suçlu kim ?neden buolaylar yaşanıyor? bilgilerinize arz edilir......

Suçluyu çoktan bulduk… Küresel ısınma... Bu felaketin faturasını ona yükledik ve rahatladık.
Gerçekten de bunun tek sebebi küresel ısınma mı?!
Bunun maddi sebeplerini bu işin uzmanlarına bırakıp, biz işin manevi yönüne şöyle bir göz atalım ve “Bu tehlikeye karşı alınacak manevi tedbirler nelerdir?” sorusuna cevap bulmaya çalışalım.
Öncelikle şunu ifade edelim ki; kuraklık, kıtlık, ekonomik kriz, yel, sel, deprem, yangın, trafik kazası ve hastalık gibi başımıza gelmesini istemediğimiz bu hadiselerin tümünü, İslam “musibet” diye nitelendirir. Dolayısıyla Küresel ısınma da, bütün insanlık için bir musibettir.
Başımıza gelen musibet ve belaların sebebini ise, Mevla Teala Şûrâ süresinin otuzuncu ayeti kerimesinde şöyle açıklıyor. “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle kazandığınız (günahlar) sebebiyledir...” Bu ayeti kerimeye göre, başımıza gelen musibetler ve belalar, hatta bu küresel felaketin asıl sebebi yaptığımız hatalar ve işlediğimiz günahlardır. Nitekim Salihlerden bir zât: “Merkebim huysuzlaşsa, günahımdan bilirim.” diyerek, bu gerçeğe işaret etmiştir.
Kişi, İyiliği Mevla’dan, Kötülüğü Kendinden mi Bilmeli? İslam büyüklerine, Allah dostlarına baktığımızda hatayı başkalarında değil kendilerinde aramışlar, şayet başlarında bir musibet varsa, “Bunun müsebbibi benim günahlarımdır” diyebilmişlerdir.
Bir keresinde Basra’da uzun zaman yağmur yağmamış ve müthiş bir kuraklık baş göstermişti. Bunun üzerine halk toplanıp yağmur duası için Hasan-ı Basrî hazretlerine geldiler. Hasan-ı Basrî hazretleri pek çok sahabi görmüş, Efendimizin pâk zevcesi Ümmü Seleme annemizden süt emerek Resulüllah’ın süt evladı olma bahtiyarlığına erişmiş büyük bir âlimdir.
Ona: “Ey büyük imam susuzluktan kırıldık. Sen Allah’ın nazlı kulusun dua et de yağmur yağsın” dediler. Ve başlarında o büyük veli olmak üzere yağmur duası yaptılar. Hasan-ı Basri hazretleri önce minbere çıkıp vaaz etti, sonra dua ve niyazda bulundu. Sonunda ise yağmurun yağmayışını kendi günahına bağlayarak “Şayet Benim günahlarım olmasaydı bu belde yağmursuz kalmazdı. İsterseniz bu günahkâr Hasan’ı Basra’dan kovun, böylece yağmur yağsın.” buyurdu. Kuraklığın faturasını kendine kesen Hasan-ı Basri hazretlerinin tevazu dolu sözlerini duyan halk, adeta feryâd-u figan ettiler, gözyaşlarıyla tövbe ve istiğfar ederek Mevla’ya niyazda bulundular. Neticede Basra yağmura kavuştu. İlk velilerden olan Fudayl b. Iyad diyor ki: “Zamanın bozulmasından ve dostların eziyetinden tutun da, hoşlanmadığın her şey günahının neticesidir.”
Yani biz reçeli veya balı üzerimize dökersek, sinekler gelip üzerimize konar ve bizi rahatsız eder. Şayet arı kovanına çomak sokarsak, arıların saldırısına uğramak kaçınılmaz olur. Bu durumda da suç, sineklerde veya arılarda değil, bizdedir. Tabi suç altın kolye bile olsa kimse takmak istemez, onun için suçlu hep başkasıdır. Biz ise sütten çıkmış ak kaşık...
Hâlbuki büyüklerin yaptığı gibi kabahati önce kendimizde aramalıyız. Bu susuzluk ve kuraklığın faturasını da, sadece eriyen buzullara ve küresel ısınmaya değil kendimize de kesmeliyiz.
Kur’an-ı Kerimi şöyle bir gözden geçirecek olursak, kişilerin ya da toplumların başlarına gelen bela ve musibetlerin, kendi hata ve günahlarından kaynaklandığını görürüz. Meselâ; Mevla Teala, insanlığın atası olan Hz. Âdem’i ve Havva anamızı cennette yarattı ve şöyle buyurdu: “Ey Âdem! Sen ve eşin beraberce cennete yerleşin. Ve onun nimetlerinden dilediğiniz yerden ikiniz de bol bol yeyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara: 35) Mevla’nın bu emrine rağmen, şeytanın iğvasıyla yasak edilen ağaçtan yediler. Böylece üzerlerinden cennet libasları sıyrıldı ve avret yerleri açığa çıktı. Mahcup oldular, cennetteki incir ağacının yapraklarıyla avretlerini örttüler. Tabi işledikleri zelle sebebiyle, Mevlâ Teâla onları cennetten çıkardı. Yani anlayacağınız, cennet hayatı yaşayan, hiçbir dertleri, sıkıntıları, maddi-manevi hiçbir problemleri olmayan Hz. Âdem babamız ve Havva anamız, Mevla’nın yasağını ihlal edip o ağaçtan yeyince, cennetten çıkarılıp tüm nimetlerden mahrum kaldılar. Kendi hataları sebebiyle, böyle bir musibete dûçar oldular. Ama bunun suçunu başkalarına yüklemek yerine, hatalarını kabul edip hemen tövbe ve istiğfar ettikleri için, tekrar o hayata, ebedi saadet yurdu olan cennete geri dönme hakkını kazandılar.
Yine Kuran’da şunu görüyoruz ki, Yunus aleyhisselam Mevla’dan izin almadan kavmini terk edince, balığın karnına düşüp hapsoldu. Orada hangi zikri yaptı? “Ya Rabbi! Senden başka İlah yok, Seni tenzih ederim. Şüphe yok ki, ben zalimlerden oldum” (Enbiya: 87) Yani başına gelen bu musibetin suçunu başkasında aramadı. Hatasını kabul edip “Ben zalimlerden oldum” diye itiraf etti. Ve bu zikirle beraber Allah’dan affını isteyince, balığın karnından kurtuldu.
Kula Zulmetmez Mevlası,
Kulun Çektiği Kendi Hatası
Böylece, içinde bulunduğumuz sıkıntıların ve başımıza gelen musibetlerin sebebinin, kendi hata ve günahlarımız olduğunu teşhis etmiş olduk. Peki, tüm bu sıkıntı ve dertlerden kurtulmanın reçetesi nedir? Tövbe ve istiğfardır! Çünkü Mevla Teala, Enfal süresinin otuz üçüncü ayetinde: “(Habibim) Sen onların içindeyken, Allah onlara azab edecek değildi. Ve onlar istiğfar ederlerken de Allah onlara azab edecek değildir” buyuruyor.
Bu ayetin tefsirinde İbni Abbas der ki: “Bu ümmet hakkında iki eman vardır. Birisi Hz. Peygamber, diğeri de istiğfar... Hz. Peygamber gitti, istiğfar kaldı.”
Yine bununla alakalı olarak Efendimiz Aleyhissalatü vesselam bir Hadisi Şeriflerinde: “Kul Allah’a istiğfarda bulunduğu sürece, Allah’ın azabından emindir.” buyurmuştur. Günahlar belayı çeker, tövbe ve istiğfar ise def eder.



alıntı: