Merhaba



İstanbul'un Fethi

Beş bin ırgatla yüzlerce manda arabası hummalı bir çalışma içinde. Vezirler işçilerle birlikte taş ve kireç taşıyor; mavnalar gece gündüz işliyor. Ve dur durak demeden süren dört buçuk aylık bir çalışmanın sonunda Rumelihisarı Boğaziçi’nde yükseliyor…
Tarihler 1450’lere doğru ilerlemede. Yarım yüzyıl sonra Amerika’yı keşfedecek cesur denizciler henüz doğmamış. Baskı harflerinin mucidi Gutenberg, uygarlığın en önemli teknolojisini kurmakla meşgul. Yıllar sonra Haliç ve Boğaziçi’ne köprüler kurmayı önerecek olan Leonardo Da Vinci’nin doğduğu 1452’de Türk padişahının Boğazkesen Hisarı’nı yaptırması ise olsa olsa ilginç bir rastlantıdan ibaret…

İstanbul, Roma İmparatorluğu’nun görkemli geleneklerinin sürdürüldüğü bir kent hâlâ, ancak Doğu Hıristiyanlığının bağnazlığına da merkezlik ediyor. Sözgelişi, erkekleri yoldan çıkaran günahkârlar gözüyle bakılan kadınlar, manastırlara kapanmaya zorlanıyor. Çünkü, Türk tehdidinden kurtulmak için mucize; mucizelerin gerçekleşmesi için de günah işlenmemesi gerekiyor! Papazlar, ahaliye, “Türkler saldırırlarsa İsa ile Meryem’in, meleklerden bir orduyla Ayasofya’ya inmelerini boşuna beklemeyin” diyor…

Osmanlı Türkmen beylerinin 7’ncisi olan Sultan II. Mehmed henüz yirmili yaşlarının başında. İkinci kez tahta geçtiğinde Bizans İmparatoru XI. Konstantinos Edirne’ye elçiler göndererek padişahlığını kutlamış; anlaşmaların yenilenmesini istemiş… Genç padişah, dileğini yerine getirirken İstanbul’da rehin tutulan Osmanlı soyundan şehzade Orhan’ın ödeneğinin kesilmeyeceğini de bildiriyor. Ancak barış uzun sürmüyor. Konstantinos, 1451 yazında Karaman seferine çıkan padişahı güç durumda bırakmak amacıyla Orhan Çelebi’yi salıvereceğini duyururken, Papa V. Nicolaus da Doğu ve Batı kiliselerinin ittifakını öneriyor. İmparator izlediği bu siyasetle yazgısını da belirlediğini henüz bilmiyor…

II. Mehmed, seferden döndüğünde Bursa’dan Edirne’ye geçiyor. Tuna-Karadeniz su yolunun denetimi ve İstanbul’a yakın bir garnizon oluşturmak amacıyla Rumelihisarı’nın yapımına da işte bu tarihlerde öncelik veriyor. Hisar, 1452 yazında tamamlanıyor. Artık Tuna’dan İstanbul’un yardımına gelinmesi olanağı yok. Padişah, Edirne’ye dönerken İstanbul surlarının karşısında askerlerine üç gün boyunca savaş gösterileri yaptırıyor. Gelişmelerden ürken Konstantinos, söylenceye göre, veziriazam Çandarlı Halil Paşa’ya rüşvet olarak “karınları çil altınla dolu balıklar” gönderip, padişahı kuşatma sevdasından caydırmasını rica ediyor…

Kaygıları artan Konstantinos, yeni elçiler gönderip Türk asker*lerinin ekili arazilere zarar vermemesini rica ederken, yakın köylerin halkını ve ürünlerini kente almaya, gemilerle altı ay yetecek kadar zahire getirtmeye, surları sağlamlaştırmaya, İstanbul’da oturan yabancılarla Türkleri de tutuklatmaya başlıyor. Bu karmaşa ve II. Mehmed’in İstanbul’un koşulsuz teslimini istemesi üzerine, Konstantinos, Papa V. Nicolaus’u, Katoliklerin “kutsal değerlerinin korunması” için yardıma çağırıyor. Avrupa’daki yardım organizasyonunu üstlenen Kardinal İsodoros, 1452 sonbaharında 200 kişilik ilk gönüllü birliğiyle İstanbul’a geliyor. 12 Aralık günü Ayasofya’da, Kardinal, İmparator ve Ortodoks Patriği Grigorios Mammas’ın da katıldığı âyini yöneterek Batı ve Doğu kiliselerinin birleştiğini ilan ediyor.

EJDERHA, THEODOSIUS SURLARI KARŞISINDA

Osmanlı gücünün Edirne-İstanbul arasındaki ön yürüyüşü, Şubat-Mart aylarında tamamlanıyor. En büyüğünü -ki Ejderha diye anılıyor- 40 çift mandanın çektiği toplar, 2 Nisan 1453’te surların 5 mil açığına oturtuluyor. Karanlık ağızları surlara çevrili Ejderha ve öteki toplar, Dayı Karaca Bey’in muhafazasında…

Kritovulos’un yazdığına göre, II. Mehmed, Edirne’deki harp meclisinde, “Kendi mülkünün ortasına hapsolmuş; bir avuç bahçe ve otlakla, köhne surların gerisindeki ıssız kentten, kuru bir şöhretten ibaret Bizans’ı kapatacağını” bildirdikten sonra yürüyüşe geçiyor. Ordu, 13 gün yol alarak 5 Nisan 1453’te İstanbul önlerine ulaşıyor. Padişah, surların karşısına atlı, yaya on binlerce asker, ağır toplar, ateşli mancınıklar, teknik dona*nımlı destek kuvvetleri yığarken Bizans suskun…

II. Mehmed, 6 Nisan’da Mahmud Paşa’yı, Konstantinos’a göndererek usulen kentin kan dökülmeden teslimini öneriyor; imparator da reddediyor. Ve Eğrikapı-Topkapısı arasında surlara yakın mevzilere taşman Şahî top ve diğerlerine 11 Nisan’da ilk gülleler yerleştiriliyor. Büyük topun hedefi, Ayios Romanos kapısı. Kuşatmanın sonuna kadar dövülen bu kesimde, “top yıkdığı gedik” denilen yıkıntılar oluşuyor; büyük topun hedefi Ayios Romanos’a bu nedenle Topkapısı deniyor. Kara surlarının taş güllelerle dövülme*si 29 Mayıs’a kadar sürüyor…

“Kurudan” gemi yürütme… 12 Nisan’da

Deryabeyi Baltaoğlu Süleyman 145 gemilik donanmasıyla Boğaziçi’ne gelince, 27’si silahlı çok sayıda gemiden oluşan Bizans donanmasıyla Venedik ve Cenova gemilerinin demirlediği Halic’in girişi zincirler gerilerek kapatılıyor.

18 Nisan’da Kızıl Adalar’ı zapteden Baltaoğlu’nu, iki gün sonra bir şanssızlık yakalıyor: Mora’dan İstanbul’a yardım ve iaşe getiren üç Ceneviz ve bir Bizans gemisinin, 20 Nisan günü, Yaldızlıkapı açıklarını tutan Türk donanmasının ara*sından sıyrılıp Haliç’e gitmesi o günkü lodosun azizliği. Daha da kötüsü rüzgârı arkasına alan Cenova gemilerinden cıva ve kurşun yağdırılıp onlarca Türk levendi de öldürülüyor; şiddetli rüzgâra karşı manevra yapamayan Türk yelkenlileri hareketsiz kalıyor. Kıyıya çok yakın sulardaki olayı izleyen II. Mehmed, Dukas’ın deyimiyle “bir canavar gibi kükreyip” atını denize sürüyor. Yenilgiyi Baltaoğlu’nun beceriksizliğinde gören padişah, kaptanı huzuruna getirtip falakaya yatırıyor; altın topuzlu asasıyla yüz bir kez vuruyor. Derya-beyliğine Hamza Bey atanıyor. Padişah, bu başarısızlığın rövanşını almakta gecikmiyor. İstanbul’u karadan ve denizden kıskaca almak; doğan umudu söndürmek amacıyla harikulade bir taktiğe başvuruyor. Zağanos Paşa’ya, Galata surlarının arkasındaki korulukta, küçük teknelerin çekilmesine elverecek yaklaşık 1,5 km’lik bir yol hazırlatıyor. Bu iş sadece iki gün sürüyor.

21-22 Nisan gecesi, İstanbul’u denizden ablukaya alan Türk donanmasından, iki direkli, tek ve çift oturaklı iki kadırga ile “fusta” denilen hafif teknelerden 60 kadarı, kuruya döşenen ve koyun, sığır yağlarıyla kayganlaştırılmış yuvarlak kalaslar üzerinden, makaralar, ırgatlar, mandalar koşulup tepeye, oradan da yelkenleri açılıp “Galata ensesinden, havada uçurulur gibi” limana indiriliyor… İmparator elçi gönderip surlara kadar dış arazileri bırakmak şartıyla barış önerisinde bulunuyor. Dukas, Türk hakanının bu öneriye yanıtının, “Ya Bizans’ı alırım; yahut Bizans beni! İmparatorun Mora’ya gitmesine izin verebilirim. Ancak bu şartla dost kalabiliriz. Kenti savaşla alırsam imparatoru ve direnen herkesi kılıçtan geçirtmem doğaldır. Kostantinopolis’i alacağım, velev boş kalmış olsa da” olduğunu yazıyor…

BANA, KENTİN SURLARI VE YAPILARI GEREK

Haliç tarafındaki zayıf surların da teknelere bindirilmiş Türk savaşçılarca kuşatmaya alınmasının, savunmayı büsbütün yetersiz kılacağı aşikâr. Toplar, 14 ayrı noktadan surları dövüyor; Türk istihkâmcılar, yıkılan bedenlerin enkazıyla hendekleri dolduruyor; yukarıdan ve aşağıdan ok, fındık kurşunu, sapan taşı yağdırılıyor; savun*macılar, yaklaşan yeniçerilere, kızgın yağlar, kaynar sular, yanan paçavralar atıyor.

Giustiniani, Cenovalı muharipler, saray muhafızları, Galata silahşörleri ve seçme gönüllülerle kritik noktaları canla başla savunurken, Galata Cenevizleri, gündüzleri Türklere, geceleri Bizans’a; Venediklilerse salt Bizans’a lojistik destek veriyor. Cenevizlilerin ikili tutumunu ihanet sayan II. Mehmed öfkeli: “Önce ejderhayı ezeceğim,” diyor, “sonra yılanı”.

Tarafların mucizeler beklediği bu orta günlerde II. Mehmed, bir merhamet jestinde bulunarak “nâme” gönderiyor: “Savaşın akibetini Tanrı belirler. Fırsat varken, soylularla kentten ayrıl. Aksi halde hepiniz öleceksiniz; İstanbul halkı da dünyanın dört tarafına dağılacak!”

Konstantinos’tan 24 Mayıs akşamı bir kahramana yaraşır yanıt geliyor: “Burası bizim vatanımız. Kalelerimizin çoğunu zaten aldın. Oraların ahalisi de İstanbul’a sığındı. Sıkıntı içinde yaşıyor; üstelik hazinene ağır vergiler ödüyoruz. Kenti teslim etme yetkimiz yok; ölene dek savunacağız!” Ve Sultan Mehmed, 25 Mayıs’ta nihai kararını ilan ediyor: “Bana, kentin surları ve yapıları gerek. Taşınabilir her şeyi ganimet olarak asker yoldaşlarıma bırakacağım!” Son büyük saldırı buyruğunu 27 Mayıs gecesi veriyor: “Yürüyüş ve yağma!”

saldiri başliyor… Genel saldırı, 29 Mayıs 1453 Salı sabahı fecir sessizliğini yırtan top salvoları ile başlıyor. Hücumlar, Yaldızlıkapı-Tekfursarayı; Tekfursarayı-Ayvansaray arasında iki cephede; asıl yoğunluksa, günlerdir topların dövdüğü Topkapısı-Edirnekapısı arasında gelişiyor.

10 bin yeniçeriyle 80 bin tımar askerinin üç cepheden surlara ilerleyen kollarına komuta edenlerin başında, beyaz atlı, zırhlı miğferli, yalın kılıçlı II. Mehmed var. Haliç’teki teknelere bindirilmiş azepler, Tahtakapı-Unkapanı kıyı surlarına yükleniyor.

Kritovulos, Deryabeyi Hamza’nın özel donanımlı gemilerle Haliç ağzındaki zinciri kırdığını; Bizans gemileri batırılırken azeplerin de Haliç kapılarını kırıp kente girdiğini yazıyor. O kritik saatlerde, surları aşan Türklerle savaşırken zırhı delinip kolu parçalanan Giustiniani’nin, İmparator Konstantinos’a başarı diledikten sonra sedyeyle gemiye taşınmasının, savunmacıları paniğe sevk ettiği anlaşılıyor. Bizans tarihi uzmanı Ostrogorsky, 53 günlük savunmanın çözülmesinde, bu Cenovalı denizcinin saf dışı kalmasını nedenlerin başlıcası olarak gösteriyor.

Dukas, kente ilk giren Türklerin sadece üç kayıp verdiğini, buna karşılık saraya doğru ilerlerken, iç kesimlerde 50 bin Rumun pusuda olduğu söylentisi nedeniyle askerden ve ahaliden yakaladıkları 2000 kişiyi tutsak etmeyip öldürdüklerini; ancak semtlerin ıssızlığından söylentinin asılsızlığı anlaşılınca yaptıklarından pişmanlık duyduklarını yazıyor. Ayasofya’ya sığınıp tunç kapıları kapatan Patrik Grigorios ve papazlarla Rum, Lâtin yaklaşık 10 bin kişi de tutsak ediliyor.

28 Mayıs’ı 29 Mayıs’a bağlayan geceyi Tekfur Sarayı’nda geçiren İmparator Konstantinos Palaiologos’un akibeti konusunda farklı söylenceler var. Bir söylenceye göre; Giustiniani yaralanıp gemiye götürülünce umutsuzca sarayına gidiyor; hazinesindeki mücevheratı alıp Haliç’teki gemisine inerken Eğrikapı civarında veya Ayasofya’ya çekilmek isterken Zeyrek’te, Türk gemilerinden boşalan azeplerce öldürülüyor.

“konstantİniyye fatihi” İstanbul’u aldık*tan sonra künyesine “Karaların Sultanı, İki De*nizin Hakanı”, “Daima muzaffer” sanları eklenen; artık “Konstantİniyye Fâtihi”, “Fâtih Sultan Mehmed” diye anılacak olan II. Mehmed, 53 günlük kuşatma sonrasında, 29 Mayıs 1453 Salı günü kuşluk vaktinde teslim olan İstanbul’a, akşama doğru Edirnekapısı’ndan giriyor.

Bezekli bir haşa örtülmüş atında, zırhlı ve miğferli. Türklerin Uluyol adını verecekleri şeref güzergâhı Mese’yi izleyerek doğruca “Cennetten bir âyet amma, devleti gibi harabe olmuş” diye tanımladığı kentin Ayasofyası’na gidiyor.

Fâtih’in İstanbul’a girişinin tanıklarından Tursun Beğ, “Hz. Muhammed’in Burak’a binip Cenneti seyredişi gibi”, padişahın, insan yapısına benzetemediği anıtlara, harabelere ibret gözüyle baktığını yazıyor. Ayasofya’nın camiye çevrilmesini, tek taşma zarar verilmemesini emrediyor. Döşemesine kazma vuran bir yeniçeriyi kendi kılıcıyla cezalandırıyor. İstanbul’u kimler kurmuş, bu*radan kimler gelip geçmiş öğrenmek için Rum-dan, Frengistan’dan tarih bilenlerin toplanmasını emrediyor. Ve Fatih, “İstanbul, karaların ve denizlerin anahtarı olmaya münasiptir. Bundan sonra tahtım İstanbuldur” diye buyuruyor…

YIL 1366. Trakya ve Kocaeli’nin tamamı Osmanlı’nın elinde. Bizans ve İstanbul iki taraftan birden sıkıştırılıyor. Şehirde gergin günler yaşanıyor. Bizans imparatorları ve Batı dünyası, İstanbul’un Türklerin eline düşeceği endişesi içinde; bir Haçlı seferi için hazırlık yapılıyor.

Bu konuda pek çok görüş ileri sürülüyor… Hat*ta, bir ara, İstanbul’un Venediklilere teslim edilmesi dahi düşünülüyor…

1366, İstanbul’un hafızasında yer eden bir tarih. Çünkü Osmanlılar, İstanbul’u ilk kez bu tarihte zorluyor. Birinci Murad, Küçükçekmece yakınında iki hisarı ele geçirmiş. Bizanslı devlet adamı Kydones bir nutkunda, İstanbul’da mahpus kaldıklarım söylüyor…

Kuşatmadan Önce ve Sonra.

Ve 1372. Artık Osmanlılara haraç veren bir devlet haline gelen Bizans, bir yandan da Papalık’la ilişkilerini sürdürüp, Osmanlı aleyhine bir Haçlı seferini harekete geçirmeye çalışıyor.

Yıllar akıp giderken İstanbul, 1396’da, ilk sistemli kuşatma ile yüz yüze kalıyor. Niğbolu’da Bi*zans’ın yardımına gelen Haçlı ordusunu bozguna uğratan I. Bayezid, dönüp İstanbul’u kuşatı*yor. 1396’da başlayan abluka 1402’ye kadar sürüyor. Bu baskı sonucu Bizans, şehirde bir Müslüman mahallesi kurulmasına ve bir Türk kadı tayinine razı oluyor. 1402’de Timur’un seferiyle bu abluka da son buluyor.

Bundan sonraki kuşatmaların ilkini 1411’de, Yıldırım’ın oğlu Musa Çelebi gerçekleştiriyor. Bizans, Musa’nın rakibi Mehmed Çelebi ile anlaşarak bu tehditten kurtuluyor; Musa Çelebi ortadan kaldırılıyor ve Bizans’ın Murad’a karşı kardeşlerini taht için kışkırtması üzerine, 1422’de, İstanbul üçüncü kez kuşatılıyor.

Ve artık yıllardan 1439… İmparator ve Patrik büyük bir heyetle Floransa’da. Floransa Konsülü’nde Bizans Ortodoks Kilisesi, Papa’nın üstünlüğünü kabul ediyor.

Hıristiyan dünyası ile Bizans’ın bu anlaşması Osmanlı’yı ürkütüyor. İstanbul’un fethi, Osmanlı devletinin geleceği için bir ölüm kalım meselesi haline geliyor. Bizans’ın Papalık’la müzakeresi sonucu 1444’te bütün Avrupa’nın katıldığı yeni bir Haçlı seferi düzenleniyor. Ancak, Varna’ya kadar gelen Haçlıların yenilmesiyle Bizans bütün ümidini kaybediyor…

Yıl 1451… Osmanlı tahtında artık Sultan II. Mehmed var. Sultan, kumandanları Zağanos ve Şahabeddin Paşa ile İstanbul’un mutlaka alınmasına karar veriyor.

Daha ihtiyatlı düşünen Çandarlı Halil Paşa ise, Batı’nın Bizans’a yardıma geleceğinden çekindiği için kuşatmaya karşı çıkıyor.

Sonuçta sözü edilen, güçlü surları ile daha önceki kuşatmalara dayanmış bir kent. Onu kuşatacak ordunun, önce bir hendeği, sonra kale bedenlerini aşıp, onun da arkasında yer alan surları geçmesi gerekiyor…

II. Mehmed bu zorlukları bertaraf edecek tedbirler alıyor: Öncelikle donanma gönderebilecek Venedik’e büyük ticaret imtiyazları sağlıyor.

Ardından Papalık nezdinde itibarı -ve başlıca askerî gücü- olan Macaristan’a bazı tavizler veriyor. Böylelikle Batı’yı oyalıyor.

Ancak, başta Venedikliler olmak üzere İtalyanlardan oluşan asker ve kumandanların savunduğu surlar yıkılmadıkça büyük bir ordunun İstanbul’u alması hemen hemen imkânsız.

Fatih, buna çare olarak da, Macar mühendis Urban’ı hizmetine alıp, devrindeki en büyük topları döktürüyor.

Haliç, Bizanslılar tarafından Sarayburnu’ndan Kurşunlu Mahzen’e kadar uzanan dev bir zincir ile kapatılmış… Şehre erzak getiren dört gemi Türk donanmasını yararak Haliç’e giriyor ve bu gelişme, Osmanlı ordusunda karamsarlık havasına yol açıyor. Bazı kaynaklarda ise, bazı askerlerin “bu işin sonu yok” diyerek ordudan ayrıldıklarından söz ediliyor…

Bizans İmparatoru’na elçiler göndererek üç defa teslim teklifinde bulunan Sultan, İmparatorun, İtalyanlar’ın baskısıyla buna olumsuz cevap vermesi üzerine, İslam hukukuna göre teslim olmayı reddeden düşmanın malı ve cam gazilere helal olduğundan, askere yağma izni veriyor.

29 Mayıs sabahı genel taarruz ile surlardan giren Osmanlı ordusu şehre yayılarak halkı esir etmeye ve yağmaya koyuluyor.

Ancak, daha önce, “Şehrin taşı toprağı ve binaları benim, halkı ve malları sizindir” beyanında bulunan ve şehrin harabeye dönmesini istemeyen Fatih, yağmaya son veriyor.

Fethin ardından Fatih, İmparator’un başvekili Lucas Notaras’ı huzuruna çağırıp, “Şehri neden teslim etmediniz, şehir harap oldu” diye azarlıyor. Notaras’ın cevabını Kritovulos şöyle aktarıyor: “Söz İtalyanlarındı”…

İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed şehri nüfuslandırmak ve Rumları geri çağırmak için Patrikhane’yi ihya ediyor. Esir Rumları surların tamirinde çalıştırıyor; serbest olup şehirde kalmalarını sağlıyor.

Fatih, kuşatma sırasında Bizans nüfusu 30-40 bine kadar düşen ve harap durumda olan İstanbul’u bir metropolis durumuna getirmek için bütün sultanlığı boyunca büyük çaba gösteriyor.

Şehrin su ihtiyacı için Kırkçeşme su yollarını yaptırıyor. Küçükçekmece’de büyük bir köprü inşa ettiriyor. Haliç üzerinde kapanlar, Fatih Camii etrafında Saraçhane, Kapalıçarşı’da bedesten, hep İstanbul’u ihya için inşa ediliyor.

1459 yılında vezirleri huzuruna çağıran Fatih, her birine şehrin bir nahiyesinde cami, medrese ve imaret yaptırmalarını emrediyor. Böylece bu külliyeler çevresinde yerleşmeler çoğalıyor.

Zaman içinde Mahmud Paşa külliyesi etrafında ticaret gelişiyor; Gedik Ahmed Paşa külliyesi etrafında Gedikpaşa Mahallesi oluşuyor.

Ayrıca sürgün yoluyla Anadolu ve Rumeli’nden 5000 aile getiriliyor. 1478 yılında İstanbul kadısı Muhyiddin’in yaptığı sayımda kentin nüfusunun 60 bine ulaştığı, yüzlerce dükkân ve binanın yeniden inşa edildiği belirtiliyor.

Fatih, ticareti canlandırmak için 1454 yılında Venedik’e, 1463 yılında da Floransa’ya ticaret imtiyazları veriyor; her türlü halkı getirip yerleştirmekte imtiyazlar tanıyor.

Fetihten önce kubbesinin bir bölümü yıkık olan Ayasofya’yı ayakta tutmak için İstanbul’un 13.000 altın tutan cizye gelirini tahsil ediyor.

Ve harap Bizans üzerine İstanbul, Fatih tarafından yeniden inşa ediliyor…

Kuşatma Altındaki Kent ve Görkemli Bir Fetih Öyküsü…

11 Nisan’da büyük toplar Topkapı-Edirnekapı arasına yerleştiriliyor. Mancınıklar surların önüne mevzileniyor. O 12 Mayıs’ta Edirnekapı ve Eğrikapı arasındaki bölgeye bü*yük bir taarruz yapılıyor. O Venedik ve Bizans gemilerine Galata üzerinden havan topuyla aşırtma atış yapılıyor. Bu olay tarihte bir ilk. 0 29 Mayıs sabahı son muharebe. Ve savunma çöküyor. 0 Cebe Ali Bey Haliç’teki kapıyı kırıp kente giriyor. O Bir grup Giritli, Bahçekapı civarında son kez direniyor. 0 Donanma komutanı Hamza Bey’e 29 Mayıs’ta son hücumda deniz surlarına yaklaşıp ateş açması, gerekirse merdivenlerle surlara hücum etmesi emrediliyor. O sabah zırhlı azepler (deniz askerleri) karaya çıkıyor.

Son Roma

FATİH SULTAN MEHMED, Rönesans devriminin tipik entelektüeli ve önyargısız bir portresi. Yaşadığı dönemde ne Batı’da ne Doğu’da her iki kültürü de onun kadar iyi bilen bir devlet adamı yok. Arapça, Farsça bilgisi çok derin.

Bizans ve İtalyan kaynakları, Yunancayı dinlediği, okuduğu, anladığı ve bilgisine sahip olduğunu söylüyor. İtalyanca da biliyor.

Sanat ve tarih bilgisi de yüksek düzeyde. Büyük İskender ve Sezar’ı çok iyi okuyor ve biliyor. Çok bilinçli bir şekilde, eski Roma mirasına aday olduğunu görüyor.

Sultan Mehmed, İstanbul’un fethi ile bunu gerçekleştirdiğini biliyor. Üstelik o tarihte henüz Tuna bölgesine ulaşmamış ve Anadolu’nun yarısını fethetmemiş. Şark dünyası Memluklular’ın elinde…

Osmanlı İmparatorluğu’nun III. Roma olmasındaki unsurlardan birincisi, Fatih’in, Kayzer-i Rum (Rum Kralı) titrini taşıyor olması. Türk imparatorlarındaki bu Rum adı, Selçuklu Türkçesi’nden beri kullanılıyor ve bu, hiç şüphesiz, Roma anla mina geliyor.

İkinci unsur ise, Anadolu ve Rum bölgesindeki eyalet bölümlemesinin dahi eski Roma eyalet sınırları ile örtüşmesi.

Fatih Sultan Mehmed, klasik Roma’nın tüm kurumlarını koruyor. Patrikliğin adı da Rum-Ortodoks. Bu, aynı zamanda Ekumenik vasfını kapsıyor, çünkü Ekumenon, “insan yaşayan yer” ve Roma İmparatorluğu da Ekumenon.

İlk Roma pagan, ikincisi Hıristiyan (burada Bizans adı yanlış kullanılıyor; bu, 16. yüzyılda Hieronimus Wolf un adlandırması), üçüncüsü, yani Osmanlı ise Müslüman. Osmanlı’da evrensel*lik esprisi içinde, cemaatlerin özgürlüğü değil, idari katılımı söz konusu. Bu cemaatlerden etnarh (milletbaşı), devlet karşısında sorumluluğu yüksek olan idari sınıf ve millet, her dinin özerk idaresi içinde devlet tarafından kontrol ediliyor, idareye iştirak ediyor. Yeniçağların milli devletleri ortaya çıkarken Osmanlı İmparatorluğu’nun

sınırları da genişliyor. Ancak burada tarihsel bir uyuşmazlık söz konusu. Osmanlı, milli devletlerin ortasında, onlarla aynı dünyayı paylaşan bir imparatorluk.

18. yüzyıldaki sanayi devrimine ayak uyduramayan ve ortaya çıkan milliyetçilik akımlarıyla gerilemeye başlayan Osmanlı İmparatorluğu, “Son Roma”.

Ve bu çerçevede değerlendirildiğinde, son Roma İmparatoru portresi de, hiç şüphesiz ki II. Abdülhamid…

http://turkeireiseleiter.com/