1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 29
  1. #1
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215

    heart Kur'ân-ı Kerîm Çözümü

    Kur'ân-ı Kerîm, Allâh indînden inzâl olmuş BİLGİ'dir (Kitap'tır)!..

    Allâh indî için ise lisan kavramı asla söz konusu edilmez!

    Belki Kur'ân-ı Kerîm'in orijinali için "ALLÂH'ÇA"dır diyebiliriz.

    Şayet onu Hazreti Muhammed aleyhisselâm (arap müşriklerin iddiası üzere) yazdı denseydi, elbette ki o takdirde Kurân'ın orijininin Arapça olduğu öne sürülebilirdi!

    Oysa Kur'ân-ı Kerîm, "ALLÂH'ÇA" orijinalinden Cebrâil isimli melek tarafından Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'a kendi lisanı olan Arapça olarak inzâl olmuştur ki, o ortamın insanları ne anlatılmak istendiğini anlasınlar diye...

    Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de bu gerçeğe şöyle işaret edilmektedir:

    "Biz her Rasûlü kendi toplumunun lisanı ile irsâl ettik ki, onlara en anlaşılır şekilde açıklasın... (Artık) Allâh dilediğini saptırır ve dilediğine de hidâyet eder... O, Aziyz'dir, Hakiym'dir." (İbrahiym: 4)

    Orijini Allâh indînde "Allâh'ça" olan Kur'ân-ı Kerîm, çok zengin bir lisan olan Arapça olarak inzâl edildiğinden, her anlayış mertebesine farklı derinlikli mânâlar açmaktadır. İhtiva ettiği mecazlar ve misaller dolayısıyla da her âyet iç içe birkaç anlama işaret etmektedir.

    Bize bildirilen Arapça Kur'ân-ı Kerîm orijinal olan ve hemen her âyetinde derinlikli olarak birçok anlamlar ihtiva eden Muhteşem eser olması hasebiyle, ASLA hiçbir lisana tüm kapsamıyla tercüme edilemez, meâllendirilemez!

    Tüm çeviriler ve meâller sadece, çevirenin kelime bilgisi ve anlayışı kadarıyla O muhteşem Bilgi kaynağından alıntı kapsamındadır!

    Burada şu çok anlaşılır örneği vermek istiyorum, konunun daha iyi fark edilmesi için...

    Tüm tasavvufla ilgilenen ve bir kısmı "Velî" kabul edilen Hacı Bektaş Velî'den Muhyiddini İbn Arabî'ye kadar sayısız zevât, mükemmel Arapça bilgisiyle Kur'ân-ı Kerîm'den aldıklarıyla, bu görüş ve yaşama sahiplerken...

    Diğer yandan Muhyiddini Arabî'ye "Kâfir" diyen; tasavvufla ilgilenenlere "kâfir" diyen Vahhabîlik türü mezheblerin mensupları da mükemmel Arapça bilgileriyle aynı Kur'ân-ı Kerîm'den bu anlayışa sahip olmaktadır.

    Şimdi Düşünün!

    Abdülkâdir Geylânî'den İmamı Gazâlî'ye, Şah Nakşıbend'e, Abdülkerîm el Ciylî'den Seyyid Ahmed Rufaî'ye, İmamı Rabbanî'ye kadar mükemmel Arapça bilen bu insanlar Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl anlamışlar ve nasıl yaşamışlar...

    Bunların tam zıddı görüşte olup, tanrıyı yukarıya oturtan, tanrının eli vardır, ayağı vardır, koltukta oturur, yanından yeryüzüne kitap yollar anlayışında olup, karşı anlayıştakileri "kâfir" olarak niteleyenler de mükemmel Arapça bilenler olarak nasıl bir anlam çıkartmışlardır!

    İşte günümüzdeki pek çok meâl, çeviri, başta İngilizce olanlar olmak üzere değişik lisanlara yapılan tercümeler, genelde hep bu ikinci tür anlayışa dayalı olarak yapılmıştır. Buna karşılık çok az miktarda birinci anlayışa dayalı tefsir de vardır.

    İşte bu sebepledir ki; Kur'ân-ı Kerim'in meâl veya tefsir veya tercümelerinden HİÇBİRİ için, bu Türkçe ya da İngilizce Kurân'dır denemez. Her biri Kurân'ı anlamak için bir vasıtadır anlayışıyla okunmalıdır.

    "KUR'ÂN-I KERÎM ÇÖZÜMÜ"nde geçen "CEZA" kelimesi, Arapça'da "karşılık-getiri" anl*****dır.

    Hem mükâfat ve hem de kullanılagelen cezalandırma anlamını kapsar.

    Rahmân Sûresinde "ihsanın cezası ihsandır" denip mükâfat anlamındaki yönüyle ceza kelimesi kullanılmışken; Şûrâ sûresinde ise "cezaü seyyietin" yani kötülüğün cezası (karşılığı-getirisi) olarak kullanılmıştır.

    Yanlış anlayışı kırmak, ezber bozmak için, doğruyu fark ettirmek için "Ceza" kelimesi iki anlamıyla da kullanılmıştır "ÇÖZÜM"de. Dolayısıyla bu çalışma okunurken tereddüte düşülen anlamlarda bu inceliklere dikkat edilmelidir.

    Ahmed Hulusi

  2. #2
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215

    Kurân'ı anlamak için ön bilgi

    "OKU"mak amacıyla elinize aldığınız Kur'an , gökteki bir tanrının, yeryüzündeki postacı - peygamberine indirmiş olduğu yazılı bir kitaptaki buyrukları veya fermanı, değildir!

    O, âlemlerin Rabbi olanın irsâl ettiği (risâlet işleviyle açığa çıkardığı) Rasûlüne, (boyutsal derinliğinden bilincine) inzâl ettiği "Hakikat Bilgisi" ve "Sünnetullah" açıklamasıdır!

    İnsanın iki gözü vardır ki, bu iki göz sağlıklı çalışırsa, baktığını şaşı görmez, tek ve net görür. Net ve tek göremeyenlerse bunu sağlamak için ya gözlük kullanırlar ya da lens!

    "OKU"nası Kitap olan Evren'i ve "Sünnetullah"ı sağlıklı "oku"yabilmek için de Allâh, Kur'ân ile bize, iki doğruyu görme camı vermiştir, gözlüğümüze takalım diye...

    "Hakikati" net ve tek görmek için de basîrete ve ilim gözlüğüne ihtiyaç vardır ki onun iki camından biri "B" harfi ilmi, diğeri "El AHAD-üs SAMED" ilmidir!

    Birinci ilim, Kurân'ın en başına konmuş "B" harfidir... Anlamı, "TEK'in SEYRİ" isimli kitabımda açıkladığım "Holografik Gerçeklik" paralelinde, Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın bildirdiği "Zerre küllün aynasıdır!" açıklamasıdır. Birim veya zerre olarak algılanan her noktada, tüm "El Esmâ" potansiyeli ile mevcudiyetini anlatır.

    İkinci ilim ise, Kurân'ın sonuna yerleştirilmiş olan "İhlâs" Sûresi'ndedir. "Allâh" ismiyle işaret edilenin, "El AHAD-üs SAMED" olduğu vurgusudur! "HÛ"dur! O'nun gayrı veya "dûnu" mevcut değildir! "Es Samed", "içine bir şey girmesi, katılması veya ondan bir şey çıkması, oluşması söz konusu olmayan som TEK'illik" anlamını ihtiva etmektedir.

    Bu iki gerçek tek bir bakışı meydana getirmezse, Kurân'ın ruhu ve vermek istediği mesaj asla algılanamaz; gökteki ötendeki tanrı, yerdeki peygamber ve sen anlayışının doğrusu asla bilinemez!

    Kurân'ın temel fikri, insanların, "ALLÂH" ismiyle işaret edileni anlamaya çalışmaları, tanrı kavramı fikriyle "şirk"e (düalizm - ikilik) düşmekten korunmalarıdır.

    İnsanın, gökte veya yerde bir öte - dışsal tanrı kabulü açık "şirk"; "Allâh" yanı sıra, O'ndan ayrı (benliği dâhil) bir güç kuvvet sahibi varlık kabulü de gizli "şirk" olarak tanımlanmaktadır.

    "İnsan"lığa hitaben nâzil olmuş "BİLGİ" (Kitap), kendisini değerlendirecek olanları şöyle uyarıyor:

    "Şirk (bir yanda tanrı diğer yanda her şey) düşüncesine sahip olanlar pistir!"

    "(ŞİRK) pisliğinden (ben ve tanrı anlayışından) arınmamış olanlar Ona (o BİLGİYE - Kurân'a) dokunmasınlar!" (Çünkü anlayamazlar!)

    "Muhakkak ki şirk (Allâh ismiyle işaret edilen yanı sıra veya dûnunda bir varlık olduğunu kabullenmek) büyük zulümdür!"

    "ALLÂH'ın kesinlikle affetmeyeceği tek suç, ŞİRK'tir; bunun dûnundakileri dilediğine affeder!"

    "ŞİRK" anlayışından kurtulmak için de "Allâh" adıyla işaret edilene iman edilmesi istenmektedir.

    "Allâh"a imanın iki mertebesi Kurân'da açıklanmaktadır.

    A) Allâh'a (içinde şirk de bulunabilen) iman... B) "B" işareti kapsamıyla Allâh'a iman.

    Birincisi, ötende bir "tanrı" vehminden kaynaklanan açık "şirk" anlayışından arınmanın gereğini açıklamaktadır.

    İkincisi, "gizli şirk" diye tanımlanmış bulunan, "benliğini, rabbine (Hakikat'in olan El Esmâ'ya) şirk koşma" anlayışından arınmayı anlatmaktadır.

    Şimdi Müslümanların çoğunluğunun ciddiye almadığı, "tasavvuf" deyip bir kenara attığı çok önemli hakikat bilgisinin, "gizli şirk" diye tanımlanan yanılgıyı nasıl açıkladığına ve bu olayın Kurân'da nasıl yer aldığına dikkatle kulak verelim:

    Hamdi Yazır'ın meâlinden naklen veriyorum, "sen yanlış anlamışsın" diyecekleri bundan vazgeçirmek için! Dikkat buyurun, hitap geçmiş halklara değil Rasûlullah Muhammed Mustafa aleyhisselâm'adır, çevresindekilerin bir kısmının imanından söz edilmektedir:

    Yûsuf Sûresi (12)'ndeki 102. Âyetten 107. Âyete kadar olan bölüm:

    "[Ey Muhammed!] Bu[nlar] işte, gayb haberlerinden; sana onu vahy ile bildiriyoruz, yoksa onlar işlerine karar verip mekr [/hile ve düzenler] yaparlarken sen yanlarında değildin.
    Ve [şunu da unutma ki] insanların ekserisi –sen ne kadar [iman etmeleri için] hırslansan [da]– mümin [olacak] değildirler.

    [Oysa sen] buna karşı[lık] onlardan bir ecir [/ücret] de istemiyorsun, o ancak bütün âlemine [/insanlara] [ilahî] bir tezkire[/hatırlatma ve nasihat]tir.

    Bununla beraber, göklerde, yerde [ibret alacak daha] ne kadar âyet [/işaret] var; [fakat ne yazık] ki üzerine uğrarlar, onlardan yüz çevirir geçerler.

    Onların ekserisi Allâh'a şirk koşmaksızın iman etmez."

    Şimdi burada "Akıl ve İman" isimli kitabımı yazmama sebep olan çok önemli âyeti - uyarıyı görelim... Nisâ' Sûresi (4) 136. Âyeti Rasûlullah'a geliyor ve çevresindeki iman etmişlere hitap ediyor:

    "Ey iman edenler; Aminu "B"illahi..." Yani, "Ey iman edenler, "B" harfinin taşıdığı anlam kapsamında iman edin Allâh'a......."

    Ne demek bu?

    Şu demek: Yalnızca Allâh isimlerinin işaret ettiği mânâlardan oluşan âlemler içinde sizin de hakikatiniz, varlığınız - vücudunuz Allâh adıyla işaret edilenin Esmâ'sından meydana gelmiştir. Rabbiniz, hakikatiniz olan bu Esmâ'dır. Dolayısıyla hem derûnunuzda hem de karşınızda Allâh Esmâ'sının açığa çıkışından başka bir şey yoktur. Bu Hakikate ters düşen bir şekilde, var gördüklerinizi, Allâh dûnunda bağımsız - ayrı bir varlık (tanrı) gibi düşünüp kabul ederek şirk koşanlardan olmayın. Bunu yapmanın getirisi dünyada ve sonsuz geleceğinizde yanmaktan başka bir şey değildir.

    Ama çoğunluğun bunu kavrayacak akılla (Esmâ bileşimi olarak) açığa çıkmadığını da gene şöyle belirtiyor Kur'ân Bakara Sûresi (2) 8. Âyetinde:

    "İnsanlardan bir kısmı "B" harfinin işaret ettiği anlam kapsamında Allâh'a ve sonsuz geleceğimize iman ettik derler... Ama onlar "B" işareti kapsamında iman etmiş müminler değillerdir."

    İşte bu sebepledir ki, "B" harfinin işaret ettiği muazzam anlamın "gizli şirk" diye geçiştirilen bir şekilde örtülmesi; bu konuya hiç önem verilmemesi, sonuçta "Gökte tanrı yerde Ben" anlayışını yerleştirmiş ve bugünkü noktaya gelinmiştir.

    Oysa...

    Şirk anlayışının geçersizliği daha ilk âyet (sûre) olan "Besmele"de "B" harfiyle anlatılmaktadır. Kur'ân yorumcularının pek çoğunun yetişme şartlanmaları gereği örttüğü bu anlam, Hz. Âli tarafından açıklanmıştır 1400 küsur yıl önce ilk defa.

    Şahı Velâyet Hz. Âli, Kurân'daki, o gün için "sır" kabul edilen bu gerçeğe şöyle işaret etmiştir:

    "Kurân'ın sırrı Fâtiha'da; Fâtiha'nın sırrı B-ismillah'ta; B-ismillah'ın sırrı da "B" harfindedir. Ben, (Arapçadaki yazılışı itibarıyla) "B"nin altındaki NOKTA'yım!"

    Hz. Âli'nin işaret ettiği bu gerçeklik, Kurân'ın okunmaya başlanılan ilk âyeti olan "B-ismillah"ın başındaki "B" harfinde, daha sonra da pek çok yerinde bir uyarı işareti anl***** gelmektedir.

    Merhum Hamdi Yazır hazırlamış olduğu "Kur'ân tefsiri"nde; Ahmed Avni Konuk "Fusûsu'l Hikem şerhi"nde; Abdülaziz Mecdi Tolun, "İnsan-ı Kâmil" şerhinde, bu mânâya dair gerekli uyarıyı yapmıştır.

    Biz de penceremizden bu kutsal metne bakarken, âyetleri, "B" harfinin kullanılmış olduğu yerlerdeki işareti ve anlamıyla değerlendirmeye çalıştık elimizden geldiğince.

    Çünkü, Kurân'ın, "B" harfinin işaret ettiği anlam doğrultusunda "OKU"nmaya başlanması gereği vurgulanmaktadır "B-ismillah" ile. "B" harfinin işaret ettiği anlam kişinin yaşadığı mutluluk veya mutsuzluğun, kendi derûnundan, hakikatinden gelen mânâlar doğrultusunda yaşandığı gerçeğidir.

    Kişinin cehennemini veya cennetini yaşaması "elleriyle yaptıklarının (kendilerinden açığa çıkanların) sonucu"dur; yani; kendindeki "Esmâ" mânâlarının açığa çıkmasıyla oluşmaktadır, vurgusuna işarettir "B" uyarısı!.. Bu yüzden de her sûre başında "B-ismillah" yer alarak, bu hatırlatma yapılmaktadır.

    "B"ismillahirrahmânirrahıym, başlı başına bir sûre hükmündedir bize göre.

    Bizâtihi Kurân'ın ve yeryüzünde yaşamış en muhteşem beşer olan Muhammed Mustafa (aleyhisselâm)'ın açıklamalarını temel alan, "ALLÂH" adıyla işaret edilmiş Mutlak Hakikat'in gösterdiği hedef kavranılmadan, Kurân'ın anlaşılması mümkün değildir.

    Eğer bu hedef fark edilmezse, Kurân'a, -esasla ilgisi olmayan bir şekilde- çeşitli yaklaşımlar edinilebilir. O, bir tarih kitabıdır; O, bir iyi ahlâk kitabıdır; O, bir toplumsal düzen kitabıdır; O, bir evren bilgisi kitabıdır; vs.!

    Oysa Kurân'ın önyargısız ve şartlanmasız "OKU"nması hâlinde görülecek en keskin gerçek, insana "şirk" anlayışını terk ettirecek ipuçlarını vermesi ve bu realite doğrultusunda bilincini arındırmasının yolunu öğretmesidir. Çünkü insan, yaratılış özelliği dolayısıyla ölümsüzdür! "Ölümü yalnızca tadar" ve çeşitli "Bâ's" aşamalarından geçerek "ölümsüz" olarak sonsuza dek yaş***** devam eder!

    Ölüm, kişinin kıyametinin kopup, beden perdesinin kalkarak kendi hakikatini müşahede etmesi ve daha sonra da bunu hayatında ne kadar değerlendirebildiğinin sonuçlarını yaşamaya başlamasıdır. Çalışmamızı "OKU"manız sırasında bunu net göreceksiniz.

    Bu yüzdendir ki...

    İnsan, kendi hakikatini tanımalı, kavramalı, yaşamını buna göre değerlendirerek, "Hakikatinden" kaynaklanan "kuvveleri" değerlendirerek "cennet" yaşamını kazanmalıdır; "Rabbi" elvermişse! Rabbine yönelmek ise dışa değil; kişinin kendi hakikatindekine yönelmesi diye anlaşılmalıdır ki, salâtın ikamesi yani namaz da bunun yaşanmasıdır içe dönük bir şekilde.

    Evren içre evrenler tanımlamasıyla tanımladığımız yapı, hakikati itibarıyla, "çok boyutlu tek kare resim" veya "holografik Tekil bilgi – enerji okyanusudur" tüm boyutlarıyla, bize göre! Bu okyanus, her damlasında tümünün özellikleri mevcut olan bir okyanustur! Kuantum potansiyeldir!

    Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın da "Zerre küllün aynasıdır!" uyarısı ile açıkladığı gibi.

    "ALLÂH" ismiyle işaret edilen yanı sıra veya "dûnunda" yani kavram, kapsam ya da başka herhangi bir ölçütle denkliği söz konusu olabilecek ikinci bir varlık mevcut değildir.

    Bu gerçek dolayısıyladır ki, Kurân'da "İkinin ikincisi" olarak tanımlanan Hz. Ebu Bekir ve Hz. Âli'den günümüze uzanmış düşünce ve müşahede zincirinde yer almış kemâl sahipleri hep aynı realiteyi dillendirmişlerdir: "Allâh var, gayrı yok!" İşte bu yüzdendir ki, "HAMD" sadece Allâh'a ait bir olgudur! Kendi kendini değerlendirmek durumundadır, gayrı olmadığı için!

    "Şirk" aslı olmayan, "vehmedilen" bir kavramdır!

    İnsanlar, "vehimleriyle" bu olguya düşerek, "çokluk algılanması ardındaki gerçek Tek'lik"ten perdelenirler! Bunun sonucuysa, kendini yalnızca madde beden kabul ederek yaşamak, ölüp yok olup gitmek (küfür); ya da benliği yanı sıra gökte veya derûnunda bir tanrı kabullenmektir (şirk)!

    Oysa Kur'ân ve Rasûlullah açıklamalarına dayalı Allâh ehli müşahedesine göre işin aslı şudur:

    Kendisinden gayrı mevcut olmayan "HÛ", İlminde (ilim boyutunda), İlmiyle, "El Esmâ ül Hüsnâ" tanımlamasıyla işaret edilen özelliklerini (Kuantum Potansiyel), "İlmini" seyretmiştir... Bu seyrin başı ve sonu yoktur. "HÛ", bu seyrettikleriyle kayıtlanıp sınırlanmaktan münezzehtir (âlemlerden Ganî'dir).

    İşte hakkında konuşulan âlemler ve içindeki her şey, "El Esmâ" seyri mertebesinde, seyrin oluşumuyla; "yok" iken "El Esmâ" özellikleriyle "var" olmuştur!

    Hakkında söz edilen her şey, "Allâh isimleri" diye kısaca bahsedilen ve "El Esmâ" ile işaret edilen özelliklerin sanki bir bileşim şeklindeki açığa çıkışlarıdır. Tıpkı, yüz küsur atomun değişik bileşenler hâlinde algılanan sayısız madde ve canlı türlerini meydana getirmesi gibi.

    Belki şöyle de diyebiliriz... Zaman ve mekân ötesi yapı olan Kuantum Potansiyel, "Esmâ" ile işaret edilen özellikleri itibarıyla kendi kendini "seyr" hâlindedir ve durum bundan ibarettir. Hz. Âli'nin "İlim bir nokta idi, onu cahiller genişletti" UYARISI ise; "nokta" diye işaret olunan "Kuantum Potansiyel"in, algılayana göre algılananları meydana getirmesidir ki; bu algılayanlar "cahil" olarak tanımlanmıştır.

    "El Esmâ ül Hüsnâ" genel hatlarıyla doksan dokuz olarak anlatılmışsa da esas itibarıyla, detaylarıyla sayısızdır!

    Algılanan veya algılanmayan her ne varsa, hepsi de bu "El Esmâ" (Allâh isimleri) ile dikkat çekilen özelliklerden meydana geldiği içindir ki; bu oluşturmaya "âlemlerin Rabbi" tanımlamasıyla işaret edilmiştir. "Rabbin" ya da "Rabbi" tanımlamaları ise, algılanan birimin oluşumunu meydana getiren "El Esmâ bileşimi - terkibi" anl*****dır.

    "Bi-izni Rab" tanımlaması, ilgili birimin "El Esmâ bileşiminin o şeye elvermesi" durumunu anlatmaktadır.

    "Bi-iznillah" ise yerine göre iki anlama gelir... Ya "âlemleri yaratış muradına göre o işe elverişli Esmâ bileşimi" ya da "birimin oluşumundaki amaca göre Esmâ bileşiminin elvermesi". Çünkü, Ulûhiyeti ile kendinden gayrı olmayan TEK'tir!

    Bu TEK'lik anlayışı dolayısıyla, Kurân'ın vurguladığı önemli bir husus da şudur:

    Her birim kendisinden açığa çıkanın sonucunu yaşayarak hayatına devam eder. "Ceza", yapılanın karşılığı ya da anlatımımızla sonucu anlamındadır. Onun için de sık sık, "kendilerinden çıkanın sonucunu yaşayacaklardır, kullarına zulmeden bir tanrı yoktur" anlamında vurgulama yapılır.

    "Herkese hakkı verilir"in anlamı, hangi amaçla, hangi işlevi ortaya koyması için yaratılmışsa, o yaratılış amacına göre hakkı verilir, demektir.

    "Korunmak" ya da "Allâh'tan korunmak" şeklinde anladığımız "takva" olayı, "kişinin, yaratılmış olduğu "Esmâ"sı gereği elleriyle yaptıklarının sonucunu, kaçınılmaz bir şekilde yaşamak" durumunda kalacağı realitesi nedeniyle, hoşlanmayacağı şeyleri yaşamaması amacıyla, yanlış davranışlardan korunmasını tanımlamaktadır.

    Kur'ân, işaret ettiğimiz üzere, gökteki tanrıdan yeryüzündeki postacı - peygambere aracı varlıklarla yollanmış yazılı bir kitap değildir. Rabbin'den yani hakikati olan "Esmâ mertebesi"nden bilincine inzâl olan (boyutsal açığa çıkış) Hakikat ve "Sünnetullah" BİLGİ'sidir!

    Kur'ân, "Ulül Elbâb" indînde, "teklif" görünümünde "tespit"ten ibarettir!

    "KİTAP", "Hakikat'i ve Sünnetullah'ı içeren BİLGİ" anl*****dır.

    "Hakikat BİLGİSİ" oluşu itibarıyla birimin, algılanan veya algılanamayan her şeyin "Hakikat"ini açıklarken; "Sünnetullah BİLGİSİ" olması itibarıyla da, "birimin sonsuza dek içinde yaşayacağı boyutların varoluş ve işleyiş Sistem ve Düzeni"ni bildirmektedir.

    İnsan, arzda "halife"dir... Bu hem dünya anl***** hem de beden anl***** değerlendirilir. Çünkü "insan" beden ötesi bir yapıdır; ve bedeni terk ettikten sonra da birçok "Bâ's" oluşla yaş***** devam eder sonsuza dek.

    İnsana yapılan teklifler, hep onun, kendini "Hakikat"iyle tanıyıp, bunun gereklerini yaşaması ve "Hakikat"inde bulunan özellikleri - kuvveleri keşfedip değerlendirmesi amacına dönüktür. Yasaklamaların ardında da hep kişinin kendini beden kabullenerek, ölümü tattıktan sonra hiçbir anlamı kalmayacak nefsanî zevkler uğruna kendisine verilen potansiyeli boşa harcamasını engellemek amacı gütmektedir. Çünkü mevcut potansiyeli, "Hakikat"ini keşfederek dünya ve ölüm ötesi yaşamdaki güzellikleri elde etmesi için verilmiştir.

  3. #3
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    FÂTİHA SÛRESİ


    "Euzü Billahi mineş şeytanir racim" BismillahirRahmanirRahıym

    1-) ("B" işareti kapsamı itibarıyla) Esmâ'sıyla varlığımı yaratan ismi Allâh olanın Rahmaniyeti ve Rahıymiyeti ile...

    2-) "Hamd" (Esmâ'sıyla yarattığı âlemleri her an dilediğince değerlendirmek), âlemlerin Rabbi olan Allâh'a aittir...

    3-) Rahman ve Rahıym'dir. (Rahmaniyetiyle Esmâ âlemini meydana getiren ve Rahıymiyetiyle Esmâ âlemindeki mânâlar ile her an âlemleri yaratandır.)

    4-) Din hükümlerinin (Sünnetullah) yaşanmakta olduğu sonsuz sürecin Mâlik - Melik'idir.

    5-) Sadece sana kulluk ederiz ve bunun farkındalığı için yardımını niyaz ederiz. (El Esmâ ül Hüsnâ anlamlarını açığa çıkarmak suretiyle tüm yaratılmışlar olarak sana kulluk etmekteyiz ve bunun farkındalığına ermemiz için yardımını isteriz.)

    6-) Bizi sırat-ı müstakime (Hakikate erdiren yola) hidâyet et.

    7-) Ki o, in'amda bulunduklarının (nefslerinin hakikati olan Allâh Esmâ'sına iman edip, ondaki kuvvelerin farkındalığını yaşayanların) yoluna...

    Gazabına uğrayanların (âlemlerin ve nefsinin hakikatini göremeyip benlikleriyle kayıtlananların)

    Ve (Hakikatten - Vâhid-ül AHAD üs Samed olan Allâh ismiyle işaret edilen, anlayışından) saparak şirk koşanların yoluna değil.

  4. #4
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    BAKARA SÛRESİ

    "Euzü Billahi mineş şeytanir racim" BismillahirRahmanirRahıym

    1-) Eliif, Lâââm, Miiim.

    2-) Hakkında şüphe edilmesi mümkün olmayan o Hakikat ve Sünnetullah BİLGİsi (KİTAP), korunmak isteyenlere gerçeği idrak etme kaynağıdır.

    3-) İşte onlar gayblarındaki (algılayamadıkları) hakikate (Nefslerinin Allâh Esmâ'sının anlamlarının bir terkip-bileşimi şeklinde meydana geldiğine) iman ederler, salâtı ikame ederler (fiilen edâ yanı sıra anlamını yaşarlar) ve kendilerine verdiğimiz maddi - manevî yaşam gıdasından Allâh adına karşılıksız paylaşırlar.

    4-) Onlar hakikatinden sana (boyutsal geçişle) inzâl olunana ve öncekilere inzâl olmuşlara iman ederler; geleceklerindeki sonsuz yaşam süreçlerine de ikân (kesin idrakten kaynaklanan kabul) hâlindedirler.

    5-) İşte onlar, Rablerinden (nefslerini oluşturan Esmâ bileşiminden kaynaklanan) HÜDA (hakikati idrak) hâlindedirler ve onlar kurtuluşa ermişlerdir.

    6-) Hakikati örten - inkâr edenleri uyarsan da uyarmasan da fark etmez, iman etmezler!

    7-) Allâh, onların, beyinlerindeki hakikat algılamasını kilitlemiştir; basîretleri perdelidir. Yaptıklarının sonucu olarak feci bir azabı hak etmişlerdir.

    8-) İnsanlardan bir kısmı "B" işareti kapsamınca (varlıklarını Allâh Esmâsının oluşturduğu inancıyla) Allâh'a ve âhiret süreçlerine (sonsuzluk içinde kendilerinden açığa çıkanın sonuçlarını yaşayarak yer alacaklarına) iman ettiklerini söylerler; ne var ki imanları gerçekte bu kapsamda değildir!

    9-) (Lafta "'B' anlamı kapsamınca iman ettik" diyerek) hakikatleri olan Allâh'ı ve iman etmişleri aldatmaya çalışırlar; hâlbuki kendilerini aldatırlar da bunun şuurunda değiller!

    10-) Onların şuurlarında (hakikati hissetme işlevinde) sağlıklı düşünememe hâli vardır; Allâh da bunu arttırmıştır. Yalanladıkları hakikatleri yüzünden feci bir azap yaşayacaklardır.

    11-) Onlara, arzda (yeryüzünde ve bedende) fesat çıkarmayın (varoluş amacına uygun olmayan şekilde hareket etmeyin), denildiğinde: "Biz ıslahçılarız (yerli yerinde kullananlarız)" dediler.

    12-) Biline ki, kesinlikle onlar ifsat edenlerdir (olayı olması gerekenden saptıranlar); ne var ki bunun şuurunda değillerdir.

    13-) Onlara, iman eden insanlar gibi iman edin, denildiğinde: "Süfeha (aklı sınırlı, düşünmeden yaşayanlar) gibi mi iman edelim" derler. Kesinlikle biline ki, esas süfeha (aklı sınırlı, düşünemeyenler) kendileridir ama bunu fark etmiyorlar, anlayamıyorlar!

    14-) İman edenlerle beraberken "Amenna - kabul ettik" derler, şeytanlarıyla (vehimlerine tâbi olarak onları saptıranlarla) başbaşa olduklarında ise: "Biz sizinle aynı fikirdeyiz, onlarla alay ediyoruz" derler.

    15-) (Hakikatleri olan Allâh'ı anlamamakta ısrarları dolayısıyla) Allâh kendileriyle alay ediyor ve basîretsizlikleri dolayısıyla azgınlıklarına müsaade ediyor!

    16-) İşte onlar hakikatlerini oluşturan gerçeğe (bilhüda) karşılık dalâleti (kendi hakikatini fark edememe) satın almışlardır! Oysa bu ticaret onlara kâr getirmedi; gerçeğe de erdirmez!

    17-) Onların misali ateş yakana benzer, ki yakılan ateş çevreyi aydınlatır. Ne varki kendi hakikatlerinden gelen nur açığa çıkmadığı için, karanlığa terkedilir; artık göremez!

    18-) Sağırdırlar (algılamaları kilitlenmiştir), dilsizdirler (hakikati dillendirmezler), kördürler (apaçık hakikati algılayamazlar); onlar hakikatlerine dönemezler!

    19-) Ya da semâdan (gökyüzü - düşünsel boyuttan) inen yağmur (fikirler), zulmet (karanlığın bilinmezliği) gökgürültüsü (doğru - yanlış çatışması) ve şimşek (bir an için akla düşen hakikat bilgisi) içindedirler! Yıldırımlara, ölüm korkusu (hakikatin açığa çıkmasıyla benliklerinin yok olması) düşüncesiyle kulaklarını tıkarlar (hakikat bilgisine kendilerini kapatırlar). Allâh, hakikati inkâr edenlerin de varlığını meydana getiren Muhiyt'tir (ihâta etmektedir).

    20-) O şimşek (hakikat ışığı) neredeyse göze dayalı müşahedelerini kapsayacak. Onlara her aydınlık geldiğinde, o hakikat ışığıyla birkaç adım ilerler, hakikat ışığı kesilince de içine düştükleri karanlıkta kalakalırlar. Allâh dilemiş olsaydı Semi' ve Basıyr isminin onlarda açığa çıkmasını kısardı. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir.

    21-) Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratmış olan Rabbinize (hakikatinizi oluşturan Esmâ mertebesine) kulluğunuzun farkındalığına erin. Ki böylece korunanlardan olursunuz.

    22-) O sizin için arzı (bedeni) döşek (araç), semâyı (şuuru - beyni) yaşanılan mekân olarak oluşturdu ve semâdan bir su (ilim) inzâl etti (boyutsal açığa çıkış) ve bunun sonucu olarak da size türlü (düşünsel - bedensel) yaşam gıdası verdi. Hâl böyleyken artık ötede bir ilâh edinerek O'na şirk koşmayın!

    23-) Kulumuza inzâl ettiğimizden (hakikatinden - Esmâ mertebesinden bilincine açığa çıkandan) şüpheniz varsa, onun benzeri bir sûre ortaya koyun. Eğer (sözünüzde) sadıksanız, Allâh (adıyla işaret edilen Ulûhiyetin) dûnunda (Allâh adıyla işaret edilenin misli veya benzeri olması mümkün olmadığı içindir ki, edinilen veya tahayyül edilen tanrılar ancak onun "dûnu"nda olabilir; onların da ne gayrılığından ne denkliğinden ne eş değerinden ne de kapsamından sözedilebilir.

    "Dûnu" kelimesiyle işaret edilen varlık vücudunu Allâh Esmâ'sının işaret ettiği özelliklerden alır ama asla varlığı Allâh adıyla işaret edilene kıyasla denk tutulamaz. Bu yüzdendir ki birimin düşündüğü ya da tahayyül ettiği hiçbir şey Mutlak hakikati itibarıyla Allâh adıyla işaret edileni tanımlayamaz. İleride görülecek "leyse kemislihi şey'a - misli olacak şey yoktur" uyarısı Allâh adıyla işaret edilene hiçbir kavramın yaklaşmasının mümkün olmadığını vurgulamaktadır. Tüm bunlar yazdığımız "dûnu" kelimesiyle anlatılmaktadır. Çalışmamızda sık sık göreceğiniz "dûnu" kelimesinin Türkçe'de karşılığı olmadığı içindir ki mecburen bu kelimeyi muhafaza ettik. A.H.) şahitlerinizi getirin!

    24-) Bunu yapamazsanız, ki yapamazsınız; yananı insanlar ve taşlar (bilinç yapı olarak ruhanî insan ve taş, yani o ortama göre yaratılmış olan maddesi... Allâhu Â'lem!) olan o ateşten korunun; zira hakikati inkâr edenleri yakar o ateş.

    25-) İman edip hakikati yaşamayı sağlayacak fiiller ortaya koyanları müjdele, ki onlar için altlarından ırmaklar akan cennetler (Allâh'ın Esmâ'sının açığa çıkışının seyredildiği ortamda sürekli oluşan ilimler) vardır. Bu rızıktan rızıklandıkça (bu müşahede içinde): "Bu daha önceden de tattığımız gibi bir şey" derler. Bu önce tattıklarına benzer. Orada, sonsuza dek şirk kirinden arınmış eşleri iledirler!

  5. #5
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    26-) Allâh kesinlikle bir sivrisinek kanadı veya ondan da ufak bir şeyi misal vermekten kaçınmaz. İmanın gereğini yaşayanlar bunun Rablerinden kaynaklanan bir Hak olduğunu bilirler. Bu gerçeği inkâr edenler ise, (misalî anlatımları değerlendirmeyip) "Allâh, acaba bununla ne demek istedi" derler. Bu anlatım çoğunun (fıtratlarının elvermemesinden dolayı) sapmasına yol açar; bir kısmını da gerçeğe hidayet eder. Allâh, onunla (bu tür anlatımla) sâfiyetini yitirmişlerden başkasını saptırmaz!

    27-) Onlar, Allâh ahdini (Esmâ'sını açığa çıkarmanın farkındalığıyla yaşama istidadının gereğini) dünyaya geldikten sonra yerine getirmezler. Birleştirilmesini emrettiğini (Esmâ hakikati müşahedesini) keserler ve arzda (bedensel yaşam boyutunda) fesat çıkarırlar (bedensel arzular {karındaki ikinci beyin dürtüleri - komutları/nefsi emmare} peşinde ömür tüketirler). İşte bunlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.

    28-) Nasıl da varlığınızın hakikatinin Allâh Esmâ'sı (B işareti kapsamında) olduğunu inkâr ediyorsunuz? Ölüydünüz (hakikatinizin ne olduğunu bilmeden yaşıyordunuz), O sizi diriltti (inzâl ettiği ilimle size hayat verdi); sizi yine öldürecek (kendini sırf bedenmiş gibi kabul hâlinden), yine diriltecek (kendini beden sanma hâlinden arındırarak bilinç boyutu hâliyle yaşam)... Nihayet sonunda hakikatinizi göreceksiniz!

    29-) "HÛ" (O işaretini boyutsal derinlikli düşünmek gerekir) yarattı sizin için arzda olanların (bedeninizdeki özelliklerin) tümünü; sonra da şuur (beyin) boyutunuza yönelip onu yedi kat (yedi idrak kapasitesi - Nefs mertebesi) olarak düzenledi. O her şeyi bizâtihi kendinden yarattığı içindir ki her şeyi bilendir.

    30-) Rabbin meleklere: "Ben arzda (bedende) bir halife (Esmâ mertebesinin farkındalığıyla yaşayan şuur sahibi) meydana getireceğim" dedi. Onlar da: "Orada fesat çıkarıp kan döken birini mi meydana getireceksin; biz seni hamdinle (bizde açığa çıkardığın varlığını değerlendirme hâliyle) tespih (her an yeni hâle dönüşen isteğine kulluk ederek) ve kudsiyetini (her türlü eksiklikten berî oluşunu) dillendirmiyor muyuz?" dediler. (Buyurdu): "BEN sizin bilmediklerinizin Aliymiyim!.."

    31-) Sonra Adem'e (Esmâ'nın programlanışı, Esmâ bileşiminin açığa çıkışıyla yoktan var edilene) bütün Esmâ'yı (Esmâ ül Hüsnâ'sının anlamlarını açığa çıkarmayı ve kavramayı) talim etti (programladı). Sonra melâikeye: "Eğer dediğinizde ısrarlı iseniz bana (Adem'in) varlığındaki Esmâ'nın (özelliklerinin) neler olduğunu anlatın" dedi.

    32-) (Bunu değerlendiremeyen melâike): "Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil! Şüphesiz ki sen, Mutlak İlim (Aliym) ve bunu bir sistem içinde (Hakiym) açığa çıkaransın!"

    33-) (Hitap etti): "Yâ Adem (yoktan var olmuş, Esmâ ile hayat bulmuş) varlığındaki isimlerin hakikatinden onlara söz et." Adem onlara (varlığını oluşturan Allâh) isimlerinin işaret ettiği mânâlardan haber verince (yani bu isimlerin özellikleri kendisinde açığa çıkınca); Allâh onlara fark ettirdi: "Demedim mi size ben, muhakkak ki bilirim semâlar (şuur boyutu) ve arz (beden) boyutunun gaybını (açığa çıkmamış sırlarını, özelliklerini)... Ve ben bilirim gizlediklerinizi ve açıkladıklarınızı!"

    34-) Meleklere: "Secde edin Adem'e" dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ'dan meydana gelmiş varlığa - Esmâ mertebesine)... Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu.

    35-) Bundan sonra dedik ki: "Ey Adem, sen ve senin hâlini, yaşamını paylaştığın (eşin - bedenin), cennet boyutunu mesken edinin. Dilediğinizce bu boyutun nimetleriyle yaşayın ve şu ağaca da yaklaşmayın, (yaklaşırsanız) zâlimlerden olursunuz."

    36-) Bundan sonra şeytan onları içinde yaşadıkları (boyuttan) kaydırttı. Biz de dedik ki: "Bir kısmınız diğerine (ruh ve beden) düşman olarak inin. Sizin (ve nesliniz) için bir süre arzda (beden boyutu şartlarında) yaşam ve belli bir süre oradan yararlanma söz konusudur."

    37-) Adem, Rabbinden (beynindeki Esmâ mertebesi boyutundan) gelen ilim ile -kelimeler- (yapmaması gerekeni fark edip, kendisinden açığa çıkan vehmine tâbi olma hatasını itiraf edip) tövbe etti. Tövbesi kabul edildi. Şüphesiz ki HÛ; O tövbeyi kabul edip Rahıymiyeti ile bunun güzel sonuçlarını yaşatandır.

    38-) Dedik: "İnin hepiniz oradan (kendinizi bedensiz hissettiğiniz şuur boyutundan - cennet yaşamından)... Benden size HÜDA (hakikatinizi idrak ettirici Rasûl - ilim) geldiğinde kim HÜDAma tâbi olursa onlara ne korku vardır ne de mahzun olacakları bir şey."

    39-) Onlar ki bizim işaretlerimizi inkâr edip yalanlarlar, işte onlar sonsuza dek ateş (azap) içindedirler.

    40-) İsrailoğulları (dedim)... Size bağışladığım nimeti hatırlayın ve verdiğiniz sözü yerine getirin, ki ben de size olan (varoluşunuzdaki hilâfet) sözümü yerine getireyim. Yalnız benden çekinin!

    41-) Ve iman edin sizde olanı (Tevrat'ı) tasdik eden, indîmizden inzâl ettiğimize (Kurân'a). O gerçeği inkâr edenlerin ilki olmayın. Varlığınızdaki (B sırrı kapsamındaki) işaretlerimi (Esmâ'nın açığa çıkış kuvvelerini) az bir dünya değerine değişmeyin. Benden korunun!

    42-) Gerçeği (Hakk'ı), aslı olmayana (bâtıla) karıştımayın! Bildiğiniz hâlde gerçeği gizliyorsunuz!

    43-) Salâtı ikame edin (âfakî ve enfüsî yönelişi yaşayın), zekâtı (size bağışlananın bir kısmını karşılıksız) verin; rükû edenlerle beraber rükû edin. (Varlığınızdaki Allâh Esmâ'sının azametini hissedip, tespih edin ve bunun nefsin hakikati olan Muhıyt tarafından algılandığını, rükûdan kalkıp "semi'Allâhu......" derken fark edin.)

    44-) İnsanlara Birr'i (Allâh Esmâ'sının sizde oluşturduğu güzelliği yaşamayı) tavsiye ederken, kendi nefsinizde bunu (hissedip) yaşamayı unutuyor musunuz? Oysa Kitabı (varlığın hakikatı bilgisini) okuyorsunuz... Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?

    45-) (Varlığınızdaki Esmâ kuvvesine dayanarak) sabredin ve ona yönelerek (salât ile) yardım isteyin. Allâh'a haşyet duymayanın benliğine kesinlikle bu iş ağır gelir!

    46-) O haşyet duyanlar, (nefslerinin Esmâ'sıyla hakikati olan) Rablerine (benliklerinin yokluğunu hissederek) ereceklerini düşünürler ve nitekim O'na dönerler!

    47-) Ey İsrailoğulları, size bağışım olan (verdiğim ilim dolayısıyla) nimetimi, sizi çeşitli toplumlara üstün kılışımı hatırlayın.

    48-) Kimsenin kimseyi kurtarmak için bir şey ödeyemeyeceği süreçten korunun; (o süreçte) ne (birbirine) şefaat kabul edilir, ne fidye ödenerek biri kurtarılabilir ne de onlara yardım gelir.

    49-) Sizi Firavun ailesinden de kurtarmıştık, ki size en kötü azabı yaşattırıyorlardı. Erkek çocuklarınızı boğazlayıp, kadınlarınızı hayatta bırakıyorlardı. Rabbinizin azametli bir belâsı içindeydiniz.

    50-) Varlığınızdaki Allâh Esmâ'sı kuvvesinin açığa çıkartılmasıyla denizi yarıp sizi kurtarmış; Firavun ailesini ise size bakıp dururken boğmuştuk!

  6. #6
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    51-) Musa'ya kırk gece vadetmiştik de, siz de o süreçte buzağıyı (tanrı) edinmiştiniz, zâlimler olarak (nefsinize zulmetmiştiniz).

    52-) Bu olaydan sonra sizi affetmiştik belki şükredersiniz (değerlendirirsiniz) diye.

    53-) Hani Musa'ya Kitabı (varlığın hakikati bilgisini) ve Furkan'ı (doğrularla yanlışları ayırt etme yetisini - bilgisini) vermiştik; gerçeğe yönelesiniz diye.

    54-) Musa kavmine şöyle demişti: "Ey kavmim, buzağıyı kendinize (tanrı) edinerek nefslerinizdekine (hakikatinize) zulmettiniz! Bu yüzdendir ki Bâri'ye (varlığı kendi Esmâ'sından olarak özel bir yapıda yaratana) tövbe edin (varlığınızdaki kendisini inkâr edip, dışınızda tanrı edindiğiniz için) ve benliklerinizi öldürün! Bunu yapmanız Bâri indînde hayırlıdır, tövbenizi kabul eder. Muhakkak ki O, tövbe edeni bağışlayan ve sonucunda rahmetini bağışlayandır."

    55-) "Yâ Musa, biz Allâh'ı dışarıda, açıkta görmedikçe iman etmeyiz" demiştiniz de; bunun üzerine yıldırım (varlığınızı yok eden hakikat bilgisi) çarpmıştı sizi, siz bakıp dururken!

    56-) Sonra, ölümü (yokluğunuzu-gerçekte yegâne var olanın Vahid-ül Kahhar olduğu gerçeğini) tatmanızın akabinde, yeni bir anlayışla hayata başlatmıştık sizi, belki bunu değerlendirirsiniz diye.

    57-) Ve sizi (yakıcı Hakikatten perdeleyen ve beşeriyetinizin idâmesini sağlayan) bulutla gölgeledik; üzerinize menn (varlığınızı oluşturan Allâh Esmâ'sındaki kudret kuvvesi) ve selva (manevî âleminizi hissetme duygusu) inzâl ettik (hakikatinizden şuurunuza)... "Rızık olarak verdiğimiz temiz şeyleri yeyin", dedik. Onlar (hakikat bilgisini değerlendirmeyerek) bize zulmetmediler, kendi nefslerine zulmettiler! (Burada âyetin bir bâtın yorumuna yer verilmiştir zâhir anlamı yanı sıra. A.H.)

    58-) Hani şunu demiştik onlara: "Şu karyeye (boyuta) girin ve orada dilediğiniz şekilde (o boyutun nimetlerini) yeyin... Kapısından da secde ederek (varlığınızın yokluğunu, yalnızca Allâh Esmâ'sının var olduğunu itiraf ederek) girin ve (benlik hissinizden dolayı) mağfiret dileyin... Ki (benliğinizin oluşturduğu) hatalarınızı mağfiret edelim. Kendisine bağışlananları başkalarıyla karşılıksız paylaşanlara (muhsinlere) daha da arttıracağız."

    59-) Ne var ki, onların arasındaki nefsine zulmedenler, kendilerine söylenen sözü başka bir sözle değiştirdiler. Bunun sonucu olarak biz de semâdan (beyindeki amigdala özelliklerinden) ricz (vehim, azaba sebep olacak fikirler) inzâl ettik.

    60-) Hani Musa kavmi için su istemişti de: "(Varlığındaki Esmâ kuvvesiyle) asanı taşa vur" demiştik. (Vurunca) taştan on iki gözeden su fışkırmıştı. Her grup insan kendi meşrebini (su içeceği yeri) bildi. "Allâh rızkından yeyin için, arzda fesat çıkarıcılar olarak aşırı gitmeyin" dedik.

    61-) Ne demiştiniz Musa'ya... "Biz tek gıda ile yetinmeyiz; bizim için Rabbine dua et de bize arzda yetişenlerden; baklasından, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından versin!" Musa sordu: "Size verilmiş hayırlı ve üstün olanı, âdi değersiz şeylerle mi değiştirmek istiyorsunuz? Şehre inin o zaman, istediğinize kavuşursunuz." Bundan sonra üzerlerine zillet ve meskenet vuruldu. Allâh'tan (hakikatlerindekini yaşamaktan) gadaba uğradılar (dışa dönük bir yaşama geçtiler). Çünkü Allâh'ın nefslerindeki işaretlerini (Esmâ kuvvelerini) örtüp, inkâr edip; Hakk'ın muradına karşı (nefsaniyetlerine uyarak) Nebileri öldürüyorlardı. Kendilerinden açığa çıkan isyan sonucu, sınır tanımadan, çok ileri gittiler.

    62-) (Gizli şirk içinde olsalar bile {Yusuf: 106}) iman edenler, Yahudiler, Hristiyanlar ve Sabiiler (yıldızların tanrı olduğuna inanıp onlara tapanlar) arasından; nefslerinin Allâh Esmâ'sından meydana geldiğine ve gelecekte yaşanacak sürece iman edenler ve bunun gereği kendilerini selâmete çıkaran çalışmalara devam edenler, Rablerinin (Esmâ bileşimlerinin) indînde ecre (bunun getirisi olan kuvvelere) kavuşurlar. Onlar için ne korkulacak bir şey kalır ne de onları üzecek bir olay!

    63-) Hani sizden söz almıştık ve Tur'u da üstünüze kaldırmıştık (Musa'nın bir mucizesi). Size verdiğimizi (hakikat bilgisini) bir kuvve olarak tutun ve onun içinde olanı zikredip hatırlayın ki korunabilesiniz.

    64-) Oysa bunun ardından yine yüz çevirip eski hâlinize döndünüz! Allâh'ın fazlı ve rahmeti olmasa kesin hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

    65-) Yemin olsun ki sizden Sebt'te (Cumartesi'ye hürmet etmeyip) haddini aşanları siz bilirsiniz. Onlara şöyle dedik: "Aşağılık maymunlar (hakikatinin getirisini yaşamayı terk edip taklitle yaşayanlar) olun!"

    66-) Bu; olayı yaşayanlara ve onlardan sonra gelenlere ibret bir ceza olsun; korunmak isteyenler de bundan öğüt alsınlar diyedir.

    67-) Hani Musa kavmine demişti ki: "Allâh size, bir inek boğazlamanızı emrediyor..." Dediler: "Sen bizimle alay mı ediyorsun?" Musa: "Cahillerden olmaktan hakikatim olan Allâh'a sığınırım!"

    68-) Dediler: "Bizim için Rabbine yönel de bildirsin nasıl bir şey (kesmemizi) istiyor?" "Kesinlikle O diyor ki, o ne yaşlı ne de çok genç, ikisi arası bir inektir..." Hadi emredileni uygulayın.

    69-) (Aldıkları cevapla tatmin olmayıp daha gereksiz detaya indiler) dediler: "Rabbine yönel de bize ne renk olduğunu bildirsin!" "Kesinlikle O diyor ki, o (kesecekleri) sapsarı parlak renkli bir inektir ki, bakanlara zevk verir."

    70-) (Üstelediler) dediler: "Rabbine yönel de açıklasın bize nasıl bir inek kesmemizi istiyor; zira bu tarife benzer çok inek var? İnşâAllâh biz tam istenilen ineği buluruz"...

    71-) O diyor ki: "Muhakkak ki o inek boyunduruğa bağlanmamış, toprak sürmemiş, ekini sulamamış, serbest bırakılmış dolaşan, alacası olmayan biri!" Dediler: "İşte şimdi Hak olarak ortaya koydun isteneni." İşte bundan sonra (güçlükle bulup o vasıftaki tek ineği) boğazladılar... (Ancak çok bedel ödediler o özellikteki tek inek için.) Neredeyse başaramayacaklardı!

    72-) Hani siz birini öldürmüştünüz de, onun hakkında tartışıp birbirinize düşmüştünüz. Oysa Allâh sakladığınızı açığa çıkarandır!

    73-) "Onun (boğazlanan ineğin) bir parçasıyla (özünüzdeki ilâhî kuvveyi kullanarak) vurun (öldürülene)!" dedik. İşte böylece hayata kavuşturur ölüyü... Size böylece (varlığınızdaki kuvvenin) işaretlerini gösterir, tâ ki aklınızı kullanın (değerlendirin).

    74-) Bu olayın ardından kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı (varlığındaki Hakk'ı açığa çıkaramaz oldu)... Oysa bazı taşlar vardır ki, içinden nehirler fışkırır; ve bazıları da vardır ki şak diye yarılır da ondan su çıkar. Öyle taşlar vardır ki, haşyetullahtan düşüp yuvarlanır... Allâh sizden açığa çıkanlardan (varlığınızı Esmâ'sıyla oluşturduğu için) asla perdeli değildir.

    75-) Şimdi siz ey iman edenler, (genetik geçmişi bu olan Yahudilerin) size inanmalarını mı ümit ediyorsunuz? Oysa onların bir kısmı vardı ki, kelâmullahı (Musa'yı) dinler, dediklerini anlar, sonra da bile bile tahrif ederlerdi (değiştirirler başka anlamlara çevirirlerdi).

  7. #7
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    76-) Bunlar iman edenlerle karşılaştıklarında "iman ettik" derler; sonra da birbirleriyle başbaşa kaldıklarında, "Allâh'ın size açtığı hakikati, aleyhinizde delil olarak kullanmaları için mi bunlara anlatıyorsunuz, bunu düşünemiyor musunuz?" derler.

    77-) Bilmiyorlar mı Allâh'ın, gizlediklerini de açığa çıkardıklarını da bildiğini!

    78-) Onlardan ümmî olanlar vardır ki, vehmettikleri (kafalarında şartlanmalarına göre kurguladıkları) ötesinde Kitabı (hakikat bilgisini) bilmezler; (asılsız) zanlarıyla yaşarlar.

    79-) Yazıklar olsun kendi elleriyle (nefsanî doğrultuda) bir takım bilgileri yazıp, sonra da az bir paha karşılığı için "Bu Allâh indîndendir" diyenlere!.. Yazıklar olsun elleriyle yazıya döktükleri bilgilere! Yazıklar olsun bu yolla elde ettikleri kazanca!

    80-) Ve dahi onlar dedi ki: "Sayılı günler ötesinde ateş bizi yakmayacak!" De ki onlara: "İndAllâh'tan (hakikatinizden gelen bir) söz mü aldınız? Allâh asla sözünden dönmez! Oysa siz Allâh hakkında uydurma şeyler konuşuyorsunuz!"

    81-) Hayır! Gerçek onların sandığı gibi değil! Kim bir kötülük kazanırsa (düşündükleri veya elleriyle yaptıklarından dolayı) ve de o hatası kendisini (düşünce sistemini) kuşatırsa (hakikatı göremez hâle gelirse), işte onlar ateş (yanma) ehlidir sonsuza dek!

    82-) Onlar ki iman ederler ve salâha erdirici fiiller ortaya koyarlar, işte onlar cennet ehlidir ve sonsuza dek orada kalırlar.

    83-) Hani İsrailoğullarından söz almıştık; Allâh gayrını var kabul edip ona tapınmayın, ana-babanızın hakkını verin, yakınlarınıza, yetimlere, yoksullara ihsanda bulunun; insanlara güzel (Hakk'a erdirici) sözler söyleyin; namazı ikame edip zekâtı verin. (Onlardaki namaz ve zekât İslâm'dakinden farklıydı.) Ancak bundan sonra, birazınız hariç, yüz çevirdiniz ve hâlâ da çevirmekte devam ediyorsunuz.

    84-) Hani sizden, birbirinizin kanını dökmeyin, birbirinizi yaşadığı yerden uzaklaştırmayın diye söz almıştık. Siz de buna şahitlik eder halde ikrar (kabul) etmiştiniz.

    85-) Hâlbuki siz birbirinizi öldürüyorsunuz, içinizden bir grubu yurtlarından çıkartıyorsunuz. Onlar aleyhine haksız yere düşmanlıkta birleşiyorsunuz. Esir olup da geri getirilirlerse fidyelerini verip onları aranızdan çıkartıyorsunuz (oysa bu haramdı). Yoksa siz (Kitabın) hakikat bilgisinin bir kısmına iman edip bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların ereceği karşılık, dünya yaşamında rezil olmaktır. Kıyamet sürecinde ise azabın en şiddetlisine düçar olurlar! Allâh yaptıklarınızdan hakikatiniz olarak gâfil değildir.

    86-) İşte onlar sonsuz gelecekleri (içsel hakikat yaşamları) karşılığında dünya (bedensel arzu ve zevkler) hayatını satın almışlardır. Onların azabı hafifletilmez! Onlara yardım da edilmez.

    87-) Andolsun ki Musa'ya (Kitap) hakikat bilgisi verdik; ondan sonra da birbiri ardınca içinizden Rasûllerle takviye ettik. Meryemoğlu İsa'ya da beyyineler (hakikat bilgisinin apaçık tasdiki olan hâller) verdik. Onu Ruh-ül Kuds (Onda açığa çıkardığımız kuvve) ile teyit ettik. Nefsinizi yüceltmek uğruna, ne zaman hevânıza uymayan gerçekleri dillendiren Rasûller gelse, onların bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürdünüz.

    88-) Dediler ki: "Kalplerimiz (düşünü - algılamamız) koza (dünyamız) içindedir (hakikatimizi yaşayamayız)!" Hayır, belki de hakikati inkâr ettikleri için (lânete uğramışlar) Allâh'tan uzak düşmüşlerdir! İmanınız ne kadar az!

    89-) Daha önce, dini inkâr eden kâfirlere karşı zafer kazanmak üzere bir açılım istediklerinde (Yahudiler), kendilerindeki bilgiyi tasdik eden bir yeni bilgi, Allâh tarafından onlara verildi; O geleceğini bildikleri (Hz. Muhammed) geldi, ama onu inkâr ettiler! Artık onlar Allâh'tan uzak düşmüş bir hâlde yaşarlar (Allâh la'neti hakikati reddedenler üzerinedir)!

    90-) Haset yüzünden, Allâh'ın fazlından (hakikatinden şuuruna) inzâl ettiği kullarından birini inkâr ederek, inkârları yüzünden nefslerindeki hakikati örtmeleri ne kötüdür! Bu yüzdendir ki gazap üstüne gazaba uğradılar (hakikatlerinden perdeli yaşam derekesine düştüler). Hakikati inkâr edenler (kâfirler) için, alçaltıcı bir azap oluşur.

    91-) Onlara, "Allâh'ın inzâl ettiğine iman edin" denildiğinde, "Biz bize inzâl olana iman ederiz" derler ve başkasına inzâl olanı reddederler. Oysa kendilerindekini tasdik edendir inzâl olan! De ki: "Mâdemki size inzâl olan hakikate iman ediyordunuz da niçin Allâh Nebilerini öldürdünüz?"

    92-) Andolsun ki Musa size hakikatinin açığa çıkardığı apaçık deliller ile gelmişti... Buna rağmen siz bir buzağıyı (tanrı) edinerek nefsinize (hakikatinize) zulmettiniz.

    93-) Biz sizden söz almıştık, Tur'u (benlik dağı) üzerinizde kaldırmıştık... "Verdiğimizi özünüzdeki kuvve ile yaşayın, algılayın ve gereğine uyun" (demiştik). Onlar ise: "Algıladık ama kabul etmedik" dediler. Bu inkârları yüzünden kalpleri buzağı sevgisiyle (dışsallıkla) doldu! De ki: "İman edenleriz diyorsanız, imanınızın getirisi de buysa, ne kötü bir şey bu!"

    94-) Allâh indîndeki sonsuz gelecek yaşam ortamı, diğer insanlara değil de yalnızca size ait ise; bu sözünüzde sadıksanız, ölümü temenni etsenize!

    95-) Elleriyle yaptıkları (suçlar) yüzünden ölümü asla temenni etmeyeceklerdir. Allâh zulmü açığa çıkaranları bilendir, onların hakikati olarak!

  8. #8
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    96-) Sen onları dünyalık yaşam hakkında insanların en hırslıları olarak bulursun! Bilfiil şirk içinde yaşayanlardan bile... Her biri bin yıl yaşamak ister! Oysa uzun ömür sürmeleri onları azaptan uzak tutmaz. Allâh, hakikatleri olarak yaptıklarını değerlendirmektedir (Basıyr).

    97-) De ki: "Kim Cibrîl'e düşman ise şunu bilmeli; kesinlikle O, kendindekinden öncekini tasdik eden ve iman edenlere hidâyet ve müjde olanı (Kurân'ı) senin şuuruna Biiznillah (varlığını meydana getiren Esmâ bileşiminin elvermesiyle) inzâl etmiştir."

    98-) Kim Allâh'a (Ulûhiyet hakikatine), Melekî boyuta (âlemlerde Allâh isimlerinin işaret ettiği anlamların açığa çıkmasına) ve Rasûllerine (hakikati dillendirmeleri için irsâl ettiklerine), Cibrîl'e (Allâh ilminin inzâli işlevine), Mikail'e (maddi - manevî rızkına yönlendirip erdiren kuvve) düşman olursa, muhakkak ki Allâh (o) gerçeği örtenlerin düşmanıdır!

    99-) Andolsun ki biz sana apaçık deliller verdik; onları, orijindeki sâfiyeti (şartlanmalarıyla) bozulmuş olanlardan başkası inkâr etmez.

    100-) Bir sözleşmeyle anlaşma yaptıkları her defasında, içlerinden bir grup onu bozup atmadı mı! Hayır, onların çoğunluğu iman etmezler!

    101-) Kendilerine Kitap (bilgi) verilenlerden bir grup, beraberlerinde olanı tasdik eden Allâh indînden bir Rasûl gelince (Yahudi olmadığı için), Kitabullahı (Hakikat bilgisini ve Sünnetullahı) arkalarına attılar, işin hakikatini bilmiyormuşçasına.

    102-) Bunlar Süleyman'ın (hakikatinin oluşturduğu) mülkü (tasarruf ettikleri) hakkında da (inkâra gidip), şeytanlara (vehmi tahrik ederek saptıranlara) tâbi oldular. Süleyman kâfir olmamıştır (hakikatinden perdelenmemiştir). Lâkin o şeytanlar (vehimlerine tabi olanlar) kâfir olmuştur (hakikati inkâr ederek); zira, insanlara sihirbazlık ve Babil'deki iki meleğe -Harut ve Marut- (Melîk'e) inzâl olanı öğretirlerdi. Oysa: "Biz imtihan vesilesiyiz; sakın hakikatinizdekini örterek (dış kuvvetlere başvurmak suretiyle sihir yapıp) kâfir olmayın (hakikatinizdeki kuvveleri inkâr etmeyin)" demedikçe kimseye bir şey öğretmezlerdi. Onlar karı-kocayı birbirinden ayıracak şeyleri öğretiyorlardı. Onlar Allâh'ın izni olmadıkça hiç kimseye zarar veremezler. Onlar kendilerine faydası olmayıp aksine zarar vereni öğreniyorlardı. Andolsun ki, onu (sihri) satın alanların sonsuz gelecekte hiçbir nasibi olmayacaktır. Nefslerinin hakikatini ne kadar kötü bir şeye sattıklarını bir bilselerdi!

    103-) Eğer onlar iman edip (şirkten) korunmuş olsalardı, Allâh indînden açığa çıkacak sevap, haklarında çok daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi.

    104-) Ey iman edenler, (Rasûlullah'a) "raina" değil (bizi gözet, bize dikkat et anlamında. Yahudiler raina kelimesini aksan ve vurgulama ile "ahmak" anl***** gelecek şekilde kullanıp hakaret ettikleri için bu uyarı yapılmıştı) "unzurna" deyin ve dinleyin. Kâfirler (hakikati inkâr edenler) için feci bir azap vardır.

    105-) Ehli Kitaptan olan kâfirler de (hakikati inkâr edenler), müşrikler de (benliklerini ya da dışsal objeleri şirk koşanlar) size Rabbinizden bir hayır inzâl olmasını istemezler. Allâh dilediğine has kılar rahmetini, onun hakikatinden! Allâh, Zül Fazlıl Aziym'dir.

    106-) Biz bir âyet hükmünü nesih (iptal) eder ya da unutturursak, ondan daha hayırlısını veya benzerini getiririz. Bilmez misin , Allâh kesinlikle her şeye Kaadir'dir.

    107-) Bilmez misin, semâlar ve arz (şuur ve madde-beden boyutu) Allâh'ın mülküdür (her an dilediği gibi tasarruf etmektedir, tamamında)... Sizin için Allâh dûnunda ne bir dost ne de bir yardımcı olmaz!

    108-) Yoksa siz de, önceden Musa'nın sorgulandığı gibi Rasûlünüzü sorguya mı çekmek istiyorsunuz? Kim hakikatindekine imanı küfür ile (inkâr ile) değiştirirse, yolun doğrusunu yitirmiş olur!

    109-) Ehli Kitaptan (hakikat bilgisi verilmiş olanlardan) birçoğu, Hak kendilerince apaçık farkedilmesine rağmen, sırf hasetlerinden dolayı sizi imandan küfre döndürmek ister. Allâh hükmü sizde açığa çıkana kadar kusurlarına bakmayın, anlayış gösterin. Muhakkak ki Allâh her şeye Kaadir'dir.

    110-) Siz salâtı ikame edin (Allâh'a yönelişinizi zâhiren ve bâtınen hakkıyla yapın) ve zekâtı verin (Allâh'ın size ihsanından bir kısmını karşılıksız paylaşın ihtiyacı olanlara)... Ne hayır yaparsanız, Allâh indînde (beyninizin derunundaki Esmâ hakikati boyutunda) onu bulursunuz... Muhakkak ki Allâh (varlığınızı oluşturan Esmâ'sıyla) Basıyr'dir yaptıklarınıza.

    111-) Dediler ki: "Yahudi veya Hristiyan olanlardan başkası cennete girmeyecek!"... Bu onların kuruntularıdır! De ki: "Eğer doğru söylüyorsanız delilinizi koyun ortaya!"...

    112-) Hayır (olay onların kuruntuladığı gibi değil)!.. Kim (vechinin) hakikatinin Allâh (Esmâ'sının açığa çıkışı) için olduğunu hissederse, işte onun mükâfatı Rabbindendir (hakikatindendir). Onlara ne korku vardır ne de hüzün verecek bir şey!

    113-) Yahudiler, "Nasraniler boş şeylerle uğraşıyor"; Nasraniler de, "Yahudiler boş şeylerle uğraşıyorlar" dediler. Bunlar Kitabı (inzâl olmuş bilgiyi) okurlar güya! O bilgiyi okumamış olanlar da zaten onların dediğini söyler!.. İhtilaf ettikleri konuda Allâh, kıyamet sürecinde hükmünü açıklayacaktır.

    114-) İnsanları (Esmâ hakikatleri indînde kişinin "yok"luğunu yaşaması olan) secde mahallerinde Allâh zikrinden (ben yokum sadece Allâh var demekten); (sen de varsın diyerek) alıkoyandan ve onların (saf kalplerin, benliğini ilâh yaparak) harap olmasına çalışandan daha zâlim kim olabilir? Böyleleri oralara korka korka girmelidir. Onlar dünya yaşamında rezil olurlar (hakikati bilenler indînde)... Sonsuz gelecek süreçlerinde ise feci bir azap beklemektedir onları.

    115-) Maşrik de (doğu veya doğuş mahallî) mağrip de (batı veya batış - kayboluş - ölüm) Allâh'a aittir! Ne yana dönersen Vechullah karşındadır (Allâh Esmâ'sının açığa çıkışıyla karşı karşıyasın)! Muhakkak ki Allâh tüm varlığı kapsar ve ilim sahibidir.

  9. #9
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    116-) Dediler ki: "Allâh oğul edindi!" SubhaneHÛ! Bilakis, semâlar ve arzda ne varsa O'na aittir ve her şey (kanitun) O'nun hükmünü yerine getiricidir!

    117-) Semâların ve arzın Bediy'dir (örneği benzeri olmadan icat edendir)... Bir işin olmasını dilerse "ol" der ve olur!

    118-) (Allâh ismiyle işaret edilen hakkında) bilgisizler (O'nu gökte bir tanrı sanıp) "Allâh bizimle konuşsaydı ya da bize bir mucize verseydi ya" dediler!.. Onlardan öncekiler de onlar gibi konuşmuşlardı. Bakış açıları birbirine benzemiş! (Ayna nöronların sonucu - aynı kafadan!)... Biz âyetlerimizi (gerçeğe işaret eden oluşumu), onları hakkıyla değerlendirmek isteyenlere apaçık gösterdik.

    119-) Gerçek ki Biz, seni, müjdelemen ve uyarman için HAK olarak irsâl ettik.. Cehennem ehli senden sorulmaz.

    120-) Onların din anlayışlarına tâbi olmadıkça ne Yahudiler ne de Nasara senden asla razı olmazlar. De ki: "Allâh hidâyeti rehberliğin ta kendisidir (insanlar hidâyet edemez Allâh hidâyet etmedikçe)"... Onların hayal veya kuruntularına tâbi olursan sana gelen ilimden sonra, Allâh'tan sana ne bir velî ne de yardım ulaşır.

    121-) Kendilerine Kitap (Sünnetullah bilgisi) verilmiş olanlar onu hakkıyla okuyup değerlendirirler... İşte bunlar Ona iman edenlerdir. Her kim de Onu inkâr ederse, hüsrana uğrayanlardan olur (hakikatini inkâr ettiği için).

    122-) Ey İsrailoğulları, in'amda bulunduğum nimetimi (hakikatinizi bildirmemi) ve bununla sizi çeşitli toplumlara üstün kılmamı hatırlayın.

    123-) Ve korunun o süreçten ki, hiçbir nefs bir başkası için bir şey ödeyerek onu kurtaramaz. Ondan bir fidye (kurtuluş bedeli) kabul edilmez; ona şefaat fayda vermez ve dahi yardım edilemez!

    124-) Hani Rabbi (Esmâ bileşimi hakikati) İbrahim'i bir takım birimlerle (karşılaştırıp onlara karşı düşüncelerini) imtihan etmişti de (yıldız - ay - güneş konularına verdiği cevapları hatırlayın), O da hakkıyla bu konularda değerlendirmelerini ortaya koyarak, başarmıştı. Bundan sonra Rabbi: "Ben seni insanlara imam (ilmi nedeniyle kendisine uyulan) kılacağım" demişti. (İbrahim): "Zürriyetimden de" niyazında bulundu. Rabbi: "Sözüm zulmedenleri kapsamaz" buyurdu.

    125-) Biz Beyt'i (Kâbe - kalp) insanlara güvenilir sığınak yaptık! İbrahim makamını (Hullet makamı, Esmâ mertebesi kuvveleriyle tahakkuk makamı) musalla (namazın yaşandığı yer) edinin. İbrahim ve İsmail'e: "Beytimi; tavaf edenler, kulluğunu yaşamak için oraya kapananlar ve secde eden rükû edenler için arındırılmış olarak muhafaza edin" dedik.

    126-) Hani İbrahim şöyle demişti: "Rabbim burasını emin bir mahal kıl ve ehlini (nefslerinin hakikati olarak) Allâh'a ve gelecekte yaşanacak sürece iman edenleri, yaptıklarının sonuçlarıyla rızıklandır." (Rabbi) dedi: "Kim (hakikati) inkâr ederse onu bile kısa bir zaman (dünya yaşamı) boyunca rızıklandırır, sonra da yanma azabına bırakırım." O ne kötü gerçekle yüzleşmedir!

    127-) Ve hani İbrahim, İsmail ile el BEYT'in (Kâbe - kalp - şuurun 7.kat semâsı) ana duvarlarını yükseltip (şöyle yönelmişti): "Rabbimiz, bizden kabul buyur, şüphesiz ki sen (varlığın hakikati olarak) Algılayan Aliym'sin."

    128-) "Rabbimiz bizi sana teslim olmuş kıl ve neslimizden de sana teslim olmuş bir topluluk oluştur. Bize menasıkın (hac uygulamasının şartlarını) göster ve tövbemizi kabul et. Muhakkak ki sen (Tevvab) tövbeleri kabul eden Rahıym'sin (sonucunda onun salt güzelliklerini yaşatansın)."

    129-) "Rabbimiz, onların içinde senin âyetlerini (âlemlerinde Esmâ'nın açığa çıkışını) onlara öğretip okutan, onlara Bilgiyi ve açığa çıkış sistemini (hikmeti) öğreten, onları arındıran Rasûl bâ's et (insanlara Hakikati bildiren Esmâ'nın açığa çıkmış sûretini oluştur)." Kesinlikle sen Aziyz Hakiym’sin.

    130-) İbrahim milletinden (varlığın-ın hakikatine iman etmişlerden), kendini bilmez akılsızlardan başka kim yüz çevirebilir ki! Andolsun ki biz Onu dünyada seçtik - saflaştırdık ve sonsuz gelecek sürecinde de sâlihlerdendir.

    131-) Hani Ona Rabbi: "Teslim ol" demiş, O da: "Âlemlerin Rabbine teslimim" demişti (İbrahim'e Âlemlerin Rabbine teslim durumunda olduğu fark ettirilmişti).

    132-) İbrahim (bu gerçek doğrultusunda) oğullarına vasiyette bulundu, Yakup da: "Oğullarım, Allâh sizin için bu dini (sistem anlayışını) seçti. Allâh'a teslim olmuşluğunuzun farkında olmadan sakın ölmeyin." (Müslim, Allâh'a tam kesin teslim olmuş olduğunun bilincine ermiş olan.)

    133-) Yoksa siz Yakup ölmek üzereyken olaya şahit olanlardan mıydınız? Hani O oğullarına: "Benden sonra neye kulluk edeceksiniz?" demişti de, onlar da:"Senin ve babaların İbrahim, İsmail ve İshak'ın ilâhı olan İlâhun VAHİD'e (hakikatlerini meydana getiren Allâh Esmâ'sına) kulluğumuza devam edeceğiz. Biz ona teslim olmuşluğun bilincinde olanlarız" demişlerdi.

    134-) İşte onlar bir ümmetti (topluluktu), geçtiler gittiler! Onların kazandıkları kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size! Ve size onların yaptıklarının hesabı sorulmayacaktır.

    135-) Dediler ki: "Yahudi veya Nasara olun ki hidâyete eresiniz!"... De ki (onlara): "Hayır biz, hanîf olan İbrahim milletindeniz (aynı inancı paylaşanlardanız); o, müşriklerden değildi!.."

  10. #10
    Tecrübeli Üye yeşeren - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Mar 2011
    Mesaj
    373
    Rep Gücü
    4215
    136-) Deyin ki: "(Biz tüm varlığın aslı ve hakikati olan) Allâh'a, bize inzâl olana, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a ve oğullarına inzâl olunana; Musa ve İsa'ya verilenlere; Rablerinden Nebilere verilenlere iman ettik... Onlardan hiçbirini ayırmayız bu yönden. Biz O'na teslim olmuşlardanız!"

    137-) Eğer onlar da, sizin O'na iman ettiğiniz kapsamda iman ederlerse, hakikate giden yolu bulmuş olurlar. Eğer yüz çevirirlerse, parçalanmış ve dar kafalı olarak kalırlar. Onlara karşı Allâh sana yeterlidir! "HÛ"; Es Semi'dir, El Aliym'dir.

    138-) Allâh boyası! Allâh boyası ile boyanmış olmaktan güzel ne olabilir! Biz O'na kulluk edenleriz!

    139-) De ki: "Allâh hakkında bizle mi tartışıyorsunuz? O, Rabbimiz ve Rabbinizdir! Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız (-ın sonuçları da) sizedir. Biz O'na ihlâsla yönelenleriz."

    140-) Yoksa siz, "Şüphesiz ki İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve oğulları Yahudi veya Nasara idi" mi diyorsunuz?.. De ki: "Siz mi daha iyi bilirsiniz yoksa Allâh mı?"... İndînde, Allâh'ın şahitliğini gizleyenden daha zâlim kim olabilir? Allâh varlığınızın hakikati olarak, yaptıklarınızdan gâfil değildir.

    141-) İşte onlar bir ümmetti (topluluktu), geçtiler gittiler! Onların kazandıkları kendilerine aittir, sizin kazandıklarınız da size! Ve size onların yaptıklarının hesabı sorulmayacaktır.

    142-) İnsanların, anlayışı kıt ve aşağılık yaşam ehli olanları "Onları eski kıblelerinden (Kudüs'ten Kâbe'ye) döndüren (gerekçe) nedir?" derler. De ki: "Batı da doğu da Allâh'ındır. Dilediğine hidâyet eder, sırat-ı müstakime yönelmesi için."

    143-) Böylece, sizi insanlar üzere şahit, Rasûlü de sizin üzerinize Şehiyd kıldık. Siz ümmeti Vasat'sınız (adalet ve Hakkaniyet üzere olan). Kendisine yöneldiğin kıbleyi, Rasûle tâbi olanlarla, ondan yüz çevirip geri dönenleri ayırt etmek için değiştirdik. Allâh'ın hidâyet ettiklerinin dışındakilere bu olay çok ağır gelecektir. Allâh imanınızı boşa çıkarmaz. Allâh insanlara hakikatlerinden açığa çıkan Rauf ve Rahıym'dir.

    144-) Biz, vechinin semâda takallüb ettiğini (Hakk'ı müşahede âleminde hâlden hâle girdiğini) görmekteyiz. ("Hakk'ın vechi ne yana dönersen orada" gerçeğince, niçin illâ Kudüs'e bağlı kalayım, İbrahim'le davet ettiği Kâbe varken, düşüncesi.) Artık seni razı olacağın bir kıbleye elbette döndüreceğiz. O hâlde vechini (yüzünü - Hakk'ı müşahedeni) Mescid-i Haram'a (Kâbe - içi mutlak yokluk - gayb olana) döndür. Ve nerede olursanız olunuz "vech"lerinizi O'nun tarafına döndürün. Muhakkak ki kendilerine Kitap (hakikat ve Sünnetullah bilgisi) verilenler bilirler ki o, Rablerinden bir HAK'tır! Allâh onların hakikatleri olarak, yaptıklarından gâfil değildir.

    145-) Kendilerine Kitap verilenlere her âyeti (hakikate işaret eden bilgiyi) getirsen yine de senin kıblene tâbi olmazlar! Sen de onların kıblesine tâbi olucu değilsin. (Hatta) onlar birbirlerinin kıblesine de tâbi olmazlar. Yemin olsun ki, İlimden sana gelenden sonra onların hevâlarına (şartlanmalarına göre oluşan fikirler/istekler) tâbi olursan, kesinlikle zâlimlerden olursun!

    146-) Kendilerine (Kitap) Bilgi verdiklerimizden bir kısmı Onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Onlardan bir grup bilerek Hakk'ı gizlerler.

    147-) HAK, Rabbindendir (beynini oluşturan Esmâ bileşiminin sonucudur). O hâlde sakın (bu gerçekten) şüpheye düşenlerden olma!

    148-) HERKESİN O'NA DÖNEN BİR VECHİ VARDIR... O hâlde hayırlı çalışmalarda (Rabbini tanımada) yarışın! Nerede olursanız olun hepinizi, hakikatiniz olan Allâh cem eder. Kesinlikle Allâh her şeye Kaadir'dir.

    149-) Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü - müşahedeni) Mescid-i Haram'a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Bu elbette Rabbinden (kaynaklanan) bir Hak'tır. Allâh varlığınızın hakikati olarak, ortaya koyduklarınızdan gâfil değildir.

    150-) Nereden (hangi düşünceden) çıkarsan çık, vechini (yüzünü - müşahedeni) Mescid-i Haram'a (çokluğun gerçekte yokluğunun yaşandığı secde edilen mahale) döndür! Nerede olursanız olun, vechlerinizi o tarafa döndürün ki, insanların sizin aleyhinize bir delili olmasın. Ancak onlardan bilfiil zulüm edenler aleyhinize olur. O hâlde, onlardan korkup çekinmeyin benden çekinin ki üzerinize olan nimetimi tamamlayayım... Ki böylece umulur ki hidâyete ulaşırsınız.

    151-) Nitekim, içinizden (hakikati dillendirmek üzere) Rasûl irsâl ettik (açığa çıkardık); âyetlerimizi (varlığın hakikati oluşumuza dair işaretleri) size tilavet ediyor (okuyup anlatıyor), sizi arındırıyor ve Kitabı (hakikat ve Sünnetullah bilgisini) Hikmeti (varlığın oluş sistem ve düzenini, oluş mekanizmasını) ve bilmediklerinizi öğretiyor.

    152-) O hâlde beni zikredin (anın - düşünün) ki sizi zikredeyim. Şükredin bana (değerlendirin beni), sakın küfretmeyin (hakikatiniz ve varlığın hakikati olduğumu inkâr etmeyin).

    153-) Ey iman edenler, hakikatinizin açığa çıkartacağı sabır (dayanma kuvvesi) ve salât (hakikatiniz olan Esmâ mertebesine yönelişin getirisi olan müşahede ile) yardım isteyin. Muhakkak ki Allâh sabredenlerledir (Es Sabur Esmâ'sıyla - mâiyet sırrı).

    154-) Allâh için (iman ehli olduğu ve iman mücadelesi verdiği için) öldürülenlere "ölüler" demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz bunu idrak edecek kapasiteye sahip değilsiniz.

    155-) Sizi, korkacağınız bir şeyle, açlıkla, malınızı, canlarınızı (canınız gibi sevdiklerinizi), çalışmalarınızın mahsulü olan şeyleri eksiltmekle sınarız. Bu olaylara karşı sabredenleri (tepki koymayıp olayın nasıl sonuçlanacağını bekleyenleri) müjdele!

1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Gizli Azapların Çözümü
    meridyen2 Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-07-2011, 06:51 AM
  2. MP3'ler çok yer tutuyorsa işte çözümü
    EMRE Tarafından Ses Video Programları Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-01-2011, 07:26 AM
  3. Ev Ağı IP Çakışması Sorunu ve Çözümü
    dogangunes Tarafından Adsl Network Ağlar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-11-2010, 06:00 AM
  4. Çalınan laptop'a SMS çözümü
    SAHARAY Tarafından Adsl Network Ağlar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-11-2008, 04:53 PM
  5. Hitman 3: Contracts Tam Çözümü
    >neo> Tarafından Oyun Hileleri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 02-03-2008, 11:32 PM
Yukarı Çık