Teşrii ve Tekvini Ayetler

Cuma, 02 Ekim 2009
Zafer KARLI

Allah’ın teşriî ve tekvinî olmak üzere iki çeşit âyetleri vardır. Kur’ân’daki âyetlerine teşriî, kâinattaki âyetlerine de tekvinî âyetler diyoruz. Yaratılmış her mahlûk Allah’ın birliğinden varlığından haber veren birer tekvini ayettir. Kuran vahyi gibi evrendeki tekvînî ayetler de Allah’a aittir. Risâle-i Nur’da Said Nursi Hazretleri Allah’ın kelam sıfatının bir tecellisi olan Kur’an-ı Kerim ile irade sıfatının tecellisi olan kainat arasındaki ilişkiyi okuyucuların idrakine sunar. Bu iki kitap arasındaki ilişkinin birbirini tamamlar nitelikte olduğunu anlatır.

Bediüzzaman Hazretlerinin “hakikat yolu” olarak nitelendirdiği marifetullah yolunda tekvini ve teşri ayetler arasındaki irtibat ve tefekkür dikkati çekmektedir.Tekvini ayetler ile teşrii ayetler arasındaki bir mülahaza olan bu yazımızda 2/41. ayetteki tehditkarane ikazı farklı bir bakışla değerlendireceğiz. Çünkü bu ayetin çağrıştırdığı diğer bir hususta tekvini ayetlerdir. Bakara Suresinin 41. ayetindeki söz konusu olan ikaz mealen şöyledir : “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın”. Bu ayetin tefsirine baktığımızda genel olarak “Size indirdiğim apaçık âyetlerimi fani olan dünya malı ile değiştirmeyiniz” (1) şeklinde tefsir edildiğini görürüz. Fakat insanın kâinat Kitabının en büyük ayeti (2) olduğunu ve insana ait tüm organların birer tekvini ayetler olduğunu gördüğümüzde karşımıza farklı açılar çıkacaktır. Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insana vücut bir emanet olarak verilmiştir. Emanete ihanetin olmaması ise gereği gibi korunması demektir. İnsan kendisine verilmiş ilahi fıtrat gereği Allah’a iman etmiş ve iman esaslarını yaşamaya uygun olarak yaratılmıştır. En güzel surette yaratılan insan, iman edip imanın gereği olan emredilmiş davranışları sergilediğinde ebedi kurtuluşa erecektir. İmanın yasakladıklarını kendisine verilen tekvini birer ayet olan göz, kalp, akıl, dil vd. gibi organlar ile çiğnediği zaman Allah’ın emanetini zarara uğratmış olmaktadır. İnsan varlığını emredildiği şekilde kullanmakla mükelleftir. Bu konunun önemini anlayabilmek için şu ayete bakalım :

Gerçek şu ki, biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk ta onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya kapıldılar; insan onu yüklendi. Çünkü o, çok zalim, çok cahildir ” (3) Hiç şüphesiz ki ayette kast edilen emanetin boyutlarından biride kişinin kendi varlığıdır. Emanet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan mü’minler, emanete hıyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zalim ve cahil’ değildirler.

Allah’ın emanetini hakkıyla korumak takva ve amel-i salih ile mümkündür. Fiziki varlığımız ve gönül dünyamızı Allah’ın emrettiği şekilde kullandığımızda Allah’ın “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” ikazını yerini getirmiş oluruz. “Dünya hayatı bir oyundan bir eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret yurdu takva sahiplerine elbette daha hayırlıdır.” (4) “Orada (cennette) hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer kalbinin hatırından geçirmediği ni¬metleri hazırlamıştır.” (5) Bu nimetlere mazhar olmak için geçici dünya menfaatlerinde boğulmayıp emredildiği gibi istikamet üzeri olunmalıdır.

Risale-i Nur’da Tekvini Emirleri Yerine Getirmenin Bir Dersi :
Risale-i Nur Külliyatı bize imanı canlı, aksiyoner bir şekilde yaşamanın formüllerini vermektedir. Risalelerdeki afaktan enfüse olan tefekkürler varlık ve hadiseleri iyi okuyup, isabetli yorumlayarak, insan, kâinat ve ulûhiyet hakikati arasındaki dengeyi koruyan, ileri görüşlü, derin düşünceli ve basiret sahibi kimselerin yetişmesini netice vermiştir. Nitekim Kur‘an-ı Kerim‘de, “Allah, hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (6) buyurulmaktadır. Kainat kitabını iyi okuma, teşrii hükümlere uymanın yanında tekvini emirleri de tatbik etmekle mümkündür. Allah’ın mevcudata yerleştirdiği maslahatları, diğer taraftan da dinin emirlerindeki / esasındaki amaçları kavramaya çalışmak gibi hususlar kainata hikmet nazarı ile bakabilmenin bir neticesidir. Bediüzzaman Hazretleri “Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara Cennet vermek sûretiyle satın almıştır.”(7) ayetin bir tefsirini yaptığı altıncı sözde ayetin emrettiği şekilde hayat süren müminlerin kazançlarını sıralamaktadır. Bu tespitlerden biri şu şekildedir:

“Her âzâ ve hasselerin kıymeti, birden bine çıkar. Meselâ, akıl bir âlettir. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, öyle meş’um ve müz’ic ve muacciz bir âlet olur ki, geçmiş zamanın âlâm-ı hazinânesini ve gelecek zamanın ahvâl-ı muhavvifânesini senin bu bîçare başına yükletecek yümünsüz ve muzır bir âlet derekesine iner. İşte bunun içindir ki, fâsık adam, aklın iz’âc ve tâcizinden kurtulmak için gâliben ya sarhoşluğa veya eğlenceye kaçar. Eğer Mâlik-i Hakikisine satılsa ve Onun hesâbına çalıştırsan, akıl öyle tılsımlı bir anahtar olur ki, şu kâinatta olan nihayetsiz rahmet hazînelerini ve hikmet defînelerini açar. Ve bununla sahibini, saadet-i ebediyeye müheyyâ eden bir mürşid-i Rabbânî derecesine çıkar.

Meselâ, göz, bir hassedir ki, ruh bu âlemi o pencere ile seyreder. Eğer Cenâb-ı Hakka satmayıp, belki nefis hesâbına çalıştırsan, geçici, devamsız bâzı güzellikleri, manzaraları seyr ile şehvet ve heves-i nefsâniyeye bir kavvat derekesinde bir hizmetkâr olur. Eğer gözü, gözün Sâni-i Basîrine satsan ve Onun hesâbına ve izni dairesinde çalıştırsan, o zaman şu göz, şu kitâb-ı kebîr-i kâinatın bir mütâlaacısı ve şu âlemdeki mu’cizât-ı san’at-ı Rabbâniyenin bir seyircisi ve şu küre-i arz bahçesindeki rahmet çiçeklerinin mübârek bir arısı derecesine çıkar.

Meselâ, dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesâbına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.”

Sonuç:
Her insan, Allah’ın gözetimi altındadır; hiç kimse, başıboş bırakılmamıştır. Bu yüzden, insanın yaptığı her şey kayıt altındadır. Her insan, iradesiyle yaptığı işlerden Allah’a hesap verecektir. Çünkü insan, bu dünyada Allah’ın birinci derecede muhatap aldığı ve yeryüzünün halifesi olan varlıktır. İşte bu insan yapısına dercedilmiş cihazatı tekvini emirler doğrultusunda kullanmazsa zarar eder. Saadet-i ebediye zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, hodfüruşane, sakil, riyakârane bazı hissiyat-ı süfliye ve menafi’-i cüz’iyenin hatırı için (8) haddini aşmış olur. Mesela : Göz, gönül dünyasını doğrudan etkilediği için çok önemlidir.Yüce Rabbimizin nazar ettiği/baktığı merkez gönüldür/kalptir. Bunun için gözün her gördüğü gönülden geçer. Gözü korumak, kalbi kararmaktan kurtarmaktır. Nitekim bu konuya dikkat çeken Efendimiz (asm) şöyle demiştir :“Dikkat edin vücudun içinde bir et parçası vardır. O düzelirse bütün vücut düzelir, o bozulursa bütün vücut bozulur.Dikkat edin o et parçası kalptir.”(9) Kalbi günahlarla kirlenmiş olan kimse kulluğun tadını alamaz. Evet, günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, tâ nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırır.(10) Bunun sonucunda artık insan dünyada kârını-zararını, iyiliğini -kötülüğünü, kurtuluşunu - helâkını ayırt edecek basireti kaybeder. Böylelikle insan, kulluk etmesi için Allah’ın kendisine vermiş olduğu maddi ve manevi organları geçici dünya menfaati için kullanarak çok kıymetli cihazatı az bir menfaat ile değişmiş olur. Bunun sonucu olarak o insana ebedi bir felaket kapısı açılmış olur.


Kaynaklar :
1-(Savfet’üt- Tefasir Ensar Neşriyat 1/88-89)
2-(Asa-yı Musa,Birinci Kısım s .34)
3-(Ahzab Sûresi: 33/72)
4-( En’am Suresi :25/32)
5-(Müslim; Hadis No 2825)
6-(Bakara Sûresi: 2/269)
7-(Tevbe Sûresi: 9/111.)
8-(Lem’alar - 160)
9-(Buhari – Müslim)
10-(Lemalar, İkinci Lem´a s.15)


risaleinur akademisi