+ Yorum (Cevap) yazın
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 Toplam: 7

Yeniçeriler

Bilim ve Astronomi Kategorisinde ve Tarih Forum'u Forumunda Bulunan Yeniçeriler Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> Merhaba Belgrat Ormanları’nda bir baykuş ürpertici sesiyle ötüyor. Karanlık kuytu köşede küçük bir ateş… Kâinatın dansını oynuyor sanki her bir

  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810

    Yeniçeriler

    Merhaba



    Belgrat Ormanları’nda bir baykuş ürpertici sesiyle ötüyor. Karanlık kuytu köşede küçük bir ateş… Kâinatın dansını oynuyor sanki her bir yalım, dervişler gibi. Arada omuz omuza verip eğilip doğruluyorlar, halka-i zikr oluşturup kutsal kelimeler fısıldıyorlar sanki. Sanki birilerini anıyorlar. ..

    Divan şiirinde masalsı bir yaratık vardır, ateşe girdiği halde yanmaz, alev yer, alev içer. Adı “semender”dir. Bir de bu yaratığa öykünenler vardı o devirlerde. Daha bıyıkları terlemeden ruhları örs ile çekiç arasında biçimlenirdi onların ve onlar “Yanar od’a giren semenderiz” derdi… Yeniçeriler… Belgrad Ormanları, kolları dövmeli bu semenderlerin alevlerin içinde görüldüğü en son mekândı. Giysileri, bayrakları, flamaları ve kutsal eşyaları yakılıp yok edildi, camileri yıktırıldı, hatta mezar taşları bile kırıldı… Onlardan bize kalan, Avrupalıların çizdiği birkaç abartılı gravür, birkaç belirsiz minyatür sadece…

    Başka bir şey daha var:
    Binlerce yeniçerinin ağzından gökgürültüsü gibi çıkan bir ses,
    bir gülbenk:

    “Allah Allah eyvallah
    Baş üryan, sine püryan, kılıç al kan
    Bu meydanda nice başlar kesilir hiç olmaz soran!..
    Eyvallah!.. Eyvallah!..
    Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan
    Kulluğumuz Padişaha ayan.
    Üçler, Yediler, Kırklar
    Gülbank-i Muhammedi, nûr-i nebi, kerem-i Ali
    Pirimiz, hünkârımız Hacı Bektaşi Veli
    Demine devrânına hu diyelim!..
    Huuuuuuuuuuu!..”
    Avrupa, Asya, Afrika… 450 yıl… Üç kıtaya meydan okudu bu sözler… Savaş alanları önce bu sözlerle sarsıldı ve bu sözler korkuyu zincirlerinden boşaltıp yırtıcı bir hayvan gibi düşmanın yüreğine saldı… Ama yine en çok bu sözler “Saadet Kapısı” İstanbul’un sokaklarında ve meydanlarında yankılandı ve ardında tüfek fitili kokusu, ateş, kan ve gözyaşı bıraktı…

    Yeniçeriler efsanevi neferlerdi. Çünkü onlar, baş*kasında bulunmayan bir şeye sahipti: Bir öyküye, dehşet bir öyküye!

    Akıncı gazilerin getirdiği esirlerin beşte biriydi onlar ve onlara, beşte bir anlamını çağrıştıran “Pençik oğlanları” denildi. Yaşları 8 ile 18 arasındaydı; güçlü kuvvetli, beden ve yüz çizgileri kusursuzdu. Anadolu’daki Türk*lerin yanma verildiler. Çift sürüp, Türkçe öğrendiler. Sonra “kapuya” getirdiler onları, ak börük giydirdiler ve adlarını da yeni asker anlamında “yeniçeri” kodular. İş*te yeniçeri “ol vakitten beru kaldı”. Cihan Devleti’nin kuruluşundan hemen sonra, 14. yüzyılın ikinci yarısıydı (1360’lı yıllar) ve onların öyküleri “ol vakitte” başladı.

    Onlar, padişahın mutlak gücüne karşı çıkanlara ya da onu paylaşmak isteyenlere doğrultulmuş silahlardı. Kimi zaman düşmana, kimi zaman isyan eden halka, çoğun*lukla da beylere karşı… Evlenmeleri yasaktı. Aile, aşiret, kan bağları; hepsi budanmıştı. Sadece tek bir kişiye bağlıydılar: Padişah. Onun kullarıydılar. Âşıkpaşazâde Derviş Ahmed (Âşıki) der ki: “Gereklidir yeniçeri kapu-da/ Ki Han’ı gözliyeler her Tapuda”. “Kapu” devletti, “Tapu” da padişahın hükümdarlık yani “devlete tasarruf” hakkı. Yeniçeri Ocağı, Osmanlı hanedanının kayıtsız şartsız hükümranlığını sağlamak ve korumak için kuruldu. Edirne, Bursa ve fetihten sonra İstanbul başta olmak üzere bütün kalelerin asayişi ve korunması yeniçerilere emanet edildi.

    Osmanlı ordusunun diğer neferleri gibi fetihlerden sonra memleketlerine dönmezdi yeniçeriler. Onların memleketleri, “her şeyden önce itaate, yorgunluğa, açlığa tahammül etmeyi öğrendikleri” kışlalarıydı. Padişahın emir ve kumandası altında Osmanlı’nın ilk daimi kuvveti oldular. Dünyada piyade birliklerinin ve düzenli orduların da ilk örneğiydi onlar.

    “Gökyüzü çökse, mızraklarımızın üstünde tutacağız!” Macar Kralı Sigismund, 1396 yılında komutası altındaki 120 bin kılıca böyle seslenirken bütün bunları bilmesine olanak yoktu. İki ordu Niğbolu’da karşılaştı. Aralarında ünlü pek çok şövalyenin bulunduğu 10 bin Fransız derhal Sultan Bayezid’in bulunduğu tarafa, Osmanlı ordusunun (70-80 bin kişi olduğu tahmin ediliyor) merkezine saldırdı. Şövalyeler ilk kademedeki hafif yaya kuvvetlerini tümüyle katletti ve yeniçerilere yüklendi. Sultan Bayezid onların arkasındaydı. Sadece nefes alınabilecek kadar bir an kalmıştı. Ama o yeniçeriler ki, hilal gibi açıldı, açıldı ve Fransızları çelik gibi bir kıskaç içine aldı. Üç saat sonra kıskaç kapandı; Fransız şövalyelerinin bir bölümü imha edilmiş, bir bölümü de esir alınmıştı…

    Yine de onların sadakatini en iyi gösteren örnek belki de 1402 Ankara Savaşı’dır. İhanet dolu bir meydan savaşıydı ve ihanet edenler de yeniçeriler değil, Anadolu’nun tımarlı sipahileriydi. Yeniçeriler, geri çekilmeyi asla kabul etmeyen Yıldırım Bayezid’le birlikte hava kararana kadar döğüştü. Al-i Osman tarihinin bir yeniçeri ağzından kaydedilmiş satırlarını birlikte okuyalım:

    “Biz, ‘ey padişah, alaydan çıkma’ dedik. Yıldırım Han’ı yenemedik, bizim aramızdan çıktı. Meydanda bir zaman sonra gördük ki Timur askeri, Yıldırım Han’ı ele geçirmiş, Timur’a götürdüler. Bunu görünce biz de teslim olduk. Ama eğer Yıldırım Han sözümüzü tutup aramızdan çıkmasaydı, akşam olunca onu alıp kaçardık. Timur’un askeri bizi dağlarda bulamazdı.”

    Sadakati nefrete dönüştüren neydi? Akıp geçen yüzyıllar mı? Termodinamiğin ikinci yasası, yani yaşayan her bütünün bozulmasını kaçmalmaz gören entropi mi?

    Padişahın “Tanrının yeryüzündeki gölgesi” olarak kalmasını sağlayan yeniçerilerdi ve 17. yüzyılda bu gerçeği fark ettiklerinde, o kutsal gölgeye istedikleri kişiliği vermeye başladılar. Pek çok araştırmacıya göre 17. yüzyıl, ocağın yozlaşmaya, bozulmaya yüz tuttuğu dönemdir. Oysa bu yüzyılla birlikte çözülmeye başlamayan neyi vardı Osmanlının? Sadece zaferler değil, ünlü Osmanlı çinileri bile bu yüzyılda stoktan kullanılmaya başlanmadı mı? Masalsı bir âlem yaratan siyah ve kırmızı konturlar,firuze, mavi, yeşil, lale, sünbül, karanfil, nar çiçeği,’ şakayık ve kiraz dalları bu yüzyılda entrika, rüşvet, dehşet ve korkuyla yer değiştirmedi mi? Mum ışığı, el yazması kitaplar, tefsirler ve tefsirlerin tevsirlerine dayanan peçeli düşünceler, Cihan Devleti’ni sarmaya başlayan bu karanlık sisi dağıtamadı. Sonunda bütün fatura yeniçerilere çıktı, hem de dünya tarihinde benzerine rastlanmayacak kadar trajik biçimde… Osmanlı’nın 1402’de Ankara’daki yenilgisinin sonuçları çok ağır olmuştu. Rumeli’de fütuhat durmuş, artık esir alınamadığı için Yeniçeri Ocağı’nı besleyen pençik oğlanlarının ardı kesilmişti. Burada devreye Vezir Çandarlı Ali Paşa girdi, Devşirme Kanunu yapıldı. Ve yeniçerilerin öykülerine de yeni öyküler eklendi, dallanıp budaklandı.

    Artık onlar çok uzak diyarlardan; Osmanlı yönetimi altındaki Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Hırvatistan, Bosna-Hersek ve Macaristan’dan -Yavuz Sultan Selim zamanından itibaren de Anadolu’dan- devşirilip, “sürü” denilen 100-150 kişilik kafileler halinde yaya olarak yola çıkan, 2 bin ile 10 bin arasında Hıristiyan çocuğuydu. Ama rasgele toplanmamışlardı. Türk, Kürt, Acem, Arap, Rus, Yahudi, Gürcü ve Çingenelerden de oğlan alınmadı. Esas-ı Nizam-ı Yeniçeri’de yazar:

    “Papaz oğlunu ve kâfir arasında aslı eyu olan kâfirin oğlunu alalar. İki oğlu olanın birisin alalar… Babası ve anası ölüp yetim kalan oğlanı almayalar. Gözü aç ve bi edep olur. Sığırtmaç ve çoban oğlunu dahi almayalar. Zira anların her biri dağda büyümüşlerdir, bi-edeplerdir… Kel olanı alınmaya, fodal ve gevezehar olur. Aceleci oğlanı almayalar; kıskanç, inatçı olur. Sureta taze şeklinde olan köse oğlanı alınmaya, fitne ve fesat ehli olduğundan maada düşman gözüne ufak gelir; kudretten sünnetli olan oğlan alınmaya… Türkçe bilür oğlan alınmaya ve kâfirdeyken evli olan oğlanı alınmaya, yüzü gözü açık olur ve evli olan ise padişaha kul olmaz.

    Sanat ehli olan oğlan dahi alınmaya. Zira sanat ehli olan ulufe içün bela çekmez… Çok uzun boylu oğlan alınmaya. Ahmak olur… Çok kısa boylu oğlan alınmaya, fitne olur. Orta boylu oğlan alınmak gerektir…”

    Devşirilen oğlanlar, özenle seçildiğinden hepsi de sağlıklı, güçlü ve zekiydi. Kaçmasınlar ya da yolda değiştirilmesinler diye kızıl aba ve sivri külah giydirilirdi.

    Sürücübaşının gözetiminde bu “turna kuşu sürüsü”, devletin önceden saptadığı hanlarda, kervansaraylarda konaklaya konaklaya imparatorluğun merkezine varırdı. Merkez önce Edirne’ydi, sonra İstanbul oldu. Defterler karşılaştırılır, yoklama yapılırdı. Bir usulsüzlük bulunursa çeşitli cezalar verilirdi.

    İslami bir ad verilmeden önce sünnet edilirdi onlar. Sonra, başında sorguçlu beyaz sarıklı kavuğu, üzerinde sırma işlemeli kırmızı kadifeden kaftanıyla yeniçeri ağası, Ağakapusu merdiveninin başına iner ve oğlanlar ona teker teker künyeleri ile takdim olunurdu. Yüz ve vücut yapıları güzel ve de zeki olanlar Saray-ı Hümayun’a içoğlanı olarak ayrılır, kalanlar acemi oğlanı adı altında, Acemi Ocağı kışlasında eğitim ve talim görürdü. Belirli bir sürenin ardından, Yeniçeri Ocağı’nın kütük defterine kaydedilir, yeniçeri yapılırlardı.

    http://turkeireiseleiter.com/
    Konu mopsy tarafından (06-03-2012 Saat 12:03 PM ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Yuvalarından nasıl kopardı o çocuklar? Ad, dil ve din değişimi ruhsal coğrafyalarında ne tür çöküntülere ya da yükseltilere neden olurdu? Bilmiyoruz. Yeniçeri olduklarında, parçalanmış çocukluk anıları ruhlarının en ulaşılmaz köşelerine çoktan gömülmüş olmalıydı. Belki de bu yüzden kendilerinden nefret etmişlerdi; savaşlarda ölüm makinesine dönüşmeleri, ayaklanmalarda, “kelle isterüz”, “verin bize paralayalım!” haykırışları bu yüzdendi…

    Yeniçeriler başlarına beyaz keçeden “börk”, üstlerine de “dolama” denilen, miri mavi ya da lacivert çuhadan, topuklara kadar inen cübbemsi bir elbise giyerdi/Bellerine doladıkları kuşakta bir bıçak taşırlardı; savaş zamanında da pala; ateşli silahlar döneminde de bir çift tabanca. Sefere giderken ve konaklama sırasında padişahı korur, savaşta ordunun merkez kuvvetinde yer alırlardı. Padişah da onların arkasında at üzerinde dururdu. Cenk alanına girerken börklerini ve dolamalarını çıkartıp zırh kuşanır, demir kolçak, demir elçek ve demir dizçek takıp kendilerini ölümün dondurucu alevine atarlardı.

    Niğbolu Savaşı’ndan 48 yıl sonra, 10 Kasım 1444 Salı günüydü. Hıristiyanlar için uğurlu bir gündü ve büyük bir olasılıkla hava parçalı bulutluydu. Varna önlerinde müthiş bir savaş oluyordu. Osmanlı ordusunun sağ ve sol kanatları bozulmuştu ve Macar Kralı Ladislav da bunu fark etmişti. Polonyalı kuvvetlerle birlikte padişahın üzerine doğru hücum ederek sancakların bulunduğu yere kadar geldi. Şiddetli bir savunma gösterdi yeniçeriler ve yine o yeniçeriler hilal gibi açıldı ve içeri giren düşman kuvvetini çevirdi. Tam bu sırada Timurtaş adlı bir yeniçeri baltasını kralın atının ayağına salladı ve atı ve atla birlikte kralı yere düşürdü. Yeniçeri komutanlarından Koca Hızır da hemen koşup kralın başını kesti ve onu bir mızrağın ucuna takıp bağırmaya başladı. Manzarayı gören Polonya kuvvetlerinin morali bozuldu ve kaçmaya kalkıştılar ama hiçbiri kaçamadı…

    Osmanlı’nın Balkanlar’da hâkimiyetini sağlayan bir savaştı bu. Ama çok daha önemli bir şey oldu bu savaştan sonra Edirne Buçuktepe’de…

    Yeniçeriler ilk kez burada, Edirne’ye yukarıdan bakan bu tepede ayaklandı ve onlar ilk kez burada siyasetin girdabına daldı. Osmanlı’yı yönetenler de ilk kez burada ateşle oynadı…

    Merak etmiştim Buçuktepe’yi. Oraya vardığımda sis kaim bir duvardan farksızdı. Boy boy televizyon vericileri ve mezar taşlarının siluetleri hayaletler gibi beliriyordu sahnede…

    Buçuktepe o zamanlar kentin dışında kalıyordu. Fatih ikinci kez tahta oturmuş, henüz üç ay geçmişti; 1446 Mart’ıydı. Yangın çıkmıştı; Edirne alevler içindeydi. Yeniçeriler işte bu sırada kışlalarını terk etti. Ama sadece kışlalarını terk etmekle kalmadılar, bir paşanın da konağını yağmaladıktan sonra pürsilah buraya geldiler.

    Niçin ayaklanmışlardı? Yanıt basitti: Yeni padişah paranın gümüş ayarını düşürmüştü. “Esnafla alışverişte zararımız olmuştur” diyor, zararlarının telafi edilmesini istiyorlardı. Konağı yağmalanan paşa da, Sultan Mehmed’ in ayarı düşük parasının kesilmesi işini gözeten Rumeli Beylerbeyi Şahabeddin Paşa’ydı.

    Ayaklanmanın öyküsü buydu. Binbir Gece Masalları gibi, öykünün içinde başka öyküler de vardı tabii. Ama sonuçta, paranın ayarının düşürülmesi ve bu ilk yeniçeri ayaklanması hafife alınacak bir olay değildi. Bir şeylerin iyi gitmediğinin, devletin mali ve siyasi dengelerinin bozulmaya başladığının ilk işaretiydi bunlar. Çözüm bulunmadığında başka askeri ayaklanmaların da meydana geleceğinin ve giderek onların sosyal isyanlara dönüşeceğinin ilk habercileriydi. Böyle yorumlanmadı tabii; paranın ayarını düşürmek bunalımlarda ilk başvurulan yol oldu hep ve onu da hep bir ayaklanma izledi.

    İstanbul’un fethi sırasında onlara destanlar yazıldı. Gösterdiği kahramanlıktan dolayı ilkokul sıralarında adı belleğimize kazman Ulubatlı Hasan da bir yeniçeriydi… Artık Yeniçeri Ocağı, Osmanlı’nın en itibarlı kurumuydu ve onun neferleri üç kıtada daha çok uzun yollar kat edecekti. Ama daha önce ikinci kez ayaklanacaklar ve bu da İstanbul’daki ilk ayaklanma olacaktı.

    Fatih’in ölümünü gizleyen ve Şehzade Cem’in başa geçmesini arzulayan Veziriazam Karamani Mehmed Paşa’nın başı bir mızrağın ucuna geçirilip sokak sokak dolaştırılacak, Fatih’in doktoru Yahudi Yakup Paşa öldürülecek, Eminönü’ndeki Yahudi Mahallesi ile Venedikli ve Floransalı tüccarların mağazaları yağmalanacaktı. Yirmi sekiz yıl sonra (1509) meydana gelen ve 45 gün süren, Marmara Denizi’nin dalgalarının İstanbul ve Galata surlarını aşarak sokakları istila etmesine neden olan ve halkın “küçük kıyamet” dediği deprem bile bu ayaklanma kadar dehşet saçmayacaktı… Yas ve korkunun birbirine karıştığı bu ortamda II. Bayezid Amasya’dan gelecek, zenginlerin halılar ve sırmalı kumaşlar döşettiği ve ayaklarına tabaklar dolusu altın ve gümüş döktüğü sokaklardan geçip Bab-ı Hümayun’dan saraya girecekti…

    Bayezid’i kendi elleriyle tahta çıkartan o yeniçeriler, 30 yıl sonra yine kendi elleriyle indirip oğlu Selimi padişah kıldılar. Bayezid tarihimize tahttan indirilen ilk padişah olarak geçti.

    İstanbul’dan yola çıkıp bazen beş ay, bazen bir buçuk yıl, hatta bazen üç yıl yürüyen yaya neferlerdi yeniçeriler. Batıda Belgrad’a, Budin’e, Viyana’ya, doğuda Bağdad’a, Tebriz’e, Karabağ’a, kuzeyde Bender’e, Hotin’e, Rusya bozkırlarına, Polonya ovalarına kadar yürüdüler. Güneyde Haleb’e, Şam’a, Kahire’ye, Sahra Çölü’ ne gittiler yürüyerek. Sağ kalanlar yine yaya döndü… Kışlalarında kaskatı bir hayat süren, itaat etmekten, yürümekten ve demir pençelerindeki palaları amansızca sallamaktan başka bir şey bilmeyen ruhsuz yaratıklar mıydı onlar? Mimaride evrensel şaheserler yaratan Sinan onlardan biriydi. Onların bazıları Osmanlı devletinin önemli siyasi mevkilerine geldi, hatta sadrazamlığa yükselenler bile oldu. Pek çok da şair vardı aralarında…

    Şehzadebaşı ile Vezneciler arasında, bir sokağın ana caddeyi kestiği yerde büyükçe bir tabela göze çarpar: “Tarihi Acemoğlu Hamamı” yazar üzerinde… Burası, yeniçerilerden geriye kalan tek özgün yapıdır. Kubbeleri gözükmez ve uzaktan köhne bir oteli andırır. Bahçe kapısı kilitlidir. Yüzlerce yıllık bir yan duvarında da küçük mavi bir plaka çivilidir: “Acemi Nefer Sokağı” yazar üzerinde… Birkaç kez gittim oraya. Pencerelerin birinden elimi siper edip içeriye bakmıştım. Hiçbir şey gözükmüyordu. Herhalde fareler cirit atıyordu.

  3. #3
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Çevredeki esnafa sordum: “Burası ne kadar zamandır çalışmıyor?” “Yılbaşına kadar çalışıyordu. Kapattılar…” “Geçen ay kapı vardı orada, sıvamışlar…” “Eee tabii, öyle kendi haline bırakıyorlar ki yıkılacak, sonra da oraya apartman dikecekler!” Aslında onun adı “Acemioğlanlar Hamamı”ydı ve o burada, geniş bir meydanı bulunan ve iki ana yapıdan oluşan Acemi Ocağı kışlasına aitti. Ocağın normal mevcudu 3 bin kişiydi ve bu 3 bin kişi burada yıkanırdı. Savaş, hastalık, yaşlılık gibi nedenlerle Yeniçeri Ocağı’nda boşalan yerleri burada yıkananlar doldururdu. Bu hamamın şimdiye kadar müze olması gerekmez miydi? Geçmişimizle yüzleşeceğimize, izleri silip onu karanlığa gömmekle benliğimizi zedelemiyor muyuz?

    Acemi oğlanlarının yaşça küçük olanları kışladan dışarı çıkartılmaz ama yetişkin olanlar İstanbul’un en ağır işlerini görürdü. Tersanede, taşocaklarında, inşaatlarda işçilik, miri fırınlarda hamurkârlık yapar, odun taşırlardı. Keçe külahları ve silahlarıyla, süpürge ve kürek ellerinde yolları, iskeleleri, meydanları temizlerler, yangınları da onlar söndürürdü.

    Yaşlı bir yeniçerinin evlenmesine ilk kez Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) izin verilmişti. Evli bir acemi oğlanının kayıtlara geçtiği tarih ise 1592’dir. Daha başka şeyler de oldu bu yüzyılda: III. Murad, Acemi Ocağı’na kural dışı gençlerin alınmasına izin verdi. Murad’ın belki de böyle davranmasının en önemli nedeni Avrupa devletlerinin ordularında ateşli silahlar kullanan piyadelerin artık belirleyici olmasıydı. Belki de yeniçeriler Osmanlı ordusunda bu yeni koşullara uyum sağlayabilecek tek kurum olarak görülüyordu. Çünkü bu tarihten sonra acemi oğlanlarının ve yeniçerilerin sayıları hızla arttı. Daha bir yüzyıl geçmeden de devşirme yöntemi artık işlemez oldu. Necdet Sakaoğlu anlatıyor:

    “Bunun sonunda Acemi Ocağı, disiplinsiz yeniçerilerin, kimi serseri, eşcinsel gençleri kapattıkları, çevreyi rahatsız eden birçok olayın yaşandığı yerlerden biri oldu. Bununla birlikte, yarı aç, çıplak, eğitimsiz acemi oğlanları, İstanbul yaşamında 19. yy başına kadar olagel-di… 18-19. yüzyıllarda, azılı yeniçeriler, yanlarında birer ikişer acemi oğlanını, köçek, civelek, oğlan adıyla gezdirmeyi alışkanlık edinmişlerdi… Kentteki her gösteriye ve ayaklanmaya bunlar da ya softalarla ya da kapıkulu askerleriyle ve esnafla birlikte katıldılar.”

    Acemi oğlanları yeniçeri yapılırken “kapuya” çıkar, yani ocağın kütük defterine kaydedilirdi. O kütük defteri ki, yeniçerilerin aynasıydı; terfilerinden, ödül ve cezalarına kadar her bir şey dikkatlice işlenirdi. Padişah, Irak, Mısır ya da Bosna’nın herhangi bir kasabasındaki bir yeniçerinin ne yaptığını bu defterde görebilirdi. Ama henüz böylesine güçlü olduğu devirlerde bile ocağın disiplinini hiçe sayanlar da çıkmıştı. Kayıtlara geçmiş bir vaka vardır: İstanbullu bir imam 1596 yılında Divan-ı Hümayun’a genç ve güzel eşinin bir yeniçeri tarafından kaçırıldığını arz eder. Dava açılır. Önce kütük defterinden sicili bozuk olanlar sorguya çekilir. Yoklama kaçakları aranır. Kötü şöhretli hanlar, şüpheli evler, esirci odaları basılır. Bir şey bulunamaz. Suçluyu bulmakla görevlendirilen yeniçeri Ferhat Ağa bunun üzerine Üsküdar’a geçer. Bir kahvede tüysüz bir oğlanla muhabbet eden bir yeniçeri, ağanın dikkatini çeker. Gerçekten de o aranan yeniçeridir, kadın ise erkek kılığına girmiştir. İkisinin sonu da feci oldu…

    Sefere gidiş ve dönüşte yeniçeri ağasının develerini yükleyip ağırlıklarını taşıyan, savaşlarda siper hizmetlerinde çalışan Deveciler Ortaları; padişah camiye giderken yayabaşıları sağında ve solunda ikişer ikişer yürüyen, avlarda ona refakat eden Haseki Ortaları; kemankeş, okçu ve atıcılıkta usta olup, savaş zamanında 400’ü padişahın çevresini kuşatan ve atının yularını tutan Solaklar Ortası; bir dirsek uzunluğunda, başparmak kalınlığında, zırhı bile delip geçen bir ok atan, “zemberek” adlı silahı kullanan Zemberekçiler Ortası; Turnacılar, Sekbanlar, Tüfekçiler, Katrancılar… Liste uzayıp gidiyor. Yeniçeri Ocağı’nın en küçük birliğiydi “orta”. Bugünkü bölüğün karşılığıydı ve 199 orta vardı… Ortaların komutanlarından yayabaşıları çoğunlukla samur veya vaşaktan kürk ya da bu kürklerle kaplı bir üst elbise giyer, başındaki sorguca balıkçıl tüyü takardı.

    Bir de Hukeşanlar vardı. Ocakta yer içer, ocakta yatarlardı.. Hacı Bektaş Veli’nin müritleriydi onlar. Sayıları sekizdi; ordunun selameti ve başarısı için dua etmekle görevliydiler. Törenlerde yeşil çuha giyer, yumruklarını midelerinin üzerine koyar, yeniçeri ağasının önünde yürürlerdi. Yürürken en kıdemli olanı “Kerim Allah” der, diğerleri de onu yanıtlardı: “Huu…”

    Her yeniçeri için ocak bir “yuva”, bir “aile”ydi. Ocağa bağlılıkları, zamanla padişaha bağlılıklarına üstün geldi. Savaşlarda olduğu kadar ayaklanmalarda da hep birlikte hareket ettiler. Tuz, ekmek, Kur’an ve kılıç üzerine yemin edenler bile yeminlerini bozdu, ayaklanan arkadaşlarına silah atmayıp onlara katıldı…

    Aralarındaki yardımlaşma ve dayanışmada saklıydı bunun sırrı. Ocağa yeni giren acemi yeniçerilerin gündeliği az olur, bu yüzden de yemek parası alınmazdı. Ama onlar da bağlı bulundukları odaların bütün hizmetlerini görürdü. Her ortanın bir sandığı vardı. Ulufe dağıtımı sırasında yeniçerilerden “taş parası” denilen bir miktar para bu sandık için kesilirdi. Aralarındaki sakatlara bu sandıktan para dağıtılır, yaşlılara bir tür emeklilik maaşı bağlanırdı. Esir düşen yeniçerileri kurtarmak için de ocak sandığından “fidye-i necat” yani kurtulmalık akçesi verilirdi. Esir fazla olur da akçe yetişmezse, “Yeniçeri Düğünü” denilen bir eğlence düzenlenir ve eğlence sırasında ocaklı, gönlünden kopan parayı üstü kapalı tasa bırakırdı.

    Her orta 60-70 askerdi. Orta komutanına “çorbacı” denirdi. Çorba, yeniçerinin değişmeyen kahvaltısıydı; unvanının buradan geldiğini söyleyenler var. Çorbacı, kırmızı cübbe, kırmızı şalvar, sarı pabuç giyer, başına kıdemliyse turna tüyü, değilse balıkçıl tüyü bulunan, kenarları sırmalı bir börk takardı. Kimi yazara göre ortanın beyniydi, kimine göre de ocağın yarısıydı. Yeniçeriler hep onların öncülüğünde ayaklandı. Çorbacılar bir kez “İstemeyiz!” dediler mi, ocağın en büyük komutanı, olağan günlerde vaşak ya da samur kürk giyen, belindeki kuşakta değerli taşlarla süslü hançer taşıyan yeniçeri ağası bile yerinden ve dahi kelesinden olurdu.

    Yeniçeriler paralı askerlerdi; “ulufe” denirdi gündeliklerine. Üç ayda bir, Topkapı Sarayı’nda, salı günleri dağıtılırdı. Cihan Devleti büyüklük ve servet gösterisi sayardı bunu ve o gün İstanbul’daki yabancı devlet elçileri de seyirci olarak davet edilirdi.

    Önce saray mutfağında hazırlanmış zerde pilav ve hoşaf verilirdi. Eğer yeniçeriler çorbaya kaşık çalmazsa çok önemli bir mesele var demekti; “devletli başlan” isteyecekleri anla mina gelirdi bu. Ama pilav lengerlerini, hoşaf taslarını kapışıp yemeye başladıklarında hemen kurban kesilirdi. Sonra üzerinde ortaların adı yazılı sarı meşinden para torbaları, küçük tepeler halinde yığılır, padişah kendine iletilen tezkereye “verilsin” diye yazardı.

    Yeniçerilerin ulufenin dışında bir gelir kaynağı daha vardı: Cülus bahşişi yani tahta çıkış bahşişi. İlk kez Yıldırım Bayezid tarafından verilmişti. Sonraları yeniçeriler hem bunu, hem de bu sırada gündeliklerine yapılan, “terakki” denilen zammı bir hak saymıştı. Her tahta oturma merasiminde yeni padişahın gelenekselleşmiş sözüydü: “Kullarımın bahşiş ve terakkileri makbulümdür, verilsin!” Bu söz işitilmediğinde havanın rengi değişir, ayaklanma rüzgârları esmeye başlardı. Örneğin II. Selim söymemişti. Belgrad’dan dönerken asker de “önümüzde saman arabası devrilmiş” diyerek bir adım daha atmamış, onun saraya girmesini engellemişti.

  4. #4
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Yeniçeriler savaş meydanlarına sürülmekle ya da sadece ayaklanmakla kalmadı. İstanbul ve Anadolu’da çıkan birçok ayaklanmanın bastırılmasında da kullanıldılar. Böyle bir bastırma eyleminden kalan izleri, ağır ahşap kapılarında “yeniçeri fındığı”nın açtığı delikleri görmek için Sultanahmet Camii’ne gitmiştim… Dış ve iç kapılarını dikkatlice gözden geçirmiş ama aradığım izleri bulamamıştım. Ayakkabılar elimde içeriye girdim. Adımlarımla birlikte tarihin yaprakları geriye doğru çevrildi. Yıl 1648, aylardan ekim. Ayaklanmayı “en yaşlısı ter bıyıklı, çoğu tüysüz” acemi oğlanları başlatmıştı. Kulaklarında birer çiçek, başlarında külah, bellerindeki kuşakta küçük hançerler, üzerlerinde mavi dolama, altlarında baldır kısmı boğumlu şalvarlar… Sonra onlara kapıkulu sipahileri de katılmış, Sultanahmet Meydanı dolmuştu. Acemi oğlanlarının “terfi” zamanı geçmiş, sipahiler ise çoktandır ulufelerini ve cülus bahşişlerini alamamıştı. İsyan bundandı… Ocak ağaları ile Kösem Sultan’ın ve on*ların kuklaları veziriazamın çevirdikleri entrikalara girmeyeceğiz. Nihayetinde “silahlanmış, tüfek fitilleri yanar, cenge hazır” yeniçeriler ayaklananların üzerine gönderildi. Meydanda siperler kazılmış, barikatlar kurulmuş, sipahiler ellerinde okları yerlerini almıştı. Ayaklananlar da bastıranlar da öyle kayıplar verdi ki, bir süre sonra yeniçeriler ak ya da kara sakallı sipahilerin, içoğlanları ve acemi oğlanlarının kesik kellelerinden ve cesetlerinden basacak yer bulamadı.

    İsyancılardan bir kısmı da camiye kaçtı. Ama kutsal duvarlar onları korumayadı. Naima diyor ki: “Cami-i şerifin ol nazenin ve musanna kapuları ve camları tüfenk fındığı ile delik delik oldu, el’an bazı yerlerinde görü*lür.” Reşat Ekrem Koçu da 1964’te şunları söylemişti: “Sultanahmet Camii’nin dış ve iç kapılarında bu kanlı vakanın hatırası kurşunlar hâlâ da durmaktadır.” İşte arayıp da bulamadığımız “hatıralar” bunlardı.

    Bu ayaklanmayı bastıran o yeniçeriler, inanması çok güç ama daha iki ay önce ocak ağalarının istekleri doğrultusunda ayaklanmış, ulemanın da desteğiyle, üç kıtaya yayılmış koskoca imparatorluğun padişahını, Sultan İbrahim’i indirip 7 yaşındaki oğlu IV. Mehmed’i tahta çıkarmıştı. Birkaç yıl sonra da (l655’te),biriken ulufe alacakları ödenmediği için ayaklananlar yine onlar olacaktı. İsyan,iki saray ağasının boğdurulmasıyla yatışacak ama hemen ardından ayaklanmaya öncülük eden 50’den fazla yeniçeri ve kapıkulu sipahi de idam edilecekti.

    Bu ayaklanmalar ve idamlar neyi değiştirdi? Hiçbir şeyi! İpek ibrişim, pala o ve kan yeni fikirlere, yeni düzenlemelere, yeni isteklere değil, tersine bellek | kaybına neden oluyor, her şey sil baştan, sanki hiç yaşanmamış gibi :g yeniden başlıyordu. Çünkü bir yıl sonra aynı taleplerle başlayan ve aynı sonla biten bir ayaklanmanın daha, o korkunç “Vak’a-i Vakvakiye”nin meydana gelmesi başka nasıl açıklanabilir? Askerin maaşı, halkın “çingene akçesi” ya da “meyhane akçesi” adını taktığı bakır akçelerle yapılmıştı. Alay Köşkü’nün penceresinden isyancılara isteklerini soran padişaha, öne çı*kan yeniçeriler şöyle diyecekti: “Kullarınıza züyuf (kalp, silik para) akçe vermek hazine darlığından ise saray ağalarının bu denli görkemli yaşamaları nasıl oluyor? Cümle işler onların elinde!” Bir ay sürdü isyan ve Sultanahmet Meydanı’nda-ki çınarlara asılanlar o kadar çoktu ki “vakvak ağacı” denildi onlara. Yani meyveleri insan olan masal ağacı…

    Yeniçeriler, verilmeyen ulufelerini ya da cülus bahşişlerini neden sineye çekeceklerdi ki? Kaldı ki onlar İstanbul’un çocuklarıydı ve o İstanbul da imparatorluğun dinsel merkezi değil, gül ve bülbülün, aşk ve şarabın buluştuğu baştan çıkarıcı bir kentti. Şiirler-deki kelime oyunlarının, müzikteki eğlencenin cisimleştiği, hayatın tadına varıldığı yerdi. Dükkânları, meyhaneleri, kuleleri, bahçeleri, köşk ve kasırları ve hamamlarıyla, şöhret ve servet için insanı cenge zorlayan, parayı ve tensel ve de müstehcen zevkleri empoze eden bir merkezdi. Hayır, aklın kabullenemediği şey, onların maaşlarından vazgeçmeyişleri değildi. “Kelle isterüz”, “verin bize paralayalım”dan başka bir çözüm bulunamamasıydı. Osmanlı düzenini ilahi ve kutsal saymaktan, bütün aksaklıkların kaynağını yöneten kişilerin günahlarına ve ihtiraslarına bağlamaktan kurtulamadılar. Oysa aynı yıllarda (1641-1649) İngiltere’de ayaklanmalar oluyordu ve bu ayaklanmaların ön saflarında da askerler vardı; orada da kral tahttan indirilip idam edilmişti. Ama o olaylar devrimle sonuçlandı ve bu bir avuç toprak parçası üzerinde baş*layan o devrimler sonraki yüzyıllarda dünyanın çehresi*ni kökten değiştirdi.

    Yine de bazı radikal fikirler ileri sürülmüştü. 1703 Edirne Vak’ası’nda oldu bu. Yeniçerilerin halkla en geniş koalisyonu gerçekleştirdiği, İstanbul’da başlayıp Edirne’de son bulan muazzam bir ayaklanmada…

    Ayaklanmanın nedenleri arasında babası IV. Mehmed gibi Edirne’den ayrılmayan ve avla yatıp, avla kalkan bir padişah vardı. Bir de şeyhülislam… Neredeyse bütün devlet makamlarını oğulları, damatları, yakın ve uzak akrabaları işgal etmişti. Rüşvet de ayyuka çıkmıştı.

    Sultanahmet Meydanı’nda 200 kadar cebeci neferin “ulufemizi isterüz” sözleri fitili tutuşturmaya yetti. Vak’a büyüdükçe büyüdü. Yeniçeriler ile ulema Aksaray kışlasındaki Orta Camii’nde “Zulüm ortadan kalkıp adalet te*sis edilinceye kadar” cuma namazını kılmama kararı aldı. Onlara daha sonra esnaf da katıldı ve 40 binin üzerinde insan İstanbul’dan Edirne’ye bir nehir gibi aktı. Adı belli olmayan bir yeniçeri şairi de şöyle dedi:

    “İstanbul coştu da huruç eyledi/ Din davasındadır kul padişahım/ Bu şehr-i muazzam sana neyledi/ Din dava*sındadır kul padişahım.”

    Ayaklanma II. Mustafa’nın tahtan indirilmesi, İstanbul’da oturma koşuluyla III. Ahmed’in tahta çıkmasıyla sonuçlandı. Eski şeyhülislam linç edildi. Sonra cesedi soyulup, ayaklarına ip bağlandı, bir süre yerlerde sürüklendi ve Tunca Irmağı’na atıldı.

    Ayaklanmanın amacı sadece padişahın tekrar İstanbul’da oturmasını ve adaletin kurulmasını sağlamaktı. Ama bir taraftan kulun din davası güttüğü, öte taraftan aynı kulun en yüksek dini otoriteyi temsil eden kişiyi linç ettiği bu ayaklanmanın bir başka yanı daha var. Ne daha öncekilerde ne de daha sonrakilerde karşılaşılan bir düşünce, karanlıkta çakan bir kibrit alevi gibi ayaklanma sırasında yanıp söndü. Cemal Kafadar anlatıyor: “Gerçi daha 17. yy’ın sonlarında Osmanlı ailesi yerine Kırım hanlarının geçebileceği konuşulmuştur ama 1703’te muhayyilesi daha da geniş bir yeniçeri zabitinin önerdiği, Osmanlı siyasi düşünce tarihinin en radikal örneklerindendir: Çalık Ahmed, hanedanı kaldırıp yerine ‘Cezayir ve Tunus ocakları gibi cumhur cemiyeti ve tecemmu devleti’ kurulmasını teklif etmiştir.”

    Evet bir yeniçeri ağası tarafından ileri sürülen bu fikir, İkinci İngiliz Devrimi’nden (1688-1689) sonra, Fransız Devrimi’nden ise 95 yıl önce ortaya atılmıştı; gelişip olgunlaşabilmesi için zaman da vardı. Ne yazık ki bir daha ona rastlanmadı.
    Konu mopsy tarafından (09-04-2012 Saat 06:05 PM ) değiştirilmiştir.

  5. #5
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Çatal uçlu kılıç, ok ve yay, tüfek, top, gülle, arslan, kurt, köpek, kartal… Bunlar yeniçerilerin “nişan” denilen sembolleriydi. 196 orta, 196 sembol… Bu nişanları bayrakların, çadır ve oda kapılarının yanı sıra vücudun görülebilen bir yerine, ele, kola, pazuya, göğüse ya da bacağa dövme ile işletir, ölene kadar taşırlardı.

    Ama 18. ve 19. yüzyıllarda, “hamallık, kayıkçılık, tellallık, fırın uşaklığı, ırgatlık, amelelik gibi işlerle meşgul bekâr taifesinin, manav, bakkal, kasap, tatlıcı, şekerci, kahveci ve emsali esnafın ocağa kaydedilip bir taraftan da kendi işleriyle meşgul oldukları devirde orta nişanları öylesine ele ayağa düşürüldü ki, kayıkçı kayığına, hammal semerine, oduncu baltasına, esnaf da dükkânlarının kapısı üstüne mensup oldukları yeniçeri ortasının nişanını resmettirdiler” diyor Reşat Ekrem Koçu. Kollara baldırlara dövdürülen orta nişanlarının artık fanatikleri vardı; “dinini, imanını, namusunu bir nişana feda edenler, değişenler oldu”… II. Mahmud Yeniçeri Ocağı’ın kaldırdıktan sonra bu sembollerin peşine düşülmüş, sayısız masum insan “nişan” sevdasından dolayı öldürülmüştü.

    Edirne Vak’ası’ndan sonra, 18. yüzyılın önemli olaylarından biri de Patrona Halil İsyanı’ydı. Lâle Devri’nin zevk ve eğlence âlemleri, halka yüklenen yeni vergiler, para darlığı ve züyuf akçe sorunu, iflasa sürüklenen esnaf ayaklanmanın arka planını oluşturdu. İstanbul sokaklarını dolduran işsiz, aylak, aç, serseri ve kaçak insanlar da vardı. Ulemanın bağnaz kesimi için kadınların erkeklerle yan yana gözükmesi, açık saçık giyim kuşamın yaygınlaşması sorunu da vardı. Sadrazamın sık sık yoksullara para dağıtması ve fırın açtırıp bedava ekmek verdirmesi ayaklanma çıkmasını önleyemedi. İsyancıların yeniçerilerle uzlaşıp, isyan bayrağının Etmeydanı’na dikilmesi ve kazanların dışarı çıkarılmasıyla 1730’da İstanbul bir kez daha altüst oldu; 37 kişinin başı istendi. Ama bu da diğer ayaklanmalar gibi hiçbir köklü değişiklik getirmedi. İsyanın önderlerinden Arnavut Halil, pek çok ocakdaşı gibi esnaflık yapan bir yeniçeriydi, bir hamam tellağıydı, diğeri ise bir manavdı. Onlar da önce Osmanlı siyaset çarkının dişlileri arasında öğütüldü, sonra da sarayda düzenlenen bir suikastle yok edildi. Murathan Mungan’ın dediği gibi: “ve osmanlı uludur/ insanları ölür/ sağ kalır devlet.”

    Bu tarihten itibaren artık uzun bir süre ayaklanma çıkmayacaktı. Ama yine bu tarihten itibaren artık Osmanlı toplumu maddi ve manevi olarak ikiye bölündü; “yenilik yanlıları” ve “yeniliğe karşı olanlar”.

    Yeniçerilerin “kutsal mekân”ını görebilmek için Aksaray Sofular’da bir ara caddeye girdim. Yol boyunca yukarı doğru yürürken bir minare… “İşte o” dedim kendi kendime. Sanki yeniçeriler oradaydı. Sanki onları görebilecek, dokunabilecektim… Sokağı döndüm. Evet oydu! Kapısında Ahmediye Camii yazıyordu. Cemaat namazdan çıkıyordu. Küçük basit bir camiydi. İmam kendisinden daha yaşlı biriyle sohbet ediyordu. “Merhaba” dedim. Yaşlı adam -65 yaşındaydı- ilginç şeyler anlattı. “Burası Vatan Caddesi’ne kadar bostandı. Oradan cılız bir dere geçiyordu. Daha ilerileri, ta Edirnekapı’ya doğru buğday tarlasıydı. İn cin yoktu. Oralara gitmeye korkardık. Sizin gittiğiniz o kiliseden dönme caminin yanında bir tepe vardı. Çingeneler orada çadır kurar, orada yaşardı. Kalaycılar, at arabacıları falan… Sonra o dere künklerin içine alındı, üstünden de Vatan Caddesi geçirildi. Hatta babam bir akşam Menderes’i görmüş. ‘Nerede gördün?’ dedik. İşçileri kontrol etmeye gelmiş, çalışıyorlar mı diye.”

    Caminin yanındaki çeşmeyi gösterdi. Harabeye dönmüştü. “Sol köşesinde Sultan Hamid’in tuğrası vardı. Hep çalınacak diye korkardım. Herkese de söylemişimdir. Geçen sabah bir baktık ki çalmışlar. Bak şu toprak gözüken kısımdaydı.” Evet çeşmenin sol köşesinden mermer bir parça alınmıştı. İ. H. Uzunçarşılı Orta Camii’ nin karşısında bulunan bir çeşmeden söz eder ki, o büyük olasılıkla bu çeşmeydi.

    Cami, Tekke Meydanı denilen bir avludaydı ve o avlu da Yeni Odalar denilen yeniçeri kışlasıyla çevriliydi. (Şehzadebaşı’ndaki kışlaya da “Eski Odalar” denilirdi.) Kışlada her ortanın “oda” denilen koğuşu vardı. Yeniçeriler burada yatar kalkardı. (Ama 16. yüzyıldan sonra evlenenler evlerine gitmeye, ortalardaki nefer sayısı da 100’e, 200’e ve 300’e kadar yükselince, yeniçerilerin bir bölümü İstanbul’un bekâr odalarında, hanların*da ve kahvehanelerde yatmaya başladı.)

    Oda/koğuşların kapıları mermer direklerle süslüydü. İçerisi çini döşeli, yerde de Manyas sazından örülmüş hasırlar seriliydi. Hepsinin mutfağı, kileri, çamaşırhanesi, çardağı vardı. Hasır, devlet malıydı. Onun dışındaki kilim, halı, minder, yastık, yatak gibi tüm eşyaları yeniçeriler kendi keselerinden yaptırırdı. Bir de et, pilav ve hoşaf için verilen üç kazan ile bakır kap kaçak miri malıydı ve damgalıydı.

    Devam edecek....

  6. #6
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Kışlanın önünde -Vatan Caddesi’nin geçtiği yerde büyük bir meydan vardı. Çevresinde mumhane, baruthane gibi imalat yerleri bulunur, yeniçeriler günlük askeri eğitimlerini burada yapardı. Demir tel üstüne sarılmış ıslak kar keçesine kılıç çalar, pazularını güçlendirmek için üç parmak kalınlığında ucu sivri demiri günde yüzlerce kez atar, “gevşek kabzalı ve kolay çileli yayı” yüzlerce kez çekerlerdi. Acemiler de burada tüfek atardı. Ama yine de meydana adını veren bunlar değildi. O, her sabah büyük bir curcuna içerisinde yapılan et dağıtımından aldı adını: Etmeydanı… Yedikule ve sur dışında gece kesilen etler seher vaktinde atlara yüklenir, kafilenin başına geçen Seğirdim Ustası, herkesin duyacağı şekilde “Savulun, bre savulun!” diye bağırarak Etmeydanı’na kadar koşardı. Çünkü kafilenin önüne biri çıkarsa ocak için uğursuzluk sayılır, idamı gerektirirdi. Böyle bir facianın yaşandığı söylenir. Ama onu söyleyen Üssü Zafer tarihçesini yazan Esad Efendi, II. Mahmud’un gözüne girebilmek için yeniçerileri elinden geldiğince kötülemeye çalışan biri olduğundan doğruluğu tartışma konusudur. Yeniçeriler ayaklanacakları zaman üzerinde her ortanın kendi nişanı bulunan yarısı sarı, yarısı kırmızı çatal bayraklarını ve kazanlarını yine Etmeydanı’na çıkarırdı. “Kazan kaldırma” denilirdi buna. Ayaklanmaya katılmak üzere gelen esnaf ve halk için de çadırlar kurulur, böyle zamanlarda meydan adeta panayır yerine dönerdi.

    Yeniçeriler kazanlarını kutsal sayardı. Odalarına ait bir işi görüşecekleri zaman kazanın çevresinde toplanırlardı. Bir ortanın başına gelebilecek en müthiş felaket, kazanlarının düşman eline geçmesiydi; bütün rütbeliler ocaktan atılırdı. Ama kazanların en kutsalı, Hacı Bektaş’ın çorba pişirip ocağa hediye ettiğine inanılan Kazan-ı Şerif idi. Tabii bu bir efsaneydi; Hacı Bektaş Veli ocağın kurulmasından çok daha önce ölmüştü. Yeniçeriler, Kazan-1 Şerif kaldırılıp yerine bir kova su dökülürse dünyanın altüst olacağına da inanırdı. Onun üzerine yemin de edilirdi. Ahmet Midhat’ın Yenicenle finde bir yeniçeri civeleği şöyle der: “Valide doğru söylüyorum, Kazan-ı Şerif hakkıyçin yüreğimden fenalık geçmiyor. Bu kızın babası kim?” Yeniçeri Ocağı trajik bir şekilde ortadan kaldırıldığında Keçecizade İzzet Molla da şöyle dedi: “Koyub kaldırma*da ikide birde/ Kazan devrildi söndürdü ocağı.”

    İstanbul’da 1730’dan sonra, 1807’ye kadar ayaklanma çıkmadı. Yeniçeriler bu süre boyunca padişah indirmedi ,vezirlere dokunmadı.Askerlikte yapmadılar.Cepheye gidiyoruz diye yola çıkıp, ilk konak yeri Davutpaşa’dan işlerinin başına geri döndüler. Çünkü onlar artık esnaf olmuştu ve neredeyse bütün İstanbul esnafı da Yeniçeri Ocağı’na yazılmıştı.

    Son yeniçerileri gören yazarlar hiç de “iyi” şeyler yazmaz. Onlar “zorba”dır, “ırz ve namus düşmanı”dır, “it kopuk”tur. Ama yine onlar, kılık kıyafetleriyle İstanbul’da öylesine bir moda yaratırlar ki, “ocağa kayıtlı olmayan kişizade delikanlılar, kibar evlatlar dahi yeniçeri dilaver ve şehbazlarını taklid eder”. Gerçekten de çok ilginç bu kıyafete “Cezayir kesimi” denirdi: “Göğüs, her iki meme başları görünecek şekilde üryan… Göğüs kılları ustura ile tıraş edilir, iki meme arasında yalnız sekiz on kıl bırakılır, bunların ucuna da küçük hurda inciler geçirilip düğümlenir, tam ortadaki kıla da bir mavi nazar boncuğu takılırdı, bu acayip püsküle de ‘sine perçemi’ adı verilirdi.” Yaz kış baldır bacak çıplak, yalınayak do*laşırlar, ancak uzak bir yere giderken ayak*larına “Galata yemenisi” çekerlerdi.

    Yeni yapılan binalara, limana yanaşan gemilere “bal*ta asar”, haraç alırlardı. Başka bir şey daha yaparlardı. Sokaklarda yanlarında dolaştırdıkları yüzü peçeli bir civelek, güzel bir tütün kesesi, bir tütün çubuğu ya da bir şal karşılığında mensup olduğu ortayı bırakıp başka bir yeniçeri ortasına geçerdi. “Semer devirme” denilen bu olay namus meselesi sayılır, yeniçeri ortaları kanlı bıçaklı olur, birbirleriyle vuruşurdu. Galata’da 1810 yılında, 25. ortadan bir gencin 71. ortaya geçip semer devirmesi üzerine, iki orta siperler, barikatlar yaptıkları Galata sokaklarında iki gün iki gece çatışmıştı. Yeniçeri şairi Galatalı Hüseyin Çorbacı da bir civelek için şöyle yazmıştı: “Germâbede (hamamda) görsen eğer meleği/ Belli olur Hacıbektaş köçeği/ Nişanı var eteğinde paçada/ Trabzon bezi donu gömleği.”

    Bu yıllarda yeniçerilerin kışlaları ne Yeni Odalar’dı ne de Eski Odalar… Kahvelerdi! O yeniçeri kahveleri ki İstanbul’un manzarası en güzel yerlerine kurulmuştu. R. E. Koçu anlatıyor: “Bir çardak altında, peyklerde hasırlarda serim serim serilirler, kimi esrarın dalgası, kimi badenin humarı içinde, saz, destan, koşma, semai, türkü ve nefes dinler, yiyecek düşünmez, yatak düşünmez, haytaca nefis lezzetleri her zaman hazır, geceleri musandıralardan indirilen kilimler, yorganlar, yastıklarla peykeler ve kahvenin zemini, sofalar, şirvanlar, müşterinin itibarına, şanına, türlü yönden ehemmiyetine göre kat kat boy boy koğuş olurdu… Her yeniçeri kahvehanesinin, geceleri kahvehanede yatar bir Bektaşi babası vardı. Yatsıdan sonra şamdanlar Bektaşi usulünce uyutulur, kahve ocağında bir tek şamdan sabaha kadar yanardı.”

    Bir yeniçeri şairi Çardak İskelesi’ndeki bir yeniçeri kahvehanesini şöyle anlatıyordu: “Pek mükellef yapmış kalfası Balyan/ Kahve değil kurmuş bir koca dalyan/ İçinde cem olmuş peripeykerler/ Türk, Urum, Ermeni, Frenk, İtalyan.”

    Kahvenin kapısı üzerinde, sahibinin mensup olduğu yeniçeri ortasının nişanı bulunurdu. Yeni bir yeniçeri kahvehanesi açılacağı zaman, ortanın bütün mensupları toplanır, başkarakollukçu tabelayı başının üstüne koyar ve Süleymaniye’deki Ağakapısı’ndan kahvehaneye doğru yola çıkılırdı. “Savulun bre savulun nişan geliyor!” diye de bağırırlardı…

    Tarih 1794 yılına geldiğinde Fransa’da dünyayı toptan etkileyecek düzen değişiklikleri meydana gelirken, Osmanlı’da yeni bir ordu, Nizam-ı Cedid (yeni düzen) kuruldu. Saray ve çevresi “yenilikçiydi”. Onlara göre her şey değişmeli ama kendileri değişmemeliydi… Eski ordunun yani yeniçerilerin yanında ve ona hiç dokunmadan ye*ni bir ordu oluşturmak… İkisinin bir arada yaşaması olanaksızdı. Öyle de oldu. Geleneksel güçler üstün geldi.

    Yeni ordu için konulan yeni vergiler halkın çoğunluğunun ona cephe almasına neden olmuştu. Paranın ayarı sürekli düşüyor, yiyecek içecek maddelerinin fiyatları artıyordu. Ulema camilerdeki vaazlarda bütün kötülüklerin nedeni olarak Nizam-ı Cedid’i, askere pantolon giydirip, Frenklerin onlara öğretmen yapılmasını gösteriyor, halkı kışkırtıyordu. Belki de bu propagandaların etkisinden, yeniçeriler bir süre sonra, “Haşa Moskof olurum da Cedidci olmam!” demeye başladı. “Yeni düzen” ordusu kuruluşundan 13 yıl sonra, “Kazan-ı Şerifi soğutmak” için icat edilmiş Frenk âleti olarak görülüyordu. Yeniçeriler şimdi birbirleriyle de sürtüşmeye başlamıştı: “Ya kolunuzu kesiniz halk işaretlerinizi görmesin, yahut yeniçeri olduğunuzu halka gösteriniz.”

    III. Selim’in ise sonsuz güven duyduğu yakın adamları yüzünden olup bitenlerden haberi olmuyordu. Çev*resindeki zümre yeni vergileri har vurup harman savu*ruyor, yeni ordunun başı yeni vergilerin baş yağmacısı olarak tarih sayfalarına kaydediliyordu.

    Boğaz tabyalarındaki Laz yamaklarına 1807’de Nizam-ı Cedid kıyafeti giydirilmeye kalkışılmasıyla ayaklanma fiilen başladı. İstanbul’a yürüyen isyancılara yeniçeriler ve halktan pek çok kişi katıldı. Etmeydanı’nda sayı 80 bine varmıştı.

    Memleketi harap ettiği ileri sürülen 11 kişi ölü ya da diri istendi, padişah değişti, Nizam-ı Cedid ordusu kaldırıldı. Yeniçerilerin “yeniliğe” karşı oldukları söylenir bu yüzden. Ama ortada bir soru vardı: Neden 13 yıl beklemişlerdi?

    Yeniçeriler bir yıl sonra tekrar ayaklanacak ve yine istediklerini elde edecekler di. Ama bu onların son “zaferi” olacaktı. Çünkü 1826’da defterleri dürüldü.

    Devam edecek....

  7. #7
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    13.798
    Rep Gücü
    87810
    Merhaba



    Tanrının yeryüzündeki II Mahmud şekline girmiş gölgesi yeniçerilerin kaderini perşembeyi cumaya bağlayan mübarek gecede çizdi O yeniçeriler ki âyetleri hiç umursamadıkları, iki rekat namaz kılmaktan bile hoşlanmadıkları halde ayaklanmalarda şeriat sözünü ağızlarından düşürmemişlerdi Oysa Mahmud “ilerici”ydi, “Avrupa yanlısı”ydı ve onu Avrupalılaştıracak gücü fetvada buldu O fetva da âyete dayanıyordu: “Eğer inananlardan iki grup (…) biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla vuruşun”

    O mübarek gecede, 42 yaşındaki sultan, gözyaşları içinde Sancak-ı Şerifi çıkarttı ve halk altında toplanıp yeniçerilere karşı ayağa kalksın diye dört bir yana haberciler saldı Bütün kavramlar içeriklerini yitirmiş, bütün karşıtlıklar ve farklıklar birbirine karışmıştı Devlet halkın ayaklanmasını istiyordu O II Mahmut ki, ocağın kütük defterine bir nolu yeniçeri olarak kayıtlıydı…

    Sancak-ı Şerif, Sultanahmet Camii’nin minberine dikilirken, silahsız olanlara silah dağıtıldı Bütün bu olayları Aksaray’daki kışlanın kapısını döven top atışı, top atışını da tutuşturulmuş yağlı paçavra gülleleri izledi ve yeniçerilerin “Yeni Odalar”ını, semenderlerin yuvasını alevler sardı İçeridekilerin bir kısmı kılıçtan geçirilirken, bir kısmı da 300 yıllık kışlalarıyla birlikte yandı Yine de kaçanlar oldu tabii Ama neden kaçanlar? Alevlerden mi? Asla!

    Kaçanların sığındıkları yerlerden biriydi Belgrad Ormanları; o da ateşe verildi! İstanbul semalarını kızıla boyayan sadece binlerce ağaçtan yükselen alevler değil, çığlıklar ve feryatlardı Bu “sesler”, iyi ya da kötü pek çok efsanevi niteliğin damgalandığı yeniçerilerin aslında birer insan olduklarının son işaretleriydi Ama entrikalar, dedikodular, devlet adamları arasında rekabet, servet ve iktidar düşkünlüğü gerçeğin yüzünü peçeyle örttü Yananlar insan değil sanki garip, korkunç canavarlardı!

    Kayıtlı olup da İstanbul’da kıyıma uğrayanların sayısı 6 ile 10 bin kadardı Kimi tarihçiler bunu katliam olarak görmeyebilir Ama bu sayının, yüzlerine peçe takan “yeniçeri civeleği” ve yeniçeri gibi giyinip kuşanıp caka sa*tan “taslakçısı”yla, imparatorluk sınırları içinde 140 bini bulduğunu ileri sürenler de var

    Oysa sultan için ilk top sesinden sonra sayıların bir önemi kalmamıştı O artık yaşayan yeniçerlerden çok ölenlerinden korkmaya başlamıştı Çünkü onlar “hortlayabilirdi” Yeniçerilerin kullandığı pek çok nesne kutsaldı ve kutsallık ile tılsım aynı madalyonun iki yüzüydü Muradlar, Bayezidler, Fatihler, Yavuzlar, Kanuniler gibi şehzadeliğini Anadolu’nun bir sancağında geçirmiş biri olarak değil de, müneccimlerin ve büyücülerin devletlülere “hocalık” yaptığı sarayda yetişmiş biri olarak Sultan bunu çok iyi biliyordu Tılsımlı nesneler, kuyuya düşen birine atılan ip gibi ölülerin yeryüzüne geri dönmesine neden olabilirdi

    Kıyımın arkasından fermanlar eyaletleri, vilayetleri, – sancakları dolaştı İstanbul’a sadece yeniçeri kelleleri gönderilmiyor onlardan kalan börkler, don-gömlekler, dolamalar; kılık kıyafetleriyle ilgili ne varsa her şey yakılıyordu Kazanları, nişanları, bayrakları, kahvehaneleri, onları anımsatabilecek her şey yok edildi Kışlalarındaki camileri bile yıkıldı Bektaşi tekkeleri kapatıldı, mehter takımı dağıtıldı, Atmeydanı’nın adı Ahmediye Meydanı, Etmeydam da Ahmediye olarak değiştirildi Ve bu olay tarihimize “Vak’a-i Hayriyye” yani “Hayırlı Olay” olarak geçti ve hayır ve kan, biri olmadan diğeri mümkün değilmişçesine, tıpkı gündüz ve gece gibi bağlandı birbirine…

    Bu olaydan sonra kendisine “Adlî” lakabını uygun gören II Mahmud böylesine zalimce davranmakta haksız mıydı? Olaydan yedi yıl sonra, devletin resmi gazetesi Takvîm-i Vekayi’de 19 Rebiülevvel 1249 (1833) tarihinde bir haber çıktı Bulgaristan’ın Tırnova kasabasında iki yeniçeri zorbası hortlamıştı Mezarlarından çıkartılan cesetlerin göbeklerine kazık çakılmıştı; işe yaramayınca yürekleri sökülüp kaynar suyla haşlanmıştı Ama bu da çare olmamış, cesetler yakılmıştı…

    II Mahmud 450 yıllık geleneği buhara dönüştürdü ve o buharı da evrenin sonsuzluğuna karıştırdı Oysa Yeniçeri Ocağı için “Saltanatın direği, vatanın bekçisi, hazinenin sahibi” diyen de yine onun dedesinin dedesi Muradların ikincisiydi

    SON!