Taht Kavgası mı, Nizâm-ı Âlem Davası mı? / Hüseyin ÖZDEMİR -


Kur'ân-ı Kerîm'de, “Sizi insanlara şahit olasınız diye ümmet-i vasat kıldım!” (Bakara2/143) buyurulmaktadır. Bunun bir manası, sizi devletlerarası müracaat mercii, muvazene unsuru, istikametin şahidi yarattım demektir. İslâm tarihine baktığımızda Müslümanların yüksek bir fetih duygusuna sahip olduklarını, bundan da amacın nizam-ı âlem davası olduğunu görürüz.

Kuruluş ve gelişme dönemlerinde Osmanlıların devlet felsefesi; hedef ve amaçları, Allah’ın adaletini ve ilâyıkelimetullah’ı yeryüzünde hâkim kılmak, muzlim noktaları aydınlatmak, karanlık yerlere Resulullah (s.a.s)’in adının ışığını götürmek ve dört bir yanı Kur’an’ın envarıyla nurlandırmaktı. Osman Gâzi’nin, Fâtih’in, Yavuz’un, Kanunî’nin ve daha nice büyük hükümdarların amacı, “Lâ ilâhe illâllah, Muhammed’ür-Resulullah”ı afak-ı âleme bir müezzin gibi devlet minaresinden ulaştırmaktı. Yoksa malımız, toprağımız daha çok olsun, en güçlü ve hâkim biz olalım; bunun için de ulaşabildiğimiz her yeri istilâ edelim, sömürelim değildi. Gerçekten bu söylenenler hamasî nutuk değil, tarihî gerçeklerdir. İşte size bu padişahların kendi ifadelerinden amaçlarının ne olduğunun beyanı ve Divan-ı Hümayun’dan (Bakanlar Kurulu) çıkan bir hükümden Osmanlı Devleti’nin politikasını Osman Bey, oğlu Orhan Bey’e nasihatinde hedef ve gayelerini şöyle anlatmıştır:

“.. Memleket-i Rum’da kıl adl-ü dâd (adalet, doğruluk)
Eyle riayet ulemaya tamam .
Ta ki bula emr-i şeri’at tamam.
Her nerde işitesin ehl-i ilm
Göster ona rağbet ve ikbal ve hilm
Asker ve mal ile gurur eyleme
Şer-i şerif ehlini dûr eyleme(ilim-kanun adamlarını etrafından uzaklaştırma)
Matlâbımız din-i Hudadır bizim.” (O.Özkul, 18)

Sultan Fatih, Rumların, Müslümanlara karşı devamlı düşmanlık içerisinde bulunduklarını ve önlerinde büyük bir engel olduklarını, ecdâdın da bu engeli kaldırmak için bir çok mücadelelere giriştiklerini, aynı zamanda adalet, himmet ve yüce bir hükümetin nasıl olacağını bütün cihana gösterdiklerini anlattıktan sonra komutanlarına İstanbul’un fetih plânları ile ilgili şu önemli sözlerini söyler: “...Ecdadımız şu an dar-ı bekaya ulaştılar; fakat hatıraları ve kahramanlıkları bizde canlı ve bakidir. Yürekleri korkudan uzak ve yüce hislerle dolu atalarımız en müthiş zorluklara göğüs gererek devletimizi yok olmaktan kurtarmışlar ve az kuvvetleri ile büyük işler başarmışlardır. Onlar daha kuruluş aşamasında dahi Rum diyarına sahip olmaya çalıştılar ve İslâm’ın bayrağını bütün Asya ve Avrupa’da gezdirmek ümidine düştüler. Tasavvur ve ümitlerinde yanıldılar mı? Hayır!” ( Kızıltoprak-63-66).

Sultan Fatih de yanılmadı; başta İstanbul olmak üzere bir çok diyar, İslâmla şereflendi. Zaten amaç da mazlum milletler için bir müracaat mercii olmak, karanlık gönülleri nurlandırmaktı. Çünkü Fatih, kendisini Allah’ın yeryüzünde kulların işlerini görmek, adaleti sağlamakla görevli bir kulu olarak görüyordu. Avnî mahlası ile kendi yazdığı şiirlerinden de niyetinin ve amacının Allah’ın rızası olduğu açık bir şekilde anlaşılmaktadır.

MÜFRED(Şentürk, s.45-52)

Yok durur zulme rızâmuz adle biz mâillerüz
Hakk’ın rızasına talip bir milletin amacı,
Gözlerüz Hakk’un rızasın emrine kaillerüz

GAZEL (Kızıltoprak, s.172-173)

İmtisal-i “câhidû fi-‘llah” olupdur niyyetüm
Din-i İslamun mücerred gayretidür gayretüm
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricaullah ile
Ehl-i küfri ser-te-ser kahreylemektür niyyetüm
Enbiya vü evliâyaya istinadım var benüm
Lutf-i Hak’dandır hemen ümmîd-i feth ü nusretüm
Nefsü mal ile n’ola kılsam cihânda ictihâd
Hamdülillâh var gazâya sad-hezârân rağbetüm
Ey Muhammed mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile
Umarım, gâlib ola a’dâ-yı dîne, devletüm öncellikle zulme karşı gelip adaleti hakim kılmaktır.

Niyetim Allah yolunda cihat etmektir.
İslâm’ın mücerret gayretidir gayretim.
Allah’ın yardımı evliyanın himmetiyle
Küfür ehlini baştanbaşa kahreylemek niyetim.
Ben ki nebilere, velilere dayanmışım
Allah’ın lütfudur zaferim ve kudretim
Benliğimi ve malımı feda etsem ne gam
Var Allah yolunda savaşa yüz bin rağbetim
Ey Muhammed! Ahmed-i Muhtar’ın mucizeleriyle
Umarım galip olur din düşmanlarına devletim.

Kanunî Sultan Süleyman’ın (1494-1566) icraatları da tarihin altın sayfalarında kayıtlıdır. Sultan Süleyman’ın “Kanunî” lakabını almasına sebep olan devlet bürokrasisindeki yaptığı kanun ve düzenlemelerle, Osmanlı Devleti her bakımdan en zirve noktaya ulaşmıştır.

Kanunî ‘Muhibbî’ mahlasında şiirler yazmıştır ki, aşağıdaki gazelin ilk mısraları günümüzde de halk tarafından çok iyi bilinmektedir. Şiirlerin tarihî birer belge olup olamayacakları tartışılabilir, fakat şiirlerin şairin iç dünyasını, hayata bakışını çok iyi yansıttığı bir gerçektir.

GAZEL ( Şentürk, s. 335-340)

Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Saltanat dedikleri ancak cihan gavgasıdır
Olmaya baht u sa’âdet dünyede vahdet gibi
Ko bu ayş u işreti cünkim fenadır âkıbet
Yâr-ı bâkî isterisen olmıya taat gibi
Olsa kumlar zagışınca ömrüne hadd ü adet
Gelmiye bu şîşe-i cerh içre bir saat gibi
Ger huzur itmek dilersen ey Muhibbî fârig ol
Olmıya vahdet makamı kûşe-i uzlet gibi

Halk arasında devlet kadar itibarlı bir başka şey yoktur ama) dünyada bir nefeslik sıhhat gibi (saa- det ve) zenginlik olamaz.

Saltanat dedikleri sadece bir dünya kavgasıdır.
Cihanda vahdet gibi talih ve mutluluk yoktur.
Bu yiyip içmeleri bırak, çünkü işin sonu fenadır.
Eğer ebedî bir sevgili istersen ibadet gibisi yoktur.
Ömrünün sonu ve (günleri) adedi kumlar sayısınca olsa da, bu felek şişesinde bir saat gibi gelmez.

Ey Muhibbî! Eğer huzur bulmak istiyorsan her şey- den el etek çek; (Çünkü) dünyada uzlet köşesi gibi yalnızlık bulunmaz

Örneklerini verdiğimiz padişahların kendi ifadeleriyle dile getirdikleri duygu ve düşüncelerinden, nasıl o muhteşem saltanat ortamında bir kulluk şuuru içersinde hareket ettiklerini, adalet duygusu ve îlâyıkelimetullah ruhu ile kısacası emrolunduğu esaslarla devleti yönetmiş olduklarını görmekteyiz..

Bir şahs-ı manevi veya tüzel kişi olan devletin politikası da örneklerini verdiğimiz Osmanlı padişahlarının niyet ve amacından farklı değildir. İşte Kanunî döneminde 1558-1560 yıları arasında Divân-ı Hümâyun’da yani Bakanlar Kurulu’nda görüşülüp karara bağlanarak tebliğ edilen hükümlerden bir örnek belge:

Donanma-yı hümayun ulaşıncaya kadar düşman tarafından taarruz ve hücum vukuunda Trablus Beylerbeyisi Turgud Paşa ile beraber düşmanın defi için yardım etmesi hakkında Tunus hâkimine yazılan hükmün bir bölümü:

“........Tunus vilâyeti hâkimine yazdık. Allah Te’âlâ mutluluğunu devamlı, kasdını başarılı ve ilmini vuzûhlu kılsın....

...Şüphe yok ki siz ve ecdâdınız bu mübârek yerlerde ötedenberi mücâhit ve savaşçılardansınız ve Seyyidü’l –mürselîn’in dinin koruyucularındansınız. Bundan dolayı size fermânımız şudur ki; zikrolunan gemilerimizin bu vilâyete gelmesinden önce kâfirler gelirse güzel cibilliyetiniz ve yolunuz, din ve diyânetiniz, şecâat ve şehâmetiniz gereği, güzel tedbiriniz ve doğru görüşünüzle, -Allah Teâlâ’ya sığınırız- bu mübârek ülkedeki ahâlîye ve oradaki kalelere o kâfirlerden bir zarar gelmemesi için o kâfirlerin zararını defetmek ve hilelerini boşa çıkarmak hususunda çalışıp uğraşarak Müslüman ahâlîye yardım ve Hayru’l-enâm’ın emrine riâyet edin. Zîra bu mühim hususu ifâ etmeniz ve bu zararı def’ etmek için çalışmanız ancak Allah Te’âlâ içindir, i’lâyıkelimetullah içindir ve Allah düşmanlarının hilesini def’ etmek içindir. Dâima en büyük maksadımız ve en kuvvetli dileğimiz İslâm’ın şevketinin kâim olması için çalışmak ve Seyyidü’l-enâm’ın emrini ifâ etmek ve inşallah u Te’âlâ, halkın yüksek saltanatımız zamanında canlarından ve mallarından emin olarak en güzel nizam ve mükemmel hâl üzere bulunmasını sağlamaktır. Allah Te’âlâ’dan Dîn-i Metîn’e yardım etmesini ve Din düşmanları olan fâcir kâfirlere karşı galip gelmeyi niyaz ediyoruz. Muvaffak kılan ve yardım eden Allah Teâlâ’dır. Allah Teâlâ dilerse ihsân ve berekâtiyle yardım eder ve muvaffak kılar.

967h. Senesinin mübârek Rebiülevvel’inin ortalarında yazıldı. Şerefli hediyemiz olarak yüksek huzûra bir hil’at gönderdik. Üstün devletimize duâ ederek onu giysin. Niyaz olunan, Allah Teâlâ’dır. İhsan ve berekâtiyle kabul O’ndandır”. (Mühimme Defteri-284-285).

1558 tarihli Divân-ı Hûmâyun’dan çıkan bir hükümden de anlaşıldığı üzere devletin kuruluşundan itibaren Osmanlılar îlayıkelimetullahı devlet politikası haline getirmeleri neticesindedir ki Allah’ın rızası ve nusretine mazhar olmuşlar ve küçük bir aşiret büyük bir imparatorluk haline gelivermiştir. Osman Gazi babasından kalan 4800 km kare toprağı 16 000 km kareye, Orhan Gazi 95 000 km kareye, Sultan Murad 500 000 km kareye.... Kanunî dönemine gelindiğinde ülke toprakları 15 milyon km kareye yaklaşmıştır. Böylece Osmanlı Doğu ve Batıda söz sahibi büyük bir cihan devleti hâline gelmiştir. Bu iş sadece maddî, fizikî ve tarihî olaylarla izah edilemez. Tevârih-i Âli Osman, Âsafname gibi önemli eserlerin sahibi ve Kanuni döneminde sadrazamlık yapmış olan Lütfi Paşa, Osman Gazi, Yavuz Selim gibi bazı padişahların müceddid olduğundan bahsederek, daha kuruluşundan itibaren Allah’ın Müslümanları koruyup yardım ettiğine işaret etmektedir. Paşa eserinde özetle şunları ifade eder:

Moğollar her tarafta Müslümanlara galip gelmişler, köylere kadar mescidlere mukabil puthaneler, putlar yapmışlardı. Yedinci yüzyılın müceddidi olarak Osman Gazi ortaya çıkmış ve dinini ihya edip yenilemiştir. Sekizinci yüz yılda Timurlenk tarafından zelil ve zayıf düşürülen ehl-i İslâmı tekrar ihya edip tecdid eden Yıldırım Beyazıd oğlu Sultan Muhammed olmuştur. Dokuzuncu yüzyılda da İslâm dinini yenileyip, sünnet-i Resulullahı ihya eden Sultan Selimdir. Zira Dünyada fitne almış yürümüştü. Şah İsmail şark beylerine boyun eğdirip Rafizilik mezhebini yaymakta idi. Irakta, Azarbeycanda vb. yerlerde ne kadar Sünnî var ise katletmekte, mallarını almaktaydı. Sultan Bayezid, gayet pîr-ihtiyar olduğundan Anadolu’nun her yanında isyanlar, yakıp, yıkmalar olmaktaydı. İşte Sultan Selim Han bütün bu tehlikeleri yok edip dinini yeniden ihya eylemiştir.(Lütfi Paşa, 81-82 / Yazar, Tevârih-i Âli Osman’dan aynen nakletmiştir).

Tarih göstermektedir ki, Müslümanlar devleti ve milleti ile dinlerine bağlı kaldıkları sürece ilerlemişler, yücelmişlerdir. Gerçekten Kanunî dönemine kadar başta padişahlar olmak üzere Osmanlılar, Allah Resûlü ve sahabenin yolundan gittiklerinden, maddî ve manevî cihad, iç ve dış fetih dengesi neticesinde dünya muvâzenesinde söz sahibi olmuşlardır. Fakat îlâyıkelimetullah Müslümanları her zaman canlı tutan bir hayat kaynağı iken, ulaşılan refah seviyesi neticesinde dünya zevklerine dalma, maddî ve manevî cihadda gerilemeye sebep olmuş, dinlerinin özünden uzaklaşmaya paralel olarak içten içe kokuşma ve sürtüşmeler baş göstermiştir. Hristiyanlar dinlerinden uzaklaştıkça maddeten ilerlemişler, sonra da manen çökmüşlerdir. Müslümanlar ise bilâkis dinlerinden uzaklaştıkça hem maddeden ve hem de manen gerilemişler, nihayet o eski ihtişamlı ve faziletli günlerden, içinde bulunduğumuz bu fetret diyebileceğimiz günlere gelinmiştir.

Yine ümitvârız. Çünkü tarih bize göstermektedir ki, İslâm ne zaman büyük tehlikelere maruz kaldı, dinin Sahibi, ehl-i sünnet itikadını müdâfaa ve ihya eden bir müceddid gönderip, Müslümanları o asrın tehlikelerinden korumuş ve dinini ihya etmiştir. Fakat değişen şey eskiden düşman hariçte idi ve mukavemet maddî cihad ile idi. Şimdi ise kurt gövdeye girmiş, mukavemet zorlaşmıştır. Hadiste belirtildiği üzere asrımızın sahibi de dini ihya ve tecdid etmiş, manevî cihad yolunu göstermiş, bu yolda hareket eden ahlak, fazilet, bilgi vb. sahibi Müslümanlar globelleşen dünyada “ümmet-i vasat” olmanın gereğini yapmak üzere yeryüzüne dağılmışlardır. Yüce Yaratan’dan Osmanlı’yı bir aşiretten imparatorluk hâline getirmesi lütfunu, tekrar bu ümmete nasip etmesini niyaz ediyoruz.

Kaynaklar:

Osman Özkul, “III. Selim Döneminde Osmanlı Uleması. (1789-1807), İ.Ü.Dok. Tez
Kemal Kızıltoprak, Fatih Sultan Mehmed Han’ın Liderlik Sırları, İst-202
Hüdayi Şentürk, Osmanlı Şiir Antolojisi, YKY, İst 1999
3. Numaralı Mühimme Defteri, Başbakanlık Osmanlı Arşivi
Kayhan Atik, Lütfi Paşa ve Tevârih-i Âli Osman, Kültür Bak. Ankara 2001


kaynak