Eski dünyamızın beyin fırtınası merkezleri:

Tekke ve zaviyeler




Osmanlı’nın bir nevi düşünce kuruluşları olan tekke ve zaviyelerin toplum içerisinde aynı zamanda emniyet ve asayişe hizmet, tedavi merkezi olma, moral merkezi, kâmil insan yetiştirme ve toplumu şekillendirme gibi işlevleri de vardı. Tekke ve zaviyelerin kapatılmasının ardından yerine konmaya çalışılan Batı taklidi müesseseler ise toplumun köklerinden beslenmediği için boşluk hâlâ doldurulamamıştır.



Bugün yaşadığımız kopuklukların bir yerlerinde, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından oluşan tortular var…

Çünkü tekkeler ve zaviyeler, orta zaman sonlarına kadar, Osmanlı insanının ilim, zikir, fikir, şükür, huzur ve moral merkezleriydi. Yüzyıllar boyu, toplumun hayat kaynağı oldular. Nice ham yürek, kemalini tekke ve zaviyelerde bulup olgunlaştı.

Kapatıldıklarında toplumun “olgunlaşma merkezi” de çökmüş oldu.

Gerçi çoktan beri kendi içine büzülmüşü, kendi içinde çözülmüş, kendini çağın ihtiyaçlarına göre yeniden oluşturamayan tüm müesseseler gibi eskiyip hantallaşmış ve çöküş sürecine girmişti.

Ama yenilenebilir, çağın ihtiyaçları çerçevesinde güçlendirilerek yeniden toplumun hizmetine sunulabilirdi.

Olmadı. Oldurulmadı. İşlevini yitirdiği gerekçesiyle kapatıldı.

Acaba gerçekten de işlevini yitirmiş miydi?


Tekkeleri hantal halleriyle hatırlamak

Biz ne hikmetse tekke ve zaviyeleri haşmet dönemlerindeki dinamik halleri ile değil, büzülüş-çözülüş dönemindeki hantal halleriyle hatırlıyoruz.

Kuşkusuz bu yaklaşımımızda, tekke ve zaviyeleri kapatan tercihin, kendini haklı gösterme çabasıyla giriştiği propagandanın büyük etkisi var. Ama ne olursa olsun tarihi müesseseleri irdelerken insafı elden, vicdanı gönülden bırakmamak, kısacası tarihe siyasal ve ideolojik tercihlerimiz açısından değil, objektif ilmi kıstaslardan (kriter) bakmak gerekiyor. Bu bizim aynı zamanda vefa borcumuzdur.

Tekke ve zaviyelere bu açıdan yaklaştığımızda, müthiş dinamik bir müessese ile karşılaşıyoruz.

Bu mekânlarda gündüzleri fen ve din eğitimiyle değerlendirilen zaman, akşam namazı sonrasında fikirle beslenir, yatsı sonrasında ise zikirle buluşurdu; şahsi olgunluk arayışı “halâka-i zikir” içinde kitleselleşip, yine bu mekânlarda birlik beraberliğe dönüşürdü.



Kullukta “kül” olma özgürlüğü

Hayatın dayatmaları karşısında pes etmek üzere olan insanlar tekke ve zaviyelerdeki ruhani hava sayesinde tazelenir, mücadele gücünü yeniden kazanırdı. Çeşitli baskılar, zorluklar, mahrumiyetler yüzünden mukavemeti kırılmış insanlar, “iman” ekseninde âdeta onarılıp hayata döndürülürdü.

Bu misyonlarıyla, tekkeler, kendi dönemlerinin hem “moral merkezleri”, hem de “kâmil insan yetiştirme kurumları”ydı.

“Elif okuduk ötürü/ Pazar eyledik götürü/ Yaradılanı hoş gördük/ Yaradandan ötürü” (Yunus Emre) anlayışı içinde, her inançtan ve milliyetten insana salt “insanlık” açısından yaklaşılır, ihtiyaçları karşılanır, misafir edilir, böylece farklı kültürler arasında iletişim de sağlanırdı.

Tekkeler, ayrıca edebiyat, mûsiki, tarih ve tefekkür ocakları idi. İnsanlar hem fikri açıdan beslenmek, hem de hayata karşı güçlenmek ihtiyacı içinde tekkelere koşar, vahiy kaynaklı ahengin zemzeminde ruhlarını yıkar, Allah’a “kul” olup “kulluk”ta “kül” olmanın özgürleştirici nefesi altında güçlenirlerdi.



Osman Gazi’yi yetiştiren kurum

Belge ve bulguların ışığında şunu rahatça söyleyecek durumdayız ki, Osmanlı Devleti’ni kısa sürede inşa edip zirveye taşıyan hamlenin kaynağı tekke ve zaviyelerdir. Osman Gazi’nin ruhu ve şuuru, Şeyh Edebali tekkesindeki sohbetlerde kıvamını bulmasaydı, Osmanlı Devleti tarih sahnesine asla çıkamayacak, en azından imparatorluğa dönüşemeyecekti.

Osman Gazi’nin takip ettiği ahlâki yol ile bütünlenen fetih hamlesine bakıldığında, istikamet haritasını yüreğine çizmiş kararlı ve şuurlu bir mü’minin yürüyüşünü görürsünüz.

Hâlbuki Osman Gazi’nin doğru düzgün okuma-yazması bile yoktur. Buna rağmen ulaştığı seviye Şeyh Edebali Tekkesi’nin işleviyle ilgilidir. O tarihte ve sonrasında tekkeler bugün için “beyin fırtınası” anl***** gelebilecek şekilde hayatın “tefekkür” boyutunu inşa ederlerdi.

Müslüman dünyasının üç yüz yıldır hayata hiçbir katkıda bulunamayışının sebebini “tefekkür” boyutunu inşa eden kurumların üstlendiği işlevin göz ardı edilmesinde de aramak gerekir.

Yerine konmaya çalışılan Batı taklidi müesseseler ise, toplumun köklerinden beslenmediği için boşluk hâlâ doldurulamamıştır.



Emniyet ve asayişe hizmet

Yukarıda saydıklarımızdan başka, tekkelerin emniyet ve asayişe hizmet gibi bir amaçları da vardı. Başlangıçta tekke ve zaviyeler, tarikat şeyhleri tarafından seçilen yerlere inşa edilirken, Osmanlılar bu amaç doğrultusunda tercihi değiştirdiler; yolculuk için tehlikeli olan yerlere de tekke kurmaya başladılar.

Kısa süre içinde ıssız dağ başları, tehlikeli boğaz ve geçitler tekkelerle doldu. Bunlar hem yol emniyetini sağlamakta jandarma karakolu işlevi görüyor, hem yolcuları ağırlıyor, hem ticareti kolaylaştırıyordu; bir yandan da askeri sevk ve idarenin sağlanmasına katkıda bulunuyorlardı.

Tekkede kalan farklı inançlara ve milliyetlere mensup yolcuların getirdiği haberler, Osmanlı Devleti’nin haber alma örgütüne mensup elemanları tarafından derlenip rapor haline getirildikten sonra Başkent’e gönderiliyor, bu sayede Başkent, fazla emek harcamadan çevrede olup bitenler konusunda bilgi sahibi olabiliyordu.



Tedavi merkezleri

Tekke ve zaviyelerin zaman zaman ruh ve sinir hastalıkları için tedavi merkezi olarak da kullanıldığını görüyoruz. Daha ziyade telkin ve irşad yolu ile hizmet veren bu kurumlar, bir bakıma “şifahâne” gibi çalışıyorlardı.

On dokuzuncu asrın sonlarına kadar, Avrupa, ruh hastalarını, “içine şeytan girmiş” zannedip, arındırmak için diri diri yakarken, Osmanlı ceddimiz tekkelerde, zaviyelerde, ayrıca “Bimarhâne” denilen ruh ve sinir hastanelerinde su ve mûsikinin de yardımıyla, ruh hastalıklarını tedavi ediyordu.

Peki, bazılarının çok sevdiği ifade ile soralım: Bu değirmenin suyu nereden geliyordu?

Kuruluş aşamasında masraflar gönüllü katkılarla sağlanırken, Osmanlı asırlarında vakıflara bağlanmak suretiyle kurum sistemleştirildi. Böylece hizmet harcamalarında sıkıntıya düşme ihtimali de kalmadı. Bu sayede, tekkeleri yönetenler, kendilerini tümüyle “insan”ın ve tabii “hikmet”in emrine verdiler.

Tekkeler semâhane, çilehane, türbe, derviş odaları, selâmlık, harem, mutfak, kiler, kahve ocağı, misafirhane gibi bölümlerden oluşurdu.



Derin boşluklar

Pek çok açıdan ve pek çok anlamda insanlara, hatta insanlığa yüzyıllar boyu hizmet eden tekkelerle zaviyelerin varlığına, 30 Kasım 1925’te çıkarılan 677 sayılı “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”la son verildi. Aynı kanun şeyh, paşa, derviş, mürit, dede seyit, çelebi, baba, emir, halife gibi unvanların kullanılmasını da yasaklıyordu.

Unvanların kaldırılması (ama hâlâ kullanılıyor) neyse de, tekke ve zaviyelerin -ıslahı mümkün iken- kaldırılmaları, “sohbet-muhabbet” geleneğimizi de yıktı. Bu yüzden, sözel kültürden gelen toplumumuzun iç âleminde derin boşluklar oluştu. Bunlar hâlâ dolmuş değil.



Muhabbet geleneğini ihya hasreti

Osmanlı toplumunun da sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi, bugün çoğunu unuttuğumuz kavramlardan oluşan bir “sohbet” geleneği vardı...

Eski kahvehaneler bile bu geleneğe hizmet ederdi. Bu bağlamda şu deyiş meşhurdur:

“Gönül ne kahve ister, ne kahvehane;

Gönül sohbet ister kahve bahane.”

Varlıklarıyla bugün bile övündüğümüz Osman’lar, Orhan’lar, Murad’lar, Yıldırım’lar, Fatih’ler, Süleyman’lar, Sinan’lar, Barbaros’lar hep o “sohbet” ekseninde yetişmiş değerlerdir.

Çünkü sohbetin hem insan ruhunu pişirip olgunlaştırmak, hem de sevgi paylaşımıyla yürekleri bütünlemek gibi özellikleri var. (Bu olamayınca içimizde biriken stresi ücretli dinleyicilere aktarmak zorunda kalıyoruz).

Çocuklar dokuz-on yaşlarında iken tekkelerdeki sohbet halkasına alınır, on dördüne bastıklarında soru sorma hakkı tanınır, on dokuzundan sonra da görüş bildirmelerine müsaade edilirdi.



Çocukların özgüveni

Çocuklar aile ve toplum içinde kendilerini ifade etmeyi böylece öğrenirler özgüven kazanırlardı.

Aile bireyleri bir birlerini sohbet sofrasında keşfeder, büyükler küçüklere deneyimlerini aktarırken küçükler büyüklerine kendi dünyalarını yansıtırlar, zamanın kuşaklar arasına girmesinden oluşan dil farklarını giderirlerdi.

Büyükler küçüklerin kullandığı dile, küçükler büyüklerin kullandığı terminolojiye âşina hale gelirlerdi.

Dil ayırıcı bir özellik olarak kuşakların arasına girmez (şimdi olduğu gibi), birleştirici ve bütünleştirici bir rol oynardı...

Yani, kuşaklar (nesiller) arası kopukluğu önlemesi, sohbet meclisinin en önemli işleviydi: Farklı kuşaklar aynı ortamı paylaşmanın huzuruyla birbirlerini anlamaya, kavrama ve keşfetmeye çalışırlardı...

Tüm aile fertleri arasında saygılı bir samimiyet olur, ama bu asla lâubaliliğe kaçmazdı.



Beybaba”, “hanımanne

Babalar “Beybaba”, anneler “Hanım anne”, nineler “Hanım nine” (haminne), dedeler “Efendi dede” idi.

Ailedeki yaşlılardan “moruk” diye bahseden çocuk, o tarihlerde, herhalde kıyamet alâmeti sayılırdı.

Sonra tekkeler kapatıldı. Kuşaklar arasındaki gönül bağı böylece koptu... “Sohbet” geleneğimiz de önemli ölçüde çöktü.

Sevgi, bilgi, şefkat, dostluk, paylaşım gibi ailenin ayakta durmasını sağladıktan başka topluma yansımaları son derece olumlu olan ve aslında insanın da mayasını oluşturan kavramlar, “sohbet”in arkasından bitti biter, gitti gider.

Yıllar var ki, aileler sümsüküt: Ailede televizyon dışında kimse konuşmuyor...



Tekke işlevli yeni bir kurum düşünmeliyiz

Bu ülkede kuşaklar arasında müthiş kopukluklar yaşanıyor; o kadar ki, dilimizi bile doğru düzgün konuşamaz olduk.

Dil kopmuş, (din şimdilik duruyor çok şükür) yürek kopmuş; sonuçta dünyalar öyle farklılaşmış ki, aile fertleri aynı çatı altında farklı dünyaları yaşıyorlar!

Sonuçta eve yorgun geliyor, evden yorgun çıkıyoruz!

Çünkü ailenin insan ruhunu ve zihnini dinlendiren bir işlevi vardı; bu, tekke geleneğinin ısıttığı sohbet aracılığıyla sağlanırdı. Bireyler birbirlerine küs gibi durunca, bütün misyon televizyona kaldı; eh, onun da “dinlendirme” gibi bir görevi yok...

Sonuçta insan beyni dinlenemiyor... Ruhu sükûnet bulmayan insanın beyni nasıl dinlensin?

Ve birbirimizden gitgide kopuyoruz; aramızda sevgi iletişimi gerçekleşmiyor, tabiatıyla saygı eksenli bir samimiyet oluşmuyor. Artık nezakete bile boş verdik.

Gitgide yalnızlaştık. Ve yalnızlıktan doğan depresyonun esiri haline geldik.

Artık tekke ve zaviyeleri yeniden kurmak mümkün değil. Ancak muhabbet geleneğini ihya edecek modern merkezlere böyle bir işlev yükleyebiliriz. Bence belediyeler bu görevi üstlenmeli...



kaynak