1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 22
  1. #1
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    3
    Rep Gücü
    11

    nursinin kaderi inkarı

    *** Said Nursi (Eserler küçük boy, Yeni Asya Neşriyat 1998 basım)
    Said Nursi üzerinde araştırma yapmamın nedeni şudur: Çok insan tarafından yüzyılın alimi olarak vasıflanıyor. Bu insan böyle hatalar yapıyorsa, diğerleri buna kıyas edilmelidir. Yani Said Nursi’yi burada, Maturidiyye binlerce yazarın son yüzyıldaki temsilcisi olarak seçtim. Said Nursi olması itibariyle, daha etkili olur düşüncesiyle öyle yaptım. Aslında Elmalılı Hamdi Yazır da, Konyalı Mehmet Vehbi de kaderi inkar eder. “Risale-i Nur” kitaplarından örnekler vereceğim. Fakat hepsini yazmak uzun olacağından, sayfa numarasını verip, birkaç kelime yazıp … ekleyeceğim. Okuyucu o sayfayı bütünüyle okumalıdır.
    Hazırlayan: Ahmet Berk www.esselam.com Said Nursi’nin yazılarını bu bilgisayar programından okuyup çıkardım. Siz de buradan takip edebilirsiniz. Yani dört kitabı: Sözler, Mektubat ,Lem’alar ve Şualar adlı kitapları 1998 basım Yeni Asya Neşriyat’tan okudum. Yazıların ilk kısmındaki rakamlar o kitapların sayfa numaralarıdır. İkinci kısım ise bilgisayar programındaki sayfa numaralarıdır.


    *** SÖZLER


    Kitaptaki sayfası: 138 -139 _ Bilgisayar programındaki yeri: 13.söz, s: 59;
    Esselâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühû ebeden dâima
    Ey hapis arkadaşlarım ve din kardeşlerim,
    Size hem dünya azabından, hem âhiret azabından kurtaracak bir hakikati beyan etmek, kalbime ihtar edildi. O da şudur:
    Meselâ, birisi, birinin kardeşini veya bir akrabasını öldürmüş. Bir dakika intikam lezzetiyle bir katl, milyonlar dakika hem kalbî sıkıntı, hem hapis azabını çektirir. Ve maktulün akrabası dahi intikam endişesiyle ve karşısında düşmanını düşünmesiyle, hayatının lezzetini ve ömrünün zevkini kaçırır. Hem korku, hem hiddet azabını çekiyor. Bunun tek bir çaresi var. O da, Kur'ân'ın emrettiği ve hak ve hakikat ve maslahat ve insaniyet ve İslâmiyet iktiza ve teşvik ettikleri olan barışmak ve musalâha etmektir.
    Evet, hakikat ve maslahat sulhtur. Çünkü ecel birdir, değişmez. O maktul, herhalde ecel geldiğinden daha ziyade kalmayacaktı. O kàtil ise, o kaza-i İlâhiyeye vasıta olmuş. Eğer barışmak olmazsa, iki taraf da daima korku ve intikam azabını çekerler. Onun içindir ki, "üç günden fazla bir mü'min diğer bir mü'mine küsmemek" İslâmiyet emrediyor. Eğer o katl bir adavetten ve bir kinli garazdan gelmemişse ve bir münafık o fitneye vesile olmuşsa, çabuk barışmak elzemdir. Yoksa, o cüz'î musibet büyük olur, devam eder. Eğer barışsalar ve öldüren tevbe etse ve maktule her vakit dua etse, o halde her iki taraf çok kazanırlar ve kardeş gibi olurlar. Bir gitmiş kardeşe bedel, birkaç dindar kardeşleri kazanır, kaza ve kader-i İlâhîye teslim olup düşmanını affeder. Ve bilhassa madem Risale-i Nur dersini dinlemişler; elbette mabeynlerinde bulunan bütün küsmekleri bırakmaya hem maslahat ve istirahat-i şahsiye ve umumiye, hem Nur dairesindeki uhuvvet iktiza ediyor. Nasıl ki Denizli hapsinde birbirine düşman bütün mahpuslar, Nurlar dersiyle birbirlerine kardeş oldular. Ve bizim beraatimize bir sebep olup, hattâ dinsizlere, serserilere de o mahpuslar hakkında "Maşaallah, bârekâllah" dedirttiler ve o mahpuslar tam teneffüs ettiler.
    Ben burada gördüm ki, birtek adamın yüzünden yüz adam sıkıntı çekip beraber teneffüse çıkmıyorlar. Onlara zulüm olur. Mert ve vicdanlı bir mü'min, küçük ve cüz'î bir hata veya menfaatle yüzer zararı ehl-i imana vermez. Eğer hata etse, verse, çabuk tevbe etmek lâzımdır.
    _Yorum: Katilin kadere vasıta olduğu bildiriliyor.


    219 - 500: _ 30. söz, s: 245;

    İşte, felsefenin şu esâsât-ı fâsidesinden ve netâic-i vahîmesindendir ki, İslâm hükemasından İbn-i Sina ve Farabî gibi dâhiler, şâşaa-i suriyesine meftun olup, o mesleğe aldanıp o mesleğe girdiklerinden, âdi bir mü'min derecesini ancak kazanabilmişler. Hattâ, İmam-i Gazalî gibi bir Hüccetü'l-İslâm, onlara o dereceyi de vermemiş. Hem mütekellimînin mütebahhirîn ulemasından olan Mutezile imamları, ziynet-i surîsine meftun olup o mesleğe ciddî temas ederek aklı hâkim ittihaz ettiklerinden, ancak fâsık, mübtedi' bir mü'min derecesine çıkabilmişler. Hem üdeba-yı İslâmiyenin meşhurlarından, bedbinlikle maruf Ebu'l-Alâ-i Maarrî ve yetimâne ağlayışıyla mevsuf Ömer Hayyam gibilerin, o mesleğin nefs-i emmâreyi okşayan zevkiyle zevklenmesi sebebiyle, ehl-i hakikat ve kemalden bir sille-i tahkir ve tekfir yiyip "Edepsizlik ediyorsunuz, zındıkaya giriyorsunuz, zındıkları yetiştiriyorsunuz" diye zecirkârâne tedip tokatlarını almışlar.

    33.söz, s: 316;
    Tevhidin bir burhan-ı nâtıkı olan Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, risalet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyanın tevatürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyanın ve asfiyanın icmâkârâne tevatürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında bütün kuvvetiyle vahdaniyeti gösterip ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nuranî bir pencereyi marifetullaha açmıştır. İmam-ı Gazâlî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkıkîn-i asfiya ve sıddıkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar.

    _Yorum: Gazali övülüyor. Ona “Hüccetü’l - İslam” diyor. Ama Said Nursi, Gazali’nin savunduğu cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflıyor.


    262: Tevfik…
    (Hidayetin Allah’tan olduğu bildiriliyor.)

    690: İzn-i İlahi…
    (İmanın mahluk olduğu anlatılıyor.)

    430 - 431: Beşincisi… _ bilgisayar programındaki yeri 26 söz , s:206 ;

    BEŞİNCİSİ: Kader, sebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."
    Sual: Niçin denilmesin?
    Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.
    Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."
    ebeple müsebbebe bir taallûku var. Yani, "Şu müsebbep, şu sebeple vukua gelecek." Öyleyse, denilmesin ki, "Madem filân adamın ölmesi, filân vakitte mukadderdir. Cüz-ü ihtiyariyle tüfek atan adamın ne kabahati var? Atmasaydı yine ölecekti."
    Sual: Niçin denilmesin?
    Elcevap: Çünkü, kader onun ölmesini onun tüfeğiyle tayin etmiştir. Eğer onun tüfek atmamasını farz etsen, o vakit kaderin adem-i taallûkunu farz ediyorsun. O vakit ölmesini neyle hükmedeceksin? Yalnız, Cebrî gibi sebebe ayrı, müsebbebe ayrı birer kader tasavvur etsen; veyahut Mutezile gibi kaderi inkâr etsen, Ehl-i Sünnet ve Cemaati bırakıp fırka-i dâlleye girersin.
    Öyleyse, biz ehl-i hak deriz ki: "Tüfek atmasaydı, ölmesi bizce meçhul." Cebrî der: "Atmasaydı yine ölecekti." Mutezile der: "Atmasaydı ölmeyecekti."
    _Yorum: Burada cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamaktadır. Ve dikkat edilirse Ehli Sünnet’i, cebr görüşünün dışında tutuyor. Yine “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” diyor. Halbuki Kur’an’da ecelin bir olup, ileri-geri gitmeyeceği bildirilmiştir.


    *** MEKTUBAT

    32: Resul-i Ekrem o hükmü kadere… _ 8. mektup, s:358;

    Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı veya "Oğlum" hitabına mazhar olan Zeyd (r.a.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine mânen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani, Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferâsetle hissetmiş. Ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, mânevî imtizaçsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah'ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Yani, “Biz onu sana nikahladık” nın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semâvî olduğuna delâletiyle, harikulâde ve örf ve muâmelât-ı zâhiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur; nefis arzusuyla değildir.


    55: Eğer denilse… _ 15.mektup, s: 369;

    Eğer denilse: "Hazret-i Ömer'in (r.a.) minber üstünde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye namındaki bir kumandanına, "Yâ Sâriye, el-cebel, el-cebel!" deyip, Sâriye'ye işittirip, sevkülceyş noktasından zaferine sebebiyet veren kerâmetkârâne kumandası ne derece keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki katili Firuz'u o keskin nazar-ı velâyetiyle görmedi?"
    Elcevap: Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın verdiği cevapla cevap veririz. Yani, Hazret-i Yâkuptan sorulmuş ki, "Niçin Mısır'dan gelen gömleğinin kokusunu işittin de, yakınında bulunan Kenan kuyusundaki Yusuf'u görmedin?" Cevaben demiş ki:
    "Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazan görünür, bazan saklanır. Bazı vakit olur ki, en yüksek mevkide oturup her tarafı görüyoruz gibi oluruz. Bazı vakitte de ayağımızın üstünü göremiyoruz."
    Elhasıl, insan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat “Allah dilemedikçe siz hiçbirşey isteyemezsiniz” (İnsan 30) sırrınca, meşiet-i İlâhiye asıldır, kader hâkimdir. Meşiet-i İlâhiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir, “kader gelince göz kör olur” hükmünü icra eder. Kader söylese, iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz'î susar.
    _Yorum: Burada ise açıkça özgürlüğün olmadığı ifade ediliyor.


    75: Çok dostlarla… _ 16.mektup, s:380;

    Çok dostlarla beraber, bana nezaret eden bir kumandan, mükerreren sual ettiler: "Neden vesika için müracaat etmiyorsun, istida vermiyorsun?"
    Elcevap: Beş altı sebep için müracaat etmiyorum ve edemiyorum:
    Birincisi: Ben ehl-i dünyanın dünyasına karışmadım ki, onların mahkûmu olayım, onlara müracaat edeyim. Ben kader-i İlâhînin mahkûmuyum ve ona karşı kusurum var; ona müracaat ediyorum.
    406: Ben de derim… _ 16. Mektup s: 379;

    BEŞİNCİ MESELE: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez” (Bakara 286) sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

    Yorum: “Allah hiç kimseye gücünün yeteceğinden fazla yük yüklemez.” (Bakara 286) ayetinin zahirini alıp “Teklif-i mala yutak yoktur” demiştir. Oysa bu ayetin te’vili icap eder. “Teklif-i mala yutak” caizdir. Zira cebr olunca “Teklif-i mala yutak” var demektir.



    199 - 270 - 438: Gazali övülüyor.




    219: Allah birdir… _ 20. mektup, s: 449;
    Allah birdir. Başka şeylere müracaat edip yorulma. Onlara tezellül edip minnet çekme. Onlara temellük edip boyun eğme. Onların arkasına düşüp zahmet çekme. Onlardan korkup titreme. Çünkü Sultan-ı Kâinat birdir. Herşeyin anahtarı Onun yanında, herşeyin dizgini Onun elindedir. Herşey Onun emriyle halledilir. Onu bulsan, her matlubunu buldun; hadsiz minnetlerden, korkulardan kurtuldun.


    257: Hasedin çaresi… _ 22. mektup, s: 471;

    Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
    Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.

    317: Ve saniyen… _ 26. mektup, s: 503;
    Ve saniyen: Usulüddin imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü'l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî'nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî'ye öyle demiş.
    _Yorum: Razi kelam alimi olarak vasıflanıyor. Bilindiği gibi kader, kelamın en önemli konularındandır. Ve Razi’nin, Tefsir-i Kebir’i baştan başa cebri savunur.


    333: Beşincisi… _ 2. mektup, s:351;

    Beşincisi: Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat'î kanaatim oldu ki, halkların malını, hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor; belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazan bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.

    _Yorum: Kim yedirmiyor?



    13. mektup, s: 367;
    İKİNCİ SUALİNİZ: Neden vesika almak için müracaat etmiyorsun?
    Elcevap: Şu meselede ben kaderin mahkûmuyum, ehl-i dünyanın mahkûmu değilim. Kadere müracaat ediyorum. Ne vakit izin verirse, rızkımı buradan ne vakit keserse, o vakit giderim. Şu mânânın hakikati şudur ki:
    Başa gelen her işte iki sebep var: biri zâhirî, diğeri hakikî. Ehl-i dünya zâhirî bir sebep oldu, beni buraya getirdi. Kader-i İlâhî ise, sebeb-i hakikîdir; beni bu inzivâya mahkûm etti. Sebeb-i zâhîrî zulmetti, sebeb-i hakikî ise adalet etti. Zâhirîsi şöyle düşündü: "Şu adam ziyadesiyle ilme ve dine hizmet eder; belki dünyamıza karışır" ihtimaliyle beni nefyedip üç cihetle katmerli bir zulüm etti. Kader-i İlâhî ise, benim için gördü ki, hakkıyla ve ihlâsla ilme ve dine hizmet edemiyorum; beni bu nefye mahkûm etti. Onların bu katmerli zulmünü muzaaf bir rahmete çevirdi.
    Madem ki nefyimde kader hâkimdir ve o kader âdildir; ona müracaat ederim. Zâhîrî sebep ise, zaten bahane nev'inden birşeyleri var. Demek onlara müracaat mânâsızdır. Eğer onların elinde bir hak veya kuvvetli bir esbab bulunsaydı, o vakit onlara karşı da müracaat olunurdu.


    353: İbn Arabi burada ve çok yerde evliya olarak anlatılıyor. İbn Arabi’nin “Fusus-u Hikem” adlı kitabı, küfür lafızlarıyla doludur. Kaderi inkar eder ve daha pek çok din dışı görüşleri vardır.



    355 - 356: Dördüncü nükte…

    (Cebr düşüncesi anlatılır.)


    374: Beşinci nükte… _ 28. mektup s: 531;
    BEŞİNCİ NÜKTE
    Sual ediyorsunuz ki: "Zaman-ı fetrette Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ecdadı bir din ile mütedeyyin miydiler?"
    Elcevap: Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın, bilâhare gaflet ve mânevî zulümat perdeleri altında kalan ve hususî bazı insanlarda cereyan eden bakiye-i dini ile mütedeyyin olduğuna rivâyat vardır. Elbette Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmdan gelen ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı netice veren bir silsile-i nuraniyeyi teşkil eden efrad, elbette din-i hak nurundan lâkayt kalmamışlar ve zulümat-ı küfre mağlûp olmamışlar. Fakat zaman-ı fetrette, “Peygamber göndermedikçe Biz kimseye azap edici değiliz” (İsra 15) sırrıyla, ehl-i fetret, ehl-i necattırlar. Bil'ittifak, teferruattaki hatîatlarından muahazeleri yoktur. İmam-ı Şâfiî ve İmam-ı Eş'arîce, küfre de girse, usul-i imanîde bulunmazsa, yine ehl-i necattır. Çünkü teklif-i İlâhî irsal ile olur ve irsal dahi ıttıla ile teklif takarrur eder. Madem gaflet ve mürur-u zaman, enbiya-yı sâlifenin dinlerini setretmiş; o ehl-i fetret zamanına hüccet olamaz. İtaat etse sevap görür; etmezse azap görmez. Çünkü mahfî kaldığı için hüccet olamaz.

    Yorum: İmam Eş’ari demekle demek ki Eş’ari mezhebini kendisi batıl saymamaktadır. Ne var ki, Sözler’deki kader risalesinde cebr görüşünü sapıklık olarak vasıflamıştı. Eş’arilik’te cebri savunur.


    375: Yedinci nükte _ 28. mektup s: 532;

    YEDİNCİ NÜKTE
    Diyorsunuz ki: "Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ve ceddi Abdülmuttalib'in imanları hakkında akvâ ve esahh olan haber hangisidir?"
    Elcevap: Yeni Said on senedir yanında başka kitapları bulundurmuyor, "Bana Kur'ân yeter" diyor. Böyle teferruat mesâilinde, bütün kütüb-ü ehâdisi tetkik edip en akvâsını yazmaya vaktim müsaade etmiyor. Yalnız bu kadar derim ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın peder ve valideleri ehl-i necattır ve ehl-i Cennettir ve ehl-i imandır. Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin mübarek kalbini ve o kalbin taşıdığı ferzendâne şefkatini elbette rencide etmez.
    Eğer denilse: "Madem öyledir; neden onlar Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma imana muvaffak olamadılar? Neden bi'setine yetişemediler?"
    Elcevap: Cenâb-ı Hak, Habib-i Ekreminin peder ve validesini, kendi keremiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ferzendâne hissini memnun etmek için, valideynini minnet altında bulundurmuyor. Valideynlik mertebesinden mânevî evlât mertebesine getirmemek için, hâlis kendi minnet-i rububiyeti altına alıp onları mes'ut etmek ve Habib-i Ekremini de memnun etmekliği rahmeti iktiza etmiş ki, valideynini ve ceddini, ona zâhirî ümmet etmemiş. Fakat ümmetin meziyetini, faziletini, saadetini onlara ihsan etmiştir. Evet, âli bir müşirin yüzbaşı rütbesinde olan pederi, huzuruna girmesi, birbirine zıt iki hissin taht-ı tesirinde bulunur. Padişah, o müşir olan yaver-i ekremine merhameten, pederini onun maiyetine vermiyor.
    Yorum: Said Nursi, Resul-i Ekrem’in ana-babasının Ehli Cennet olup, imanlı olduklarını söylüyor. Halbuki Razi, Tefsir-i Kebir’inde Resul-i Ekrem’in babasının kafir olduğunu ve bunun, Ehli Sünnet’in görüşü olduğunu bildiriyor. Delil ise Sahih-i Müslim’de geçen şu hadistir: “Adamın biri Resul-i Ekrem’e “Ya Resulullah, babam nerede?“ diye sordu. Resulullah buyurdu ki: “Cehennemde!” Bunun üzerine adam üzüntülü bir şekilde uzaklaşırken onu çağırdı ve dedi ki: “Babanda, babam da ateştedir.”
    Annesi için ise şöyle bir hadis var: ”Resulullah sahabeleriyle bir gün, bir mezara uğradı. Ağladı ve yanındakileri de ağlattı. Dediler ki: “Niye ağladın?” Resulullah buyurdu ki: “Bu annemin mezarıdır. Onu ziyaret etmek istedim, izin verildi. Ona mağfiret dilemek için izin istedim, verilmedi.”


    412: Yapacağınız iş… _ 29. mektup, s: 552;

    Yapacağınız iş, ya hayatıma hâtime çekmekle veya hizmetimi bozmak suretiyle olur. Bu iki şeyden başka dünyada alâkam yok.
    Hayatın başına gelen ecel ise, şuhud derecesinde kat'î iman etmişim ki, tagayyür etmiyor, mukadderdir. Madem böyledir; hak yolunda şehadetle ölsem, çekinmek değil, iştiyakla bekliyorum. Bahusus ben ihtiyar oldum; bir seneden fazla yaşamayı zor düşünüyorum. Zâhirî bir sene ömrü, şehadet vasıtasıyla kazanılan hadsiz bir ömr-ü bâkiye tebdil etmek, benim gibilerin en âli bir maksadı, bir gayesi olur.

    Yorum: Ecelin zamanının değişmeyeceğini bildiriyor. Kader risalesinde ise “Tüfek atmasaydı ölmesi bizce meçhul” demişti.


    432: _ 29. mektup, s: 564;

    İşte bu hale giriftar olanlar, mizan-ı şeriatı elde tutmak ve usulüddin ulemasının düsturlarını kendine ölçü ittihaz etmek ve İmam-ı Gazâlî ve İmam-ı Rabbânî gibi muhakkıkîn-i evliyanın talimatlarını rehber etmek gerektir. Ve daima nefsini itham etmektir. Ve kusurdan, acz ve fakrdan başka nefsin eline vermemektir.

    Yorum: Usulü’d-din uleması ve kelamcı olarak Gazali’yi gösterip, talimatlarını rehber edinmek gerektiğini söylüyor. Lakin kader konusunda değil rehber edinmek, tam cephe alıyor.


    Not: LEM’ALAR ve ŞUALAR adlı kitaplarda işaret ettiğim sayfaların ilk iki kelimesini yazacağım. Sayfa bütünüyle okunmalıdır.

    *** LEM’ALAR

    Rızık:

    317 İnsanların sana… _ 26. lem’a, s: 722;
    "Ve bu hapiste yiyecek rızkın var; o rızkın seni buraya çağırdı. Ona karşı rıza ve teslimle mukabele lâzım.
    _Yorum: Rızkını yiyeceğine göre sen mecburen hapise girdin demektir. Seni oraya atanlar da mecburen attılar.


    337 İkinci nükte… _ 28. lem’a, s: 738;
    İKİNCİ VECİH: İnsan rızka çok müptelâ olduğu için, rızka çalışmak bahanesi, ubudiyete mâni tevehhüm edip kendine bir özür bulmamak için, âyet-i kerime diyor ki:
    "Siz ubudiyet için halk olunmuşsunuz. Netice-i hilkatiniz ubudiyettir. Rızka çalışmak, emr-i İlâhî noktasında bir nevi ubudiyettir. Benim mahlûkatım ve rızıklarını deruhte ettiğim nefisleriniz ve iyâliniz ve hayvânâtınızın rızkını tedarik etmek, adeta Bana ait rızık ve it'âmı ihzar etmek için yaratılmamışsınız. Çünkü Rezzak Benim. Sizin müteallikatınız olan ibâdımın rızkını Ben veriyorum. Siz bunu bahane edip ubudiyeti terk etmeyiniz."
    Eğer bu mânâ olmazsa, Cenâb-ı Hakka rızık vermek ve it'âm etmek muhâliyeti bedihî ve malûm olduğundan, ilâm-ı malûm kabilinden olur. İlm-i belâgatte bir kaide-i mukarreredir ki, bir kelâmın mânâsı malûm ve bedihî ise, o mânâ murad değil, onun bir lâzımı, bir tâbii muraddır. Meselâ, sen birisine desen "Sen hafızsın," o malûmunu ilâm kabilinden olur. Demek maksud mânâsı budur ki, "Ben senin hafız olduğunu biliyorum." Bildiğimi bilmediği için ona bildiriyorum.
    İşte, bu kaideye binaen, âyet, Cenâb-ı Hakka rızık vermeyi ve it'âm etmeyi nefyetmekten kinaye olan mânâ şudur:
    "Bana ait olup ve rızıklarını taahhüt ettiğim mahlûkatıma rızık yetiştirmek için halk olunmamışsınız. Belki asıl vazifeniz ubudiyettir. Evâmirime göre rızka çabalamak da bir nevi ibadettir."



    Kader getirdi:

    356 Tarikat hevesiyle… _ 28. lem’a, s: 736;

    İkinci hikâye: Bir vakit ihtiyar bir kadının sekiz oğlu varmış. Herbirisine mevcut sekiz ekmekten birer ekmek verdi, kendine kalmadı. Sonra, herbirisi ekmeğinin yarısını ona verdi. Onun ekmeği dört oldu; ötekiler yarıya indi.
    Kardeşlerim, ben de kırkınızın herbirinin musîbet hissesinin mânevî eleminin yarısını kendimde hissediyorum. Kendi şahsıma âit elemi, aldırmıyorum. Bir gün fazla muztar bulundum, "acaba hatamın cezâsı mıdır çekiyorum" diye geçmiş hâleti tetkik ettim. Gördüm ki, bu musîbeti kaynatmaya ve tahrik etmeye hiçbir cihette müdahalem olmadığını ve bilâkis kaçmak için mümkün tedbirleri istimâl ediyordum. Demek, bu bir kazâ-yı İlâhîdir. Ve bil-iltizam bir seneden beri müfsidlerin tarafından aleyhimize ihzâr ediliyordu. Kaçınmak kàbil değildi. Alâküllihâl başımıza geçirecek idiler. Cenâb-ı Hakka yüz bin şükür ki, musîbeti yüzden bire indirdi.
    İşte bu hakîkata binaen "Senin yüzünden bu belâyı çektik" diye minnet etmeyiniz. Belki beni helâl ediniz. Ve bana dua ediniz. Hem birbirinizi tenkid etmeyiniz. Demeyiniz ki: "Sen böyle yapmasaydın, böyle olmayacaktı." Meselâ, bir kardeşimiz iki üç imza sahibini söylemesiyle, müfsidlerin pek çok zâtları belâya atmak için düşündükleri plânı küçültüp, çoklarını kurtarmış. Değil zarar, belki büyük menfaat olmuş. Çok mâsumların bu belâdan kurtulmasına bir vesile oldu.


    357 İşte bu… _ 28. lem’a, s: 734;


    Eskişehir Hapishanesinde yazılmış bir parça
    Kardeşlerim! Müteaddid defa Risâle-i Nur'un şakirtlerini lâyık oldukları tarzda müdafaa etmişim. İnşâallah mahkemede bağırarak derim. Hem Risâle-i Nur'u, hem şâkirdlerinin kıymetlerini dünyaya işittireceğim. Yalnız size bunu ihtâr ederim ki: "Bu müdâfaamdaki kıymeti muhâfaza etmenin şartı, bu hâdisedeki ağız yanmasıyla Risâle-i Nur'dan küsmemek ve üstâdından darılmamak ve kardeşlerinden-sıkıntıdan gelen bahanelerle-nefret etmemek ve birbirine kusur bulmamak ve isnad etmemektir." Yalnız tahattur edersiniz ki, Risâle-i Kader'de ispat etmişiz ki: "Başa gelen zulümlerde iki cihet var ve iki hüküm vardır: Biri insanın, biri kader-i İlâhî'nin. Aynı hâdisede insan zulmeder, fakat kader âdildir, adâlet eder. Bu meselemizde, insanın zulmünden ziyade, kaderin adâleti ve hikmet-i İlâhiyenin sırrını düşünmeliyiz."
    Evet, kader, Risâle-i Nur talebelerini bu meclise çağırdı. Ve mücâhede-i mâneviye inkişâf etmesinin hikmeti; onları, bu hakikaten çok sıkıntılı olan medrese-i Yusufiyeye sevk etti. İnsan zulmü ve bahanesi bir vesile oldu. Onun için sakınınız; birbirinize; "Böyle yapmasaydım ben tevkif olmazdım", demeyiniz.



    Allah’ın iradesinin genelliği:

    423 Evet bütün… _ 30. lem’a, s: 818;

    BİRİNCİ ŞUA
    Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelâli Kayyûmdur, yani, bizatihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya Onunla kaimdir, devam eder ve vücutta kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyûmiyet kesilse, kâinat mahvolur.
    Hem o Zât-ı Zülcelâl kayyûmiyetiyle beraber, Kur'ân-ı Azîmüşşanda ferman ettiği gibidir. Yani, ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef'âlinde nazîri yoktur, misli olmaz, şebîhi yoktur, şerîki olmaz. Evet, bütün kâinatı bütün şuûnâtıyla ve keyfiyâtıyla kabza-i rububiyetinde tutup bir hane ve bir saray hükmünde, kemâl-i intizamla tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdese, misil ve mesîl ve şerîk ve şebîh olmaz, muhaldir.


    425 (Lazımı olan….)


    522 Veyahut ism-i Azamın… _ 30. lem’a , s: 800;

    Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.



    542 (Ey Halık-ı Külli şey…)




    *** ŞUALAR

    Allah’ın iradesinin genelliği:

    14 Altı İsm-i Azamın … _ 2. Şua, s: 848;

    İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm yemin ettiği vakit, en çok istimal ve tekrarla her zaman ferman ettiği şu “Muhammed’in hayatı elinde olan Allah’a yemim olsun ki” kasemidir. Ve bu kasem gösteriyor ki, şecere-i kâinatın en geniş dairesi ve en müntehâsı ve nihâyâtı ve teferruatı dahi Zât-ı Vâhid-i Ehad'in kudretiyle ve iradesiyledir. Çünkü, mahlûkatın en müntehap ve en müstesnası olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın nefsi kendi kendine malik olmazsa ve ef'âlinde serbest bulunmazsa ve harekâtı başka bir ihtiyara bağlı ise, elbette hiçbir şey, hiçbir şe'n, hiçbir hal, hiçbir keyfiyet, cüz'î olsun küllî olsun, o muhît iktidarın, o şamil ihtiyarın daire-i tasarrufunun haricinde olamaz.


    34 Ve musibet … _ 2. Şua, s: 860;

    Suâlin ikinci şıkkı
    Haydi şeytana ve kâfire ait bu cevabı umumî noktasında kabul edelim. Fakat, Cemîl-i Mutlak ve Rahîm-i Mutlak ve hayr-ı mutlak olan Zât-ı Ganiyy-i âle'l-ıtlak, nasıl oluyor ki, bîçare cüz'î ferdleri ve şahısları musibete, şerre, çirkinliğe müptelâ ediyor?
    Elcevap: Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemîl ve Rahîm-i Mutlakın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rubûbiyetin, âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için, o şerli, cüz'î neticeleri dahi halk eder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdâdât-ı hassa-i Rahmâniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbâniye ile, musibete düşen efradın feryatlarına ve beliyyelere giriftâr olan eşhasın istiğaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşîetine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi daima irade ve ihtiyarına tâbi bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryat eden fertleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdatlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; Esmâ-i Hüsnânın kayıtsız ve hadsiz cilvelerine hadsiz ve kayıtsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzâtıyla ve hem, şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususi tecelliyat kapılarını açmıştır.


    48 Onlara bakan… _ 3. Şua, s: 867;

    Zeminin bütün mahlûkatı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetinle ve Senin kudretin ve iradetinle ve ilmin ve hikmetinle idare olunuyorlar ve musahhardırlar. Ve zemin yüzünde faaliyeti müşahede edilen bir rububiyet, öyle ihata ve şümul gösteriyor ve onun idaresi ve tedbiri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısamı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir rubûbiyet olduğunu bildiriyor. Hem zemin bütün sekenesiyle beraber, lisan-ı kalden daha zâhir hadsiz lisanlarla Halıkını takdis ve tesbih ve nihayetsiz nimetlerinin lisan-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar...
    3. Şua, s: 868;

    İşte denizlerin böyle gayet harika bir tarzda arzın etrafında vaziyet-i acibesiyle bulunması ve denizlerin mahlûkatı dahi gayet muntazam idare ve terbiye edilmesi, bilbedahe gösterir ki, yalnız Senin kuvvetin ve kudretinle ve Senin irade ve tedbirinle, Senin mülkünde, Senin emrine musahhardırlar ve lisan-ı halleriyle Halıkını takdis edip Allahu Ekber derler.


    142 Altı günde… 7. Şua s:920;

    hem “Allah geceyi gündüze, gündüzü geceye katar.” (Lokman 29) âyetinin sarahatiyle, zemini döndürüp, gece-gündüz sayfalarını yapan ve çeviren ve yevmiye hâdisâtıyla yazan, değiştiren aynı Zât, aynı anda, en gizli, en cüz'î olan kalblerin hatıratlarını dahi bilir ve iradesiyle idare eder.
    Ve mezkûr fiillerin herbiri birtek fiil olduğundan, zaruri olarak, onların faili dahi birtek vâhid ve kadîr olan Fâil-i Zülcelâllerinin, bedahetle öyle bir kibriya ve azameti var ki, hiçbir yerde, hiçbir şeyde, hiçbir cihetle, hiçbir şirkin hiçbir imkânını, hiçbir ihtimalini bırakmıyor, köküyle kesiyor.
    Yorum: Kalplerin hatıratları, düşüncelerdir ve istekler de bunun içindedir. Bunları “iradesiyle idare eder” deniyor ki cebr manası çıkar.

    524 (On birinci kelime…)



    560 Müfettiş olmak… _ 15. Şua, s: 1138;

    Meselâ, hadsiz zîhayattan bir insanın yüz cihazatından birtek cihazı olan lisanı, bir et parçası iken, iki büyük vazifesiyle yüzer hikmetlere, neticelere, meyvelere, faydalara âlet oluyor. Taamların zevkindeki vazifesi, ayrı ayrı bütün tatları bilerek cesede, mideye haber vermek ve rahmet-i İlâhiyenin matbahlarına dikkatli bir müfettiş olmak ve kelimeler vazifesinde kalbe ve ruha ve dimağa tam bir tercüman ve santral olmak, elbette gayet parlak ve kat'î bir surette, ihatalı ilme delâlet ve şehadet eder. Birtek dil, hikmetleri ve meyveleriyle böyle delâlet etse, hadsiz lisanlar ve hadsiz zîhayatlar, nihayetsiz masnuat, güneş zuhurunda ve gündüz kat'iyetinde, nihayetsiz bir ilme delâlet ve şehadet ve Allâmü'l-Guyûbun daire-i ilminden ve hikmetinden ve meşîetinden hariç hiçbir şey yoktur diye ilân ederler.





    564 Bu fıkra… _ 15. Şua, s: 1141;

    Bu fıkra, irade-i İlâhiyenin delillerinden pek çok küllî hüccetleri ihtiva eden birtek küllî ve uzun delildir. Meâlinin kısa bir tercümesi içinde irade ve ihtiyar ve meşîet-i İlâhiyeyi gayet kat'î ispat eden bir delili beyan ederiz. Hem ilm-i İlâhînin bütün mezkûr delilleri, aynen iradenin dahi delilidir. Çünkü, her masnûda ilim ve iradenin beraber cilveleri, eserleri görünüyor.
    Bu Arabî fıkranın kısaca meâli:
    Yani, herşey onun irade ve meşîetiyle olur. İstediği olur, istemediği olmaz. Her ne isterse yapar. İstemezse hiçbirşey olmaz. Bir hüccet şudur:
    Görüyoruz ki, bu masnuatın herbiri muayyen zâtı, mahsus sıfatı, ayrı hususî mâhiyeti, mümtaz fârikalı sureti, hadsiz imkânat ve başka tarzlarda olabilir. Teşvişçi ihtimalât içinde, neticesiz çok yollarda ve sel gibi akan ve karıştıran ve birbirine zıt unsurların müdahaleleri içinde ve sehiv ve iltibasa sebebiyet veren ve birbirine benzeyen emsalleri içinde bu karma karışık hallere karşı, o herbir masnuu ince, tam, düzgün bir nizam altına almak ve hassas, cessas, mükemmel bir ölçü ve mizanla her uzvunu ve cihazını tartmak, takmak ve yüzüne süslü, düzgün bir sima, bir teşahhus vermek ve birbirine muhalif âzâlarını basit, câmid, ölü bir maddeden zîhayat olarak gayet san'atlı yaratmak, meselâ insanı ayrı ayrı yüz cihazatıyla bir katre sudan icad etmek ve kuşu pekçok âlât ve muhtelif cihazlarıyla bir basit yumurtadan inşa edip mucizatlı suret giydirmek ve ağacı dal, budak ve mütenevvi âzâ ve eczasıyla basit, câmid karbon, azot, müvellidülmâ, müvellidülhumuzadan terekküp eden bir küçük çekirdekten çıkarmak, muntazam, meyveli bir şekil giydirmek, elbette ve elbette bedahetle, şüphesiz, kat'iyetle, vücub ve zaruret ve lüzum derecesinde ispat eder ki, o herbir masnua bütün zerrat ve eczasıyla ve suret ve mahiyetiyle bir Kadîr-i Mutlakın irade ve meşîetiyle ve ihtiyar ve kastıyla o mahsus, mükemmel vaziyet veriliyor. Ve herşeye şâmil bir iradenin taht-ı hükmündedir. Ve bu tek masnuun bu şüphesiz tarzda irade-i İlâhiyeye delâleti gösteriyor ki, bütün masnuât, hadsiz, nihayetsiz ve güneş ve gündüz gibi zâhir bir kat'iyette, herşeye şâmil irade-i İlâhiyeye, adetlerince şehadetler ve bir Kadîr-i Mürîdin vücub-u vücuduna hadsiz hüccetlerdir.
    Hem ilm-i İlâhînin sabıkan mezkûr bütün delilleri, aynen iradenin dahi delilleridir. Çünkü, ikisi kudretle beraber iş görüyorlar. Biri birisiz olmaz. Herbir nev'in ve cinsin efradı, âzâ-i nev'iye ve cinsiyede tevafukları nasıl delâlet eder ki Sâni'leri birdir, vâhiddir, ehaddir; öyle de: Yüzlerinin simaları hikmetli bir tarzda, birbirinden fârikalı ve ayrı olması kat'î delâlet eder ki; o Sâni-i Vâhid-i Ehad, bir Fâil-i Muhtardır. İrade ve ihtiyar ve meşîet ve kast ile herşeyi yaratır.


    Yorum: Her şeyin Allah’ın iradesiyle olduğunu söylüyor. Bu kabul edilince iş cebr olur.

    Kader getirdi:


    272 Aziz sıddık kardeşlerim… _13. Şua, s: 999;


    Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zatların sırr-ı ihlâsa muvafık olmayan dünya cihetini de Risale-i Nur ile arzu etmesinden, bazı menfaatperest rakipleri karşısında bulup, yirmi beş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir iki defa elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen Beşinci Şua benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harflerle Miftahu'l-İman mecmuası yerine Ayetü'l-Kübrâ muvafakatım olmadan tab olması ve nüshaları gelmesi hükümete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış. Güya Kanun-u Medeniyeye karşı o Beşinci Şua tab edilmiş diye, ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehaneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevk etti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehanelerin sevap noktasında çok fevkinde sevapdar etmek sırrıyla, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine medrese-i Yusufiyeye çağırdı.

    13. Şua, s: 1005;
    Gerçi yeriniz çok dardır; fakat kalbinizin gençliği o sıkıntıya aldırmaz. Hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz, en esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız tesanüddür. Sakın, sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvâlar ve "Böyle olmasaydı şöyle olmazdı" diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki, bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu. Ne yapsaydık onlar hücumu yapacaktılar. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslimle mukabele ederek tâ inayet-i İlâhiye imdadımıza gelinceye kadar, az zamanda ve az amelde pekçok sevap ve hayrat kazanmaya çalışmalıyız.


    Rızık:

    13. Şua, s: 1006;
    Madem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevap için, iman ve âhiret için Risale-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında herbir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve iman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymettar ve yüz saat ise böyle herbiri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşlerle görüşmek ve akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârâne devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medresetü'z-Zehrânın şakirtliğine liyakat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu medrese-i Yusufiyede tayınını ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevap kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faydaları düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.


    279 Deyip o… _ 13. Şua, s: 1007;

    Amma fakir arkadaşların çoluk ve çocuk ve idare ciheti ise, musibette, kendinden ziyade musibetliye ve nimette, daha noksaniyetliye bakmak kaide-i Kur'âniye ve imaniye ve Nuriyeye binaen, yüzde seksen adamdan daha ziyade rahattırlar. Şekvâya hiç hakları olmadığı gibi, seksen derece bir şükür, üstüne haktır. Hem burada kısmetimizi almak, yemek, kader-i İlâhî tayin etmişti. Adalet-i rahmet bizi toplattırdı, çoluk çocuk Rezzâk-ı Hakikîlerine emanet edildi, muvakkaten o nezaret vazifesinden mezuniyet verdi. Nasıl ki bir gün bütün bütün elini çektirecek, azledecek...


    285 Yükleyenlerden hiç… _13. Şua, s: 1011;

    Bu musibetimizden kaçmak ve kurtulmak, iki cihetle kabil değildi:
    Birincisi: Kader-i İlâhi kısmetimizin bir kısmını buradan bize yedirmek için herhalde gelecektik. En hayırlısı bu tarzdır.



    414 Tatlılaşsın. Hapisten… _ 14. Şua, s: 1073;

    Sizi tâziye değil, belki tebrik ediyorum. Madem kader-i İlâhî bizi bu üçüncü medrese-i Yusufiyeye bir hikmet için sevk etti ve bir kısım rızkımızı bize burada yedirecek ve rızkımız bizi buraya çağırdı.



    Yorum: Rızkın hapiste ise, sen rızkını yiyeceğin için mecbur hapse girdin demektir.



    357: Hatalar, cevapları... _ 14. Şua, s: 1052;

    Hata 52: Hayır ve şerrin Allah'tan olduğunu inkâr yoluna sapmak gibi bir tezada düşmüştür.
    Cevap: Risale-i Nur'dan Kader Risalesi olan Yirmi Altıncı Sözün sırr-ı kaderi emsalsiz bir surette beyanı ve imanın erkânlarını Risale-i Nur'un harika bir tarzda ispatı meydanda iken, böyle bir iftira garazkârlıktan başka birşey değildir.

    Yorum: Mahkemelerde dahi, Said Nursi’nin kaderi inkar ettiği saptanmıştır. Yani o kadar açık ki, anlaşılması zor değil.

  2. #2
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    3
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    Selamun Aleykum,

    Arkadaşım,

    Öncelikle uslubunu beğenmediğimi ve bu uslubun üzerinde biraz çalışma yapman gerektiği kanaatindeyim. Amacın üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi?

    "nursinin kaderi inkarı" ne kadar paparazi haber ilan başlığına benziyor.

    Madem ciddi bir mesele konuşmak istiyorsun karşındaki insanlara da saygı duymalı ve dikkatlerini çekmek için daha yumuşak bir uslup kullanmalısın.

    Yazdıklarından daha çok şey çıkardı ama şimdilik bu kadarı ile yetindim. Tamamını görmek istiyenler yazına bakabilirler...
    Konu ozgur5 tarafından (01-03-2007 Saat 10:21 AM ) değiştirilmiştir.

  3. #3
    Tecrübeli Üye karaca10 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2006
    Nerden
    c:\windows\system32
    Mesaj
    264
    Rep Gücü
    877

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    arkadaşım sen ne yaptığını sanıyorsun.tamam belliki kader konusunda kafan baya bi karışmış belli.ama sırf nefsine uyduğun için bi alimi suçlayamazsın.hatırlarsan daha öncede ALLAH'I( ki haşa) zulmeden bir varlık olarak nitelendirmiştin.niyetin ne senin tam olarak anlayamadım.bi ata sözümüz var bilirmisin eceli gelen köpek cami duvarına iş....rmiş.

    bence alimlerle fazla uğraşma.alim olduğundan şüphe edeebilirsin belki ama dikkat et
    ALİMİN ETİ ZEHİRLİDİR

  4. #4
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Mar 2007
    Nerden
    İzmir
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    Herkese Selamlar Bu Sitede Yeni Üyeyim.İnternete Bir Program Ararken SUPERMEYDAN FORUM ma Yönlendirildim İndirmeye Çalıştığım Programa. Üye Olmadan Linkleri Göremesin Diye Bir yazı Bende Hemen Üye Oldum.Ve İlk Açtıgım Konu Said Nursi Hazretleri Hakındaki Yorumları Oldu.KURSAT Adlı Üyenin Said Nursi Hazretleri Hakındakı Yazıları Beni Çok Fazlasıyla Üzdü.Bir Kere Adam ALLAH In Rahmetine Kavuşmuş İkicisi Ömrünü İslama Adamış Yaşamı Buyunca İslam dini İçin Çalışmış Ömrünü Yarısını Hapislerde Geçirmiş Bir İnsana Buyle Bir İftira Atmaya Hakı Yoktur.Madem Sen Bu Kadar Biliyorsan Bir Ölünün Arkasından Kunuşulmayacagını da Bilmen Lazım.Kusura Bakmayın Sayın Moderator Arkadaşlar.Böyle Yazılar Bence Forumda Yazılmamalı.Eger Hatalıysam Lütfen uyarın.Herkese Saygılar Ve Sevgiler.

  5. #5
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    3
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    nothing:
    ben geldim
    okan:
    ok
    okan:
    bikonuvar
    nothing:
    nedir?
    okan:
    konuşalımama
    nothing:
    yazalım
    okan:
    ben konuşsam
    nothing:
    namusait
    okan:
    konu allah a güvenilirmi
    nothing:
    hımm
    nothing:
    ne buldun?
    okan:
    geçen biri bana bunu sordu dondum kaldım
    nothing:
    guvenilir deseydin
    okan:
    güvenilmez diyesim var ama san abi sorimdedim
    okan:
    mutlaka konuşmalıyız ya
    okan:
    kulaklık yokmu
    nothing:
    kulaklık yok ya
    okan:
    cafedemisinki
    nothing:
    yok bürodayım ama yalnız değilim
    okan:
    ok
    nothing:
    hızlı yazarsak daha iyi olur
    okan:
    bak sen nediyon onu söle
    nothing:
    ben guvenilir diyorum
    okan:
    neden
    nothing:
    çunki o ilah yalan soylemeye ihtiyacı yok ki
    okan:
    bak ben şöle düşünüyom
    okan:
    allah a n eden güvenilir
    okan:
    şerden muhafaza etmesi içindeğilmi
    nothing:
    bu değişmez ki
    okan:
    veya allah asığınmak
    okan:
    bak şu ortaya çıkmıyomu
    nothing:
    ne
    nothing:
    .
    nothing:
    .
    okan:
    sanki allah agüvenince ortaya çıkacak belalar allahtan gayrısından yada sebebi allah değilde; oluyoda alllaha bizi ondan koruması manasında bi güvenme anlamı yokmu
    okan:
    i düşün
    nothing:
    hayır
    okan:
    y ane
    nothing:
    Allah'tan yine Allah'a sığınılır
    okan:
    bu saçma değilmi
    nothing:
    neden
    okan:
    allahı ilmi zatendeğişmez
    okan:
    gelecek belaları o bile değiştiremez
    okan:
    ilmi cehle dönmediği için
    nothing:
    oylede
    nothing:
    bu dua etmek gibi birşey
    okan:
    dolayısıyla allahtan allaha sığınmak alahı aciz görmek gibidir
    okan:
    onun gibi zaten
    nothing:
    şimdi bak
    okan:
    çünkü sığınsanda alaha allah bu olayaları zaten engeleyemez
    okan:
    söle
    nothing:
    duayı inkar ettin değil mi
    okan:
    tabi ya
    okan:
    sen etmedinmi daha
    nothing:
    şimdi i düşün
    nothing:
    yaşıyorsun değil mi
    okan:
    evet
    nothing:
    insan yaradılış fıtratı bazı şeylere ihtiyaç duyar
    okan:
    devamet
    nothing:
    biz ne kadar dua edersek edelim yinede takdiri ilahi ne ise o tecelli eder
    nothing:
    ama dua etmeye ihtiyacı vardır insanın
    nothing:
    insan her yonden aciz
    okan:
    ya biz ihtiyacı değilsonucu araştırıyoz
    okan:
    dua etemk çok mahzurlu
    nothing:
    sonuc ne biliyormusun
    okan:
    peygamber bunu göremedi
    okan:
    biliyom
    nothing:
    ne
    okan:
    kaderi inkar etmek ve
    okan:
    allaha cahildemek oluyo
    nothing:
    hayır o değil
    okan:
    yani küfür
    nothing:
    onu sormuyom
    nothing:
    duayı inkar ettin
    okan:
    evet
    nothing:
    her şeyi inkar ettin
    nothing:
    sonuc ne?
    okan:
    ya nedemek herşeyi inkar
    nothing:
    benim şu an nickim'in anlamını biliyormusun?
    okan:
    imkansız
    nothing:
    ''hiç'' demek
    nothing:
    hiçbişey demek
    okan:
    ok
    nothing:
    yani yaratılışn amacı neydi?
    nothing:
    nedeni ne?
    okan:
    yoktu
    nothing:
    yes
    okan:
    zorunluluktu
    nothing:
    bunu birdaha ele alalım mı
    nothing:
    nedenini
    okan:
    ok
    nothing:
    neden nedensiz
    okan:
    ezeli ilimvarya
    nothing:
    ee
    okan:
    yaniöncesiz demek
    nothing:
    ee
    okan:
    sebep sonucundanzamanolarak öncemidir
    nothing:
    evet
    okan:
    yani birşeyinsebebi varsa muhakkak nesnesinden zaman olarak ön ce var olmalı değilmi
    nothing:
    evet
    okan:
    peki öncesiz ilmin öncesi olurmu
    nothing:
    hayır
    okan:
    öncesi yoksa sebebide yok değilmi bunagöre
    nothing:
    ama muhakkak bi öncesi oluyor
    nothing:
    zorunluluk var çünki
    nothing:
    zorunluluğun öncesi olmalı değil mi
    okan:
    bak karıştırma
    okan:
    ben sordum sana
    okan:
    peki öncesiz ilmin öncesi olurmu
    nothing:
    hayır

    okan:
    sende hayır demedinmi
    nothing:
    tamam anlıyorum da düşünüyoruz şimdi
    nothing:
    sonuç ne
    nothing:
    sonuç herşeyin olması gerektiği
    nothing:
    ezeli ilme göre
    okan:
    orayagelcemde
    okan:
    bi yanıtver
    nothing:
    sor
    okan:
    öncesi yoksa sebebide yok değilmi bunagöre

    okan:
    ezeli ilimden bahsediyoz
    nothing:
    öncesizliğin öncesi olmadığına göre asla bir sebebe ulaşamayız
    okan:
    dolayısıyla olaylar bu ilme göre gerçekleşmiicekmi
    nothing:
    öncesiz ilme göre
    nothing:
    evet
    okan:
    bunabağlı olarak sebepsiz ilme bağlıolan olaylarda bu yönüyle sebepsiz oluyo
    okan:
    aslında olayalrınsebebi var
    nothing:
    ya düşünüyorum düşünüyorum zamanın olmaması gerektiği çıkıyo onume
    okan:
    allahın ilmi. ancakbu ilim sebepsiz olduğundan olaylarda buyönüyle sebepsizdir yani hikmet yoktur alahın yaptıklarında
    okan:
    vaybe
    okan:
    bumu çıkıyo harbiden
    nothing:
    iyi de senin bu dediğin tanrı'lı nihilizme çıkıyor
    okan:
    o neki
    nothing:
    nihilizmde tanrı yoktur
    nothing:
    nihilizm yani hiçlik demek
    okan:
    bi dakka
    okan:
    zamanmeselesini anlayan biri forumda şunu yazdı
    okan:
    madde varmı yokmu ..yoksa tamam ...varsa ...problem burda başlıyor...başlangıcında.artık açılayın yahu madde sonsuzdan nasıl geliyor...sayın sol kuvvet.politik cevap yok...allah yoksa..madde bir noktadan başlamadı ..yani sonsuzdan geliyor.bıktım bu soruyu sormaktan ..sonsuzun başına gidilebilirmiki ,bu ana gelisnsin......offff offfff ....yok cevabı yok....tek yol rahman ve rahim...saygılarım la..........
    okan:
    bun akarşılık biri ona şunu dedi
    okan:
    öncesinde benşunusordumona
    okan:
    esed anlaşılan demek istediklerimi anlamışsın öleyse şunuda düşün allah ezeli ise bugüne nasıl geldi?
    nothing:
    oteki ne dedi
    okan:
    sorabiri ona yanıtverdi
    okan:
    Sizde şunu düşünün. Sonsuzluk lineer bir çizgidir başı ve sonu gözükmeyen. Biz üzerinde bilmediğimiz herhangi bir noktasındayız zaman olarak.
    nothing:
    ee
    okan:
    bende şunu dedim son yazana
    okan:
    dedi:Biz üzerinde bilmediğimiz herhangi bir noktasındayız zaman olarak.
    cevap: esed sana ne soruyo anlamıyonmu? "zaman olarak" diyon o halde önceyi de kabul ediyon demektir çünkü öncesiz zaman olmaz. adam sana diyo ki bu öncelik ezeli ateistlera göre. çünkü ateizme göre madde ezeli. madem öle ezeli sonsuzluktan bugüne sonsuz zaman nasıl aşılıp bu ana gelinebildi? halbuki sonsuz zaman aşılıp bitirilemez. adam bunu soruyo öle diilmi esed yanlışmı anladm söle.
    okan:
    ne dersinbuna
    okan:
    yaniadamdurumu kavramışdemi
    nothing:
    evet
    okan:
    ve çırpınıyo demi
    nothing:
    uyanmış adam
    nothing:
    kursat
    nothing:
    yine benim dediğime geliyoz demi
    nothing:
    zaman olmaması gerek
    nothing:
    zaman diye birşey olmaması gerek
    okan:
    linki verimde bidiyaloğageç sen olmazsa esedullah niki var

    okan:
    devam edelim
    nothing:
    edelim
    nothing:
    son yazdığıma ne diyorsun
    okan:
    vall ainanmazsınam abunu bend ebayadüşündüm
    okan:
    am açok garipbuldumdan pek milletesölemedimdi
    nothing:
    ama ben düşünüyorum bayadan beri
    okan:
    vallamı
    okan:
    ilk kez sölüyon banadimi
    nothing:
    zaman kavramı ortaya çıktığı anda sonsuzluk zorlanıyor
    nothing:
    evet
    nothing:
    ilk sana anlatıyom bunu
    okan:
    sende tuhafbulurum diye demedin
    okan:
    dimi
    nothing:
    ya kimse anlamıyoki solesen bile
    okan:
    öle
    nothing:
    çok derin bişey
    okan:
    amacidden buçıkıyo ya
    okan:
    sen bu kanıya nası vardın
    nothing:
    ''sonsuzluk zamanın olmasına müdahale eder''
    nothing:
    ben o kanıya su sekilde vardım
    okan:
    bundan önceallaha güvenme meselesinde son sözün nedir
    okan:
    bengüvenilmez demeye meyilliyim
    nothing:
    hepsi birbiriyle zincirleme kursat
    nothing:
    biri değişik algılandımı herşey değişiyor
    okan:
    omazsa onu sorakonuşalım
    okan:
    zamana dönelim
    nothing:
    evet
    okan:
    olmazsa
    okan:
    kanıy anası vardınsöle
    nothing:
    şoyle dusundum
    nothing:
    sonsuzluğu hani anlamaya çalışıyoruz ya
    okan:
    güzel bir söz:''sonsuzluk zamanın olmasına müdahale eder''

    okan:
    devamet
    okan:
    e
    nothing:
    yok duz çizgi gibi duşunuyoruz yok daireye benzetiyoruz(ben bi kere ornek olarak solemiştim)
    nothing:
    işte o hep benzettiğimiz şey yani o çizgi ''zaman'' oluyor
    okan:
    devamet
    nothing:
    zamanı kaldır şimdi ortadan
    nothing:
    ne çıktı?
    okan:
    hiç kalır
    nothing:
    hımm
    okan:
    ya zamansız anlamolurmu
    nothing:
    peki hiç ne
    nothing:
    ya sonsuzluk ''hiç'' se
    okan:
    valla zaman yoksaanlamda olmaz dolayısıyla hiçlik kavramı kullandım
    okan:
    hiçtemi nefes alıyoruz
    nothing:
    okan:
    valla zaman yoksaanlamda olmaz
    nothing:
    birde nedeni düşün
    okan:
    nası
    nothing:
    hani hayatın sırrı ''nedeni yok'' dedik ya
    okan:
    e
    nothing:
    yani hiç
    nothing:
    nedensiz
    okan:
    haaaaaaaaaa
    nothing:
    yaaa
    okan:
    vaybe
    nothing:
    bzde nedensiz mi nefes alıyoruz şimdi
    nothing:

    okan:
    öle oluyo demekki
    okan:
    o halde duygularve hisler noluyo
    nothing:
    demekki olabiliyo bi anlamı yada anlamı olmasına gerek yok
    okan:
    ilme görederiz biterdimi
    nothing:
    ilme gore evet
    okan:
    herşeyincevabı bumu
    nothing:
    ilme gore zamanın da bi anlamı yok
    okan:
    yasanabişe dimmi
    okan:
    bence hiçkimse zamanproblemini aşamayacak
    okan:
    içinden çıkamadımız soruyayanıtveremicek
    okan:
    bu beni çok ürkütüyo
    nothing:
    bencede
    nothing:
    çünki zaman yok dediğimizde
    nothing:
    teselsule bi açıklık gelmiyo
    okan:
    buncazaman kaderesır denildi durduişteyanıtı verdik
    okan:
    amabu başka bişi
    nothing:
    evet
    nothing:
    tamamen farklı bişi
    nothing:
    herşeyin anahtarı ilminde
    okan:
    ya bütün mantık kurallları burdaduruyo
    okan:
    burda ne yapmalı acaba
    nothing:
    bence buradan sonrası bizi ve hatta butun mahlukatı aşıyor
    okan:
    aklınabi soru geldimi bu anda delikanlıgibisöle
    okan:
    korkma
    nothing:
    ne gibi
    okan:
    aklınageleni
    okan:
    tahminetmek güçmü
    okan:
    dedin:bence buradan sonrası bizi ve hatta butun mahlukatı aşıyor

    okan:
    mahlukatıaşıyor
    nothing:
    ee
    nothing:
    sen ne dusundun
    okan:
    onu aşmazmı
    nothing:
    haaaaaaa
    okan:
    yaaaaaaaaaa
    nothing:
    sen onuda mı aşar diyorsun?
    okan:
    valla aklımailk kez geldi
    nothing:
    aklına o mu geldi
    okan:
    öncedenbitek o bilir diyodumda peküstünde durmadıydım
    okan:
    amasenbunu deyincve ilk anda hemenbu geldiya
    nothing:
    ama işte biz burada bunu diyemeyiz
    okan:
    neden
    nothing:
    neden çünki o nedir bilmiyoruz
    nothing:
    nerden biliyorsun ilmi kendisi olmadığını
    nothing:
    ya ben sacmalıyorum galiba
    okan:
    valla ben tıkandımgalib aya
    nothing:
    yani bu kez de onun ne olduğunu dusunmeye başlarsın
    nothing:
    film burda kopar
    okan:
    yaartık onacisimdedimben
    nothing:
    yahu nasıl cisim diyorsun bi kere cisim ne
    nothing:
    olan herşey cisimse o zaman ilmide mi cisim
    okan:
    vaybe
    okan:
    bravo sana
    okan:
    evetilminede cisim dediben
    okan:
    vekendisi ayrı bi cisim dedim
    nothing:
    ya hepsi bir olamaz mı
    okan:
    bir zamanlarikiside aynı dediydim
    nothing:
    yani benim aklım durdu artık
    okan:
    valla nedicemi şaşırdım
    okan:
    ama onun cisim olduna kararverince kudretinide artık kabul ettim
    nothing:
    yaaaaaaa
    nothing:
    ben ne dedim
    nothing:
    hepsi zincirleme
    nothing:
    birini yanlış bildiğimizde
    okan:
    çünkü kudretini ezeli olan ancak bir tane olur düşüncesiyle inkar ettiydim mutezile görüşü bu
    okan:
    tevhid prensib
    okan:
    ama aleme yani maddeye ezeli deyince düşüncelerim otomatikmançokköklü değişiverdi
    nothing:
    işte ordan kopuyo zaten film
    okan:
    madem ezeli olarak alahtanbaşkada oluyosa nedenayrı bi kudreti ve cismi ve ilmi olmasın dedimkendikendime
    nothing:
    alem ondan ayrı olması ya da alemin onunla beraber en baştan olması imkansız
    okan:
    ve otomatikman hem ehli sünnnet, kelamcılar hem filozoflar ve bütün ekoller tarafından kabul görülemeyecekbir durumumoldu
    okan:
    yani bigörüş ondanbi görüş bundanderken karıştı
    nothing:
    evet
    nothing:
    kursat
    okan:
    dedin:alem ondan ayrı olması ya da alemin onunla beraber en baştan olması imkansız

    okan:
    nedemekbu
    nothing:
    şu demek
    nothing:
    alem ondan bağımsız olamaz
    okan:
    alemin onunla beraber en baştan olması imkansız

    okan:
    bu nedemek
    nothing:
    şu demek
    nothing:
    alem ondan ayrı ve bağımsız olsaydı o ilah olamazdı
    nothing:
    birde
    nothing:
    hani sen dedin ya aynı anda yarattı
    okan:
    e
    nothing:
    kendi varlığıyla
    nothing:
    alem i aynı anda
    nothing:
    bole bişi olabilir mi
    okan:
    ya başka yolyokki
    nothing:
    olamaz
    okan:
    sudur bu
    nothing:
    var işte
    nothing:
    başka yol
    okan:
    ne
    nothing:
    ne diyorsun bak
    nothing:
    aynı anda
    okan:
    yao mecazii ifade
    nothing:
    an yani ''zaman''
    nothing:
    zamanı kaldır
    nothing:
    bak şimdi aklıma ne geldi
    okan:
    ne
    nothing:
    allah alemi yarattı ve o oyle bir ilah ki sonsuzluğuda yarattı
    nothing:
    ve hatta alemden sonra sonsuzluğu yaratmış olabilir
    nothing:
    ve hatta alemden once yaratmış olabilir
    okan:
    bumu
    nothing:
    kafan mı durdu
    okan:
    aklına gelen
    nothing:
    bi tane daha var ama diyemem
    nothing:
    tovbe estağfirullah
    okan:
    niyeya
    okan:
    bide bakalım
    nothing:
    ve hatta kendini
    nothing:
    offffffffffffffff
    okan:
    ııııııııııııııııııııııııııııııı
    nothing:
    abi delirecem
    nothing:
    konuyu kapatalım
    nothing:
    offffffffffffffffff
    okan:
    o halde yokluğun varlığa sebep oldunu sölemiş olursun ki saçma olmuyomu
    okan:
    okey kaapatalım
    nothing:
    ama aklın durdu demi
    okan:
    ancak bişe itirafedim
    okan:
    bu diyalog bu zamanakadar ki yaptım en derindiyalog oldu bunu bikaç forumakoyimben okeymi
    nothing:
    sen bilirsin ama normal insanlar bunu okur ve dusunurse kafayı yer
    nothing:
    bence kaydet ama koyma

  6. #6
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    3
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    Dostum,

    Çok yazmışsın, dağınık yazmışsın, konudan konuya atlamışsın, karşındaki sana cevap yazmış sen cevaplamışsın, Kırmışsın, Dökmüşsün, İstanbuldan girmiş, canının nereden çıkmak istiyorsa ordan çıkmışsın.

    Ondan sonrada sanki büyük bir keşif yapmış gibi demişsinki
    "bu diyalog bu zamanakadar ki yaptım en derindiyalog oldu bunu bikaç forumakoyimben okeymi"

    Çok komiksin.

    Kuyuya bir taş atıcaksan delilinin attığı taşı seçme. Sana bu zamanda kırk akıllı bulmak zor olur. Sana yazık olur.

  7. #7
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesaj
    12
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    bak KÜRŞAT kardeş,
    anlaşılan ya kafan karışık, ya da kafa karıştırmaya çalışıyorsun.sana mesajlarda verilen cevapları da yeterli bulduğunu zannetmiyorum. sana göre SEN: entellektüel, zeki çağdaş.....vs bir sürü özelliği olan seçkin bir vatandaşsın. bu konulara başkalarının pek aklının yetmeyeceğini de düşüne bilirsin. UNUTMA Kİ KENDİNİ AKILLI ZANNEDEN ÇOK AHM. VARDIR DÜNYADA benim entellektüel kardeşim,
    sorguladığın kavramlarda bir sonuca ulaşmanı mümkün görmüyorum. neden diyeceksin. yöntemin çok yanlış ta ondan.senin aklın senin kadar yetkindir.bu akılla neyi çözebilirsin ki?
    Gökyüzünde bir UFO görmüşsün, çözmeye çalışıyorsun, içinde insan var mıydı, neye benziyordu diye.
    yaptığınız dialogda geçen okadar çok kavram var ki: birini anlamadan diğerlerini nasıl anlayacaksın? ALLAH, EZELİ, EBEDİ, ZAMAN, KADER, İNSAN, DUA.....
    ÖNCE NEREDEN BAŞLAYACAĞINA KARAR VER.
    şunları da unutma:
    1-insanın işi anlamlandırmakdır.yani okumak. okumayı bilmeyen nasıl okur.helede yabancı dildeki bir yazıyı kendi dilinde okumak nasıl mümkün olur.
    2-eksik kaldı sonra yazarım

  8. #8
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Jul 2007
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı

    sevgili kürşat kardeşim!rabbime beni bu siteye gelmemi nasip ettiği için ne kadar şükretsem azdır.sonsuz hamd ona.eğer art niyetli değilsen ve bir sıkıntın yoksa emin ol, sorularının da cevabı var.fakat baştan şunu bilmeni isterim ki yaptığın işin karşılığı sana ahirette çok pahalıya patlayacaktır.zira kuranda da geçer ki allahın lanetini kişinin üzerine çekecek şeylerden bir tanesi de allah dostlarına harb ilan etmektir ki bu da allaha harb ilan etmek gibi sayılıyor.diyorsun ki bediüzzaman kaderi inkar ediyor.aslında yukarıya koymuş olduğun şeylere-ki ben kısmına baktım- şöyle bir dikkat edilirse bediüzzamanın kaderi inkar değil kader meselesini doğru bir şekilde hallettiği görülür(haddime düşmez ama tarif açısından söyledim.).ve bu arada senin kader anlayışında yanlışlık var haberin olsun.bu hakaret babından değil.gerçekten de öyle.daha cebriyecilerin,mutezilenin ehli sünnetten olduğunu bilmiyorsun.neyse.bir gün rasülullah sav yıkılacak bir duvarın üzerinden geçiyormuş ki biraz hızlanmış.ashab da bu hali görünce biraz şaşırmış tabi.sonra rasülullaha sormuşlar.ya rasülullah!neden duvarın üzerinden koştunuz ki.kaderinizde ne varsa o olacak zaten.rasülullah sav de şöyle cevap vermiş:eğer bunun üzerinden koşup geçersem kaderimde o vardır.yok eğer yavaş yürürsem kaderimde de bu vardır.şimdi mesele biraz daha vuzuha kavuştu herhalde.yani buradan şunu anlayabiliriz:bir insan ne yaparsa kaderinde o vardır.kader öyle yazdığı için insan onu öyle yapıyor değil.yoksa bu içenler kaçanlar ''kardeşim bunlar bizim kaderimizde var.biz sorumlu değiliz ki''deyip aradan sıyrılırlar.o zaman bu imtihan dünyasının bir anlamı kalmaz.üstad bediüzzaman da bunu diyor zaten.yani kader dendiğinde şunu anlamalıyız.insan ne yaparsa kaderinde o vardır.sen bu siteye girmeseydin kaderinde olmayacaktı.girdin kaderinde oldu.kişinin başına gelen belalara üzülmemesi gerektiği inancı da bundan kaynaklanır.yani kaderimizde varmış deyip hadiseler karşısında fazla eğilip bükülmemesi.yoksa başına belanın gelmesini bekleme anlamında değil.öyleyse insan elinden geleni yapacak.sonra allaha tevekkül edecek. bir sıkıntı başına gelirse de kaderimde varmış deyip kadere boyun bükecek.ve bu şekilde hem allaha isyan etmemiş olacak hem kader inancı tam yerleşecek hem insan psikolojik sıkıntılara çabuk yakalanmayacak.sıhhatli bir şekilde hayatını idame edecek.bunu anladığını ümit ederek başka bir mevzuya geçiyorum.allahın bunları ilmi ezelisiyle bilmesi mevzusu.şimdi bir ayna düşün ki yere yakın tuttuğun zaman çok dar bir alanı görür.yukarıya doğru kaldırdıkça aynanın gördüğü alan da genişler.işte o aynanın yere yakın olup da görmüş olduğu o dar alan bizim ilmimize; aynanın en tepeye kaldırılıp da gördüğü alan da allahın ilmine işarettir.tabi bu meseleye anlayışımızı yakınlaştırmak amacıyla bu temsili verdim.yoksa eksikleri muhakkak vardır.yukarıdaki yazıları tamamen okumadım.o yüzden meselelerin tamamına cevap veremedim.belki ilerleyen zamanlarda yazabilirim.fakat msn den de konuşabiliriz.mfd--42@hotmail.com.diğer arkadaşlarla da bu tür mevzuları konuşabiliriz.elimden geldiği kadar cevaplamaya çalışırım.selametle.aeo

  9. #9
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Aug 2007
    Mesaj
    1
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı aklıma bi türlü yatmadı

    herkese selam ben yeniyi bişeyler aradım bu siteye takıldım bilmiyerek ama gözüme bişey takıldı said nursi kaderimi inkar ediyur ben anlamadım benim tanıdığım kadarıyla tam bilmemekle ama sizin bahsetiğiniz türde hiç aklıma yatmadı kaderi inkar etmek peki kadei asıl inkar ediyur bunu anlaya bilirmiyiz çünki bu konu basit bi konu değildir herkese selam

  10. #10
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    29
    Rep Gücü
    11

    Cevap: nursinin kaderi inkarı aklıma bi türlü yatmadı

    kader risalesinde kaderi uzun uzun anlatıp kadere inanmanın gerekliliğini anlatan bir şahıs nasıl kaderi inkar eder anlayabilmiş değilim. itikadi konularda yanlış analiz yapıyor diyebilirsin. yanlış örneklemeler ve mantık yürütmelerle yanlış kanaatlere sebep olacak şeyler söylediğini iddia edebilirsin ama kaderi inkar ediyor diyemezsin. adam imani yayma düşüncesini hayatının yegane anlamı yapmış değil mi?
    şuradan da bakabiliriz tabi "ne yapmaya çalışıyorsun ya da sizin ekolünüz ne yapmaya çalışıyor!!!"

1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Türkiye’nin kaderi dünya hakimiyetidir...
    erkanarkut Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 19-08-2015, 11:49 AM
  2. Türkiye’de internetin kaderi artık hükümetin kontrolüne geçiyor.
    YukseLL Tarafından Güncel Haber ve Manşetler Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 25-03-2014, 10:41 AM
  3. dünyamızın kaderi ve kıyamet
    hayatyolunda55 Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-10-2007, 02:35 PM
  4. Ülkelerin kaçınılmaz kaderi var mı?
    pandura Tarafından Rüya tabirleri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-09-2007, 12:41 PM
Yukarı Çık