamber (s.a.v.) zamanında hediye idi, fakat onlardan sonra memurlar hakkında rüşvettir.’



İslâm dininin rüşvet karşısındaki titizliğini anlamak için, rüşvet anl***** dahil edilen şeyleri görmemizde fayda vardır. Bunu kavramak için önce rüşvet nedir? Başlangıçta yapılan tanımlamada, ‘bir hakkın iptali veya hakkı olmayan bir şeyin (batılın) elde edilmesi (ihkâkı) için verilen şey’ olarak; diğer bazılarınca ‘mevki sahibinden câiz olmayan (gayr-i meşrû) bir şey için yardım satın almak maksadıyla verilen mal’, ‘karşılık verilmeksizin alınan ve alanın da ayıplanmasına sebep olan şey’ vs. olarak tarif edilmektedir.



Şu halde ‘hakkımız olmayan bir yararın elde edilmesi için verilen her şey rüşvet’ olmalıdır. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.), birçok hadisleriyle teşvîk ettiği ‘hediye’yi, memurlar hakkında yasaklamıştır: “Memurlara (ummal) verilen hediyeler gulûl’dür (ihânettir), (her çeşidiyle haramdır).”



Burada gulûl yani hırsızlık ve ihanet olarak vasıflandırılan, memura verilen hediye, başka birçok hadislerde söz konusu edilerek haramlığına dikkat çekilmiştir. Bu hususta önemli ve bilinen bir olayı aynen kaydedeceğiz: Ebû Humeydi's-Sâidî anlatıyor: ‘Hz. Peygamber (s.a.v.) Esed kabîlesinde İbnul'-Lütbiyye adında birisini (Benû Süleym'in zekâtını toplamak üzere görevlendirmişti. Dönüşte, Hz. Peygamber (s.a.v.), Ne topladın, nerelere harcadın, diye hesap sorunca adam: ‘Şu sizinki, şu da benimki, bu bana hediye edildi’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) minbere çıkarak Allah (c.c.)'a hamd ve senâdan sonra şu hitabede bulundu: “Görevlendirdiğimiz bazı memurlara ne oluyor ki, dönüşlerinde getirdiklerini ikiye ayırıp: ‘Şu kısım sizin, bu kısım da benim, bu bana hediye edildi’ diyor. Hele söyleyin, bu adam annesinin veya babasının evinde otursaydı buna hediye gelir miydi? Muhammed'in nefsini elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, sizden her kim bu (bu devlet malı)ndan her ne alırsa mutlaka kıyamet günü onu koynunda taşıyarak gelecek. Çaldığı şey deve ise böğürdüğü, sığır ise mölediği, davar ise beğirdiği halde sırtında taşıyacak.” Hz. Peygamber (s.a.v.) böyle söyledikten sonra, koltuk altlarındaki beyazlık görülünceye kadar kollarını kaldırarak: “Ya Rabbi, tebliğ ettim mi? Ya rabbi tebliğ ettim mi?” dedi.’



Hadislerde açık ve net olarak hediye ve hediyeleşmek sıklıkla teşvîk edilmiş olmasına rağmen memurların hediyeden men edilişindeki sebebi anlamak için İbnu'l-Arabî tarafından sunulan ve İbnu Hacer tarafından aynen benimsenen görüş şöyledir: ‘Bir hediyede bulunan kimse, bu hediyeyi vermekle şu üç maksattan birini güder; bunun dışında kalması mümkün değildir:

1-Hediye verdiği kimsenin muhabbetini kazanmak.

2-Hediye verdiği kimsenin yardımını temin etmek.

3-Hediye verdiği kimsenin malını elde etmek.



Hediye ile bir kimsenin malı veya sevgisi amaçlanırsa bu câizdir. Ancak, bunlardan sevgi kazanmak için verilen hediye, diğerinden daha iyidir.



Bir arzusunun yerine gelmesinde yardımını elde etmek için verilen hediyeye gelince, bakılır, eğer (peşinde koştuğu şey) mâsiyet nevinden ise, bu hediye câiz değildir, haramdır; bu (İslâm’ın meşru kıldığı) hediye değil, rüşvettir. Bu, taatle alâkalı ise bu da câizdir. Eğer bu, bir zulmün, mâruz kalınan bir haksızlığın def'i içinse ve (hediye verilen kimse) emretme ile (hediye verenden) bu zulmü bertaraf edecek güç (yetki ve makamın)da ise bu hediye de rüşvettir. Eğer, hediye verilen kimse bu konumda değil de, söz konusu olan zulmü ve haksızlığı özel bir gayret ve şahsî bir hile, tedbir ve teşvik ile bertaraf edecekse yine câizdir. Zîra insanlardan zulmü defetmek, ulû'l-emre yani makam sahiplerine farz-ı ayındır, makam sahibi olmayanlara ise, farz-ı kifâyedir...’



Burada kaydı gereken rüşvetle alakalı bir nokta da, Hattâbî başta olmak üzere, bazı alimlerin görüşüdür. Hattâbî, daha önce Ebû Dâvud'dan kaydettiğimiz, rüşvetin haram olduğunu belirten hadis-i şerifi açıklarken şöyle der: ‘Rüşveti veren, hakkı olmayan bir şeyi elde etmek için verirse bu rüşvettir. Fakat hakkını elde etmek veya nefsini zulümden korumak için verirse, bu davranış, hadiste ifâde edilen vaîd ve yasağa dahil olmaz.’ Hattâbî bu görüşüne delil olarak, herhangi bir sebeple Habeşistan'da tutuklanan İbnu Mes'ûd'un, iki dirhem vererek, kendisini kurtarma hadîsesini zikretmekten başka, Hasan-ı Basrî, Şa'bî, Câbir İbnu Zeyd ve Atâ'nın şöyle dediklerini kaydeder: ‘Kişinin, zulümden korktuğu takdirde nefsini ve malını rüşvet vererek korumasında bir sakınca yoktur.’



Yukarıda İbnu Arabî'den kaydedildiği üzere, kadı (hakim), vali gibi bizzat görevliler dışında olmak şartıyla, hak sahibine, hakkını elde etmesi için yardımcı olan, çalışan kimse için de alacağı ücretin rüşvet sayılmayacağı ifade edilmektedir.



Birçok yanlış yollara kapı açabilecek olan bu ruhsattan yararlanırken son derece dikkatli olunması gerekecektir. Aliyyü'l-Kâri bu fetvanın zahirini, Hz. Peygamber (s.a.v.)'den rivayet edilen şu hadise muhalefet ettiğini söylemek sûretiyle fetvayı yerinde bulmadığını ifade ediyor gibi... ‘Kim, bir kardeşine şefâatte bulunur da kendisine, bu şefaati için hediye verildikte hediyeyi kabul ederse riba kapılarından büyük bir kapıya gelmiş olur.’

Bu ruhsat reddedilse, ihtiyatla da karşılansa şurası kesindir ki, alimlerimizin tamamı ‘memurun, değil rüşvet, hediye almalarının haram olduğu’ hususunda tam bir ittifakları vardır, herhangi bir ihtilâf söz konusu değildir.



Haksız bir menfaat elde etmek için kişilere çıkar sağlama; lehe hüküm vermesi için hakime verilen mal veya para; başkasının malını haksızlıkla yeme yollarından biridir. Rüşvetle ya hak edilmeyen bir menfaat ele geçirilmekte veya başkasının hakkına tecavüz edilmektedir.



Rüşvet, yalnız alan için değil veren ve aracılık yapan için de haramdır. Allah Teâlâ; “Mallarınızı aranızda haksız sebeplerle yemeyin. Kendiniz bilip dururken, insanların mallarından bir kısmını haram yollardan yemeniz için o malları hakimlere (idarecilere veya mahkeme hakimlerine) vermeyin.” [5] buyurmaktadır.

“Ey iman edenler! Karşılıklı rızaya dayanan ticaret olması hali müstesna, mallarınızı, batıl (haksız ve haram yollar) ile aranızda (alıp vererek) yemeyin. Ve kendinizi öldürmeyin. Şüphesiz Allah, sizi esirgeyecektir.” [6]



Rüşvetin devlet dairelerine, özellikle mahkemelere girmesi çok büyük bir suçtur. Resûl-i Ekrem Efendimiz “Hüküm vermede rüşvet verene ve alana Allah lanet etsin”[7] diye beddua etmiştir. Bir memurun rüşvetle haksızlık yapması çok kötü bir iştir. Rüşvet, bir hakkı araştırmak, bir işi yapmak için de alınamaz. Bu zaten memurun görevidir.

Rüşvet dört kısımda ele alınır:

1- Hakim veya idareci olabilmek için verilen rüşvet.

2- Hakimin lehinde hüküm vermesini sağlamak için verilen rüşvet.

3- Bir kimse ile idarecinin arasını düzeltmek karşılığında üçüncü kişiye verilen rüşvet. Burada rüşvet ya idareciden gelecek bir zararı önlemek veya meşru bir menfaat elde etmek istemektir.

4- Bir kimsenin malına ve canına bir zarar vereceğinden korktuğu kişiye verdiği rüşvet.

Birinci ve ikinci maddede tarafların her ikisi için de vermek veya almak haramdır. Üçüncü madde de yalnız alana haram, verene haram değildir. Dördüncü maddede hüküm aynıdır. Çünkü bir müslümanın müslüman kardeşinin malına canına zarar vermemesi gerekir.



Ayrıca rüşvet kabul eden hakimin vermiş olduğu hüküm geçerli değildir. Aynı zamanda böyle bir hakim adalet sıfatını kaybeder ve fasık olur, görevine de son verilir. Devlet görevinde çalışan memurların ve hakimin almış olduğu hediyeler de rüşvet sayılır. Onlar bu görevde olmasalardı kendilerine hediye verilmeyecekti. Hediye vermekten maksatları işlerini gördürmektir. Hatta rüşvet alan hakim doğru karar vermiş olsa bile yine aldığı haramdır. Çünkü hüküm vermek onun görevidir. Ayrıca başka bir şey alması gerekmez.



Rüşvet alan bir kimse almış olduğu mala dinen sahip olamaz; onu geri vermesi gerekir. Bir kimsenin dinine gelecek bir zararı önlemek için rüşvet vermesi bir çare ise verebilir. Bu, veren için haram olmaz. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) dine dil uzatan şairlere ve aleyhte bulunmalarını istemediği kimselere bir şeyler verirdi. Bu konuda müellefe-i kulub’a (kalpleri ısındırılanlar) zekattan pay verilmiş olması yeterli bir delildir” [8]



Rüşvet Hastalığından Kurtuluş Yolu



Rüşvet, toplumsal bir hastalıktır. Rüşvetin yaygınlaştığı yerlerde halkın birbirine ve devlete karşı besledikleri güven duygusu yok olur. Herkes yapılan işlerden, özellikle mahkemelerde verilen kararlardan şüphe eder; her işin, her kararın arkasında rüşvet var zanneder, rüşvetsiz iş yapılmayacağına inanır. Bu inanca namuslu insanların da kapılması, rüşveti toplumsal bir felaket haline getirir. Artık doğru dürüst hiçbir şey yapılamaz olur. Giderek devlet çarkı işlemez, işler zamanında yapılamaz hale gelir; haksızlık her yanı sarar, diğer ahlaksızlıklar çoğalır. Bütün bunların alışkanlık haline gelmesi, toplum hayatını temelinden sarsar hatta büsbütün çökertir. Rüşvet liberal ekonomilerde ve demokratik rejimlerde çok sık rastlanan toplumsal bir hastalıktır.



Rüşvetin sadece topluma değil, onu alana da zararı vardır. Az-çok dini inancı olan insanlar, er-geç yaptıkları işin kötülüğünü anlayacak ve vicdanları rahatsız olacaktır. Asıl önemlisi de üç beş kuruşluk menfaat sağlamak için rüşvet alanların Allah (c.c.)’ın lânetine müstahak olmaları ve dünyaları için ahiretlerini kaybetmeleridir. İslâm’ın hakim olduğu toplumlarda rüşvet olayı asgari sınıra çekilir. Zira Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüşvet alana da verene de lânet ettiği ve ikisinin de cehennemlik olduğunu ifade ettiğini bilen müslümanlar mutlaka bundan uzak dururlar.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen.

[2] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan.

[3] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 16/240-241.

[4] Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, 7/403-406.

[5] Bakara sûresi, 2/188.

[6] Nisa sûresi, 4/29.

[7] Tirmizi, Ahkam, 9.

[8] İbn Abidin, IV, 303, vd., V, 272.