Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5
  1. #1
    Eftelya
    Misafir..

    Che, Fidel ve Küba Devrimi

    20. Yüzyılın en önemli devrimlerinden birini ‘Küba Devrimini'ni gerçekleştiren Fidel Castro ve Che Guavera dünyayı hala etkilemeye devam ediyorlar. Özellikle Latin Amerika'daki her değişimin önderleri, öncelikle Fidel'e selam gönderip, Che'yi anıyorlar. Sembolik gibi görünen bu atıfın tarihsel geri planında okunacak çok şey var. Geçen ay içinde 81. yaşına giren efsane lider Fidel Castro ve 9 Ekim 1967'de Bolivya'da öldürülen Che ile birlikte Küba Devrimi için bir yazı yazmak elzem artık. Bu iki devrimciyi tanımak ve anlamak için Küba Devrimini iyi irdelemek gerekiyor.

    Devrime giden süreç
    26 Temmuz 1953'de Fidel Castro, Raul Castro ve Che Guevara önderliğinde Batista rejimine karşı yapılan ‘Moncado Baskını' isyanı aynı zamanda Küba Devriminin başlangıcı sayılmaktadır. İsyanın önderi Fidel Castro o zaman 27 yaşında genç bir devrimciydi. 13 Ağustos'ta 81 yaşına giren ve hala yaptıkları devrimi coşkuyla savunan bir lider. O tarihte Che ise Arjantin'de Tıp Fakültesini yeni bitiren genç bir doktordu. Küba Devrimini bu kadar güncel kılan ve diğer devrimlerden ayıran özellikler nelerdi? Bu sorunun yanıtı devrimin kendi süreci içinde bir şekilde gizli.1953 yılına gelindiğinde, Küba diktatör Batista'nın kontrolünde bir ABD eyaletinden farksızdı. ABD'li zenginlerin kumar ve fuhuş merkeziydi. Kübalı yerliler kendi ülkelerinde 2. sınıf insan muamelesi görüyorlardı. İşte bu koşullarda Ortodoks Partinin milletvekili adayı olan genç bir avukat Fidel Castro, diktatörlüğe karşı mücadeleyi başlatmadan önce, Havana Yüksek Mahkemesine Anayasayı ihlal ettiği gerekçesiyle Batista'yı tanımamasını isteyen bir dilekçe verdi. Bundan su sonucu ulaşmaya çalışıyordu Castro, eğer mahkeme Bastia'yı tanırsa kendisi gayri meşru saymış olacak ve devrim mücadelesinin meşruluğu tescillenmiş olacaktı. Mahkeme tabi ki bu dilekçeyi ciddiye almadı. Fidel Castro'da, çevresinde toplayabildiği 150 civarında gençle önce El Acusador (Suçlayıcı) adında bir gazete çıkarttılar, sonrada 26 Temmuz 1953 yılında Oriente eyaletindeki Moncado kışlasına ani bir baskın yaptılar. Sonuç tam bir trajediydi, onlarca militan öldürülmüş, Fidel'de yakalanmıştı. 26 Temmuz Hareketi olarak adlandırılan bu gün aynı zamanda Küba Devriminin de başlangıcı sayılacaktı. Tutuklanan Castro mahkemede yaptığı ünlü “Tarih beni Aklayacaktır” savunması ile aslında 1959 yılında gerçekleşecek olan iktidarının bir nevi programını sunmaktaydı. Bu programda özetle: 1940 Anayasasının derhal yeniden uygulanması, seçimlere gidilmesi, toprak reformunun yapılması, bütün işletmelerde işçi ve memurlara kardan yüzde otuz oranında dağıtım yapılması ve diğer sosyal, siyasal, ekonomik düşüncelerini sunuyordu. Castro, 15 yıl hapse mahkum edildi ve 5 Mayıs 1955 de çıkarılan bir afla tahliye oldu. Che ise aynı dönem Latin Amerika'yı yakın arkadaşı Alberto Granadas ile birlikte dolaşmaktaydı. Venezüella, Peru, Guatemala ‘da yaptığı geziler sonucunda, yerlilerin maruz kaldığı insanlık dışı muameleleri gördükçe, siyasal bilinci de şekilleniyordu.

    Aslında Küba Devrimi süreci ile birlikte, belki de insanlık tarihinin o güne kadar gördüğü en karizmatik iki eylemcisini dünyaya tanıttı. Bu isimler tartışmasız Fidel Castro ve Che Guevara'ydı. Che, Guatemala'da Fidel'in küçük kardeşi Raul'la tanışmıştı ve Fidel'i tanımayı da çok istiyordu. Fidel Castro aftan sonra Meksika'ya gitmiş devrimi organize edecek çalışmalara başlamıştı. Raul, Che'yi Meksika'ya çağırıp Fidel ile tanıştırdı ve bu tanışma dünyanın vicdanı sayılacak devrimin de habercisi oldu. Fidel'in Che'ye söylediği : “Küba'ya devrim yapmaya gidiyoruz, istersen bizle gel” sözü, Che'nin tam da aradığı bir şeydi. Meksika'da Fidel'in etrafında toplanmış 81 devrimci Gramma adlı küçük bir yata sıkışmış olarak Küba'ya doğru yola çıktılar. Fakat havanın yağışlı olması nedeniyle varılan hedefte değil de başka bir noktada karaya ayak bastılar. Bu ikinci felaketleri olacaktı. Batista'nın askerlerinin kurşunlarına hedef olmuşlardı. 82 kişiden geriye 12 kişi kalmıştı. Bu yolculukla ilgili Che yıllar sonra bu yolculuğu şöyle anlatacaktı: “Küba'ya vardığımızda dağıtıldık. Gramma yatında korkunç bir yolculuk yapmıştık. Yatta 82 adam vardı, ayrıca malzeme yüklüydü. Fırtına yüzünden yolculuğumuzu değiştirmek zorunda kalmıştık, çoğumuzu deniz tutmuştu. Suyumuz, yiyeceğimiz yoktu, işin fenası daha karaya ayak bastığımızda yat ortadan kayboldu. Üstümüze mermi yağdırıyorlardı. Kurşunlar başımızın üstünden uçup gidiyor, yanlardan da makinalı tüfekler durmadan bizi tarıyordu. Bir anda içimizden yarısı öldü, geriye kalanlar da zaten yarım durumdaydı. Sonra 82 kişiden, 12 kişi kaldı. Başlangıçta yedi kişilik bir guruptuk, çünkü beş kişi bizden ayrı düşmüştü. 26 Temmuz Hareketi'nin ordusundan geriye kalan buydu işte.” Bu 12 kişilik grup Sierra Maestra en ulaşılmaz tepesi olan Turgıonun dağında ilk karargahlarını kurarak silahlı mücadeleyi gerilla tarzında başlatmak için hazırlıklara başladılar. 12 Haziran 1957 yılında Castro, Sierra Maestra Manifestosunu yayınladı. Bu manifestoda sosyalist bir devrimden öte milli bir devrimin vurgusu açıkça kendini belli ediyordu. Zaten Fidel o dönem sosyalizmle pek ilgili değildi. 3 yıldan kısa süren silahlı mücadele sonucu 1 Ocak 1959 yılında Batista ülkeden kaçmak zorunda kaldı ve ertesinde Fidel yanında arkadaşı Che ve diğer militanlarla başkent Havana'ya girdi. Fidel 16 Şubat 1959 yılında devlet başkanı oldu. Küba Devrimine kadar ki süreci kısaca böyle özetlemek mümkün.

    Devrim sonrası Che ve Fidel
    Devrimden hemen sonra, özellikle de Che'nin ideolojik ve Fidel üzerindeki ağırlığıyla, aynı zamanda koşulların da dayatması ile rotasını bir başka yöne sosyalist bir dünyaya doğru şekillendirmeye başladı. Ve o günden bugüne ABD'yi histerik bir çılgınlığa sürükleyen süreç de başlamış oldu. Neydi bu süreç? Devrimini anti-emperyalist karakterini gören Sovyetler Birliği'nin de yardımlarıyla birçok toplumsal ve ekonomik dönüşüm sağlandı. Mevcut devlet kurumları lağvedildi, eski rejimin artıkları yargılandı, Batista'nın ordu ve polisi tasfiye edildi. Toprak reformu da Latifundiyaların dağıtılması ile köklü bir şekilde gerçekleştirildi. Yabancı tekellerin varlıklarına el konuldu, emekçiler için yeni sosyal reformlar çıkartıldı ve çok ciddi bir eğitim-sağlık seferberliği ilan edildi. Devrimin ilk başlarında bekle gör politikası izleyen ABD, 1959 yılındaki toprak reformundan itibaren yeni Küba Devletine karşı düşmanlığını açıkça belirtmeye başladı. Bu düşmanlık 17 Nisan 1961 tarihinde yapılan ‘Domuzlar Körfezi Çıkarması' fiyaskosuna rağmen hız kesmedi ve günümüzde hala tam bir abluka ile sürdürülmekte. ABD'nin bu kabul edilemez yıkıcı tavrı Küba'nın ideolojik şekillenmesini de bir şekilde sağladı. 2 Ekim 1965 tarihinde Küba Komünist Partisi kurularak Küba'nın sosyalist bir devlet olduğu bütün dünyaya ilan edildi.

    Bu devrim daha öncede belirttiğim gibi insanlık tarihinin hiçbir zaman unutamayacağı iki liderin aynı devrim içinde nasıl yoldaş olunabileceğini de gösterdi. Aralarındaki sevgi, formaliteden gelen saygının çök ötesinde kadim bir yoldaşlığı da gösteriyordu. Hala anlatılan bir anekdotu yazmadan geçmek, bu dostluğun ne derece samimi olduğu konusun da eksik kalabilir. Devrim Hükümetinin kurulacağı toplantıda Fidel sorar: “Aranız da ekonomist var mı?” diye, Che elini kaldırır : “ben” der. Fidel bu cevaptan sonra Che'ye ekonomi ile ilgili bakanlığı verir ve ardından bir an düşündükten sonra : “ Sen doktor değil miydin?” diye yeni bir soru yöneltince Che de: “Evet ama ben aranızda komünist var mı diye sorduğunu zannettim” yanıtını verir…

    Che Küba'dan ayrılıyor
    Che, Küba'nın doğru rotada olduğuna emin olduktan sonra, ulusal banka ve sanayi bakanlığı görevlerinden ayrılarak, önce Afrika'da sonra da Bolivya'da devrim mücadelesine devam eder. Ayrılırken yoldaşı Fidel'e bıraktığı mektupta : “Küba toprakları üzerinde, beni Küba devrimine bağlayan görevimi tamamladığıma inanıyor, senden, yoldaşlarımdan, artık benim de halkım olan halkından izin istiyorum. (…) Dünyanın başka toprakları, alçakgönüllü çabalarımın katkısını bekliyor. Senin, Küba başkanı olarak taşıdığın sorumluluklar nedeniyle yapamadıklarını ben yapabilirim. (…) Başka gökler altında, son saatim geldiğinde son düşüncem yine bu halk ve sen olacaksın. Bana öğrettiklerin için sana minnettarım.” Bolivya'da 7 Ekim 1967 gecesi Higueras'da yaralı yakalanır CİA ajanlarının kontrolü altında 9 Ekim'de kurşuna dizilir. Fidel ise bugün 81 yaşında Che ile birlikte kurdukları Sosyalist Küba'nın başında, geçici olarak görevlerini devrimin diğer önderlerinden Raul Castro'ya devretmesine rağmen.

    Devrimden sonraki Küba
    Doğu Bloku'nun yıkılmasından sonra ABD iştahla Küba'nın da dağılmasını beyhude bekledi. Daha önce ticaretinin yaklaşık %85 ni Doğu Bloku ile yapan Küba, ekonomik anlamda tam bir abluka altına alındı. Fakat bu ablukayı yavaş yavaş yarmaya başladı.

    Bugün nüfusun tamamı okuryazar olan, çocuk ölümleri azlığında, göz hastalıkları, çocuk hastalıkları, kalp hastalıkları alanında dünyanın en iyi tıp sistemine sahip. Asıl Küba Devriminin özelliği şunlarda yatıyor. Dünyanın en büyük emperyalist devleti ABD'nin burnunda hem de başlangıcında anti-emperyalist, sonrasında da sosyalizme evrilen bir devrim yaptılar. Amerika kıtasında uyanışın tetikleyicisi oldular, sonrasında gelen Nikaragua Devrimi, Şili de sosyalist Allende iktidarında bu devrimin etkileri çok fazlaydı. Bütün dünyada gelişen toplumsal 68 kuşağının en büyük ilham kaynağı, Vietnam'da ki savaşa karşı bütün yerkürede meydana gelen muhalefetin de temel dinamiği bu küçük ada ülkesinin devrimiydi. Afrika da 1960 sonrasında bağımsızlığını kazanan hemen hemen bütün ülkelerin bu mücadelelerinde sosyalist Küba'ın yardımları gözardı edilemez, hem askeri danışman, hem doktor, hem de askeri yardımları ile. Hatta Cezayir'in bağımsızlık mücadelesini yürüten ünlü liderleri Ben Bella bir söyleşisinde : “ Beni hayatımda en çok iki kişi etkiledi biri Muhammed, diğeri de Che Guevara'dır. Onun kadar inandığı doğruları, dayanışmacı ruhu olan başka bir insan tanımadım, duymadım” diyecektir. Bugün Ortadoğu da gelişen İsrail ve ABD karşıtı İslamcı hareketlerinin liderlerinin resimleri yanında hala Che'nin resimlerinin olması anlamlıdır. Halen Ortadoğu'da yapılan İsrail karşıtı protesto gösterilerinde Hugo Chavez posterlerinin açıldığını hatırlatmak gerek. Küba Devriminin etkisi bu gün bütün Latin Amerika'yı sarmış durumda. Bunun temsilcilerinden Venezuella Başkanı Hugo Chavez'in Latin ateşini yakması, peşi sıra aynı gelenekten gelen partilerin peşi sıra iktidara gelmesi, yeni bir dünyanın kurulabileceğinin işaretlerini vermektedir. Çünkü Fikret Başkaya'nın deyimiyle ‘Dünyanın bütün lanetlileri' Küba Devriminin efsanevi komutanı Fidel Castro'nun takipçileri olan yeni liderler çıkarıyor sahneye ve bu liderler bütün lanetlileri savaşsız, eşit bir dünyanın kurulabilmesi için bir araya getirmeye çalışıyor.

    Küba Devrimi, başka bir hayatın da kurulabileceğini gösteriyor ve bu başka hayat da en çok Kapitalizmden başka hayat yok diyen ABD'yi çıldırtıyor. Che, ezilenlerin gönlünde emperyalizme tokat atan bir lider olarak hatırlanıyorsa, Fidel ve Küba Devrimi de insanlığın vicdanı olarak dimdik ayakta duruyor. Fidel, geriye dönüp baktığında sanırım : “Bunca şey boşuna yaşanmadı” diyecektir. Ve tarihsel misyonunu yerine getirmenin rahatlığı ile bu sağlık problemini de aşacaktır emperyalizme inat.

    kaynak

  2. #2
    Kadim
    Misafir..

    Cevap: Che, Fidel ve Küba Devrimi

    Tarih 6 Temmuz 1958 Cuma günü, Fidel Castro ve Ernesto Che Guevara, Meksika şehrinde bir hapishanede mahkumlar. Hükümete karşı gizli fesat ve yasadışı yollardan silah temin etmekle suçlanıyorlar. Gerçekten de; birkaç ay sonra Granma gemisiyle Sierra Maestra'da gerilla mücadelesini başlatmak üzere 82 genç devrimciden oluşan bir grupla bir yolculuk örgütlemekteydiler.

    Che, hapisten ailesine yazdığı aynı tarihli mektubunda; halkını ezen, emperyalizm yanlısı diktatörlükten Küba'yı kurtarmak üzere Kübalı devrimcilere katılmaya karar verdiğini anlatmıştır. Bu görev uğruna hayatını kaybetme ihtimali karşısında, Che şöyle yazmıştır: "Şimdiden ölümümü bir başarısızlık olarak görmüyorum, hatta (Nazım) Hikmet'in de dediği gibi: "YALNIZ YARIM KALMIŞ BİR ŞARKININ ACISINI TOPRAĞA GÖTÜRECEĞİM."

    Şiire tutkun ve kendisi de bir şair olan, Che, Nazım Hikmet'i okumuştu, hatta hapisteyken ve idam cezasına çarptırılma tehdidiyle karşı karşıyken karısına yazdığı "1. Mektup" başlıklı şiirinde kendisinden bahsetmiştir.

    O zamanlar, Nazım Hikmet, zaman içerisinde tüm dünyanın emperyalist hakimiyet ve adaletsizlikle mücadele sembolüne dönüşecek, Latin Amerikalı genç bir devrimcinin, şiirlerini okuduğunu bilemezdi.

    1961'in ilkbaharında Havana'da bulunduğu süre içerisinde, ne Che Guevara'yla ne de Fidel Castro'yla buluştuğuna dair hiçbir fikrim yok. Küba'da Nazım'la şahsen ilgilenen, Kübalı büyük şair Pablo Armando Fernandez, kısa bir süre önce Türkiye'ye geldi ve ben de kendisine bunu sordum ve o da devrimci yöneticilerle yaptığı olası görüşmeleri bilmediğini söyledi, yine kendisinin belirttiği üzere ama kesinlikle olmadığı söylenemez.

    Nazım'ın, Haziran 1963'de Moskova'da hayata veda ettiğinde, Küba'ya ikinci bir seyahat hazırlığında olduğunu okudum. İlk ziyaretinde, Ada'da henüz başlatılmış, özgürlükçü ve devrimci esere hayranlığının gerçek bir türküsü olan "Havana Röportajı" adlı şiirini bıraktı. Şimdi ise; bu tarihi olayın farklı yönlerini bir araya getiren bir de belgesel film hazırlandı.

    Moskova'da ve diğer Avrupa başkentlerinde bulunduğu süre içerisinde "Sürgünün zor zenaatını" paylaştığı, Küba'nın ulusal şairi Nicolas Guillen'in yakın dostu olmuştur, eserleri altmışlı yıllarda Küba'da yayınlanmış ve tanınmıştır ve halkların davasına gönül veren ve yalın diliyle genç yazarlar arasında çok büyük takdirle karşılanmıştır.

    Nazım Hikmet'i Küba'yla ilişkilendiren diğer bir tarihi olay daha mevcuttur, ama bu olaydan daha önce bahsedip bahsetmediğimi bilemiyorum.

    Kübalı vatanseverler, otuz yıl kadar süren, İspanya'dan bağımsızlıklarını almak üzere başlattıkları savaşın tam sonlarına gelmek üzereyken, Sultan II. Abdülhamit, çok büyük bir ihtimalle aynı dönemde Girit'te karşı karşıya kaldıkları ayaklanmada uygulamak üzere, bu savaşa dair tecrübe edinilmesi amacıyla Küba'ya bir Komisyon gönderir. Osmanlı Ordusundan Enver Paşa'yı (1), bu görevi yerine getirmesi için özel elçi olarak seçer.

    Türkiye'ye sığınmış ve Rusya'yla yapılan bir savaşta hayatını kaybeden, Polonyalı bir kontun oğlu olan, Osmanlı Paşası, Küba'daki görevi esnasında bilinmeyen bir sebepten ötürü yaralanmıştır. Adadaki duruma dair gönderdiği şifreli raporları, İstanbul'daki Osmanlı arşivlerinde muhafaza edilmektedir. Bir raporunda, eğer Amerika Birleşik Devletleri Küba'ya müdahalede bulunursa, İspanyol sömürgeciliğine karşı savaşan Kübalı vatanseverlerin, yeni işgalciden kendilerini korumak üzere silahlarının yönünü değiştireceklerini bildirmiştir. Gerçekten de; başta Jose Marti olmak üzere, Küba'nın bağımsızlık mücadelesinin en önemli fikir insanları, Kuzeydeki komşumuzun ihtiraslarını anlatan tehlikeleri uyarmıştır.

    Daha sonra ise; Enver Paşa'nın, büyük Türk ozanının büyük babası olduğunu öğreniyoruz. Efsane Nazım ailesinden bir kanının, ülkelerimiz arasındaki tarihi bağların gelişmesi için hizmet ettiği de söylenebilinir.

    (1) Sözü edilen Enver Paşa, İttihat ve Terakki'nin yöneticilerinden, Osmanlı Devleti'nin Harbiye Nazırı Enver Paşa değildir.

    kaynak : http://haber.

  3. #3
    Kadim
    Misafir..

    Cevap: Che, Fidel ve Küba Devrimi

    DİKKATLE OKUYUN LÜTFEN




    Saman Sarısı / Nazım Hikmet


    ı

    Seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    kar içindeydi
    ben paltomun yakasını kaldırmış perondaydım
    peronda benden başka da kimseler yoktu
    durdu önümde yataklı vagonun pencerelerinden biri
    perdesi aralıktı
    genç bir kadın uyuyordu alacakaranlıkta alt ranzada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kırmızı dolgun duduklarıysa şımarık ve somurtkandı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    bilmiyorum nerden gelip nereye gittiğini
    baktım arkasından
    üst ranzada ben uyuyorum
    Varşova'da Biristol Oteli'nde
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığım yoktu
    oysa karyolam tahtaydı dardı
    genç bir kadın uyuyor başka bir karyolada
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ak boynu uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    oysa karyolası tahtaydı dardı
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığımız yoktu
    oysa karyolalar tahtaydı dardı
    iniyorum merdivenleri dördüncü kattan
    asansör bozulmuş yine
    aynaların içinde iniyorum merdivenleri
    belki yirmi yaşımdayım belki yüz yaşımdayım
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyorduk gece yarılarına
    üçüncü katta bir kapının ötesinde bir kadın gülüyor sağ elimde
    kederli bir gül açıldı ağır ağır
    Kübalı bir balerinle karşılaştım ikinci katta karlı pencerelerde
    taze esmer bir yalaza gibi geçti alnımın üzerinden
    şair Nikolas Gilyen Havana'ya döndü çoktan
    yıllarca Avrupa ve Asya otellerinin hollerinde oturup içtikti
    yudum yudum şehirlerimizin hasretini
    iki şey var ancak ölümle unutulur
    anamızın yüzüyle şehrimizin yüzü
    kapıcı uğurladı beni gocuğu geceye batık
    yürüdüm buz gibi esen yelin ve neonların içinde yürüdüm
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    çıktılar önüme ansızın
    oraları gündüz gibi aydınlıktı ama onları benden başka gören
    olmadı
    bir mangaydılar
    kısa konçlu çizmeleri pantolonları ceketleri
    kolları kollarında gamalı haç işaretleri
    elleri ellerinde otomatikleri vardı
    omuzları miğferleri vardı ama başları yoktu
    omuzlarıyla miğferlerinin arası boşluktu
    hatta yakaları boyunları vardı ama başları yoktu
    ölümlerine ağlanmayan askerlerdendiler
    yürüdük
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    gözlerinden belli diyemem
    başları yok ki gözleri olsun
    korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    belli çizmelerinden
    korku belli olur mu çizmelerden
    oluyordu onlarınki
    korkularından ateş etmeğe de başladılar artsız arasız
    bütün yapılara bütün taşıt araçlarına bütün canlılara
    her sese her kıvıltıya ateş ediyorlar
    hatta Şopen Sokağı'nda mavi balıklı bir afişe ateş ettiler
    ama ne bir sıva parçası düşüyor ne bir cam kırılıyor
    ve kurşun seslerini benden başka duyan yok
    ölüler bir SS mangası da olsa ölüler öldüremez
    ölüler dirilerek öldürür kurt olup elmanın içine girerek
    ama korktukları hem de hayvanca korktukları belli
    bu şehir öldürülmemiş miydi kendileri öldürülmeden önce
    bu şehrin kemikleri birer birer kırılıp derisi yüzülmemiş miydi
    derisinden kitap kabı yapılmamış mıydı yağından sabun
    saçlarından sicim
    ama işte duruyordu karşılarında gecenin ve buz gibi esen yelin
    içinde sıcak bir fırancala gibi
    vakıt hızla ilerliyordu yaklaşıyordum gece yarılarına
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    kahraman bir mazurka oynuyorlar tarihleri boyunca
    Belveder yolunda düşündüm Lehlileri
    bana ilk ve belki de son nişanımı bu sarayda verdiler
    tören memuru açtı yaldızlı ak kapıyı
    girdim büyük salona genç bir kadınla
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    ortalıkta da ikimizden başka kimseler yoktu
    bir de akvareller bir de incecik koltuklar kanapeler
    bebekevlerindeki gibi
    ve sen bundan dolayı
    bir resimdin açık maviyle çizilmiş belki de bir taş bebektin
    belki bir pırıltıydın düşümden damlamış sol mememin üstüne
    uyuyordun alacakaranlıkta alt ranzada
    ak boynun uzundu yuvarlaktı
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığın yoktu
    ve işte Kırakof şehrinde Kapris Barı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    ayrılık masanın üstündeydi kahve bardağınla limonatamın
    arasında
    onu oraya sen koydun
    bir taş kuyunun dibindeki suydu
    bakıyorum eğilip
    bir koca kişi gülümsüyor bir buluta belli belirsiz
    sesleniyorum
    seni yitirmiş geri dönüyor sesimin yankıları
    ayrılık masanın üstündeydi cıgara paketinde
    gözlüklü garson getirdi onu ama sen ısmarladın
    kıvrılan bir dumandı gözlerinin içinde senin
    cıgaranın ucunda senin
    ve hoşça kal demeğe hazır olan avucunda
    ayrılık masanın üstünde dirseğini dayadığın yerdeydi
    aklından geçenlerdeydi ayrılık
    benden gizlediklerinde gizlemediklerinde
    ayrılık rahatlığındaydı senin
    senin güvenindeydi bana
    büyük korkundaydı ayrılık
    birdenbire kapın açılır gibi sevdalanmak birilerine ansızın
    oysa beni seviyorsun ama bunun farkında değilsin
    ayrılık bunu farketmeyişindeydi senin
    ayrılık kurtulmuştu yerçekiminden ağırlığı yoktu tüy gibiydi
    diyemem tüyün de ağırlığı var ayrılığın ağırlığı yoktu ama
    kendisi vardı
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları yaklaşıyor bize
    yürüdük yıldızlara değen Ortaçağ duvarlarının karanlığında
    vakıt hızla akıyordu geriye doğru
    ayak seslerimizin yankıları sarı sıska köpekler gibi geliyordu
    ardımızdan koşuyordu önümüze
    Yegelon Üniversitesi'nde şeytan taşlara tırnaklarını batıra
    batıra dolaşıyor
    bozmağa çalışıyor Kopernik'in Araplardan kalma usturlabını
    ve pazar yerinde bezzazlar çarşısının kemerleri altında
    rok end rol oynuyor Katolik öğrencilerle
    vakıt hızla ilerliyor gece yarılarına yaklaşıyoruz
    vuruyor bulutlara kızıltısı Nova Huta'nın
    orda köylerden gelen genç işçiler madenle birlikte
    ruhlarını da alev alev döküyor yeni kalıplara
    ve ruhların dökümü madenin dökümünden bin kere zordur
    Meryem Ana kilisesinde çan kulesinde saat başlarını çalan
    borazan gece yarısını çaldı.
    Ortaçağdan gelen çığlığı yükseldi
    ve sustu gırtlağına saplanan okla ansızın
    borazan iç rahatlığıyla öldü
    ve ben yaklaşan düşmanı görüp de haber veremeden
    öldürülmenin acısını düşündüm
    vakıt hızla ilerliyor gece yarıları ışıklarını yeni söndürmüş bir
    vapur iskelesi gibi arkada kaldı
    seher vaktı habersizce girdi gara ekspres
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    Bir gölün dibinde gümüş kakma bir sandıktı
    kapağını açtım
    içinde genç bir kadın uyuyor camdan kuşların arasında
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    kapadım kapağı yükledim sandığı yük vagonuna
    habersizce usulcacık çıktı gardan ekspres
    baktım arkasından kollarım iki yanıma sarkık
    yağmurlar içindeydi Pırağ
    sen yoksun
    uyuyorsun alacakaranlıkta alt ranzada
    üst ranza bomboş
    sen yoksun
    yeryüzünün en güzel şehirlerinden biri boşaldı
    içinden elini çektiğin bir eldiven gibi boşaldı
    söndü artık seni görmeyen aynalar nasıl sönerse
    yitirilmiş akşamlar gibi Vıltava suyu akıyor köprülerin altından
    sokaklar bomboş
    bütün pencerelerde perdeler inik
    tıramvaylar bomboş geçiyor
    biletçileri vatmanları bile yok
    kahveler bomboş
    lokantalar barlar da öyle
    vitrinler bomboş
    ne kumaş ne kıristal ne et ne şarap
    ne bir kitap ne bir şekerleme kutusu
    ne bir karanfil
    şehri duman gibi saran bu yalnızlığın içinde bir koca kişi yal-
    nızlıkta on kat artan ihtiyarlığın kederinden silkinmek için
    Lejyonerler Köprüsü'nden martılara ekmek atıyor
    gereğinden genç yüreğinin kanına batırıp
    her lokmayı
    vakıtları yakalamak istiyorum
    parmaklarımda kalıyor altın tozları hızlarının
    yataklı vagonda bir kadın uyuyor alt ranzada
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    elleriyse gümüş şamdanlarda mumlardı
    üst ranzada uyuyanı göremedim
    ben değilim bir uyuyan varsa orda
    belki de üst ranza boş
    Moskova'ydı üst ranzadaki belki
    duman basmış Leh toprağını
    Birest'i de basmış
    iki gündür uçaklar kalkıp inemiyor
    ama tirenler gelip gidiyor bebekleri akmış gözlerin içinden
    geçiyorlar
    Berlin'den beri kompartımanda bir başımayım
    karlı ovaların güneşiyle uyandım ertesi sabah
    yemekli vagonda kefir denen bir çeşit ayran içtim
    garson kız tanıdı beni
    iki piyesimi seyretmiş Moskova'da
    garda genç bir kadın beni karşıladı
    beli karınca belinden ince
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    tuttum elinden yürüdük
    yürüdük güneşin altında karları çıtırdata çıtırdata
    o yıl erken gelmişti bahar
    o günler Çobanyıldızına haber uçurulan günlerdi
    Moskova bahtiyardı bahtiyardım bahtiyardık
    yitirdim seni ansızın Mayakovski Alanı'nda yitirdim ansızın
    seni oysa ansızın değil çünkü önce yitirdim avucumda eli-
    nin sıcaklığını senin sonra elinin yumuşak ağırlığını yitir-
    dim avucumda sonra elini
    ve ayrılık parmaklarımızın birbirine ilk değişinde başlamıştı
    çoktan
    ama yine de ansızın yitirdim seni
    asfalt denizlerinde otomobilleri durdurup baktım içlerine
    yoksun
    bulvarlar karlı
    seninkiler yok ayak izleri arasında
    botlu iskarpinli çoraplı çıplak senin ayak izlerini bir de tanırım
    milisyonerlere sordum
    görmediniz mi
    eldivenlerini çıkarmışsa ellerini görmemek olmaz
    elleri gümüş şamdanlarda mumlardır
    milisyonerler büyük bir nezaketle karşılık veriyorlar
    görmedik
    İstanbul'da Sarayburnu akıntısını çıkıyor bir romorkör ardında
    üç mavna
    gak gak ediyor da vak vak ediyor da martı kuşları
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan romorkörün kaptanına
    seslenemedim çünkü makinası öyle gümbürdüyordu ki se-
    simi duyamazdı yorgundu da kaptan ceketinin düğmeleri
    de kopuktu
    seslendim mavnalara Kızıl Meydan'dan
    görmedik
    girdim giriyorum Moskova'nın bütün sokaklarında bütün
    kuyruklara
    ve yalnız kadınlara soruyorum
    yün başörtülü güler yüzlü sabırlı sessiz kocakarılar
    al yanaklı kopça burunlu tazeler şapkaları yeşil kadife
    ve genç kızlar tertemiz sımsıkı gayetle de şık
    belki korkunç kocakarılar bezgin tazeler şapşal kızlar da var
    ama onlardan bana ne
    güzeli kadın milleti erkeklerden önce görür ve unutmaz
    görmediniz mi
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri kocaman
    Pırağ'da aldı
    görmedik
    vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben
    onlar öne geçince ufalan kırmızı ışıklarını görmez olacagım
    diye ödüm kopuyor
    ben öne geçtim mi ışıldakları gölgemi düşürüyor yola gölgem
    koşuyor önümde gölgemi yitireceğim diye de bir telaştır
    alıyor beni
    tiyatrolara konserlere sinemalara giriyorum
    Bolşoy'a girmedim bu gece oynanan operayı sevmezsin
    Kalamış'ta Balıkçının Meyhanesine girdim ve Sait Faik'le tatlı
    tatlı konuşuyorduk ben hapisten çıkalı bir ay olmuştu
    onun karaciğeri sancılar içindeydi ve dünya güzeldi
    lokantalara giriyorum estırat orkestraları yani cazları ünlülerin
    sırmalı kapıcılara bahşiş sever dalgın garsonlara
    gardroptakilere ve bizim mahalle bekçisine soruyorum
    görmedik
    çaldı geceyarısını Stırasnoy Manastırı'nın saat kulesi
    oysa manastır da kule de yıkıldı çoktan
    yapılıyor şehrin en büyük sineması oralarda
    oralarda on dokuz yaşıma rastladım
    birbirimizi birde tanıdık
    oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu
    fotoğraflarımızı bile
    ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak
    istedik
    ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık
    zaman duruyor
    uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
    ve Stırasnoy Alanı'na şimdi Puşkin Alanı kar yağmaya başladı
    üşüyorum hele ellerim ayaklarım
    oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
    çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri
    çıplak
    ağzında ham bir elmanın tadı dünya
    on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
    gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir
    karış
    ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
    onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
    çünkü inandım onun bütün inandıklarına
    sevdim seveceği bütün kadınları
    yazdım yazacağı bütün şiirleri
    yattım yatacağı bütün hapislerde
    geçtim geçeceği bütün şehirlerden
    hastalandım bütün hastalıklarıyla
    bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
    bütün yitireceklerini yitirdim
    saçları saman sarısı kirpikleri mavi
    kara paltosunun yakası ak ve sedef düğmeleri koskocaman
    görmedim

    ıı

    On dokuz yaşım Beyazıt Meydanın'dan geçiyor çıkıyor Kızıl
    Meydan'a Konkord'a iniyor Abidin'e rastlıyorum da mey-
    danlardan konuşuyoruz.
    evveli gün Gagarin en büyük meydanı dolaşıp döndü Titof daha
    dolaşıp dönecek hem de on yedi buçuk kere dolanacak
    ama daha bundan haberim yok
    meydanlarla yapılardan konuşuyoruz Abidin'le tavan arasında-
    ki otel odamda
    Sen ırmagı da akıyor Notr Dam'ın iki yanından
    ben geceleyin penceremden bir ay dilimiymiş gibi görüyorum
    Sen ırmağını rıhtımında yıldızların
    bir de genç bir kadın uyuyor tavan arasındaki odamda Paris
    damlarının bacalarına karışmış
    yıllardır böyle derin uykulara dalmışlığı yoktu
    saman sarısı saçları bigudili mavi kirpikleriyse yüzünde bulut
    çekirdekteki meydanla çekirdekteki yapıdan konuşuyoruz
    Abidin'le
    meydanda fırdönen Celalettin'den konuşuyoruz
    Abidin uçsuz bucaksız hızın renklerini döktürüyor
    ben renkleri yemiş gibi yerim
    ve Matis bir manavdır kosmos yemişleri satar
    bizim Abidin de öyle Avni de Levni de
    mikroskobun ve füze lumbuzlarının gördüğü yapılar meydanlar
    renkler ve şairleri ressamları çalgıcıları onların
    hamlenin resmini yapıyor Abidin yüz elliye altmışın meydanlı-
    ğında
    suda balıkları nasıl görüp suda balıkları nasıl avlayabilirsem
    öyle görüp öyle avlayabilirim kıvıl kıvıl akan vakıtları tu-
    valinde Abidin'in
    Sen ırmağı da bir ay dilimi gibi
    genç bir kadın uyuyor ay diliminin üstünde
    onu kaç kere yitirip kaç kere buldum daha kaç kere yitirip kaç
    kere bulacağım
    işte böyle kızım düşürdüm ömrümün bir parçasını
    Sen ırmağına Sen Mişel Köprüsü'nden
    ömrümün bir parçası Mösyö Düpon'un oltasına takılacak bir
    sabah çiselerken aydınlık
    Mösyö Düpon çekip çıkaracak onu sudan Paris'in mavi suretiy-
    le birlikte ve hiçbir şeye benzetemiyecek ömrümün bir
    parçasını ne balığa ne pabuç eskisine
    atacak onu Mösyö Düpon gerisin geriye Paris'in suretiyle
    birlikte suret eski yerinde kalacak.
    Sen ırmağıyla akacak ömrümün bir parçası büyük mezarlığına
    ırmakların
    damarlarımda akan kanın hışırtısıyla uyandım
    parmaklarımın ağırlığı yok
    parmaklarım ellerimle ayaklarımdan kopup havalanacaklar
    salına salına dönecekler başımın üstünde
    sağım yok solum yok yukarım aşağım yok
    Abidin'e söylemeli de resmini yapsın Beyazıt Meydanı'nda şe-
    hit düşenin ve Gagarin Yoldaşın ve daha adını sanını kaşı-
    nı gözünü bilmediğimiz Titof Yoldaşın ve ondan sonraki-
    lerin ve tavan arasında yatan genç kadının
    Küba'dan döndüm bu sabah
    Küba meydanında altı milyon kişi akı karası sarısı melezi ışıklı
    bir çekirdek dikiyor çekirdeklerin çekirdeğini güle oynaya
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    işin kolayına kaçmadan ama
    gül yanaklı bebesini emziren melek yüzlü anneciğin resmini
    değil
    ne de ak örtüde elmaların
    ne de akvaryumda su kabarcıklarının arasında dolanan kırmızı
    balığınkini
    sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    1961 yazı ortalarında Küba'nın resmini yapabilir misin
    çok şükür çok şükür bugünü de gördüm ölsem de gam yemem
    gayrının resmini yapabilir misin üstat
    yazık yazık Havana'da bu sabah doğmak varmışın resmini
    yapabilir misin
    bir el gördüm Havana'nın 150 kilometre doğusunda deniz
    kıyısına yakın bir duvarın üstünde bir el gördüm
    ferah bir türküydü duvar
    el okşuyordu duvarı
    el altı aylıktı okşuyordu boynunu anasının
    on yedi yaşındaydı el ve Mariya'nın memelerini okşuyordu
    avucu nasır nasırdı ve Karayip denizi kokuyordu
    yirmi yaşındaydı el ve okşuyordu boynunu altı aylık oğlunun
    yirmi beş yaşındaydı el ve okşamayı unutmuştu çoktan
    otuz yaşındaydı el ve Havana'nın 150 kilometre doğusunda
    deniz kıyısında bir duvarın üstünde gördüm onu
    okşuyordu duvarı
    sen el yaparsın Abidin bizim ırgatların demircilerin
    ellerini
    Kübalı balıkçı Nikolas'ın da elini yap karakalem
    kooperatiften aldığı pırıl pırıl evinin duvarında okşamaya ka-
    vuşan ve okşamayı bir daha yitirmeyecek Kübalı balıkçı
    Nikolas'ın elini
    kocaman bir el
    deniz kaplumbağası bir el
    ferah bir duvarı okşayabildiğine inanamayan bir el
    artık bütün sevinçlere inanan bir el
    güneşli denizli kutsal bir el
    Fidel'in sözleri gibi bereketli topraklarda şekerkamışı hızıyla
    fışkırıp yeşerip ballanan umutların eli
    1961'de Küba'da çok renkli çok serin ağaçlar gibi evler ve çok
    rahat evler gibi ağaçlar diken ellerden biri
    çelik dökmeğe hazırlanan ellerden biri
    mitralyözü türküleştiren türküleri mitralyözleştiren el
    yalansız hürriyetin eli
    Fidel'in sıktığı el
    ömrünün ilk kurşunkalemiyle ömrünün ilk kaadına hürriyet
    sözcüğünü yazan el
    hürriyet sözcüğünü söylerken sulanıyor ağızları Kübalıların
    balkutusu bir karpuzu kesiyorlarmış gibi
    ve gözleri parlıyor erkeklerinin
    ve kızlarının eziliyor içi dokununca dudakları hürriyet
    sözcüğüne
    ve koca kişileri en tatlı anılarını çekip kuyudan yudum yudum
    içiyor
    mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin
    hürriyet sözcüğünün resmini ama yalansızının
    akşam oluyor Paris'te
    Notr Dam turuncu bir lamba gibi yanıp söndü ve Paris'in bütün
    eski yeni taşları turuncu bir lamba gibi yanıp söndü
    bizim zanaatları düşünüyorum şiirciliği resimciliği çalgıcılığı
    filan düşünüyorum ve anlıyorum ki
    bir ulu ırmak akıyor insan eli ilk mağarayı ilk bizonu çizdiğin-
    den beri
    sonra bütün çaylar yeni balıkları yeni su otları yeni tatlarıyla
    dökülüyor onun içine ve kurumayan uçsuz bucaksız akan
    bir odur.
    Paris'te bir kestane ağacı olacak
    Paris'in ilk kestanesi Paris kestanelerinin atası
    İstanbul'dan gelip yerleşmiş Paris'e Boğaz sırtlarından
    hala sağ mıdır bilmem sağsa iki yüz yaşında filan olmalı
    gidip elini öpmek isterdim
    varıp gölgesinde yatmak bu kitabın kaadını yapanlar
    yazısını dizenler nakışını basanlar bu kitabı dükkanında
    satanlar para verip alanlar alıp da seyredenler bir de
    Abidin bir de ben bir de bir saman sarısı, belası başımın.

    (Tiren, Varşova-Krakof-Pırağ-
    Moskova-Paris-Havana-Moskova
    1961)


    --------------------------------------------------------------------------------
    Saman Sarısı, Nazım Hikmet (Şiir - Tam)
    Kaynak: HiTNeT, Ömer Tuncer

    Uyanış özlem ayrılık
    "yalansız hürriyetin eli,Fidelin sıktığı el" der Nazım

  4. #4
    Eftelya
    Misafir..

    Cevap: Che, Fidel ve Küba Devrimi


  5. #5
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062

    Cevap: Che, Fidel ve Küba Devrimi

    Merhabalar Efendim

    Sosyalizm, kapitalizmin vahşeti, çelişkisi, sıkıntı ve sorunları nedeniyle ortaya çıkmıştır.
    Bunun insanlar tarafından basite alınması ve hikaye gibi algılanması aymazlıktır.
    Yani kimse oturupta kafasına göre ''bir yaşam biçimi de ben yazayım'' dememiştir.
    Bilimsel, toplumsal ve insanca barış içinde yaşam biçimidir.

    Bu düşüncelerimi aktardıktan sonra;

    Konuyu gündeme taşıdığınız için teşekkürler.

    Saygılar...
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

Benzer Konular

  1. Küba'da 3 bin mahkuma af
    mopsy Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-12-2011, 07:50 AM
  2. Küba Günlüğü
    mopsy Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 24-12-2011, 05:20 PM
  3. Küba'da İslam
    SOSYALİST Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-03-2009, 05:10 PM
  4. Küba Devrimi’nin 50.yılı kutlanıyor ....
    güney Tarafından Destekliyoruz, Alkışlıyoruz Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 23-10-2008, 11:17 PM
  5. Fidel Castro'nun Atatürk hakkındaki düşünceleri
    sheytan Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 17-05-2007, 04:21 PM
Yukarı Çık