Gösterilen sonuçlar: 1 ile 7 Toplam: 7

İsa

Bilim ve Astronomi Kategorisi Tarih Forum'u Forumunda İsa Konusununun içerigi kısaca ->> Merhaba Romalı Yahudiye Valisi Pontius Pilatus riske girmek istemez. Kudüs’te durum gergindir; bu nedenle Romalı askerler tüm stratejik noktaları tutmuşlardır, ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    İsa

    Merhaba



    Romalı Yahudiye Valisi Pontius Pilatus riske girmek istemez. Kudüs’te durum gergindir; bu nedenle Romalı askerler tüm stratejik noktaları tutmuşlardır, öncelikle şehir kapılarını ve Tapınak Dağı’nın (Müslümanlar Haremü’ş-Şerif diye anıyor, İbrani’ce Har ha-Bayt) tepesindeki Antonia kalesini.

    Ancak şehri kontrol etmek zordur. Henüz tamamlanmamış olan Tapınak’ın bulunduğu platonun dört bir yanında, tepeler ve vadiler üzerinde alçak, çoğunlukla iki katlı evler uzanıyor. Aralarında sokaklar, meydanlar, dar geçitlerden oluşan bir karmaşa. Normalde burada 40.000 dolayında insan yaşar, şimdi neredeyse bunun dört katı şehre doluşmuştur. Yılın en önemli dini kutlamalarından biri olan Pesah (Hamursuz Bayramı) yaklaşmaktadır.

    Golan’daki Yodefat ve Gamladan hacılar akın eder, Celiledeki Kefernahum ve Nasıradan, Erihadan, İskenderiye, Yunanistan ve Romadan. Celileden yayan gelen yüzlerce kişi geceleyecek hanlar arar.

    Satıcılar iki haftadır Tapınak’ın ön avlusunda pazar tezgâhlarını kurmaktadır. Şehrin diğer pazarlarında da tahıl, büyükbaş hayvan, meyve ve odun satılır. Şehrin yukarı kesiminden -Tapınak Dağı’nın batısındaki, rahipler ve soyluların ikamet ettikleri tepe- rahip ailesi Kathros’un aktar dükkânının kokusu gelmektedir.

    Ancak bayram günü havasının ardında isyan pusuda beklemektedir. Pesah, İsrail halkının Mısır esaretinden kurtuluşunu anmak için kutlanmıyor mudur? Ve bu halk onlarca yıldır Roma boyunduruğu altında inim inim inlemiyor mudur? Dini duyguları kabarmış bir kalabalık, nefret edilen askeri birlikler, kutsal bir gün, uçsuz bucaksız bir şehir – büyük bir yangın çıkarmak için tek eksik, bir kıvılcımdır.

    O sırada, Kudüs surunun üstündeki askerler, bir alay yandaşıyla birlikte Zeytindağı’nı aşıp Kutsal Şehre giren bir adamı gözlemektedir – Kudüs’te daha önce hiç görmedikleri bir adamı.

    «Hosanna! [Yalvarıyoruz, kurtar]» diye bağırırlar yabancının önü sıra koşturanlar. «Efendimizin na mina gelene şükürler olsun!»
    Askerlerden biri, güneydeki şehir kapılarının birinden yapılan bu görkemli girişi Pilatus’a bildirecektir. Valinin tepkisi hakkında bilgi yok ama telaşa kapılmış ve sinirleri öncekinden daha da gerilmiş olsa yeridir.

    Yahudi takviminin 9 Nisanı, Roma İmparatoru Tiberius’un hükümdarlığının 17. yılıdır – 2 Nisan 30, Pazar. Romalıları alarm durumuna geçiren o adam Nasıralı İsa’dır ve 120 saat kadar ömrü kalmıştır.

    Celile’den gelen kişi dünyanın en büyük dini cemaatini kurar. Neredeyse iki milyar Hıristiyan bugün onun yolundan gidiyor. İki bin yıldır insanlar onun adına ölüme koşuyor ya da onun adına öldürüyorlar. Engizisyoncular onun adına binlerce kişiyi diri diri yakılmaya mahkûm etti. İnananlar onu yüceltmek için katedraller ve darülacezeler kurdu.

    Peki ama, adı iki bin yıldır sevgi ve acıyı çağrıştıran bu Nasıralı İsa kimdi? Yaklaşık 300 yıldır bilim adamları, İsa’yı tarihsel boyutuyla kavrayabilmek için, bizi antikçağdan ayıran rivayetlerin sayısız karanlık tabakasını yavaş yavaş ortadan kaldırıyor.
    Bu zaman içinde tarihçiler, dinbilimciler, dilbilimciler ve arkeologlar, dört bir yana dağılmış buluntular ve yeniden keşfedilmiş Eski İbranice metinlerden, iki binyıllık bir köy evinin duvarları ve çok eski bir balıkçı teknesinin çürümüş dış kaplamalarından, bir ruhani liderin mezarı ve idam edilmiş birinin iskeletinden, madeni paralar, kitabeler ve taş kaplardan büyüleyici bir yapbozu bir araya getirdiler. O zamanlar Imperium Romanum’un doğu sınırındaki o yörede insanların nasıl düşündüklerini ve neler umduklarını, nelere inandıklarını ve nelerden nefret ettiklerini ortaya çıkardılar.

    Bu tablo halen bütünün bir parçası olmaktan öteye gidemiyor ama yine de İsa’nın izinde bir zaman yolculuğunu yönlendirebilecek nitelikte.

    İsanın kendisi geride tek metin bile bırakmadı. Aralarında hiçbir âlimin bulunmadığı yoldaşları da, onlara önemli görünen şeyleri sözle aktardılar ama yazıya geçirmediler. İsa’nın hayatı ve icraatlarına ilişkin en önemli kaynak Yeni Ahit’tir. Dilbilimciler ve din bilimcilerin İncil’deki metinleri yorumlamalarından ortaya çıkardıklarına göre, ancak 40-50 yılları arasında Hıristiyanlar, Celileli adamın birçok konuşmasını ve meselini toplayıp kâğıda döktüler. Ama bu «kelam kaynağı» (ya da konuşma kaynağı) çoktan kaybolup gitti.
    Muhafaza edilmiş en eski tanıklıklar, Paulus’un 50 yılından sonra kaleme aldığı mektuplardır. Helen kültürü almış bu Tarsuslu Yahudi, İsa’yı şahsen tanımıyordu, muhtemelen onun vatanı Celile’yi de öyle. Son akşam yemeğinin betimlenmesi dışında, az sayıda biyografik bilgi aktarır.

    Biyografik bilgiler ancak Markos, Matta ve Luka’yla birlikte gelir. İki yüzyıllık yoğun bir metin araştırmasından sonra bugün çoğu bilim adamı, Markos’un 70 yılından hemen önce ağızdan ağza aktarılan bilgilerden «Müjde»sini (Grekçe evangelion) yazdığında hemfikir. Matta ve Luka daha sonra, birbirlerinden bağımsız olarak, Markos İncili, kelam kaynağı ve kendi kaynaklarından 75-100 yılları arasında eserlerini kaleme aldılar. Birbiriyle yakın ilişkili olan bu üç «sinoptik İncil», 100 yılında ve muhtemelen onlardan bağımsız olarak kaleme alınan Yuhanna İncili’nden daha çok bilgi verir.

    Ama dört yazar da çoktan hayallere karıştı. Örneğin antikçağ Hıristiyanları Luka’yı, Paulus’a birkaç yolculukta eşlik etmiş Yunan bir hekim sanıyorlardı. Yeni Ahit’te bazı belirtiler bulunmaktadır – Luka, Paulus’un yolculuklarını betimlerken, bazı yerlerde «biz» der; havarinin bir mektubunda «hekim Luka»dan söz edilir.

    Antikçağdan kalma Yeni Ahit’in bugüne dek 5.000 dolayında eksiksiz elyazması ya da metin parçası keşfedildi; en eskisi, 125 yılında kaleme alınmış, üzerinde Yuhanna İncili’nin bir kısmı bulunan bir Mısır papirüsü. Ancak tek bir orijinal belge bile muhafaza edilememiş. Yalnızca antik kopyalar var.

    Kesin olan, tüm İncillerin çağın dünya dili Grekçede kaleme alınmış olduğu. Yani onlar «çeviri», çünkü Celileli İsa Aramca konuşuyordu. Yine kesin olan, ilk Hıristiyan cemaatlerin bile «işlenmiş», örneğin aynı yazım tarzına sahip versiyonlar ürettirdiği. 150 yılında Yeni Ahit bugünkü haliyle bir araya getirildi. Diğer eski metinler -kelam kaynağı gibi- o günden sonra artık kopyalanmadı ve sonunda unutuldu. En önemli kaynak, çarmıha gerilişinden 100 yılı aşkın bir süre sonra işlenmiş toplama metinler. Böyle kaynaklara dayanarak, otantik olanları daha sonra eklenenlerden ya da değiştirilenlerden ayırt etmek son derece zor. Ve erken dönem Hıristiyanlara önemsiz görünen bilgiler, çoğunlukla sonsuza dek kaybolup gitti.

    Sonradan, unutulan metinlerin parçalarının ortaya çıktığı nadir durumlarda da bunun pek yardımı dokunmaz. Örneğin 1945′te Yukarı Mısır’ın Nag Hamadi kentindeki eski bir Hıristiyan kütüphanesinde keşfedilen «Thomas İncili»nin en önemli bölümleri muhtemelen 100 yılından önce kaleme alınmıştır. 144 vecize içerir, her biri «İsa der ki» kalıbıyla başlar – ama Celileli adam hakkında başka hiçbir şey yoktur.

    İsa’nın gerçekten yaşamış olduğuna Hıristiyan olmayanlar da tanıklık eder. Romalı tarihçiler Suetonius (yaklaşık 70-130) ve Tacitus (yaklaşık 55/56-120 arası) ondan söz ederler. Ama en önemlisi, Yahudi tarihçi Flavios İosephos’tur. 37 ya da 38′de doğdu, 66′da Roma’ya karşı bir ayaklanmaya katıldı ama çok geçmeden karşı tarafa geçti. Romalılar için 93-94′te halkının geçmişini anlattığı «Yahudilerin Eski Tarihi» adlı eseri yazdı. Kitapta İsa’dan «inanılmaz eylemler gerçekleştiren kişi ve tüm insanların öğretmeni» olarak söz eder.

    Tek başına hiçbir metin İsa ve onun dünyası hakkında fazla bir şey söylemez. Ama hepsi bir arada, tarihçiler ve arkeologların vardıkları diğer sonuçlarla birleştirildiğinde, bu adamın ve yaşadığı dönemin portresi ortaya çıkıyor.
    Milada doğru, 400.000 dolayında Yahudi kendi yurdunda, özellikle iki bölgeye yayılmış halde yaşamaktadır: Kudüs’ü çevreleyen, Ürdün’den Akdeniz’e dek uzanan Yahudiye; ve Taberiye Gölünün batısında, bir uçtan öbür uca ancak 40 kilometreyi bulan Celile. Hükümdarları Büyük Herodes’tir; putperest bir baba ve Yahudi bir annenin oğlu olan Herodes, politik kaderini Roma’ya bağlamıştır: Roma Senatosu ona «Yahuda Kralı» unvanını vermiştir; Herodes vergilerin bir kısmını Roma’ya aktarır; Suriye eyaletinden gelen Romalı lejyonlar, onu ayaklanmalara karşı korumak ya da itaatsizlik ederse tahttan indirmek için günlerce Kudüs’te kalabiliyorlar. Yahudiye gibi çalkantılı bir toprak parçasını yerel bir himayeci kral aracılığıyla yönetmek, Roma için askeri ve maddi açıdan daha uygundur.

    http://turkeireiseleiter.com/

    devam edecek...............
    Konu mopsy tarafından (02-03-2012 Saat 09:15 PM ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Bir Osmanlı minyatüründe göğe yükselen İsa

    Merhaba

    Yahudiler için, onlarca yıldır süren üçlü bir krizdir bu:
    - Politik açıdan, çünkü Herodes’in ve onunla birlikte sonuçta Romanın egemenliği altındadırlar.
    - Kültürel açıdan, çünkü tanrılarıyla ve (örneğin ne Şabat’la ne de oruçla ilgisi olan) çok farklı yaşam tarzıyla Grek-Roma uygarlığı, Yahudiye ve Celilede yayılmaktadır.
    - Dini açıdan, çünkü Tanrı’nın seçilmiş halkı belli ki aynı Tanrı tarafından terk edilmiştir. Yoksa niye Romalılar tarafından böyle aşağılansın ki?
    Peki ama tekrar nasıl kurtarılabilir? Bu sorunun birçok yanıtı vardır. Bu da ülkeyi patlamaya hazır bir bombaya çevirmektedir. Çünkü Yahudiler arasında birlik yoktur.

    Örneğin Sadukiler halkın gelenek bilincine sahip elit kısmını oluşturmaktadır – Kudüs Tapınağı’nın ruhani liderinin çıktığı ve yerel soyluları oluşturan aileler. Kıyamet spekülasyonlarını reddederler. Askeri güçle işbirliği yapan paye sahipleri Romayla anlaşmıştır. Halk onlardan nefret eder.
    Elit kesim olarak saygı görenler Ferisilerdir. Yazı âlimlerinin çoğunluğunu oluştururlar – Musa’nın ve peygamberlerin kitaplarını okuyup onlardan güncel yasaları da oluşturan adamlar. Daha elit, daha katı geçinenler münzevi Essenlilerdir; Lût Gölü kıyısındaki Kumran’da bulunan manastır benzeri yapı muhtemelen merkezleridir. Kendilerini seçilmiş halkın seçilmişleri -sırf inançları sayesinde günü gelince kurtarılacak yegâne kişiler- olarak görürler.
    Buna karşın Sicariiler ve Zelotlar yalnızca yazı eğitimine ve katıksız inanca bel bağlamazlar, ellerine silah alıp halklarının özgürlüğe kavuşması için savaşırlar. Sicariiler -sica kısa bir hançerdir- güpegündüz Kudüs’te, Romalılarla işbirliği yapan seçkin Yahudileri bıçaklayarak öldürür.
    Bunun yanı sıra, kendini peygamber, keramet sahibi ve büyücü ilan edenlerden bazıları küçük yandaş topluluklarıyla, diğerleri ise tek başına kent ve köylerde dolaşmaktadır.

    Sadukiler hariç tüm bu grupların ortak yanı, kendilerini az çok kıyamet arifesine yakın sanmalarıdır. İnanışlarına göre, çok yakında savaşların sonuncusu olacak; Tanrının kötüye karşı sürdürdüğü bu nihai mücadele, İsrail’in özgürlüğüne kavuşmasıyla taçlandırılacaktır. Hatta belki de yarın, bir kurtarıcı çıkacaktır ortaya.

    Herodes MÖ 37′den beri Romanın emri altında bu çalkantılı ülkede düzeni sağlamaktadır. Politikasını, inşaat girişimlerini, vergilerini zorla kabul ettirir; karşı koyulduğuna yönelik ilk şüphede idam tehlikesi baş gösterir. Herodes MÖ 4 yılının Mart sonu ya da Nisan başında öldüğünde, ülke devrim tehdidi ile karşı karşıya kalır. Birçok yerde halinden memnun olmayanlar toplanır; ayaklanmalar patlak verir. İmparator askeri birlikler göndermek zorunda kalır ve ülkeyi imparatorluğa daha da sıkı bağlar: Celile ve komşu bölge Peraia, yıllarca süren kargaşalardan sonra Büyük Herodes’in oğlu Herodes Antipas’ın egemenliğine girer. Yahudiye MS 6′dan itibaren Romalı bir vali tarafından yönetilir.

    Bu kargaşa sırasında lejyonerler Celile’ye girer. Komutanları Publius Quinctilius Varus, askeri birliğiyle birlikte görkemli Samiriye şehrini de yerle bir eder. Komutanın lejyonu ardından güneye yönelip yaklaşık bir saat daha ilerleseydi, muhtemelen tenha bir köyü yakıp yıkacak ve dünya tarihi çok daha farklı bir seyir izleyecekti. Çünkü dar bir vadinin ucundaki o küçük köy Nasıradır.

    Bugün çoğu araştırmacının tahminine göre, lejyonerler Samiriye’yi yağmalarken, Nasıralı İsa birkaç aylıktır. Luka’nın Noel hikâyesi şöyledir: Roma imparatoru vergilerin belirlenmesini emredip bunun için her ailenin nüfusa bağlı olduğu yere gitmesi gerektiğinden, İsa’yla Meryem yurtları Nasıra’dan Beytüllahim’e doğru yola çıkarlar. Bunu ahırdaki doğum ve çobanların tapınması izler. Luka’nın hikâyesinin tarihi bellidir ama doğruluğu için aynı şey söylenemez.

    Tarihçiler birçok antik kaynaktan, MS 6-8 yılları arasında vergilerin belirlenmesinin gerçekten emredildiğini biliyorlar. Luka, İsa’nın ilk vaazını verdiği sırada 30 yaşlarında olduğundan söz ediyor. Halk arasındaki faaliyeti en az bir yıl sürer, sonra çarmıha gerilir. Gerçekten vergilerin belirlendiği yıl doğmuş olsaydı, infazın en erken 37′de gerçekleşmiş olması gerekirdi. Ama onu çarmıha gerdiren vali Pontius Pilatus, 36 yılında Roma’ya geri çağrılır.
    Matta başka bir varyasyon aktarır: Îsa, Beytüllahim’de doğar. Ancak daha sonra Herodes, üç bilgenin ortaya çıkıp Yahudilerin yeni doğan kralıyla ilgili kehanette bulunmasının ardından, krallığında iki yaşın altındaki tüm çocukların öldürülmesini emreder. Aile kaçar, Mısır’da sürgündeyken zalim hükümdarın ölmesini bekler, çok geçmeden ölüm gerçekleşir, aile geri döner ve bu kez Nasıra’ya yerleşir.

    Putperest ve Yahudi vakanüvisler Herodes’in zorbalığı hakkında birçok örnek aktarır ama bir çocuk katliamından söz edilmez. Çünkü peygamber Mikanın müjdelediğine göre, kurtarıcı günü gelince Beytüllahim’den çıkacaktır. Buna karşın Nasıra öyle önemsiz bir köydür ki, Eski Ahit’te adı bile geçmez. Bu nedenle çoğu bilim adamı, Matta ve Lukanın hikâyelerini, İsa’nın icraatlarını eski kehanetlerle uyumlu hale getirmek için anlattıklarını tahmin ediyor.

    Bakirenin doğum yapmasına da dikkat çekilir: Yunanlılar ve Romalılarda, olağanüstü insanların, bir (bakire) kadınla ilişkisi olan bir tanrının soyundan geldiği kabul edilir. Muhtemelen başlangıçta ilk Hıristiyanlar tarafından aktarılan versiyon, Matta İncili’ne de yansır. Matta İncili şöyle başlar: «Bu İbrahim oğlu Davud oğlu Hristos’un doğumunun kitabıdır.» Ardından, Yusuf’a varana dek onun tüm atalarını sayar. Bu sayım ancak, İsa’nın vaktiyle Yusuf’un özbeöz oğlu olduğu kabul edildiğinde akla yatkındır. Gerçekten de İsa muhtemelen Yusuf’un oğlu olarak Nasıra’da doğacaktır. Ve bu konuda nesilden nesle aktarılan birçok bilgi olduğundan, tahminen Herodes’in son döneminde, yani MÖ 4 yılının baharından hemen önce.

    Nasıra birkaç kulübeden ibarettir. Bir iki sarnıç, bir su kaynağı, bir iki değirmen taşı ve tahıl ambarı. Kulübelerin yanında, dağ yamaçlarında, üzüm bağları, buğday tarlaları ve zeytin ağaçları. En azından, arkeologların o döneme ait elde ettikleri bulgulardan ortaya çıkan bu.

    Topu topu 400 insan yaşamış olsa gerek burada. Birkaç dakika içinde köyün tozlu yollarında bir ucundan öbür ucuna yürünürdü muhtemelen. Bu dönemden kalma, halka açık tek bir yapı bile bilinmiyor. İncil’de bir sinagogdan söz edilir, ancak bu bir avlu ya da kulübelerin birindeki büyük bir odaydı muhtemelen.

    Bununla beraber, 2003 yazında Amerikalı arkeolog Richard Freund, bugünkü Nasıra’da uzun süredir bilinen bir yeraltı mahzeninin bir zamanlar lejyonerlerin hamam olarak kullandıkları bir Roma kaplıcasının bir bölümü olduğu tezini ortaya attı. Richard Freund’a göre bu, Nasıra’nın İsa döneminde birkaç yüz Romalı asker için istinat noktası ve böylece çağın ölçütleri göz önünde bulundurulduğunda hayli önemli bir şehir olduğunun belirtisi.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    Uzmanların çoğu buna kuşkuyla yaklaşıyor: Amerikalı meslektaşlarının tezi «dindar bir dilek», harabe artık kesin olarak tarihlenemez ve muhtemelen Haçlılar döneminden kalma görüşündeler.

    Nasıra’daki evlerden birinde Yusuf ve karısı Meryem yaşamış olmalı. İsa (Aramca: Yeşua, «Tanrı yardım eder») en büyük oğullarıdır. Dört erkek kardeşi, Yakub, Yusuf, Yahuda, Simon ve adı bilinmeyen en az iki kız kardeşi vardır. İndilerin aktardığına göre, Yusuf «doğrama ustasıymış» ancak bu tatmin edici olmayan bir çeviridir. «İnşaatçı» demek daha doğru olurdu. O çağa ait örneğin makbuz ve idari rapor gibi eski Yunanca belgelerde bunlar bent inşa eden ya da bostan dolaplarının bakımını yapanlar olarak geçer. İsa, ilk doğan oğul olarak, babasının zanaatını öğrenmiş olsa gerek.
    Çocukluğunu, gençliğini, yetişkinliğinin ilk yıllarını başka nelerin belirlediği hakkında İncillerde bir şey bulmak mümkün değil, İsa’nın görüntüsüne dair bile; ilk resimler çarmıha gerilmesinden birkaç yüzyıl sonra yapılmıştır.

    Bir inşaat ustası Nasıra gibi küçük bir köyde geçimini sağlayabilir mi? Pek değil. Yusuf’un ve sonra, çırağı olarak İsa’nın da komşu Samiriye’de çalışmış olduğu varsayılabilir. Bu şehir Varus tarafından yakılıp yıkıldıktan sonra yeniden inşa edilir. Belki İsa orada biraz Grekçe de öğrenmiştir.
    Öte yandan İsa herhalde Nasıra’daki tüm hemşerileri gibi, ancak belli bir ölçüde okuyup yazabilmektedir. Sinagogda yaşlılar ona Tora’daki hikâyeleri ve peygamberlerin kehanetlerini anlatmış, o da bunları ezberlemiş olsa gerek.

    Peki ama alışılmadık olan nedir? İsa’yı nihayetinde Nasıra’nın dışına kim ya da ne sürükler? Orada geçirmiş olduğu yaklaşık 30 yıl boyunca onu neler şekillendirir?

    Sadukiler ve rahipler hiçbir zaman ne Nasıra’yla ne de sakinleriyle ilgilenmemiştir. İsa sonraları Ferisilerin şiddet yanlılığını hep eleştireceğinden onlara yakın durmuş olması da muhtemel değil.

    İsa, Essenli mi olmuştur? Dini ideallerle dolup taşan Celileli genç adamın yolunun Nasıradan Lût Gölüne, yazıları incelediği Kumran’a düşebilmiş olması dikkate değer bir düşünce. Gerçekten de Essenliler, İsa’nın da sonradan vaaz edeceği gibi, Tanrı’nın çok yakındaki hükümdarlığına inanırlar. Ne var ki çok yakın, yakın gelecektir onlar için; İsa’ya göre ise Tanrı’nın hükümdarlığı başlamıştır. Ve Essenliler için tapınak, rahiplik, dinsel arılık önemlidir ki bunlar İsa’nın daha ziyade kayıtsız kaldığı konulardır. Essenliler kendilerini arı olanların elit tabakası olarak görürler, buna karşın sonraları İsa arı olmayanlara, bedel ödeyenlere ve fahişelere yönelecektir.

    Yoksa aslında bir Zelot muydu? Bu politik gayretkeşler de yoksullara, aşağılananlara umut vermektedir. Ve tıpkı İsa gibi, onlar da din uğruna canlarını feda etmeye hazırdırlar. Ancak bunun için savaşırlar ve öldürürler – İsa’nın ne pahasına olursa olsun reddettiği bir şey.

    İsa aldığı radikal tutuma hayatının koşulları yüzünden mi zorlanmıştır? Meslektaşları arasında tartışmalara yol açan dinbilimci Gerd Lüdemann, en eski İncil’deki bir pasajı böyle yorumluyor. Markos (ki kendisi İsa’nın doğumu ve gençliği üzerine tek kelime etmez), İsa’nın sonradan Nasıra’da nasıl vaaz verdiğini ve o zamanki hemşerilerinin ona «Meryem’in oğlu» dediklerinden söz eder. Alman araştırmacıya göre bu dikkat çekici bir göstergedir, çünkü o dönemde alışılagelen, babaya atıfta bulunmaktır. Bu nedenle mi yoksa İsa Nasıra’da Yusuf’un oğlu olarak anılmaz?

    Gayri meşru bir çocuk mudur, annesi doğumu sırasında henüz evlenmemiş midir? Nasıralılara göre bu, evlilik öncesi günahın işareti olurdu. Böyle bir şey, İsa’nın ufacık bir köyde herkes tarafından dışlanmasına yol açmaz mıydı? Ve bu, sonraları neden dışlanmış kişilere yöneldiğini ve elit tabakaya neden bu kadar açık şekilde karşı çıktığını açıklamıyor mu?

    Kesin olan tek olgu, îsa’nın muhtemelen 28-29 yaşlarında hayli alışılmadık bir şey yaptığı: Ailesini terk eder. Yusuf bu sırada muhtemelen ölmüştür, en azından bundan sonra İncillerde sözü edilmez. Ama baba öldüğünde, en büyük oğul annesi ve kardeşlerine bakmakla yükümlüdür.
    Ailesini bu durumdayken terk eden, dördüncü emri çiğnemiş ve dönemin anlayışına göre bir katil ya da zina yapan biri kadar ahlaksız ve pervasız davranmış olur. Özellikle erkek kardeşleri İsa’nın bu davranışını affetmemişe benziyor.İsa tanınmaya başlanınca, Markos’un aktardığına göre, «aile üyeleri ortaya çıkıp onu durdurmak ister; şöyle derler: Aklını kaçırdı».

    Tarihçiler İsa’nın o zamanlar Nasıra’yı neden terk ettiğini herhalde hiçbir zaman öğrenemeyecekler ama İnciller onun nereye gittiğinden söz eder: Vaftizci Yahya’ya. Kendisi bu çalkantılı dönemdeki vaizlerden biridir: Ürdün nehri kıyısında, yaklaşan kıyamet gününe karşı uyaran ve yalnızca, onun tarafından vaftiz edilen tövbekarlara sonsuzluk vaat eden bir peygamber.

    Luka İncili’ne göre Yahya «İmparator Tiberius’un imparatorluğunun 15. yılında» ortaya çıkar, muhtemelen 28 sonbaharı ile 29 sonbaharı arasında. İncil’i yazan dört havari onun hakkında bilgi verir, Flavios İosephos da öyle. Çöl sınırında dünyanın sonu ve hükümdarın ahlaki hataları hakkında vaaz veren adamın etrafına hızla yandaşlar toplanır. Ama ülkede ayaklanma tehlikesinin baş göstermesi Yahya’nın kaderini belirler. Vaftizcinin demagoji yeteneğinden korkan Herodes Antipas, kendini peygamber ilan eden adamı idam ettirir.

    İsa ise o sırada daha da uzağa gitmiştir. Nasıralı adam kısa bir süre için, belki de topu topu birkaç hafta, Yahya’nın yandaşlarına katılır. Kendini ona vaftiz ettirir, ancak muhtemelen hemen ardından ondan ayrılır. (İsa’nın kendisi asla birisini vaftiz etmemiştir.)
    29 baharında Celile’de yeni bir vaiz, mesajını ilan eder.

    Dağdaki Vaaz (Matta İncili, 5.-7. Bölüm), meseller, mucizeler – hepsi Hıristiyanlık öğretisine dahildir. Ancak İncil yazarları kronolojide ve yaptıkları yer betimlemelerinde kuşkularını korur ve kararsız kalır. Ciddi anlamda yeniden incelenmesi gereken şudur: İsa muhtemelen yalnızca bir yıl kadar vaaz verir. Celile’nin bir bölümünde dolaşır; Taberiye Gölünün kıyısındaki bu üçgen, dört-beş saatte dolaşılabilen Kefernahum-Beytsayda-Horazin şehirleriyle sınırlıdır. Bu bölgede vaaz verir.

    İsa, kökeni, icraatlarının sürekliliği ve ortaya çıktığı yer itibariyle uç bir figürdür. Bu bakımdan, hemen hemen onun çağdaşı olan putperest yazarların, Tacitus ve Suetonius gibi Romalı soylu politikacı ve yazıcıların onun ortaya çıkışı hakkında bu kadar az bilgi vermeleri şaşırtıcı değil. Hayret verici olan aslında ondan söz etmeleri.

    İndilerde şöyle tasvir edilir: İsa ortaya çıkar, onun tarafından seçilmiş müritlerinin her birine «Beni takip edin!» diye emreder – onlar da ailelerini, evlerini barklarını terk edip yanında yerlerini alır. İnsanların ona gerçekten de kayıtsız şartsız teslim olmaları kuvvetle muhtemel. Sonuç olarak onlardan bazıları, İsa’nın çarmıha gerilmesinden onlarca yıl sonra bile onun adına ölüme giderler, örneğin Petrus.

    İlk iki mürit olan Petrus ve kardeşi Andreas, Yahya’nın versiyonuna göre Vaftizci Yahya’nın da yandaşları, en azından sempatizanlarıdır. İsa’nın, en önemli iki takipçisiyle daha orada karşılaşmış ve onları kendi tarafına çekmiş olması olasılığı göz ardı edilemez.

    Balıkçı Petrus’un Taberiye Gölü kıyısında bulunan Kefer-nahum’daki evi, İsa için bir tür üs haline gelir: Yolculukları arasında sürekli dönüp geldiği ve arkeologların muhtemelen yeniden keşfettikleri bir sığınak.

    1906 yılında bir Bizans kilisesinin altında antik kalıntılar bulundu. Bunlar ancak 1968-1998 arasında Fransisken arkeologlar tarafından daha yakından incelenebildi. Araştırmacılar, Bizans kilisesinin ve daha da eski, geç antik dönemden kalma bir ibadethanenin harabeleri altında sıradan bir ikametgâhın kalıntılarını gün ışığına çıkardı. Kefernahum, İsa döneminde Taberiye Gölü kıyısında 1.000 kadar sakiniyle, gelişmekte olan bir balıkçı şehriydi.
    Fransiskenler kilisenin altında yaklaşık 2.000 yıllık bir ev keşfettiler: Balçık, saman ve tahtadan yapılma, bir iç avlunun etrafına yerleşmiş blok şeklinde yapılar. Ama odalardan biri diğerlerinden farklıydı: Antikçağda defalarca yeni baştan sıvanmış ve balçık sıvaya Grekçe, İbranice, Latince ve Süryani dilinde yüzlerce duvar yazısı kazınmıştı.

    Bunlar, muhtemelen ikinci yüzyıldan beri bu evi ziyaret eden Hıristiyan hacılara ait dini vecizelerdi. Bu, erken dönem Hıristiyanların, Petrus’un evinin nerede olduğunu asla unutmadıklarının, ölümünden en fazla bir yüzyıl sonra oraya hac seferleri düzenlediklerinin ve bu odanın dünyevi olmaktan çıkartılıp kutsal bir mekâna dönüştürüldüğünün bir kanıtı olmasa da, hayli akla yatkın bir işaretidir.

    Kefernahum’da İsa, Nasıradan daha kolay ulaşılabilen bir üs yaratır kendine. Kefernahum, Suriye ve Mısır’a kadar uzanan bir yolun, Via Maris’in yakınındadır. Gerçi Romalılara bu yerleşim hâlâ barbarca gelirdi: En fazla üç metre genişliğinde, kaldırımı olmayan, plansızca yapılmış sokaklar, kanalizasyon yok, halka açık tuvalet yok, liman kıyıda dalgakıran görevi gören bir iki taştan ibaret. Yine de, orada yaşayan balıkçılar Celile ölçütlerine göre varlıklıdır.

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    Ocak 1986′da, Taberiye Gölündeki su seviyesinde tarihi bir düşüş yaşanınca, çamurun içinde bir teknenin kalıntıları bulundu. Bu bir balıkçı teknesiydi ve tahtanın radyo karbon tarihlemesinin ortaya koyduğu gibi, İsa’dan sonraki birinci yüzyıldan kalmaydı. Tekne yaklaşık sekiz metre uzunluğundaydı, bir direği ve yelkeni vardı. Omurgası Lübnan sedirinden, dış kaplamaları çam ve diğer yöresel ağaçlardandı, kısmen birbirine geçme dişlerle, kısmen demir çivilerle tutturulmuştu. Güvertede toprak testiler ve bir yağ lambası duruyordu.

    Tekne en az 13 kişi taşıyabilirdi: Sahibi ve ondan fazla mürettebat. Petrus’un mesleğinin son derece kârlı olduğunun ve bu kadar insana geçim kapısı sağladığının bir göstergesi. Diğer deyişle, ilk kişi olarak İsa’nın peşinden giden balıkçı, fakir bir adam değildi.

    Tarihçiler diğer müritler hakkında isimlerinden başka pek bir şey bilmiyor. Zelot Simon – sonradan İsacı olan politik bir gayretkeş mi? Philippus – adı ve belki anadili de Grekçe olan bir Yahudi mi? Yahuda İskariyot – Lût Gölünün doğusunda bir yer olan Keryot kökenli bir adam mı? Yoksa «sicarius» ile ima edilen, radikal bir geçmişi olduğu mu?

    Yandaşların çoğu büyük olasılıkla, saygı duydukları kişi gibi, Celileli basit adamlardır. Antikçağda, Yahudi öğrencilerin ünlü bir yazı âlimine ya da rabbiye bağlanmaları âdettir. İsa, yandaşları arasından 12 adamı, yani havarileri öne çıkarmıştır – sembolik düzine sayısını, örneğin İsrail halkının efsanevi 12 kavmini ima ederek. Ancak bu «sayılara dayanan sembolizm» de sıra dışı değildir.

    Buna karşılık olağandışı olan, İsa’nın birçok kadın yandaşı olmasıdır. Toplum ataerkildir: Ancak on erkek bir sinagog cemaati kurabilir; kadınlar Tora’dan okuma yapamazlar, Kudüs Tapınağı’nda yalnızca bir avlu onların kullanımına açıktır; mahkeme önünde tanıklık edemezler.

    Ama başlangıçtan itibaren, tüm İndilerin öne çıkardığı gibi, İsa’nın en ateşli takipçilerinden olurlar. Nasıra ile Kefernahum’un yarı yolundaki Mecdel şehrinden gelen Meryem, İsa’yı «yedi iblisten» (muhtemelen ağır bir hastalıktan) kurtarmasıyla bu kadınların en ünlüsü olur.

    Yine alışılmadık olan, müritlerin İsa’yla bir yerde bir grup oluşturmak yerine, oradan oraya göç etmelidir. Ailelerden kopuş bir skandaldır. «Anasını babasını benden çok sevenin benim gözümde değeri yoktur!» der İsa müritlerine ısrarla. O kendisini, yalnızca Tanrı’ya hizmet etmek için bekâr kalan «hadım edilmişlerden» sayar.

    İnsanlara vaaz verir, mucizeler gerçekleştirir. Mucizeler, antikçağın imgelem dünyasının bir parçasıdır. Onlara «kudret eylemleri» ya da «işaretler» denir. Bazı rabbiler mucizeler gerçekleştirebilir ama tapınağında hastaların iyileşmek için kaldıkları Asklepios gibi bir antik Yunan tanrısı da öyle. Birçok gündelik olay nesilden nesle aktarılırken mucizeye dönüşür ve birçok yandaşla yapılan ziyafet «5.000 kişilik bir yemeğe» dönüşür.

    İsa’nın hastaları iyileştirdiği söylenir. Ancak bugün hekimler, o dönemde «meczup» ya da «felçli» diye geçen birinin gerçekten fiziksel olarak hasta olup olmadığı (ve mucizevî şifacının telkin gücünün bedensel iyileşme süreçlerini harekete geçirip geçirmediği), ortada ruhsal bir hastalık ya da yalnızca psikosomatik şikâyetler olup olmadığı konusunda daha fazla bilgi sahibi değiller.

    İsa’nın antikçağdaki hiçbir karşıtı onun mucizelerini inkâr etmemiştir. O kadar önemli sayılırlar ki, sorgulanmadan gelecek nesillere aktarılırlar. Ama İsa için mucizeler asla vaazları kadar önemli değildir. Meseller, öğütler, uyarılar her şeyden önce gelir.

    Nasıralı adam bir devrimci gibi davranır. Zenginlere yönelttiği ünlü hakareti -«Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Tanrı katına girmesinden daha kolaydır!»- bu yönde açıklamaları içinde tek olarak kalmaz. Zenginliği açıkça küçümseyerek döneminin elit tabakasını, büyük arazi sahiplerini, soyluları, rahipleri kışkırtır: Bu taş onlaradır. Buna karşın İsa, Yahudiliğin kültünü, ritüellerini, arınma emirlerini bu kadar katı yargılamaz.

    Şabat kutsaması mı? «Şabat insanın iyiliği için yapılmıştır, insan Şabat’ın iyiliği için değil.» En azından kadın açısından ölümcül bir suç olan zinanın cezalandırılması mı? «Aranızda kim günahsızsa, ilk taşı kadına o atsın.» Ölüleri defnetme yükümlülüğü mü? «Sen benim peşinden gel, bırak ölüleri ölüler gömsün.»

    Geleneği bu şekilde aşağılamak, ayaklanmaya teşvik olarak anlaşılabilir. Zira Yahudiler yüzyıllardır komşularından tüm bu âdetlerle ayrılmaktadır: Yalnızca inançlarıyla değil, Şabat emriyle, koşer yiyeceklerle, sünnet ve diğer âdetlerle kendilerini genellikle çok güçlü olan yabancılardan ayırırlar ve yüzyıllar boyunca, sürgün ve diaspora dönemleri boyunca birliktelik duygusu yaratırlar. İsa’nın tüm bunları sorgulaması, halkın çoğunluğunun dini anlayışına karşı ihanettir.

    İsa Yahudi’dir, yandaşları Yahudi’dir, İsa Yahudiler önünde vaaz verir. Ve putperestlere gitmeyi açıkça reddeder. Ancak yandaşlarından, yüzyıllardır Yahudiliği oluşturan şeylerin birçoğundan vazgeçmelerini ister.

    Kıyamet günü yaklaştıysa, onca gelenek işe yarar mı ki? Vaftizci Yahya gibi İsa da iyi ile kötü arasında pek yakında yaşanacak nihai mücadeleyi beklemektedir. Ancak diğer tüm vaizlerden farklı olarak İsa, Tanrı’nın hükümdarlığının yaklaştığına değil, zaten mevcut olduğuna inanmaktadır: Kendi varlığı, kendi vaazlarıyla birlikte, Tanrı’nın hükümdarlığı başlamıştır. En azından ifadeleri böyle yorumlanıyor: Ona itaat eden kurtarılacaktır; onun elçiliğini reddeden mahşer günü lanetlenecektir.

    Anlaşılan kendini «insan evladı» olarak görmektedir – esrarengiz bir isim; belki de Eski Ahit’teki bazı kıyamet yazılarına dayanmaktadır. Örneğin Daniel der ki, «insan evladı» gibi görünen bir kişi, günü gelince Tanrı’dan halklar üzerinde egemenlik kudretini alacakmış.

    Kendini «Mesih» olarak niteler mi? Onun döneminde Yahudilikte, ileride ortaya çıkacak «meshedilmiş, kutsal yağla kutsanmış» kişiyle ilgili birçok tasvir vardır: Bu bir kral, peygamber ya da ruhani lider olabilir ama ne olursa olsun, kendini Tanrı’ya adamış olan ve İsrail halkını selâmete kavuşturacak bir insandır. Ama nasıl ve ne zaman olacağı konusunda şiddetli tartışmalar yapılmaktadır.

    Yeni Ahit’e göre İsa, müritleri tarafından kendisine «Mesih» diye hitap edilmesini ister. Oysa çok eski bir sözlü aktarıma dayanan Thomas İncili’nde bu kavram yoktur. Dolayısıyla İsa’nın, en azından halkın önünde, hiçbir zaman bu kavramı kullanmamış olması olası. Ama onu inkâr da etmemiş olsa gerek -bütün öğretisi, kendisinin Mesih olarak görülmesi üzerine kuruludur.

    Bu aynı zamanda büyük bir provokasyondur: Eğer o «marangozun oğlu» Mesih olduğunu iddia ediyorsa, ancak ona itaat edenler kurtulabilir. O zaman İsa, Yahudiliğin en yüksek otoritesi olur. Rahipler bunu hoş karşılamamıştır, hele Romalılar hiç. Ancak Vaftizci Yahya’dan farklı olarak İsa’nın başlarda peşine düşülmez. Bu durum, etkinliğinin Celile gibi Kudüs’ten çok uzak bir yöreyle sınırlı ve İsa’nın en büyük şehirlerden uzak durmuş olmasıyla açıklanabilir.

    http://turkeireiseleiter.com/

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    Belki 12 kişilik, belki de daha büyük bir yandaş kalabalığı eşliğinde, Taberiye Gölü kıyısındaki yerleşimlerden geçer ve Tanrı Krallığı’nın yaklaşmakta olduğuna ilişkin müjdeyi verir. Birkaç ay sonra oradaki herkesin ondan haberi olacaktır; bazıları ona inanacak, diğerleri inanmayacaktır. Ya sonra? Hiçbir şey değişmemiştir. Şabat eskiden olduğu gibi kutsanır; Ferisiler yazıları yorumlar; Essenliler Ferisilerle savaşır, Sadukiler valiyle işbirliği yapar; Herodes Antipas imparatorun inayetiyle hükmeder ve Pilatus, Kaisereia Sarayında oturur.

    Mattayla Luka, İsa’nın «iyiye gitmedikleri» için Celile ve Kefernahum kentlerini lanetlediğini bildirirler: «Sen ki göğe kadar yükseltilen, cehennemin dibine itileceksin!» Ve doğduğu Nasırada eski hemşerileri, şimdi vaaz veren marangoz oğlunu hayretle izler – sonra da onu sinagogdan atarlar.
    İsa 30 yılının baharında, Pesah Bayramı için Kudüs’e gitmeye karar verir. Belki de etkinliğinin kaçınılmaz seyri budur; taşradan inancın merkezine.
    30 yılı Mart ayının sonunda İsa yola çıkar. Tarihleme nispeten doğru gözüküyor, en azından İsa’nın yaşamındaki diğer her şeyden daha net. İndilerin ifade ettiğine göre, Şabat’tan önceki gün, Pesah Bayramı hazırlıkları sırasında çarmıha gerilir. Veriler kısmen çelişkili, ancak birçok belirti, o yıl Pesah Bayramının tam da Şabat’a denk geldiğine, çarmıha gerilişinin hemen öncesinde gerçekleştiğine işaret ediyor.

    Pesah Bayramı «15 Nisan»da kutlanır (burada kastedilen; Yahudi takviminin yedinci ayı olan Nisan; miladi takvimin yaklaşık mart-nisanına denk gelir). Yahudi takvimi hem ayı hem güneşi temel aldığından, tıpkı Müslümanlarınki gibi miladi takvime göre yıldan yıla farklılık gösterir. Söz konusu dönemde 15 Nisan yalnızca iki kez Şabat’a denk gelir, 30 ve 33 yıllarında. İsa büyük olasılıkla yalnızca bir yıl vaaz ettiğinden, ancak eski tarih doğru olabilir. 15 Nisan 30, miladi 8 Nisana denk geliyor – böylece İsa’nın son günleri hayli kesin olarak belirleniyor.
    Dört-beş gün sonra, hacılarla tıka basa dolu metropole varmış olsa gerek. Kudüs’ten tam üç kilometre uzaklıkta, Zeytindağı’nın arkasında doğuya düşen Bethanya’daki bir handa konaklar.

    İncil’deki bilgiler İsa’nın öleceğine dair sezgileriyle dolu. Kudüs’te rahipler ve Ferisilerle zorluklar yaşamayı beklemiş olmalı.
    Hemen ardından gelen eylemleri bilinçli bir kışkırtma gibidir: Çünkü İsa 30 yılının 5 Nisanında, Kudüs’e gelişinden üç gün sonra, Yahudi halkının en kutsal yeri olan Tapınak’ta isyan çıkarır, tam da en kutsal Yahudi bayramından hemen önce ve Romalı askerlerin gözleri önünde.

    Yapımını Büyük Herodes’in başlatmış olduğu Tapınak, yontulmuş aydınlık taşlardan yapılma sanatsal bir abidedir; güneş bu taşlarda günün saatine göre hep yeni rölyefler yaratır (Tanrı’nın bir emrine dayanarak, resim yasaktır). Kudüs’teki evler yığınından yükselen platonun güney kenarından merdivenler tırmanır, batıda rahipler ve soylular şehrin yukarı kesimindeki ikametgâhlarından çıkıp kemer biçiminde bir köprüden geçerek doğrudan Tapınak bölgesine varırlar; sıradan halktan yüksekte ve soyutlanmış halde. Perdelerle ayrılmış en kutsal yer, sütunlarla süslü avlulardan oluşan bir çelenkle kuşatılmıştır. Büyük ön avlu putperestlere de açıktır, arkasında Yahudilere ayrılmış bölümler vardır. Bunlar da kadınlar, erkekler ve rahipler olarak ayrılır.

    Romalılar bile bu mekâna saygı gösterirler. Tapınak bölmelerindeki Grekçe ve Latince yazılar Yahudi olmayan herkese keskin sınırlar çizer: «Hiçbir yabancı bölmeye ve Tapınak’ın etrafındaki avlulara giremez. Her kim ki bunu yaparken yakalanırsa, ölüm fermanını kendi hazırlamıştır.»
    Putperestlerin ön avlusunda satıcılar ve sarraflar tezgâhlarını kurmuşlardır. Onlar Tapınak için neredeyse rahipler kadar önemlidir. Çünkü yalnızca Kudüs’te Tanrı katında geçerli kurbanlar kesilebilir ve avludaki satıcılardan koçlar ve diğer helal kurbanlıklar satın alınabilir. Her gün sabah ve öğleden sonra kurban kesildiğinden, buradan sürekli hayvan satın alan müminler vardır; onları rahiplere teslim ederler, rahipler de hayvanları kesip sunağın alevlerine koyarlar. Satıcılar olmadan kurban olmaz. Kurban olmadan ibadet olmaz.

    İsa o 5 Nisanda hacılar seliyle birlikte, muhtemelen Celileli yandaşlarıyla çevrili halde, Tapınak meydanına çıkmış olmalı. Orada satıcıların ve sarrafların barakalarını ve masalarını devirir. Sağa sola kaçışan hayvanların, sövüp sayan satıcıların ve öfkeli hacıların kargaşasından nasıl kurtulduğunu kimse bilmiyor.

    İncil yazarları tarafından aktarılan Tapınak’ın bu «arındırılmasını» Hıristiyanlar sonradan, İsa’nın bu mabedi dünya nimetlerinden arındırması şeklinde anlamışlardır. Oysa satıcılar dünyevi ticaretin temsilcileri değildir, dini ibadet için gereklidir. İsa onlara saldırmakla, Tapınak’ın kalbine saldırmış olur. Bu bir arındırma değil, bir yıkım eylemidir, bu Tapınak’ın ve onun ritüellerinin sonunun geldiğine ve Tanrı Krallığı’nın yakın olduğuna dair kehanetsel bir işarettir. Vaazlar, meseller ve mucizelerden farklı olarak, rahipler tarafından görmezden gelinemeyecek bir eylemdir.

    İsa birdenbire Sadukiler için tehlike haline gelir. Ruhani lideri onlar atamaktadır; otoriteleri -ve servetleri- Tapınak ibadeti üzerine kuruludur. Çünkü ibadete dayalı tapınak vergisi para getirmektedir. İsa’nın o gün yaptığı, aynı zamanda Yahudiliğin elit tabakasına karşı bir cephe açmaktır.
    Tapınak satıcılarına karşı düzenlediği saldırı İsa’nın kaderini belirler – öğretisiyle değil, Dağdaki Vaazı’yla ve ölüleri diriltmesiyle değil, mesellerle ve eskiden kalma birçok âdeti kışkırtıcı bir biçimde reddetmesiyle de değil. Pesah Bayramının başlamasına 48 saat kala yaptığı bu eylemle ruhani lider Kaiphas’ı ölümcül düşmanı haline getirir. İsa bu bir tek kışkırtmadan vazgeçseydi, belki de asla çarmıha gerilmezdi.

    Kaiphas ve Pilatus, yıllar içinde pekişmiş, iktidar bilincine sahip bir ikilidir. Beth Mekoşeşli Kaiphas, vaktiyle bir ruhani liderin kızıyla evlendiği için kariyer yapmıştır. 12 yıldır en yüksek dinsel makamı elinde bulundurmaktadır. Kasım 1990′da, bugünkü Kudüs Eski Şehrinin güneyindeki barış ormanında yapılan çalışmalarda Kaiphas ailesinin mezarı bulunmuştur.

    İsrailli arkeolog Zvi Greenhut ve antropolog Joe Zias, İsa’dan sonraki ilk yüzyılda sürekli definler için kullanılan, Sion Dağına bakan mezarı incelediler. Toplam 63 iskelet buldular. Bunlar Yahudilerin bir zamanlar, ölülerinin etleri çürüdükten sonra kemiklerini koydukları, kireçtaşından oyulmuş 12 tabuta yerleştirilmişti.

    Şimdiye dek bulunan en özenli kemik muhafazalarından biri, bizzat Kaiphas’ın adını taşımaktadır. Greenhut’la Zias onun içinden üç çocuğun, genç bir erkeğin, yetişkin bir kadının ve 60 yaşlarında muhtemelen ruhani bir liderin iskeletlerini çıkardılar.

    Pontius Pilatus, 26 yılından beri Praefectus Iudaeaedir. O bir equesdir, bir şövalye, Romanın en yüksek ikinci toplumsal tabakasına mensuptur. Atalarından biri, Iulius Caesar’ı öldüren suikastçılardandır. Sahil yöresi Kaisereiada bir sarayda ikamet eder ve ancak, örneğin Pesah Bayramı gibi özel nedenlerle Kudüs’e gider.

    Pilatus, dediğini dedik, rüşvete açık, zorba, sert, soyguncu ve acımasız biri olarak geçer. İmparatorun altın varaklı resimlerini Kudüs’e getirttiği söylenir. Nefret edilen portreler orada kalabalığın öfkesini öyle kabartır ki, Kaisereiadaki protestocular Kudüs’te bu resimlere göz yum-maktansa idam edilmeyi tercih ettiklerini belirtirler. Sonunda Pilatus pes eder. Görev süresi boyunca en az bir isyanı kanlı bastırttığı ve katliam emri verdiği de söylenir.
    Pilatus, sürdürdüğü zorbalıklarından dolayı 36 yılında görevinden alınıp Roma’ya çağrılır, orada mahkemeye çıkacaktır. Ancak Pilatus hesap vermek zorunda kalmadan, imparator ölür. Ardından yargılanması sonuçlanamaz, Pilatus tarih sahnesinden silinir.

    Kaiphas da 36 yılında görevinden alınır (Kudüs’te kimin ruhani lider olacağını Romalılar belirlemektedir) – bu da, her iki adamın kaderlerinin ne kadar iç içe geçmiş olduğunun bir belirtisidir.
    Tapınak’taki hakaretten sonra, İsa’yı ortadan kaldırmak isteyen Kaiphas olsa gerek, çünkü bu eylem doğrudan ona yöneliktir. Ama idam kararlarını yalnızca Pilatus verebilmektedir. İsa’nın neden hemen tutuklanmadığı -sonuçta Yahudi Tapınak polisinin birlikleri kutsal mekânda nöbet tutmaktadır- belli değildir. Belki kargaşada kaçmayı başarır, belki de Kaiphas onu halkın önünde tutuklamaktan çekinir, çünkü Kudüs’ün alevlenen ortamında isyan çıkmasından korkar.

    Öte yandan İsa bu eylemden sonra ölüm tehdidi altında olduğunu biliyor olmalı. Dinbilimciler, üst katında müritleriyle son yemeğini yediği, Bethanya’daki handa söylediği sözlerin, «insanlık tarihinin en sık tekrarlanan, gizemini en sıkı koruyan ve en yoğun yorumlanan sözleri» olduğunu belirtmişlerdir. İsa’nın gerçekte ne anlattığını, hangi kehanetlerde bulunduğunu ya da neleri emrettiğini artık ayrıntılarıyla aydınlatmak mümkün değildir.
    Kesin olan tek şey, İsa’nın ölüm karşısında müritleri arasında ittifak kurduğu ve onlara Tanrı Krallığı’nın yakın olduğu kehanetinde bulunduğudur. Yine kesin olan, İsa’nın Celile’ye dönmeyi ve Kudüs’te ortalık yatışana kadar beklemeyi düşünmediğidir. Bunun yerine, dua etmek için bir kez daha, Tapınak’ın doğusundaki Kidron Vadisi’nde bulunan Getsemani Bahçesi’ne gider. Orada Tapınak polisinin bir birliği tarafından tutuklanır. Gece yarısıdır. Hâlâ 15 saat vardır.

    Belki işin içine ihanet girmiştir. Belki Yahuda onu gerçekten de 30 gümüş para karşılığında ruhani lidere satmış ya da hayal kırıklığından ele vermiştir. Belki Yahudanın hizmetleri sayesinde Tapınak polisi İsa’yı nerede arayacağını bilmiştir; hatta belki kimi araması gerektiğini: Sahte sevgi gösterisi, İsa’nın şimdi bile Kudüslülerce tanınmadığının, kimliğini belirlemek için yardımcılara ihtiyaç duyulduğunun belirtisi değil midir?

    Tutuklu hemen yaka paça Kaiphas a götürülür, ya ruhani liderin şehrin yukarı kesimindeki mülküne ya da Xystos Meydanı yakınlarındaki Sanidrin’in toplantı binasına. Burada Kaiphas ve 71 kişilik Sanidrin’in en azından bir bölümü beklemektedir. Rahipler, soylular ve âlimlerden oluşan Yahudi Senatosu birkaç Ferisi üye barındırsa da, Sadukilerin egemenliği altındadır.

    Kaiphas olayı bir an önce çözüme kavuşturmalıdır. Ortalığın ağarmakta olduğu o günün akşamında boruların yankılanması, Şabat’ın başladığını ilan edecektir – ve Pesah Bayramı’nın başladığını. Ondan sonra idamlar dini açıdan murdar sayılır. Ancak Sanidrin in ağır suçlarda hüküm verme yetkisi yoktur. Bu nedenle ruhani lider bir iddianame hazırlatır. İsa’nın kendini Mesih ilan ettiği ya da en azından öyle olduğunu inkâr etmediği sorgulama yalnızca bu amaca hizmet eder.

    Birkaç saat sonra Tapınak polisi tarafından muhtemelen Herodes Sarayına götürülür; Pilatus’un ikamet ettiği saray bugünkü Yafa kapısındadır. İddianamedeki suçlama dini değil, siyasidir: Roma’ya karşı ayaklanma.

    Romalı resmi görevliler genellikle sabah erkenden adliyede hazır bulunurlar. İsa da günün ilk ışıklarıyla birlikte zincirlenmiş halde Pilatus’un karşısına çıkarılmış olsa gerek – muhtemelen, Pilatus’un bemdda, yargıç koltuğunda oturduğu sarayın ön meydanında. Romalı vatandaşlar, resmi görevlilerin kararlarına karşı imparatora temyiz başvurusunda bulunabilirler, bu ayrıcalığa sahip olmayan tebaa içinse ilki aynı zamanda son mercidir. İsa için de.
    İncil yazarları sonradan davayı muhtemelen kasıtlı olarak değiştirerek aktarmıştır: Pilatus, elinden gelse İsa’yı af kapsamında serbest bırakacak, «Günah benden gitsin!» tavrı içinde, duraksayan yargıç olarak betimlenir. Ölüm cezasında ısrar edenler «Yahudiler»dir. Ancak Markos ve halefleri metinlerini kaleme alırken, Hıristiyanlar Yahudilikten dönüp onun muhalifi olmuşlar, aynı zamanda İsa’nın ölümünden sorumlu olan Romalılar arasından da yeni yandaşlar edinmeye çalışıyorlardır.

    Gerçekten de Pilatus, alışkanlığı olduğu üzere, bu kez de davayı kısa tutmuş olsa gerek. İsa’yı muhtemelen seditio (ayaklanma) ya da perduellio (devlete ihanet) ile suçlar. İsa’nın Pilatus’tan duyduğu son cümle, formülü belirlemiş olsa gerek: «Çarmıha çıkacaksın.»
    Ardından İsa hemen, Romalılarda âdet olduğu üzere, infaz komuta askerleri tarafından götürülür. Giysisine el koyarlar, onunla alay ederler, onu horribile flagellumldi kamçılarlar – kemik parçaları, dikenler ya da kurşun topaklarıyla donatılmış derin yaralar açan bir deri kayış.
    Sonuç olarak, çıplak, kan revan içinde ve acıdan kıvranarak, başka iki mahkûmla birlikte, Kudüs sokakların dan süründürülür. Çarmıhı taşımaktadır. Saraydan çıkılıp muhtemelen şehrin yukarı kesiminden geçilir, Hippikus kulesinin yanındaki Gennath kapısından çıkılıp Golgotha’ya -«kafatası biçimindeki yer», şehrin kuzeyinde eski bir taşocağının ortasında bulunan bir tepe- kadar gidilir.

    İdamlar, halkın şehvetli bir korkuyla katıldığı gösterilerdir. Yandaşları İsa’yı zar zor görmüş olsa gerek. Aralarında Mecdelli Meryem’in de bulunduğu az sayıda kadın, en azından sonradan çarmıhın yakınında durur. Çarmıhın üzerinde, suçlunun cürümünün ilan edildiği bir levha vardır: INRI, «Nasırsalı İsa, Yahudilerin Kralı». Ama müritlerin hepsi kaçmıştır. Markos’un anlattığına göre, İsa sabah saat dokuz sıralarında çarmıha çivilenir.
    Çarmıha germe, Roma hukukunun en onur kırıcı, en utanç verici ve en çok acı çektiren ölüm cezasıdır. Suçlular ve köleler böyle idam edilir. Kurbanın bağlandığı ya da çivilendiği, çapraz ya da T biçiminde bir direk olan çarmıhın yüksekliği yaklaşık mahkumun boyundadır..

    İsrailli arkeolog Vassilios Tzaferis, Haziran 1968′de Kudüs’te, İsa’dan sonraki birinci yüzyılda yaşamış varlıklı bir ailenin mezarını buldu – ama bu aileden bir suçlu ya da asi de çıkmış olmalı. Çünkü Yehohanan adında bir adamın (20′li yaşlarının ortasındaydı) iskeletinde, çarmıha gerilişinin izleri görülüyordu: Sağ topuk kemiğine, uzunluğu 11 santimetreyi bulan bir demir çivi saplıydı, çivinin başı bir tahta levhayla genişletilmişti.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Merhaba



    Tzaferis, Yehohanan’ın çarmıha çivilendiğini tahmin ediyor. Çivi başının altındaki levha, suçlunun ayaklarını çividen ayıramamasını sağlamış. Ancak suçlu öldükten sonra ceset çarmıhtan alınırken, çivi kemikten çıkmamış. Çarmıhın zeytin ağacından yapılma sert tahtasına çakılırken eğilip ters kanca gibi olmuş. Yani aile idam edilen kişiyi, hâlâ ayağına saplı olan çiviyle, tahta levhayla ve çarmıhtan kesilmiş bir parçayla birlikte toprağa vermiş. Öte yandan Yehohanan’ın elleri ve kollarında yaralar bulunmadığından, Tzaferis onların çapraz kalasa bağlanmış olduğunu tahmin ediyor.

    İster bağlansın ister çivilensin: Çarmıha gerilmenin en acı verici tarafı, vücudu aşağı doğru çuval gibi sarkıtan bitkinliğin, vücudu tekrar dikleşmeye zorlayan boğulmasıdır; bitkinlik ve boğulma umutsuzca birbirini izler. İsa’nın korkunç ölüm mücadelesi altı saat sürer.

    Acınacak halde ölmesinin görgü tanıkları vardır: Golgotha’daki nöbetçiler, belki merak edip seyredenler ve son olarak yandaşlarından Mecdelli Meryem ve diğer kadınlar. Sonuna kadar onun yanında olan tek inananlar onlardır.

    İsa’nın birdenbire, «Tanrım, Tanrım, neden beni terk ettin?» diye bağırdığını duyanlar da onlardır. Bu onun derin ümitsizliğinin işareti değil, bir Yahudi ölüm duası olan 22. mezmurun başlangıcıdır. Ama onu tamamlamaya gücü yetmez. Markos üzüntü içinde, «Ama İsa yüksek sesle bağırdı ve ruhunu teslim etti» diye aktarır kısa ve öz olarak. 7 Nisan 30, saat 15 dolaylarıdır.

    İsa 20 yıl daha vaaz vermeye ve mucizeler yaratmaya devam etseydi – bugün çoktan unutulmuş olabilirdi. İdam edilip toprağa gömülseydi, yandaşları Vaftizci Yahya nınkiler gibi dağılabilirdi; Yahya’nın yarattığı akım kendi ölümüyle birlikte sona erdi. Ancak çarmıha germeden sonra olanlar, yeni bir dünya dininin kuruluş efsanesi haline geldi.

    Ülkenin dinsel arılığı için duyulan kaygıyla Celiledeki suçlular da toprağa verilmektedir. Yahudiler, gömülmeyen naaşların arılığı bozduğuna inanır. İncil yazarları, dindar bir Yahudi ve Sanidrirfin üyesi olan Arimathialı Yusuf’un Pontius Pilatus’tan naaşın teslim edilmesini rica ettiğinden söz eder.
    Arimathialı Yusuf’un aile mezarı Golgotha’dadır, muhtemelen kayalara oyulmuş, önü taşla kapatılmış bir odadır. Daha borular Şabat’ı ilan etmeden İsa buraya getirilir.

    9 Nisan sabahı erkenden Mecdelli Meryem ve muhtemelen iki-üç kadın daha mezara yaklaşır. Şabat’a uygun olarak, ölüyü yağlarla tahnit etmek isterler. Ama oda boştur.

    9 Nisan 30 sabahı neler oldu? Bir şey olduğu tartışma götürmez, çünkü dirilme olmasaydı Hıristiyanlık olmazdı. Antik inancı bile yerle bir eden bu mucize, Hıristiyanlığın bir çeşit Büyük Patlaması’dır, onun başlangıcı, kuruluşu ve meşrulaşmasıdır: İsa ölümü alt etmiştir, onu takip edenler de bunu başaracaktır. Ne kadar muhteşem, devasa bir umut! Peki ama neye dayanıyor?
    İncil yazarları çelişkili bilgiler veriyor. İsa müritlerine Kudüs’te ya da Emmaus köyüne giden yolda ya da Celile’de görünmüş. Ya da: Onu ilk kez adlarını kimsenin bilmediği müritlerden ikisi görmüş. Ya da: Yalnızca Petrus ona rastlamış. Tüm aktarılanların tek ortak yanı, Mecdelli Meryem’in çevresindeki kadınların boş mezarı buldukları.

    İsa’nın birkaç yandaşı, çarmıha gerilme ayıbını boş mezar mucizesiyle örtbas etmek için naaşı gizlice başka bir yerde mi toprağa verdi? Pek muhtemel değil, çünkü Petrus ve diğerlerinin dirilme mucizesine gerçekten inandıkları ve bu uğurda ölüme gitmeye hazır oldukları belli. Ve boş mezar yerine bakanlar, kadınlar. Yahudilikte kadının tanıklığı erkeğinkinden çok daha az geçerlidir. Birisi hile yapmak isteseydi, bir erkeğin boş mezara tanık olmasını sağlardı.

    Acaba İsa çarmıhtan indirilirken henüz ölmemiş midir? Acaba asma telaşı içinde, hâlâ nefes aldığı fark edilmemiş midir? Mezardan bir ölü değil de bir canlı mı kaybolur? Peki ama İsa çivili ayaklarıyla Emmaus’a nasıl yürüyebilirdi ya da yaralar içinde bitkin haldeyken Taberiye Gölü kıyısında nasıl balık yiyebilirdi?

    Dinbilimcilere göre, İsa’yı terk eden Petrus’un, suçluluk duygusu ve üzüntüden perişan olup birdenbire görkemli bir hayalde avuntu bulmuş olması mümkün .İsa’nın ona gerçek gibi göründüğü bir hayal. Ne var ki o zaman Petrus’un yanı sıra başka yandaşlarda da bu psikolojik durumun aynen baş göstermesi gerekirdi, çünkü balıkçı kendisine İsa’nın göründüğünü ilan eden tek kişi değildir.

    İnançlarından bağımsız ya da ona paralel olarak iz peşinde koşan bilim adamlarına göre, diriliş sonuçta bir muamma olarak kalıyor. Ama şunu anlamalılar ki, Petrus ve İsa’nın diğer birçok yandaşı onun dirilişinden emindir. öylesine emindir ki, bu uğurda ölmeye bile hazırdır.

    Onları Hıristiyan dönüştüren, diriliştir. İsa’nın onlara öğrettiği hiçbir şey, onların önünde gerçekleştirdiği hiçbir mucize, hiçbir mesel onları bu olay kadar etkisi altına almaz. İsa’nın henüz yaşadığı ve tutuklandığı sırada kaçmışlardı ve belki de bir daha hiç bir araya gelmeyeceklerdi. Ancak dirilişten sonra yeniden toplanır, organize olur ve misyonerlikle uğraşırlar, İsa’nın her yerde mevcut oluşunu ve kutsallığını överler.

    20 yıl sonra Roma’da ilk Hıristiyan cemaati oluşur, inananlar Imperium’un bir kenar bölgesinden devletin kalbine ulaşmışlardır. Daha sonra İndiler Roma İmparatorluğu içindeki misyonlarında onlara yardımcı olur. Hıristiyanların artık kendilerini ayırmak istedikleri Yahudiler bu kitaplarda aşağılanırlar – oysa İsa’nın kendisi de Yahudi’dir. Hıristiyanlar tarihsel İsa’yla değil, İncil yazarlarının İsa’sıyla yeni yandaşlar kazanır.

    Bu kitaplarda, neredeyse iki binyıl sonra da, İsa’nın yaşadığı dönemde onunla karşılaşmış olanların heyecanı, umudu ve inancı hissediliyor – ve ancak gerçek müminlerin yaşayabileceği o ürperme, o isimsiz korku okunabiliyor.

    KURAN’A GÖRE İSA PEYGAMBER

    Hıristiyanlık dinine adını veren Mesih İsa’nın tarihsel kişiliği bilim dünyasında tartışma konusudur. Birçok bilim adamı, İsa’nın gerçek bir tarihsel kişilik olarak varlığını kanıtlamanın olanaksız olduğunu bildirmektedir. Nitekim, İsa hakkında elimizde hiçbir tarihsel belge bulunmamaktadır.
    İsa’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı konusunda şu anda beş ana tez bulunmaktadır:

    I. Gelenekçi tez. Muhafazakâr Katolik ve kökten dinci Hıristiyanlara göre, İndilerde yazan her şey kesinlikle doğrudur. Tarih aynen bu yazılarda belirtilen şekilde cereyan etmiştir. Bu kutsal kitaplarda anlatılanlar tam bir tarihsel belgedirler, bunları İncil yazarlarına Kutsal Ruh ilham etmiştir. Bu nedenle İncil yazarlarının İsa ile birlikte bulunmuş olmaları gerekmemiştir.

    II. Sekülarist tez. İncillerdeki İsa ile gerçek İsa arasında bazı önemli farklar vardır. Meryem’in İsa’yı bakire olarak doğurması, bazı meseller, mucizeler vb. sonradan eklenmiştir.Bunlar İsa’nın gerçek yaşamında yer almamaktadır.

    III. Kriptik tez. İsa yaşamıştır, ama hiç de İndilerde anlatılan kişi değildir. Çeşitli yorumlara göre, hiçbir zaman Yahudilikten çıkmayan ve ayrı bir din kurmaya asla uğraş mayan ama bu dini de reforme etmek isteyen bir devrimci,Mesih bekleyen kökten dinci bir Yahudi, din mücadelesi için kiralık bir katil veya ulusal bağımsızlık ve Yahudi şeriatının aslının egemenliği için silahla savaşan bir yurtseverdir.
    IV. Minimalist tez. İsa yaşamıştır, ama onu gerçekten olduğu haliyle bilmek imkânsızdır, çünkü onun hayat hikâyesine eklenen efsaneler her şeyi tahrif etmiş ve gerçek yaşamının üstünü örtmüştür.

    V. Efsaneci tez. İsa diye biri yaşamamıştır. Onun varolduğunu gösteren hiçbir gerçek kanıt yoktur. Çok sayıda gösterge, İsa’nın tıpkı Mithra veya Apollon gibi bir efsane kişisi olduğunu göstermektedir. Nitekim modern bilimsel çalışmalar Eski Ahit’te (Tevrat ve Zebur) adı geçen pek çok kişinin aslında hiç varolmadığını, örneğin Nuh gibi birçoğunun çok eski efsane ve mitoslardan geldiğini ortaya koymuştur.Sinoptik denilen ilk üç İncil’le Yuhanna’nın ki olan dördüncü İncil arasında bazı önemli farklılıkların ve çelişkilerin bulunmasının yanı sıra, sinoptik İndilerin arasında da çelişkiler yer almaktadır. (İlk üç İncil’e sinoptik denilmesinin nedeni, bunların temel bir kaynaktan ortaklaşa beslenmiş olmalarıdır). Örneğin İsa’nın doğum yeri Markos İncili’nde Nazareth (Nasıra) olarak gösterilirken, Luka ve Matta İndileri İsa’nın doğum yeri olarak Bethleem’i (Beytülahim) işaret etmektedirler. Bunun yanı sıra, İsa’nın yaş*****, eylemlerine ve sonunda çarmıha gerileceği «Izdırapları» (Passion) sürecine ilişkin İncil anlatılarında da ciddi fark ve çelişkiler yer almaktadır. Ama asıl önemlisi, İsa’nın çarmıha gerilme anlatısından yola çıkan tıp bilginlerinin, bu konumun ölüme yol açmayacağı konusundaki yargılarıdır.

    İslamiyetin kutsal kitabı Kuran ise, İsa’nın varlığını kabul etmekle birlikte, İncil anlatılarından ve resmi Kilise doktrininden epeyi farklı bir İsa figürü ortaya koymaktadır. Kuranda İsa, Meryem ve Hıristiyanlıktan söz eden ayet sayısı 96’dır. Bunlardan 25’inde İsa, 11’inde Mesih, 34’ünde Meryem, 12’sinde İncil ve 14’ünde Hıristiyanlar (Nasıralılar) sözüne rastlanmaktadır.

    Kuran, İsa’nın doğumu konusunda Hıristiyan öğretisiyle aynı doğrultuda yer alırken, onun varlıksal niteliği konusunda çok farklılaşmaktadır. Kuran, Meryem Suresi’nde İsa’nın doğumunu şöyle anlatır. 17. ayet. İnsanlarla arasına bir perde germişti ona Cebrail’i gönderdik de ona düzgün bir insan şeklinde göründü. 19. ayet. Cebrail, «Ben ancak Rabbimin sana gönderdiği bir elçiyim, sana temiz bir oğlan bağışlamak için geldim» dedi. 20. Meryem, «Bana bir insan dokunmamışken, ben kötü bir kadın da değilim, nasıl oğlum olabilir» dedi. 21. Cebrail, «Bu senin için böyledir» dedi. «Rabbim, o bana kolaydır. O çocuğu insanlara bir mucize ve Biz’den bir rahmet kılacağız» dedi. Ve iş kesinleşip bitmiş oldu. 22. Meryem oğluna gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi. 30. Çocuk (İsa), «Ben Allanın bir kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber yaptı». 31. «Nerede olursam olayım beni mübarek kıldı». Burada açıkça görüldüğü üzere, Kuran, İsa’yı Tanrının bir kulu olarak görmekte, Hıristiyanlıkta olduğu gibi onun Tanrısal özden olduğu, hatta Tanrı olduğu inanışını reddetmektedir.

    İsa’nın Hıristiyan öğretisindeki gibi tanrısal ruhun bedene bürünmesi olmadığı Kuran’da Al- İmran suresinde şöyle anlatılmaktadır. 55. ayet. Allah demişti ki. Ey İsa! Seni öldüreceğim ve kendime yükselteceğim, seni temizleyeceğim, sana inananları kıyamet gününe kadar inkarcılardan üstün tutacağım. Sonra bana döneceksiniz ve anlaşamadığınız hususlarda aranızda hüküm vereceğim. 59. Allah katında İsa’nın durumu, Adem’in durumu gibidir. Adem topraktan yaratılmıştır. Sonra ona ol dedi ve o da oldu.

    Kurana göre, İsa çarmıhta ölmemiş, Tanrı onu yanına almıştır. Kıyameti bildirmek üzere geri dönecektir, peygamber olarak değil. Müslüman veya değil, tüm inananların rehberi ve yargıcı olarak geri dönecektir.

    İsa, Kurana göre Tevrat’ın öğretisini teyit etmiş ve Muhammed’in gelişini (Ahmed olarak, bu da peygamberin adlarından biridir) haber vermiştir.
    Kuran, Hıristiyan öğretisinin temel taşlarından teslis öğretisine tamamen karşıdır ve İsa’nın ne Tanrı ne de Tanrının oğlu olduğunu bildirir. İsa’dan hep «Meryem’in oğlu» diye bahseder.

    Hakkında hiçbir gerçek veya gerçekliği kanıtlanmış tarihsel belge bulunmayan İsa’nın Kilise tarafından resmen kabul edilmiş dört İncil’de anlatılan hayat hikâyesi ve doktrinin üretildiği meseller ve sözleri arasında da büyük çelişkiler bulunmaktadır. Bu nedenle gerçek İsa’nın gerçek kimliği hakkında gerçek bir bilgiye ulaşmanın en azından şu an için olanaksız olduğu söylenebilir.

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Cevap: İsa

    Merhaba

    Hiristiyan forumdaslarimin
    bayramlarini kutluyorum!
    Allah cc nun selami
    Meryemoglu mesih Isa as'in uzerine olsun!

Yukarı Çık