Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    Kur'an i'cazı

    Selam!



    A- İ'cazın Gerekliliği

    Kur'ân Arap toplumunda şirkin, putperestliğin ahlaksız lığın çok yaygın olduğu bir dönemde nazil oldu. Ada let, iffet, istikamet v.b. erdemlerin toplumda yok oldu ğu bir hengamede indi. O günkü toplumun cehalet karanlığına boğulurcasına saplandığı; ilkellik, zulüm ve bağnazlığın toplumun tüm birey ve katmanlarına yayıldığı, sosyal dokunun bozulduğu, üniter yapının kayıp olduğu, nizam ve düzenin kalmadığı bir süreç te Kur'ân insanlığa geldi, inançta, ibadette, ahlakta, sosyal düzende, kısaca fert ve toplum hayatının tüm katmanlarında çok ciddi, an lamlı ve esaslı değişiklikler, hatta çok köklü devrimler yapmak üzere indi.

    Bunun için Kur'ân, içinde nazil olduğu toplumla diğer mücavir toplumların çoğunun tanımadığı, duymadığı, alışık olmadığı değişik ve yepyeni bir hayat sistemini getiriyor ve hemen onu hayata geçir melerini ısrarla istiyordu. Bunu yaparken sadece meseleyi önerip or taya atmakla yetinmiyor, aksine bazen inzar ederek bazen de müjde leyerek çok değişik üslûplar kullanıyordu.
    Bu kadar ciddi muhtevalı, geniş kapsamlı, zengin içerikli ve ta mamen alışılmışın dışında değişik bir yapıyla insanlığın önüne çı kan bu kitabın, elbette nazil olduğu toplulukta ve diğer beşerî top*lumlarda tutunabilmesi, insanlık dünyasında hedeflediği devrimleri gerçekleştirebilmesi için, mutlaka kendi gerçekliğini ve kendisinin beşer zekâsının ürünü olmadığını ispatlaması gerekirdi. Aksi takdir de, bütün iddialar havada kalırdı.

    Kur'ân içerik ve önerilerinde olduğu gibi kendisini ispatlama noktasında da değişik bir yöntem izledi. Mesafeyi kısa keserek ken disine karşı olanlara görünürde çok büyük bir fırsat hazırladı.
    Kendisini ispatlama noktasında delil olarak sadece üslûbunu kullandı. Üslûpta çok mahir ve kelamın birçok yönünde üstad olan o edebiyat önderlerine üslûbunun kendisinin gerçekliğine yeterli delil olduğunu ileri sürdü ve eğer benim bu iddiama inanmıyorsanız üslûbuma benzer bir üslûp getirin iddiamdan vazgeçerim dedi. Böylece Kur'ân'ın i'cazı ortaya çıkmış oldu.[383]

    B- İ’cazın Merhaleleri:

    Kur'ân, i'cazını üç evrede ilan etti. Birincisinde i'caz âyeti nazil olduğu zamana kadarki nazil olan Kur'ân'ın bir benzerini getirmele ri istendi.[384] Ama bunu yapamadılar. Kur'ân, hareket alanlarını kıs men genişleterek Kur'ân'ın tümüne benzer getirmelerinden vaz geç ti. Sadece on sûresine benzer bir bölüm getirmeleriyle yetindi.[385] Onlar bunu da yapamayınca; Kur'ân, bu son merhalede onlara mü cadele meydanını sonuna kadar açtı. Kur'ân tümüne de on sûresine de benzer getirmelerinden vazgeçti. Sadece 20 kelimelik, dört cüm lelik ve tek satırlık bir sûresine benzer bir sûre getirmeleriyle yetinildi. Bu meydan okuyuş hem Mekkelilere[386] hem de Medinelilere karşı yapıldı.[387]

    C- İlmî Bir Disiplin Olarak İ'cazın Ortaya Çıkışı:

    Şimdiye kadar anlattığımız i'cazın pratik yönüyle ilgilidir. İ’cazın teorik (ilmî disiplin) yönüne gelince Kur'ân'ın İçinde nazil olduğu sahabe toplumu zevkleriyle ve dildeki ustalıklarıyla insanlığın Kur'ân'ın bir benzerini getiremeyeceklerini gayet iyi biliyorlardı. Ancak bunu, bir kısım teorik ilmî bilgilerle izah ederek bilimsel kurallarla formüle etmiyorlardı.

    Yahudi Lebid b. el-Asam Kur'ân'ın Tevrat gibi mahluk olduğunu söyledi. Yeğeni Talut bunu kendisinden alıp yaymaya çalıştı. Bennaniye fırkasının kurucusu Bennan b. Sem'an (ö.?) da bunu biraz daha yaydı. Sonra el-Ca'd b. Dirhem (ö.124/742) geldi ve Kur'ân'ın bir benzerinin getirilebileceğini ileri sürdü.[388] Böylece Kur'ân hakkındaki ilk menfi sözler tarih sahnesine çıkmış oluyordu.

    Kur'ân hakkında ileri sürülen bu menfi sözlerin dolaştığı sıralar da Mu'tezile ekolünün kurucularından Vasıl b. Ata (131/748)[390] ilk defa i'cazla ilgili sarfe görüşünü ortaya attı.[391] Her ne kadar o zamânâ dek Kur'ân'ın i'cazı biliniyor idi ise de; ancak alimler i'cazın se bebinin ne olduğu hususunda bir şey ortaya koymuş değillerdi. Vasil b. Ata bu sarfe görüşüyle Kur'ân'ın haddi zatında muciz olmadığını ancak Allah'ın insanları Kur'ân'ın bir benzerini getirmekten alıkoymasıyla muciz olduğunu söyledi.[392] Diğer bir ifade ile insanlar Kur'ân'a bir benzer getirebilirlerdi. Ancak Allah, bunu yapabilme gücünü kendilerinden almıştır.

    Daha sonra mu'tezileden en-Nazzam (ö. 231/845) bu görüşe sa hip çıktı.[394] Zaten o, bu görüşüyle bilinir. Sarfe görüşünün yayılma sıyla artık alimler Kur'ân i'caz'ının ilmî kurallarını, yönlerini ve de lillerini ortaya koymaya çalıştılar. Sarfe görüşünü ilk reddeden en-Nezzam'in talebesi el-Cahız (ö. 255/869)'dır.[395] Günümüze ulaşma mış Nazmu'l-Kur'ân adlı eserinde i'cazın ilmî yönlerini, i’cazın açıklanmasında hareket nortası olabilecek hazf, takdim ve icaz v.b. pren sipleri temellendirir[396] ve Kur'ân üslubunun eşsiz olduğunu örnek lerle izah eder.

    el-Cahız'dan sonra gelen edebiyatçılar; Kur'ân'ın eşsiz mânâlarını ve ince icaz sırlarını ortaya çıkarmak için el-Cahız'ın yolunu izleye rek, Kur'ân nazmına dair "Nazmu'l-Kur'ân" adı altında bazı kitaplar telif ettiler. Bunların arasında Ebu Bekir b. Abdillah b. Ebi Davud es-Sicistanî (ö. 316/928), Ebu Zeyd Ahmed b. Süleyman el-Belhî (ö. 322/934) ve Ebubekir Ahmed b. Ali el-İhşid (ö. 326/938) sayılabilir.
    el-Cahız'dan sonra gelen alimler i'caz vecihlerini ve Kur'ân nazmının eşsizliğini muhtelif çalışmalarında incelediler. Hem mute zileden hem de ehli sünnet alimlerinden birçok kimse Kur'ân i'cazını müstakil olarak ele alan eserler yazdılar.

    İcazu'l-Kur'ân adıyla yazılan ilk müstakil eser bize ulaşmaya Ebu Abdillah Muhammed b.Yez'ıd el-Vasitî (ö.306/918)'nin İ'cazu'l-Kur'ân'il-Beyan adlı eseridir. Kaynaklar Abdülkahir el-Cürcani (ö.471/1078)'nin Vasıtî'nin kitabına biri el-Mu'tadad adında büyük ve diğeri ondan küçük iki şerh yazdığını kayd ediyorlar.[399] Daha sonra mutezileden olan er-Rummanî (ö.384/994), el-Hattabî (ö.388/998), el-Bakillanî (ö.403/1012), Abdülkahir el-Cürcanî, Fahreddin er-Razî (ö.606/1209), İbnu Ebi'l-İsba' (ö.654/1256), er-Revyanî (ö.?), ez-Zemelkanî (ö.727/1327) ve es- Suyutî (ö. 911/1505) Kur'ân'ın icazı sahasında eserler yazdılar.

    O günden bu güne dek Kur'ân icazı sahasında eserler verilmeye devam edilmektedir. Devam edildikçe de i'cazının daha değişik bo yutları ortaya çıkmaktadır. İ'cazın tarihçesini kısaca verdikten sonra şimdi i'caz'ın vecihleri ni de kısaca sunmaya çalışacağız.

    D- Î'cazın Tarifi ve Vecihleri:

    Önce şunu kaydedelim ki, gördüğümüz kadarıyla Kur'ân i'cazı konusunu inceleyen eski ve yeni alimlerin büyük çoğunluğu mucize'yi tarif ederler.[402] Konuyla ilgili onlarca esere başvurduk. Ebu’l-Be ka el-Kefevî (ö.1094/1683)nın dışında hiç kimsenin Kur'ân i'cazını ilmî bir terim olarak tarif ettiğini görmedik. Bize göre bu kadar kafa yorulmuş, kalem oynatılmış ve eser yazılmış bir konunun tarifsiz kalması büyük bir eksikliktir.
    Ebu'l Beka i'cazı şöyle tarif eder: "Kur'ân'ın belağatte beşer gücü nü aşıp ona karşı koymaktan aciz bırakmasıdır."

    Tariften i'cazın neyle olacağı anlaşılmadığından, kısmen de olsa kapalılık vardır. Bunun için biz bu tarifi biraz daha açarak şu şekilde olmasını tercih ediyoruz:
    Kur'ân'ın lafzı, nazmı, üslubu ve muhtevasıyla insan ve cinleri ken disine benzer getirmekten güçsüz bırakmasıdır.

    Kur'ân, beşeriyetin, kendi sûrelerinden bir sûreye benzer bir sûre getiremeyeceğini 14 asırdan beri aleme ilan etmektedir. Bütün İslâm alimleri de bu konuda hem fikirdirler.
    Öyleyse i'caz Kur'ân'ın neresindedir? Kur'ân'ın nazmındaki belağatinde mi? İhtiva ettiği zengin muhtevasında mı? Gaybi haberlerin de mi?
    Müfessirler, usulcüler, edebiyatçılar ve Kur'ân araştırmalarıyla il gilenenler Kur'ân'ın bu yönlerden hangisiyle beşeriyete meydan okuduğu hususunda hayli ihtilaf etmişler.[404]

    Biz ise şöyle düşünmekteyiz; Kur'ân i'cazını muhataplar açısın dan iki devreye ayırmak gerekir:
    a- Nüzul zamanındaki muhataplar. Bunların açısından i'cazı ele aldığımızda i'cazın sadece Kur'ân nazmıyla yapıldığı gerçeği karşı mıza çıkar. Zira i’caz âyetlerinden Hûd sûresinin onüçüncü âyetinde muftereyat ifadesi yer almaktadır. Yani Kur'ân sûrelerine benzer ol ması istenen sûrelerin mânâ yönünden doğru, düzgün ve dürüst olması istenmiyor. Müşriklerin getirecekleri şeylerin sadece kelime ve cümle dizimi yönünden Kur'ân'a benzemesi yeterli olup getirilecek o benzer kelamda mânâ düzgünlüğü aranmıyor. Çünkü uydurma bir şeyde dürüstlük ve düzgünlük aranmaz. Yukarıda geçen bu ma lumatı şöyle hülasa edebiliriz: Kur'ân'ın nazil olduğu zamandaki muhataplar açısından i'caz, sadece Kur'ân'ın nazmındadır; tahaddî (meydan okuma) de yalnız onunla yapılmıştır.[405]

    b- Nüzul zamanından kıyamete kadar gelip geçen bütün beşeri yete karşı i'caz. i'cazın bu evresinde Kur'ân'ın hem nazmı hem muh tevası ile meydan okunmuştur. Çünkü Kur'ân'ın bütününü düşüne cek olursak onun tüm beşeriyet için indiğini hemen anlarız. Aksi taktirde beşeriyetin tamamı Arap olmadığından, Arap olmayanlar bu tahaddiye muhatap olmaz ve dolayısıyla i'caz, sadece Arap toplumu için yapılmış olacağından eksik kalırdı.[406]

    Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi gerek eski ve gerekse yeni alim ler i'cazın vecihleri hakkında çok ihtilaf etmişler.[407] Gördüğümüz şu ki, eski alimlerin çoğu Kur'ân ı'cazında filolojik ve edebiyat yö nünü dikkate almıştır. Yeni alimler ise, bu edebî ve filolojik yönlere Kur'ân muhtevasını ilgilendiren bazı yönleri de katmışlar. Yeni alim lerin bazıları dağınık görülen i'caz vecihlerini teşri'î, ilmî, lügavî ve gaybî i'caz başlıkları altında toplamışlar.[408] Kur'ân i'cazının vecihle rini kategorize eden ve anlaşılır bir ahenkle şistemleştiren bu vecihlerin yanında beşinci bir vecih daha düşünüyoruz: Ahlakî ve islahı i’caz. Kur'ân'ın ahlak ve islah noktasında yapmış olduğu olağanüstü tüm icraatlar bu başlık altında değerlendirilebilir.[409]

    E- 20. Asır Kur'ân İ'cazı Çalışmaları

    İ'cazın tarihçesine, tarifine ve vecihlerine dikkat çektikten sonra şimdi XX. asırda yapılan Kur'ân icazı çalışmalarına döneceğiz. Gü nümüz Kur'ân araştırmalarının verimli alanlarından birisinin Kur'ân icazı olduğu kuşkusuzdur. Çünkü günümüz ilmî ve teknolojik ge lişmelerin verilerinin bir kısmı, Kur'ân'ın ondört asır evvel hiç te reddütsüz ve sonuçtan gayet emin bir şekilde ilan ettiği gerçeklere uygun gelmektedir. Kur'ân'ın ondört asır evvel ilan ettiği o ilmî ger çekler, tüm ilmî ve kültürel imkanlardan uzak bir ortamda ve ceha let, hurafe, efsane, kahinlik, büyü v.b. akıl dışı hususların rağbet gördüğü bir çevrede metafizik dünyadan inerek bütün aleme evrensel bir üslûpla deklare ediliyordu. Zaten i'cazın sırrı da burda yatı yor. İşte çok yoğun insanî bir çabanın sonucunda ancak varılabîlen o ilmî verilerin Kur'ân'a uygunluğu Kur'ân'ın icazını, gözler önüne sermektedir. Böylece bu asır Kur'ân araştırmacıları için i'cazın yeni bir ufku "ilmî i’caz" ortaya çıkmış oluyor.

    Bu nedenle 20. asırda Kur'ân ilimleri veya i'cazı sahasında kitap yazanların hemen hepsi Kur'ân i'cazının bu ilmî yönüne dikkat çek mektedirler. Kimileri bunu Ulum'ul-Kur'ân sahasındaki kitaplarında uzun uzadıya işler.[410] Kimisi ise, bunu Kur'ân i'cazı sahasındaki eserlerinde detaylı bir şekilde anlatır.[411] Üçüncü bir kesim de ilmî i'cazı ayrı olarak inceler.

    20. asır, Kur'ân i'cazının tüm sahaları açısından oldukça verimli bir asırdır. Yukarıda verdiğimiz bütün kısımlarda çokça çalışmalar yapılmıştır. Biz i'cazın tüm yönlerini ele alan eserlerden birkaç tane örnek eser tanıtmaya çalışacağız. İlmî i'cazı inceleyen eserlerden ise, bir örnek seçtik. Onu tanıtıp geri kalanları listede sunacağız.

    Kur'ân ilimlerinden münferid konu çalışmaları alanında en velud konulardan biri Kur'ân İ'cazıdır, Bu sahada eskiden olduğu gibi günümüzde de bir hayli eser yazılmıştır. Günümüzde ilmin vasıta ve imkanları, hayli gelişmiş; düşüncenin ufuk ve hareket alanları da ol dukça açılmış durumdadır. Bunun için çağımızda bu gelişmelere pa ralel olarak ilim dallarında yeni bölümlemeler başlamış, bazı ilimler yeni dallara ayrılmıştır. Örneğin Hukuk ilmi: Ticaret hukuku, ceza hukuku, uluslararası hukuk, medenî hukuk v.b. dallara ayrılmıştır, işte bu gelişmenin bir neticesi olarak Kur'ân i'caz'ının da bugün değişik açılardan ele alındığını görmekteyiz. Buna göre Kur'ân i'caz'ı saha sında yazılan eserleri iki kısma ayırmak mümkündür:

    a- Kur'ân i'cazının bütün yönlerini bir arada inceleyen eserler,
    b- Kur'ân i'cazını ilmî yönünü müstakil olarak araştıran eserler.
    Bu kısım çalışmaların da kendi aralarında ikiye ayrıldığını görü yoruz:
    1. İlmî i'cazın sahasına giren bütün hususları beraber araştıranlar.
    2. Kur'ân'ın ilmî i'cazı alanına giren tıp v.b. konuları müstakil araştıranlar.

    Biz önce her iki kısımdan bazı eserleri kısaca tanıtmaya çalışaca ğız; daha sonra her iki kısmın isim listesini sunacağız. Bu eserlerden bazıları şunlardır:[412]

    1- Mustafa Sadık er-Rafi'î-İ’cazu'l-Kur'ân:

    Bu eser Mısırlı büyük edîp Mustafa Sadık er-Rafi'i'nin (ö.1356/1937) telifidir. Çağımızda İ'cazu'l-Kur'ân alanında yazılan önemli bir eserdir. Kitabın yazarı İ'caza çok değişik bir veçhe getirme çaba sındadır ve i'caza tamamen yeni bir bakışla bakmaktadır.

    Kitabın başından 156. sayfaya kadarki kısımda Kur'ân ilimlerin den şu konular incelenmektedir: Kur'ân tarihi, cem'i, ahrufu seb'a, kıraat, Kur'ân müfredatı ve âdabı, Kur'ân ve müsbet ilimler, âyet pa ralelinde insanın yaratılışı ve Kur'ân'daki ilmî âyetler. Er-Rafiî, bu konular hakkında kendine özgü orijinal üslubuyla ve değişik muhtevalarla özlü malumat verir.

    Rafi'i, kitabın ikinci yarısında i'cazı ele alır. Ancak O, i'cazı çok değişik zeminlerde bulma gayretindedir. Eskilerin kullandıkları materyaldan farklı bir materyal arama peşindedir. Rafi'i İ'cazı, Kur'ân'ın nazımındaki ahenkte; âyetleri meydana getiren cümleler, cümleleri meydana getiren kelimeler ve nihayet kelimeleri meydana getiren harflerin fonetiğinde, ses uyumunda[413] ve Kur'ân terkibinin ilginçli ğinde aramaktadır.

    Rafi'i bununla i'cazda gerçekten yeni bir çığır açmış bulunmakta dır. Ancak Rafi'inin i'cazda açtığı bu yeni çığırı ondan sonra gelenler geliştirmedikleri gibi, takip de edemediler. Kısmen eski alimlerin söylediklerini tekrar ettiler; kısmen de ilmî âyetlerdeki i'cazı anlat makla yetindiler. î'caz'a yeni ufuklar kazandırmadılar.

    Kitap, yazarın fıtri yapısından dolayı fazlaca edebîdir. Çoğu kere sunmak istediği ilmî mesaj ve espri, ibarenin edebî yapısı içerisinde kaybolmaktadır. Özellikle Arap olmayanların kitaptan istifadesi ol dukça sınırlıdır.[414]

    2- Mustafa Müslim-Mebahisu fi Î'cazi'l-Kur'ân:

    Kitap, Riyad'da İmam Muhammed b. Suud İslâm Üniversitesi öğ retim üyelerinden Dr. Mustafa Müslim'in telifidir. 265 sayfadan meydana gelen eser birinci baskısını 1988'de Cidde'de yapmıştır.
    Bu eserin, disiplinli ve düzenli bir araştırmanın mahsulü olduğu açıktır. Kitap, İ'caz konusunda eski ve yeniyi kendinde birleştiren kıymetli bir çalışmadır. Yazar, bir mukaddimeyle insanın diğer yara tıklar arasındaki kıymetini belirlemeye çalışır. Mukaddimeden sonra iki "Mebhas" açar. Birinci mebhasta, mu'cizenin tarifini, şartlarını, mu'cizenin mümkün olduğunu ve mu'cizenin, peygamberin doğru luğunu nasıl isbat ettiğini anlatır. İkinci mebhasta ise geçmiş pey gamberlerin mu'cizelerini kaleme alır. Ayrıca bu mebhasta Peygam berimizin en büyük mu'cizesi olan Kur'ân'ın üstünlüklerini ve Kur'ân'ın ne kadarının insanları aciz bıraktığını inceler. Kitabın ge riye kalan kısmını (s.37-265) iki bölüme ayırır: Birinci bölümde Kur'ân i'cazının tarihî yönünü ele alır. Burada geçmiş alimlerin araş tırmalarında i'cazı, i'cazu'l-Kur'ân teriminin ne zaman ortaya çıktığı nı, Mu'tezile kaynaklarında î'cazı, sarfe görüşünü ve iptalinin aklî ve naklî delillerini, ehl-i sünnet kaynaklarında i'cazı ve çağdaş alimle rin araştırmalarında i'cazı araştırır. İkinci bölümde ise, i'cazı yapısal yönden inceler: İ'cazın vecihlerini; bunlardan da beyanî, ilmî, teşri'î ve gaybî vecihlerin her birisine ait alt vecihleri inceler. Kitap küçük bir hatime ile son bulmaktadır.
    Kitap, İ'caz konusunda güzel ve doyurucu bir bilgiye sahip ilim çevrelerinin ciddi mânâda istifade edebileceği kıymetli bir eserdir.[415]

    3- Muhammed Hasan Heyto-el-Mu'cizetu'l-Kur'âniyye:

    Kitap, Dr. Hasan Heyto'nun telifidir. Üslûbu sade, akıcı, kolay anlaşılır ve çarpıcıdır. Eski ve yeni i'caz vecihlerini kendinde toplar. O da ilmî âyetlere belli bir ağırlık verir. Kitabın başında müşriklerin Kur'ân hakkındaki bazı itiraflarına yer verir. Sonra i'cazın luğavî, gaybî ve teşri'î yönlerini kaydeder. İlmî i'caza fazla yer ayırarak de taylı bir şekilde âyet âyet inceler. Kitabın sonuna doğru da 19 sayı sıyla ilgili düzmeceyi kaleme alır ve ilmî bir üslûpla çürütür.[416]

    4- Muhammed Abdullah Draz-en-Nebe'u'l-Azim:

    Kitap, Dr. Muhammed Abdullah Draz'ın telifidir. 1970'de ikinci baskısını yapmıştır. 215 sayfadan meydana gelir. Yazar çok değişik bir üslûp kullanarak Kur'ân İ'cazının luğavî, ilmî ve teşri'î yönlerini inceler. Draz da Raf'i’î gibi Kur'ân i'cazında yenilik peşindedir. An cak bu başka bir yeniliktir. O, Kur'ân'ın î'cazını luğavî ve manevî güzelliğinde aramaya çalışır.[417]
    Kitap, özellikle Arap okuyucusuna tatlı, akıcı, çekici, çarpıcı üs lubuyla Kur'ân İ'cazını zevken tattırabilen ciddi bir eserdir. Prof. Dr. Suat Yıldırım tarafından "Büyük Haber" adıyla Türkçeye de çevril miştir,[418]

    Kur'ân Î'cazı Sahasında Yapılan Çalışmalar:

    1- Abdülaziz Muhammed Kemâl, Îcâzu'l-Kur'ân fi Halki'l-İnsan, Ka hire, 1990.
    2- Ahmed Muhtarul-Berze, Fi Î'cazi'l-Kur'ân, Darul-Me'mun, Bey rut, 1988.
    3- Ali, Muhammed Ebu Berekat, Fi İ’cazi'l-Kur'âni'l-Kerim, Riyad 1983.
    4- Avdin, İbrahim, Esraru'l-İ’cazi fi Neseki'l-Kur'ân.
    5- Bintu'ş-Şati', Abdurrahman Aişe, el-İ'câzu'l-Beyanî li'l-Kur'ân.
    6- Diyab, Mahmûd, el-İ'câzu't-Tıbbî fi'l-Kur'âni'l-Kerim, Kahire, 1988. Bu çalışma hem Arapça hem İngilizce basılmıştır.
    7- Ebu Zehra, Muhammed, el-Mu'cizetû'l-Kûbrâ, Kahire.
    8- Ernavut, Muhammed es-Seyyîd, el-İcâzu'l-îlmî fi'l-Kur'âni'l-Kerîm, Kahire, 1989.
    9- Fekihî, Muhammed Hanif, Nazariyyetu'l-İ'cazi 'Înde'l-Cürcanî, Beyrut 1981.
    10- Hafâcî, Muhammed Abdul-Mun'îm, el-Kur'ânu Mu'cizetû'l-U'sûr, Kahire, 1988.
    11- Hannavî, Abdulaziz el-Muhammedî, Dirasatun Havle'l-Î'cazi'l-Beyanî fi'l-Kur'ân, Kahire 1984.
    12- Harîbe, Muhammed b. Abdülmun'im Bahsun fil'câzi'l-Kur'ân,
    13- Matbaatu'l-Ceblâvî, Kahire, 1986.
    14- Hatîb, Abdülkerim, Î'câzu'l-Kur'ân.
    15- Hımsî, Naim, Fikretu Î'cazi'l-Kur'ân Munzü'l-Bi'seü'l-Muhammediyye hatta Asrine'l-Hadır, Beyrut, 1980.
    16- İsmail, Muhammed, el-Kur'ân ve'l-İcâzu'l-İlmî.
    17- Kasım, Ahmed Yûsuf, el-Î'cazu'l-Beyanı fi Tertibi Ayâti'l-Kur'ân.
    18- Kasımı, Muhammed Cemaleddin, Min Revai'i'l-Î'câzi'l-Lüğaviyye fi'l-Kıssaü'l-Kur'aniyye, el-İskenderiyye, 1989.
    19- Menâvî, el-Kasım Ahmed Yûsuf, el-İcazu'l-Beyanî li Tertibi Ayatil-Kur'ân, Kahire, 1984.
    20- Munîr, Sultan, Î'câzu'l-Kur'ân Beyne'l-Mu'tez'ıleti ve'l-Eşâi're, İskenderiyye, 1986.
    21- Mustafa, Mahmud es-Seyyid Hasan, el-İ'cazu'l-Luğavı fi'l-Kıssa-ü'l~Kur'âniyyeti, Iskenderiyye, 1989.
    22- Nebi, Mansûr Hasbi, el-Kevnu ve'l-İ'câzu'l-İlmi fi'l-Kur'ân.
    23- Nevfel, Abdurrezzak, el-İ'cazu'l-Adedi li'l-Kur'âni'l-Kerim, Kahire, 1978.
    24- Şa'râvî, Muhammed Mütevelli, Mu'cizetü'l-Kur'ân, Daru't-Turasi'l-İslamî, Kahire, 1989.
    25- Şeyhûn, Mahmud es-Seyyid, el-İ'câzu fi Nazmi'l-Kur'ân, Kahire, 1978.
    26- U'rcûn, Muhammed Sadık, el-Kur'ânu'l Azim Hidsûreuhu ve İ’câzuhu fi Külli Akvali'l-Müfessirin.
    27- Zihnî, Muhammed Şaraf, İ’câzu'l-Kur'âni'l-Beyanî beyne Nezariyyeti ve't-Tatbiki, 1970.[419]

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    Hz. Muhammed, kendisinin Allah’ın el-çisi olduğunu ve Allah katından vahiy aldığını insanlara ilân edip herkesi yeni dine davet faaliyetlerine girişince genellikle Mekke’nin aristokrat kesiminin öncülük ettiği putperestler ona karşı şiddeti giderek artan bir muhalefet hareketi başlatmışlardı. Allah’ın hiçbir şey indirmediğini (el-Mülk 67/9), Kur’an’ın Allah kelâmı değil beşer sözü olduğunu, onu Muhammed’in kendisi uydurup Allah’a nisbet et-tiğini söylemeleri (el-Mü’minûn 23/38; el-Müddessir 74/24-25), Hz. Muhammed’i çeşitli zamanlarda mecnun, şair, kâhin veya sihirbaz ya da büyüye tutulmuş olmakla itham etmeleri üzerine (Yûnus 10/2; el-Hicr 15/6; el-İsrâ 17/47; el-Furkan 25/8; es-Sâffât 37/36; Sâd 38/4; ed-Duhân 44/14; et-Tûr 52/29-30; el-Kalem 68/51)

    Kur’an’da bu iddiaların gerçek dışı olduğu belirtilmiştir (el-Hâkka 69/41-42; et-Tekvîr 81/25). Kur’an’ı şeytanlar tarafından kâhinlere telkin edilen sözler olarak gören inkârcıların iddiaları reddedilmiş (eş-Şuarâ 26/210-211), Kur’an’ın Cebrâil tarafından (el-Bakara 2/97; eş-Şuarâ 26/193-194) yeri ve gökleri yaratan âlemlerin rabbi katından indirildiği beyan edilmiştir (meselâ bk. Tâhâ 20/4; eş-Şuarâ 26/192; es-Secde 32/2; el-Vâkıa 56/80). İnkârcılar, Kur’an ve kaynağı hakkında öne sürdükleri iddiaların tutarsızlığını görünce başka yollar aramaya başladılar. Eski kavimlere dair kıssaların anlatıldığını görünce Kur’an’a başkalarının da yardımıyla Muhammed’in uydurduğu bir yalan, kendisine dikte edilen eski milletlerin efsaneleri yakıştırmasını yaptıkları gibi (el-Furkan 25/4-5)

    Kur’an’ı Muhammed’e bir yabancının öğrettiğini de söylediler. Kur’an, apaçık Arapça ile nâzil olan bir kitabı ana dili Arapça olmayan bir kişinin dikte etmesini mantık dışı bulup reddeder (en-Nahl 16/103). İnkârcıların, Hz. Peygamber ve Kur’an hakkında söyledikleri bu sözlerinden Kur’an’ın kaynağıyla ilgili itirazları kendilerini de tatmin etmeyince durmadan fikir değiştirdikleri anlaşılmaktadır (ayrıca bk. el-Enbiyâ 21/5). Nitekim Arap edebiyatını en iyi bilenlerden olan müşriklerin önde gelen ismi Velîd b. Mugıre’nin Kur’an’dan etkilenerek onun bilinen hiçbir edebî türe benzemediğini, rekabet edilemeyecek bir üstünlüğe sahip olduğunu itiraf ettiği, buna rağmen inadını ve kibrini yenemeyip, ''Başkalarından aktarılmış bir sihir, beşer sözü'' iddiasına sığındığı bildirilir (el-Müddessir 74/11-25; Hâkim, II, 506-507).

    Peygamberliğini ilân eden bir kişinin doğru sözlü olup olmadığının anlaşılabilmesi için benzerini insanların yapamayacağı mûcize denilen hârikulâdelikler ortaya koyması gerekir. Peygamberlerin gösterdiği mûcizeler genelde kendi dönemlerinde en çok önem atfedilen konularda olmuştur. Hz. Muhammed’in en büyük mûcizesi ise Kur’ânı Kerîm’dir. Kur’an, kendisinin mûcize oluşunu Allah’tan başka hiçbir gücün onun bir benzerini gerçekleştiremeyeceğini bildirmek ve bu hususta inkârcılara meydan okumak suretiyle ispat etmiştir. Kur’an’ın i‘câzını ispatlamak üzere meydan okuma yolunun seçilmesinde Arap şair ve hatiplerinin o dönemdeki âdetlerinin etkili olduğu düşünülmektedir. Araplar arasında çok ateşli bir edebî rekabetin yaşandığı bu devirde önde gelen şairler panayırlarda bazan yıllarını vererek hazırladıkları kasideleriyle, hatipler nutuklarıyla yarışırlardı. Jürilere sunulan edebî ürünlerin nasıl titiz eleştirilere tâbi tutulduğu kaynaklarda belirtilmektedir (Mustafa Sâdık er-Râfiî, İ'câzü'l-Kur'ân, s. 225).

    Kur’an’ın i‘câzıyla ilgili çalışmalarda üzerinde durulan en önemli husus, böyle bir edebî ortamda Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ve Kur’an’ın Allah kelâmı değil insan sözü olduğunu iddia edenlere karşı yine Kur’an’la meydan okunması, onun, bütün insanları benzerini ortaya koymaktan âciz bırakan (i‘câz) bir mükemmelliğe sahip olduğunun ilânıdır. Üç aşamada gerçekleşen bu meydan okumada önce inkârcılardan, eğer gerçekten Kur’an’ın kul sözü olduğuna inanıyorlarsa o zamana kadar inen kısmının bir benzerini kendilerinin yazıp getirmeleri istenmiştir (et-Tûr 52/32-34). Bunu başaramadıkları anlaşılınca ikinci aşamada iddialarında samimi iseler Kur’an’ınkine benzer on sûre hazırlayıp getirmeleri, aksi halde gerçeği kabul edip müslüman olmaları talep edilmiştir (Hûd 11/13-14). Üçüncü aşamada ise Kur’an’ın Allah’tan başkası tarafından uydurulmuş bir söz olmadığı, âlemlerin rabbinden geldiğinde kuşku bulunmadığı teyit edildikten sonra inkâr edenlerden Kur’an’ın bir sûresinin benzerini getirmeleri istenmiştir (Yûnus 10/37-38). Bu son aşamadaki meydan okuma Medine döneminde tekrar edilmiştir (el-Bakara 2/23-24).

    Kur’an’ın i‘câzının risâlet dönemiyle sınırlı olduğunu, daha sonraki asırlarda benzerinin getirilebileceğini öne sürenler olmuşsa da başta Bâkıllânî olmak üzere (İ'câzü'l-Kur'ân, s. 31, 257) âlimlerin çoğu i‘câzın kıyamete kadar geçerli olduğu görüşündedir. Çünkü meydan okuma âyetlerinde zaman sınırlaması yapılmamıştır. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm, Hz. Muhammed’in en büyük mûcizesi olup (el-Ankebût 29/51) mantıkî olarak risâleti ebedî olan Peygamber’in mûcizesinin de ebedî olması gerekir. Dolayısıyla bazı şarkiyatçıların iddia ettiğinin aksine (EI2 [İng.], III, 1018) Kur’an’ın i‘câzı müslümanlar tarafından sonraki asırlarda ortaya atılan bir görüş değildir. Kur’an’ın Hz. Muhammed’in mûcizesi oluşu, âyetlerde ifade edildiği üzere onun beşer sözü değil Allah kelâmı olmasından kaynaklanır; bir benzerini ortaya koymanın imkânsızlığı da Allah kelâmı oluşunun zorunlu bir sonucudur.

    İ‘câzın hangi yönde ortaya çıktığı konusunda tarih boyunca birçok görüş ileri sürülmüştür. İslâm coğrafyasının ilmî, kültürel ve sosyal yapısındaki değişim ve gelişime bağlı olarak özellikle Kur’an’ın i‘câz vasfını taşımadığını öne sürenlerin ortaya çıkmasıyla III. (IX.) yüzyılın başlarından itibaren üzerinde önemle durulmaya başlanan i‘câzü'l-Kur’ân hususunda ilk farklı görüş Mu‘tezile âlimleri tarafından geliştirildiği söylenen ''sarfe'' nazariyesi olmuştur. Buna göre Kur’ân-ı Kerîm’in bir benzerinin insanlar tarafından ortaya konulamamasının sebebi, Kur’an’ın yapısı itibariyle taklit edilemez oluşu değil onu taklit etme gücünün Allah tarafından insanlardan kaldırılmış olmasıdır. Kur’an’ın bir sûresinin dahi ben-zerinin asla getirilemeyeceğinin açıkça ifade edilmiş olması (el-İsrâ 17/88; el-Bakara 2/23) bunun kanıtıdır. Daha sonraki dönemlerde i‘câzü'l-Kur’ân sahasında savunma amaçlı çalışmalar yapılması ihtiyacını doğuran bu fikir Sünnî âlimler tarafından birçok yönden eleştirilmiştir. Onlara göre insanların Kur’an’ın benzerini getirememelerinin asıl sebebi onun Allah kelâmı oluşudur. Kur’an’da öncelikle onu insan sözü olarak görenlere karşı meydan okunması da bunu göstermektedir. Bu meydan okuma âyetlerinde muhatapların başkalarından yardım alabileceklerinin ifade edilmesi de sarfe görüşüne uygun düşmemektedir (Rummânî, s. 101; Hattâbî, s. 20-21; Abdülkahir el-Cürcânî, er-Risâletü'ş-şâfiye, s. 136; ayrıca bk. SARFE). Kur’an’ın başlıca i‘câz noktaları hakkında ortaya konan görüşler şu şekilde özetlenebilir:

    A) Dili ve Üslûbu. Kur’ânı Kerîm, her peygamberin içinden çıktığı kavmin diliyle gönderilmesi esasına bağlı olarak (İbrâhîm 14/4) ''apaçık'' Arap diliyle nâzil olmuştur (en-Nahl 16/103; eş-Şuarâ 26/195). Hz. Peygamber’in Kureyşli olması sebebiyle Kureyş lehçesi ağırlıklı olmakla birlikte Kur’an’da diğer fasih lehçelerden unsurların da bulunduğu kabul edilir (müsteşriklerin bu konuda farklı yaklaşımları için bk. Jones, sy. 6-7 [1993], s. 29-48; EI2 [İng.], V, 419). Kur’an, Arapça inmiş olmakla birlikte kelimelerin seçiminde, cümlelerin teşkilinde ve konuların ifadeye dökülmesinde Arapça’daki yaygın şekillere göre farklılık gösteren, kendine has eşsiz bir anlatım tarzına sahiptir (AbdulRaof, II/2 [2000], s. 37-51). Kur’an’da akaid esasları, teşrîî hükümler, kıssalar gibi hususlardan her biri farklı üslûplarla anlatılmış, inkârcılara yönelik uyarı ve tehditlerle müminlere verilen müjdeler değişik üslûplarla ifade edilmiştir. Kur’an’ın üslûbunda beşerî zaafları görmek mümkün değildir; Allah kelâmı ile beşer kelâmı arasındaki fark yaratanla yaratılan arasındaki fark gibidir.

    Dili ve üslûbu öne çıkaran âlimlere göre Kur’an’ın i‘câzı onun sadece Arapça kelimeler kullanmış olmasıyla alâkalı görülmemelidir, çünkü bu kelimeleri Araplar daha önce de kullanıyorlardı. İ‘câz sadece anlam yönüyle de ilgili değildir, zira Kur’an’ın mânasının çoğu eski kutsal kitaplarda da mevcuttur. Öte yandan Kur’an’da yer alan ilâhî bilgiler, varlığın başlangıcı ve işleyişi, insanın yaratılışı ve âkıbeti, gaybdan haber verme gibi hususlar da Kur’an’ın kendi bünyesine has i‘câzı oluşturmaz; bu tür bilgiler Kur’an’ın dışında Arapça’daki bir başka söz dizimi, hatta bir başka dille veya dil dışı bir yolla da anlatılabilir. Kur’an’da bu bilgilerin i‘câz yönü okuma yazması olmayan, başkalarından ders almayan bir peygamberin bunları kendiliğinden söylemesinin imkân dışı görülmesinden dolayıdır. Bunlardan çıkan sonuca göre Kur’an’ın kendi yapısına has i‘câzı onun sahip olduğu özel söz dizimiyle ilgilidir (Süyûtî, IV, 10-11).

    Kaynaklarda Kur’an’ın dili ve üslûbu hakkında belirtilen özelliklerden belli başlıları şunlardır: 1. Mevcut Edebî Şekillerden Farklı Oluşu. Kur’an’ın nâzil olduğu dönemde Arapça’da nazım ve nesir olmak üzere iki edebî şekil vardı. Nazım kaside veya recez, nesir ise secili veya mürsel (düz / serbest) şeklinde olurdu. Âlimlerin çoğunluğuna göre Kur’an’ın söz dizimini ve üslûbunu bunlardan hiçbirine dahil etmek mümkün değildir. Velîd b. Mugıre’nin ''Arap şiirini, kasidesini, recezini ... benden daha iyi bilen yoktur. Muhammed’in söylediği Kur’an bunlardan hiçbirine ben-zemiyor'' şeklindeki ifadesi de (Hâkim, II, 506-507) bunu göstermektedir. Eşsiz söz dizimi ve üslûp Kur’an’da tek düze değildir, farklı hacimlerdeki hemen her sûrede farklı bir nitelik arzeder; âyet sonları uyumu (fâsıla), âyetlerin uzunluk ve kısalığı vb. durumlar sûreden sûreye, hatta bazan bir sûre içerisinde değişiklik gösterir.

    Bu farklılığa rağmen âyet ve sûreler Allah’ın isimleri, insanın dış dünyasında ve öz varlığındaki deliller, hikmet, öğüt ve misaller, âhiret hayatına dair açıklamalar, geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin kıssalarıyla ibret verilmesi, ibadet, muâmelât, helâl ve haramla ilgili hükümler gibi pek çok konuya ilişkin mânaları mezcetmede birbirine benzerlik gösterir (Bâkıllânî, s. 59-60; Reşîd Rızâ, I, 198-200). Seyyid Kutub’un ifadesiyle Kur’an üslûbunun büyüleyiciliğini, onun hem şiirin hem nesrin meziyetlerini bir araya toplayan emsalsiz nazmı teşkil eder (Kur’an’da Edebî Tasvir, s. 155-156; ayrıca bk. NAZMÜ'l-KUR’ÂN).

    2. Lafız ve Mâna Dengesi. Kur’an ifadelerini oluşturan kelimeler öyle seçilmiştir ki bunlar maksadı eksik ve fazla olmadan anlatır, onda anlam kelimeye tam olarak bürünüp lafız halini alır. Kısa ve özlü anlatımın tercih edildiği yerlerde mâna ihmal edilmediği gibi muhtevanın ayrıntısına girilmesi gerektiği yerlerde de söz israfına gidilmez. Rummânî’nin belirttiğine göre ''anlamı uygun ve güzel lafızla zihinlere ulaştırmak'' demek olan ve üst, orta ve alt tabakaları bulunan belâgatın en yüksek derecesini Kur’an’ın belâgatı oluşturur. Bu bakımdan Kur’an’ın, hem Araplar’ın hem Arap olmayanların benzerini ortaya koyamayacakları bir i‘câz özelliği vardır (en-Nüket fî i'câzi'l-Kur'ân, s. 69-70). Dolayısıyla Kur’an îcâz, teşbih, istiare, kinaye, telâüm, fâsılalar, tecânüs, mübalağa, hüsn-i beyân gibi belâgatın bütün kısımlarında en üst seviyededir. Meselâ nesirdeki kafiyeli sözlerde mâna secilere tâbidir. Bir edip çoğunlukla kafiyeyi tutturabilmek için anlamı kısmen de olsa ihmal eden kelimeler seçmek zorunda kalır. Kur’an’daki âyet sonlarında (fâsıla) durum bunun aksine olup lafızlar mânaya uyar; onda anlamı en güzel yansıtacak, aynı zamanda âyet sonlarının uyumunu gözeterek ifadeye güzellik katacak kelimeler seçilmiştir. Hattâbî, kelâmı belâgat yönünden değerli (mahmûd) ve değersiz (mezmûm) olmak üzere ikiye ayırıp birincisini üst, orta ve alt olmak üzere üç kısımda inceler ve her üçünün de Kur’an’da bulunduğunu, ancak onda mezmûm kelâmın asla yer almadığını belirtir.

    İnsanların Kur’an’dan bir sûrenin dahi benzerini getirememelerinin sebebini de şöyle açıklar: Hiçbir insanın Arap dilindeki bütün isimleri, mânaların zarfları ve taşıyıcıları durumunda olan lafızları kusursuz bilmesi, bu lafızlara yüklenen anlamların tamamını zihninde toplaması, lafızlarla mânaların irtibat ve uyumunu sağlayan söz dizimi vecihlerinin hepsini kuşatıp bunlardan en güzel, en üstün olanını ter-cih edebilecek konuma gelmesi mümkün değildir. Bundan dolayı Kur’an’ın bir ben-zerini getirmek imkânsız olmaktadır. Çünkü Kur’an’da kelâmı meydana getiren lafız, mâna ve ikisi arasındaki uyum ve irtibat dengesi en üst düzeyde kurulmuş olup bu yönüyle o erişilmesi mümkün olmayan bir üstünlüğe sahiptir. Onda lafızların en fasih olanları en güzel bir şekilde telif edilip cümlelere dönüştürülmüş; tevhid, ahlâk, mev‘iza, ahkâm gibi bütün konular bakımından mânaların en sahih olanları yer almıştır. Öyle ki âyetlerinden bir kelime değiştirilecek olsa anlam değişip kelâm bozulur ya da belâgat seviyesi düşer (Beyânü i'câzi'l-Kur'ân, s. 26-31). Öte yandan Kur’an’da bazı kıssa, konu, âyet ve cümlelerin birden fazla yerde geçtiği görülür.

    Hz. Mûsâ ve İbrâhim kıssaları, kıyamet sahneleriyle Kamer ve Rahmân sûrelerindeki âyet tekrarları buna örnek gösterilebilir. Bu tekrarlar Kur’an’ın belâgat ve fesahatine halel getirmez, aksine bunlar da i‘câz niteliği taşır. Kur’an’da ihtiyaç duyulmayan, anlam yönünden yeni bir fayda temin etmeyen tekrarlara rastlanmaz. Tekrarlar muhatabı eğitme, günah işlemekten, Allah’a karşı gelmekten sakındırma, düşünüp ibret almasını sağlama (Tâhâ 20/113; el-Kasas 28/51) gibi maksatlarla belâgat kurallarına uygun biçimde gerektiği yerler-de ve gerektiği kadar yer almıştır (Hattâbî, s. 47-49). Blachère, Kur’an’da peygamber kıssalarının tekrarlanmasının sıkıntı ve usanç verdiğini öne süren Batılılar’a karşı bu kıssaların her birinin bir delile dönüştürüldüğünü, meselâ tekrarlanan kıssalarla, ''İstikbali belirleyen mâzidir'' gerçeğini hatırlatarak eziyetlere mâruz kalan müminlerin sonunda Allah’ın yardımıyla kurtulacağı, inkârcıların ise helâk edileceği şeklindeki tarihî kanunu ima ettiğini, böylece bu tekrarların muhatapları ikna vasıtası olduğunu belirtmiştir (Introduction au Coran, s. 180-181; krş. Esed, Önsöz, I, s. XXII).

    3. Gönüllere Tesir Edişi. Kur’an’ın insanı etkisi altına alıp kendine çeken, onu kuşatan bir özelliği vardır. Bazı âyetler kulaklara çarptığı anda insana sevinç ve haz verir, onu ferahlatır; bazı âyetler de korku ve dehşetle ürpertir. Kur’an’ın i‘câz yönünden olan bu tesirini konu edinen âyetler de bulunmaktadır (meselâ bk. el-Mâide 5/83; el-Enfâl 8/2; ez-Zümer 39/23). Birçok gayri müslim Kur’an’ın bu etkisi sayesinde müslüman olmuş, düşmanlıkları dostluklara, inkârları imana dönüşmüştür. İslâm’ın ilk yıllarında bir grubun Medine’den gelip Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinledikten sonra iman etmesi ve ardından İslâm’ın Medine’de yayılması, Hz. Ömer’in Tâhâ sûresini dinleyince bundan etkilenip müslüman olması, Cübeyr b. Mut‘im’in Resûl-i Ekrem’den Tûr sûresini işitince hissettiği tesiri, ''Sanki kalbim çatlayacak sandım'' şeklinde ifade etmesi (Müsned, IV, 83, 85) gibi olaylar bunun örneklerindendir. Kur’an’ın verdiği bilgiye göre cinlerden bir topluluğun Kur’an’ı dinledikten sonra, ''Biz hayranlık verici, doğru yolu gösteren bir Kur’an dinledik ve ona iman ettik'' demeleri (el-Cin 72/1-2) onların da Kur’an’ın bu eşsiz üslûbunu farkettiklerini gösterir (Hattâbî, s. 64-65).

    4. Ses ve Terkip Nizamında Ortaya Çıkan Âhenk. Kur’an’daki harflerin, kelimelerin ve cümlelerin seslendirilmesi esnasında ortaya çıkan, kulağa ve ruha hoş gelen, diğer söz türlerinde hiç rastlanmayan bir mûsiki vardır. Fonetik açıdan Kur’an, şehirlilerin ifadesindeki yumuşaklıkla bedevîlerin anlatış tarzındaki sertliği hikmetli bir ölçüde birleştirerek meydana getirdiği âhenkli bir ses sayesinde ancak zihinlerde tasavvur edilebilen bir ses armonisi gerçekleştirmiştir (Muhammed Dirâz, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, s. 116). Arapça bilmeyen bir kişi bile onu güzel sesle okuyan birini dinlediği zaman bu farklı ve etkili âhengi hemen hisseder. Kur’an’da diğer edebiyat ve mûsiki türlerinde görülen tek düzelik ve sıkıcılık yoktur; onun âhengi biteviye olmayıp bir sesten diğerine geçer. M. Sâdık er-Râfiî’nin işaret ettiği gibi Kur’an lafızlarındaki harf ve harekeler arasında mükemmel bir uyum vardır.

    Harflerin sesleri de birbiriyle uyum halinde olup mûsiki nazmında onlara refakat eder. Bu durum bir sûrenin başından sonuna kadar aynı şekilde devam eder. Meselâ Kamer sûresindeki ''nüzür'' kelimesini (54/36) seslendirmek özellikle nûn ve zâl harfindeki ötre sebebiyle normalde dile ağır gelir. Fakat kelime âyette öyle bir terkip içerisinde kullanılmıştır ki bu zorluk tamamen ortadan kalkmıştır. Harflerden kelimelere ve cümlelere kadar Kur’an’ın bütününde görülen bu terkip ruhunu bir başka söz diziminde bulmak mümkün değildir (Târîhu âdâbi'l-'Arab, II, 227). Subhî es-Sâlih, Kur’an’daki hârikulâde ses âhengi ve mûsiki hakkında örneklerle bilgi vermiştir (Mebâhis fî 'ulûmi'l-Kur'ân, s. 334-340).

    5. Edebî Tasvir. Edebî tasvirleri açısından bakıldığında Kur’an’ın nazmındaki mûsikiye ve cümle terkiplerindeki intizam ve irtibata ilâve olarak kendine özgü şiirsel ve insanları cezbeden, onları Kur’an’ın güzelliğine götüren tasvir üslûbu da onun i‘câz yönlerinden biri olarak görülür. Kur’an’ı dinleyen bir kimse, bu tasvirin okunmakta olan bir kelâm olduğunu unutup onu bizzat şahit olduğu bir hadise olarak zihninde canlandırır. Öyle ki insan artık tasvir edilen sahnedeki şahıslardan biri gibi olayların seyrinden etkilenir, hatta bazan duygularını hareket-leriyle açığa vurur. Artık anlatılan kıssa hayatın hikâyesi olmaktan çıkar, bizzat hayatın kendisi olur.

    Kur’an’da geniş yer tutan kıssalar, kıyametle ilgili sahneler, insan tipleri, vicdanlara seslenişler, ruhî haller, zihinde oluşan tablolar, İslâm davetinin karşılaştığı hadiseler hep tasvir metoduyla anlatılır. Buna karşılık teşrî‘, cedel ve mücerred meselelere dair âyetlerde bu metot kullanılmaz. Tasvir metodunun kullanılmadığı yerler Kur’an’ın dörtte birini geçmez, bu da Kur’an’ın anlatım üslûbunun en güçlü ifade aracının tasvir olduğunu gösterir. Subhî es-Sâlih, Seyyid Kutub’un Kur’an’daki edebî tasvire dair açıklamalarını Kur’an’ın hâlis edebî güzelliğini hissetmeye yardımcı olması, insana bu güzelliği kendi kendine bulup çıkarma, kendi vicdan ve şuuruyla onun zevkine varma imkânını vermesi sebebiyle yeni i‘câz mefhumuna uyan en isabetli yorum olarak değerlendirir (a.g.e., s. 320).

    6. Edebî Türlerin Hepsinde Mükemmel Oluşu. Kur’an teşrî‘, kıssa, tarih, cedel ve münazara, mev‘iza gibi edebî türlerin hepsinde fesahatini en yüksek seviyede daima korumuş, sûrelerde bir konudan diğerine geçişleri en mükemmel şekilde sağlamıştır. Halbuki bir edebiyatçının edebî türlerin hepsi hakkında ileri düzeyde bilgi sahibi olması, hepsiyle ilgilenmesi mümkün olmadığından bütün alanlarda mâhir olması da imkânsızdır. Nitekim Arap edipleri daha çok övünme, kahramanlık, mev‘iza, medih ve hiciv tarzlarında söz söylemişler, her biri bunların bir veya ikisinde mâhir olabilmiş, savaş, deve, ceylan, şarap gibi belli konuları tavsifte yoğunlaşmıştır.

    Bir sözde farklı anlatımlara geçişte başarılı olanlar da çok az olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de aynı sûre içinde ele alınan konular arasında ilk anda bir insicam ve bir alâka göremeyen bazı müsteşrikler Kur’an’ı, içinde çeşitli fikirlerin mantıkî bir bağlantıya lüzum duyulmaksızın dağınık bir şekilde ele alındığı karmakarışık bir kitap olarak nitelendirmişlerdir. Bir tablonun güzelliğini görebilmek için ayrı renklerin bir arada bulunduğu ve bütünle uyumsuzluk arzettiği küçücük bir noktaya dikkat etmek yerine tabloyu bir bütün olarak gözden geçirerek onu teşkil eden unsurlar arasındaki simetriyi ve terkipteki armoniyi görmek gerektiği gibi Kur’ânı Kerîm hakkında isabetli bir hüküm verebilmek için de onun her sûresini böyle bütüncül bir anlayış çerçevesinde değerlendirmek gerekir (Muhammed Dirâz, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, s. 119-121).

    7. Aynı Anda Farklı Seviyelere Hitap Etmesi. Birçok âyetin ilk bakışta kavranan mânası aynı kalmakla birlikte daha derinden bakıldığında farklı kültür düzeyindeki insanlarca sezilebilen iç anlamları, anlam katmanları da bulunabilir; hatta onun mânalarından gelecek nesillere de yeni taraflar kalabilir. Farklı anlayışlara imkân veren bir âyeti ilk nesiller kendi durumlarına göre, daha sonraki nesiller de ulaştıkları ilmî seviyelere göre açıklarlar.

    8. Akla ve Duyguya Dengeli Olarak Hitap Etmesi. Kur’an’a has üslûp tarzlarından biri de onun akla ve duyguya aynı anda hitap ederek her ikisini birden tatmin etmesidir. Buna karşılık beşerin ifade gücü akılla duygu arasında aynı anda denge kuramaz. Çünkü insanın düşünen kuvvesiyle duyan kuvvesi arasında sürekli bir dengenin bulunması imkânsızdır. İster kıssa ister akıl yürütme isterse hukukî veya ahlâkî bir kaideyle ilgili bir konuda olsun Kur’an’ın bizzat sözlerinin gerçek anlamlarının öğretici, ikna edici ve heyecanlandırıcı bir güçle harekete geçtiği ve hem akla hem kalbe eşit bir şekilde hitap ettiği görülür. Çeşitli melekeleri aynı anda etkisi altına alan bu hitap, Kur’an’ın her yerinde ve devamlı olarak şaşırtıcı bir ağırlığa ve üstün bir güce sahip bulunmaktadır (a.g.e., s. 117-118).

    Kur’an’ın dilin ve üslûbu hakkında söylenen ve bir kısmı yukarıda zikredilen i‘câz yönleri ayrı ayrı öneme sahiptir. Bunlar birbirleriyle çelişmediğine, hatta birbirlerini destekleyip tamamladığına göre mâkul olarak ortaya konan görüşlerin hepsini i‘câzü'l-Kur’ân konusunda birlikte değerlendirmek mümkündür. Fakat i‘câzın asıl sebebi onun Allah kelâmı olmasından kaynaklanır. Kelâmın sahibi kendisini göklere, yere ve dağlara emaneti yüklenmeyi teklif eden (el-Ahzâb 33/72), bir tek yaprağın düşmesi dahi kendi iznine bağlı olan (el-En‘âm 6/59) güç olarak tanıtır; gökleri ve yeri iki hizmetçisi gibi çağıran (Fussılet 41/11), onları avucunda düren (ez-Zümer 39/67), yapışık iken açan (el-Enbiyâ 21/30) azametli ifadeler bir beşerden sudur edemez. Kur’an’daki ilâhî özellik müslümanların yanında bazı şarkiyatçıların da dikkatinden kaçmamıştır (Masson, s. IX; Schuon, s. 56).

    Kur’an’ın i‘câzını dilinde ve üslûbunda gören âlimler i‘câzü'l-Kur’ân’ı ancak Arap diline, ondaki edebî sanatlara çok yönlü vâkıf olan kimselerin birikim ve yetenekleri ölçüsünde anlayabileceğini, Arapça bilmeyen veya dil ve edebiyat bilgisi yetersiz olan, hatta edebî sanatların sadece bir yönünü, meselâ şiiri çok iyi bilenlerin onu farkedip anlamalarının mümkün olmadığını belirtirler. Dil dehalarının âciz kaldığını görmek diğer insanlar hakkında da delil sayılır. Araplar arasında edebiyatın en ileri dereceye ulaştığı, şair ve hatiplerin çok olduğu bir dönemde Kur’an’ın gerçekleştirdiği meydan okuma Mekke devri boyunca devam etti.

    Müşrikler muâraza yerine hicrete zorlama, ilişkileri kesme yolunu tercih ettiler. Medine döneminde de savaşmayı, canlarını ve mallarını tehlikeye atmayı göze aldılar, birçoğu öldürüldü. Münakaşacı, kavgacı (ez-Zuhruf 43/58) ve inatçı (Meryem 19/97) karaktere sahipken, edebiyatın zirvesinde şair ve hatipleri varken onlar kendi dillerinde nâzil olan Kur’an’a ben-zer bir söz söyleyebilselerdi hiç durmadan hemen söylerlerdi; savaşıp öldürülmeyi istemezlerdi. Kur’an’ın hârikulâdeliği karşısında âcizliklerini anladıklarından bu yolu seçtiler

    Kaynaklarda, başta yalancı peygamber Müseylime olmak üzere tarihte Kur’an’ın meydan okumasına karşılık vermek üzere ortaya çıkanların olduğu belirtilir (bazı isimler için bk. Mustafa Sâdık er-Râfiî, Târîhu âdâbi'l-'Arab, II, 172-186). Ancak getirilen sözlerin Kur’an karşısındaki değer-sizliği, tutarsızlığı, bir kısmının Kur’an’ın basit taklidinden öteye geçmediği dil otoriteleri tarafından kanıtlanmıştır. Son asırlarda İran ve Hindistan’da peygamberlik iddia edip yeni bir şeriat getirdiğini söyleyerek Arapça risâle ve kitaplar telif eden ve bunları Allah’tan gelen vahiy olarak takdim eden mülhidler çıkmış, bunlar elde ettikleri servetin de yardımıyla Arapça’yı iyi bilmeyen kimseleri saptırmışlardır. Onlardan biri, Kur’an’ı taklit etmek üzere fâsılalar ve gayba dair haberler verme iddiasında olan bir kitap yazmışsa da kitap, müntesipleri tarafından gizlenmiş, basılan nüshaları toplanmıştır (Reşîd Rızâ, I, 228).

    B) Diğer İ‘câz Görüşleri. Kaynaklarda Kur’an’ın dil ve üslûbunun dışında i‘câz yönleri de zikredilir. Üzerinde durulan hususlardan biri Kur’an’ın gayb alanına ilişkin haberler içermesidir. Kur’an’da Hz. Âdem’den itibaren geçmiş peygamber-lerin ve milletlerin kıssaları yer alır. Okuma yazması olmayan, herhangi bir kimseden öğrenim görmeyen bir kişinin vahiy almadan bu tarihî hadiseleri anlatması, onlara şahit olmuş gibi tasvir etmesi mümkün değildir. Yapılacak bir savaşta Bizanslılar’ın İranlılar’a galip geleceği (er-Rûm 30/2-5), Bedir Savaşı’nda düşman ordusunun yenilgiye uğratılacağı (el-Kamer 54/45), müslümanların Mescid-i Harâm’a güvenle girecekleri (el-Feth 48/27), insanların kitleler halinde İslâm’ı benimseyecekleri (en-Nasr 110/2), İslâm dininin diğer bütün dinlere üstün geleceği (et-Tevbe 9/33; el-Feth 48/28; es-Saf 61/9) gibi birçok olayın önceden haber verilmesi Kur’an’ın geleceğe yönelik gaybîi‘câzî yönünü oluşturur. Bunların yanında bazı âyetler münafıkların iç yüzünü, yahudilerin ruh hallerini ortaya koymaktadır. Hz. Peygamber’in, kendisi açısından gayb alanına giren bu tür haber-leri vahye dayanmadan önceden haber vermesi imkânsızdır. Bu görüş genel olarak bakıldığında isabetli kabul edilmekle birlikte gaybla ilgili haberlerin her sûrede yer almaması ve Kur’an’ın her bir sûresinin başlı başına i‘câz niteliği taşıması gibi sebeplerden dolayı Kur’an’ın meydan okumaya konu olan asıl i‘câz yönünü teş-kil etmediği, i‘câz türlerinden yalnız birini oluşturduğu anlaşılmaktadır (Rummânî, s. 101-102; Hattâbî, s. 21; Bâkıllânî, s. 57-59, 74; Zerkeşî, II, 95-96).

    Gayba dair i‘câz ile yakından ilgili olan bir yön de özellikle XX. yüzyılda üzerinde önemle durulmaya başlanan Kur’an’daki ilmî i‘câzdır. Esas maksadı insanı hidayete erdirmek olan Kur’an’ın çok sayıdaki âyetinde, bilhassa tevhid akîdesine dikkat çekmek üzere tabiat ilimlerinin alanlarına giren konularda verdiği özlü bilgilerin modern ilmin vardığı sonuçlarla çelişmemesi onun ayrı bir i‘câz yönünü teş-kil etmektedir. Ancak ilgili âyetleri pozitif bilimin ulaştığı sonuçlarla irtibatlandırırken Kur’an’ın asıl hedefinin göz ardı edilmemesi, zorlama te’villere gidilmemesi önemlidir. Kur’an’ın bir fen kitabı olmadığını, her şeyi en ince ayrıntısına varıncaya kadar çok iyi bilen Cenâb-ı Hakk’ın bazı âyetlerini kesin olmayan nazariyelerle irtibatlandırarak yanlışa düşenlerin bulunduğunu unutmamak gerekir.

    Yirmi üç yılda peyderpey nâzil olmasına rağmen Kur’an’da çelişkinin bulunmaması, nüzûl sırasına göre âyetlerin birçoğunun farklı sûrelerde yer almasına rağmen bunların birbiriyle tam bir uyum halinde olması, inanç konularından ibadetlere, toplum düzenini sağlayan ahlâk ve hukuk prensiplerine, kâinatın yaratılışından insanın ruh ve beden yapısına, karakterine ve sağlığına kadar bir beşerin ihata etmesi mümkün olmayan çok çeşitli sahalarda gerçek, tatmin edici ve çelişkiden uzak bilgiler ihtiva etmesi, Kur’an’ın iniş sürecinde bazı durumlarda Hz. Peygamber’in şiddetle ihtiyaç duyduğu halde vahyin istediği anda gelmemesi, ayrıca Resûl-i Ekrem’in Bedir esirleriyle ilgili kararı (el-Enfâl 8/67-68), İbn Ümmü Mektûm’a karşı tutumu (Abese 80/1-10) gibi davranış ve uygulamaları dolayısıyla ken-disini ikaz eden âyetlerin gelmiş bulunması gibi hususlar da Kur’an’ın Hz. Muhammed’in sözü değil Allah kelâmı olduğunu gösterir. Bâkıllânî ve Zemahşerî’nin hurûf-ı mukattaada Arap alfabesindeki harflerin yarısının (on dördünün), ayrıca mehmûsemechûre, şedîderihve gibi harf cinslerinin her birinin yarısının kullanılmış olmasından hareketle geliştirdikleri i‘câz nazariyesi (İ'câzü'l-Kur'ân, s. 68; el-Keşşâf, I, 100-104) Şevkânî tarafından önemsiz ve faydasız görülmüştür (Fethu'l-kadîr, I, 30). Tantâvî Cevherî’nin, insanın sağ ve sol elindeki parmak eklemlerinin on dörder tane, kuşların sağ ve sol kanatlarında uçmayı sağlayan esas tüylerin de aynı sayıda olması gibi kâinattaki nizamla hurûfı mukattaa arasında irtibat kurmaya yönelik gayretleri (el-Cevâhir, II, 7) ve son dönemlerde öne çıkarılan sayısal i‘câz teorilerini de Şevkânî’nin değerlendirmesi çerçevesinde ele almak gerekir. On dokuz sayısına bağlı olanı başta olmak üzere esasen bunların bir kısmının tutarsızlıkları kanıtlanmıştır.

    Suat Yıldırım

    Kuranin icazi ve uslubu

Yukarı Çık