1933 Almanya’da Nazi iktidarının ilk yılıydı. O yıl içinde yapılanlar bu ülkenin ve dünyanın başına nelerin geleceğini yeterince gösteriyordu. Olanlardan, kuşkusuz, en başta Alman faşizminin önderleri sorumluydu. Ama yalnız onlar değil. 1914-18 Savaşı dünyayı bölüşme boğazlaşmasıydı. Savaşanlardan Osmanlı devleti ise, kendini koruma peşindeydi. Öteki büyükler içinde kazananlar topraklarını, kazançlarını, en azından etki alanlarını arttırdılar. Yeniklerin tümüne hiç de hakça olmayan antlaşmalar tasarlandı. Almanya’nın payına düşen Versay Antlaşması bu ülkenin egemenliğini adamakıllı kısıyordu. Dört yenik devlet içinde bu kıskaçtan yalnız Türkiye kurtulabilmiş ve eskisinden daha güçlü olarak uluslararası sahnede onurlu yerini almıştı.

Almanya, Hitler’in deyimiyle, “Versay ayıbı”dan (Schande von Versailles) kurtulma çabası içine girdi. Ülke nereden bakılsa bir karayıkımla karşı karşıyaydı. İşsizler daha 1930’da altı milyonu aşmıştı. Art arda gelen iflâslar iş yaşamının dokusunu yiyip bitiriyordu. Yalnız Hitler ve çevresindekiler değil, iş adamları ve oy kullanacak Alman ulusu da daralan çemberden etkili ve askerî ağırlıklı bir dış tutumla kurtulabileceklerine inanıyorlardı. Halk kararlı bir önder ve ulusal bir yeniden doğuş özlemi içindeydi. Son savaşta yenilginin nedenini de “sırttan hançerlenmeğe” bağlamışlar, Yahudileri de bunun baş sorumlusu olarak görüyorlardı.

Yengin devletler de bu durumdan kendi amaçları için bir pay çıkarmaktaydılar. Batı’daki tekelci sermayenin, özellikle Amerikan parasının ve teknolojisinin Hitler’e nasıl yardımcı oluğunu ve yeni Alman ekonomisinin savaşa nasıl hazırladığını İkinci Dünya Savaşını konu edinen kitabımın üçüncü bölümünde ayrıntılı olarak anlattım. Oradaki kanıtları burada yineleyecek değilim. Alman bilimcilerinin alınması için T.C. devletine resmen yazı yazan Einstein’ın kendi bile ülkemize sığınmayı düşünüyordu. ABD’de Princeton Üniversitesine gitti, ama aylığını oradaki devlet ya da üniversite vermiyor, harcamalarını Yahudi kökenli Amerikan yurttaşlarının yardımları karşılıyordu. Türkiye’de Yahudi düşmanlığı yoktu, ama o tarihlerde Amerika’da da vardı. Örneğin, birtakım Amerikan yurttaşları “Gümüş Gömlekliler” adlı bir Nazi siyasal kümesi oluşturmuşlardı. Detroit’e Kanada’dan gelmiş olan Papaz Charles Coughlin radyo vaazlarında 1929 ekonomik bunalımının suçlusu olarak Yahudileri gösteriyordu. Bu yorumundan ötürü günde kendini destekleyen 80.000 dinleyici mektubu almaktaydı. Londra’da Albay Graham Seaton-Hutchinson National Worker adlı ilk antisemitik süreli yayını çıkardı. İsveç’te “Petterson ve Bendel” başlıklı Yahudi düşmanı bir film üretildi. Norveç’te Vidkun Quisling Norveç Faşist Partisini kurdu. Gene onun silâhlı “Hirdmen” örgütü Almanya’da SA’yı örnek almıştı. Avusturyalı Papaz Linzli Gfollner tüm Katoliklerin Yahudi düşmanlığını onaylamalarının aktöresel görevleri olduğunu söylüyordu.

Cumhurbaşkanı Hindenburg anayasal yetkisine dayanarak Hitler’i bir ortakyönetim hükûmetinin başına getirirken, 85 yaşına gelmiş olan bu adam ve çevresindeki danışmanları Nazi önderinin toplumdaki çalkantıyı durdurabileceğini, ama bu arada kendinin de denetim altına alınabileceğini sanmışlardı. Öyle olmadı. Birkaç ay içinde, Almanya’da demokrasiden ne kalmışsa öldü gitti. Hitler iktidara geldikten yaklaşık bir-buçuk ay sonra Dachau’da ilk toplama kampı açıldı. Onu Oranienburg, Esterwegen ve Sachsenburg toplanakları izledi. 1933’de açılan toplama kamplarının sayısı elliyi aşıyordu. İçlerini her türlü “muhalif” doldurmuştu, ama sillenin en kötüsünü Yahudiler yediler. Nazilere göre Yahudi kanı Alman kanından farklı, yani daha aşağıydı. Almanlar “üstün ırk”tı. Osmanlı toplumuna gelen Katolik ve Protestan din yayıcılar da Ermenilere Türklerden üstün olduklarını söylemişlerdi.

Almanya’da Yahudi kökenli yurttaşlar toplam nüfusun %1’inin de altındaydı. Topu topu 565.00 olabilir. Hiçbir Yahudi kendi devleti olan Almanya’ya karşı silâha başvurmadıysa da, Nazi iktidarı ve onunla işbirliği yapanlar duvarlara şu duyurumlukları astılar: “Yahudilerle alış-veriş etmeyin; onlar bizim başımızın belâsıdır.” Kimliklerine ve pasaportlarına “Yahudi” (Jude) anl***** “J” harfini damgaladılar ve kollarına ya da göğüslerine sarı-siyah renklerde altı köşeli yıldızı taktırdılar. Aynı harf ve yıldız Yahudi evleri ve iş yerlerinin kapılarına ve camlarına da boyalarla çizildi.

Dachau’un açılmasından bir-buçuk ay daha geçmişti ki, 10 Mayısta başkent Berlin’de tam Humboldt Üniversitesinin karşısında Opera Alanında (Operplatz) bir gecede 20.000’den fazla kitap yakıldı. Üstelik, karşıdaki üniversiteye adını veren Alexander von Humboldt (1769-1859) zamanının önde gelen bir bilimcisi ve siyasal yönden de oldukça özgür düşünceli biriydi. Kitap yakma yalnız orada da olmadı. Kahverengi gömleklerinden ötürü bir örnek giyinmiş gibi görünen öğrenciler, yanlarına kimi öğretmenlerini de katarak, “Almanlık”la uyuşmayan yayınları kütüphanelerle kitapçılardan toplayıp ateşe attılar. İçlerinde Albert Einstein ve Sigmund Freud gibi Yahudi kökenli büyük bilimcilerin yapıtları vardı. Almanya adına 1929 Nobel Edebiyat Ödülünü almış olan Thomas Mann ve Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok adlı romanıyla ünlenen Erich Maria Remarque da. Kuşkusuz başkaları da. Örneğin: Karl Marx, Emile Zola, André Gide, Maksim Gorki, H.G. Wells, Jack London, Upton Sinclair, Marcel Proust, Friedrich Foster, Helen Keller, Ernest Hemingway, John Dos Passos ve benzerleri. Giderek, daha çok Alman olarak bilinen, ama Yahudi kökenli ozan Heinrich Heine de vardı. Bu ozan yaklaşık yüz yıl önce, geleceği sanki bilmiş gibi, şunu da söylemişti: “Kitapların yakıldığı yerde, gün gelir insanlar da yakılır.”

Naziler iktidara geldikleri gene 1933 yılında en başta Yahudilerin yaşamlarını darmadağın eden yeni ırkçı ve ayrımcı yasaları geçirmeğe başladılar. 1933-34 yılları arasında bu yasaların sayısı 1.400’ü buldu. Bunların tümünün burada sözünü etmek olanaksızdır. Ancak, hangileriyle başladıklarına dokundurmak gerekir. Örneğin, 7 Nisan 1933 tarihli olan ilki tüm devlet memurlarından Nazi yönetimine bağlılık bekliyordu. Hele “Aryan paragrafı” diye bilinen Madde 3 Aryan ırkından olmayanların görevi bırakmalarını gerekli kılıyordu. 11 Nisan tarihli yasa kimin “Aryan olmadığını” tanımlamaktaydı. Ana ve babasından ya da dede ve ninesinden biri Yahudi olan Aryan sayılmayacaktı. Yahudi olmayanları Alman toplumundan sıyırıp atma siyaseti kesinlikle başlamıştı. Bunun sonu gaz odaları ve fırınlara varacaktı. Bu denli yasalar hemen hemen her gün çıkmaktaydı. Hem de her gün birkaç tane. 21 Nisanda Yahudi geleneğine göre hayvan kesip et pişirmek yasaklandı. 25 Nisanda Alman okullarına Aryan olmayanların çocuklarına çok düşük bir oran getirildi. Üniversiteler dahil, herhangi bir eğitim kurumuna alınmak için başvuracakların ancak %1.5’i Yahudi olabilirdi. Benzer uygulamalar Amerika’da da vardı; gene ABD’de kimi yerlerde bugün de var. Başka yasalar hastahaneleri ve her türlü bakımevlerini Yahudi doktorlara kapadı. Yahudilere eczane açma yasağı getirildi. Yahudi hukukçuların avukatlık hakları geçersiz sayılacak ölçüde daraltıldı. Spor örgütlerine Yahudiler alınmadı.

1933 yılında 37.000 Alman Yahudisi anayurdu Almanya’yı bırakıp başka ülkelere göçtü. Genelde Türkiye Cumhuriyeti’ne gelenler bilim adamları olarak biliniyor; o da yalnız bu konuyla uğraşmış olan uzmanlarca. Gerçekte, ülkemize 1930’larda gelenler binlercedir. Hattâ, İtalya’da Mussolini faşizminden kaçıp gelenler de var. Bunların büyük çoğunluğu dünya çapında ya da Avrupa ölçüsünde ünlü kişiler değillerdi. Binlercesinin bilinmemesinin bir nedeni buydu. Yahudilerin çoğu, her şeye karşın, gene Almanya’da kaldılar. Bu rüzgârın atlatılacağını umuyorlardı. Oysa, sırada gitgide şiddetlenecek olan bir fırtına vardı. İleride olacakları ayrıntılı biçimde hiç kimse kestiremezdi. Haftalar ve aylar geçtikçe, Nazi yasalarının yaşamın her alanını kapsamakta olduğu ortaya çıktı. Üstelik, bunlar yalnız Almanya’da değil, askerin girdiği öteki ülkelerde de sonuna dek uygulanacak ve yalnız Almanya’dakiler değil; tüm Avrupa Yahudileri topun ağzındaydılar.

Bu yasaklar ve sınırlar “üstün ırk”a da şöyle sorunlar çıkardı. Bu kez, onlar da “Aryan” olduklarını kesin biçimde kanıtlayacaklardı. Hitler 20 Şubatta önde gelen “Aryan kanlı” endüstri erbabıyla bir toplantı yaparak onların koşulsuz desteğini kazandı. 26 Nisanda Katolikleri temsilen gelen Osnabrück Papazı Berning ve Monsignor Steinmann ile de oturduğunda, kendi yaptığının kilisenin son 1.600 yıldır Yahudilere yapmakta olduğundan farklı olmadığını söyledi. Hani üstünde dura dura yinelenen bir sav var: Sanki Hitler yaptıklarını Türklerden görüp öğrenmiş! Oysa, bir de bu Hıristiyan temsilcilerine söylediklerine bakın. Kilise Yahudileri hep tehlikeli görmüş ve onları bir tür hapishane gibi olan “ghetto”ların içine kapamıştır. Hitler’in bu kilise temsilcilerine söyledikleri buydu. Konuşmadan çıkan bu temsilciler de “toplantının içtenlikli ve konunun ruhuna inerek akıp gittiğini” söylediler. Bu değerlendirmeleri de belgelenmiştir.

27 Şubatta “Reichstag” denilen Meclis yanınca, Marinus van der Lubbe adlı Hollandalı bir komünisti yakaladılar. Kimileri bu yangını Nazilerin çıkardığında ayak diretiyorlarsa da, Hitler aradığı fırsatı bulmuştu: Başta solcular olmak üzere, tüm muhalefetin üstüne çullandı. Meclisteki yüz komünist ya da solcu milletvekilinin tümü tutuklandı. Sıradan birine sokak ortasında yüz kırbaç vurdular. Şu gerekçeyle: “Ellisi Yahudi, ellisi de komünist olduğu için.”

5 Marttaki seçimlerde Naziler birinci partiydi. 21 Martta siyasal muhalifleri sıgaya çekecek özel Nazi yargı evleri kuruldu. 23 Martta Meclis Hitler’e buyurgan yetkiler tanıyan yasayı geçirdi. 14 Nisanda parti gençlerini eğitecek özel okullar açıldı. 26 Nisanda Hitler’in sağ kolu Hermann Göring “Devlet Gizli Polisi” (Geheime Statspolizei) olan Gestapo’yu kurdu. 16 Haziranda işçi ileri gelenlerinden Yahudi kökenli Çaim Arlosorof öldürüldü; suçlu bulunamadı. 26 Haziranda Alman hukukunun tarihi Nazi partisinin çizgisi doğrultusunda yeni baştan yazıldı. 14 Temmuzda başka parti kurmak yasaklandı. Aynı gün kimi yurttaşların çocuk yapmalarına karşı bir yasa kabul edildi. Özürlüler, hastalıklılar ya da herhangi bir nedenle “yaşamı gereksiz” olanların (lebensunwertes Leben) çocuk sahibi olma hakları alındı. Bu yasayı Amerikan Soyaçekim Derneği de onayladı. 20 Temmuzda Katolikliğin merkezi Vatikan bu iktidarla onu tanıyan bir antlaşma (concordat) yaptı. Bu adım kilisenin gözünde Nazizmin ve yaptıklarının meşrulaşmasıydı. Eylül 1933’de tüm toplama kamplarının Azraili olacak olan Heinrich Himmler (şimdilik Prusya dışında) polis şefi oldu. 22 Eylülde Yahudilere gazetecilik, sanat, yazın, musiki, yayın ve tiyatro yasaklandı. 29 Eylülde Yahudilerin bundan böyle çiftçilik yapmayacakları açıklandı. 12 Kasım 1933’de Nazi Partisi Alman halkından, bu geçmişine ve eylemine karşın, oyların %93’ünü aldı.

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bugünkü Birleşmiş Milletler’in babası sayılabilecek Milletler Cemiyeti üyelerinin oybirliğiyle üye olmağa çağrılırken, Nazi Almanyası bu uluslararası örgütten ayrıldı. Faşizmin 1933’de Berlin’de iktidara gelmesiyle daha sonra izleyeceği çizgi büyük ölçüde belli olmuştu.

Prof. Dr. Türkkaya Ataöv

Türksolu