Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 Toplam: 7

Kuran peygamberimiz zamanında da bir kitap olarak mevcuttu

islam (Müslümanlık) Kategorisi Kuran-ı Kerim Forumunda Kuran peygamberimiz zamanında da bir kitap olarak mevcuttu Konusununun içerigi kısaca ->> İslami kaynak olarak gösterilen bazı eserlerde ve bugünde hakim olan görüşe göre, “Kur’an‘ın Hz. Peygamber döneminde bir Kitap olarak mevcut ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960

    Kuran peygamberimiz zamanında da bir kitap olarak mevcuttu

    İslami kaynak olarak gösterilen bazı eserlerde ve bugünde hakim olan görüşe göre, “Kur’an‘ın Hz. Peygamber döneminde bir Kitap olarak mevcut olmadığı, Hz. Peygamberin vefatından sonra bir grup sahabe tarafından “deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerinde yazılı olan ayetler ile hafızların ezberlerinden” zor ve meşakkatli bir uğraşıdan sonra cemedilerek bir kitap haline getirildiği” iddia edilmektedir.

    Peki, bu iddialara Kur’an ve bilimsel araştırmalar nasıl cevap veriyor?

    Bu konuya geçmeden önce kitabın tanımına, tarihçesine ve o günkü Arap yarımadasının jeo-politik, ekonomik ve kültürel yapısına bir göz atalım.


    KİTAP NEDİR?

    Kitap; bir kenarından birleştirilerek dışına kapak takılmış yani ciltlenmiş yada ciltsiz olarak bir araya getirilmiş, basılı veya yazılı yaprakların (deri, kağıt, parşömen vb.) bütünüdür.


    KİTABIN TARİHÇESİ

    Eski çağlarda metinler taş ve maden gibi, çok dayanıklı ağır malzeme üzerine hakkedilirdi. En eski gereç olan taş(kaya resimleri, dikme taşlar gibi anıtsal yazıtlar) taşınabilir olmadığından kitabın içine girmez. Daha sonra tahta, kil tabakası ve ipek kumaş gibi daha hafif malzemeler kullanılmaya başlandı. Mezopotamya’da M.Ö. 3000’ler de kil tabletler üzerine harfler yazılıyordu. Çinliler ise ipek kumaş kullanıyorlardı. Sümer, Asur ve Hitit kil tabletleri ile Mısır papirüs ruloları yaklaşık aynı tarihler de ortaya çıkmış olmakla birlikte, kil tabletlerden çok, papirüs rulolar çağdaş kitabın öncüsü olarak kabul edilmektedir.

    Papirüs, Nil nehri kıyılarında ve Nil deltasının bataklıklarında yetişen bir bitkidir. Papirüs saplarından elde edilen şeritler dokunarak özel olarak hazırlanmış sıvılara daldırılıp kurutulduktan sonra yazı yazılabilecek yüzeyler haline getiriliyordu. Yazı yazılan papirüs şeritler birbirlerine yapıştırılıp uçlarına sopalar takıldıktan sonra kıvrılarak rulolar haline getiriliyordu. Papirüs rulolar 6 ila 10 m. kadar uzunluktaydılar. Papirüsten yapılan ilk kitaplar böyle rulolar halindedirler. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi bu kitaplardan oluşturulmuştur. Bilinen ilk kitap “Ölüler Kitabı”dır. Ölüler Kitabı örneklerinden yüzlercesi papirüs rulolar halinde mezarlardan çıkarılmış olup ve en eskileri Piramitler Dönemi'ne aittir, yani M.Ö. 2500'lere.

    Papirüs rulolar, Yunanlılar ve Romalılar tarafından da uzun süre kullanılmıştır. Papirüs, Yunanistan’a M.Ö. VII. yüzyılda girdi. Romalılar II. yüzyılda 15 m. uzunluğunda 15-30 cm genişliğinde papirüs tomarları kullandılar. Roma’da halka açık kitaplıklar ve nadir kitap koleksiyoncuları vardı. Romalılar ithal ve ihraç ettikleri eserlerle geniş bir ticaret yapıyorlardı.

    Büyük kitaplıkların kurulması, Helenistik çağda kitabı yaygınlaştırdı. M. Ö. 200 yılları civarında İskenderiye’deki Museion Kitaplığında 500.000, Serapeion’da ise 43.000 kitabın bulunduğunu tarihi belgeler göstermektedir.

    M.S. 400’ler den itibaren de papirüs ruloların yerini parşömen ya da vellum kodekslerin alması, kitabın biçiminde bir devrim yaratmıştır. Anadolu’nun da kitabın tarihçesinde önemli bir yeri bulunmaktadır. Parşömeni, Bergama Kralı II. Eumenes’in bulduğu belirtilmektedir. Bergamalılar koyun derisini parlak bir cila ile kaplayıp deriye mükemmel bir beyazlık veriyorlar ve bu deriyi 60 x 110 cm. boyutunda bir dikdörtgene dönüştürerek parşömen yapıyorlardı. Bergama (Pergama) imalathaneleri oldukça ünlüydü. Hatta yöre kendi ismini de (parşömen, pergamineum) bu gerece vermiştir.

    Çok yaygın bir yöntem haline gelen bu yeni aracın kullanılışı, kitabın dış görünüşünü çok değiştirdi. Katlanabilen parşömen yaprakları dikilerek bir araya toplanıyor, ardından ciltle korunabilen defter haline getiriliyordu. Kitap, böylece arkalı önlü yazılabilen bir dikdörtgen (codex) biçimi kazandı. Parşömen, kazıma ve düzeltmelere karşı papirüsten daha dayanıklıydı. Süslemeler daha güzel yapılabiliyordu. Sayfalar numaralandırılıyor, dizinler konabiliyor, kolay okunuyor ve metin karşılaştırmaları yapılabiliyordu.


    ARAP YARIMADASININ JEO-POLİTİK, EKONOMİK VE KÜLTÜREL DURUMU

    İslâm öncesi Arap Yarımadası'nın siyasi, ekonomik ve kültürel tarihine göz alacak olursak, Arapların dünyadan bihaber olmadığını görebiliriz. Araplar, kendi vadi ve çöllerinde mahsur kalan bir millet değildi, aksine faaliyetleri çok çeşitli sahalarda gözle görülür biçimde yaygındı.

    Eski çağlara ait tarihi bilgi, bulgu ve eserlerden Arapların kıtalar arasındaki ticarette merkezi bir rol oynadıkları görülmektedir. Eski çağlarda ve orta çağların önemli bir bölümünde Çin, Hindistan ve diğer Doğu ülkelerinden ve aynı şekilde Doğu Afrika'dan Mısır, Suriye, Küçük Asya (Türkiye), Yunanistan ve Roma'ya kadar yapılan ticaretin Araplar vasıtasıyla gerçekleştiğini biliyoruz. Doğu ile Batı arasındaki bu uzun mesafeli ticaretin üç ana yolu vardı. Bu üç ana ticaret yolunun tam ortasında Araplar bulunuyorlardı. Ticarete yatkın bir millet olup çeşitli yönlere ticarî seyahatler yaparlardı.

    Arapların beynelmilel ticarette kilit bir durumda bulundukları inkâr edilmez bir gerçektir. Arabistan'da, Suriye ve Mısır'dan gıda maddeleri ve şarap ithal etme işini umumiyetle Yahudiler yaparlardı. M.S. V.yy dan itibaren Mekke'nin tanınmış ve güçlü kabilesi Kureyş'e bağlı Araplar, dış ticarette önemli bir rol oynamaya başladılar. Hz. Peygamber zamanına kadar Kureyşliler; Yemen, Habeşistan, Irak, Mısır ve Suriye ile geniş bir ticari münasebete girmişlerdi. Doğu Arabistan'dan İran'a bağlantılı yapılan ticaretin merkezi Yemen'di ve ticari malların önemli bir bölümü Hayre, Yemâme (Bugünkü Riyad) ve Benî Temîm bölgelerinden Necran ve Yemen'e giderdi.

    Bu ticarî ilişkilerin dışında da Arabistan halkı komşu ülkeler ile yakın siyasî ve kültürel ilişkiler kurmuşlardı. M.Ö. III. yüzyıldan Hz. Peygamber'in doğuşuna kadar, önce Petra'daki Nebtî devleti daha sonra Tedmür'deki Suriye devleti ve Hayre ile Gassan'daki Arap devletçikleri uzun süre iktidarda kaldılar. Bu devletlerin bir yandan Yunan ve Bizans, diğer yandan İran ile yakın siyasî, ekonomik ve kültürel ilişkileri vardı. Ayrıca ırkî açıdan Arabistan’ın iç kısımlarındaki kabileler, diğer ülkelerdeki ırkdaşlarıyla her alandaki münasebetlerini sürdürüyorlardı. Medineli Ensâr ile Suriyeli Gassanî hükümdarları aynı ırktan ve soydandı. Bunlar aralarındaki ilişkilerini hiçbir zaman kesmediler. Kureyşliler, Hayreliler ile çok samimi idiler. Hatta Kureyşliler okuma ve yazmayı da onlardan öğrenmişlerdi. Ayrıca Kureyşliler, Hayrelilerden "Hattı Kûfî" olarak bilinen meşhur yazı stilini de öğrenmişlerdi.

    Buna ilâveten, Arabistan'ın her yöresinde şeyhler, eşraf ve büyük tüccarların yanında çok sayıda Bizanslı, Rûm, Yunanlı ve İranlı hizmetçi, uşak ve cariyeler bulunuyordu. İran ile Bizans İmparatorlukları arasındaki amansız mücadele ve savaşların sonunda esir alınan çok sayıdaki erkek ve kadınların çoğu bir süre sonra esir pazarlarında açık arttırma usulüyle satılırlardı. Arabistan, savaş esirleri, köle ve cariyelerin satıldığı büyük pazarlardan biriydi. Kölelerden birçoğu kültürlü, hünerli, sanat sahibi ve ticarette tecrübeli idiler. Bunlar usta birer sanatçı, esnaf ve tüccar olarak efendilerine değerli hizmetlerde bulunuyorlardı. Arap kabile reisleri, eşraf, şeyh ve tüccarları bunlardan mümkün olduğu kadar yararlanmaya çalışırlardı. Mekke, Taif, Yesrib ve diğer şehirlerde bu tür kölelerin sayısı çoktu.




    Bu kısa hatırlatmalardan sonra konunun değerlendirilmesine geçelim.

    Tanımından da anlaşılacağı üzere, yazılı yaprakların kitap olabilmesi için ciltlenmiş veya ciltsiz olarak düzenlenerek bir araya getirilip toplanmış ve taşınabilir olması gerekir. Bu özelliklere sahip olmayan yazılı yaprakların kitap olarak tanımlanması mümkün değildir.

    M.S. VI. yy. Arap toplumu, zengin bir kültüre sahip olan Çin, Hindistan, İran, Mısır, Bizans ve Roma gibi ülkeler ile olan siyasi, ekonomik ve kültürel ilişkileri ve sahibi bulundukları köle ve cariyelerin büyük bir çoğunluğunun kültür düzeyi yüksek insanlardan oluşması, kitaplarla ilgili çağdaş gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmalarını, yani yazı yazılacak yaprakların neden ve nasıl imal edildiğini, sayfaların nasıl numaralandırılıp düzenlendiğini ve nasıl ciltlendiğini, kısacası kitabın ne olduğunu ve neye kitap denildiğini çok iyi bilmelerini mümkün kılmaktadır.
    Ehli Kitap’tan, Mekke Müşriklerinden veya kalbi imana yatkın olanlardan bazı insanların “Allah katından indirilen, içinde hiçbir eğiklik ve çelişki olmayan, bir ışık ve apaçık olan, insanları doğru yola ileten kitabı” görme, okuma ve inceleme istekleri karşısında, Hz. Peygamber'in, “elinde böyle bir kitabın mevcut olmadığını” söylemekten başka bir seçeneği olabilir mi? Peki, bu insanlar “Muhammed, bize bir kitaptan söz etmesine rağmen ortaya bir kitap koyamıyor” diye düşünmezler mi? Hz. Peygamber'i, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler, buna istinaden yalan söylemekle ve tutarsızlıkla itham etmezler mi?

    İddia edildiği üzere, Hz. Peygamber döneminde, Kur’an bir kitap olarak mevcut değil ise, kendisini en iyi şekilde tefsir eden yüce Kur’an, bir çok ayetlerinde kendisinin bir kitap olduğunu söylemesi, bir çelişki teşkil etmez mi? Çelişkisiz olması Kur’an’ın en büyük özelliklerinden birisi olmasına rağmen, Müslüman olma şerefine erişmiş olan bir insanın bunu çok iyi bilmesi ve özümsemiş olması gerekmez mi?



    KUR'AN'IN HZ. PEYGAMBER ZAMANINDA BİR KİTAP OLARAK MEVCUT OLDUĞUNA DAİR KUR'AN AYETLERİ:

    - Bu, kendisinde şüphe olmayan bir kitaptır. Allah'a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir. (2/Bakara suresi, 2)

    - O, sana kitabı hak ve kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak indirdi. O, daha önce Tevrat’ı ve İncil’i insanlar için birer hidayet olarak indirmişti. (3/Ali İmran suresi, 3)

    - Kitabı sana indiren O'dur: Onun ayetlerinden bir kısmı muhkemlerdir ki; onlar Kitap'ın anasıdır. Diğer ayetlerse müteşâbihlerdir. Şu var ki, kalplerinde bir eğrilik ve bozukluk bulunanlar, fitne aramak, onun teviline öncelik tanımak için Kitap'ın sadece müteşâbih kısmının ardına düşerler. Onun tevilini ise bir Allah bilir, bir de ilimde derinleşmiş olanlar. Bunlar, "Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır." derler. Gönül ve akıl sahiplerinden başkası gereğince düşünemez. (3/Ali İmran suresi, 7)

    - Biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana öğrettikleri ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma. (4/Nisa suresi, 105)

    - Ey Kitap Ehli! Elçimiz size geldi, Kitap’tan gizlediğiniz şeylerin çoğunu size açıklıyor, çoğundan da geçiyor. Gerçekten size Allah'tan bir nur ve apaçık bir kitap gelmiştir. (5/Maide suresi, 15)

    - Sana da kitabı hak olarak indirdik. Kitap'tan onun yanında bulunanı tasdikleyici ve onu denetleyip güvenilirliğini sağlayıcı olarak...O halde onlar arasında Allah'ın indirdiğiyle hükmet, Hak'tan sana gelenden uzaklaşıp onların keyiflerine uyma. Sizden her biri için bir yol ve bir şerîat belirledik. Allah dileseydi sizi elbette bir tek ümmet yapardı. Ama size vermiş olduklarıyla sizi imtihana çeksin diye öyle yapmamıştır. O halde hayırlarda yarışın. Tümünüzün dönüşü Allah'adır. O size, tartışmış olduğunuz şeylerin esasını bildirecektir. (5/Maide suresi, 48)

    - İşte bu da, bereket kaynağı, kendinden öncekileri tasdik eden ve şehirler anasını ve bütün çevresini uyarasın diye indirdiğimiz bir kitaptır. Ahirete iman edenler, ona da inanırlar. Onlar namazlarını vaktinde kılarlar. (6/Enam suresi, 92)

    - Bu da bizim indirdiğimiz bereket kaynağı bir kitaptır. Artık ona uyun ve Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (6/Enam suresi, 155)

    - Bu, sana, kendisiyle (insanları) uyarman için ve mü’minlere öğüt olarak indirilmiş bir kitaptır. Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın. (7/Araf suresi, 2)

    - Elif Lâm Râ. Bu Kur’an; âyetleri, hüküm ve hikmet sahibi her şeyden haberdar olan Allah tarafından muhkem kılınmış, sonra da ayrıntılı olarak açıklanmış bir kitaptır. (11/Hud suresi, 1)

    - Elif Lâm Mîm Râ. İşte bunlar kitabın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen gerçektir, fakat insanların çoğu inanmazlar. (13/Rad suresi, 1)

    - Elif, Lam, Ra; Bu, Allah'ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve övülmeğe layık, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah'ın yoluna çağırman için, sana indirdiğimiz kitaptır. (14/İbrahim suresi, 1)

    - Hamd, o Allah'a ki kuluna kitabı indirdi ve ona hiçbir eğrilik koymadı. (18/Kehf suresi, 1)

    - andolsun, size öyle bir kitap indirdik ki sizin bütün şeref ve şanınız ondadır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız? (21/Enbiya suresi, 10)

    - Dediler ki: "Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah-akşam birileri tarafından yazdırılıyor." (25/Furkan suresi, 5)

    - De ki: “O kitabı göklerin ve yerin sırrını bilen indirmiştir. Şüphesiz O, bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (25/Furkan suresi, 6)

    - Bu Kur’an, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. (38/Sad suresi, 29)

    - Kitabın indirilmesi mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah tarafındandır. (39/Zümer suresi, 1)

    - Şüphesiz biz o kitabı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et. (39/Zümer suresi, 2)

    - Allah, sözün en güzelini; birbirine benzeyen ve tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri ondan dolayı ürperir. Sonra derileri de kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur. (39/Zümer suresi, 23)

    - Biz sana kitabı (Kur’an’ı) insanlar için, hak olarak indirdik. Kim doğru yola girerse, kendisi için girmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar. Sen onlara vekil değilsin. (39/Zümer suresi, 41)

    - Bu, bilen bir toplum için Arapça bir Kur’an olarak âyetleri genişçe açıklanmış bir kitaptır. (41/Fussilet suresi, 3)

    - Kur’an kendilerine geldiğinde onu inkâr edenler mutlaka cezalarını göreceklerdir. Şüphesiz o, çok değerli ve sağlam bir kitaptır. (41/Fussilet suresi, 41)

    - Bundan önce bir rehber ve bir rahmet olarak Mûsâ’nın kitabı da vardı. Bu ise, onu doğrulayan ve zulmedenleri uyarmak, iyilik yapanlara müjde olmak üzere Arap diliyle indirilmiş bir kitaptır. (46/Ahkaf suresi, 12)

    - Dediler ki: “Ey kavmimiz! Şüphesiz biz, Mûsâ’dan sonra indirilen, kendinden önceki kitapları doğrulayan, gerçeğe ve doğru yola ileten bir kitap dinledik.” (46/Ahkaf suresi, 30)

    - Satır satır yazılmış kitaba. (52/Tur suresi, 2)
    İddia edildiği gibi Kur’an, o dönemde bir kitap olarak bulunmuyorsa -insanlarda var olan bir kitap bilincine rağmen- niçin kendisini bir kitap olarak tanımlasın?

    Kur’an ayetlerinden, Hz. Peygamber döneminde mevcut olan, insanlar tarafından bilinen ve okunan bir kitaptan bahsedilmiş olduğu net bir şekilde anlaşılmaktadır. Kur’an ayetleri; güvenilir, sağlam ve susturucu bir kanıt değil mi? Allah’ın sözünün üzerinde başka bir söz olabilir mi?


    Veda Hutbesi:

    “Ey Müminler! Size bir emanet bırakıyorum ki ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız. O emanet Allahın Kitabı Kur’an’dır”

    Hz. Peygamber, Veda Haccında (H. 9 Zilhicce 10/M. 8 Mart 632 Cuma) sayıları yüz binin üzerinde olan müminler topluluğuna hitab ederken; bu insanlar tarafından bilinen, okunan ve ellerinde bulunan bir kitaptan mı yoksa, kendi vefatından sonra sahabeler tarafından deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerine yazılı ayetler ile hafızların ezberlerinden rast gele bir araştırma sonucunda cemedilecek olan bir kitaptan mı bahsetmişti?


    Kütüb-i Sitte Hadisleri:

    İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm muhtazar (ölmeye yakın) iken evde bir kısım erkekler vardı. Bunlardan biri de Ömer İbnu'l-Hattâb radıyallahu anh idi. Resülullah aleyhissalâtu vesselâm:
    "Gelin, size bir şey (vasiyet) yazayım da bundan sonra dalâlete düşmeyin!" buyurdular. Hz. Ömer:
    "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'a ızdırap galebe çalmış olmalı. Yanınızda Kur'ân var, Allah'ın kitabı sizlere yeterlidir" dedi. Oradakiler aralarında ihtilâfa düştü. Kimisi: "Yaklaşın, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm size vasiyet yazsın!" diyor, kimi de, Hz. Ömer radıyallahu anh'ın sözünü tekrar ediyordu.
    Gürültü ve ihtilâf artınca, Aleyhissalâtu vesselâm:
    "Yanımdan kalkın, yanımda münakaşa câiz değildir!" buyurdu. Bunun üzerine İbnu Abbâs radıyallahu anhümâ: "En büyük musibet, Resülullah aleyhissalâtu vesselâm'la onun vasiyeti arasına girip engel olmaktır!" diyerek çıktı."
    (Buhari, Megâzî 83, İlm 39, Cihâd 176, Cizye 6, İ'tisâm 26; Müslim, Vasiyye 22, (1637).
    Henüz Hz. Peygamber(sav) hayatta iken, Hz. Ömer’in orada bulunanlara söylemiş olduğu “Yanınızda Kur'ân var, Allah'ın kitabı sizlere yeterlidir” sözü, Kur’an’ın kitap olarak var olduğunun bir ifadesidir.


    Abdülaziz b. Rafi'den dedi ki: "Ben ve Şeddad b. Ma'kıl, İbni Abbas'ın (r.a.) yanına girdik. Şeddad b. Ma'kıl İbni Abbas'a: Rasulullah (s.a.v.) bir şey bıraktı mı? diye sordu. İbni Abbas: İki Kapağın arasındakilerden başka bir şey bırakmadı dedi. Bu defa Muhammed b. el-Hanefiyye'nin yanına girdim ve aynı soruyu ona da sorduk. Muhammed b. el-Hanefiyye İki kapağın arasındakilerden başka hiçbir şey bırakmadı dedi" (Buhari, Kitâbu Fedail’l-Kur’an 39, Cilt 11, s. 5122)
    Bu ifadede geçen “Resûlullah (sav), iki kapağın arasındakilerden başka bir şey bırakmadı” cümlesinde bir kitap tanımı yapılmakta ve Kur’an’ın, Hz. Peygamber zamanında bir kitap olarak mevcut olduğu teyit edilmektedir.
    Günümüz toplumunda kitabın ne olduğu küçük çocuklar tarafından bile çok iyi bilinmesine rağmen, koskoca adamların deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yapraklarından oluşan bir kitap tasavvuru çok düşündürücü ve aynı zamanda sorgulanması gereken bir durumdur.

    Sonuç olarak, en güçlü ve en güvenilir bir kanıt olan Kur’an ayetlerinden ve yukarıda belirtilmiş olan hadislerden, Kur’an’ın, Hz. Peygamber’in vefatından sonra cemedilerek bir kitap haline getirilmediği, Hz. Peygamber zamanında bir kitap olarak mevcut olduğu anlaşılmaktadır.

    kaynak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Kur’an’ın Hz. Peygamber zamanında bir kitap olarak mevcut olmadığı iddiası yanında, “Kuran ayetlerinin, çok ilkel yazı gereçleri olan deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yapraklarının üzerine yazıldığı” iddia edilmektedir. Kendilerinden, yaklaşık 3600 yıl önce yaşamış olan Çinliler ipek kumaş, Mısırlılar papirüs rulolar ve 200 yıl önce yaşamış olan Bergamalılar parşömen kullanarak kitap yazmış olmalarına rağmen, M.S. VI. yüzyıl Arap Yarımadası toplumu hala yazı gereci olarak deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları gibi taş devri yazı gereçleri mi kullanıyordu?
    Peki, 1. sayfası kürek kemiğinden, 2. sayfası deriden, 34. sayfası taştan, 52. sayfası bağırsaktan, 125. sayfası hurma yapraklarından oluşan bir kitap tasavvur edebiliyor musunuz? Hacim olarak ne kadar yer kaplıyordu? Ağırlığı ne kadardı? Kolay taşınabiliyor muydu? Bu sayfalar nasıl muhafaza ediliyordu? Şimdiye kadar yapılmış olan çalışmalarda o döneme ait deri, bağırsak, kürek kemikleri ve taşlar üzerine yazılı Kur’an ayetlerine ait bulgular, bilgiler var mı? İddia sahiplerinin delilleri nelerdir? Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ayıklanmaya çalışılan çelişkilerle dolu hadis kitapları mı? İddia sahiplerinin bu soruları cevaplaması gerekir. Bu iddialar kasıtlı ve anlamsız olduğu kadar hiçbir bilimsel temele dayanmamakla birlikte, Kur‘an‘ın anlam bütünlüğüne ve ruhuna da aykırıdır.

    Kur’an, bu iddialara nasıl cevap veriyor? İlk yazıda da belirtildiği üzere kendisini en iyi bir şekilde tefsir eden Yüce Kur'an, Hz. Peygamber döneminde bir kitap olarak mevcut olduğunu açıkladığı gibi, "kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yapraklarının üzerine yazılmadığını", "yayılmış ince deri üzerine" yazıldığını da açıklamaktadır.

    52/TUR SURESİ:
    1. Tûr'a,
    2. Satır satır yazılmış Kitab'a,
    3. Yayılmış ince deri üzerine.
    Şimdi Tur suresi, 1 - 3. ayetleri tefsirlerine göz atalım;

    TEFSİR KİTAPLARINDAN ALINTILAR:

    andolsun o Tûr'a. Yani Hz. Musa'nın, Allah'ın sözünü işittiği Tûr-ı Sînâ dağına. Müfessir Beydâvî diyor ki: "Tûr, Süryânicede dağ mânâsınadır. Ayrıca madde âleminden mânâ âlemine veya gayb âleminden müşâhede (görünenler) âlemine uçan şey anlamını da ifade etmektedir."

    Mestûr, düzgün şekilde yazılmış demektir. Kitab-ı Mestûr'un Tûr lafzından sonra yer alması, bu düzgün yazılı kitabın Tevrat olduğu fikrini ilk defa akla getirirse de, şeklinde mârife getirilmeyip, nekre olarak zikredilmesi, bunun henüz tanınmayan bir kitap olduğunu ortaya koyar ki, İsrâ, 17/13. âyetine dayanarak söz konusu kitabın amel defteri olduğunu söylemek, en doğru görüştür. Ayrıca bu kitabın, Levh-i mahfûz veya yeni bir kitap olması itibarıyla Kur'ân olduğu da düşünülebilir. (Büyük Kur’an Tefsiri)

    * * *
    ''Tur'' ormanlı dağ demektir. Ancak ağır basan görüşe göre burada geçen Tur sözcüğü ile, Hz. Musa -selâm üzerine olsun- hikayesinde geçen ve üzerinde O'na kutsal sayfaların indirildiği ve Kur'an'da bilinen bir dağıdır.

    En yalın ihtimale göre, bu kutsal sayfalarda yazılı Hz. Musa'nın kitabıdır. Bazı alimler ayetin ilerisinde yer alan, mamur olan ev yükseltilmiş tavan ifadelerine uygun olarak bunun Levh-i Mahfuz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Buradaki "yazılmış kitap" deyimi ile "Levh-i Mahfuz'un kastedilmiş olması da uzak bir ihtimal değildir. (Fizilali’l Kur’an)

    * * *
    Yüce Allah, üzerinde Musa (a.s.) ile konuştuğu Tûr Dağına ve peygamberlerin sonuncusuna indirdiği Kitaba, yani dürülmemiş ve mühürlenmemiş, yayılmış ince deri üzerine yazılmış Kur'an-ı Kerim'e yemin etti. (Saffetü’t Tefasir)

    * * * Tûr'un asıl mânâsı dağ demektir. Ayetteki Tûr'dan maksat, Allah'ın Hz. Musa'yı üzerinde peygamberlik ile şereflendirdiği özel bir dağdır.

    Semavi kitaplara inananlar uzun müddet korunsun ve devam etsin diye genellikle Tevrat, Zebur, İncil ve Peygamberlerin getirdikleri sahifeleri işte bu "Rakk" (çok ince deri) üzerine yazarlardı. Buradaki "açık kitaptan" maksat: Kitap Ehli olanların yanında bulunan mukaddes kitaplar topluluğudur. (Tefhimu’l Kur’an)

    * * *
    "Tur" yüce Allah'ın Musa ile üzerinde konuştuğu dağın adıdır. Tur, cennet dağlarından birisidir. Mücahid dedi ki: Tur, Süryanicede dağ demektir. Bununla kastedilen de Tur-u Sina'dır. es-Süddî de böyle demiştir. Mukatil b. Hayyan dedi ki: Tur diye anılan dağlar iki tanedir. Bunlardan birisine Tur-u Sina, diğerine ise Tur-u Zita denilir. Çünkü bu dağlarda İncir ve zeytin yetişir. Tur'un bitki yetişen dağ olduğu söylenmiştir. Eğer bitki yetişmiyorsa ona Tur denilmez. Bu açıklamayı İbn Abbas yapmıştır.

    "Yayılmış sahife(ler) içinde yazılmış kitaba." Bununla mü'minlerin mushaflardan, meleklerin de Levh-i Mahfuz'dan okuduğu Kur'ân-ı Kerim'i kastetmektedir. (Kurtubi Tefsiri)

    * * *
    Âyette adı geçen Tûr dağından maksat, aslında üzerinde ağaç bulunan her dağdır. Allah Teala’nın, üzerinde Hz. Musa ile konuştuğu dağ da ağaçlı olduğu için ona da "Tûr" dağı denmiştir.

    "Açılmış sayfalar üzerine yazılmış kitaptan maksat ise "Levh-i Mahfuz" veya "Allah’ın indirdiği kitap"tır. (Taberi Tefsiri)

    * * *
    "et-Tûr" nedir?
    Deriz ki: "et-Tûr" hakkında bazı izah şekilleri vardır:
    1) Tûr, maruf olan o Tûr Dağı'dır; Allah o dağda Hz. Musa (a.s)'ya konuşmuştur.
    2) Bu, Cenâb-ı Hakk'ın kendisi için "Sina dağı..." (Tur, 2) buyurduğu dağdır.
    3) Bu, bir cins isim olup, murad, dağa yemin etmektir. Ancak ne var ki "tûr" kelimesi, tıpkı (Şuara, 63) kelimesi gibi, büyük dağı ifâde eder.

    "Kitab-ı Mestur" nedir?
    Yine bu konu da birkaç izah şekli bulunur:
    1) Bu, Musa (a.s) kitabıdır.
    2) Semada bulunan kitap (Levh-i Mahfuz)dır.
    3) Kulların amel defterleridir.
    4) Kur'an'dır. Her nasıl olursa olsun, bu kağıtlar içindedir. (Fahruddin Er-Râzi Tefsiri)

    * * *
    Tûr; Allah Teâlâ'nın üzerinde Hz. Mûsâ ile konuştuğu, Hz. İsâ'yı gönderdiği dağ gibi, üzerinde ağaç bulunan dağa denilir. Şayet dağın üzerinde ağaç yoksa ona Tûr denilmez.

    "andolsun, satır satır dizilmiş kitaba" âyetindeki satır satır dizilmiş kitâb; Levh-i Mahfûz'dur. Bunun insanlara açıkça okunan yazılmış ve inzal olunmuş kitaplar olduğu da söylenmiştir. Bu sebepledir ki Allah Teâlâ: «Yayılmış ince deri üzerine, ma'mûr olan eve (Kâ'be‘ye)» buyurmuştur. (İbn Kesir Tefsiri)

    Özet olarak; Tur suresi 1. Ayette geçen “Tur”:
    - Dağdır,
    - Ormanlı dağdır,
    - Üzerinde ağaç bulunan her dağın adıdır,
    - Bitki yetişen dağdır, bitki yetişmezse Tur denilmez,
    - Cennet dağlarından biridir,
    - Hz. Musa(a.s)’a kutsal sayfaların verildiği dağın adıdır,
    - Gayb âleminden müşâhede âlemine uçan şey anlamını ifade eder.

    Tur suresi 2 ve 3. Ayetlerinde geçen “yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba” ayeti kerimesinde ki “kitap”:
    - Hz. Musa (a.s) kitabıdır,
    - Levh-i Mahfuz'daki kitaptır,
    - Kur'an-ı Kerim'dir,
    - Müminlerin Mushaflardan ve meleklerin de Levh-i Mahfuz'dan okudukları Kur'an'dır,
    - Levh-i Mahfuz veya yeni bir kitap olması itibarıyla Kur'an'dır,
    - Kitap Ehli olanların yanında bulunan mukaddes kitaplar topluluğudur,
    - Amel defteridir.

    Yukarıda alıntılar yapılmış olan tefsir kitaplarına göre;
    1. “Tur” nedir?

    2. “Yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitaba” ayeti kerimesinde murad edilen “kitap” hangisidir?

    Görüldüğü gibi tefsir kitaplarında çok çeşitli görüşler mevcuttur. İslam alimleri arasında bir çok konuda olduğu gibi, bu konuda da bir görüş birliği söz konusu değildir.

    Tur suresi; Mekke döneminin ikinci yarısında, iniş sırasına göre 76. sırada, Secde suresinden sonra inen Mekki bir suredir. Hz. Peygamber, nübüvvetinin 4. yılından itibaren Mekke’de İslam’ı tebliğ etmeğe başladı. Tur suresi, muhtemelen İslami tebliğ hareketinin başlangıcından bir müddet sonra inmiş olmalıdır. Bu sırada Hz. Peygamberin, Mekke’de muhatabı olanlar İsrailoğulları değil, Mekke müşrikleridir. Mekke müşrikleri, İslam’a ve Müslümanlara karşı aşırı kin ve düşmanlık beslemişler ve her türlü engellemeleri yapmışlardır. Hz. Peygamber ve sahabeler, müşriklere karşı çok zorlu ve meşakkatli bir mücadele vermişlerdir. Tur suresinde de bahse konu olanlar da Mekke müşrikleridir. Onların şiddetle karşı çıktıkları ve kabullenmek istemedikleri, Hz. Musa (a.s)‘a, verilmiş olan kitap ve ona ilk vahyin verildiği Sina Dağı değildir. Zaten öyle bir problemleri de yoktur, asıl problemleri Hz. Peygamber’e indirilmiş olan Kur’an ve dolayısıyla ona ilk vahyin verildiği Hira Dağı’dır. Özünde Hz. Musa (a.s) ile Hz. Muhammed (a.s)’ın ve tüm Peygamberlerin misyonları aynıdır. Selam olsun onlara.

    Tur; esas anlamı itibarı ile “dağ” demektir. Hz. Musa (a.s)’a ve Hz. Muhammed (a.s)‘a ilk vahiyler dağda verilmiştir. 1. Ayette; Hz. Musa (a.s)’a yazılı levhaların verildiği Sina Dağı’ndan ziyade, Hz. Peygambere ilk ayetlerin vahyedildiği Hira Dağı (Nur Dağı) murat edilmiş olması muhtemeldir. Netice itibarı ile bu olayda büyük bir mucizedir ve nedense Hira Dağı ihtimali pek dikkate alınmamıştır. “Sina Dağı-İlk vahiy-Hz. Musa” ile “Hira Dağı-İlk vahiy- Hz. Muhammed” olgusu, ilahi mucizenin farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda benzer yansımalarıdır. Allah’ın yol ve yönteminde bir değişiklik olmadığının delillerindendir. Bu ilahi mucizenin gerçekleştiği mekanlar olarak Sina Dağı ile Hira Dağı’na bahşedilen özellikler farklı değildir. Şüphesiz ki Allah, en doğrusunu bilendir.

    Tur suresinin, anlam bütünlüğü dikkate alındığında, 2. ve 3. ayetlerinde buyrulan “yayılmış ince deri üzerine, satır satır yazılmış kitabın” Hz. Peygambere indirilen Kur’an olduğu anlaşılacaktır. 29. Ayette; Hz. Peygamberin, müşriklere vermesi emredilen “öğüt” tebliğ etmekle görevli olduğu Kur’an’dır. Bir çok ayette Kur’an’ın bir öğüt olduğu bildirilmektedir. Öğüt, aynı zamanda Kur’an’ın adlarından biridir(Bkz: Al-i İmran, 138; Yusuf, 104; Yunus, 57; Nur, 34; Yasin; 69; Abese, 11; Müddessir, 54). 33. Ayette; müşriklerin, “onu kendisi uydurdu” sözlerinden ve 34. Ayette; Allah(c.c)'ın, “onun benzeri bir söz getirsinler” buyruğundan da, Hz. Peygamber'e indirilen kitabın kastedilmiş olduğu açıkça görülmektedir.

    Kur’an, anlam bütünlüğü dikkate alınarak incelendiğinde; Tur suresinin 29, 30 ve 39. ayetlerini, Nahl suresinin 57 ve 58. ayetleri ile Hakka suresinin 41. ve 42. ayetleri tefsir etmektedir. Hz. Peygamberi, mecnun, büyücü, kahin ve şair olmakla itham edenler ile (melekleri) Allah’a kızlar isnat edenlerin Mekke müşrikleri olduğu anlaşılacaktır. Hz. Musa (a.s)‘a verilen ayetlerin yayılmış ince deri üzerine değil levhalar üzerine yazılı olduğu, Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinde açıklanmaktadır. Böylece, Tur suresinin 2. ve 3. ayetlerini de Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerinin tefsir ettiğini görüyoruz.


    7/ARAF SURESİ:
    145. Nasihat ve her şeyin açıklamasına dair ne varsa hepsini Musa için levhalarda yazdık. (Ve dedik ki): Bunları kuvvetle tur, kavmine de onun en güzelini almalarını emret. Yakında size, yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.

    150. Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün bir halde dönünce: "Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız? Rabbinizin emrini (beklemeyip) acele mi ettiniz?" dedi, levhaları yere attı ve kardeşinin başını tutup kendine doğru çekmeye başladı. (Kardeşi): "Anamın oğlu, dedi, bu insanlar beni hırpaladılar, az daha beni öldürüyorlardı. (Ne olur) düşmanları üstüme güldürme, beni bu zâlim kavimle beraber tutma!"
    Kur’an ayetleri ışığında ulaştığımız sonuca göre, “ince deri üzerine satır satır yazılmış olan kitaba” ayeti kerimelerinde murat edilmiş olan kitabın Tevrat değil, Kur’an olduğu anlaşılmaktadır. Muharref Tevrat’ın; Tesniye 9: 10; Çıkış 25: 16, 21 ve Çıkış 34: 1-4, 28, 29 babları da Araf suresinin 145. ve 150. ayetlerini teyit etmektedir.

    Tevrat’a göre de; Hz. Musa (a.s), kırk gün kırk gece kaldığı Sina Dağı’ndan indikten sonra beraberinde getirdiği, üzerine on buyruğun yazılı olduğu taş levhalardır.


    TESNİYE (YASA’NIN TEKRARI) 9:
    10. RAB Tanrı parmağıyla yazmış olduğu iki taş levhayı bana verdi. Bu levhalar, dağda toplandığınız gün RAB'bin ateşin içinden size bildirdiği bütün buyrukları içermekteydi.

    ÇIKIŞ (MISIRDAN ÇIKIŞ) 25:
    16 Antlaşmanın koşullarını belirten taş levhaları sana vereceğim. Onları sandığın içine koy. 21 Kapağı sandığın üzerine, sana vereceğim taş levhaları ise sandığın içine koy.

    ÇIKIŞ (MISIRDAN ÇIKIŞ) 34: 1 "RAB Musa'ya, "Öncekiler gibi iki taş levha kes" dedi, "Kırdığın levhaların üzerindeki sözleri onlara yazacağım. 2 Sabaha kadar hazırlan, sabah olunca Sina Dağı'na çık; dağın tepesinde, huzurumda dur. 3 Senden başka kimse dağa çıkmasın, dağın hiçbir yerinde kimse görülmesin. Dağın eteğinde davar ya da sığır da otlamasın." 4 Musa öncekiler gibi iki taş levha kesti. RAB'bin buyurduğu gibi sabah erkenden kalktı, taş levhaları yanına alarak Sina Dağı'na çıktı. 28 Musa orada kırk gün kırk gece RAB'le birlikte kaldı. Ağzına ne ekmek koydu, ne de su. Antlaşma sözlerini, on buyruğu taş levhaların üzerine yazdı. 29 Musa elinde iki antlaşma levhasıyla Sina Dağı'ndan indi. RAB'le konuştuğu için yüzü ışıldıyordu, ama kendisi bunun farkında değidi.
    Sonuç olarak; Kur’an ayetleri, deri, kürek kemikleri, bağırsak, taş parçaları ve hurma yaprakları üzerine değil, yayılmış ince deri üzerine yazılmış olup, Hz. Peygamber’in vefatından önce bir kitap özelliğinde idi. Bizzat Hz. Peygamber tarafından, ince deri üzerine yazılı Kur’an ayetleri düzenlenerek toplanmış ve bir kitap haline getirilmiştir. Bunun aksini iddia etmek, Kur’an’a yapılan en büyük saygısızlık ve iftiradan başka bir şey olmasa gerek!

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye spartaküs - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Mesaj
    912
    Rep Gücü
    19319
    Alıntıya istinaden yazacaklarım bir iftira olacak ama :)

    Bence buradaki mantık hatalı sevgili Apollonius.

    Vahiy geliyor ve söylemin içinde ''kitap'' geçiyor.

    Bu tıpkı ilk ayetteki ''Oku'' gibi. Okumayı bilmeyen birine söylenmesi...

    Ya da insanı yaratmadan Kuran'ı öğretmesi gibi? (Rahman suresi)

    Ve, savaşa teşvik için şu kadarınız bu kadarını döver... Savaş sonrası hesap tutmayınca ''sizi gördü ve yükünüzü hafifletti, artık şu kadarınız bu kadarını döver'' gibi.

    Daha fazlaca örnekte verilir.

    Evet amaç bir kitap oluşturmaktı...

    Hadslere gelince, aksine örnekler sunmamız için çokçası var.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864

    rose

    Görülüyor ki ; Ateistlerin kafası , mezhepsizlerden din ve Allah diye kendi aklına tapan bir diğer atesit grubundan daha çok çalışıyor.

    Kur'an-ı kerim, 23 yılda, parça parça nazil oldu. İnen ayetler, çeşitli şeylere yazıldığı gibi, müminler tarafından da hemen ezberleniyordu. Ancak Yemame savaşında, Kur'an-ı kerimin hepsini ezberleyen 70 hafız şehit olunca, (Kur'an-ı kerimi ezberden bilenler azalıyor) diye telaşlanan Hazret-i Ömer, halife Hazret-i Ebu Bekir'e, Kur'an-ı kerimin toplanıp yazılmasını tavsiye ve rica etti. Hazret-i Ebu Bekir de, Muhammed aleyhisselamın kâtibi olan Zeyd bin Sabit'e Kur'an-ı kerim surelerinin ayrı ayrı kâğıtlara yazılmasını emretti. Sonra bir heyet, Kureyş lehçesiyle bir Mushaf yazdı. Hazret-i Osman zamanında bu Mushaf'tan, 6 adet daha yazılarak vilayetlere gönderildi. Bu suretle, Resulullahın vefat edeceği yıl, Cebrail aleyhisselamla beraber iki defa okumuş oldukları Kur'an-ı kerim yazıldı. Buna uymayan nüshaları imha edildi. Bugün bütün İslâm ülkelerinde mevcut olan Mushafların tertibi ve şekli Mushaf-ı Osmani'ye tam uygundur. O zamandan beri bir tek harfi değişmemiştir. Kaynak : (Mir'at-ı kâinat)



    Zeyd Bin Sâbit

    En meşhur vahiy kâtibi Sahâbî.

    Sevgili Peygamberimiz, Medîne’ye hicret ettikleri zaman, Müslümanlar, akın akın gelip bîat ediyorlardı. Bunlar arasında bir de, küçük çocuk vardı. Gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Peygamber efendimiz onun başını okşadılar. Bu sırada oradakilerden biri, Resûlullaha dedi ki:
    - Yâ Resûlallah! Bu çocuk, Neccaroğullarına mensuptur. Size indirilen, Kur’an-ı kerim âyetlerini ezberlemiştir.

    Bunun üzerine, Peygamber efendimiz tebessüm ederek, çocuğa sordular:
    - Senin adın ne, yavrum?
    - Zeyd, efendim... Sâbit’in oğlu Zeyd.
    - Ne kadar âyet ezberledin bakalım!
    - 17 sûre, efendim.
    - Bizlere, biraz okur musun?
    - Peki efendim.

    Kâf sûresini okudu
    Bundan sonra, Zeyd, Eûzü-Besmele çekerek, şu meâldeki âyet-i kerimeleri okumaya basladı: (Gökten bereketli bir su indirdik de; onunla bahçeler, biçilecek taneler [buğdaylar] meydana getirdik. Ve tomurcukları, birbiri üzerine sıralanmış, uzun boylu hurma ağaçları yetiştirdik ki, kullarımız için, yiyecek rızık olarak yaratılmışlardır. Biz onunla, ölü bir memlekete can verdik. İşte kabirden çıkış da, böyledir.) [Kâf 9-11] Okuması bitince; sevgili Peygamberimiz pek memnun kaldılar.

    Küçük Zeyd’in zekâ ve kabiliyeti karşısında buyurdular ki:

    - Sen artık, Yahûdilerin dilini de öğrenmeye çalışmalısın! Çünkü biz mektuplarımızı, Yahûdilere emniyet edemeyiz.

    Gerçekten, o zamana kadar, yabancılarla olan yazışmalarda tercümanlığı, ekseriya Yahûdiler yapıyordu. Onların arasında, yabancı dil bilenler fazlaydı. Bu sebeple Peygamber efendimiz, Müslümanların yabancı dil öğrenmesini teşvik ediyorlardı.

    Vahiy kâtibi oldu
    Sâbit’in küçük oğlu, çok kısa zamanda İbranîceyi, yâni Yahûdi dilini öğrendi. Hem okuyor, hem de mükemmel yazabiliyordu. Daha sonra, Süryanîceyi de öğrendi.

    Onun bu çalışkanlığı ve zekâsı, kendisine çok şerefli bir görev kazandırdı. Allahü teâlânın Resûlünün kâtipleri arasına katıldı. Artık Peygamber efendimize gelen giden mektupları, o tercüme ediyordu.

    Bir müddet sonra, Vahiy kâtipliği şerefine de erişti. Peygamber efendimize vahiy olunan Allahü teâlânın kelâmını da yazmaya başladı ve vahiy kâtiplerinin en meşhuru oldu.

    Hazret-i Zeyd’in yaşı büyüdükçe; ilmi de, vazifeleri de büyüyordu. Artık Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Ayrıca, fıkıh üzerinde çok ilerledi. Savaşlara da katılıyordu. İlmiyle olduğu kadar, kılıcıyla da; din düşmanlarına karşı savaşıyordu.

    Bir gün sevgili Peygamberimiz, Eshâbıyla oturuyorlardı. O sırada vahiy geldi. Derin bir vecd içinde kaldılar. Ayaklarının biri, Hazret-i Zeyd’in ayağı üzerine geldi. Mübârek ayağı o kadar ağırlaşmıştı ki, vahiy kâtibi kendi ayağını eziliyor zannetti. Az sonra bu hâlleri geçince, "Yaz, Zeyd" buyurdular ve mücâhidler hakkında indirilen şu âyet-i kerimeyi söylediler:
    (Müminlerin; evlerinde oturanları ile, cihâda çıkanları, eşit değildirler.)

    Mücâhidlerin şânı büyüktür
    Hazret-i Zeyd yazıyordu. Cenâb-ı Hakkin bu mübârek kelâmını işiten, Ümmü Mektum’un oğlu Abdullah çok üzüldü. Çünkü, kendisinin gözleri görmüyordu. Ayağa kalkarak sordu:
    - Yâ Resûlallah! Evet, mücâhidlerin şânı, böyle büyüktür. Lâkin bizim gibi, cihâda çıkmaya gücü yetmeyenler ne yapacak?

    Tekrar vahiy inmeye başladı. Çünkü Peygamber efendimizin mübârek vücudu ağırlaşmıştı. O hâlleri geçince, tekrar Hazret-i Zeyd’e, "Yaz" buyurarak, biraz önce yazdığı âyet-i kerimenin devamını yazdırdılar:
    (Mâzereti, özrü, engeli, sakatlığı olanlar hâriç... Bunlar dışında; savaşa çıkan ve çıkmayanlar, şüphesiz eşit değillerdir.)

    Ümmü Mektum’un oğlu ve onun gibiler, bu habere derecesiz memnun oldular.

    Uhud savaşında sevgili Peygamberimiz Zeyd bin Sâbit’i, Sa’d bin Rebî hazretlerini aramaya göndererek buyurdular ki:
    - Şâyet bulursan, selâmımı söyle ve kendisini, nasıl hissettiğini sor!

    Savaş meydanını dolaşan Hazret-i Zeyd, henüz 14-15 yaşlarındaydı. Aradığı zatı, kâfir ölüleri ve İslâm şehitleri arasında buldu. O da son nefesini vermek üzereydi. Yanına yaklaşıp dedi ki:
    - Ey Sa’d! Resûl-i Ekremin sana selâmları var. Kendini nasıl hissettiğini soruyor.

    Hazret-i Sa’d, o anda bile tebessüm ederek şöyle cevap verdi:
    - Sen de, Peygamber efendimize, benim selâmımı arz et! Ben şu anda, Cennet kokularını duyuyorum. Medîneli Müslümanlara da şöyle ki, tek kişi kalsalar bile; Peygamber efendimize hizmette, kusur etmesinler. Yoksa özürleri, kabûl olunmaz.

    Bunları söyledikten sonra ruhunu teslim etti. Birkaç yıl sonra Hazret-i Zeyd, bu büyük şehidin kızkardeşiyle evlendi.

    Beraber yiyelim!
    Hazret-i Zeyd, çoğu zaman sevgili Peygamberimizle beraber oluyorlardı. Bir seher vakti, erkenden Resûlullahın huzûruna geldi. Peygamber efendimiz birkaç hurma yiyorlardı... Selâmdan sonra, buyurdular ki:
    - Gel, beraber yiyelim!
    - Yâ Resûlallah! Ben, oruca niyetlenmek istiyorum.
    - Ben de niyetleneceğim.

    Beraberce, hurmayla sahur yaptılar. Sonra da, sabah namazına çıktılar.

    Günler, ne de çabuk geçiyordu. İki cihân güneşi, bu dünyaya saadet ışıklarını saçtıktan sonra; âhirete teşrif ettiler. Artık Müslümanlar için tek teselli kaynağı, Peygamberimizin emirlerini yerine getirmekti. Çünkü O, Allahın emirlerini bildiren; en son ve en büyük Peygamber idi.

    Fakat bu vefât üzerine, bütün kâfirler, dinsizler, müşrikler ümide düştüler! Hepsi birden, İslâma saldırmaya başladılar. Müslümanlar da, olanca güçleriyle karşı koyuyorlardı. İlk halîfe Hazret-i Ebû Bekir etrafında, bir hilâl gibi çepeçevre kenetlendiler.

    Hâfızlar şehit oldu

    Onlarla yapılan Yemâme cenginde, çok sayıda seçkin Sahâbe şehit oldu. Savaştan sonra halîfe, bir haberci yolladı. Hazret-i Zeyd’i çağırttı. Halîfenin yanında, Hazret-i Ömer de bulunuyordu. Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Zeyd’e buyurdu ki:
    - Hazret-i Ömer, “Yemâme’de, 70’ten fazla Kur’an-ı kerim hâfızı şehit düştü. Korkarım öteki savaşlarda, kalan hâfızlar da şehit olurlar. İşte o zaman, Allah korusun Kur’an-ı kerim de, Yahûdi ve Hıristiyanların din kitapları gibi, noksan, eksik hâle gelir. Bu sebeple, şimdiden tedbir almalıyız. Allahü teâlânın kelâmını, sözlerini toplayalım ve yazdıralım” diyor.

    Bunun üzerine Hazret-i Zeyd, Hazret-i Ömer’e sordu:
    - Yâ Ömer! Sevgili Peygamberimizin yapmadıkları bir işi, bizler nasıl yapabiliriz?

    Bu suâle, halîfe cevap verdi:
    - Aynı şeyleri, Ömer’e ben de sordum. Fakat bana, “Efendimiz yaşarlarken, böyle birşey olamazdı. Olacağını düşünsek bile, o zaman Cenâb-ı Hak; bütün Kur’an-ı kerimi yeniden Resûlüne vahiy ile bildirebilirdi” diye cevap verdi.

    Bunun üzerine Hazret-i Zeyd dedi ki:
    - Haklısınız.

    Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Zeyd’e buyurdu ki:
    - Ey Resûlullahın kâtibi! Sen zekî, bilgili ve genç bir Müslümansın. Hakkında hiçbir şüphemiz de yoktur. Bu zor işi, ancak sen başarabilirsin. Şânı yüce kitabımızı, toplayabilir ve bir mushaf hâlinde yazabilirsin. Zaten Peygamber efendimize vahiy olunan âyetleri de, yazmıyor muydun?

    Hazret-i Zeyd çok şaşırdı! Doğrusu, bunu beklemiyordu. Dedi ki:
    - Yâ Emîr-el Müminîn! Vallahi bana, bir dağı yerinden söküp kaldırmayı teklif etseydin; verdiğin bu emir kadar ağır gelmezdi!

    Fakat Hazret-i Ebû Bekir buyurdu ki:
    - Bu, yapılması îcabeden bir iştir.

    Hazret-i Ömer de ilâve etti:
    - Çok şerefli bu vazifeyi, mutlaka yapmaya çalışmalısın!

    Mushaf hâlinde yazdı
    Hazret-i Zeyd, gerçekten şerefli ve gerekli olan bu işi; uzun çalışmalar sonunda başardı. O zamana kadar dağınık olan mübârek âyetleri, îtinayla topladı. Hepsini, bir Mushaf hâlinde yazdı. Halîfeye teslim etti. Böylece, ilk yazılı Kur’an-ı kerim mushafını hazırlama şerefi, ona nasip oldu.

    Hazret-i Osman zamanında halîfenin emri ile yine Zeyd bin Sâbit başkanlığında bir heyet tarafından çoğaltılıp, altı tane daha mushaf-ı şerif yazılarak, belli merkezlere gönderilmiştir. Böylece bu şerefli vazifeyi de yapmak ona nasip olmuştur.

    Günler, her zamanki süratiyle geçip gitti. Hazret-i Ebû Bekir de, ömrünü tamamladı. Yerine, Hazret-i Ömer halîfe seçildi.

    Fıkıh ilmini en iyi bilen
    O da Hazret-i Zeyd’i, Medîne kâdılığına, hâkimliğine tâyin etti. Çünkü Peygamber efendimiz buyurmuşlardı ki:
    (Fıkıh ilmini en iyi bilen, Sâbit’in oğlu Zeyd’dir.)

    Abdullah bin Abbas hazretleri, geniş bilgisine rağmen Zeyd bin Sâbit’in evine kadar gidip, ondan istifade ederdi. Bir defasında Zeyd bin Sâbit hazretleri hayvanına bineceği zaman, üzengisini tutmuştu. Zeyd bin Sâbit hazretleri, buna mâni olmak istediğinde, İbni Abbas hazretleri demiştir ki:
    - Biz âlimlerimize böyle hürmet ederiz.

    Bunun üzerine Hazret-i Zeyd de İbni Abbas’ın elini tutarak öpmüş ve demiştir ki:
    - Biz de Peygamber efendimizin Ehl-i beytine böyle hürmet etmekle emrolunduk.

    Onun adâlet ve bilgisine; devrin halîfeleri bile, seve seve müracaat ettiler. Hükümlerine, rızâ gösterdiler...

    Bir sene Arabistan’da, kıtlık başgösterdi. Hazret-i Ömer, Mısır’dan buğday getirtti. Fakat buğdayın hak geçmeden ve herkese yetecek şekilde dağıtılması, zor bir işti. Halîfe, bu zor iş için de, Hazret-i Zeyd’i vazifelendirdi.

    Medîne kâdısı, herkes için vesika hazırlattı. Buğdaylar, tam bir adâletle dağıtıldı. Böylece o kıtlık yılı, hiçbir üzüntü ve şikâyete meydan verilmeden atlatıldı. Yermük zaferinde alınan ganimetler de, yine Hazret-i Zeyd tarafından, tam bir adâletle dağıtıldı.

    Sonraki halîfe Hazret-i Osman, onun vazifelerini artırdı. Kâdılığa ek olarak, bir de, Beytülmal Muhâfızlığını verdi. O sıralarda, bir arkadaşına gönderdiği mektupta:

    - Kardeşim Übey! Cenâb-ı Hak dilimizi, kalblerimize tercüman olarak yaratmıştır. Diline hâkim olamayan kimsede, akıl aranmaz. Kişi eğer, dilini serbest bırakır ve ağzına gelen herşeyi söylerse; kendi sözleriyle kendi başını kesebilir.

    Kur’an-ı kerim öncedir
    Hazret-i Zeyd 665 yılında vefât eyledi. Cenâze namazında, bir arkadaşı, "En büyük fakîh vefât etti" diyerek ağladı. Resûlullahın şâiri Hazret-i Hassân bin Sâbit, şiirler yazdı ve dedi ki:
    - Hassân ve oğlunun vefâtından sonra, onlar gibi şâir nasıl yetişecek? Zeyd bin Sâbit’ten sonra, şiirlerimin mânasını kim anlayabilecek?

    Tebük gazvesinde, Mâlik bin Neccâr’in sancağını, Ümâre bin Hazm taşırken, Resûl-i Ekrem, sancağı alıp, Zeyd bin Sâbit’e vermişti. Ümâre’nin, “Yâ Resûlallah, yoksa aleyhimde birşey mi duydunuz?” demesi üzerine de buyurmuştur ki:
    - Hayır! Kur’an-ı kerim öncedir. Zeyd ise Kur’an-ı kerimi senden daha çok bilir.

    İslâm ilimleri içinde en yüksek olanı, kıraat ilmiydi. Bu ilim sayesinde, Kur’an-ı kerim, bozulmaktan ve değişmekten korunmuştur. Bu ilmin mütehassis âlimleri, Kur’an-ı kerimin okunuş şekillerini kaydetmişlerdir. Böylece Kur’an-ı kerimin okunması hususundaki tereddütleri bertaraf etmişlerdir.

    Kıraat âlimleri
    Zeyd bin Sâbit hazretlerinin bu ilimdeki üstünlüğü, Eshâb-ı kirâmın ve Tabiînin ileri gelenlerinin îtirafları ve takdirleri ile sabittir. Eshâb-ı kirâm arasında kıraat ilminde imamlık derecesine yükselenler, Hazret-i Ebû Bekr-i Siddîk, Hazret-i Ömer bin Hattâb, Hazret-i Osman bin Affân, Hazret-i Ali bin Ebî Tâlib, Übeyy bin Ka’b, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Ebûdderdâ ve Ebû Mûsel-Es’arî’dir. Bunlar, Resûlullah efendimizden bizzat okuyuşlarını tasdik ettirenlerdir.

    Hazret-i Ömer, Hazret-i Zeyd’in kıraatı ile Ubeyy bin Ka’b’in okuyuşunu karşılaştırır ve Hazret-i Zeyd’in okuyuşunu tercih ederdi. Çünkü o, Kureyş kıraatına tam uygun okuyordu. Bu itibarla onun okuyuşunu diğer okuyuşlara tercih etmek îcab ederdi. Bütün Müslümanlar, Medîne-i münevverede Hazret-i Zeyd’in etrafında toplanmışlar ve kendisi, bütün ilim ehlinin müracaat yeri olmuştur.

    Zeyd bin Sâbit hazretleri, tefsir ilminde de çok ilerde idi. Vahiy kâtibi olmak şerefine sahip, fevkalâde zekî, Hulefâ-i Râsidîne yakın olmasından dolayı, birçok âyet-i kerimenin nüzûl sebebini bilir, hakîkat ve hikmetlerine vâkıf bulunurdu. Buyurdu ki:

    - Eshâb-ı kirâm arasında bulunan birtakım kimseler, Uhud harbine giderken, yoldan geri dönmüşlerdi. Bunlar Abdullah bin Ubey bin Selûl’e tâbi üçyüz kadar münâfıktı. İnsanlar, bunların hakkında iki fırkaya ayrılmış, bir kısmı bunların öldürülmesini, bir kısmı da öldürülmemesini Resûlullahtan istiyorlardı. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzıl oldu.
    (Size ne oluyor ki, o münâfıklar hakkında iki fırkaya ayrılmış bulunuyorsunuz.) [Nisâ 88]

    Hazret-i Zeyd, hadis, fıkıh, ferâiz, ve fetvâ ilimlerinde de son derece bilgili idi. Resûl-i Ekrem efendimizden 92 hadis rivâyet etmiştir. Hazret-i Zeyd, rivâyet ettiği hadis-i şerifleri doğrudan doğruya Peygamberimizden işitmiş, Onun vefâtından sonra Hazret-i Ebû Bekir, Hazret-i Ömer ve Hazret-i Osman’dan da hadis-i şerif öğrenmişti.

    İnsanlar bir tarafta...
    Hazret-i Zeyd bin Sâbit, kendi bulunduğu bir mecliste, bir sahih hadis söylendiği zaman, onu derhal tasdik ve teyit ederdi. Nitekim bir gün Ebû Saîd-i Hudrî şu hadis-i şerifi rivâyet etmişti: Resûl-i Ekrem efendimiz Nasr sûresi nâzıl olduğu zaman, onu okumuş ve şöyle buyurmuştu:
    - İnsanlar bir tarafta, ben ve Eshâbım bir taraftayız.

    Sonra Resûlullah efendimiz buyurdu ki:
    - Fetihten sonra hicret olmaz, ancak cihâd ve niyet vardır.

    Orada hazır bulunan Mervan bin Hakem, Ebû Saîd-i Hudrî’ye, “Yalan söylüyorsun” deyince, Zeyd bin Sâbit ve Râfi bin Hadic, “Ebû Saîd doğru söyledi” diyerek onun hakkında hüsn-i şehâdette bulunmuşlardı.

    Hazret-i Zeyd, daha Hazret-i Ömer devrinde iken, ferâiz ile ilgili meseleleri bir araya toplamış, bu ilmin esaslarını, bizzat yazarak bir tertip ve düzene sokmuştur. Zaten bu ilimdeki üstünlüğünü, Resûlullah Efendimiz, "Ümmetimin içinde ferâizi en iyi bilen Zeyd bin Sâbit’tir" buyurarak tasdik ve taltif buyurmuştur.

    İlmin yayılmasına hizmet etti
    Fıkıh ilminin her meselesinde, Eshâb-ı kirâmın en yüksek müctehidlerindendi. Daha Resûl-i Ekrem zamanında fetvâ vermek şerefine kavuşmuştu. Fetvâları son zamanlarda büyük ciltler hâlinde toplanmıştır. Bütün Müslüman memleketlerinde yayılmış ve herkes bunlarla amel etmiştir.

    Zeyd bin Sâbit hazretleri, Mescid-i Nebevi’ye geldiği zaman, müskülü olan ona gelir, meselesini sorar, cevabını alırdı. Onun namaz, hayvan kesimi, av hayvanları, hibe (bağış) ve ziraat ortaklığı meselesine ait fetvâları, fıkıh meselelerinin yazıldığı kitaplarda yer almaktadır.

    Hazret-i Zeyd bin Sâbit, büyük işler başaran ve büyük hizmetler bırakan bir Sahâbîdir. Ümmetin ıslâhı hususundaki gayretleri, yerinde ve zamanında müdâhalelerle işleri yoluna koyma çabaları ve ilmin yayılması hususundaki çalışmaları gibi nice hizmetleri vardır.

    Onun hizmetleri anlatılamayacak kadar çok ve büyüktür. Kur’an-ı kerimi tamamen ezberlemesi, emin bir kimse olması, güzel yazı yazması gibi birçok meziyetlere sahiptir. Zâten Resûlullah efendimizin zamanında vahiy kâtibi olmak şerefine kavuşmuştu.

    Bütün Ehl-i Beyt ve Eshâb-ı Kirâm arasında, o derece üstün bir îtibara erişmişti ki, cuma günleri sokağa çıktıkları vakit, ilim ve irfânına hayran kalan Medîne ahâlisi, kendisini, tam bir istiyakla karşılarlardı. Halkın bu teveccühünden utanan Zeyd bin Sâbit hazretleri, hemen evine giderdi.

    Bu hâlini soranlara buyururdu ki:
    - İnsanlardan hayâ etmeyen, Allahtan utanmaz.

    Zeyd bin Sâbit vefât edince, Ebû Hüreyre demiştir ki:

    - Bu ümmetin âlimi vefât etti. Umulur ki, Allahü teâlâ, Abdullah ibni Abbâs’i ona halef buyurur.

    Fıkıhta meşhur Sahâbîler
    Enes bin Mâlik hazretleri, Peygamber efendimizin şöyle buyurduklarını rivâyet etmektedir:

    (Ümmetimin en merhametlisi Ebû Bekir, Allahın dîni hususunda en şiddetlisi Ömer, en ziyâde hayâya mâlik olanı Osman ve ferâizi en iyi bileni Zeyd bin Sâbittir.)

    Eshâb-ı kirâm arasında fıkıh ilminde dört Sahâbe meşhurdur. Bunlar, Zeyd bin Sâbit, Abdullah bin Mes’ûd, Abdullah bin Ömer ve Abdullah bin Abbâs’dır. Bütün dünyaya yayılan fıkıh ilminin kaynağı bu dört büyük Sahâbîdir.

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    Bir yazinin Kitap olma sarti UZUN olmasi degildir.
    Bilgisini akla ziyan bir yoruma karsilik yazdiktan sonra ana konuya donelim.

    Sn. Apollonius:Kendisine Rabb edindigi askin Gucun hadis kitabi Kur'an'dan:
    Bir Allah cc iddaasini foruma tasimis.
    52/TUR SURESİ:
    Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
    2. Satır satır yazılmış Kitab'a,
    3. Yayılmış ince deri üzerine.
    SADAKALLAH!
    IDDAA'nin 1. Bolumunde:
    Her inen vahiy satir satir yazilip kitap sekline getiriliyormus.
    Baglaminda her eklenenle Kitap daha da kalinlasmaktaymis.

    Vahiy Resule geliyor.Bu ayetteki bilgide geldigi donemin actionu.
    Yani yapan/yaptiran Resul!

    IDDAA'nin 2. Bolumunde:
    Kur'an'in Rabb'i olan Allah cc
    Bu satir satir yazim isleminin yapildigi yeri acikliyor.
    ... Yayılmış ince deri üzerine...
    Yani tas,kemik ustune yazma YOK!

    Tabii bunlar Allah cc nun iddaalari.
    Bu iddaaya Amenna diyenler kim?

    Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
    2.2.İşte sana o Kitap! Kuşku/ çelişme/ tutarsızlık yok onda. Bir kılavuzdur o, sakınanlar için.
    SADAKALLAH!
    ...sakınanlar/muttakiler için...

    Peki muttaki olmayan ne yapacak?
    Oda kendine Rabb edindiklerinden ogrendigi bilgilerle
    Allah cc nun iddaalarini yalanlamaya calisacak.

    Simdi karsi gorusun yazdigina bakalim;
    bziy-Görülüyor ki ; Ateistlerin kafası , mezhepsizlerden din ve Allah diye kendi aklına tapan bir diğer atesit grubundan daha çok çalışıyor.
    Bu baslangic cumlesi bana bir ayet hatirlatti.

    Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla...
    54.43.Sizin kâfirleriniz, ötekilerden hayırlı mı? Yoksa zübürlerinde/kutsallaştırılmış hizip kitaplarında sizin için bir beraat/dokunulmazlık mı var?
    SADAKALLAH!

    Herneyse devam edelim:
    bziya- Hazret-i Zeyd, gerçekten şerefli ve gerekli olan bu işi; uzun çalışmalar sonunda başardı. O zamana kadar dağınık olan mübârek âyetleri, îtinayla topladı. Hepsini, bir Mushaf hâlinde yazdı. Halîfeye teslim etti. Böylece, ilk yazılı Kur’an-ı kerim mushafını hazırlama şerefi, ona nasip oldu.
    Allah cc: RESUL KITAPI INCE DERI USTUNE YAZARAK/YAZDIRARAK......
    Dinci takimi :Halife Omar ra. Zeyd'e yazdirarak......


    Sn. Apollonius nun Rabb edindiginden iman ettigi Kaynak: (Kur'an)
    Sn.bziya nin rabb edindiklerinden iman ettigi Kaynak : (Mir'at-ı kâinat)

    Birisi yalan soyluyor!
    Kimin yalan soylediginin secimi
    Secen kisinin Kaderidir!

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Süper Aktif Üye simqe - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Sep 2008
    Nerden
    Türkiye
    Mesaj
    3.362
    Rep Gücü
    67755
    Alıntı mopsy´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sn. Apollonius nun Rabb edindiginden iman ettigi Kaynak: (Kur'an)
    Sn.bziya nin rabb edindiklerinden iman ettigi Kaynak : (Mir'at-ı kâinat)

    Birisi yalan soyluyor!
    Kimin yalan soylediginin secimi
    Secen kisinin Kaderidir!
    Sizce kim yalan söylüyor mopsy..belkide siz :))

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Galiba kitap diyince insanların aklına bazı yöntemlerle ciltlenmiş mini cep kitapları geliyor

    Bu resimlerdeki şekilde kitap düşünürseniz, yeni ayetler vahyedildikçe kitaba nasıl ekleme yapılabildiğini anlarsınız sanırım.



    Konu Apollonius tarafından (01-03-2010 Saat 11:29 AM ) değiştirilmiştir.

Benzer Konular

  1. Hz. Muhammet Zamanında Tuvalet Adabı
    deklem Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 22
    Son mesaj: 24-12-2014, 10:51 PM
  2. Hirsiz olarak mağazaya girdi müslüman olarak çıktı
    YukseLL Tarafından ilginç konular Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 02-11-2014, 05:20 PM
  3. Kuran-ı Kerim'de namaz kaç vakit olarak geçmektedir?
    ashenarşi Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 22
    Son mesaj: 13-08-2011, 04:19 AM
  4. ilkbahar zamanında tanıştım seninle
    efna Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-03-2008, 11:44 PM
  5. Akılsız, Kuran'ı Nasıl Yorumlar? (e-kitap)
    SMN Tarafından Dini Dokümanlar Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 13-05-2007, 01:03 PM
Yukarı Çık