2. Sayfa, Toplam 5 BirinciBirinci 1234 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 Toplam: 46

Konu: Fıhi Mafih

  1. #11
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 12


    [Mevlana]: "Sizi görmeyi çok istiyoruz, yalnız halkın işleri ile uğraştığınızı bildiğimiz için zahmet vermek, rahatsız etmek istemiyoruz." Dedi. O [Pervane]: "Bu bize düşerdi. Dehşet geçti. Bundan sonra ziyaretinize geliriz." Dedi. Bunun üzerine Mevlana buyurdu ki: Fark yok, hepsi bir demektir. Sıkıntılarla nasılsınız? Sizde o lütuf var ki hepsi bir oluyor; hayırlar ve iyi işlerle uğraştığınızı bildiğimizden tabii daima size yönelmişiz.

    Şimdi şundan bahsediyorduk: Mesela bir adamın geçindirecek kimseleri (evlat ve iyali) olsa, bir başkasınında olmasa, olandan alıp bu olmayana verirler. Görünüşe bakanlar: "Çoluğu çocuğu olandan alıp olmayana veriyorsun" der; halbuki iyiyce bakarsan, çoluk çocuk sahibi bizzat odur. Bunun gibi gönül ehli ve cevher sahibi olan biri, bir adamı döğüp onun kafasını, ağzını, burnunu kırsa, herkes döğülenin mazlum olduğunu söyler. Gerçekte döğen mazlumdur. Zalimi hiçbir hayırlı ve faydalı iş yapmayan kimsedir. O dayak yiyen ve kafası kırılan zalim, bu döğen hiç şüphe yok ki mazlumdur. Çünkü bu cevher sahibidir ve Allah'da fani olmuştur. Onun yaptığı her şey Allah'ın yaptığıdır. Allah'a zalim demezler. Mesela Mustafa (allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) öldürdü, kan döktü ve yağma etti. Bütün bunlara rağmen onlar zalim, o ise mazlumdur. Yine mesela, cevher sahibi mağripli Mağrip'de ikamet etmektedir. Bir şarklı Mağribe geldi. Garip olan o mağriplidir. Fakat şarktan gelen niçin garip olsun? Çünkü bütün alem bir evden fazla bir şey değildir. O sadece bu evden o eve gitmiş, yahut evin şu köşesinden bu köşesine geçmiş demektir. Fakat nihayet hepsi bu evde değildir ve o cevher sahibi olan mağripli eve dışarıdan gelmiştir. Peygamber: "İslam garip olarak zuhur etti (h.)" diyor; halbuki "Şarktan gelen gariptir." Dememiştir. İşte bunun gibi Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bozguna uğrayınca da bozguna uğrattığı zaman da mazlumdur. Çünkü her iki durumda da halk onun elindedir. Mazlum, haklı bulunan kimsedir. Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) esirlere yüreği yandı. Yüce Allah onun hatırı için, ona vahiy gönderdi ve esirlere: "Siz şimdi bu zincirler ve bağlar içinde bulunduğunuz halde bile, eğer hayır dilerseniz Yüce Allah sizi bu durumdan kurtarır ve elinizden giden şeyleri, size tekrar verir, hatta daha fazlasıyla!

    Rıdvan ve Gufran ahirette bulunan iki hazinedir. Bizi sizin elinizden çıkmış olan, öbürü ise ahiretin hazinesidir." De, buyurdu.

    Bir kimse: "Kul bir amel işlediği zaman tevfik ve hayır bu amelden mi hasıl olur, yoksa bu Allah'ın atasından mıdır? Diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Allah'ın bağışı ve tevfikidir. Yalnız Yüce Allah pek çok lütufkar olduğundan onu kula isnad eder ve her ikisi için de: "Bu her ikisi de sendendir." Buyurur.

    "Bir kimse, kendileri için istediklerinin karşılığı olarak göz aydınlığı olmak üzere saklanmış olan nimetleri bilemez." [Kur'an, Sure: 32, Ayet: 17]

    [Soruyu soran]: "Mademki Allah'ın böyle bir lütfu vardır, o halde her kim arzu eder ve gerçek bir talepte bulunursa maksadına erer mi, istediği olur mu?" dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Fakat bu bir başsız [yani mürşidsiz] olmaz. Musa (Allah'ın selamı onun üzerine olsun) Allah'a itaat ettiği zaman, Allah denizde onun için yollar peyda etmiş, Musa ve ahalisi, denizden toz koparıp geçmişler, fakat karşı koymağa başlayınca falanca çölde senelerce kalmışlardır. İşte o zaman önder onları düzeltmeğe uğraşır ve ona bağlı olup olmadıklarına, itaat edip etmediklerine bakar. Mesela birkaç asker bir emirin hizmetinde bulunur ve onun buyruklarını yerine getirirlerse, emir de aklını onların işinde kullanır ve onların iyiliği için çalışır; fakat itaat etmezlerse, aklını onların ihtiyaçlarını temin için niçin kullansın? Akıl insanın vücudunda bir emir gibidir. Madem ki vücut raiyetleri ona bağlıdır, o halde bütün işler yolunda gidecektir. Fakat eğer ona itaat etmezlerse hepsi bozulur. Görmüyor musun ki sarhoşluk başa vurunca, bu elden, ayaktan ve vücut raiyetlerinden ne yolsuzluklar meydana geliyor ve ertesi gün ayıldığı, kendine geldiği zaman; "Ah! Ben ne yaptım, neye vurdum, niçin küfrettim?" diyor. Binaenaleyh önderi olan ve köylüleri o öndere uyan, bağlı bulunan köyün işleri, her zaman yolunda gider. Akıl da, ahali kendi emri altında bulunduğu zaman onları işlerini düzeltmeğe çalışır. Mesela: Gideyim! Diye düşündüğü zaman, ayak emrinde olmalıdır ki gidebilsin; yoksa gitmeyi düşünmez. Böylece akıl vücutta emir olup, diğer varlıklar ki bunlar da halktır, hepsi kendi akıllarına, bilgilerine görüş ve bilişlerine rağmen, o veliye nispetle sırf vücut sayılırlar ve akıl onlar arasında velidir. Eğer halk akla itaat etmezse onların durumu daima perişanlık ve pişmanlık içindedir. Gerektiği gibi muti, olurlarsa, onun her yaptığına itaat eder, kendi akıllarına başvurmazlar. Çünkü belki kendi akıllarıyla onu anlayamazlar. İşte bunun için ona baş eğmeleri gerekir. Mesela küçük bir çocuğu terzi dükkanına verdikleri zaman çocuğun ustasına itaat etmesi lazımdır. Usta ona ilinti verirse ilintilemeli, teğel alması lazım gelirse teğel almalıdır. İşte terzilik öğrenmek istiyorsa kendi tasarrufunu bırakıp, ustanın emri altına girmelidir. Yüce Allah'tan sırf onun inayeti'nin eseri olan yüzbin zahmet ve riyazetten daha üstün bulunan inayet istiyoruz.

    Bir aydan hayırlıdır, Kadir gecesi [Kur'an, Sure: 97, Ayet: 3] ile Allah tarafından olan bir cezbe, bütün insanların ibadetlerinden daha hayırlıdır. (H.) sözü birdir. Yani bir işte O'nun inayeti hasıl olursa, insan, yüzbin defa çalışmaktan hasıl olan işi meydana getirir. Daha fazla çalışması iyidir, hoştur, faydalıdır, ama onun inayeti yanında ne değeri olabilir?

    [Biri]: "İnayet gayret verir mi?" diye sordu. O dedi ki: Niçin vermesin? İnayet gelince, gayret de gelir. İsa (Ona selam olsun) ne gibi bir gayret gösterdi de beşikte: "Ben Allah'ın kuluyum. Bana kitap verildi" [Kur'an, Sure: 19, Ayet: 30] dedi. Buyurdu ki: Allah'ın elçisi Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) de çalışmadan mı [bu makama vasıl] oldu? [O şu cevabı verdi]: Yüce Allah gönlünü (göğsünü) Müslümanlığa açtığı için…Evvel olan fazldır. Bir insan içinde bulunduğu delaletten kurtulursa, bu sırf Hakk'ın fazlı ve atasıdır. Yoksa onunla beraber olan diğer yarana bu hal niçin vaki olmamıştır? O fazl ve mükafattan sonra bir ateş kıvılcımı gibi sıçrayan bu hal peyda olur. İlkönce çıkan kıvılcım atadır. Fakat pamukla kıvılcımı besler ve ateşini artırırsan, bundan sonra fazl ve ceza (karşılık) hasıl olur.

    Bir insan Kur'an'da: "Zaten insan da zayıf yaratılmıştır." [Kur'an, Sure: 4, Ayet 28] buyurulmuş olduğu gibi başlangıçta ufak ve zayıftır; fakat o zayıf ateşi beslerseniz bir alem olur, cihanı yakar; o küçük ateş büyür ve muazzam bir şey olur. Bu hususta Kur'an'da: "Sen en yüksek ahlak üzeresin" [Kur'an, Sure: 68, Ayet 4] buyrulmuştur.

    Mevlana sizi pek çok seviyor, dedim. Buyurdu ki: Ne benim ziyaretim, ne de konuşmam bir dostluk nispetindedir. Ben aklıma geleni söylüyorum. Allah isterse bu azıcık sözü de faydalı kılar ve göğüslerinizin içine yerleştirir. Bundan fevkalade büyük faydalar hasıl eder. Allah, istemezse, yüzbin söz söylenmiş de olsa, bunların hiçbiri kalbinizde yer etmez, geçip gider ve unutulur. Mesela bir ateş kıvılcımı bir elbiseye düşünce, Allah isterse kıvılcım büyür, tutuşur; istemezse yüz kıvılcım da düşse, söner ve hiçbir tesir yapmaz.

    "Göklerle yerin orduları Allah'ındır." [Kur'an, Sure: 48, Ayet 4] Bu sözler, Allah'ın ordusudur. Allah'ın komutasıyla kaleleri alırlar. O, eğer binlerce askere: "Gidin, falan kaleye görünün, fakat almayın." Buyursa, onlar da böyle hareket ederler. Bir tek atlıya da: "O kaleyi zapt et!" dese, bu tek atlı kale kapısını açar ve kaleyi zapteder. Allah sivrisineği Nemrud!a musallat ve onu helak etti. Arifin indinde bir para ile altın ve aslan ile kedi eşittir. (K.K.) denildiği gibi, eğer Yüce Allah isterse, bir para, bin dinarla yapılacak işi görür; hatta daha fazlasını. Bin dinardan bereketi kaldırsa, bu bir paranın göreceği işi göremez. Nemrud'da sivrisineğin yaptığı gibi, eğer insana bir kedi musallat etse, onu yok eder; fakat öldürmek istemezse, aslanı bile musallat etse aslan ondan korkar, yahut onun eşeği olur. Mesela, dervişlerden bazısı aslana binerler.

    Allah, ateşin İbrahim'i (Ona selam olsun) yakmasına izin vermediğinden, ateş İbrahim için soğuk bir madde ve güvenilir bir yer oldu; yeşillik, güllük gülistan haline geldi. Arifler bütün bunların Allah'tan ümit ederiz ki siz de bizim bu sözlerimizi candan dinleyesiniz. Sözün faydası işte budur. İçerde bulunan hırsız kapıyı açamaz. Bunun gibi içerden bir kabul ve tasdik eden olmadıkça, bin söz söylesen de faydası olmaz. Mesela bir ağacın kökünden içten gelme bir nemlik, canlılık olmasa, sen ona bin selim suyunu döksen yine faydasızdır. Evvela kökünden içten gelme bir ıslaklık ve dirilik olmalıdır ki suyun da ona yardımı dokunsun.

    [Bu dünyada] eğer yüzbinlerce nur görseler de nurun aslından başkasına değer vermezler. Bütün alemi nur kaplamış olsa, gözde bir nur olmadıkça, hiçbir zaman o nuru göremez. Bunda esas olan nefis'deki o kabiliyettir. Nefis başka, ruh başkadır. Görmüyor musun ki nefis insan uykuda iken, nerelere gider. Halbuki ruh vücutta kalır. Dolaşan nefistir ve başka bir şey olur.

    [Biri]: "Ali'nin nefsini bilen Allah'ı da bilir; dedikleri bu nefis midir?" diye sordu. O: "Bu nefistir, denilse bunu da yabana atmamak lazımdır. Biz eğer o nefsi anlatırsak, bunu anlayacaktır. Çünkü o, bu nefsi bilmiyor." Dedi. Mesela eline küçük bir ayna alsan, ayna iyi, büyük veya küçük de gösterse aynı şey olur. Bu söylemekle anlaşılır şey değildir. Söylemekle ancak bu kadar olur. Onda bir şüphe meydana gelir. Bizim dediğimiz şudur: Bir alem vardır, biz onu aramalıyız. Bu dünya ve dünyada olan güzel, hoş şeyler, insanın hayvanlık tarafının nasibidir. Hayvanlığını kuvvetlendirir. Esas olan insanlık tarafı ise, günden güne eksilir. İnsan konuşan hayvandır derler. O halde [o] iki şeyden ibarettir. Bu dünyada onun hayvanlık tarafının yiyeceği, bu şehvet verici şeyler ve arzulardır. Özünün, yani insan olan tarafının besini ise bilgi, hikmet ve Allah'ın Cemali'dir. İnsanın hayvanlık tarafı Hakk'tan, insanlık tarafı ise dünyadan kaçmaktadır. "O sizi yarattı, kiminiz kafir, kiminiz mü'mindir." [Kur'an, Sure: 64, Ayet 2] Bu vücutta iki şahsiyet daima savaşmaktadır. Bakalım talih kimin yüzüne gülecek ve kime yar olacaktır! Hiç şüphe yok ki bu dünya kıştır. Cemadata niçin cemad diyorlar? Hepsi cansız ve donmuş olduğu için. Bu dağların, taşların ve büründükleri varlık elbisesi tamamen donmuş ve cansızdır. Madem ki bir kış yoktur, o halde onlar niçin donmuş ve cansızdırlar? Alemin manası mücerrettir. Göze görünmez; yalnız tesiri vasıtasıyla anlaşılır. Bu alem onda her şeyin donmuş ve cansızlaşmış olduğu bir kış mevsimi gibidir [Fakat bu] nasıl bir kıştır? Bu akli bir kıştır, hissi değildir. O ilahi hava esince, tıpkı temmuzun sıcağında, bütün donmuş, cansız şeylerin erimesi gibi, dağlar da erimeğe başlar ve alem su olur. Kıyamet günü de o hava gibidir, zuhur edince hepsi erir. Yüce Allah bu kelimeleri bizim askerimiz yapar. Düşmana karşı koymak ve düşmanı yok etmek için sizin etrafınıza bir sed çekerler. Fakat esas içerdekiler düşman olur, dışarıdakiler bir şey değil. Ne olabilir? Görmüyor musun, o kadar binlerce kafir bir tek kafirin esiridir. Ve o hepsinin padişahıdır. Nefs-i kafir düşmanların esiridir. O halde anladık ki burada rol oynayan düşüncedir. Böyle zayıf, bulanık bir düşünceye binlerce kişi, hatta alem esir olursa, sonsuz düşüncelerin bulunduğu yerde, onun büyüklüğü ve şanı nasıl olmalıdır? Bunlar alemleri nasıl kaplar ve elde eder, düşmanları nasıl yok ederler? Sınırsız, sayısız yüz binlerce insanın (Suretlerin), sonu olmayan sahraları bir baştan öbür başa kadar kaplayan bir ordunun, bir adama esir olduğunu açıkça görüyoruz. Bu adam ise değersiz bir düşüncenin esiridir. Bütün bunlar bir tek düşünceye esir olurlarsa, o çok büyük, eşsiz tehlikeli, kutlu ve yüce düşünceler karşısında acaba ne yaparlar? O halde anlamış olduk ki iş düşüncelerin elindedir ve suretler, düşüncelere bağlıdır, onların aletidir. Bunlar, düşünce olmaksızın hiçbir işe yaramazlar. Cemadat sayılırlar. Şu halde her şeyi suretten bilen, gören de cemad olur ve onun mana alemine yolu yoktur. Görünüşte ihtiyar ve yüz yaşında olsa bile buluga ermemiş bir çocuktur. Peygamber: "Biz küçük savaştan büyük savaşa döndük (h.)" buyurmuştur; yani biz suretlerle savaşıyor ve dış düşmanımızla dövüşüyorduk. Şimdi ise düşünceler ordularıyla savaşıyoruz. İyi düşüncelerin, kötü düşünceleri bozguna uğratması, vücut illerinden çıkarıp atması için savaşıyoruz. İşte en büyük savaş ve döğüş budur. Binaenaleyh, çalışan, düşüncelerdir. Bunlar arada vücut olmadan faaliyette bulunur ve rol oynarlar. Mesela faal olan, akıl, hiçbir alet olmadan, bu gökleri döndürüyor ve bize, alete ihtiyacı olmadığını gösteriyor.

    Şiir: (Sen bir cevhersin ve iki alem senin arazındır. Bu cevheri, arazdan istersen, arasan ayıp olur. İlmi gönülden arayan kimseye ağla; aklı canından ayıran kimseye gül.)

    Mademki arazdır, arazla kalmamak gerekir. Çünkü bu cevher misk torbası gibidir. Dünya ve dünya zevkleri, lezzetleri de misk torbası gibidir. Dünya ve dünya zevkleri, lezzetleri de misk kokusuna benzer. Bu koku araz olduğu için kalmaz. Her kim bununla yetinmeyip, bunu aramayıp da miski arasa iyi eder; fakat her kim mis kokusu ile kanaat ederse kötüdür. Çünkü elinde kalmayacak bir şeye el atmıştır. Koku, miskin sıfatıdır. Bu dünyada misk bulundukça, koku da vardır. Fakat misk örtüye bürünür ve yüzünü başka ir dünyaya çevirirse, o zaman bu koku ile yaşayanlar ölürler; koku miskle beraber bulunduğundan, kokunun gittiği yere giderler. İşte bu yüzden talihli olan insan, bu koku kendisine gelen ve onun aynı olan kimsedir. Bundan sonra misk o insan için artık yok olmaz. Esasen miskin zatında baki kalır ve aynen misk olur. Sonradan bu aleme koku ulaştırır. Dünya ondan hayat bulur. Onda kendisinden sadece eski ismi kalmıştır. Mesela bir at veya bir hayvan tuzlukta çürüyüp tuzlaşsa, onda atlıktan, isimden başka bir şey kalmamış, tuz denizi olmuştur. Bu adın onun işine ve tesirine ne zararı olabilir? Onu tuz olmaktan alıkoyamaz. Tuz madenine de başka bir ad taksan tuzluktan çıkar mı? Çıkmaz. İşte bunun için insanın, Allah'ın nuru ve aksinden başka bir şey olmayan bu dünya zevklerinden ve güzelliklerinden geçmesi ve bu kadarla yetinmemesi lazımdır. Her ne kadar bu Allah'ın lütfu ve güzelliğinin nuru ise de ölümsüz değildir. Onun ölümsüzlüğü Allah'a nisbetlidir, halka nisbetle değil; tıpkı güneşin evlerde parlayan ışığı gibidir. Bu evleri aydınlatan ışık, her ne kadar güneşin ışığı ve nuru ise de güneşe bağlı ve onunla beraberdir. Güneş batınca o ışık ve aydınlık da kalmaz. Ayrılık kokusu kalmamamsı için güneş olmak lazımdır. Bir amel bir de ilim mevcuttur. Bazı kimselerin ameli vardır, fakat ilmi yoktur. Bazılarının da ilmi vardır, ama ameli yoktur. Eğer bir kimsede bu her ikisi birden olursa, o tam ve başarılı bir insan olur. Bunun benzeri aynen şöyledir: Mesela bir adam yol yürüyor, fakat bunun gideceği yol olup olmadığını bilmeden, körü körüne yürüyor. Sonunda karşısına mamur bir yer çıkıyor veya bir horoz sesi duyuyor. [Biri de] yolu bilerek yürüyor, bir alamete, nisana ihtiyacı olmuyor. Hakikatte iş bunun elinden geliyor. Nerede öteki adam ve nerde bu? O halde ilim her şeyden üstündür.

  2. #12
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 13


    Peygamber (Ona selam olsun): " Gece uzundur, onu uyku ile kısaltma; gündüz parlaktır, onu günahlarınla karartma." Dedi.

    Gece Allah'a sırlarını söylemek, yalvarmak için uzundur. İnsan dostları ve düşmanları tarafından hiç rahatsız edilmeden, Allah ile baş başa kalır. Kalbinin tesellisini arar ve bulur. Yüce Allah amellerin gösterişten korunması ve sırf kendine ait olmasını temi için, geceyi bir perde olarak çekmiştir. Karanlık gecede de gösterişe düşkün olan adam, samimi olandan, yani yalnız Allah için ibadet edenden ayrılır.

    Gösteriş için yapan kepaze olur. Her şey gece ile örtülür, gündüz açığa çıkar. İki yüzlü adam ise gece ile kepaze olur, kendi kendine: "Mademki beni kimse görmüyor o halde kim için ibadet edeyim?" der. Ona: "Biri görüyor; fakat sen, seni göreni görecek bir insan değilsin." Derler. Seni öyle bir kimse görüyor ki, herkes O'nun kudretinin elinde bulunur ve insanlar acze düştükleri zaman O'nu çağırırlar. Dişleri, kulakları, gözleri ağrıdığı, suçlandırıldıkları, korktukları ve kendilerini güven içinde hissetmedikleri zaman, hepsi gizlice O'nu çağırır ve O'nun işittiğine, dileklerini yerine getireceğine inanırlar.

    Uğradıkları belayı uzaklaştırmak, sağ kalmak, hastalıktan kurtulmak için, gizli gizli sadakalar verir ve O'nun bunları kabul ettiğine, yahut kabul edeceğine inanırlar, güvenirler. Fakat Allah onlara yeniden sağlık bağışladığı ve rahata kavuştukları zaman, o güven gider, tekrar hayal kurmağa başlar ve: "Ey Allah'ımız nasıl, zindan köşesinde bin Kulhüvallah ile, usanmadan seni sadakatle çağırıyorduk ve sen dilediğimizi bağışladın. Şimdi, bu zindan dışında da, içinde olduğumuz gibi yine sana muhtacız. Bizi bu karanlık alemin zindanından çıkar. Nebilerin alemine ulaştır. Bize şu zindandan kurtulduğumuz ve dertten halas olduğumuz andaki ihlas niçin gelmiyor da bunun yerine yüz bin türlü hayal hasıl oluyor?

    Bu hayallerin fayda verip vermeyeceği de belli değil! Bunların tesiri insanda tembellik ve usanç yaratıyor. O halleri yakan, güven, kesinlik nerede?" diye Yüce Allah'a yalvarıyor. Yüce Allah bunlara karşılık olarak buyuruyor ki: "Benim bundan *maksadım sizdeki hayvani nefistir; bu ise benim ve sizin düşmanınızdır.Benim düşmanımı da sizin düşmanınızı da dost edinmeyin." [Kur'an, Sure: 60, Ayet: 1] Bu düşmanı her zaman mücahade zindanında tutunuz.Çünkü o, zindanda bele ve sıkıntı içinde oldukça, ihlasınız yüz gösterir ve kuvvet bulur.

    Dişin ve başın ağrıyınca, bir şeyden korkunca, Allah'a karşı içinde bir riyasızlık, ihlas meydana geldiğini bin defa denediğin halde, niçin vücudun rahatına bağlanıp kaldın? Her zaman ona bakmakla, onu beslemekle uğraşıp durdun? İpin ucunu kaçırmayın;daima nefsin istediği şeyleri yerine getiremezseniz, ebediyen muradınıza erer *ve bu karanlık zindandan kurtulursunuz.

    Bunun için Kur-'an da: "Allah'ının huzuruna suçlu durmaktan korkarak, nefsini süfli heveslerden alı koyan için hiç şüphe yok ki varılacak yurt cennettir" [Kur'an, Sure: 79, Ayet: 40-41]. Buyurulmuştur.



    FASIL 14


    Şeyh İbrahim dedi ki: Seyfettin Ferruh birini döğerken, kabahatini başkalarına anlatır, bunun üzerine onlar da döğmeye başlar ve böylece hiç kimse, o adamı kurtarmak için şefaatte bulunmazdı.

    Mevlana buyurdu ki:Bu alemde gördüğün her şey, öteki alemde de aynen böyledir.Bu dünyada bulunanlar belki öbür dünyanın birer örneğidir ve bunları oradan getirmişlerdir.Bunun için Kur'an'da:Hiçbir şey yoktur ki onun hazineleri bizim yanımızda bulunmasın, biz onu ancak belli bir ölçü nispetinde göndermiş oluruz, buyrulmuştur.

    Bir dükkanda, kepçeyi tablaların çeşitli devaların üzerine korlar ve her ambardan bir avuç şey, mesela, bir avuç biber, bir avuç sakız gösterirler, Ambarlar doludur; fakat [Kur'an *Süresi 79, Ayet 40-41] [ Kur'an, Süre 15, Ayet *21] onun kepçesine bundan fazlası sığmaz, Bunun için insan tıpkı kepçeye veya bir atar dükkanına benzer. Dükkandaki *tablalara veya kutulara, bu dünyadan *kendine uygun olan bir ticaret yapması ve işitmekten bir parça, *konuşmaktan bir parça,akıldan bir paça, bilgi ve cömertlikten bir parça vermek suretiyle, kazanç elde etmesi, için,Tanrı'nın sıfatlarının *hazinesinde avuç avuç veya azar azar koymuşlardır.

    O halde insanlar Tanrı'nın seyyar satıcılarıdır.Ticaret yapıyorlar ve sen onunla bir kazanç elde edeceğin *yerde kaybediyorsun, Gündüz boşaltıyorsun, gece onu tekrar dolduruyor ve seni kuvvetlendiriyorlar.O alemde türlü türlü gözler ve nazarlar vardır.Sana onlardan bir örnek gönderdiler ve bununla onu görmeni istiyorlar.Görmek, senin bu görmenden ibaret *değildir. Fakat insan bundan fazlasına tahammül edemez.Bu sıfatların hepsi bizim, (Tanrı'nın ) indimizde sonsuzdur, yalnız *onları muayyen bir ölçüde sana göndeririz.

    Düşün bir kere, bu kadar asırdan asıra, binlerce insan gelip geçti ve hepsi bir tek denizde boğuldular.Sen şimdi onun böyle olması için nasıl bir ambar olduğuna bak. Her kim bu denizin ne kadar geniş olduğunu bilirse, onun kalbi, o tabladan o kadar soğuk ve onu o kadar küçümser.Öyle ise alemin bu darphaneden çıkmış olduğunu ve yine orada döneceğini kabul etmesin."Çünkü biz Allah'ınız ve Allah'a dönücüyüz," [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 156] buyrulmuştur.

    İnna: Yani bizim bütün parçalarımız O'radan **gelmiştir. O'radan bir örnektir. Ve tekrar O'na dönerler; bu, küçük büyük ve hayvanlar için de hep böyledir. Yalnız bu tablada daha çabuk görünür ve O olmadan belli olmaz. Sebebi, o alemin latif olup, göze görünmemesidir. Buna şaşmamak lazımdır. Mesela, bahar rüzgarı esince, onun güzelliğini ağaçlarda, yeşilliklerde, gül bahçelerinde ve bütün çiçeklerde, o nur vasıtasıyla seyrediyorsun. Halbuki bahar rüzgarının zatına baktığın zaman, bunların hiçbirini onda göremiyorsun. Bu, insanı eğlendirecek şeyler ve gül bahçeleri onda yoktur, demek değildir. Onun nurundan yalnız bu meydana gelmemiştir. Belki çiçeklerden ve gül bahçelerinden dalgalar vardır.

    Fakat bunlar latif dalgalar olduğundan ve onun inceliğinden, lütfundan bir vasıta olmadığından göze görünmezler. Bunun gibi insanlarda da bu vasıflar gizli bulunur ve açığa çıkmaz. Yalnız bir kimsenin sözü ve zararı, döğüşü ve barışı gibi içten veya dıştan bir vasıta ile peyda olur. İnsanın sıfatını görmüyor musun? Düşündüğün zaman kendine hiçbir şey bulamıyorsun ve kendini bu sıfatlardan boş biliyorsun. Bu senin olduğun şeyden değiştiğin için değil, belki bunlar sende gizli bulunduklarından dolayı böyledir. Tıpkı denizdeki su gibi, bir bulut veya bir dalga vasıtası olmadan denizden dışarı çıkmazlar.

    Bu dalga içinde bir dış vasıta olmadan beliren bir kaynaşmadır. Fakat deniz sessiz ve sakin olduğu için hiç göremiyorsun. Senin gövden deniz kıyısındadır ve ruhun bir denizdir; ondan ne kadar türlü türlü balıkların, yılanların, kuşların çıkıp, kendilerini göstererek yine denize döndüklerini görmüyorsun. Senin kızmak, kıskanmak, şehvet ve daha başka şeylerden ibaret olan sıfatların başlarını bu denizden çıkarıyorlar. Bu sıfatların Allah'ın latif olan aşıklarıdır. Onların güzellikleri görülemez. Bu ancak dil giyeceği vasıtasıyla mümkün olur. Soyundukları zaman son derece latif olduklarından göze görünmezler.

  3. #13
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 15


    İnsanda o kadar büyük bir aşk, hırs, arzu ve üzüntü vardır ki yüz binlerce alem kendisinin malı olsa, bununla huzur bulamaz, rahata kavuşmaz. Uğraştığı her işte ve sanatta, tuttuğu her yerde ve öğrendiği yıldız bilgisi, doktorluk ve daha başka şeylerde de sükunet bulmaz; çünkü istediği şeyleri bir türlü elde edememiştir. Sevgiliye dilaram, yani gönlü dinlendiren derler. O halde o başka biri ile nasıl sükunet ve karar bulur? Bu zevklerin ve arzuların hepsi bir merdivene benzer. Merdiven basamakları oturup kalmağa elverişli değildir; üzerine basıp geçmek için yapılmıştır. Uzun yolu kısaltmak ve ömrünü bu merdiven basamaklarında ziyan etmemek için, çabuk uyanan ve durumdan haberi olan kimseye ne mutlu!

    Biri: "Moğollar mallarımızı alıyorlar, ara sıra da onlar bize mallarını bağışlıyorlar. Acaba bunun hükmü nasıl olur?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Moğol'un aldığı her şey, tıpkı Allah'ın hazinesine girmiş gibidir. Mesela denizden bir testi veya küpü doldurup çıkarırsan, o senin malın olur. Mademki su testide ve küptedir, buna kimse karışamaz ve senin iznin olmadan su alan herkes gasıp olur. Fakat bu su tekrar denize dökülürse, o herkese helaldir ve artık senin malın olmaktan çıkmıştır. Bu bakımdan bizim malımız onlara haram, onların malı bize helal olur.

    İslam dininde evlenmemek yoktur. Topluluk rahmettir. (H) Mustafa (Allah'ın salatı ve selamı onun üzerine olsun) toplulukla çalıştı. Çünkü ruhların topluluğunun çok büyük eserleri vardır. İnsan tek ve yalnızken bu eser hasıl olmaz. Mescidleri yapmanın sırrı, mahalle halkının orada toplanması, Allah'ın rahmeti ve [elde edilecek faydanın] artmasıdır. Evlerin ayrı ayrı olmasının faydası ise [insanları] ayırmak ve ayıplarını örtmekten ibarettir. Cami'yi şehir halkının toplanması için yapmışlardır. Kabe'yi ziyaret etmeği de dünyada ki insanların çoğunun, birçok şehirlerden ve iklim bölgelerinden gelip orada toplanmaları için vacip kıldılar.

    [Biri] dedi ki: Moğollar ilk önce buraya gelince çırılçıplaktılar. Binek hayvanları öküzdü. Silahları odundandı. Şimdi haşmet ve azamet sahibi oldular, karınları doydu. En güzel arap atları ve en iyi silahlar onların elinde bulunuyor. [Mevlana] buyurdu ki: Onların gönülleri kırık ve kuvvetleri yokken, Allah yalvarmalarını kabul ve onlara yardım etti. Şimdi ise bu kadar muhteşem ve kuvvetli oldukları şu anda, halkın [fakirliği], zayıflığı vasıtasıyla Yüce Allah onları yok edecektir; o zaman hepsinin Allah'ın inayeti ve yardımı olduğunu, dünyayı bununla zaptettiklerini, yoksa başarılarının kendi güç ve kudretlerinin karşılığı olmadığını anlamaları için halkın zaafı ile onları yok eder. Önce insanlardan uzak, fakir, çırçıplak ve acınacak bir halde çölde yaşarlarken, yalnız onlardan bazıları ticaret yapmak için Harezm vilayetine geliyor, alışveriş ediyor, kendileri için elbiselik keten alıyorlardı. Harzm Şah buu men ve tüccarları öldürmelerin, emrediyordu. Onlardan haraç alıyor ve tüccarların oraya gitmesini önlüyordu. Tatarlar, padişahlarının yanına dert yanmağa gittiler ve: "Mahvolduk!" dediler. Padişahları on günlük izin istedi. Bir mağaranın kovuğuna gitti ve tam bir vecd içinde ibadet etti, Allah'a yalvardı. Yüce Allah'tan: "Senin dileğini, yalvarışlarını kabul ettim. Dışarı çık. Her nereye gidersen, muzaffer ol!" diye bir ses erişti. [İşte böyle] Allah'ın buyruğu ile çıktıklarından, karşılarında bulunanları yendiler ve bütün yeryüzünü kapladılar.

    [Biri]: "Tatarlar da kıyamete inanıyorlar ve: Elbette bir sorgu sual günü olacak!" diyorlar, dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Yalan söylüyorlar; kendilerini Müslümanlarla bir göstermek istiyorlar. Yani, biz de biliyoruz ve inanıyoruz, demek istiyorlar. Deveye "Nereden geliyorsun?" diye sormuşlar, "Hamamdan geliyorum." Karşılığını vermiş. "Ökçenden belli!" demişler. Bunun için eğer onlar kıyamet gününe inanıyorlarsa bunun delili hani? Bu günahlar, zulümler ve kötülükler, üst üste birikmiş karlar gibi, kat kat yığılmıştır. Güneşin karları ve buzları erittiği gibi, günahları bırakıp Hakk'a dönme (İnabet) ve pişmanlık duyma güneşi, Allah'ın korkusu ortaya çıkıp o dünyanın ahvali gerçekleştiği zaman, bu isyan karlarının hepsi erir. Eğer bir kar veya buz, bu şekilde bulunurken: "Ben güneşi gördüm, Temmuz güneşi üzerime ışıklarını saldı." Der ve hala kar, buz halinde olursa akıllı bir insan buna inanır mı? Temmuz güneşi parlasın da karı ve buzu yerinde bıraksın! Bu imkansız bir şeydir. Her ne kadar Yüce Allah, iyi ve kötü cüzlerin cezası kıyamette verilecektir, diye va'detse de biz onun örneklerini bu dünyada, her an, her lahza görmekteyiz. Mesela bir insanın yüreği ferahlasa bu onun, bir insanı sevindirmiş olmasının karşılığıdır. Bunun gibi üzülürse de bu da başkasını üzmüş olmasındandır. İşte bunlar o dünyanın armağanları, ceza gününün örnekleridir. Maksat, insanların bu pek az şeylerle çoğunu anlamalarıdır. Mesela bir buğday ambarının ne ve nasıl olduğunu göstermek için, oradan bir avuç buğday alıp göstermeleri gibi… O kadar büyük ve azametli olmasına rağmen Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bir gece eli ağrıdı. Ona: "Bu Abbas'ın elinin ağrısından ileri geliyor." Diye vahiy geldi. Çünkü Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) *Abbas'ı esir almış ve bütün esirlerle beraber onun elini de bağlamıştı. Allah'ın emri ile böyle olduğu halde, yine de Muhammed (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) bunun cezasını çekti. Sende meydana gelen bu darlık, üzüntü ve hastalıkların hepsi, şimdi aklında kalmamışsa da, yaptığın kötülüklerin ve işlemiş olduğun günahların tesirindendir. Çok fena işler yaptın; fakat ya boş bulunduğundan veya bilgisizliğinden bunun kötü olduğunu bilmiyorsun, yahut da dinsiz bir arkadaş sana bunu önemsiz gibi göstermiştir. Hatta sen bunun günah olduğunun farkında bile değilsin. Şimdi bunların karşılığına bak bakalım, ne kadar sıkıntın var, ne kadar ferahlık duyacaksın? Sıkıntı, mutlaka bir günahın cezası, ferahlık ise bir ibadetin karşılığıdır. Bunun için Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) parmağındaki yüzüğü çevirdiğinden: "Seni boş yere vakit geçirmek ve oynamak için yaratmadık!" diye azarlanmıştı. "Sizi boş yere yarattığımızı mı sandınız " [Kur'an, Sure: 23, Ayet: 116] ayetinde bulunduğu gibi, sen de gücünü Allah'a ibadet etmek ve doğru iş işlemekle mi, yoksa günaha girmekle mi? Geçirdiğini kıyasla. Allah Musa'yı (Ona selam olsun) halkla meşgul etti. Gerçi o, Allah'ın emriyle böyle yapıyor ve onunla meşgul oluyordu. Fakat Allah bir hikmetle, onun bir tarafını halkla ve Hızır'ı da tamamen kendisiyle meşgul etti. Mustafa'yı (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) önce kendisiyle meşgul edip, sonra: "Halkı davet et, düzelt ve onlara öğüt ver!" diye buyurdu. Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Ey benim Allah'ım! Ben ne günah işledim ki beni huzurundan kovuyorsun. Halkı istemiyorum." Diye ağlayıp sızladı. Yüce Allah: "Ey Muhammed sen hiç üzülme, seni halk ile uğraşmağa bırakmam. Onlarla meşgul olurken de benimle olursun. Bu sırada halk ile meşgul olduğun için başının bir tek tel saçını bile eksiltmem. Her ne iş yaparsan yine vuslat içinde olursun." Buyurdu.

    Biri: "Ezeli hükümler ve Allah'ın takdir ettiği şeyler hiç değişir mi?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Allah'ın ezelde: "Kötülüğe karşılık kötülük, iyiliğe karşılık da iyilik olmalıdır." Diye verdiği hüküm asla değişmez. Çünkü Yüce Allah Hakimdir. Sen kötülük et, iyilik bulursun, nasıl der? Bir kimse buğday ekip, arpa biçemez ve arpa ekip buğday toplayamaz. Bu imkansızdır. Bütün veliler ve nebiler de: "İyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı kötülüktür." Demişlerdir. "Bir zerre kadar hayır işleyen kimse o hayrın ve zerre kadar kötülük yapan kimse de o kötülüğün cezasını görür." [Kur'an, Sure: 99, Ayet: 7-8]

    Ezeli hüküm hakkında öğrenmek istediğin şeyleri söyledik ve etrafıyla anlattık. Bu asla değişmez. Yani, bazen iyilik yaparsan karşılığında çok iyilik göremezsin, veya ne kadar kötülük yaparsan o kadar kötülük göremezsin. Fakat mutlaka yaptığın iyiliğin veya kötülüğün cezasını görürsün. Bu böyle olur ama asıl hüküm değişmez. Gevezenin biri: "Biz Allah'ın saadetinden mahrum olan şaki'nin (haydut'un) ahiret saadetine kavuşmuş bulunan said (kutlu) ve said'in de şaki olduğunu görüyoruz." Dedi. [Mevlana] buyurdu ki: Eh! Olabilir. O şaki, iyilik yaptığından said, o said de kötülük işlediğinden, yahut kötü şeyler düşündüğünden dolayı şaki olmuştur. Mesela İblis: "Beni ateşten yarattın da onu çamurdan yarattın." [Kur'an, Sure:99, Ayet: 7-8] diye, Adem'in yaradılışı hakkında itirazda bulunduğundan, meleklerin hocası iken, ebedi olarak Allah'ın lanetine uğradı ve bizim huzurumuzdan kovuldu. Biz de diyoruz ki: Evet, iyiliğin karşılığı iyilik kötülüğün cezası kötülüktür.

    Biri: "Bir kimse, bir gün oruç tutarım diye adadı. Eğer bu adağını yerine getirmezse bunun kefareti var mıdır, yok mudur?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Şafii mezhebi bilginlerinin sözüne göre, kefaret vardır. Çünkü o kimse adağı, yemin olarak kabul eder ve her kim yeminini tutmazsa, onun üzerine kefaret vaciptir. Fakat Ebu Hanife için adak, yemin manasında değildir. İşte bunun için kefaret lazım olmaz. Adak iki şekildedir: Biri mutlak (kesin), diğeri mukayyettir (şarta bağlı). Mutlak: Bir gün oruç tutmalıyım! Sözüdür. Mukayyed ise:Falan gelirse bir gün oruç tutmalıyım' kaydıdır. Bir adam eşeğini kaybetmişti. Onu bulmak niyetiyle üç gün oruç tuttu ve üç gün sonra eşeğini ölü olarak buldu. Çok üzüldü ve bu üzüntü içinde yüzünü göğe doğru çevirip: "Eğer bu tuttuğum üç gün oruç yerine, Ramazan'da altı gün yemezsem insan değilim. Sen mi benim eşeğimi alır götürürsün?" dedi.

    [Biri]: "Ettehiyat, Salavat ve Tayyibat'ın manası nedir?" diye sordu. [Mevlana] buyurdu ki: Yani bu Hakk'a tapmak, kulluk etmek, O'nu gözetmek bizden hasıl olmuyor, fakat biz onsuz da olamıyoruz. Öyleyse gerçekte, Ettehiyat, Salavat ve Tayyibat bizden olmayıp Allah'dandır. O'na hastır, demektir. Mesela bahar mevsiminde insanlar ziraatle uğraşırlar; kırlara çıkar, yolculuk eder, yapılar yaparlar. Bütün bunlar baharın bağışı ve vergisidir. Yoksa hepsi, oldukları gibi evlerinde, kovuklarında mahpus kalırlardı. O halde gerçekten ekip biçmeler, gezmeler ve yiyip içmelerin hepsi baharındır. Bahar o insanların velinimetidir. Buna rağmen insanların gözü yine sebeplerdedir. Bütün işleri sebeplerden bilirler. Fakat velilere sebeplerin, sebebi yaratanı bilmelerine ve görmelerine engel olan birer perdeden başka bir şey olmadığı keşfolunmuştur. Mesela bir kimse perde arkasında konuştuğu zaman, perdenin konuştuğunu zannederler ve onun sadece bir örtü olduğunu, bir şey yapamadığını bilmezler. Ancak adam perdenin arkasından çıkınca, onun arada bir bahane olduğunu anlarlar. Allah'ın velileri sebeplerin dışında bulunan, zahir olmuş ve yapılmış olan birçok işleri görmüşlerdir. Mesela dağdan deve çıkmış, Musa'nın asası ejderha olmuş, kaskatı bir taştan oniki tane çeşme akmış bunun, gibi; Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) da ayı aletsiz olarak, bir işaretle ikiye bölmüş ve Adem (Onun üzerine selam olsun) annesiz ve babasız olarak dünyaya gelmişti. İbrahim (Ona selam olsun) için ateşten güller ve güllükler bitmişti. Daha bunlar gibi sonsuz misaller verilebilir. İşte bu yüzden veliler bunları görünce, sebeplerin arada bahane olduğunu, hakikatte işi başkasının yaptığını, sebeplerin sadece avamın onunla meşgul olmaları için, o işleri yapanın görünmesine engel olan perdeden başka bir şey olmadığını anlarlardı. Yüce Allah Zekeriya' (Ona selam olsun): "Sana çocuk vereceğim." Diye vaat etti. O: "Ben ve karım çok yaşlıyız. Karım artık çocuk yapamayacak bir durumda. Ey benim Allah'ım böyle bir kadından nasıl çocuk meydana gelir?" diye ağlayıp sızladı. Ona: "Ey Zekeriya sakın, sakın ipin ucunu kaybettin! Ben sana yüz bin kere sebepler dışındaki işleri gösterdiğim halde, sen unuttun ve hala sebeplerin bahaneler olduğunu bilmiyor musun? Şu anda ben, gözünün önünde senden kadın ve hamilelik olmadan yüz bin çocuk dünyaya getirebilirim. Buna gücüm yeter. Hatta bir işaret etsem, dünyada olgun, yetişkin ve bilgin insanlar meydana gelir. Ben ruhlar aleminde seni anasız babasız yaratmadım mı? Sen var olmadan önce de üzerinde lütuf ve inayetlerim yok muydu? Bunları niçin unutuyorsun?" karşılığını verdi. Nebilerin, velilerin iyi ve kötü bütün yaratıkların durumları derece ve cevherlerine göre şöyledir. Mesela kafirlerin ülkelerinden Müslüman vilayetlerine köleler getirip satarlar. Bunların bazısını beş, bazısını on ve on beş yaşında getirirler. Küçük bir çocukken getirilenler, uzun yıllar Müslümanlar arasında büyütülür, terbiye edilir ve yaşlanırsa, kendi yurtlarının durumunu tamamen unuturlar ve akıllarında oraya ait hiçbir şey kalmaz. Getirildikleri zaman yaşı biraz daha büyük olursa, az bir şey hatırlar. Adam akıllı büyükken getirilmişse daha çok şey aklında kalır. İşte ruhlar da o alemde Allah'ın huzurunda böyle idiler. [Mesela onlara] Allah: "Ben sizin Allah'ınız değil miyim?" demiş onlar da: "Evet!" [Kur'an, Sure: 7, Ayet. 72] cevabını vermişlerdir. [Bunların] yiyecekleri, giyecekleri Allah'ın harfsiz ve sessiz olan kelamı idi. Bazıları vardı ki bunlar çocukken getirildiklerinden bu kelamı duyunca, ahvali hatırlayamazlar ve kendilerini bu kelama yabancı bulurlar. Bunlar tamamıyla küfür ve delalete gark olmuş, ruhları perdelenmiş olanların ruhudur. Bazıları ise, [O alemi] birazcık hatırlarlar, o tarafın kaynaşması, havası onlarda ara sıra kendisini gösterir ki bunlar mü'minlerdir. Bazıları da vardır ki o kelamı işittikleri vakit, o hal nazarlarından aynen eskiden olduğu gibi, belirir ve perdeler tamamen aradan kalkmış olup, tekrar o aleme kavuşurlar. İşte bunlar veliler ve nebilerdir.

    Ben Yaran'a: "İçinizde mana gelinleri yüz gösterip, sırlar açıklanınca sakın ha! Yabancılara bunu söylemeyin, anlatmayın ve bizim sözümüzü de herkese demeyin." Diye vasiyet ediyorum. "Çünkü hikmeti ehli olmayana vermeyin bunu yaparsanız o hikmete zulmetmiş olursunuz. Onu ehlinden de men'etmeyin, o zaman da onlara kötülük etmiş olursunuz (H.) Senin eline bir güzel veya bir sevgili geçse ve: "Beni kimseye gösterme, ben seninim." Diye evine gizlense, sen onu pazarlarda dolaştırıp: "Gel de şu güzele bak!" diye herkese göstersen doru olur mu? Yakışık alır mı? Esasen bu, sevgilinin de hiçbir zaman hoşuna gitmez. Senden nefret edip, onlara gider. Yüce Allah bu sözleri onlara haram etmiştir. Cehennemdekiler cennetliklere: "Hani sizin cömertliğiniz, mertliğiniz? Yüce Allah'ın size vermiş olduğu şeylerden sadaka verin. Ve biz kulların gönlünü almak için bir şeyler bağışlayın. Toprağın, cömertlerin kasesinin artığından nasibi vardır. (Mısra') Biz ateş içinde yanıyoruz, eriyoruz; o meyvelerden bize biraz [verseniz] veya cennetin o tatlı suyundan birazcık canımıza serpseniz ne olur sanki? - [ Cehennemdekiler, cennettekilere: "Bize biraz su verin, Allah'ın size verdiği rızıktan da bize verin" diye inleyecekler, Onlar da: "Allah bunları, dinlerini eğlence, oyuncak edinip dünya hayatına aldanan kafirlere haram kılmıştır" diyecekler.] [Kur'an, Sure: 7, Ayet: 50] - dediler. Cennettekiler: "Allah bunu size haram etmiştir. Bu nimetin tohumu öbür dünyada idi. Siz bunu orada ekmediniz, çalışmadınız. Bu tohum doğruluk, iman ve iyi işlerdi. Şu halde burada ne toplayacaksınız? Eğer biz onu lutfen size saçarsak, Allah bunu size haram etmiş olduğundan, boğazınızı yakar, gırtlağınıza takılır kalır, aşağı inmez. Kesenize koysanız keseniz yırtılır, o da yere düşer" karşılığını verdiler.

    Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) huzuruna iki yüzlü adamlardan ve yabancılardan bir grup geldi. Peygamber eshaba dinin sırlarını anlatıyor, eshap da Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) methiyle meşgul oluyorlardı. Peygamber eshaba işaret ederek: "Kaplarınızın ağızlarını kapayınız (H.)" buyurdu. Bu testilerin, kaselerin, tencerelerin ve küplerin ağızlarını kapatınız, kapalı tutunuz. Çünkü pis ve zehirli hayvanlar vardır; Allah esirgesin, bunlar testilerinize düşmesinler, siz bilmeden ondan su içersiniz, o zaman size zararı dokunur. [Mevlana] onlara bu şekilde: "Yabancılardan hikmeti gizleyiniz, onların önünde dilinizi tutunuz, ağzınızı kapatınız. Çünkü onlar faredir. Bu hikmete layık değillerdir." Buyurmuştur. [Mevlana] yine buyurdu ki: O, bizim yanımızdan giden Emir, sözümüzü anlamakla beraber, kendisini şöyle böyle Hakk'a davet ettiğimiz biliyordu. [Biz de] onun yalvarışını, tasdik yerine başını sallamasını, aşk ve sevgisini, [söylediğimizi] anladığının alameti olarak kabul edelim. Mesela bu, şehre gelince ezan sesi duyan köylü, ezanın manasını etraflıca bilmese de, bununla ne demek istenildiğini anlar.

  4. #14
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 16


    Buyurdu ki: Sevilen kimse güzeldir. Bunun aksi olamaz. Yani, her güzel sevilmez, her güzelin sevilmesi lazım gelmez. Güzellik, sevilmiş olmanın, sevimliliğin bir cüz'üdür. Sevimli olmak asl'dır. O olunca güzellik elbette olur. Bir şeyin cüz'ü, küllü'nden ayrı olamaz ve her zaman cüz, küllü ile beraber bulunur. Mecnun'un zamanında da güzeller vardı ve onlar Leyla'dan daha güzeldi. Fakat Mecnun bunlara sevgi göstermemişti. Ona: Leyla'dan daha güzelleri var, sana bunları getirelim." Dediler. O: "Ben Leyla'yı dış güzelliği ve görünüşü bakımından sevmiyorum. O, görünüşünden ibaret değildir.

    Leyla benim elimde bir kadeh gibidir. Ben o kadehten şarap içiyorum ve bu şaraba aşığım. Sizin gözünüz sadece kadehte, içindeki şaraptan haberiniz yoktur." Dedi. Bana eğer mücevherlerle süslü, altın bir kadeh verseler, fakat içinde sirke veya şaraptan başka bir şey bulunsa, bu benim ne işime yarar? Halbuki içinde şarap bulunan eski, kırık bir kabak, benim için o kadehten ve bunun gibi yüzlerce kadehten daha iyidir. Şarabı, kadehten anlamak için aşk ve şevk lazımdır. Mesela, on gündür bir şey yememiş bir açla, günde beş öğün yemek yiyen bir tok, her ikisi de ekmeğe bakarlar; tok olan ekmeğin dışını, şeklini, aç ise canını, özünü görür. Çünkü bu ekmek kadeh, onun tadı ise kadehteki şarap gibidir. Bu şarap ancak iştah ve şevk gözüyle görülebilir. Bunun içi sen de kendinde şevk ve iştah hasıl et ki, sadece dışı gören bir insan olmayıp kevn ü mekanda her zaman sevgiliyi göresin.

    Bu insanların sureti kadehlere benzer ve bu bilgiler, ilimler de o kadehin üzerindeki resimler, nakışlar gibidir. Kadeh kırılınca bu şekillerin ve resimlerin kalmadığını görmüyor musun? O halde değer, kadeh gibi olan vücutlardaki şaraptadır ve bu şarabı içen kimse [bunun] "kalan iyi şeyler" [Kur'an, Sure:18, Ayet: 64] olduğunu görür.

    Soru soranın iki girişi düşünmesi lazım gelir. Biri, şunu kesin olarak bilmeli ve demelidir ki: Ben bu söylediğim şeyde yanıldım. Bu benim bildiğimden başka bir şey daha vardır. İkincisi, bundan iyi ve bundan üstün olan bilinmeye değer bir söz ve hikmet vardır, fakat ben bunları bilmiyordum. Şimdi öğrendim [demelidir]. "Soru sormak bilginin yarısıdır" (K.K.) sözünü bunun için söylediklerini öğrenmiş olduk. Herkes bir kimseye yüzünü çevirmiştir ve herkesin istediği Hakk'tır. Bu ümitle ömürlerini harcarlar. Fakat bu arada kime isabet ettiğini ve kimin yüzünde padişahın çevganının izi bulunduğunu bilmesi için ayrı bir ayırıcı lazımdır ki o, diyici ve belirleyici (muvahhid) olsun. Böyle bir insan, suda boğulmuştur ve su onda tasarruf edip, onun su üzerinde bir tasarrufu yoktur. Yüzücü ile boğulan bir kimsenin her ikisi de sudadırlar. Fakat boğulanı su götürür ve yüzücüyü kendi gücü, kuvveti taşır; kendi ihtiyarı ile hareket eder. İşte bunun için suya batmış olan bir kimsenin her yaptığı iş ve söylediği söz, kendinden olmayıp sudandır. O, arada bahanedir. Mesela duvardan bir ses geldiğini işitirsen, bunu duvarın söylemediğini bilirsin. Duvarın arkasına gizlenmiş olan biri, sanki duvar konuşuyormuş gibi gösteriyor. Evliya da aynen böyledir. "Onlar ölmeden ölmüşler," duvar ve kapı hükmünü almışlardır. Kendilerinde varlıklarından kıl ucu kadar bir şey kalmamıştır. Allah'ın kudreti elinde bir siper gibidirler. Siperin hareket etmesi, kendiliğinden değildir. İşte Ene'l-Hakk sözünün manası da bu olmalıdır. Siper: "Ben arada, yoğum, hareket Allah'ın eliyle hasıl oluyor." Diyor. Bu siperi Hakk olarak görünüz ve Allah ile pençeleşmeyiniz. Çünkü böyle bir siperi yaralamak isteyenler, gerçekte Allah ile döğüşmüş ve kendilerini O'na vurmuş olurlar. Adem zamanından şimdiye kadar, onların başlarına neler geldiğini duymuşsunuzdur. Firavun, Şeddad, NEmrud ve Ad kavmi, Lut ve Semud vesairenin başına neler geldi? Bu siperler itaat ve ibadet edenin baş kaldırıp karşı koyandan, düşmanın evliyadan ayırt edilebilmesi için her devirde kaimdirler. Bazısı veli bazısı nebi suretinde görünürler. İşte bunun için her veli halkın hüccetidir (Delilidir). Halkın yeri ve derecesi, ona olan bağlılığı, ilgisi ölçüsünde olur; düşmanlık ederlerse Allah'a etmiş, dostlukta bulunurlarsa Allah ile dost olmuş olurlar. "Onu gören beni görmüştür. Ona kasteden bana kastetmiştir." (K.K.) buyurulduğu gibi. Allah'ın (has) kulları Allah'ın hareminin mahremidirler. Tıpkı hadımlar gibi. Allah bu hadımların bütün şehvet ve varlık damarlarını, kötülük etme köklerini tamamen kesmiş ve temizlemiştir. Böylece o hadımlar dünyanın mahmudu (oğlu) ve o köleler, dünyanın efendisi, sırların mahremi olurlar. Kur'an'da: "Ona ancak temiz olanlar dokunabilir" [Kur'an, Sure: 56, Ayet: 79] buyurlmuştur.

    [Mevlana] buyurdu ki: Eğer o, arkasını büyüklerin türbesine karşı çevirmişse, bunu onları inkar etmiş olduğu, yahut bilmediği için yapmamıştır; yüzünü onların ruhuna doğru çevirmiştir de ondan. Bizim ağzımızdan çıkan bu söz onların canıdır. Eğer gövdeye arkalarını dönüp, ruha yüzlerini çevirirlerse bunun ne zararı var? Benim bir huyum var, kimsenin benden incinmesini istemiyorum. Sema' ederken bazı kimseler bana çarpıyor ve yarandan bazısı, onların bu hareketine mani oluyorlar; işte bu benim hiç hoşuma gitmiyor ve yüz kere: "Benim yüzümden hiç kimseye bir şey demeyin!" dedim. Ben buna razıyım, yanıma gelen yaranın sıkılmaması, üzülmemesi için o kadar gönül almağa çalışıyorum ve onları meşgul etmek, oyalamak için şiir söylüyorum. Yoksa ben nerede, şiir söylemek nerde! Vallahi ben şiirden bıktım, usandım ve benim indimde bundan daha kötü bir şey yoktur. Mesela bir adam, misafirinin canı işkembe çorbası istediği ve bunu onun iştahını açacağı için, eline pislikli bir işkembeyi almış karıştırıp duruyor. Benim için de başkaları arzu ettiğinden dolayı onunla alakadar olmak lazım geldi. Mesela yine bir adam falan şehrin ahalisine ne gibi bir kumaş lazımdır, onlar nasıl kumaş alırlar? Diye baktıktan sonra, hatta bu, malların en aşağısı, en bayağısı da olsa, yine o kumaştan alıp satar.

    Fazıllar, muhakkikler, akıllı, uzak görüşlü ve derin düşünceli insanlar yanıma geldikleri zaman onlara gerçek, nadir, nefis ve ince şeylerden bahsetmek için, ilimler öğrendim, zahmetler çektim. Yüce Allah'ın kendisi de böyle istedi. Bütün o bilgileri burada topladı ve o zahmetleri buraya getirdi. Böylece beni bu işlerle uğraşmak zahmetine de burada soktu. Fakat ne yapayım ki bizim yurdumuzda ve bizim milletimiz arasında insanı şairlikten daha çok utandıracak bir iş yoktur. Eğer biz, o memlekette kalmış olsaydık, oradakilerin huylarına, yaradılışlarına uygun bir halde yaşar ve ders vermek, kitap yazmak, vazetmek ve zühtü takvada bulunmak, zahiri şeylerle meşgul olmak gibi, onların istediği şeylerle uğraşırdık. Emir Pervane bana: "Asıl olan amel'dir." Dedi. Ben de ona dedim ki: Nerede amel ehli, hani amel isteyen? Gelsin de ona ameli göstereyim. Sen şimdi söz istiyorsun ve bir şey duymak için kulak kesilmişsin, eğer söylemeyecek olursam üzüleceksin. Amel iste biz de sana gösterelim. Bu dünyada ameli gösterebileceğimiz bir mert istiyoruz. Amel'e müşteri bulamayıp, söze bulduğumuzdan, sözle meşgulüz. Sen amel'den ne anlarsın? Çünkü amil (amel eden) değilsin. Amel, amel'le, ilim, ilim ilimle anlaşılır; suret suret ile, mana da mana ile bilinir. Sen bu yolun yolcusu olmadığından ve yol boş bulunduğundan nasıl göreceksin? Bu amel namaz ve oruç mudur? Bunlar amel'in suretidir. O, içteki manadır. Adem zamanından Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanına kadar, namaz oruç bu şekilde değildi. Fakat amel vardı, o halde bu suret, amel olur mu? Amel insandaki manadır. Mesela sen: "İlaç tesirini gösterdi (Amel etti)." Dediğin zaman, orada amel'in sureti yoktur. O ancak ondaki manadır. Şu adam falan şehrin amilidir, dedikleri vakit sureten bir şey görmezler, fakat onunla ilgili olan işler vasıtasıyla, ona amil derler. Öyleyse amel, halkın bundan anlamış olduğu şey değildir. Onlar amel'in bu zahiren görünen şey olduğunu sanırlar. İçi, dışı bir olmayan bir adam amel'in görünüşünü yerine getirirse, bunun ona hiç faydası olur mu? [olmaz]. Çünkü onda bağlılık, doğruluk ve inanmanın manası yoktur. Her şeyin aslı sözdür. Senin sözden haberin yok, hem de bunu küçümsüyorsun. Söz amel, ağacının meyvesidir. Çünkü o amel'den doğar. Yüce Allah alemi sözle yarattı ve "ol deyince o da olur" [Kur'an, Sure: 46, Ayet, 82]
    İman kalptedir. Fakat onu sözle ifade etmezsen faydası olmaz. Namaz da fiildir. Eğer Kur'an okumazsan, o namazın sahih olmaz. Sen şimdi sözün itibarı yoktur, demekle bu sözle, aksini söylemiş oluyorsun. Çünkü mademki sözün değeri yoktur, biz bu söz muteber değildir, sözünü duyduğumuz zaman sen bunu da sözle dinlemiyor musun?

    Biri: "Biz hayır işlediğimiz, iyi ve doğru işler yaptığımız için, eğer Allah'tan bir karşılık ve iyilik umarsak bunun bize bir zararı olur mu, olmaz mı?" diye sordu.

    Mevlana buyurdu ki: Vallahi ümitli ve imanlı olmak lazımdır. İşte korku ve ümit (havf ü reca) de budur. Biri benden: "Ümit güzel, hoş bir şey; fakat korku da ne oluyor?" diye sordu. Ona cevap olarak dedim ki: Bana korkusuz bir ümit, yahut ümitsiz bir korku göstersene! Bunlar birbirinden ayrı olmadığı halde, böyle bir şeyi nasıl soruyorsun? Mesela biri buğday ekerse, elbette buğday biteceğini ümit eder. Fakat yine de Allah esirgesin! Bir afet, bir engel çıkıp [zarar vermesin]." Diye, içinde bir korku da vardır. Bununla anlaşılmış oldu ki korkusuz bir ümit asla tasavvur olunamaz. [insan] ümitli olur da karşılık ve ihsan beklemezse, o işte mutlak surette, daha hararetli olur, daha ciddi davranır. Ümit, beklemek onun kanadıdır; kanatları ne kadar kuvvetli ve sağlam olursa, o kadar yükseklere uçabilir. Eğer ümidi olmazsa tembelleşir, kendisinden bir hayr beklemediği gibi, kullukta da bulunamaz. Mesela, bir hasta acı ilaçları içer ve birçok tatlı şeyleri terk eder. Eğer onun sağlığa kavuşmak ümidi olmasaydı buna nasıl tahammül ederdi.

    "İnsan konuşan hayvandır." İnsan hayvanlıktan ve söz söylemekten mürekkeptir. Hayvanlık onda daimidir, ayrılmaz. Söz de böyledir, her zaman onda mevcuttur. İnsan görünüşte bir söz söylemezse de içinden konuşur: her zaman konuşkandır. Tıpkı çamur karışmış bir seylab gibidir. Bu seylabın temiz olan suyu onun sözü (nutku), o çamur da hayvanlık tarafıdır. Fakat bu çamur onda arizidir. Görmüyor musun insanları çamurları ve kalıpları gitmiş, çürümüş bir eser kalmamış olduğu halde, onların iyi kötü [bütün] sözleri, hikayeleri ve bilgileri kalmıştır. Gönül ehli [olan insan] bir küldür. Sen onu görünce, hepsini görmüş olursun. Çünkü avın hepsi, yaban merkebinin içindedir (M.), derler. Dünyadaki bütün yaratıklar onun cüz'leridir ve o küldür.

    Beyit: (Bütün iyi veya kötü şeyler, dervişin cüz'üdür. [Böyle olmazsa] , derviş değildir.)

    İşte kesin olarak, o küllü gördüğünden, bütün alemi ve ondan sonra her kimi görürsen, onu tekrar görmüş olursun. Onların sözü bu küllün sözleri içinde bulunmaktadır ve onların sözünü işittiğin için, bundan sonra işiteceğin her söz, tekrardan ibaret olur.

    Beyit: (Kim onu bir yerde görürse, sanki her insanı ve her yeri görmüş olur.)

    Şiir: (Ey Allah'ın kitabının nüshası olan sen ve ey Şah'lığın Cemali'nin aynası olan sen! Alemde senin dışında olan bir şey yoktur. Her istediğini kendinden iste, [ara], çünkü her şey sensin).

  5. #15
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 17


    Naib: "Bundan önce kafirler puta tapar ve saygı gösterirlerdi. Biz de şimdi aynı şeyi yapmaktayız. Gidip Moğol'un önünde eğilip, onlara saygı gösteriyor, kendimizi Müslüman biliyoruz. İçimizde de hırs, heves kin, kıskanma gibi ve daha başka putlarımız var. Bunların hepsine itaat ediyoruz. İşte bu yüzden hem içimizden, hem dıştan kafirlerin yaptığı şeyi yapıyoruz. Yani tapınıyoruz, üstelik de kendimizi Müslüman biliyoruz." Dedi.

    [Mevlana] buyurdu ki: Yalnız burada başka bir şey var. Mademki bunun kötü ve beğenilmeyen bir şey olduğunu hatırınıza geliyor, öyleyse mutlaka sizin kalp gözünüz (iç gözünüz) eşsiz, benzersiz, niteliksiz ve pek büyük bir şey görmüş olmalıdır; işte bu yüzden bunlar ona çirkin ve kusurlu görünüyor. Tuzlu su, tatlı su içen adama tuzlu gelir ve "eşya zıddı ile belli olur."

    Yüce Allah sizin canınıza iman nuru koyduğu için, canınız bu işleri çirkin görüyor. Eğer böyle olmasaydınız bu şekilde görmezdiniz. Nitekim başkalarının böyle bir derdi olmadığından, bulundukları halden memnundurlar ve: "Esas rolü oynayan budur." Derler. Yüce Allah size istediğiniz şeyi verir, her ne için himmet gösterirseniz, size müyesser olur. Çünkü "kuş kanatlarıyla yükselir, mü'min de himmeti ile." (K.K.)

    Yaratıklar üç kısma ayrılır: Birincisi meleklerdir. Bunlar sırf akıldır. İbadet, kulluk ve zikir yaradılışlarında vardır. Onların besini ve yiyecekleri budur, bununla yaşarlar. Tıpkı balık gibi, balığın diriliği sudandır; yatağı sudur. [Melekler] hakkında teklif yoktur. Çünkü onlar şehvetten sıyrılmış, temizlenmiştir. Böyle şehvetle meşgul olmaması ve nefsinin istediği şeyleri yerine getirmemesi, ne büyük bir devlettir! İşte bunlardan sıyrılmış, temizlenmiş olunca tabiatıyla onun için hiçbir mücadele bahis konusu olamaz. İbadette bulunsa dahi, bunu ibadet saymazlar; çünkü bu onun yaradılışının icabıdır. Esasen onsuz, yaşayamaz.

    İkincisi, yani başka bir sınıf da hayvanlar (behaim) sınıfıdır. Bunlar sırf şehvettir; kötülükten kendilerini alı koyan akılları yoktur ve üzerlerine teklif vaki olmamıştır.

    [Üçüncüsü], geriye akıl ve şehvetten mürekkep olan zavallı insan kalır. [Bunun üzerine teklif vaki olmuştur]; yarısı şehvet, yarısı melek, yarısı hayvan, yarısı yılan, yarısı da balıktır. Balık olan kısmı onu suya doğru çekiyor; yılan olan tarafı ise, toprağa doğru sürüklüyor. Bunlar birbirleriyle keşmekeş içinde ve döğüşmektedirler. "Aklı daima şehvetine galip gelen kimse meleklerden daha yüksek, şehveti aklına galip gelen ise hayvanlardan daha aşağıdır." (H.)

    Beyit: (Melek bilgisiyle, hayvan da bilgisizliğiyle kurtuldu. İnsan oğlu bu ikisi arasında keşmekeşte kaldı.)

    İnsanların bazısı o kadar akla uydular ki [sonunda] tamamen melekleştiler, sırf nur oldular. Bunlar veliler ve nebilerdir. "Ümit ve korkudan" kurtulmuşlardır. "Allah'ın dostları için hiçbir korku yoktur. Bunlar zerre kadar bile mahzun olmazlar." [Kur'an, Sure: 10, Ayet: 62]

    Şehvet bazı kimselerin akıllarına galip geldiğinden, onlar tamamen hayvanlaşmıştır; bazıları da keşmekeş içinde kalmıştır. Bunlar içlerinde daimi bir üzüntü, keder, ıstırap, özleyiş bulunan ve yaşayışlarından memnun olmayan insanlar velilerdir. Veliler, mü'minleri kendi yerlerine ulaştırmak ve kendileri gibi yapmak için, onların kendilerine gelmesini beklerler. Şeytanlar da kendi taraflarına ve cehennemin dibine götürmeğe çalışırlar.

    Beyit: (Onu biz de istiyoruz, başkaları da, bakalım talih kime yar olacak ve dost kimi sevecek?) "Allah'ın yardımı eriştiği vakitte." [Kur'an, Sure: 110, Ayet: 1] Kur'an'ın zahirine bakan müfessirler bu ayeti şöyle tefsir ederler: Mustafa (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Bütün dünyayı Müslümanlaştırayım, Hakk yoluna sokayım." Diye çalıştı. Fakat öleceğini anlayınca: "Halkı istediğim gibi davet etmek için yaşayamadım!" dedi. Bunun üzerine Yüce Allah buyurdu ki: Üzülme senin bu dünyadan göçüp gideceğin zaman, ordular ve kılıç kuvveti ile aldığın vilayetlerin hepsini, sana ordusuz itaat ettirir ve iman bağlattırırım. Halkın bölük bölük Müslüman olduğunu gördüğün zaman, bu senin davetinin kemal bulduğuna delalet eder. Allah'ı tesbih et ve O'ndan günahlarını bağışlamasını dile. Çünkü bu, senin oraya göç etmenin zamanı geldiğine bir işarettir.

    Muhakkikler bu ayetin manası şöyledir diyorlar: İnsan kötü vasıflarını kendi ameli ve gayreti sayesinde atabileceğini, temizleyeceğini zanneder. Bunun için pek çok çalışıp çabalar ve bütün gücünü, kuvvetini, imkanlarını seve seve harcar. Fakat sonunda ümidini keser. İşte o zaman Yüce Allah ona buyuruyor ki: Sen bu işin, senin gücün kuvvetin, amelin ve çalışıp çabalamanlar olabileceğini sanıyordun. Bu benim koyduğum bir kaidedir. Yani, sen bizim bağışımızın sana ulaşması için neyin var, neyin yoksa yolumuzda feda etmelisin. Senin bu zayıf ayaklarla dolaşıp bitiremeyeceğini bildiğimiz halde, sana bu sonsuz yolda, bu zayıf ayakların ve ellerinle dolaşmanı emrediyoruz. Sen hatta yüzbin yılda, bu yolda bir tek menzile ulaşamayacaksın. Fakat bu yolda yürürken elden ayaktan düşer ve artık yürümeğe takatin kalmazsa, o zaman Allah'ın inayeti, senin elinden tutar. Mesela meme emen bir çocuğun elinden tutarlar ve büyüyünce de, yürümesi için onu kendi başına bırakırlar. İşte şimdi senin gücün tükendi. Bu güce, kuvvete sahipken ve mücahede de bulunurken ara sıra, uyku ile uyanıklık arasında, sana lütfumuzu gösterdik; sen de bunun vasıtasıyla bizi talepte kuvvet bulup ümitlendirdin. Şimdi o alet kalmadığı halde, bizim lütuflarımıza, inayetlerimize bak ki sana doğru nasıl akın akın geliyorlar. Yüz bin kere çalışıp çabalamana rağmen bunun bir zerresini görememiştin… İşte bunun için "artık Rabbini överek şanını yücelt. Yarlığanma, dile." [Kur'an, Sure: 110, Ayet, 3] Sen, o işin senin elinden ayağından geleceğini sanır, bunun bizim elimizde olduğunu görmezdin. Bu düşüncen ve zanından doayı Allah'tan özür dile. [Mademki] bunların hepsinin bizden olduğunu gördün, tövbe et, af dile.

    Biz Emir'i, dünya [menfaatlerimiz] veya onun terbiyesi, bilgisi ve ameli için sevmiyoruz. Başkaları onu sadece bunlar için seviyorlar. Çünkü onlar Emir'in yüzünü değil, arkasını görüyorlar. Emir aynaya benzer. Bu sıfatlar ise, aynanın arkasında bulunan değerli inciler ve altınlar gibi, aynanın arkasına yerleştirilmiştir. Onlar altın ve inciye aşıktır. Gözleri aynanın arkasındadır. Halbuki aynaya aşık olanların gözü altında, incide değildir. Bunlar her zaman yüzlerini aynaya çevirmişler ve onu ayna olduğu, aynalığı için severler. Çünkü onda güzel bir yüz gördükleri için, [bakınca] içleri sıkılmaz. Yüzleri çirkin ve kusurlu olanlar, aynada çirkinliklerini gördükleri zaman, hemen tersine çevirip o incileri ararlar [seyrederler]. İşte bunun için aynanın arkasına bin bir türlü şekiller yapar, mücevherler koyarlar. Fakat bunun aynaya ne zararı dokunur?

    Yüce Allah her ikisinin de belli olması için insanlıkla hayvanlığı bir araya getirmiştir. "Eşya zıddı ile belli olur." Zıddı olmayan bir şeyi tarif etmek imkansızdır. Yüce Allah'ın zıddı olmadığından: "Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim." (H.) buyurulduğu gibi, bu nurun belli olması için, karanlık olarak yaratılmış bulunan bu alemi yarattı. Bunun gibi nebileri ve velileri de: "Benim sıfatlarımla çık, halka görün." (K.K.) diyerek vücuda getirdi. Onlar Allah'ın nurunun mahzarıdırlar. Dost düşmandan, gözde olan yabancı bulunandan bunlar vasıtasıyla ayırt edilir. Çünkü o mananın mana olarak zıddı yoktur ve ancak suret yoluyla gösterilebilir. Mesela Adem'in karşısında İblis, Musa'nın yanında Firavun, İbrahim'in karşısında Nemrut ve Mustafa'nın (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) mukabilinde Ebu Cehil'in belli olduğu gibi ve buna daha başka sonsuz örnekler verilebilir. Şu halde mana itibarıyla zıddı yoksa da veliler vasıtasıyla Allah'a zıt peyda olur. Mesela: "Onlar ağızlarıyla Allah'ın ışığını söndürmek isterler. Allah ise nurunu tamamlayacak. Kafirler karşı gelse de." [Kur'an, Sure: 61, Ayet: 8] ayetinde buyurulduğu gibi [onlar] ne kadar düşmanlık, aksilik ederlerse, bunların işleri de o kadar ilerler ve o kadar çok tanınmış olurlar.

    Şiir: (Ay ışığını saçar, köpek havlar. Köpeğin huyu, yaradılışı buysa ay ne yapsın? Göktekiler aydan nur alırlar. O kırağı yerinde olan köpek de kim oluyor?)

    Birçok kimseler vardır ki Yüce Allah mal, nimet, altın, emirlik ve güç, kuvvet vermekle onlara azap verir. Ruhları bu şeylerden kaçar. Fakir bir Arap yurdunda, bir emirin ata binmiş olduğunu görüp onun alnında velilerin ve nebilerin nurunu müşahede edince: "Ben kullarını nimetlerle azaba sokan Allah'ı överim, tesbih ederim." (K.K) dedi.

  6. #16
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 18


    Bu mukri, (okuyucu) Kur'an'ı doğru okuyor. Evet! Kur'an'ın suretini doğru okuyor. Fakat manasından haberi yok. Esasen onun gerçek manası kendisine anlatılmış olsa, kabul etmez ve yine körü körüne okur. Bunun benzeri: Mesela, bir adamın elinde kunduz olsa, ona elindekinden daha iyi bir kunduz getirdikleri zaman almak istemezse, kunduzu tanımadığı anlaşılır.

    Biri bunun kunduz olduğunu ona söylemiş, o da bunu taklid ile eline almıştır. Mesela cevizlerle oyanayan çocuklara ceviz içi veya ceviz yağı verdiğiniz zaman almazlar. Çünkü onlara göre ceviz, elinize aldığınız zaman hışır hışır ses çıkarır, halbuki bunların ne sesi, ne de hışırtısı vardır. Allah'ın hazineleri ve ilimleri çoktur. [Mukri] Kur'an'ı bilmeyerek okuyorsa [Allah'ın] diğer kitabını [Kur'an'ını] niçin kabul etmiyor? Kur'an okuyan birine anlattım ki: Kur'an, "de ki: Allah'ın sözleri için deniz mürekkep olsa, bir misli de ona ilave edilse sözler bitmeden denizler tükenirdi." [Kur'an, Sure: 18, Ayet: 109] buyuruyor. Kur'an elli dirhem mürekkeple yazılabilir. Bu Allah'ın ilminden bir işaret bir parçadır ve onun bütün bilgisi bundan ibaret değildir. Bir atar bir kağıt parçasına ilaç sarsa, sen: "Bütün dükkan bunun içinde" der misin? Bu aptallık olur. Nihayet Musa, İsa ve daha başkaları zamanında da Kur'an vardı; Hak kelamı mevcuttu. Fakat Arapça değildi. İşte bunu anlatıyordum. Baktım o okuyucuya tesir etmiyor, ben de [yakasını] bıraktım.

    Rivayet etmişlerdir ki: Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) zamanında eshabdan herkim, yarım veya bir sure öğrense, ona büyük adam derler ve bir yahut yarım sureyi biliyor, diye parmakla gösterirlerdi. Çünkü onlar Kur'an'ı adeta yerlerdi [İyice hazmederlerdi]. Bir veya yarım batman ekmek yemek hakikaten güç bir iştir. Fakat ağızlarına alıp, çiğneyip çiğneyip atarlarsa, bu şekilde yüz bin merkep yükü ekmek yenebilir. [Peygamber]: "Ne kadar Kur'an okuyan vardır ki Kur'an ona lanet eder." (H.) buyurmamış mıdır? İşte bu, Kur'an'ı okuduğu halde, manasını bilmeyen kimse hakkında söylenmiştir. Fakat böyle olmasa da yine iyidir.

    Allah bir kavmin gözünü, bu dünyayı kurmaları ve bayındır etmeleri için, gafletle bağladı. Eğer insanlardan böyle bir grubu öbür dünyadan habersiz etmeseydi, o zaman bu dünya hiç bayındır olur muydu?

    Bu mamurluğu, öbür dünyadan gafil olmak vücuda getirmiştir. Mesela bir çocuk hiçbir şeyden haberi olmadığı ve boş bulunduğu için büyür, gelişir ve boyu uzar. Aklı kemale erince bu büyüyüp gelişme durur. İşte bunun için yapıcılığın sebebi gaflet, yıkıcılığın sebebi ise akıllılıktır. Bu söylediklerin ikiden hali değildir. Bunu ya kıskandığından, ya da sevgisinden söylüyor. Allah esirgesin! Kat'iyyen kıskançlık olamaz. Çünkü değeri olan bir şeyi kıskanmağa acınır. Değeri olmayan bir şeyi kıskanmağa ne denir bilmem! Bu olsa olsa, son derece merhametli, şefkatli olmasındandır. Bundan maksadımız sevgili dostu manaya doğru çekip götürmektir.

    Hikaye ederler ki: Bir adamın Hacc'a giderken yolu çöle düştü. Çok susamıştı. Uzaktan ufacık, eski bir çadır görüp oraya gitti. Bir kadını gördü ve ona: "Sözün kısası ben misafirim!" diye, seslendi ve inip oraya oturdu. Su istedi, verdiler. Bu içtiği su, ateşten daha sıcak, tuzdan da tuzluydu. Dudağından, damağından, midesine ininceye kadar her geçtiği yeri yaktı, kavurdu. Adam son derece merhametli ve şefkatli olduğundan, kadına öğüt vermeğe başladı ve: "Sizin bana hakkınız geçti. Beni kavuşturduğunuz rahatlık karşısında şefkat hissim kabardı. Size şimdi söyleyeceğim şeyleri iyice dinleyiniz. İşte Bağdad, Basra, Vasık ve daha başka şehirler buraya yakındır. Eğer kötürüm bile olsa düşe kalka oraya kendisini ulaştırabilir. Tatlı ve soğuk sular orada çoktur. Çeşitli yiyecekler, türlü türlü hamamlar vardır." Diye, böylece o şehirlerin nimetlerini, güzelliklerini, tatlı ve eğlenceli taraflarını kadına sayıp durdu. Az sonra kadının kocası Arap geldi. Birkaç tane çöl faresi avlamıştı. Bunları pişirmesini karısına emretti. Pişirince biraz da misafire verdiler. O bunları istemeye istemeye yedikten sonra, gece yarısı çadırın dışında yatıp uyudu. Kadın kocasına: "bu yolcunun dediklerini hiç duydun mu=" dedi ve misafirin kendisine anlattığı şeylerin hepsini kocasına anlattı. Kocası: "Ey kadıncağız, böyle şeyleri dinleme, çünkü dünyada kıskanç insanlar çoktur. Bazı kimselerin devlete ve rahata kavuştuklarını görünce kıskanır, onları bulundukları yerlerden tedirgin ve mahrum etmek isterler." Dedi. İşte halk da böyledir. Biri şefkatinden oturup öğüt vermek istese, bunu onun kıskançlığına hamlederler. Yalnız onda eğer bir esas (kabiliyet) varsa sonunda [öğütlerin tesiriyle] manaya teveccüh eder. Çünkü Elest gününden bir damla damlatıldığından, bu katre onu nihayet bu sıkıntı ve minnetten kurtarır. Sen daha ne kadar bizden uzak, bize yabancı olarak, perişanlık ve gelip geçici hevesler içinde kalacaksın? Kendi şeyhinden veya birinden benzerini, yani aynı cinsten olan sözleri duymamış olan bir topluluğa insan nasıl söz söyler?

    Şiir: (Soyunda bir tek büyük adam olmadığı için, büyüklerin adını işitmeğe tahammül edemedi.)

    Manaya yönelmek, insana başlangıçta o kadar hoş gelmezse de, gittikçe daha çok tatlılaşır. Bu, suretin aksinedir. Suret önce hoş, latif görünür; fakat onunla ne kadar çok beraber bulunursan, ondan o kadar soğursun. Kur'an'ın sureti nerede, manası nerede!

    İnsana da bak. Nerde onun sureti ve nerede manası! Eğer insanın suretinin manası giderse, cesedini evde bir lahza olduğu gibi bırakmazlar.

    Mevlana Şemseddin (Allah onun ruhunu takdis etsin) buyurdu ki: Büyük bir yolcu kafilesi bir yere gidiyordu. Orada bayındırlıktan ve sudan eser yoktu. Ansızın kovasız bir kuyu buldular ve bir kova ile ipler ele geçirip kuyunun dibine sarkıttılar. Kova ipten ayrıldı. Başka bir kova sarkıttılar, o da koptu. Bundan sonra kafiledeki adamları ipe bağlayıp kuyunun dibine indirdiler. Bunlar da orada kaldılar. İçlerinde akıllı birisi vardı. O: "Ben gideyim!" dedi. Onu da aşağı sarktılar. Kuyunun dibine inmesine az bir şey kalmıştı ki korkunç bir Arap göründü. Akıllı adam: "Kurtulmağa kurtulamıyacağım ama, hiç olmazsa aklımı başıma toplayıp, kendimden geçmeyeyim. Bakalım başıma neler gelecek?" dedi. Siyahi [ona]: "Masalı kısa kes! Benim esirimsin. Doğru cevap vermekten başka bir şeyle elimden kurtulamazsın. [söyle bakalım] bütün yerlerin en iyisi neresidir?" dedi. Akıllı adam kendi kendine: "Ben şimdi onun elinde esir ve çaresizim. Eğer ona, Bağdad veya başka bir yer [en iyi yerdir] dersem, bulunduğu, yaşadığı yeri kötülemiş olurum." Deyip "En iyi yer insanın bir arkadaşının bulunduğu yerdir ve burası yerin dibinde, fare deliğinde de olsa yine en iyi yerdir." Cevabını verdi. Bunun üzerine siyahi: "Aferin: Aferin! Kurtuldun. Yeryüzünde yegane insan olan sensin, seni serbest bırakıyorum, diğerlerini de hatırın için azat ediyorum. Bundan böyle kan dökemeyeceğim. Sana olan sevgimden, dünyadaki bütün insanları sana bağışladım." Dedi ve sonra bütün kafileyi suya kandırdı.

    Bunun için maksat manadır. Bu manayı başka bir surette söylemek mümkündür. Fakat mukallit olanlar ancak maddi ve müşahhas bir şeyle sözü kabul ediyorlar. Onlara söz anlatmak güçtür. Mesela bu sözü onlara başka bir misalle söylersen anlamazlar.



    FASIL 19


    Buyurdu ki: Tacüddin-i Kubai'ye: " Bu ulum talebesi aramıza girip, halkın dini inançlarını sarsıyor ve onları inançsız bir hale getiriyorlar." Dediler. O da: "Hayır, onlar aramıza girip bizi inançsız, imansız etmiyorlar; haşa! Haşa! Onlar bizden değildir. Mesela: Bir köpeğe altından bir tasma taksan, ona bu tasma için av köpeği demezler. Sen ister altın, ister yünden tasma tak, yine sokak köpeği olmaktan kurtulamaz. Av köpeği ayrı ve belli bir cinstir. O cübbe ve sarık ile de insan alim olmaz.

    Alimlik insanın zatında bulunan bir hünerdir. Bu hüner ister ipekli bir kaba (esbab), ister yünden bir aba içinde olsun farketmez. Mesela, Peygamber zamanında iki yüzlü, [kötü düşünceli ve kötü işli] kimseler, din yolunu kesmek istiyorlardı. Bunun için gerçekten dindar olmayıp, sadece dindar görünen birini, din yolunda gevşetmek düşüncesiyle, namaz cübbesi giyerlerdi. Bunlar kendilerini Müslümanmış gibi göstermeselerdi buna muvaffak olamazlardı. Böyle olmasaydı, bir frenk ve Yahudi dine söğüp sayınca, onu kim dinlerdi?

    "Vay haline o namaz kılanların ki kıldıkları namazın değerine aldırış etmezler. Gösteriş yaparlar ve en sakınılmayacak yardımlıkları esirgerler." [Kur'an, Sure: 107, Ayet: 4,5,6,7]

    Bütün söz bundan ibaret. Sende o nur var, fakat insanlığın yok, insanlık dile; istenilen budur, geri kalan sözü uzatmaktan başka bir şey değildir. Sözü çok söyledikleri için, onunla ne demek istenildiği unutuluyor, kayboluyor.

    Bir bakkal bir kadını seviyordu. Hanıma, hizmetçisiyle haberler gönderip: "Ben şöyleyim, böyleyim; aşığım, yanıyorum. Rahatım, huzurum yok. Bana zulmediliyor. Dün şöyleydim. Dün akşam böyle oldum." Gibi uzun uzun masallar okudu. Hizmetçi de hanımın yanına gelip: "Bakkalın selamı var; diyor ki: Gel sana şunu yapayım bunu edeyim." Dedi. Hanım: "Bu kadar soğuk mu söyledi?" deyince, cariye: "O uzun söyledi, fakat demek istediği buydu." Cevabını verdi. "Esas olan maksattır, geri kalanı baş ağrısı." [dedi]

  7. #17
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 20


    Buyurdu ki: Gece gündüz kavga edip bir kadının huyunu güzelleştirmek ve düzeltmek istiyorsun. Onun pisliğini kendinle temizliyorsun. Kendini onunla temizlemen, onu kendinle temizlemeden daha iyidir. Sen onun vasıtasıyla iyileş, güzelleş, ona doğru git. İmkansız olsa bile, onun dediği şeyi kabul et. Kıskançlık her ne kadar erkeklerin vasıflarından ise de bu huyu bırak, O [başka] erkeklerin sıfatlarını sana söylese de kıskanma; çünkü sendeki en iyi vasıflarla, sonra kötü vasıflar meydana gelir.

    Bu bakımdan Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun): "Müslümanlıkta bekarlık yoktur." (H.) buyurmuştur. Rahipler yalnız, oturur ve dağlarda yaşarlar. Evlenmezler ve dünyayı terk ederler. Aziz ve yüce olan Allah Peygamber'e çok ince bir yol gösterdi. O yol nedir? Kadınların kaprislerine, kötülüklerine tahammül etmek ce onların söyledikleri imkanı olmayan şeyleri, dinlemek; ve ona karşı sert davranmak suretiyle, kendini iyileştirmek ve düzeltmek için evlenmektir. (Allah) ona: "Sen en yüksek ahlak üzeresin." Buyurmuştur.

    İnsanların kötülüklerine katlanmak, tıpkı kendi pisliğini onlara sürmek suretiyle kendini temizlemek gibidir. Senin huyun tahammülle iyi olur, onlarınki ise zulüm ve kötü muameleden dolayı bozulur, kötüleşir. Şimdi mademki bunu öğrendin, artık kendini temizle ve onları, pisliklerini temizlediğin bir bez parçası olarak bil. Nefsinle başa çıkamazsan da kendi aklına şu dersi ver ve de ki: Farzedelim o aramızda nikah olmayan serseri bir sevgilidir. Şehvetime yenilince onun yanına giderim. İşte bu suretle hamiyyeti ve kıskançlığı içinden çıkar at. Nefsini terbiye edip, sende mücahede ve tahammül zevki meydana gelinceye ve böyle onların imkansız bulunan şeylerinden, sende türlü türlü haller hasıl oluncaya kadar bunu bu şekilde kabul etmeğe çalış. Sonra da kendi kendine verdiğin bu ders olmadan da kendi mücahedenin ve eski haline esef etmenin müridi olursun. Çünkü artık kendi faydalarını açıkça onda görürsün.

    Rivayet ederler ki: Peygamber (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) eshabı ile savaştan dönmüştü ki: "Bu gece şehrin kapısında uyuyun, yarın şehre gireriz." Diye davul çalmalarını emretti. [Ona]: "Ey, Allah'ın elçisi buna sebep ne?" dediler. O buyurdu ki: "Karılarınızı yabancı erkeklerle bir arada görünce üzülürsünüz; bundan bir karışıklık ve gürültü çıkar." Eshabdan biri [verilen emri] işitmeyip gitti ve karısını bir yabancıyla gördü. İşte Peygamber'in (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yolu, (Alem-i Muhammedi) yüz gösterinceye kadar, (yani şeriatın ruhu insanda hasıl oluncaya kadar) kıskançlığı, hamiyyeti terketmek, kadının masrafı, giyim sıkıntısı gibi yüzbinlerce sayısız, sınırsız zahmete katlanmak ve sıkıntı çekmektir. İsa'nın (Ona selam olsun) yolu, yalnız kalmak (havlet) ve şehveti körleştirmek için çalışmaktı.

    Muhammed'inki (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) ise, insanların ve kadınların zahmetine katlanmak, tasalarını çekmekti. Mademki Muhammed'in (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun) yolunda gidemiyorsun, hiç olmazsa İsa'nın yolunu tut ki büsbütün mahrum kalmayasın. Eğer yüz tokat yemekten bir lezzet duyuyorsan, bunu semeresini ya gözünle görür yahut: "Mademki buyurmuşlar, haber vermişlerdir, o halde böyle bir şey vardır. Biz zaman bekleyeyim de haber verdikleri o semere bana da erişsin! Diye gaibe inanırsın. Bundan sonra: "Çektiğim bu zahmettlerden eğer şimdi bir şey elde etmemişsem de sonunda hazinelere kavuşacağım." Deyip buna gönül bağladığından dolayı hazinelere erersin. Hatta istediğin ve beklediğinden fazlasına kavuştuğunu görürsün. Bu söz şimdi tesir etmezse de, daha çok olgunlaştığın zaman sana pekçok tesir eder. Kadın ne oluyor, dünya ne oluyor? [o zaman anlarsın]. Sen desen de, demesen de o kendi bildiği gibidir ve bildiğinden şaşmaz. Söylemekle ona tesir edilmez; hatta daha kötü olur. Mesela bir ekmek al, koltuğunun altına koy ve insanların görmesine mani ol. Eğer sen: "Ben bunu insanlara vermeyeceğim. Vermek şöyle dursun göstermeyeceğim bile!" dersen, ekmek ucuzluğundan, bolluğundan sokaklara atılmış olsa ve görülmesine mani olmaya başlayınca bütün insanlar onu görmek isteyip senin arkanda dolaşır, dururlar ve: "Biz elbette o sakladığın ve görmemizi istemediğin ekmeği görmek isteriz!" diye, ya birini araya kor yalvarırlar yahut da onu zorla almak isterler. Sen o ekmeği bilhassa, bir yıl yeninde saklasan, göstermemek ve vermemekte aşırı gitsen, insanların da buna karşı istediği ve alakası haddini aşar. "Çünkü insanlar men'edildikleri şeye karşı haris olurlar." Sen ne kadar kadına: "Kendini sakla, örtün!" diye emretsen, kendini gösterme arzusu onda o nispette fazlalaşır. Halkta da gizlendiğinden dolayı, o kadını görmek temayülü o kadar artar. Şu halde sen oturmuş, iki taraftan bu görmek ve görülmek arzusunu, rağbetini arttırıyor ve bununla da onu ıslah ettiğini zannediyorsun. Bu yaptığın şey fesatçılığın bizzat kendisidir.

    Onda eğer kötü bir işi yapmamak cevheri varsa, sen mani olsan da olmasan da, o güzel yaradılışına temiz ve iyi huyuna uyacaktır. Sen merak etme. Aklını, işini, gücünü karıştırma; bunun akisne de olsa, o yine kendi bildiği yolda gidecektir. Ona mani olmak, muhakkak ki rağbetini artırmaktan başka bir şeye yaramaz.

    Bu adamlar: "Biz Şemseddin Tebrizi'yi gördük; evet efendi, biz onu gördük!" diyorlar. Ey ahlaksızlar! Onu nerede gördünüz. Bir evin damı üzerinde duran deveyi görmeyen adam: "Ben iğne deliğini gördüm ve ona iplik geçirdim!" diyor. Ne güzel söylemişler o hikayeyi! İki şeye güleceğim geliyor: Biri, zencinin parmaklarının ucunu siyaha boyaması, diğeri de bir körün dışarıyı seyretmek için pencereden başını dışarıya çıkarmasıdır. İşte onlar da tıpkı böyledirler. İç gözleri kör olanlar, bu vücud penceresinden başlarını çıkarırlar. Sanki ne görecekler? Akıllı bir adamın yanında onların takdir veya inkar etmelerinin ne değeri olur? Akıllıya göre her ikisi de birdir. Çünkü her ikisi de görmemişler ve saçmalıyorlar.

    Önce görme hassası hasıl etmeli, ondan sonra bakmalıdır. Görme hassası hasıl olsa bile, ona lazım olmadıkça nasıl görebilir. Dünyada pek çok gören, vasıl olmuş bulunan veliler vardır. Bunların ötesinde başka veliler de bulunur ve bunlara, Hakk'ın gizlediği, göstermediği (Mesturan-ı Hakk) adını verirler.

    Veliler: "Ey Allah'ımız! O gizlediklerinden birini bize göster!" diye ağlayıp sızlamadıkça, yalvarmadıkça onların kendilerine gösterilmesi lazım gelmez. Dış gözleri olmakla beraber, onu göremezler. Bu serseriler pek kötü oldukları ve kendileri lüzum hissetmedikçe hiç kimse onların yanına gidemediği, onları göremediği halde Hakk'ın gizlediklerini, kendileri istemedikten sonra kim görebilir? Bu iş pek kolay değildir, melekler bile bundan aciz kalmışlardır. "Biz ise sana hamd ederek takdis, seni tenzih ediyoruz" [Kuran, Sure: 2, Ayet 30] demişler.

    Biz de aşığız, ruhaniyiz, sırf nuruz. O insan oğulları bir avuç aç, obur ve kan dökücüden ibarettir. "Kan dökerler" [Kur'an, Sure: 2, Ayet: 30] ayeti bunlar hakkında inmiştir. Bunların hepsi, insanın kendi üzerine titremesi (kendinden korkması) içindir. Ruhani olan meleklerin ne malı, ne mevkii ve ne de perdeleri vardır. Onların besini sırf nurdur; Allah'ın cemaline olan aşkları ise, yegane aşıklarırdır ve uzağı gören keskin gözleri, bir insanın: "Ben kimim, nereden bileyim? Eyvah!" diye kendinden korkup, kendi üzerine titremesi, hatta bir nur vurduğu ve bir zevk baş gösterdiği zaman: "Buna layık mıyım?" diyerek Allah'a binlerce defa teşekkür etmesi için, ikrarla inkar arasında dolaşır.

    Siz şimdi Şemseddin'in sözünden daha çok zevk alacaksınız. Çünkü insan vücudu gemisinin yelkeni imandır. Yelken olunca, rüzgar onu muazzam bir yere götürür, olmayınca söz havadan ibarettir.

    Aşıkla maşuk arasında tam bir teklifsizlik bulunması ne güzel bir şey! Bu teklif ve tekellüfler, çekinmeler yabancılar içindir. Aşığa aşktan başka her şey haramdır. Bu sözü daha iyi anlatırdım; fakat şimdi zamansız olur. [suyun] gönül havuzuna ulaşması, akması için çok çalışması, dereler aşması lazımdır. Yoksa ya konuşan ya da dinleyen sıkılır: "Sözün tesir etmiyor." Diye bahane bulur. Milletin bezginliğini gidermeyen hatip iki para etmez. Hiçbir aşık sevgilisinin güzelliği hakkında delil göstermez ve kimse de aşığın gönlünde, maşuğunun kinine delalet eden bir delil gösteremez. İşte bunun için burada delilin bir faydası olmadığı anlaşılmış oluyor. Burada sadece aşk talibi olmak lazım gelir. Şimdi bu beyitte mübalağa etmiş olsak da aşk hakkında mübalağa edilmiş olmaz: "Ey senin suretin binlerce manadan daha güzel olan (sevgili)!" buyurulduğu gibi, müridin, şeyhin sureti için kendi manasını feda etmiş olduğunu görüyoruz. Çünkü bir şeyhe gelen mürid, kendi manasından geçip, şeyhe muhtaç olmuş bulunan kimsedir.

    Bahaeddin: "[Bunlar] şeyhin sureti için manadan olmuyorlar; kendi manalarını, belki şeyhin manası için terk ediyorlardı." Diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bu böyle olmamalıdır. Çünkü eğer böyle olursa, o zaman her ikisinin de şeyh olması lazımdır. Şimdi içinde bir nur hasıl etmen için çalışıp çabalaman gerekir. Bu nurla, seni perişan eden bu ateşten kurtulur ve güven içinde kalırsın. İçinde böyle bir nur hasıl olan kimsenin gönlünde emirlik, vezirlik mansıbı gibi dünya halleri, bir yıldırım gibi parçalayıp geçer. Bunun için dünya ehlinin içinde de Allah korkusu, evliya aleminin şevki kabilinden, gayb aleminin ahvaliparlar ve bir yıldırım gibi gelip geçer. O zaman Hakk ehli Allah'ın olur ve Allah'a yönelirler. O'nunla meşgul ve O'nun rahmetine katılmıştır. Şehvet gibi dünyaya ait hevesler baş gösterir, fakat karar bulmaz, geçip gider. Dünya ehli ahiretle ilgili hallerde bunun tamamen aksine olur.

  8. #18
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 21


    Şerif-i Pa-Suhte (Ayağı yanık Şerif) der ki: O mukaddes olan ve nimetler bağışlayan [Allah] dünyadan müstağnidir, hepsinin canıdır, fakat kendisi candan müstağnidir. Senin vehminin ihata ettiği her şey O'nun kıble yönüdür. O ise [yönden] müstağnidir. Bu söz çok saçma! Ne padişahı ve ne de kendini övmektir. Ey sersem adam! O senden müstağni olunca bundan ne zevk alıyorsun.

    Bu dostların değil, düşmanların hitabıdır. Çünkü düşman: "Ben senden müstağniyim, sana muhtaç değilim." Der. Sen şimdi ateşli bir aşık olan şu Müslümana bak! Zevk halinde sevgilisinin kendisinden müstağni olduğunu söylüyor. Bu tıpkı şuna benzer: Mesela bir külhancı külhana oturup: "Sultan benden müstağnidir, bana ihtiyacı yoktur ve bütün külhancılardan vazgeçmiştir." Derse ve padişah kendisinden vaz geçmiş olursa, acaba bunun külhancı için zevk neresinde? Evet, külhancı eğer: "Ben külhanın damında idim. Sultan geçiyordu. Kendisini selamladım. Bana pek çok baktı, yanımdan geçtiği halde yine bakıyordu." Derse bu gerçekten zevkli bir sözdür, fakat padişah külhancılardan vazgeçmiştir, demek ne biçim padişahı övmektir ve külhancı için bunun ne zevki olur?

    Senin vehminin kavradığı her şey… Ey sersem herif, senin gibi bir adamın vehminden, afyondan balka ne geçer! Senin vehminle herkesin ne alakası var! Eğer sen kendi vehminden onlara bahsedecek olursan bundan sıkılıp kaçarlar. Vehim nedir ki Allah ondan müstağni kalmasın? İstiğna ayeti bizat kafirler hakkında inmiştir. Haşa ki bu hitap müminlere olsun! O'nun itiğnası sabit olmuştur. Yalnız eğer sende değerli bir hal varsa, o zaman senin aziz ve şanlı oluşundan dolayı, senden müstağni olması ayrı bir mesele…

    Şeyh-i Mahalle: "Önce görmek, sonra işitip söylemek [gelir]. Mesela herkes sultanı görür, fakat onunla konuşan ancak, onun has adamıdır." Diyordu. "Mevlana buyurdu ki: Bu yanlış, saçma ve talihsizliktir. Çünkü Musa [ona selam olsun], önce konuştu, işitti; sonra Allah'ın didarina talip oldu. Söz söylemek makamı Musa'nın, görmek makamı ise Muhammed'indir (Allah'ın selam ve salatı onun üzerine olsun). O halde bu söz nasıl doğru olabilir ve nasıl olur?" dedi. Buyurdu ki: Biri Mevlana Şemseddin Tebrizi'nin (Allah onun ruhunu takdis etsin) yanında: "Ben kesin bir delille Allah'ın varlığını ispat ettim." Dedi. Ertesi sabah Mevlana Şemseddin buyurdu ki: Dün gece melekler gelmiş: "Allah ona ömürler versin! Bu dünyadakiler hakkında kusur etmedi ve Allah'a şükürler olsun ki bizim Allah'ımızı ispat etti." Diye o adam dua ediyorlardı. Ey zavallı adamcağız, Allah'ın varlığı sabittir buna delil istemez. Eğer bir iş yapmak istiyorsan, kendini derecen ve makamınla O'nun önünde ispat et. Yoksa O delilsiz olarak sabittir. "Hiçbir şey yoktur ki O'na hamd ederek şanını tenzih etmesin" [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44] Bunda şüphe yoktur.

    Fakihler (Mollalar) akıllıdır ve kendi fenlerinde her şeyi yüzde yüz görürler. Fakat bunlarla o alem arasına. Yecuzu Layecuz [caizdir, caiz değildir] kaydında bulunduklarından, bir duvar çekmişlerdir. Eğer bu duvar onlara perde vazifesini görmezse, onlar hiç okuyup öğrenmezler ve bütün bu işleri de yüz üstü kalır.

    Büyük Mevlana (Allah onun aziz ruhunu takdis etsin) bunun benzerini buyurmuştur: O alem deniz gibidir. Bu dünya köpüğe benzer. Aziz ve Yüce olan Allah bu köpük parçasını bayındır kılmak istediğinden birçok insanların arkalarını denize çevirmiştir. Onlar eğer bununla meşgul olmazlarsa birbirlerini yok ederler. Bu yüzden o köpük parçası da yıkılır, harap olur. O halde bu, padişah için kurulan bir çadırdır. Bir milleti, bir çadırı onarıp yapmak için meşgul ederler.

    Biri der ki: Eğer bu ipi takmasaydım çadır dik duru muydu? Öbürü: "Eğer çivi [kazık] yapmasaydım ipleri nereye bağlarlardı?" der. Böylece herkes bilir ki bunların hepsi o şahın kölesidir ve bunlar da çadırda oturup sevgililerini seyredeceklerdir. Eğer çuhacı vezirlik için, çuhacılığı bırakırsa bütün dünya çırçıplak kalır. İşte bunun için ona, işine karşı öyle bir zevk bağışlamışlardır kı o, bu zevkle her şeye razı olur ve sevinç duyar. Şu halde o ulusu, bu bir köpük parçası olan dünyaya düzen vermek, alemi de velinin nizamı için yaratmışlardır. NE mutlu o kimseye ki alemi onun işlerini nizama koymak için var etmişlerdir! Yoksa aleme düzen vermek için yaratılmış olanlara değil. Aziz ve Celil olan Allah her birine işinde bir sevinç ve zevk bağışlar. Çünkü o adamın yüz yıllık ömrü olsa, aynı işi yaptığı halde, işine karşı duyduğu aşk daha çok artar ve kendisine işinin incelikleri ilham oldukça, bundan daha büyük bir zevk ve tad alır. "Hiçbir şey yoktur ki O'na hamdederek şanını tenzih etmesin." [Kur'an, Sure: 17, Ayet: 44]

    İpi yapanın ayrı, çadır direğini yapan marangozun ayrı, kazık yapanın ayrı, çadır bezini dokuyan dokumacının ayrı ve çadırda oturup eğlenen, içen velilerin ise ayrı bir tesbihi vardır.

    İşte bu topluluk bizim yanımıza geliyor. Eğer suscak olursak incinirler. Bir şey söylesek, onlara söylemek lazım geldiğinden, o zaman da biz inciniriz. Çünkü gidip: "Bizden sıkıldı, usandı ve bizden kaçıyor." Diye dedikodu ederler. Odun tencereden nasıl kaçar? Kaçsa kaçsa tencere kaçar. Çünkü ateşe dayanamaz. Odunun ve ateşin kaçması kaçma değildir. Belki onun zayıf olduğunu gördüğü için ondan uzaklaşır. İşte bu yüzden bütün hallerde tencere kaçmaktadır. Bizim kaçmamız da onların kaçmasıdır. Biz aynayız. Onlar da bir kaçma olunca bu bizde görülür ve biz onlar için kaçıyoruz. Ayna, [insanların] onda kendilerini seyrettikleri şeydir. Onlar bizi sıkılmış bir halde görüyorlarsa bu, kendi sıkıntılarıdır. Sıkıntı ve üzüntü, zayıflığın vasfıdır. Onun için buraya sıkıntı sığmaz. Onun burada işi ne?

    Hamamda Şeyh Salahaddin'e büyük bir alçak gönüllülük gösterdim. Şeyh de bana karşı fevkalade mütevazi hareket etti. Onun bu hareketi karşısında dert yandım ve içime şöyle geldi: Tevazunun hududunu aşıyorsun. Yavaş yavaş tevazu göstermek daha iyidir. Önce onun elini yıka, sonra ayağını, sonra da azar azar görünmez bir hale getir. O zaman buna alışır ve zahmete sokmak, hizmete karşılık hizmet hissini duymaz. Çünkü sen bu şekilde, onu alçak gönüllüğe yavaş yavaş alıştırmış oluyorsun. İşte dostluğu ve düşmanlığı da böyle tedricen göstermek lazım. Mesela düşman olan birine önce azar azar öğüt verirsin. Dinlemezse döversin; yine aldırış etmezse onu kendinden uzaklaştırırsın. Kur'an da buyurulmuştur ki: "Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın, onları dövün." [Kur'an, Sure: 4, Ayet: 34]

    Dünyanın işleri böyle yürür. Baharın barışını ve dostluğunu görmüyor musun? Başlangıçta azar azar sıcaklık gösterir, sonraları artırır. *Ağaçlara bak. Sıcaklık yavaş yavaş geldiği zaman önce gülümser, sonra azar azar yaprak ve meyvelerden elbiseler giyerler. Dervişler gibi hepsini birden ortaya kor ve varlarını yoklarını feda ederler. İşte bunun için dünya ve ahiret işlerinde de herkim acele gösterir ve mübalağa ederse, bu iş ona müyesser olmaz. Riyazet etmek isteyen için şu yolu göstrermişlerdir: Bir batman ekmek yiyebiliyorsa, her gün bir dirhem azaltacak olursa gitgide, aradan bir veya bir iki yıl geçmeden, ekmek yarım batmana inmiş olur. Bunu öyle yapar ki vücudu bu azalmanın farkında olmaz. Bunun gibi ibadet, taat, halvet ve namaza teveccüh etmek de aynen böyledir. İnsan önce yalnız namaz kılmazsa nasıl Allah yoluna girer? Evvela, bir zaman beş vakit namazını kılıp, sonradan artırır. Bunun sonu gelmez…

  9. #19
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 22


    İbni Çavuş'a lazım olan, Şeyh Salaheddin aleyhinde kötü söz söylemekten dilini tutmasıdır. Böyle yaparsa, onun bu hareketi kendisine bir fayda sağlar; kalp gözünü kaplayan karanlıklar sıyrılır ve önündeki perdeler açılır.

    İbni Çavuş onun için neler diyor? İnsanlar böyle bir Allah erine ulaşmak için yurtlarını, analarını, babalarını, karılarını, çoluk çocuklarını, akrabalarını bırakarak Hint'ten, Sind'e geldiler. Demirden yaptırmış oldukları ayakkabıları parça parça oldu. Bu zhmeti, o alemden koku almış olan bir eri bulmak ümidi ile çekiyorlardı. Bu dünyada ne kadar insanlar, özleyiş içinde ölmüşler ve aradıklarını bulamamışlar, böyle bir ere kavuşamamışlardır. Sen ise böyle bir erle evinde (oturduğun yerde) karşılaşıyorsun da bir de ondan yüz çeviriyorsun. Bu senin için büyük bir bela ve gaf'lettir.

    İbni Çavuş, Şeyhlerin Hakk ve dinin salahı (Selah'ül-Hakk ve'd-Din) (Allah onun saltanatını devamlı etsin) hakkında çok güzel sözler [de] söyledi: "O büyük adamdır. Büyüklüğü yüzünden bellidir; ben onun yanında bulundum." [dedi]. Sizden bahsederken: "Mevlamız, Efendimiz, Allah'ımız, Yaratıcımız!" dedi. O bu tabirleri hiçbir zaman değiştirmemiştir. Şimdi ona ne oldu? Kötü ve bozuk niyetler mi gözlerini ondan perdeledi? Bu gün ise Şeyh Salaheddin'den konuşulurken: "O hiçbir şey değildir." Diyor. Salaheddin ona ne kötülük etti? Onun kuyuya doğru gittiğini görünce, bütün insanlara karşı olan şefkatinden, ona da: "Kuyuya doğru gitme!" dedi. Fakat işte bu şefkat onun hoşuna gitmedi.

    Sen Selaheddin'in hoşuna gitmeyecek olan bir şey yaparsan, büsbütün onun kahrına, gazabına uğrarsın. Böyle olunca sıkıntı ve kederden gönlün nasıl kurtulur? Gitgide cehennem dumanı içinde boğulursun. O sana: "Benim kahır ve gazap, lutuf ve merhamet evimden göç. Eğer hoşuna gidecek bir şey yaparsan o zaman, benim lutuf ve merhamet evime girersin. Bununla için açılır, aydınlanır." Diyor. O sadece senin ve senin faydaların için sana öğütler veriyor. Sen ise bu öğüt ve şefkatleri, bir takım kötü düşüncelere hamlediyorsun. Böyle bir adamın sana ne düşmanlığı, ne kötülüğü olabilir? Mesela sen haram olan şaraptan, afyondan veyahut sema'dan sarhoş olup zevk alırsın. O zaman bütün düşmanlarına memnunluk gösterir, onların kusurlarını bağışlar, ellerini ayaklarını öpersin. Bu anda iman eden, etmeyen senin gözünde bir olur. İşte Şeyh Salaheddin senin bu duyduğun zevk güneşlerinin aslıdır. Şevk ve neş'e denzilerinin hepsi onun yanındadır. Onun kime karşı bir kini ve garazı olabilir? O bunu sana, bütün kullara olan şefkat ve sevgisinden söylüyor. Yoksa bu çekirgelere ve kurbağalara karşı kötü bir duygu neden beslesin? Kendisinde böyle bir büyüklük ve saltanat olan kimse, bu miskinle bir olabilir mi?

    Hayat suyunun karanlık bir yerde bulunduğunu söylerler. Bu karanlık yer, velilerin cismidir. Hayat suyu ondandır. İnsan bu suya ancak karanlıkta ulaşabilir. Sen karanlığı sevmiyor, ondan nefret ediyorsun. O halde hayat suyuna nasıl ulaşabilirsin? Korkaklardan korkaklığı, kahpelerden kahpeliği öğrenmek istersen hoşlanmadığın ve istediğinin aksine olan pek çok şeylere katlanman gerekir. Yoksa istediğine ulaşamazsın.

    Velilerin ve nebilerin makamı olan ölümsüz bir hayat kazanmak istersen, hoşlanmadığın şeylere katlanmadan, nefsindeki kötülüklerden vazgeçmeden bu nasıl olur? Şeyh sana eski şeyhler gibi hükmetmiyor ve: "Karını, çocuklarını, malını ve mansıbını terket!" diyor. Eski şeyhler: "Karını bırak, onu biz alacağız!" derlerdi ve müritleri de buna tahammül ederlerdi. Şeyh size kolay bir şey teklif ettiği zaman niçin buna katlanmıyorsunuz? Sizin hoşlanmadığınız birçok şeyler vardır ki belki onlar sizin hakkınızda hayırlı olur. Nefislerini körlük, bilgisizlik kaplamış olan bu adamlar ne söylüyorlar? Bunla hiç düşünmüyorlar; insan, bir kadına bir çocuğa aşık olduğu zaman ne düşkünlüklere katlanır. Onu kandırmak, gönlünü hoş etmek için varını yoğunu feda eder. Gece gündüz bununla uğraşır. Bundan hiç usanmadığı halde başka şeylerden sıkılır. Şeyhin ve Allah'ın sevgisi bundan aşağı mıdır? O ise, yapılması pek kolay olan bir takım hikmetler söylediği için şeyhini terketmeye kalkıyor. Bu da gösteriyor ki o henüz gerçek aşık olmamıştır. Eğer gerçek aşık ve isteyici olsaydı, bunun birkaç misline tahammül eder ve bunlar ona baldan, şekerden daha tatlı gelirdi.

  10. #20
    Tecrübeli Üye KANUNİ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Kütahya
    Yaş
    41
    Mesaj
    309
    Rep Gücü
    36

    Cevap: Fıhi Mafih

    FASIL 23


    Tokat tarafına gitmek lazım. Çünkü o tarafın iklimi mtedildir. Antakya tarafının da böyledir. Fakat orada daha çok Rumlar vardır ve eskeriyetle onlar dilimizi anlamazlar. Anlayanlar da olabilir…

    Bir gün bir toplulukta konuşuyorduk. Bunlar arasında kafirlerden de bir grup vardı. Konuşma esnasında bunlar ağlıyor, seviniyor ve türlü türlü haller gösteriyorlardı. Biri "Onlar bunu ne bilip ne anlarlar? Bu türlü sözleri, belli başlı Müslümanlardan binde biri anlarken onlar neyi anlayıp da ağlayacaklar?" diye sordu. Mevlana buyurdu ki: Bu sözün kendini anlamalarına lüzum yoktur. Onlar özünü, aslını anlıyorlar. Hepsi Allah'ın birliğini itiraf eder; O'nun yaratıcı, yiyecek verici, her şeye tasarruf edici olduğunu ve sonunda O'na dönüleceğini bağış ve cazanın O'nun tarafından olduğunu bilirler ve Allah'ın vasfı ve zikri olan bu sözü işittikleri zaman, hepsi mustarip olur veya hepsinde bir sevinç ve zevk meydana gelir. Bu sözden onlara sevdiklerinin ve istediklerinin kokusu gelmektedir. Yollar her ne kadar çeşitli ise de gaye birdir. Görmüyor musun ki Kabe'ye giden ne çok yol vardır. Bazısının yolu Rum'dan, bazısının Şam'dan, bazısının Acem'den, bazsının Çin'den, bazısınında den,z yolundan Hint ve Yemen'dendir. Bunun için yollara bakarsan, ayrılık büyük ve sınırsızdır. Fakat gayeye, maksada bakacak olursan hepsi birleşmiş, hepsinin kalbi Kabe hakkında anlaşmış ve orada bir olmuştur. Ona olan aşkları çok büyüktür. Çünkü oraya hiçbir anlaşmazlık, aykırılık sığmaz. O söylediğimiz çeşitli yollarla olan ilgi, küfür ve iman'la karışık değildir. Oraya ulaştıkları zaman, yollarda birbirleriyle yaptıkları çarpışmalar, döğüşüp çekişmeler ve karşı koymalar sona erer. Yolda iken biri öbürüne: "Sen sebatsızsın, kafirsin." Der ve bir başkası diğerine bunu böyle gösterir. Fakat Kabe'ye varınca bu kavgaların bir olduğu anlaşılır. Mesela, eğer kasenin canı olsaydı, kendini yapanın kulu olurdu ve onunla sevişirdi. Bu yaptıkları kaseyi, bazısı: "Bunu şöyle sofraya koymalıdır." Yine bazısı: "Onun içini yıkamalı", bazısı da: "Onun dışını yıkamak lazımdır.", bazısı: "Hepsini yıkamalı." Ve bazısı da: "Yıkamağa lüzum yoktur." Der. İşte anlaşmazlık bu gibi şeylerdendir. Fakat kaseyi yaratan, yapan biri olduğunda ve onun kendi kendine var olmadığında hepsi anlaşmıştır ve hiç kimse bunun aksini söyleyemez.

    Gelelim şimdi insanlara: İnsanlar can ve gönülden Allah'ı severler, O'nu isterler ve O'na yalvarırlar, her şeyi O'ndan beklerler ve neleri var, neleri yoksa hep O'ndadndır. O'ndan başkasını kendi üstlerinde kudret ve tasarruf sahibi olarak bilmezler. Böyle bir mana, ne inkar, ne de iman etmektir. O'nun içimizde bir ismi yoktur. Fakat içten dil oluğuna doğru, o mana suyu akınca donar, şekil ve cümle olunca ona küfür ve iman adı verilir. Bunun gibi bitkilerin de yerden çıkmağa başladıkları zaman evvela bir şekilleri yoktur. Fakat bu dünyaya yüz çevirince, önce latif ve nazik görünür, rengi beyaz olur. Bu dünyada adım atıp ilerledikçe kirlenir, kabalaşır, rengi değişir. Yalnız mü'min ile kafir bir arada oturdukları zaman, birbirleriyle konuşmazlar, söz etmezlerse birdirler. Düşünce muaheze edilmez. [İnsanın] içi hürriyet alemidir, düşünceler latiftir, onlara hükmolunamaz. "Biz görünene hükmederiz, sırları Allah bilir." (H.) buyurulmuştur. Bu düşünceleri sende Yüce Allah meydana getiriyor ve sen bunları yüz bin çalışıp çabalama ve la havle ile kendinden çıkarıp atamazsın. İşte bu yüzden: "Allah'ın alete ihtiyacı yoktur." Derler. O tasavvurları ve düşünceleri, kalem ve boya gibi aletler olmadan, sende nasıl hasıl ettiğini görmüyor musun? Düşünceler, havadaki kuşlar gibidir. Bunları yakalayıp kafese koymadan önce satmak şer'an caiz değildir. Havadaki kuşu satamazsın. Satışta satılan şeyi teslim etmek şarttır. Mademki buna gücün yetmiyor öyleyse neyi teslim edeceksin? Düşünceler içimizde oldukç adları, sanları ve alametleri yoktur, bu yüzden onların ne kafirlikleri ne de Müslümanlıkları hakkında bir hüküm verilemez. Hiçbir kadı (yargıç) var mıdır ki: "Sen içinden böyle itiraf ettin veya şöyle sattın yahut gel, içinden böyle düşünmediğine yemin et!" desin. Diyemez, çünkü bir kimsenin içine hükmedilmez. Düşünceler, havadaki kuşlar gibidir. İbare ve cümle, söz haline geldiği andan itibaren onun kafirliğine ve Müslümanlığına, iyiliğine ve kötülüğüne hükmolunabilir. Cisimlerin alemi olduğu gibi, tasavvurların tahayyüllerin ve vehimlerin de alemi vardır. Yüce Allah ise bütün alemlerin fevkindedir ve ne içte ne de dıştadır.

    Şimdi sen Allah'ın bu tasavvurlar üzerindeki tasarrufuna bak? Onları niteliksiz, benzersiz, kalemsiz ve aletsiz olarak nasıl tasvir ediyor! Bu hayali ve tasavvuru ele geçirmek için, göğsü yarıp parça parça etsen, bu düşünceyi orada bulamazsın. Onu kanda, damarda, yukarıda ve aşağıda hulasa, hiçbir parçada bulamazsın. O niteliksiz, nasılsız ve yönsüz olduğundan, dışarda da ele geçiremezsin. O'nun bu tasavvurlarda tasarrufu o kadar eşi görülmemiş ve latif olunca, bütün bunları yaratan o olduğuna göre, onun nişansız, benzersiz ve ne kadar latif olması lazım geldiğini sen artık düşün. Bu kalıplar insanlardaki manalara nisbetle kesif'tir. Latif, benzersiz ve niteliksiz olan manalar ise, Allah'ın lutuflarına nazaran kesif cisimler gibidir.

    Nazım: (O, kutlu ruh, eğer perdeler arkasından görünseydi, insanların akıllarını vücut (gövde) sayarlardı.)

    Yüce Allah bu tasavvurlar alemine ve hatta hiçbir aleme sığmaz. Eğer tasavvurlar alemine sığmış olsaydı, tasavvur edenin onu kavramış olması gerekirdi ve bu bakımdan O, tasavvurların yaratıcısı olmazdı. İşte böylece onun bütün alemlerin ötesinde, üstünde olduğu anlaşılmış oluyor.

    Yüce Allah Peygamberine dosdoğru rüyayı gösterdi "Allah dilerse Mescid-i Haram'a girersiniz." [Kur'an, Sure: 48, Ayet:27] Hepsi: "Kabe'ye gireriz!" der. Bazısı da: "İnşallah Kabe'ye gireriz" diyor. Bu İnşallah! Diyenler aşıklardır. Çünkü aşık kendini, elinden iş gelir ve istediğini yapar göremez. Sevgilisini iş yapan ve faaliyet gösteren bilir. Bunun için: "Sevgili isterse oraya gireriz." Diyor. İşte dışı görenler için Mescid-i Haram, halkın ziyaret için gittiği Kabe'dir. Aşıkların ve Allah'ın has seçkin kullarının indinde ise Mescid-i Haram, Allah'ın visalidir. Bunun için: "Eğer Allah isterse, ona ulaşırız ve Didar'ı ile şereflenmiş oluruz!" diyorlar. Fakat sevgilinin: "İnşallah!" dediği enderdir. Bunun hikayesi pek tuhaftır. Tuhaf olan bir hikayeyi işitmek ve dinleyebilmek için de tuhaf bir adam lazımdır.

    Allah'ın bir takım kulları vardır ki onlar azizdir, sevgilidir ve sevilirler. Yüce Allah onlara taliptir. Aşıkların bütün vazifesini onlar için yerine getirir. Aşığın: "İnşallah erişiriz!" dediği gibi, Yüce Allah da: "O garip (aziz) isterse!" der. Fakar biz şimdi bunun şerhi ile uğraşacak olursak, vasıl olan veliler ipin ucunu kaçırırlar; (Onlar böyle olursa) bu türlü sırlar halka nasıl söylenebilir? Kalem buraya geldi, ucu kırıldı.

    Minarenin üzerindeki deveyi göremeyen, devenin ağzındaki bir tel kılı nasıl görür?

    Şimdi geldik ilk hikayeye: O, "İnşallah" diyen aşıklar: "İşi yapan sevgilidir. O isterse Kabe'ye gireriz." Demek isterler. Bunlar Allah'ta gark olmuşlardır. Oraya başkası sığamaz. Nerede başkası? Orada başkasının sözünü etmek bile haramdır. Kendini yok etmedikçe oraya kimse giremez. "Allah'tan başka kimse yoktur." (K. K.)

    "Yüce Allah, Peygamberine rüyayı gösterdi." [Kur'an, Sure:48, Ayet: 27] Buyurulduklarında bu rüya aşıkların ve sadıkların rüyasıdır. Yorumu öteki dünyada belli olur. Bütün alemin halleri, belki bür rüyadır ve yorumu öbür dünyada belli olacaktır. Mesela rüyanda ata bindiğin zaman muradın olur. Atın muradla ne ilgisi var? Sana bütün para verdiklerini görünce, bunun yorumu şudur: Bir bilginden güzel ve doğru sözler işiteceksin. Para söze ne bakımdan benzer? Seni darağacına astıklarını görürsen, bir ulusun başı olursun. Darağacının başlıkla ne alakası var, ona nerden benziyor? Bu dünyanın hali de bu söylediğimiz gibi bir rüyadır ve bu hususta, "Dünya uyku uyuyanın rüyası gibidir." (H.) buyurulmuştur. Yalnız o rüyanın yorumları, öbür dünyada başka türlü olup, buna benzemez. Ona, ilahi yoran (Muabbir-i İlahi) derler. Çünkü her şey onun için keşfedilmiştir. Mesela bir bahçıvan bahçeye girip ağaçlarına bakınca, dalların uçlarında meyve görmeden: "Bu hurmadır, şu incirdir, öbürü nardır, öteki armut, beriki de elmadır." Diye hüküm verebilir. Onun ilmini bildiğinden: "Ne oldu? O rüya nasıl bir sonuç verdi?" gibi tabirleri görmesi için kıyamete lüzum yoktur. O, ne sonuç vereceğini tıpkı bahçıvanın o dalın ne meyve vereceğini peşinen bilmesi gibi başından görmüştür. Mal, kadın, elbise gibi bütün şeyler, başkaları için istenir; bizzat matlup değildir. Görmüyor musun ki yüz dirhem paran bulunsa bu parayı yiyemezsin ve kendine yiyecek yapamazsın. İşte bu kadın, para, evlat, şehvet ve giyecekler ise, soğuktan korunmak içindir. Böylece bütün şeyler zencir gibi birbirine bağlı olarak, ta Aziz ve Celil olan Allah'a kadar uzayıp gider. İstenilen aranılan O'dur ve O'nu, başka şey için değil, kendisi için isterler, çünkü O, herşeyin üstünde ve hepsinden daha iyidir, daha yücedir, daha şerefli, daha güzel ve hoştur. Bu durumda O'nu O'ndan daha aşağı olan bir şey için nasıl isterler? Sonuç O'ndandır ve O'na erişmekle bütün arzularına kavuşurlar. Artık bundan ilerisi, ötesi yoktur.

    Bun insan nefsi, şüphe ve zan yeridir. Sen ondan bunları hiçbir yolla ve hiçbir zaman yok edemezsin. Ancak bu aşık olmakla mümkün olabilir. Aşık olunca içinde artık hiçbir şüphe ve zan kalmaz. "Senin bir şeye karşı olan sevgin, seni kör ve sağır eder." (H.) buyrulmuştur.

    İblis, Adem'e secde etmeyip, Allah'ın emirlerine karşı gelince: "Beni ateşten yarattın da, onu çamurdan yarattın." [Kur'an, Sure:7 , Ayet: 12] dedi. Yani benim zatım ateşten, onunki çamurdandır. Yüksek olanın aşağı olana secde etmesi nasıl yakışık alır? İşte İblis, Allah ile böyle mücadele etmesi, ona karşılık vermesi yüzünden, Allah'ın lanetine uğradı ve huzurundan kovuldu: "Ah Allahım! Hepsini sen yaptın. Senin bozgunculuğundur. Bir de bana lanet edip beni huzurundan uzaklaştırıyorsun." Dedi Adem de günah işlediği için Allah ona: "Ey Adem ben gyaptığım halde, sen yapmışsın gibi gösterdim. Ve işlediğin günahtan dolayı seni azarladığım halde, benimle niçin tartışmadın? Senin delilin yok muydu? Ve niçin bana: "Hepsi senden, senyaptın; dünyada senin istediğin her şey olur ve istemediğin hiçbir şey olmaz, demedin. Bu kadar yerinde, doğru ve açık bir delilin olduğu halde, hiçbir şey söylemedin." Buyurdu. Adem: "Ey Allahım! Biliyorum, fakat senin önünde terbiyemi elden bırakmak istemedim. Sana olan aşkım bırakmadı ki karşı geleyim." Dedi.

    Buyurdu ki: Bu şeriat su içecek yerdir, yani kaynaktır. [Tıpkı] padişahın divanına benzer. Orada emir, nehiy, ölüm cezası, adalet gibi padişahın hükümleri, gerek halka gerek hususi kimselere karş mevcuttur ve padişahın divanının hükümleri sınırsız ve sayısız olup, birçok düzenleyici ve faydalı şeylerle doludur. Alemin kararı bununla kaimdir.

    Fakat dervişlerin ve fakirlerin halleri padişahla görüşmektir. Hakimin ilmini bilmek nerede: İlmi ahkamı bilmek nerede! Ve ilm-i Hakimi bilmek ve padişahla görüşmek nerede! Bunlar arasında çok büyük farklar bulunur. Eshab ve onların durumları medreseye benzer. Bu medresede mollalar vardır. Her mollanın bir hocası olur ve mollaya kavrayışına, anlayışına göre bir aylık bağlar. Birine on, birine yirmi, birine otuz kişilik kadar verir. Biz de sözü herkesin anlayacağı, kavrayacağı ölçüde söylüyoruz. Çünkü, Peygamber: "İnsanlarla, onların akılları nisbetinde konuş." Buyurmuştur. Allah daha iyisini bilir.

2. Sayfa, Toplam 5 BirinciBirinci 1234 ... SonSon
Yukarı Çık