İran Bahaîleri siyasal baskı ve çoğunluk şovenizmi altında can çekişiyor

21. yüzyılda insan onurunun ayaklar altına alındığı koşullarda yaşayan Bahaîlerin durumu son derece üzücü. Ancak maruz kaldıklarının uluslararası toplumun ilgisini pek çekmemesi daha da üzücü.

RECEP KORKUT

1979 yılındaki İslam Devrimi’nden bu yana İran’da, Yahudi (İsrail) düşmanlığı, Amerikan karşıtlığı, azınlıklar ve yabancılara ayrımcılığın had safhada olduğu bir adalet düzeni üzerinden yürüyen ve kendini “en yüce hukuk bilginlerin iktidarı” olarak tanımlayan iktidar ideolojisi bulunmaktadır. Bu iktidara karşı çıkanlar içinse, rejimin hayatta kalmasını sağlayan 'ters kota'lar ve şiddet şovenizmi var. Bu düzenin en fazla can çekiştirdiği toplulukların başında ise fazla bilinmeyen Bahaîler gelmektedir.

19. yüzyılın başında beri acı bir geçmişe sahip Bahaîlerle ilgili yara son dönemlerde yeniden deşiliyor. 1979 İslam Devrimi'nden bu yana durumları hiçbir zaman iyi olmayan ve giderek güçleşen koşullar altında yaşayan Bahaîlere yönelik zulüm ve diğer kötü muameleler bugünlerde had safhaya ulaşmış durumda.


İran Bahaîleri can çekişiyor

Bahaîlik, Şii İslam kaynaklı fakat İslam’dan tamamen bağımsızlaşmış bir inanç. 1800'lerde İran'da Mirza Hüseyin Ali (1817-1892) tarafından kurulan Bahaî dini inananlarının sayısı 2007 y ılı itibariyle 7 milyon kadar. En önemli ideali, dünya barışını kurmak olan 193 ülkeye dağılmış durumda ki Bahaîlerin içindeki farklı kabile, ırk ve etnik grup sayısının 2 bin 112'ye ulaştığı sanılıyor. Bugün İran’da 300 bine ulaşan bir varlığa sahip olan Bahaîlerin kutsal bir kitapları olmadığı için 1979 Anayasası’nda Hıristiyanlar, Museviler ve Zerdüştler gibi dini azınlık kabul edilmiyorlar ve bu ülkede doğmaktan gelen haklara ve vatandaşlıktan doğan haklara sahip sayılmıyorlar. Dolayısıyla İslam’ın Kuran’da ve hadislerde vurguladığı başka dine mensuplara yönelik onurlu yaşama hakkından yararlanmaları söz konusu olamıyor.

Bugün İran’da Bahaîler , bırakın bir vatandaş kabul edilmeyi kendilerine yönelik had safhada ayrımcı ve engelleyici tutumlar nedeniyle insan dahi sayılmayacak durumda hayatlarını sürdürüyorlar. Üniversiteye gitmeleri ve tutuklandıklarında avukat tutma hakları yok . Nedensiz yere tutuklanmaları son derece normal ve trafik suçundan bile hüküm giyseler, verilen ceza bir cinayetinki kadar olabiliyor . Açılan davalar da çok hızlı ve gizli yürütülüp birkaç dakika içinde sonlandırılabiliyor.


“İbadet için yakılmak”

Binlerce Bahaî lideri veya bireyleri kayıp ya da sistemli biçimde işkence görmekte. Ayrımcılık ve aşağılama küçük çocukları bile kapsamaktadır. Mallarına sıklıkla keyfi yere el konulmaktadır. Kayda değer bu insan hakları ihlallerini geçelim, bazı Bahaîler in ibadet ettikleri için yakıldıkları hatta ibadet için yakıldıkları dahi söylenmektedir. Öte yandan bu zulümler ve ayrımcılıklar sadece kamu eliyle yapılanlarla da sınırlı değil. Siyasal baskı altında yaşamın yanında çoğunluk şovenizmi de İran Bahaîlerine can çekiştiriyor.

Toplumsal şüphe ve güvensizlikle karşılaştığı, Bahaî karşıtı düşünceleri ve eylemleri ifade etmek de son derece doğal. Özellikle Mollalar Bahaî kelimesini duyunca küplere biniyor. 1991'de bizzat Yüce Rehber Ali Hameney'in imzasını taşıyan bir belgede, "Yönetim, Bahaîlere onların ilerleme ve gelişmelerini durduracak şekilde davranacaktır. Onları üniversiteden ya girişte ya da eğitim sırasında kovmak gerekir. Eğer kendilerini Bahaî olarak belirtirlerse, işe girmeleri reddedilmelidir" den ilmektedir.


Bahaî olmak idam gerekçesi

İslam'dan Bahaî dinine geçmek isteyenlerin, devlet otoritesini ve dini grupları geçin akrabaları ve komşularının sosyal tacizi ve şiddetine maruz kaldığı, işkenceden geçirildikleri hatta öldürüldükleri de bilinmektedir. Geçtiğimiz yıla kadar ceza yasası din değiştirenlere ceza öngörmüyordu. Ancak sıklıkla Bahaîler ve din değiştiren Hıristiyanlar başka bahanelerle aylarca tutuklanabiliyordu. Fakat 2008 sonunda İran, İslamiyet’ten çıkanları (mürted) ölüm cezasına çarptıracak süreci başlattı. İran’da din değiştirenlere yani mürtedlere ölüm cezası öngören bu yeni ‘İslami Ceza Yasası’ darağacındaki ipe fazla uzak olmayan Bahaîler için çanlar çalmaya başladı. Geçtiğimiz yıldan bu yana Bahaîlerin İran’dan akın akın kaçmaları daha da arttı.

İran’da Bahaîlere yönelik zulmün görünür nedeni, İsrail bağlantıları iddiası. Buna göre Bahaîler, Bahaullah lakaplı liderleri Mirza Hüseyin Ali’nin sürgündeyken öldüğü bugünkü İsrail’de üslenmiş olmaları nedeniyle, İran yönetimi tarafından kolayca Siyonist casusu olmakla suçlanabiliyor. Çok sayıda Bahaî, ülke güvenliğine aykırı hareket ettikleri, özellikle “Siyonistler (İsrail) olmak üzere yabancı güçlerle ilişki içinde oldukları” gerekçesiyle öldürülmekte ya da işkence görmektedir. Ancak İranlı Bahaîlerin maruz kaldıkları bu tutumların temelinde yatan neden ise sağlam temelli inanç kaidesinden yeni bir din ortaya çıktığı zaman genellikle meydana gelen bir yanlış anlama ve korku göstergesidir. Gerçekten de dünyanın büyük dinlerinin neredeyse hepsi ilk ortaya çıkışlarında şiddetli tepki ve zulümle karşılaşmışlardır. Hıristiyanlığın ilk çıktığı zaman Yahudilerden gördükleri muameleler gibi.


Türkiye soruna uzak değil

Türkiye, komşusu İran’ın bu muameleleri hak gördükleri Bahaî meselesine hiç de uzak sayılmaz. Osmanlı’da özellikle düşünce benzerliği nedeniyle Yeni Osmanlıları oldukça etkilemişti, hatta Abdullah Cevdet işi Bahaîliği topluma sunmaya kadar götürmüştü. Günümüzde de Türkiye’de 5 ile 20 bin arasında değişen sayıda Bahaî’nin olduğu söylenmekle birlikte Türkiye, İran’dan akın akın kaçan İranlı Bahaîlerin mülteci olarak sığındığı ve üçüncü bir ülkeye yerleştirilinceye kadar “bekleme odası” olarak kaldıkları ülkedir. Türkiye’de kaldıkları süre içinde de “potansiyel tehlike” olarak görülmekteler.
Öte yandan dünyadaki tüm Bahaîlerin peygamber olarak kabul ettiği Mirza Hüseyin Ali, Tahran'dan sürgün edildikten sonra 1867-1868 yılları arasında Edirne'de bugün bahçesi kamulaştırılan evde kalmıştı. Bu evi, her yıl binlerce Bahaî’nin ziyaret etmektedir ve bir anlamda Bahaîlerin hac yerleri işlevi görmektedir.


Uluslararası toplum görmezden geliyor

Siyasal baskı ve çoğunluk şovenizminin reva gördüğü zulüm ve aşağılanmalar altında yaşayan İranlı Bahaîler, uluslararası toplumun samimiyetinin sınandığı aşikâr bir örnek. 21. yüzyılda insan onurunun ayaklar altına alındığı koşullarda yaşayan Bahaîlerin durumu son derece üzücü. Ancak maruz kaldıklarının uluslararası toplumun ilgisini pek çekmemesi daha da üzücü.

İranlı Bahaîler salt İran karşıtlığı söz konusu olduğunda hatırlanıyor ve salt bir İran karşıtlığı üzerinden yürüyen tepkilere eklemleniyor. Ya da Bahaîlerin ülkelerinden kaçıp mülteci konumuna düşmeleri yani gelişmiş ülkelere gelmeleri arka planda ise artık gelmelerini istememeleri- gelişmiş ülkelerin bir nebze olsun ilgi duymasını sağlamıştır. Ahlaki olmayan bu tavırlar hiç de anlaşılır ve kabul edilebilir değil. Ve onurlu bir yaşama kavuşmalarını sağlamak ve cesaretleriyle takdir edilmek yerine bir vicdan(sızlık) kafesine hapsedilen İran’daki Bahaîlerin görmezden gelinmeye devam edilmesinin ahlaki sorumlulukları da hepimizi ilgilendirmektedir. Bitirirken inananları komşuda can çekişen Bahaullah’a kulak verelim: “Barışa, insanların eski davranış kalıplarına inatla sarılmasının sebep olacağı akla hayale sığmaz dehşetteki olaylardan sonra mı ulaşılacak, yoksa şimdi müşaverelerle belirecek iradenin tasarrufu ile mi kucak açılacak; bu, tüm dünya sakinlerinin önündeki bir seçimdir”.

Recep Korkut: Sosyal Çalışmacı, Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği

kaynak