Bir Görgü Şâhidinin XIV. Asır Osmanlı Fetihlerine Işık Tutan Kayıtları:


İbnü'l-Cezerî'nin,
Yıldırım Bâyezîd'in İstanbul Kuşatması ve
Niğbolu Savaşı İle İlgili Anıları



Yıldırım Bâyezîd devri, altı yüz yirmi iki yıllık Osmanlı târihinin en önemli dönüm noktalarından birisidir. Devlet-i aliyye'nin bir asrı tamamlamak üzre olduğu bu dönemde; İstanbul epey uzun bir müddet muhâsara altına alınmış, bunu engellemek amacıyla yola çıkan kalabalık bir haçlı ordusu bozguna uğratılmış; ancak devletin gücünü ve büyüklüğünü arttıracak bu ciddî hamleler, Yıldırım'ın Timur'la giriştiği anlamsız mücâdele yüzünden büyük bir hüsranla sonuçlanmıştı.

Şu kadar var ki, Yıldırım Bâyezîd'in bu siyâsî ve askerî faaliyetlerine ışık tutması beklenen yerli ve yabancı kaynakların hepsi olaylardan en erken bir asır sonra kaleme alındığı için, kuşatma ve savaşların târihi hakkında net bir bilgi sunamamakta; bu devre âit tek bir orijinal târih kaynağının dahî günümüze ulaşamamış olması, İstanbul'un fetihten önceki en uzun kuşatmalarından birini ve Osmanlılar'ın en büyük zaferleri arasında yer alan Niğbolu meydan muhârebesini tüm haşmetine rağmen meçhul birer vak'a mesâbesinde bırakmaktadır.



Yıldırım'ın İstanbul Kuşatması
ve Niğbolu Savaşı'nın Târihi Hakkında
Mevcut Kaynaklar Neler Diyor?

Yıldırım Bâyezîd'in İstanbul kuşatması ve Niğbolu Savaşı hakkında Osmanlı kaynaklarında yer alan bilgilerin çoğu basit ve ayrıntısızdır. Bunların en ayrıntılı sayılanları bile, savaşın seyri ve sonuçları ile ilgili mühim bilgiler içerdiği hâlde, kuşatmanın ve savaşın gerçekleştiği târih ve ordu sayısı gibi en önemli noktalar hakkında ya çok sınırlı ya da tutarsız bilgiler içerirler. Bu bilgilerdeki kronolojik hatâlar, büyük ölçüde müverrihlerin kullandıkları târihî takvimlerin zaman içinde bozulmuş ve istinsah hatâları sonucu târihî gerçekliğini yitirmiş olmalarından kaynaklanır.

Yurtiçi ve yurtdışı kütüphânelerinde çok sayıda nüshası bulunan anonim "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân"larda Niğbolu seferinin târihi 793 (1390-91) yılı olarak zikredilir; İstanbul kuşatmasının başlangıç târihi hakkında ise herhangi bir bilgi verilmez, yalnız kuşatmadan sonra şehirde bir müslüman mahallesi kurulup kadı atanmasının târihi 794 (1391-92) olarak verilir.(1)

Fâtih döneminde yazılmış en eski orijinal kaynaklardan biri olan "Behcetü't-Tevârîh"te Şükrullah, İstanbul kuşatmasından hiç sözetmemekle birlikte Niğbolu'ya gelen "Üngürüs kâfiri"nin sayısını "yüz otuz biñ" olarak gösterir;(2) yine aynı devirde "Tevârîhu's-Selâtîni'l-'Osmâniyye" adında Arapça bir Osmanlı târihi yazan Karamânî Mehmed Paşa da Şükrullah'la aynı kaynağı kullandığı için, ondan özetlediği bilgilere Niğbolu savaşı hakkında târihî bir takvimden, yanlışlığı kesin olan 801 (1398-99) târihini eklemekle yetinir.(3)

Fâtih devrinde yaşamış bir başka Osmanlı müverrihi olan Enverî de "Düstûr-nâme"sinde Yıldırım'ın İstanbul kuşatmasından sözetmeyip yalnız Niğbolu Savaşı'na değinir ve savaşın 796'da (1393-94) meydana geldiğini, kâfir ordusunun sayısının 100 bin kişi olduğunu bildirir.(4)

Ünlü Osmanlı müverrihi Âşık Paşa-zâde ise, Yıldırım Bâyezîd'in İstanbul kuşatmasına ve Niğbolu Savaşı'na katılmış olan Kara Timurtaş-oğlu Umur Bey'in anlattıklarına dayanarak muhâsarayı ve savaşı ayrıntılı biçimde tasvir etmesine rağmen, her iki vak'ayı da 793 (1390-91) yılı içinde göstermektedir.(5)

Rivâyetlerinde genellikle Âşık Paşa-zâde'yi tâkip eden Neşrî, başka bir takvime dayanarak Niğbolu savaşı'nın târihini 797 (1394-95), İstanbul'da müslüman mahâllesi kurulmasının târihini ise 798 (1395-96) olarak değiştirir ve ilâveten savaştan sonra iki binden fazla kâfirin esir alındığını belirtir.(6) Neşrî gibi Yıldırım'ın İstanbul'un muhâsarasını Âşık Paşa-zâde'den aktararak özetleyen Oruç Beg'e göre ise; Niğbolu savaşı hicrî 793 (m. 1390-91)'de ve İstanbul muhâsarasının sona ermesi ondan iki yıl sonra, yâni hicrî 795 (m. 1392-93)'te gerçekleşmiştir.(7)

Neşrî ile muhtemelen aynı târihî takvimi kullanan Rûhî Çelebi "Târîh-i Rûhî"de, Behiştî Çelebi de "Târîh-i Behiştî"nin Yıldırım Bâyezîd dönemini anlatan "IV. cild"inde kuşatmayı ve savaşı 797 (1394-95)'te gösterirler.(8) Ancak onlar da diğerleri gibi; ne muhâsaranın başlangıç târihine ilişkin sağlam bir bilgi verirler, ne de savaşın gerçek târihinden sözederler.

Buna ilâveten Rum târihçilerinden Chalcocondyles, İstanbul'un 1391-1402 yılları arasında on bir yıl aralıksız kuşatıldığını yazarken, Francis kuşatmanın 1392'de başladığını söyler; Ducas ise eserinde kuşatmaya geniş bir yer ayırmasına rağmen târihi hakkında bir şey söylememeyi tercih eder.(9)

Yukarıdaki kaynaklar birbirleriyle kıyas edildiğinde, birinin verdiği târihi diğerinin tutmadığı ve hepsinin de kuşatmanın ve savaşın değil ayrıntılı târihini, yılını bile doğru olarak vermekte zorlandığı anlaşılmaktadır.



İbnü'l-Cezerî'nin,
Kuşatmanın ve Savaşın Gerçek Târihine
Işık Tutan Kayıtları:

Yıldırım Bâyezîd'in İstanbul kuşatması ve Niğbolu savaşı hakkında, çağdaş Arap müellifi İbnü'l-Cezerî'nin kayıtları önemli ayrıntılar sağlar. Günümüz araştırmacılarının varlığından tamâmen habersiz oldukları bu muâsır kayıtlar, 1396 yılı Mart ayı ortalarında Osmanlı topraklarına gelerek Yıldırım'ın mâiyyeti arasında yerini alan ve Timur'a esir düştüğü târihe kadar onun yanından ayrılmayan büyük kıraat âlimi Şemseddîn İbnü'l-Cezerî'nin (ö. 833/1419) "Câmi'u'l-Esânîd" adlı biyografik eserinde yer alır. Müellif hayat hikâyesini ve kendisini yetiştiren âlimlerin biyografilerini ayrıntılı olarak anlattığı bu eserinde, 1396-1402 yılları arasında Osmanlı topraklarında geçirdiği 7 yıllık döneme özel bir yer ayırmış ve bugün kaynak yetersizliği nedeniyle çözülemeyen bâzı problemleri giderecek, târihî yönden büyük değeri hâiz olan son derece mühim bilgilere imzâsını atmıştır.

Yıldırım Bâyezîd'in ilgi ve iltifatına mazhar olan ve Şehzâde Mehmed Çelebi, Mûsâ Çelebi ve Mustafa Çelebi'nin Arapça öğrenmelerinde büyük emeği geçtiği anlaşılan İbnü'l-Cezerî, Osmanlı diyârında kaldığı süre içinde Yıldırım'ın İstanbul kuşatmasına bizzat katılmış; Niğbolu Savaşı'nın görgü tanıkları arasında yer almış ve Timur vak'asının seyrinde önemli bir rol oynamıştı.

Şimdiye kadar Yıldırım Bâyezîd'in seferlerine ışık tutacak çağdaş bir kaynağın varlığına rastlanmamıştı. İbnü'l-Cezerî'nin eserinde birkaç varağa sığdırdığı bu eşsiz bilgiler, yerli ve yabancı kaynaklara zayıf ve yanlış biçimde aktarılan; târihsel öneminin büyüklüğüne rağmen bugüne dek târihi bile tam olarak saptanamayan bu iki büyük vak'anın gerçekleştiği asıl târihleri aydınlatmakta, olayları günü gününe ve doğru bir biçimde tespit etmemize yardımcı olmaktadır.

Sözü daha fazla uzatmadan, büyük kıraat âlimi Şemseddîn İbnü'l-Cezerî'nin Anadolu topraklarına gelmesiyle başlayan ve Timur vak'ası ile son bulan Yıldırım Bâyezîd'le ile ilgili hâtırâlarına geçelim:


"Allah-u Teâlâ Rum beldelerine yönelmem için takdir edeceği şeyi takdir etti, fitneler ve bundan başka vâki' olan birtakım şeyler yüzünden hemen firâr edip, yedi yüz doksan sekiz senesi Cemâdîye'l-âhire'sinin gurresinde (12 Mart 1396), bir Cumartesi günü Mısır diyârından çıktım, mahrûse'-i İskenderiyye kalesine ulaşıp, denizde bir binek müyesser kılınıncaya dek günlerce orada kaldım. Zikri geçen sene Receb'inin başında ona bindim, Allah-u Teâlâ selâmet verdi, bahsettiğim ayın beşinde oradan çıktım, garba (batıya) yakın olan mahrûse-i Antâkiyye (Antakya) kalesine varıp o gece ben bu kalede konakladım. Sabah olunca kâdî ve kurrâ (kırâ'at âlimleri) cemâ'atiyle buluştum; Şeyh, İmam, kurrâlar şeyhi, dînin emîni Muhammed et-Tebrîzî de onlarla berâberdi. O, bu ilim hakkında müjdelenenlerdendi ve onun şöhreti Rûm'a tamâmen yerleşmişti… [16b] ..Kırâ'ati'l-'aşr ile Kur'ânü'l-'Azîm'in cümlesini kırâ'at etmek üzre günlerce Antâkiyye'de bulunmam gerekti. Vedâlaşıp oradan ayrıldım ve çıktım, buradan onun (Rum diyârının) beldelerine dönebilmek için Karamân mülküne doğru yönelip, Konya şehrine hükmeden Sultân 'Alâ'ü'd-dîn bin Karamân (Karamân-oğlu 'Alâeddîn)'le buluştum ve [daha sonra] zamânın hükümdarlarının en 'âdil olanının yanına, dârü'l-mülk Bursa şehrine yöneldim. Rûm beldelerinin kâri'lerinin ilmi kendisinde nihâyet bulan, hatîbimiz, şeyhimiz meşhûr Hatîb 'Abdü'l-mü'min onunlaydı; ayrıca yedi yüz seksen sekiz (m. 1386-87) senesinde kırâ'ati'l-'aşr ile Kur'ânü'l-'Azîm'in tümünü kırâ'at ettiğim, ashâbımdan benimle göç etmiş birtakım kimseler de vardı. Bu ilimde dîn, salâhat ve verâ' ile onun öncülüğü ortaya çıkmış, Rûm beldeleri halkı kırâ'ati ondan öğrenmiş, bir cemâ'at bu ilim hakkında ondan istifâde etmiş, kırâ'ati'l-'aşr'ı çoğu onunla kırâ'at etmişlerdi.

Nihâyet Sultân'la, yâni bundan sonra iki binekle berâber seyredeceğimiz Bâyezîd bin el-melikü'l-mücâhid Murâd bin el-melikü'l-gâzî Orhân bin 'Osmân'la buluştum. Bundan önce onun, İflâk tâ'ifesi küffârının civâr ve memleketlerinden Allah'ın kendisine fethettirdiği kadarını fethettiği kulağıma kadar gelmişti. İnsanların [17a] içinde sarılıp kaynaştık, bana hayli ilgi gösterdi ve dârü'l-mülkünde ikâmet ettirdi, kifâyetin de fevkinde yüksek pâyeler verdi. Ona: 'Ben buraya gâzîleri [savaşa] hazırlamaktan başka bir şey için gelmedim! Benden göçmeye ve geri dönmeye güç yetiremeyeceğim şeyler dışında, nasıl faydalanmak istersen faydalan!' dedim: 'Kostantiniyye şehrine gazâ için 'askerler teçhiz edip onu muhâsara edeceğim!' dedi, ben de ona katıldım ve onunla bir arada bulunmaya katlandım. 'Hayır, sen öne geç!' dedi, bunu yöntemlerin en güzeliyle yapmasına hayret ettim ve buyruğunu derhâl yerine getirdim.

Şevvâl'in altısında (13 Temmuz 1396) hareket edip Galata şehrine konduk. Burası Kostantiniyye şehri civârındaki kâfir beldelerinin en güzellerinden birisiydi. Günlerce orada ikâmet ettim, hattâ Sultân Bâyezîd de günlerce ayağını oradan kaldırmadı. [Sonra] küffârın beldelerine kasdetmeye meyletti. Ordudan onların mâ'iyyetinde bulunan bir kişiyi getirdiler. İki topluluk bu hengâmede misli işitilmemiş bir biçimde birbirine girdi. Memleketlerini bozup dağıtmadan önce onlara yönelmesiyle [savaş] iyiden iyiye kızıştı. Ben burada tuttuklarımı (esirleri) bıraktım.

İkinci veyâ üçüncü gün başka bir savaşın vâki' olacağını idrâk ettik. Küffâr Tûna nehrini kat' edip öteye geçmişlerdi. O büyük nehri gemi içinde birkaç günde geçmişler. Nigê-bolı şehrinin üzerinde yer alan bu nehir, onun (Bâyezîd'in) Rûm denizinin ötesinden fethedip erişmeye kâdir olabildiği memleketin son hudûdudur. Onlar onu muhâsara etme husûsunda gayret sarfediyorlardı, onu ele geçirmeden bırakmayacaklardı. O, bundan önce bu şehri üç yıl boyunca sefer düzenleyerek fethetmiş ve ona müslüman 'askerlerden [17b] bir cemâ'at yerleştirmişti.

Sultân gelip onlara yetiştiği vakit, onlarla daha karşılaşmadan büyük bir gürültüyle onun üzerine yüklendiler ve onu ele geçirmek için şiddetle hücûm ettiler. Onunla birlikte onların karşısına çıktığımız vakit, cihâd'ın üstünlükleri husûsunda Allah'ın mücâhidleri yücelttiği şeylerde, onlardan hiç kimseye benzemeyen ve kimsenin tahammül edemeyeceği birtakım keşiflerde bulundu. Ona: 'Buraya cihâda gelenler [düşmanla] karşılaşmadan duramaz!' dediler. [Bunun üzerine] onların sayılarını öğrenmek istedi ve emirlerini yerine getirsin diye onlara birini gönderdi, [elçinin] dediği ilk şey, sayılarının yüz bin atlı olduğu ve tamâmı hakkında söylediği şey ise yüz kırk bin kişi oldukları, ancak yine de gerçek sayılarını Allah-u Te'âlâ'dan başka hiç kimsenin bilmediği idi. Ben onlardan önce onların öncü kuvvetlerinin, küffâr tâ'ifelerinin en şecâ'atlileri olduğu söylenen Frenc ve Ceneviyye tâ'ifesinden otuz bin kişi olduklarına muttali' olmuştum. Söylediklerim sahihtir; nitekim ben onların, hükümdarlarını gizlemeye çalışanlardan on ikisini esir almıştım.

Doksan sekiz senesi Zî'l-hicce'sinin yirmi sekizinci gününde (2 Ekim 1396), bu karmaşa içinde misli görülmemiş büyük bir savaşa şâhid oldum. 'Osmân-oğlu muhteşemdi! 'Askerlerine başka beldelerden gelenlerin hazırlanması ve oğullarının birliklerine kendi 'askerlerini hazırlamaları için birini gönderdi. Günün vak'ası gerçekleşmeden önce, bir oğlu dışında ona yetişebilen olmamıştı, on iki bin atlı dışında berâberinde hiç kimse yoktu. Nihâyet yürüyüş gerçekleşti ve düşmana kasd edildi, [18a] bir saat içinde hepsi kırılıp imhâ edildiler, ulu hükümdarlarından başka aralarında büyüklük taslayacak hiç kimse kalmadı. O Ungurûs hükümdarlarındandı, yanındaki elli kişi ile birlikte, zikri geçen helâk edici nehrin üzerinden sür'atle bir gemiye binip kaçmıştı. 'Osmân-oğlu teslim olanların tutulmasını, esîr alınanların katledilmesini emretti; hepsini katlettiler. Musîbete uğrayanlar dışında, ağırbaşlılıkla oradakilerden hiçbiri pusuyu terk etmemişti. Buradaki kâri'ler arasında da çok acâip şeyler görmüştüm. Zikrettiğim 'Osmân-oğlu dârül-mülk Bursa'ya dönünceye kadar, bana esirlerden beşini mâ'iyyetimde tutmamı emretti. Kendi beldeleri dışında başkalarının beldelerinde bulunmadıkları; kendi tâ'ifelerinden başka tâ'ifeler içinde durmadıkları için onlardan hiçbiri [kendi dilinden] başka bir dil bilmiyordu.

Allâh-u Te'âlâ dönmemi takdir ettiği zaman kendi beldeme yerleşmeyip, 'Kitâb-ı Neşr el-Kırâ'atü'l-'Aşr'ın ve Recez kasîdeleri hakkında 'Tayyibetü'n-Neşr' adlı manzum bir eserin te'lifine başladım. Cemâ'atin ekserîsi onu ezberlediler ve mazmûnunu halka okudular. Zamânım olmamakla birlikte Sultân üç oğluyla ki, onlar Sultân Muhammed, Mustafâ ve Mûsâ'dır, meşgul olmamı emretti. Onlar beni kendilerine rehber edinmişlerdi, artık her gün yanımda idiler. Hattâ onlardan Emîr Mustafâ ve Emîr Mûsâ'ya Arapça'yı, Nahv'ı, Fıkh'ın çoğunu ve dinî ilimlerin bir kısmını öğrettim; [18b] artık Arapça'yı Arap çocuklarından bile daha güzel ve düzgün konuşur olmuşlardı.

Ben bu diyârda, emîr Timûr-ı Güregân felâketine vâsıl oluncaya dek yedi yıl kadar kaldım. Allah-u Te'âlâ'nın, zikri geçen 'Osmân-oğlu Bâyezîd'in bozguna uğraması hakkında olmasını takdir ettiği şey ne ise oldu, onu bir hücreye koydular. Onunla buluşmak niyetiyle bu diyâra geldim ve ben 'Osmân-oğlu'nun yanına girip, Bâyezîd'e uğradığı 'âkıbetten ve bu duruma nasıl ulaştığından sordum: 'Bir vakitte Bursa'da benim tutukladığım bir elçi, gâyet iclâl ve ta'zîmle beni ona iletti, bir senedir onunla berâber kalıyorum." dedi. O bana ziyâret sırasında i'tikâd ve ikrâm, ihsân ve in'âmını esirgemeyip, Kitâbullâh'a ve sünnet-i Resûlu'llâh'a -sallâ'llâhu 'aleyhi ve sellem- bağlılığın sürmesi için memleketinden ayrılmamamı ricâ edip yine iltimas gösterdi…'"(10)


Ölümüne kadar Yıldırım'ın yanından ayrılmayan ve bu devirde meydana gelen olaylara bizzat şâhid olan İbnü'l-Cezerî'nin bu kayıtları, doğrudan doğruya çağdaş bir görgü tanığına âit olması bakımından çok değerlidir ve târihî açıdan büyük bir önem arzetmektedir. Onun yukarıda verdiği bilgilere denk veyâ alternatif sayılabilecek ikinci bir çağdaş kaynak gösterilemez. Bu da onun, yukarıdaki iki büyük olayın tespitinde başvurabileceğimiz en doğru ve en güvenilir kaynak olduğunu göstermesi bakımından yeterlidir.

İbnü'l-Cezerî'nin özellikle Mısır'dan Bursa'ya kadarki yol güzergâhı hakkında verdiği ayrıntılı bilgiler, XIV. yüzyılda beldeler arası seyahatlerde tâkip edilen ulaşım yolları ve geçiş noktaları hakkında, coğrâfî tespitler açısından da araştırmacılara geniş malzeme sunacak değerdedir.

Dolayısıyla İstanbul kuşatmasının ve Niğbolu savaşının, bugüne kadar târih kitaplarına yanlış veyâ belirsiz şekilde yansıyan târihlerinin, çağdaş bir görgü şâhidi olan İbnü'l-Cezerî'nin yukarıdaki kayıtlarına göre yeniden belirlenmesi; kuşatmanın başlangıç târihinin 13 Temmuz 1396 (6 Şevvâl 798), savaşın târihinin ise 2 Ekim 1396 28 Zî'l-hicce 798) olarak düzeltilip değiştirilmesi gerekir.



(1) F. Giese, "Die Altosmanischen Anonymen Chroniken", s. 43 vd. bas.: Breslau, 1922..

(2) Şükrullâh Çelebi, "Behcetü't-Tevârîh Tercemesi" (trc.: Mustafa Fârisî), Süleymâniye Ktp. Hafîd Efendi, nr.: 222, vr. 236b.

(3) Karamânî Mehmed Paşa, "Tevârîhü's-Selâtînü'l-'Osmâniyye", Süleymâniye Ktp. Ayasofya, nr.: 3204, vr. 6b; İ. H. Konyalı neşri (Atsız'ın "Osmanlı Târihleri" içinde), s. 347.

(4) Enverî, "Düstûr-nâme'-i Enverî", s. 89, nşr.: M. Halil Yınanç, İstanbul, 1928.

(5) Âşık Paşa-zâde, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", s. 136-137, H. N. Atsız neşri; bas.: Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1949.

(6) Mehmed Neşrî, "Kitâb-ı Cihân-nümâ", s. 88-90, nşr.: T. Menzel - O Harrassowitz. Leipzig, 1951.

(7) Oruç bin 'Âdil, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", Paris Bibliothéque Nationale, Supp. Turc. nr.: 1047, vr. 21b-22a.

(8) Rûhî Çelebi, "Târîh-i Rûhî", Berlin Staatsbibliothek, Tübingen, MS Or. Quart, nr.: 821, vr. 42a-44b; Behiştî, "Târîh-i Behiştî", c. IV, British Museum, Add. Gr. Mr.: 7869/3, vr. 15a-18b.

(9) İ. H. Uzunçarşılı, "Osmanlı Tarihi", c. 1, s. 271-293, bas.: TTK, Ankara, 1947.

(10) Şemsüddîn Muhammed İbnü'l-Cezerî, "Câmi'u'l-Esânîd", Süleymâniye Ktp. Dârü'l-Mesnevî, nr.: 11, vr. 16a-18b. Bu tercüme, "Câmi'u'l-Esânîd"in 1438 (h. 842)'de istinsah edilen en eski târihli nüshasından yapılmıştır. Eserin Emel Esin Ktp. nr.: 415'te kayıtlı bir nüshası daha vardır.



[Hakikat Dergisi, sy.: 196 (Ocak/2010), s. 41-43'ten alınmıştır.]

Bu yazı Hakan Yılmaz-facebook -Tarihten Sayfalar'dan görülerek aktarılmıştır.