‘Şehvet’, kendisi ile bir şeye karşı insanda meyil ve iştiha meydana gelen kuvvet, diye tarif edilmektedir.[1]



Alimler ve doktorlar, şehvet kuvvetini iki kısımda değerlendirmişlerdir. Birincisi yemek ve içmek arzularına ilişkin midenin şehvetidir. İkincisi ise cinsel arzulara ilişkin şehvettir. Her iki şehvet kuvveti de, Cenâb-ı Hak’tan bir nimet olarak hem insanlara ve hem de hayvanlara verilmiştir. Canlıların hayatlarını sürdürebilmesi için her iki şehvete de ihtiyaçları vardır. Ancak konumuzu ilgilendiren ahlâk hastalığı olarak değerlendireceğimiz şehvet, ifrat veya tefrite varan ve insan ve toplum hayatının dengelerini bozan aşırı şehvet tutsaklığıdır.



İşte Kur’an-ı Kerim, şehvetlerine uyarak Cenâb-ı Hakk’ın gazabını hak eden bir toplum için buyuruyor: “Onların ardından, namazı bırakan, şehvetlerine uyan bir nesil geldi. İşte bunlar azgınlıklarının cezasını göreceklerdir.”[2]



Eğer şehvetin aşırısı yemek ve içmek cinsten ise bunun ilacı şudur: Düşünmeli ki, yeme içmenin lezzeti bir anlıktır. Bununla beraber önceki ve sonraki zararları sayısızdır. Örneğin, şunları canım istiyor, yiyeceğim diye onu kazanmak için bin bir zorluklara katlanır, aşağılık kişilere minnet eder, bu sebeple izzet, vakar ve ağırbaşlılığını kaybeder, hafifliğe düşer zillete yuvarlanır. Salihler, filozoflar ve arifler, yemek içmek için haysiyetlerini, vakarlarını kaybedip başkalarının minneti altına girmeyi, izzetini zedeleyip zillete düşmeyi doğru bulmamışlardır. Çok yemenin sonradan doğuracağı hoş olmayan sonuçları da vardır. Anlayış eksikliği ve şaşkınlık gibi. Haberde gelmiştir ki: ‘Çok yemek anlayış ve aklı giderir.’ Ayrıca çok yemek pek çok beden hastalıklarının da sebebidir. Tıp kitaplarında en çok şu tavsiyeler yer alır: ‘Mide her derdin başıdır. Uzuvlara hastalık oradan ulaşır. Perhiz etmek ise her dermanın başıdır. Hastalıklara şifa ondan geçer.’ Peygamber (s.a.v.)’in sünnetini uygulamayı kendilerine ilke edinmiş hekimler demişlerdir ki, tıp ilminin bütün konularını ve faydalarını ayet-i kerimede geçen şu üç kelime içine alır: “Yiyiniz, içiniz ama israf etmeyiniz.” [3]



Bazı zahidlere dostları ve arkadaşları ‘Niçin hiç yemek yemiyorsunuz?’ deyince şöyle cevap verdiler: ‘Dünya gözünde büyük bir lezzet olan güzel şeyleri yiyip içmekle istirahatimizi bozup, sonra da iyileşmeye çalışmak ve onları dışarı atmak yoluyla temizlemek için uğraşmaya değmez.’



Emir Muinüddin Pervane, Hz. Mevlâna’ya sevgi besleyen bir devlet başkanıydı. Büyük bir semah düzenleyip Mevlâna ile arkadaşlarını ve dostlarını davet etmişti. Bir ara semah yapanlara bardaklarla içilecek şerbet sunuldu. Hazır olanlar semaha ara vererek yemek, içmek istediler. Ama Mevlâna hiç o tarafa dönüp bakmıyordu. Buna çok üzülen Emir bardağı eline alarak çok güzel hazırlanmış şerbeti Mevlâna hazretlerine tekrar tekrar ikram ediyordu. Şerbeti sunarken ‘buyurunuz, helaldir’ diyerek yalvarıyordu. Hz. Mevlâna bardağı eline alıp ağzına yaklaştırıyor, fakat yine içmiyordu. Tasavvuf hakikatlerini açıklamaya devam ediyordu. Bu durum gecenin sonuna kadar böyle devam etti. Sabah yaklaşınca Mevlâna Hazretleri bardağı eline alıp şöyle dedi: ‘Ey müminlerin emiri! Benim beyaz sakalımdan utanmaz mısın ki, beni abdesthaneye girmeye davet edersin!’



Hadis-i şerifte buyurulmuştur ki: “İnsanoğlunun doldurduğu en kötü bardak kendi karnıdır.”



Çok yemenin çirkin bir iş, kemal ve saadet arayanlara kesin bir engel olduğuna dair evliyanın, zahitlerin, mürşitlerin sözleri çoktur. O halde anlaşılmıştır ki, çok yemek, içmek ve yemeyi içmeyi amaç edinmek bir hastalıktır. Bu hastalığa da ‘Şireh’ denmektedir.[4] İnsanın gerçek saadetine engel olur. Akıllı olan insan, dengeli bir beslenme ile böyle bir hastalığa yakalanmaktan kaçınır.



Cinsel alandaki şehvete gelince, bu konuda da normal sınırları aşmak, dinen ve aklen mübah ve doğru olan yollardan sapmak faziletin kazanılmasına engeldir.



İslâm alimleri derler ki, bu tür şehvetin insana verilmesinin iki hikmeti vardır:

Birincisi, Cennette bu türden var olan lezzetten insanların bilgisi olması içindir. Çünkü insan dünyada gördüğü ve tattığı zevk ve lezzetlerle ahirettekileri karşılaştırıp cenneti kazanacağı işlere koşar. Nitekim dünyadaki elemlerle yanıp tutuşmak esas büyük acıların birer küçük işaretidir. Cenâb-ı Hak dünyada ateşi yaratmış ki, insanlar bu dünyada bir yandan ondan yararlanırken bir yandan da ceza olarak ahiretteki cehennem ateşi ile karşılaştırma imkânını bulsunlar.



İkincisi, soyun devam etmesidir. Cenâb-ı Hak tarafından evrenin düzeninin ve ademoğlunun soyunun devamı için en mükemmel bir şekilde insana cinsel ilişki lezzeti verilmiştir. Bu lezzet insan yaratılışına konulmasaydı insanların çoğu cinsel ilişkiye ilgi duymaz ve ölümlerle yok olanların yerini doğanlar doldurmaz ve dünyada insanoğlunun nesli kesilirdi.



Hemen belirtelim ki, cinsi şehvet kuvvetinin aşırılığından doğan dini, dünyevi, maddi, manevi zararlar, aşırı yeme ve içmeden meydana gelen zararlardan daha çoktur. Zira bunun bir çok kişi için hastalık düzeyinde olduğu ve insanların bir çoğunun buna eğilimli olduğu, terk etmek için sabırların az olduğu bellidir. O halde hikmet gereği olarak insana verilmiş olan bu gücün aşırılığından doğacak kötü hastalıkların büyüklüğünü düşünerek bundan sakınmaya çalışmak gerekir.



Şehvet hastalığından kurtulmanın ilacı şudur: İnsan düşünmelidir ki, şehvete köle olmak, esas itibariyle çirkin olduktan başka, bundan ne kadar zararların doğacağı ortadadır. Bizzat çirkin olması bunun bir necaset ve atık kirliliği özelliği taşımasıdır. Doğuracağı zararlara gelince, haram olması, her haramın pek çok zararlar doğurduğu ve günah yüklediği gerçeğidir. Her gün cinsellikle harama sürüklenmek, dine, insan vücuduna, ırza ve namusa çok kötü zararlar açar.



Helal yoldan şehvetin tatmin edilmesinde aşırıya gitmek ise, insanın beden kuvvetine, dimağa, akla zararları vardır. Fazilet ve olgunluğu elde etmeye engeldir.

Cinsi şehvette aşırılık üç şekilde gerçekleşir:

1. Kadınlardan nikahsız olarak, yani dinen caiz olan sınırı geçerek fuhşiyata

dalıp, günahlarda boğulmak.

2. Çok nikahlanma yolunu tutmak.

3. Hayvan veya benzeri şeylerle insan yaratılışına uygun olmayan şekillerde

şehveti tatmin çukuruna yuvarlanmak.



Her ne kadar dört kadın ile evlenmeye dinen ruhsat verilmişse de, aralarında adaleti gerçekleştirmek korkusu varsa, bir evlilikle yetinmesi Cenab-ı Hak tarafından Kur’an’da beyan edilmiştir. Birle yetinmenin adaletin yokluğuna değil de, adaleti tahakkuk ettirememek korkusuna bağlanmış olması şunu gösterir ki, bir kimse hanımlar arasında adaleti sağlayamamak ihtimalini kendisinde görürse, Kur’an’a göre bir evlilik ile yetinmesi ona vaciptir. Birden fazlası haramdır. Meğer ki, kendisinin adalet üzere davranacağına kesin olarak inanmış ve her hususta zulmetmeyeceğine kâni olmuş ola! İşte o zaman birden fazlası ile evlenmeye dinen ruhsat verilmiştir. Ama iyi düşünmek lazımdır ki, adalet göstermekte ve zulümden uzak kalmakta katiyyet derecesinde tatbikata girmek son derece zordur. Eğer bir insan adaletli davranmaya gücü yettiği halde ilk evlendiği hanımına gam çektirmemek için birle yetinip sabrederse bol ecir ve sevap alacağını İslâm uleması bildirmiştir.



İşte bu sahada dinin hududunu geçmeyerek, itidalde kalmak akıllı kişinin yapacağı bir iştir. Tasavvuf uleması bu konudaki zühdde ihtilaf etmişlerdir. Kimisi yeme ve içmede zaruret miktarıyla yetinmeyi seçtiği gibi, bu sahada da fazlasına gücü yettiği halde azla yetinip burada da zühde sarılmışlardır. Bazı tasavvuf önderleri ise bu görüşe katılmamışladır. Mesela Sehl b. Abdullah Tüsteri, ‘Nikah konusunda zühd muteber değildir’ demiştir. Zira zahidlerin efendisi, abidlerin senedi Hz. Muhammed (s.a.v.) bu konuda zühd ile amel buyurmuştur. Eğer nikahta zühd efdal (daha faziletli) olsaydı O büyük Peygamber bunu terk ile amel eder yani evlenmez ve ümmetine örnek olurdu.

Zahidlerin çoğu ve tasavvuf önderlerinin ekseriyeti her ne kadar helal yolda bunu işlemenin mümkün olacağını belirtmişlerse de, zühdü seçmenin fazilet ve kemalâtın kazanılmasında yardımcı olacağını bildirmişlerdir. Zira bu konularda fazla meşguliyet insanın olgunlaşmasına ve tam bir ihlasla Rabbimize teveccühe engel olur şeklinde düşünmüşlerdir.



Cinsi yakınlaşmada aşırı gitmenin bedene, akla ve dimağa zararlarının pek çok olduğu kesin olarak bellidir. İbn-i Sina bunu belirtmiştir. İmam-ı Gazâli de cima’da aşırı giden kimseyi hükümdar ve vezirin isteklerini, emirlerini çiğneyerek milleti soyan, vurguncu vergi memuruna benzetir. Bunun gibi şehvet kuvveti de bedende mutlak otorite olup akıl ve temyiz gücünün sultanlığına uymazsa, yani fazilete, iffete bağlı kalmazsa, beden azalarında bulduğu kuvveti isteği yolunda harcayarak sinirleri zayıflatır, dimağın kuvvetlerini hasta eder. Eğer adalet sultanının tedbirleri ve akıl vezirinin tavsiyeleri üzere sarf ederse, vergiyi adalet üzere toplayıp maslahat üzere harcayan dürüst bir vergi memuruna benzer.



Geçmiş zamanlarda cima’da israfa gitmek yüzünden helak olan sultanlar ve insanlar çok olmuştur, hem de genç ya da orta yaşlarda. Ve de en güçlü ilaçlar en alim doktorlar bir şifa sağlayamadan.



Bir insanın nikahlı hanımı varken başka kadınlara göz dikmesi, kendi mutfağında pişen yemeği bırakıp başka evlerin mutfağına göz dikmek gibidir. Bu, şeytanın ve nefsin insana tatlı gösterdiği bir ahlâk hastalığıdır, alçaklıktır. Akılsızlığın açık ve kesin delilidir. Nitekim İran şairlerinden biri demiştir ki,

‘Bir insanın evinde ay yüzlü biri (zevcesi) varken dışarıya yönelmesi divanelikten başka bir şey değildir.’



Müslümanın helali olmayan kadınlara bakması ve süzmesi de fitne doğurur. Hadis-i Şerifte buyurulmuştur ki, “Bakış, iblisin oklarından zehirlenmiş bir oktur.” Hz. İsa (a.s.)’dan rivayet edilen bir söz ise şöyledir: ‘Namahreme bakmaktan sakınınız. Kalbe şehvet tohumları eker ve fitne olarak yeter!’ Şair de bunu şöyle ifade etmektedir:

‘Zinhâr! Etme çehre-i nâ mahreme nazar,

Zira ki, çeşm-i kalbine tohum-u fesad eker.’



Hz. Davud (a.s.), Süleyman Peygamber (a.s.)’e nasihatında şöyle demiştir:

‘Arslanın ve siyah yılanın ardından yürü! Ama kadının ardından yürüme!’



Yolda yürürken, geçitlerden geçerken karşılaşılan bir kadına zaruri olarak bir defa bakmak, yani karşı karıya gelince ilk bakış affolunmuştur. Ancak ikinci ve üçüncü defa ona şehvet gözüyle bakmak caiz değildir ve insana zararlıdır. Müslümanın kalbine fitne saçıp, şeytanın oklarından birini yerleştirir. O kişinin çok bakmak sonunda aşık olmak ihtimali belirir. Sonra da şehvetini o vasıta ile gidermeye çalışır. Demek ki birden sonraki ikinci ve üçüncü bakışlar ne büyük zararlar doğurur. Eğer kendine sahip olmayıp şehvetini giderirse, küçük günah olan bakış, büyük günaha çevrilir, ırzı, namusu lekelenir. Allah korusun büyük günaha yuvarlanır. Eğer buna teşebbüs edemezse yine kalbindeki fitne daima uyanık olacak ve çok namahreme bakışın haram yönünden ruhta doğurduğu zararlar kolayca silinemeyecektir. O halde akıllı olanın bu çirkin işten kaçınması lazımdır.



Bazı tasavvuf yolcuları derler ki, bazı mecazî aşklar, güzelliğine bakıp şehvetini tatminden uzaktır. Mutlak güzelliğin müşahadesine yol olur. Ehli tasavvufun şeyhlerinden bazıları bununla mevsuftur. Evhadüddin Kirmani, Mevlâna Abdurrahman Cami sülûklarında bununla meşgul olmuşlar. Ama sonra bundan nehyetmişlerdir. Çünkü bu yol gayet zor ve dakiktir. Bütün şehvet eserlerinden ve beşeri sıfatlardan soyunmuş olmak ve bunun için son derece mücahede ile riyazet yapmış olmak gerekir. Böyle olmazsa nefis ve şeytan tasavvufa yeni girmiş salikleri esfel-i safiline yuvarlar. İlk zaman (mütekaddimin) şeyhleri müritlerini bundan kat’i olarak men etmişlerdir. Ve müride zararlı bir şey yoktur, demişlerdir. Hayatları boyunca mücahede ve riyazatla meşgul olan büyük insanlarda bile bu yoldaki beşeri sıfatlar silinemiyor. Gençlerde ise çok hareketli olan bu kuvveti kontrol altında tutmak şarttır.[5]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ahlâk Lügatçesi, Ö. N. Bilmen

[2] A’raf sûresi, 7/31.

[3] Meryem sûresi, 19/59.

[4] Bak. Şireh Maddesi.

[5] Bak. Zina Maddesi.