2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 15 Toplam: 15

Tarihe Geçen Kadınlar

Bilim ve Astronomi Kategorisinde ve Tarih Forum'u Forumunda Bulunan Tarihe Geçen Kadınlar Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Emmeline&Sylvia Pankhurst « Tarihe Geçen Kadınlar PANKHURST'LER DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR 1857 Boşanma İngiltere'de yasal olarak kabul edilir. 1864 Londra'da Karl ...

  1. #11
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Tarihe Geçen Kadınlar

    Emmeline&Sylvia Pankhurst « Tarihe Geçen Kadınlar

    PANKHURST'LER DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR
    1857 Boşanma İngiltere'de yasal olarak kabul edilir.
    1864 Londra'da Karl Marx'ın katılımı ile 1. Enternasyonal kurulur.
    1893 Karl Hardie yeni kurulan bağımsız işçi partisi, "Independent Labour Party"nin başkanı olur.
    1894 Richard Pankhurst partiye üye olur.
    1902 Emmeline Pankhurst Manchester'de bağımsız işçi
    partisine yakınlığı olan ve seçmenlik haklarını parti progr***** sokmak isteyen WSPU'yu (Women's Social and Political Union / Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği) kurar.
    1905 Mevcut partilerin hiçbiri amaçlarını ciddiye almadığı için WSPU bağımsız bir seçim kampanyasına başlar.
    1906 Parlamentonun toplanması. Kadınların seçim hakları için şansları yoktur. Kadınların protesto toplantıları. Seçim toplantılarında kadınların ilk sabotaj eylemleri.
    1906 Baker Street ve Waterloo İstasyonu arasında Londra'nın ilk metrosu.
    1912 İşçi Partisi kongresinde kadın seçim hakları konusunda harekete geçme kararı alınır; ama hiçbir şey değişmez.
    1913 Yaklaşık 200 kadın haklan taraftan hapse girer. WSPU "eylemli propaganda" uygulayan bir yeraltı örgütü olmuştur.
    1928 "Equal Franchise Act" (Kadın ve erkeğin tüm yasalar karşısında eşit sayılması) ile birlikte, Emmeline Pankhurst'un öldüğü yıl, İngiliz kadınları genel seçmenlik haklarını elde ederler.

    "KADINLAR ÖZGÜR OLSALARDI KANUNLARI ÇİĞNEMEK ZORUNDA KALMAZLARDI!"

    Manchester'li küçük Emmeline Gouldon her gece annesinden kendisine bir masal okumasını rica eder. Çocukların hemen hemen hepsi yapar bunu, pek özel bir durum değildir. Ama bu küçük kıza okunanlar oldukça alışılmamış şeylerdir. Zencilerin köleliğine karşı sarsıcı bir kitap olan, Amerikalı Harriet Beecher tarafından yazılmış Tom Amca'nın Kulübesi, en yeni çok satan kitap olarak Emmeline'nin annesinin evinde bulunmaktadır.

    Emmeline yaşamı boyunca bu akşam okumalarını anımsayacaktır. "Kölelik" ve "Özgürlüğe kavuşmak" kavramları daha çocukken kafasına yer etmiştir. Hem annesiyle hem de babasıyla bu konularda tartışabilmektedir.

    Çocukların en büyüğüdür. Ondan sonra beş erkek, beş de kız kardeşi gelir dünyaya. Anne ve babası, bugün bizim tüm çağdaş sorunlara karşı açık fikirli diyebileceğimiz insanlardır. 1865'te İngiltere'de kadınların seçme hakkı için ilk cemiyet kurulduğundan beri, Emmeline'nin annesi düzenli olarak "Womeris Snffrage Journal" (Kadınların Oy Hakkı Dergisi)'ni alır.

    Emmeline'in babası, kadınlara oy haklarının verilmesi için kararlılıkla savaşan Richard Pankhurst ile arkadaştır. Ayrıca en büyük kızı Emmeline'i her şeyden çok sevmektedir. Buna rağmen Emmeline bir gün uyur gibi yaptığı sırada, babasının yatağı üzerine eğilip dertli dertli "Ne yazık ki, erkek olarak gelmedin dünyaya," dediğine tanık olur.

    Emmeline o anda yataktan fırlayıp babasına hiç de erkek olmak istemediğini söylemeyi çok arzular. Fakat uyku rolüne devam eder. Daha sonraları bu anısını yorumlarken "Erkeklerin kendilerini ne kadar üstün gördüklerini ve kadınların da bu inancı desteklediklerini ilk kez o zaman anladım," der.

    On dört yaşındayken, Emmeline, Manchester'de kadınların oy hakkı konulu bir toplantıya katılır. Annesi onu yanına almıştır. "Kadınların oy hakkına inanmış biri olarak geri döndüm," diye anlatır bunu.

    "Suffragette" kavramı bir zamanlar alaya alındığı, hatta küfür olarak kullanıldığı için böyle bir şey genç Emmeline'in aklının ucundan bile geçmezdi... Kadınlar için oy hakkı "mutlak bir gereksinim, salt erkekler tarafından yapılmış yasaların değiştirilmesinin tek yolu" idi. Suffragetteler bunları savunuyordu. Bunun neresi alay konusuydu?

    Emmeline on beş yaşındayken Paris'te Ecole Normale adlı, kızların kimya ve diğer fen bilimleri dallarında bile ders gördükleri çok ileri düzeyde bir okula gönderilir. On sekiz yaşında eve geri döner. Otobiyografisinde, bir meslek edinmeyi düşünüp düşünmediğinden söz etmez. Fakat, izleyen yıllarda, popüler olmayan kadın hakları hareketine katkıda bulunmaktan vazgeçmeyen Dr. Richard Pankhurst ile birlikte çok çalıştığından bahseder.

    Richard'ın seçim sloganı şöyledir: "Coşkusuz yaşamın değeri yoktur." Dr. Richard Pankhurst ile İ879'da evlendiğinde, bunun (Richard'ın deyişiyle) "ev işleri makinesinden başka bir şey olmayacağı bir evliliğe benzemeyeceğini bilir. Richard ona daha 1792'de "Kadın haklarının savunması"nı talep eden Mary Wollstonecraft'ın yazılarını verir okuması için.

    Üçü kız, biri erkek dört çocuk büyüten Emmeline Pankhurst şöyle yazar: "Ev işleriyle çocukların beni yutmalarına izin vermedim. Ama aile yaşantım bu kusurlu dünyada mümkün olabilecek en ideal yaşantıydı. Suffragettelerin tatmin olmayan duygulan ile ne yapacaklarını bilmeyen kadınlar olduklarını ve bu yüzden de hayal kırıklığı ve öfkeyle davrandıkları konusundaki esprileri duydum. Herhalde tek bir Suffragette için bile bu doğru değildir, hele benim için asla."

    Suffragetteler, her şeyden önce devlet isteklerini ciddiye almadığı için hayal kırıklığı ve öfke içindedirler. Her seçim reformunda atlatılmışlardır. 1889'da yeni bir grup oluşur: The Women's Franchise League (Kadınların Oy Hakkı Birliği). Emmeline Pankhurst önderliğindeki bu kadınlar, oy hakkı hareketinin ilk öncüleri olarak daha radikal araçlarla savaşmak istemektedirler: "Başka iplerin çekilmesi gerekiyor." Richard Pankhurst karısını destekler. Karı-koca Pankhurstler 19. yüzyılın sonlarında diğer birçok orta sınıf radikal gibi sosyalistlere katılırlar.

    1894'te Bağımsız İşçi Partisi'ne girerler. Pankhurst'ların kızları, özellikle daha büyük olan Christabel ve Sylvia annelerinin tüm politik etkinliklerine katılırlar. Sylvia bir toplantı için hazırlık çalışmalarına yardım etmelerine izin verildiğinde ne kadar gururlandıklarını anlatır: İskemleleri dizmek, pankart ve afişleri boyamak, el ilanlarını dağıtmak, konuklara yiyecek bir şeyler temin etmek; bunlar daha küçük yaştayken onların sorumluluğudur.

    Richard Pankhurst öldüğünde Sylvia (15 yaşında) sürekli annesinin yanında kalmaya ve onunla birlikte mücadele etmeye karar verir. Çeşitli siyasi görüşler nedeniyle kesin kopma noktasına gelininceye kadar da yıllarca yapar bunu. Fakat hâlâ Emmeline Pankhurst ve kızları fikir ayrılığı olmaksızın müşterek bir amaç için çalışmaktadırlar.

    1903'te Bağımsız İşçi Partisi'nden küçük bir kadın grubu Emmeline Pankhurst'un evinde toplanır ve yeni bir birlik kurma kararı alırlar: Kadınların Sosyal ve Siyasal Birliği; kısa adıyla (WSPU), İngiltere'nin ilk militan feminist hareketidir.

    1902 yazında Amerikalı kadınların oy hakkı için mücadele eden cesur kadın, Susan B. Anthony Manchester'da konuk olmasaydı, kadınlar daha uzun süre politikacıların boş sözleriyle teselli bulurlardı. Susan B. Anthony daha yirmi yıl önce ABD'de seçimlere katılmış ve yasaları çiğnediği için tutuklanmıştı. Buna rağmen bir sonraki seçimlerde de yasaya karşı gelir. Pankhurst'un kızları bu kadına hayran kalırlar. "Artık kaybedecek zamanımız yok," der Christabel annesine, "şimdi eyleme geçmek zorundayız!"

    WSPU, daha uygunu ve daha kolayı düşünülemeyecek bir sloganla işe koyulur: "Votes for Women!" (Kadınlar için oy hakkı!) WSPU üyeleri bu sloganı istesin istemesin herkesin kafasına sokacaktır. Kadınların on yıllardır edindikleri deneyim, edepli dilekçelerle hiçbir yere varamayacaklarını göstermektedir. O halde dilekçe yerine eylem gerekir: Seçim toplantılarında ortaya çıkıp erkeklerin kulağa hoş gelen boş konuşmalarını sloganlarıyla kesmeye başlarlar. Erkekler için kutsal sayılan bir golf alanının çimenlerini asitle yakarak sloganlarını yazarlar. Konuşmacı kürsüsünün altına saklanır, en uygun anda ortaya çıkıp isteklerini yüksek sesle bağırırlar.

    WSPU'nun saldırıları karşısında erkeklerin kutsal ayrıcalıklarının hiçbiri artık güvencede değildir. Kadınlar hapis cezası alacaklarını bilmektedirler. Deliğe tıkılacak ilk eylemcilerden biri de Christabel Pankhurst'tur. Aslında hapis cezası yerine para cezası vererek bundan kurtulabilir. Fakat Christabel annesinin bu önerisini reddeder. "Onun kırılmaz cesareti beni çok etkiledi," der Emmeline Pankhurst. Sylvia Pankhurst hapse girmek zorunda kalınca, tanıştığı diğer tutuklu kadınlar hakkında şiirler yazar.

    "Söz hakkımız olmayan bir devletin kurbanlarıyız," saptamasında bulunur. Gerçekten de yüzyılımızın başlarında olup bitenleri iyice anlamak gerekir: Erkekler kadınları sorguya çekiyorlardı. Erkekler kadınları yargılıyorlardı. Ama, yasamada kadınların hiçbir katılımı yoktu.

    "Kadınlar özgür olsalar, kanunları çiğnemek zorunda kalmazlar!" Emmeline Pankhurst bunu durmadan vurgular. 1908'de kendisi de ilk kez hapis cezasına çarptırılır. Onun suçu, diğer kadınlarla birlikte "Avam Kamarası'na yürürlerken kurala uygun olarak, kaz adımı diğerlerinin arkasından tek sıra halinde yürüyememesidir. Aslında Emmeline ayak bileklerinden biri şiş olduğundan iki kadın ona destek olmuştur. Fakat bu "yasaya karşı gelmektir".

    Ayrıca son derece hayret verici bir şekilde kadınların sokaklarda çirkin sözler haykırarak yürüdükleri, polislerin miğferlerine vurdukları söylenir. Emmeline gerçeği açıklamak istediğinde derhal sözü kesilir: Emmeline Pankhurst için 6 hafta hapis cezası. Ve 1908 yazında tekrar 3 ay.

    Bu kez, kocaman pankartlarla Avam Kamarası'nı işgal çağrısında bulunduğu için. Sonraki yıllarda kadınlar kendilerini kabul ettirebilmek için daha kararlı yöntemlere başvururlar. "Haksızlığa karşı öfkelenmek, en yüce ahlaktır" sloganı altında, kadının savunmasızlığına karşı savaş açarlar ve tarihte erkeklerin yeni hakları hiçbir zaman kuvvet kullanmadan elde edemediklerini hatırlatırlar.

    "Bu bir hareket olmaktan çıktı, kasırgaya dönüştü," diye yazar Daily News gazetesi. Sylvia Pankhurst taşlarla vitrin camlarını indiren ilk kadınlardandır. Hapishanede açlık grevine girer. "Hücremde tek basımayken pencereye tırmanıp bağırdım: 'Burada başka Suffragette var mı?' Hiç cevap yok. Tutukluların yaptığı gibi duvarlara vurdum. Gene cevap yok. Demek ki yandaşlarım hapishanenin başka bir kısmına nakledilmişlerdi. Onlara mücadelelerinde yardım etmek için yakınımda olmalarını çok istiyordum," diye anlatır.

    İyi yemekler, tavuk ve meyve getirirler. Yemekleri iskemlesini önüne çektiği masanın altında saklar. Çünkü geceleri yarı uykuda -zayıflığa kapılıp- açlık grevini bozmaktan korkmaktadır. Yemek borusuna lastik hortum sokularak zorla beslenir. Beyhude direndiği, ıstırap dolu bir yöntem. Doktorun, harika bir savaşçı dediğini duyan Sylvia şöyle der, "Bu cümlenin beni ne kadar rahatlattığını herhalde hiç fark etmemiştir..."

    18 Kasım 1910, İngiltere'de kadın mücadelesinin tarihine "Kara Cuma" olarak geçer. O gün kadınlar "9. Kadınlar Parlamentosu"nun ilk oturumunu yapmak isterler. "Eşi görülmemiş vahşet" sahneleri yaşanır. Votes For Women (Kadınlara Oy Hakkı) dergisi için yazdığı bir röportajda Sylvia Pankhurst olayı böyle betimler.

    Kadınlar, gözlerinin önünde polisler tarafından yere atılıp tekmelenmektedir. 115 kadın ve 2 erkeğin bu "Kara Cuma"da tutuklandığım söyler. 4 Haziran 1913'te WSPU militanlarından olan Emily Wilding Davinson, büyük at yarışında kendisini kralın atının önüne atar. Öyle kötü yaralanır ki, dört gün sonra ölür. Hareket ilk şehidini vermiştir. "Hayatını feda ederse insanları harekete geçireceğinden emindi," der Sylvia Pankhurst. "Elbisesinin içine bizim renklerimizi (erguvan, beyaz, yeşil) dikmişti." Sylvia, Daily Mail'de yayınlanmak üzere bu kadının anısına bir yazı hazırlar. Yazı yayınlanmaz...

    Birinci Dünya Savaşı İngiltere'deki feminist örgütleri dağıtır. Emmeline ve Christabel Pankhurst savaş yanlışıdırlar. Bunun üzerine Sylvia'nın da bulunduğu bir grup WSPU'dan ayrılır. "Bu kapitalist savaşı" kınamaktadır. Kadın hareketini sosyalizm ve işçi hareketiyle birleştirmeye çalışır. Kendi gazetesini - The Dreadnought- çıkarır.

    İngilizcede "savaş gemisi" veya "korkusuz insan" şeklinde çift anlamlı bir başlık taşıyan bu gazetede, kadının savaş dönemindeki çalışma koşulları hakkında haberler yayınlar ve evde çalışanların daha iyi ücret almaları için uğraşır. İngiltere'nin ilk Montessori çocuk yuvalarında çalışır. Emmeline ve Christabel Pankhurst ve taraftarları ise sivil giysili erkeklere "korkaklar" diye söven ve kadınları cephane fabrikalarında çalışmaya çağıran kadınlar grubuna katılırlar.

    Anne ve kız arasındaki kopma artık kesindir. Savaş sonunda da bir değişiklik olmaz. Emmeline kendi geleceğini çalışmaya başladığı muhafazakâr partide; Sylvia, devrimci sosyalizmde görmektedir.

    Hatta 1916'da Britannia dergisinde (savaş sırasında bir zamanların The Suffragette dergisi bu ad altında yayına devam etmiştir) bir haber yayınlanır:

    "Şu sıralarda Birleşik Devletlerde bulunan Mrs. Pankhurst, Trafalgar meydanında bir gösteri yapıldığını henüz öğrendi. Bize şu telgrafı gönderdi: Sylvia'nın bu milliyetçiliğe aykırı ahmakça tavrını esefle kınıyorum. Ne yazık ki adımı kullanmasını ona yasaklayamam. Lütfen bunu yayınlayınız!" Emmeline Pankhurst'un burada sözünü ettiği "askerlik görevi"ne karşı yapılan bir gösteridir.

    "Tutkusuz bir yaşamın değeri yoktur." Hem Emmeline hem de kızı Sylvia Pankhurst, Richard Pankhurst'un bu seçim sloganına göre yaşarlar. Yollarının birbirinden ayrılması, insanlık hakları uğruna savaşımlarında gösterdikleri katılımcılığın ve yürekliliğin değerini azaltmaz. İkisi de hayattayken ortak bir başarıyı kutlarlar: 1928'de, İngiltere'de kadınlar için Genel Seçim Hakkı yürürlüğe girer!

    Suffragettelerin çağdaşlarından, Alman kadın hakları savaşçısı Kathe Schirmacher, 1913'te savaşın en civcivli olduğu sırada bu hareketin Almanca belgeselini yayınlar: Die Suffragettes. Daha o zaman şu açıklamada bulunur:

    "Suffragettelerin çığır açan işlevleri şunlardır: Adalet için sadece bağırmanın yeterli olmadığını, aksine adaleti, gerekirse kuvvet kullanarak, hukuka dönüştürmek için güç sahibi olmak gerektiğini anlamışlardı. Haklı davalarını zorla kazanmak için kadınların ilk büyük, örgütlü, modern denemesidir Suffragettelerin savaşı."

    Haklarını iyilikle elde edemeyen kadınların bir kenara çekilmekten, teslimiyetten, boyunduruk altına girmekten başka yapacak bir şeyleri gerçekten yok muydu?

    Var, diyordu Suffragetteler, o zaman harekete geçeriz. Böyle baş eğmektense ölümü yeğleriz. Suffragettelerin savaşı çok zordur. Çünkü tüm dünyaya karşı, bağnaz bir dünyanın kurallarına ve ilkelerine karşı verilen bir savaştır. Kadın cinsiyetinin üstüne atılmış çelik ağı parçalamak gerekir. Kadınlara uysallığın birinci erdem olduğunu öğretmekse çok akıllıcadır. Onları savunmasız yapan da buydu zaten.

    Votes For Women (WSPU'nun dernek organı): "Erkekler bize bir konuda şans tanıdılar, bize savaşma aşkını verdiler. Kadınlar savaşamaz, diyorlar... Şimdi Downing Street'teki meydan savaşımıza katılan herkes bu kavgada güçlendiren, yücelten bir şey olduğunu bilmektedir. Ve anaların da özgürlük savaşına katılmalarının, bir toplum için iyi olduğuna inanıyorum."

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #12
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Tarihe Geçen Kadınlar

    Franziska Tiburtius « Tarihe Geçen Kadınlar

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1843-1927)
    1849 Elizabeth Blackwell Birleşik Devletler'in ilk kadın doktoru olur.
    1864 Zürih Üniversitesi Petersburg'dan gelen bazı hanımların tıp öğrenimi görmelerine izin verir.
    1867 Zürih'te, ilk kez bir kadına tıp doktoru diploması verilir: Rus Nataşa Suslova.
    1872 Alman anatomi profesörü von Bischoff, kadınların ruhsal ve bedensel yeteneklerinin tıp tahsiline uygun olmadığını söyler.
    1873 Leipzig Üniversitesi'nde "misafir" kadın öğrenci Rus Johanna von Evreniov, Doktor unvanı alır.
    1876 Anna Oliver ABD'nin ilk (diplomalı) teologu olur.
    1888 Alman Kadınlar Derneği mevcut üniversitelerde kadınların tıp tahsili görmeleri için başvuruda bulunur. Boşuna.
    1908 Prusya'daki okul reformu kadınlara akademik öğrenim hakkı verir.
    1909 Berlin Üniversitesi resmen kadınlara açılır.
    1933'e kadar 10.595 kadın Alman üniversitelerinde doktoralarını yaparlar.
    1933 "Okullar ve yüksekokullarda öğrenci fazlalığına karşı Reich yasası" yürürlüğe girer: Artık kız öğrencilerin sayısı tüm öğrencilerin yüzde onunu geçmeyecektir.

    "MUTLAK KARANLIĞA BİR ATLAYIŞ..."
    1871 Ekim'inde Zürih. Her yeni sömestr başlangıcında olduğu gibi İsviçre'nin bu üniversite kentinde caddeler ve sokaklar ev arayan öğrencilerle dolup taşmaktadır. Üniversite semtindeki hemen hemen her evde "Kiralık Oda" levhası asılıdır. O halde uygun bir oda bulmak zor olmasa gerektir. Ancak...

    Üzerinde seyahat giysileriyle genç kadın hangi kapıyı çalsa her defasında "Kiraya veriyoruz ama yalnız erkeklere, kusura bakmayın," sözlerini duyar. "Nasıl bir kadın ola ki bu?" anlamında kuşkulu bir bakışla, kapı yüzüne kapatılır. Üst üste!

    Genç kadın Franziska Tiburtius adlı, 28 yaşında bir öğretmendir. İstediği şeyse alışılmışın çok dışında olarak değerlendirilir: Zürih Üniversitesi'nde öğrenim görüp doktor olmak. Bir kadın doktor! Olacak şey değil! 1744'te Ouedlinburg'lu bir Protestan papazın karısı olan Dorothea Erxleben, Prusya Kralı'nın izniyle Halle Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirerek doktorluk unvanını almış olsa da, bu unutulup gitmiştir. Bilimdeki son bulgulara göre kadınların beyni erkeklerinkinden küçüktür. Demek ki böylesi bir öğrenime uygun değillerdir. Eğer amfilere girerlerse sınıfın bilimsel düzeyini düşüreceklerdir.

    Özellikle tıpta telafisi bir daha mümkün olmayacak zararlara yol açacaklardır: "Doktorluk mesleğinin, ancak kadın cinsinden çıkması mümkün olan yeteneksiz, cahil kadın zanaatkarlarla tıka basa doldurulması, doktorluk ilmi ve sanatının ilerlemesini frenleyecektir." Anatomi Profesörü Theodor von Bischoff kadın doktorlara karşı böyle savaş verir.

    "Devletin sağlık düzeninin" tehlikede olduğunu görmekte, kızların erkeklerle tahsil görmeleri halinde tüm "kadınsal inceliklerin utanmazca feda edileceğinden", "terbiye ve iyi ahlak kurallarının" çiğneneceğinden korkmaktadır. Geleceğin tıp öğrencisi Franziska Tiburtius'un bekâr bir genç kadın olan Kögi'nin Hintergasse No: 3'teki evinde nihayet bir oda buluncaya kadar ayaklarına kara su inmesine şaşmamak gerekir. Nasıl olmuş da erkeklere özgü bir meslek seçmiştir?

    Küçük Fanny (çocukluk adıyla) Rügen adasındaki bir çiftlikte dokuz kardeşin en küçüğü olarak yetişir. Daha dört yaşında, büyükler okula giderken arkalarından koşmaya çalışan canlı bir kızdı. Altı yaşında iken oturma odasında ortalıkta sahipsiz duran kitapları gizlice okurdu. Monte Kristo en sevdiği kitaptı o zamanlar. Geleceğe dönük planları; içinde yığınla elmas, inci, yakut bulunan bir mağara keşfetmekti. On iki yaşında sevimli bir ergenden çok, bir fasulye sırığını andırır.

    Yaşam anılarında, "Yaşlı tanıdıklardan, her karşılaşmamızda, Takat nasıl gelişmişsin böyle!' lafını duymak çok rahatsız ediyordu beni. Tüm uzuvlarım çok büyüktü ve aşırı rahatsızlık veriyordu. Beceriksiz biriymişim gibi geliyordu bana. Böylece çok hantal ve herhalde sevimsiz bir hale geldim. Hiç kimse iç dünyamda neler hissettiğimi anlamadığı gibi, ben de sözcüklerle ifade edemiyordum kendimi. O zamanlar eğitimde esas, genç kızların her şeyden önce alçakgönüllü, saygılı, iddiasız olmalarıydı. Belki de annem bu konuda tüm iyi niyetiyle işin dozunu biraz fazla kaçırmıştı," diye anlatır.

    On altı yaşında okulu bırakır, bir yıl evde oturarak ev işleri ve ekonomisini öğrenir. Fakat bir yıl sonra kendisini eve bağlayacak hiçbir şey kalmamıştır. "Bir gemi gibiydim," diye anlatır kendini; "demir almaya hazır, açıklara ve dünyaya götürecek güçlü rüzgârın çıkmasını bekleyen bir yelkenli!"

    On yedi yaşında dünyaya açılmak isteyen Franziska Tiburtius'u bekleyen olanaklar nelerdi peki? Burjuva bir kız için açık olan tek meslek özel öğretmenliktir. O da bu mesleği dener. Bir akrabasının aracılığı ile Vorpommern'de bir baronun altı çocuğuna mürebbiyelik yapmaya başlar. Sonra İngiltere'deki bir rahibin dört kızına ders verir.

    Bu meslekte mutsuz değildir, ama asıl mesele de bu değildir. En sevdiği erkek kardeşinin vaktiyle verdiği bir öğüt durmadan aklına gelir, "Sen aslında doktor olmalıydın. Buna yeteneğin var." Hâlâ tereddüt içindedir ve huzursuzdur. Kardeşi 1871 savaşında tifoya yakalanıp hastalandığında ona bakmak için İngiltere'ye geri döner. Bu zaman içinde iki kardeş Franziska'nın mesleki geleceği üzerine uzun sohbetler yaparlar.

    En sonunda inanılmayacak hayaller gerçek olur. Kendisi de doktor olan erkek kardeşi, Franziska'nın Zürih'teki üniversitede yer bulmasına yardımcı olur. Alman üniversitelerinde kadınların zaten hiç şansı yoktur. Buna karşılık Zürih'te 1864 yılından beri "birkaç hanımın" tıp tahsili yap

    masına izin verilmiştir. Franziska 1871'de Zürih'e geldiğinde, biri Rus, biri İngiliz olan iki hanım, doktor unvanını elde etmişlerdir bile. İnsanı cesaretlendiren iki örnek. "Benim için, mutlak karanlığa yapılan bir atlayıştı bu," der Franziska. Annesi ve erkek kardeşinin dışında hiç kimse planlarını öğrenmemelidir, "Eğer anatomi ve tıp derslerine girdiğim herkesçe bilinseydi, eski mesleğimin kapıları hepten yüzüme kapanırdı. Hangi ana-baba kızlarını kadavra salonunda kadavra kesmiş ve tıp derslerinde bulunmuş özgür düşünceli bir kadına teslim ederdi acaba? Bunun sözü bile edilmezdi!"

    Bu andan itibaren "özgür düşünceli bir kadın" olarak bilinen Franziska, erkek öğrencilere de ecinnili olarak görülür doğal olarak. Tahsil gören kadınların hepsi çirkindi, göğüsleri yoktu, gözlük takıyorlardı ve saçları kısa kesilmişti. Ayrıca durmadan sigara içiyorlardı. En azından o zamanın karikatürlerinde ve Zürih'teki dini karnaval geçitlerinde böyle betimleniyorlardı. Bu "kadın olmayan" tiplerden uzak durulmalıydı.

    Franziska Tiburtius kadavra salonuna ilk girdiğinde büyük bir şamata, ıslık ve yuhalarla karşılanır. Bunun arkasından öfkeli erkek öğrenciler özellikle "nükteli" bir oyun daha oynarlar. Franziska ve diğer "uzun eteklileri" büyük salonun yanındaki bir odaya kapatırlar. Genç bayanlar buna rağmen cesaretlerini yitirmezler. Franziska'nın sloganı "Soğukkanlılığınızı koruyun!" olur.

    Başlangıçta hiç de hoş bulmadığı işleri kılı kıpırdamadan yapmaya başlar, "Islak, soğuk bir kurbağayı tutup, kafasını elim titremeden kesmek kolay değildi. Fakat oldu! Başaramasaydım erkek öğrenciler kimbilir nasıl sevinirlerdi!" Tabii ki tıp öğrenimi gören bir kız olarak ilerlemek için sadece soğukkanlı olmak yetmiyordu. Franziska Tiburtius birçok alanda gerekli önbilgilere sahip değildi. Erkek öğrenci arkadaşları gibi lise diploması yoktu. Bu nedenle örneğin Latince, matematik bilgileri eksikti. Bu konularda özel ders ricasında bulunduğu profesör, "Hayret bir şey!" der.

    Onu daha çok hayrete düşürense, kız öğrencisinin öğretilenleri anlamasıdır. En sonunda, Franziska'nın da öğrenimi sırasında sık sık duyduğu şu veciz sözle kendisini teselli eder: "Bu tür kadınların öğrenim görmekten başka yapacak işleri yok herhalde!"

    Franziska Tiburtius bu zaman içinde kötü bir ikilem içine düşmüş olmalı. Bir yandan, tahsilini bitirmesi onun için son derece önemlidir. Öte yandan da "özgür düşünceli bir kadın" olarak hiçbir şekilde kendisini gülünç duruma düşürmek istemez. Bu konularda ne kadar zorlandığı ailesine yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır.

    Örneğin davet edildiği bir "çay toplantısı"nı şöyle anlatır: "Öğrenim görmenin zor olup olmadığı, fazla gelip gelmediği vs. gibi sorular sorulunca üstü kapalı bir şekilde bizim de diğer insanlar gibi olduğumuzu söylemeyi ne denli garipsediğimi anlayabiliyor musunuz? Şimdi tıp öğrenciliğimi çok tabii buluyorum; yemek kitabı okur gibi konuşmamı da çok komik bulmuş olduğumu, bunda biraz muziplik de olsa, anlıyorum. Saçlarım kısa olmadığı, oldukça iyi giyindiğim için kimse beni öğrenci yerine koymuyor. Sonunda piyano çalmam istendi, ısrar üzerine en basit Chopin valslerinden birini çalmayı göze aldım. Parmaklarım tembelleşmiş olduğu halde oldukça iyi çaldım."

    Ayrıca Franziska Tiburtius'un tedavi etmek zorunda kaldığı ilk hastalar, bir kadının onları tedavi etmesini çok doğal karşılarlar ayrıca. "Merhaba Doktor Hanım!" diye selamlanır evlerine girdiğinde. Rüya kenti Zürih, o yıllarda bir fabrika kentine dönüşmüştür. Mekanik dokuma tezgâhlarının icadından beri sayısız aile ev endüstrisi ile geçinmektedir. Çoğunlukla da berbat koşullar altında yaşamaktadırlar.

    Franziska burada ilk muayene deneyimini edinir. İnsanların kendisine güvendiklerini hissetmektedir. Kendine özgü hızıyla, kendi kendine İsviçre Almancasını öğrenir. "Bizim Kuzey'de konuşulan okul Almancası buradaki insanlar için bir yabancı dil," der eve yazdığında, "ve biri bana derdini anlatacaksa, kendi dilini konuşmak mecburiyetinde."

    Almanya'da bir işçi semtinde muayenehane açma kararı herhalde o zamanlar kafasında olgunlaşmış olmalı. "Benim yeteneğim pratik alanda," der. Bunu da sık sık gittiği annesinin evinde yaşar. Korktuğu gibi kimse kendisiyle alay etmez. "Doktor Hanım" yine dönmüş, derler alay etmek yerine. Sonra uzaktan yakından gelerek, dertlerini anlatırlar. Teşekkür olarak da ya bir sepet yumurta getirirler ya da gizlice evinin önündeki bahçeye bir gül dikerler...

    Franziska Tiburtius Zürih'te sınavlarını "pekiyi" dereceyle verir. Ardından Dresden'de gönüllü doktor olarak çalışır. Kendi muayenehanesini açma rüyasını engelleyense, Alman meslek yasası hükümlerine göre, Almanya'da denenmemiş doktorların sahte doktorlarla eşdeğer olmalarıdır. Yani gördüğü eğitim kabul edilmez. Tüm gerekli sınavları Almanya'da tekrarlamaya hazır olduğunu açıklar. Yetkili merci olan şansölye (Başbakanlık) makamı, son derece nazik ve aynı zamanda üzgün bir tavırla bunun mümkün olmadığını söyler. Yani her şey boşuna mıdır? Yoksa mücadeleye devam etmesi mi gerekir?

    "Hiçbir zaman savaşmakta olduğumun bilincine bu kadar varmamıştım," der sonraları bu dönemi anımsadığında, "Önceleri sadece gerektiği kadarını yapmak zorunda olduğumu sanıyordum."

    Tekrar işe koyulur: Devlet tıp imtihanına giremediğine göre hiç olmazsa ebelik sınavına da mı giremezdi? Uzun zaman ebelik öğrencilerine ders vermesine rağmen bu da reddedilir. "Evet, bakınız," dendiğini duyar; "çok büyük bir haksızlığa uğradınız. Otuz yıl erken doğmuşsunuz. Yazık. Daima ortadan gidin, akıntıya karşı kürek çekmeyin ve bırakın akıntı sizi taşısın!" "Ve böylece, üzerinde adım ve doktorluk unvanım yazılı tabelayı kapıya asıp halkın bunu nasıl kabul edeceğini sessizce beklemekten başka çıkar yolum kalmadı," diyecektir Franziska sonraları.

    Ayrıca bu tehlikeli girişimde yalnız değildir. Kendisiyle birlikte Zürih'te tıp öğrenimi yapmış olan öteki Alman kadın Emilie Lehmus da onunla birlikte muayenehane açmak ister. Bu ilk kadın doktorlar, birlikte tüm tehlikelere daha iyi göğüs gereceklerini anlamışlardır. Ve bir şey daha vardır: Erkek meslektaşlarından destek bekleyemezler. Bunun için de birbirlerini kollamaları gerekir.

    Hedefleri Berlin'deki bir işçi semtinde poliklinik açmaktır. Franziska Tiburtius burada da sloganına sadık kalır: "Daima öncelikle gerekli olanı yap." Yani bu durumda önce uygun yer bulmalıdır. En çok sevdiği erkek kardeşinin karısı Henriette Tiburtius yardımına koşar. Amerika'da öğrenim görmüş olan Henriette, diş doktoru olarak çalışmaktadır.

    Doğal olarak, onun da tam olarak yeterliliği yoktur. Kendisine tedaviye gelenler sadece kadınlar ve çocuklardır. Ta ki zengin bir fabrikatör, şiddetli ağrılardan yakınarak yolunu şaşırıp onun muayenehanesine girinceye kadar.

    Hikâyenin devamını Franziska Tiburtius anlatıyor: "Beyefendi geldiğinde çok kibarca karşılandı. Bayan Henry konuşmayı, kendisi istemiyormuş gibi çaktırmadan, asıl istediği yola ustalıkla yönlendirmesini bildi ve beyefendi ağzında tükürük hortumu, lastik tamponlarla, onun ellerinin altında zaten konuşacak ve yanıt verecek durumda olamadan otururken, tasarı kendisine açıklandı; o semtin kadınlarının böyle bir tesisten ne kadar iyi yararlanabilecekleri ve kendisinin ne büyük kazançlar sağlayabileceği anlatıldı...

    Bu ikna edici konuşmanın sonucu olarak evlerinden birinin giriş katında, avluya bakan yarı karanlık dairenin poliklinik olarak kullanıma hazır olduğunu söyledi adam! Uzun yıllar boyu bu yeri bize tahsis etti." Her iki kadın doktor, hastalardan masrafları karşılığı on fenik alırlar. Bu mütevazı muayenehane daha sonra ilk "Kadın Doktorlar" polikliniğine dönüşür.

    Basın için bu girişim tümüyle "büyük gırgır" konusudur. Dr. Tiburtius ve Dr. Lehmus Berlin'de daha tam olarak tanınmamış olduklarından, mizah dergilerine gün doğar. Kladderedatsch dergisi iki kadın doktoru, ikisi de tabii aynı hastaya âşık olan ve birbirlerine düşman kesilen Dr. Romulus ve Dr. Remus olarak karikatürize eder.

    Franziska'nın bu karikatüre tepkisi "Enfes bir reklam" demek olur. Ardından da yayınevi sahibiyle tanışır ve ondan kendisini ileride rahat bırakması için söz vermesini ister. Adam sözünde durur! "Doktorluk unvanının haksız kullanımı" ile suçlandığında öğrenciyken olduğu gibi soğukkanlı davranır. O andan itibaren kendisine "Zürih Üniversitesi Tıp Doktoru" adını verir.

    Farkında olmadan başarılı olmuştur. Çünkü hastaları onu kutlayarak "Mutlaka özel bir yanınız olmalı. Baksanıza ne uzun bir unvanınız var!" derler. Fakat bir şeyi unutmamak gerek: Erkek kardeşinin yardımı olmasa Franziska Tiburtius birçok sorunun üstesinden gelemezdi.

    Resmi işlemlerin halledilmesinde kardeşi hep onun yanında yer alır. Çünkü resmi daireler ve erkek meslektaşları kadın doktorlara her konuda mümkün olduğu kadar eziyet etmeye çalışırlar. Franziska'nın özel yaşamında da erkek kardeşi çok önemlidir. Yirmi beş yılı aşkın bir süre erkek kardeşi ve onun karısıyla birlikte aynı evde yaşar. "Kardeşim ve yengemle birlikte yaşamam ve onların dost çevresine girmem benim için çok faydalıydı," der; "Böylece iç huzuruna da kavuşmuş oldum."

    Fakat bir keresinde çıldıracak gibi olur. Kansere yakalanmış, tedavisi imkânsız bir kadın hastaya bakmaktadır. İkinci bir (erkek) doktorun onun teşhisini onaylaması gerekir. Fakat adam "vaka"ya şöyle üstünkörü baktıktan sonra genç doktoru yan odaya çekerek, "Uğraşmayın, kadın fazla yaşamaz. Fakat söylesenize, niçin evlenmediniz siz?" der.

    Franziska Tiburtius neredeyse 20 yıl boyunca ilk Alman kadın doktor olarak büyük başarıyla çalıştıktan sonra, kadınlar Alman üniversitelerinin hepsine dersleri dinlemek üzere konuk öğrenci olarak kabul edilirler. Dört yıl sonra, 1898'dc nihayet kadınlara devlet bitirme sınavına katılma hakkı verilir. Fakat daha uzun yıllar doktorlar arasında bile kadınların öğrenim görmesine şiddetle karşı çıkanlar bulunur.

    Örneğin 1907 yılında Viyana Psikanalitik Derneği üyesi olan Dr. Fritz Wittels'in öğrenim gören kadınlar hakkında ciddi endişeleri vardır: "Zavallı yaratıklar sabahın erken saatlerinde fırtınada, siste bilimin pınarına koşturuyorlar. Burunları kızarıyor, tabanları aşınıyor, uzatmalı nişanlılık döneminde nişanlısının kollarında sararıp solan kızlar gibi."

    Daha kötü şeyler de algılamaktadır: "İmbiklerin ve gazometrelerin arkasında sanki büyük yeşil bir korudaymış gibi kendilerini okşatabilirler, otopsi salonunda bile kulaklarına şehvet kokan masallar fısıldanabilir. Kadının laboratuara girmesini en utangaç âşık bile bir davet olarak algılar. Bir kez ağa düştü mü, çırpınır durur uzun zaman... Kadın meslektaşlarının ortaya çıkmasını, mevkilerinin sıfıra indirgenmesi olarak algılayabilmek için, erkek doktorlar Doğuluların kadınlar hakkındaki görüşlerini benimseseler keşke!"

    Bu arada Dr. Franziska ve onu izleyenler, kadın doktorların ne bu mevkiyi küçülttüklerini ne de amfilerde ve laboratuarlarda ahlaka aykırı davranışlarda bulunduklarını çoktan kanıtlamışlardır...

    Almanya'nın ilk kadın doktoru seksen dört yaşında Berlin'de ölür. "Hayır, dünya beni beklemedi," der ölümünden kısa bir süre önce. "İnsanların bana güvenmesi için kanıtlar sunmak zorunda kaldım. Doğru olan buydu. Kim dünyaya yeni bir şey getirmek istiyorsa, önce bunun doğruluğunu, insanların buna ihtiyacı olduğunu, kendisinin de bu davayı savunduğunu kanıtlamak zorundadır."

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  3. #13
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Tarihe Geçen Kadınlar

    Bertha von Suttner « Tarihe Geçen Kadınlar

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1843-1914)

    1849 Avusturya, Rusya'nın yardımı ile Macaristan'ı egemenliği altına alır.
    1853 Kırım Savaşı başlar. (Osmanlı İmparatorluğu, Fransa ve İngiltere Rusya'ya karşı.)
    1856 Kırım Savaşı'nın sonu.
    1859 Avusturya; İtalya ve Fransa'ya karşı savaşta Lombardiya'yı kaybeder.
    1864 Bismarck, Prusya ve Avusturya'yı Schleswig-Holstein bölgesi için Danimarka'ya karşı savaşa sokar. Danimarka kaybeder.
    1866 Bismarck Prusya'nın Avusturya ve Alman Birliği'ne karşı savaşa girmesine sebep olur.
    1866 Avusturya Almanya'dan ayrılır.
    1870 Kayzer Wilhelm'in "Ems" kasabasından Bismarck'a gönderdiği telgrafın, özellikle Fransa aleyhtarı bölümleri kalacak şekilde kısaltılarak açıklanması, 1870-71 savaşına yol açar.
    1871 Alman ordusu Paris'i alır. Frankfurt/Main Barış Antlaşması ile Alsace-Loraine bölgesi Alman topraklarına katılır.
    1880 İngiltere'de bir Barış Hareketi oluşur: "International Arbitration and Peace Association" (Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği)
    1891 Bertha von Suttner, Avusturya Barış Sevenler Derneği'ni kurar.
    1892 Berlin'de Alman Barış Derneği kurulur.
    1896 Nobel Ödülü'nün kurucusu Alfred Nobel'in ölüm yılı.
    1901 İlk Nobel Barış Ödülü İsviçreli Henri Dunant ve Fransız Frederic Passy'e verilir.

    "SİLAHLARI BIRAKIN!"

    "Ortalıkta yatan askerler ve atlar, parçalanmış toplar ya da canhıraş bağrışmalar, tarih kitaplarında okuduğum birçok manzaranın aynısı. Hiç de hoş bir manzara değil..." On altı yaşındaki Kontes Kinsky, kaplıca kenti Wiesbaden'in kütüphanesinde gazeteleri; savaş meydanından görüntüler veren resimli dergileri gördüğünde sarsılır.

    1859 yılıdır: Piyemonte-Sardunya ve Fransa Avusturya'ya karşı savaştadır. Avusturyalı Bertha von Kinsky, annesi, halası ve kuzeni ile sosyetenin uğrağı, kaplıca kenti Wiesbaden'de bulunmaktadır. Balolarda ve kaplıca konserlerinde eğlenmekte ve oyun salonlarında şanslarını denemektedirler. Bertha ve aynı yaştaki kuzeni bunun dışında kendi buldukları "Puff" oyunu ile de eğlenmektedirler: Geleceklerine ilişkin sahneler düşünür ve bu sahneleri farklı rollerde canlandırırlar. Konuları hep fırtınalı aşk hikâyeleri oluşturur.

    Amerikalı bir kovboy, Avrupalı bir elçilik ataşesi ya da Hintli bir mihrace Bertha'ya veya Elvira'ya evlenme teklif eder ve bunun ardından yeni bir oyun daha başlar. Her iki kız için açık olan bir şey vardır: Yalnız fantezilerinde değil, gerçekte de onları tamamen olağanüstü bir gelecek beklemektedir. Bertha'nın kuzeni Elvira çok ünlü bir ozan olacaktır. Bertha ise çok mükemmel bir evlilik yapacak, fakat daha önce muhteşem bir opera şarkıcısı olarak insanları mest edecektir. Ancak savaş resim ve haberleri, bu tür gelecek tasarılarına hiç de uygun değildir. Savaş "hoş" değil, fakat kaçınılmazdır.

    "Dünyadan savaşların tümüyle ortadan kalkması olasılığını düşünmek bile hayaldi," der Bertha daha sonraları genç kızlık yıllarını anımsayarak. "Ağaçları yapraksız, denizi dalgasız tasavvur etmek gibi bir şey olurdu bu- savaş, insanlık tarihinin gerçekleşme biçimidir: İmparatorlukların kurulması, ihtilafların çözülmesi, hep savaşla sağlanıyor."

    Genç Bertha von Kinsky'nin böyle düşünmesi şaşırtıcı değildi. Yıllar sonra 1889'da Silahları Bırakın romanında kendisinin ve çağdaşlarının niçin böyle bir inanç beslemek zorunda kaldıklarını açıklayacaktır.

    "Ders ve okuma kitaplarında da salt uzun bir savaşlar dizisi olarak anlatılan kendi ulusumuzun tarihi yanında, durmadan sadece kahramanca silahlı çatışmalardan söz eden farklı şiir ve hikâyelerden de çıkan sonuç budur. Milliyetçi eğitim sisteminin bir parçasıdır bu. Her öğrencinin vatanını koruyan bir kahraman olarak yetişmesi gerektiğinden, çocuğun ilgisinin vatandaşlık görevine vaktinde çekilmesi gerekir. Savaşın dehşetinin meydana getirebileceği doğal ürküntü duygusuna karşı çocuğun yüreğini katılaştırmak için en feci kan banyoları ve katliamlar, sıradan ve doğal, gerekli bir olaymış gibi anlatılır... Gerçi savaş alanına gitmeleri gerekmeyen kızlara da, erkek çocukların askerlik için yetiştirilmesini hedefleyen bu kitaplarla ders veriliyor. Böylece kız çocuklarında da erkeklerin yaptığını yapamamaktan dolayı bir haset ve askerlere karşı bir hayranlık duygusu uyandırılıyor. Diğer her konuda merhametli, ılımlı olmamız uyarısında bulunulan biz genç kızlara, yeryüzündeki savaşların ne korkunç resimleri gösteriliyor. İncil'de anlatılanlardan, Makedonya'dakilere, Pun savaşlarından Otuz Yıl ve Napoleon savaşlarına kadar. Oralarda kentleri nasıl yaktığımızı, insanlarını nasıl kılıçtan geçirdiğimizi, esirleri nasıl soyduğumuzu görüyoruz. Hem de büyük bir zevkle... Bunlar olmak zorunda. En yüce şeref ve namusun kaynağı bu. Kızlar bunları çok iyi anlıyorlar. Savaşı göklere çıkaran şiirler ve tiratları ezberlemek zorundalar. Ve özverili 'bayraktar' analar, dansta eş seçimi sırasında subaylara verilen armağanlar, böyle yaratılıyordu işte."

    Kontes Kinsky'nin, günün birinde özgürlük savaşçısı Bertha von Suttner olarak böyle şeyler söylemesi, kendisi ve gençlik yıllarındaki çevresi için inanılacak gibi değildir. Gençlik anılarında kendisini "kendini beğenmiş ve yüzeysel" olarak tanımlar. Durmadan yeni bir hayranıyla, tabii kendi düzeyine uygun biriyle flört etmekte; kendisini müzik dünyasının en büyük yıldızı olarak görmektedir.

    Ayrıca toplam olarak üç kez nişanlanır. Kuzeni Elvira ile birlikte düşündükleri gibi üçünden de dramatik bir şekilde ayrılır: Kendisinden çok yaşlı birinci nişanlısından, kendisini öpmek istediğinde kaçar. İkincisi sahtekâr çıkar. Üçüncüsü bir deniz yolculuğunda ölür.

    1873 yazı: Bertha von Kinsky otuz yaşındadır. "Dış dünyada bir işe yaramak ve parlamak" ister. Hangi dış dünya? Opera şarkıcısı olarak kariyer yapabileceğine kendisi de inanmaz artık. Bu yöndeki çabalan hazin bir şekilde boşa gitmiştir. Fakat birkaç yabancı dil bilmektedir. "İyi bir eğitim" görmüştür. Bu dillerle bir şeyler yapılabilir.

    Genç kadın Avusturya'nın kuruluş yıllarında zengin bir soylu olan Avusturyalı Baron von Suttner'in evine gelir ve onun dört kızının mürebbiyesi olur. Anılarını okuyan biri, hayatını anlatım şeklinin nasıl birdenbire değiştiğini hemen fark eder. Artık olağanüstü mutluluk düşleri ve kendisi için yeterince yakışıklı bir erkek düşüncesi yoktur. Bunların yerine, belki de hayatında ilk kez, yükseklerden uçan bu Kontes gerçek duygu gibi bir şeyler hisseder.

    Otuz yaşındaki bu kadın evin kendisinden yedi yaş küçük oğlu Arthur Gundaccar'a âşık olmuştur. Arthur da onun ilgisine karşılık verir. Annesi ve babası, çok saygın evlerinde neler döndüğünü öğrendiklerinde baştan çıkarıcı mürebbiyeyi kovarlar. Bertha von Kinsky kendisine yeni bir iş aramak zorunda kalır. Gazete ilanı ile bir kadın arayan, kendisine sekreterlik ve ev hanımlığı yapabileceği İsveçli zengin ama garip bir adamla ilişki kurar.

    "Nobel, Alfred; İsveçli kimyager, dinamit ve patlayıcı jelatini buldu ve Nobel Vakfı'nı (Nobel Ödülü) kurdu."

    Bertha von Kinsky'nin Paris'te yanında çalışmak üzere yola çıktığı, Paris'te yaşayan bu garip kişilik, daha sonraları ansiklopedilerde böyle anılacaktır.

    Ne denli önemli bir adamla, "savaşların bir daha yapılmasına imkân vermeyecek, korkunç ve yok edici etkisi olan bir makine veya madde yaratmak isteyen" biriyle tanışacağından Bertha'nın henüz haberi yoktur. Bu onu hiç ilgilendirmez, başka sıkıntıları vardır.

    Hayatında bir dönem uzaktan da olsa aşk hüznü çeken herkes, Bertha'nın Paris'te niçin çok mutsuz olduğunu anlayacaktır. Oraya tam sekiz gün dayanabilir. Sonra, "Çok değerli pırlanta bir haçım vardı. Onu bozdurmaya gittim. Aldığım parayla otel faturasını ödedim, bir sonraki Viyana ekspresine bilet aldım ve bir miktar da naktim kaldı. Dayanılmaz bir baskı altında, rüyadaymışım gibi hareket ediyordum. Delilik olduğunun farkındaydım, belki de bir mutluluktan kaçıp bir mutsuzluğun kollarına atıyordum kendimi. Tüm bunlar bilincimde şimşek gibi çakıyordu, fakat yapamıyordum, başka türlü davranamıyordum..."

    O anda hangi mantıkla hareket ettiği gerçekten etkileyicidir. Ardından bir mektup bırakarak terk ettiği Alfred Nobel de aynı şeyi hissetmiş olmalı. Çünkü Alfred Nobel, onun Paris'ten aniden kaçışına başka türlü tepki de gösterebilecek olmasına rağmen Bertha'nın yaşam boyu en iyi arkadaşlarından biri olarak kalır. Bertha Viyana'ya geri döner: Arthur von Suttner ile gizlice görüşür. Hatta gizlice evlenirler ve Kafkasya'ya kaçarlar. Burada dokuz yıl kalır ve geçimlerini büyük ölçüde yazarlıktan sağlarlar.

    Göçmenlik zamanında Bertha von Suttner, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nı yaşar. Hâlâ gençliğinde aşılanmış olan ülkülerin etkisi altındadır. Savaş, özellikle tarihsel önemi olan ilkel bir olaydır. "Savaşın ortasında yaşamak da insana bu önemi yansıtır."

    1885 Mayıs'ında von Suttner çitti Avusturya'ya geri döner. Aile "kaçaklarla" barışmıştır. Arthur ve Bertha von Suttner artık Güney Avusturya'da Harmannsdorf çiftliğinde yaşamakta ve ikisi de yazarlık işine devam etmektedir. 1886-87 kışını Paris'te geçirirler. Bertha, Alfred Nobel'i ziyaret eder; edebiyatçılar, hukukçular ve politikacılarla tanışır, geceler boyu tartışırlar. Tartışma konusunun başında "Ufukta yine savaş mı var?" sorusu gelmektedir.

    O aylarda Almanya ve Fransa arasındaki hava çok gergindir. Bu konuşmaların ortasında Bertha von Suttner kendisini "elektrik çarpmışa döndüren bir haber" alır: Bir tanıdığı ona 1880'den beri Londra'da bir "Uluslararası Uzlaşma ve Barış Birliği"nin, yani barış hareketinin varolduğunu anlatır. Bertha hemen bu barış birliği hakkındaki belgeleri temin eder.

    Büyülenmiştir. Bu düşünceleri yaymaya devam etmek ister. Ve böylece dört savaş yaşamış (1859, 1864, 1866 ve 1870-71) ve sonunda kendisinden tamamen emin bir biçimde barış savaşçısı olup çıkan bir kadının yazgısını anlatan romanını yazmaya başlar: Silahlan Bırakın!

    Emile Zola'nın etkisinde, gerçek toplum kesimlerinin tasvirini yapabilmek ve yansıtabilmek için ön araştırmalarını tam olarak yapar. Bir edebiyat şaheseri değildir Bertha'nın yazdıkları, fakat yayınlandıktan sonra korkunç bir gürültü koparan bir eğilim romanıdır. Bertha von Suttner adı, ulusların tarihinde savaşı kaçınılmaz sonuç olarak gören eski düzene karşı başkaldırının simgesi haline gelir.

    Alfred Nobel ona yazdığı bir mektupta, "Hayranlık uyandıran şaheserinizi okudum. Dünyada 2000 dilin konuşulduğu söylenir. Bence bu dillerin 1999'u fazlalık gibi geliyor bana. Fakat mükemmel eserinizin tercüme edilemeyeceği, okunamayacağı ve tartışılamayacağı bir dil kesinlikle yoktur." Abartılmış değildir bu, çünkü 1905 yılında Bertha von Suttner Nobel Barış Ödülü'nü aldığında, kitabı 37. baskısını yapmış ve tüm Avrupa dillerine çevrilmiştir.

    Avusturyalı yazar Peter Rosegger bu romanı "çığır açan bir eser" olarak nitelendirir. Yazar Leo Tolstoy, Bertha'ya yazdığı bir mektupta, "Tanrı eserinizin ışığında savaşın ortadan kalktığını göstersin bize!" der. Tabii "Barışçı Bertha" ve onun düşünceleri ile alay eden karşıtları da vardır. Felix Dahn, örneğin, şöyle bir şiir yazar:

    Silah başına! Kılıç yakışır erkeğe, O savaşır, kadına susmak düşer, Gerçi erkekler var ki günümüzde, Daha uygun olurdu, eteklikle gezseler.

    Barış inancı, büyük kahramanlık maskesinin düşürülmesi için sözcükler -silahlanmaya büyük paralar harcandığı ve savaşın yüceltilmesi için her türlü propaganda aracının devreye sokulduğu bir dönemde- kullanmak, cesaret ister. Bu cesaret de Bertha von Suttner'de fazlasıyla vardır. Barış fikri için kararlı bir şekilde kendisini ortaya koymaya devam eder, "Bu kitabım sayesinde edindiğim tecrübeler ve çevreler beni bu hareketin içine daha fazla itti. Öyle ki, başlangıçta istediğim gibi sadece kalemimle değil, tüm benliğimle kendimi bu işe adamak zorunda kaldım."

    1891'de Barones Viyana'da "Barış Derneği"nin Avusturya kanadını kurar. 1892'de Berlin'de, Alman "Barış Derneği" kurulur. Almanya'daki pasifistler ilk kez örgütlenirler. 1899 yılında "Lahey Barış Konferansı" yapıldığında, Bertha von Suttner bu konferansa katılan tek kadındır ve daha sonra bu konferans hakkında yaptığı röportajı kitap şeklinde yayınlar.

    Barış hareketi için yapılan her önemli kongre ve konferansa (çoğunlukla kocasının eşliğinde) gider, konuşmalar yapar ve "dönem tarihine ilişkin eleştiriler" yayınlar. Bu eleştirileri ölümünden sonra 1917'de, iki ciltte toplanır ve Dünya Savaşının Önlenebilmesi İçin Verilen Savaş başlığıyla yayınlanır. Aslında bu eserle bugünkü "barış araştırmalarının tohumları atılır.

    1891'de başlayan bu eleştiriler, deniz filosunun kurulması sorunları, çeşitli savaşlar, Balkanlardaki kargaşalar, kadınların oy hakkı savaşımı gibi konulara yöneliktir. Böylece Avrupa'daki her krizi izler ve bu kıtayı ancak uzlaşmanın kurtarabileceğini vurgular. Avusturyalı olarak tabii ki Monarşi'nin iç politikasıyla da ilgilidir.

    1912'de tüm protestolara rağmen ortaokullara atıcılık dersleri konulduğunda şöyle yazar: "Şövalye von Hussarek gençliğe atış talimlerini yalnız bedensel beceriyi artıracak bir spor türü olarak değil, daha yüce düşüncelerin hizmetinde bir uğraş olarak da düşünmelerini hararetle tavsiye ediyor: Yani yücelerin yücesi İmparatorluğa sevgi ve savunma gücünün artırılması uğruna. Ve bir kez daha altını çiziyor: Toplumda olduğu gibi bireysel yaşamında da, herkes diğer uğraşları kadar mesleğini de bu yüce düşüncelerin ışığında algılamayı öğrenmelidir. Bunlar çok önemli sözler. Ama bu sanatın icrasında silahlar birlikte yaşadığımız insanlara doğrultulursa, çok doğru kullanılmış olup olmadıkları tartışılır."

    Ve Avusturyalı işçi kadınlar hareketinin bir eylemi üzerine şöyle der (1911):

    "İşçi kadınlar Viyana'da kadınların oy hakkı için dev bir gösteri düzenlediler. Binlercesi, büyük bir düzen ve sessizlik içinde caddelerden geçtiler. Gartenbau salonunda konuşma yaptılar. Bu arada Adelheid Popp şunları da söyledi: 'Aynı zamanda cinayetlere, kardeşin kardeşi vurduğu savaşlar için milyonların harcanmasına karşı da savaş vermek istiyoruz. Ölümcül silahlanmanın son bulmasını ve bu milyonların halkın ihtiyaçları için harcanmasını istiyoruz!' Kadınca politika mı? Hayır: İnsanca politika!"

    O güne kadar karşıtlarının sürekli gözden düşürmeye çalıştıkları ve "Duygusal, Sersem Barış Havarisi" dedikleri Bertha von Suttner artık eleştiriler yazan bir gazetecidir. Uzun yıllar arkadaşı ve Alman Barış Derneği'nin başkanı olan Alfred Hermann Fried şöyle özetler: "Bu hareket bilime, roman yazarımız da çağın bir eleştirmenine dönüştü."

    İsveçli büyük sanayici ve dinamitin mucidi Alfred Nobel 1896'da öldüğünde, bıraktığı vasiyetinde servetinin bir kısmını Nobel Barış Ödülü için bağışlamıştır. Bu barış ödülüne uygun görülen ilk kadın 1905'te Bertha von Suttner olur. Artık 62 yaşındadır ve tüm saldırılara, düş kırıklıklarına rağmen, barış uğruna yorulmak bilmeden çalışmalarını sürdürmektedir.

    Yaşamın son aylarında yakalandığı ağır bir hastalık çalışmalarını bırakmaya mecbur eder. Son sözleri (yanında bulunan Alfred Hermann Fried'e göre) şöyle olmuştur: "Silahları bırakın! Bunu herkese söyleyin... herkese..." Bu sözleri 21 Haziran 1914'te söyler. Bundan yedi gün sonra Avusturya-Macaristan Prensi Franz Ferdinand karısıyla birlikte Sarayevo'da öldürülecek, askeri ittifakların zincirleme tepkileri devreye girecek ve Birinci Dünya Savaşı başlayacaktır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  4. #14
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Tarihe Geçen Kadınlar

    Vera Figner « Tarihe Geçen Kadınlar

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1852-1942)

    1855 II. Aleksandr Çar olur.
    1860 Rusya'da çiftçiler ayaklanır.
    1861 Çiftçilerin köleliği (sertlik) kaldırılır.
    1862 Turgenyev'in romanı Babalar ve Oğullar'da nihilizm kavramı ortaya çıkar.
    1865'ten itibaren Rusya'da nihilist akımlar. (Nihil: hiçlik; Nihilistler: hiçbir şeyin kalıcı olmasını istemeyen - dayatılmış hiçbir düzene, herhangi bir sisteme bağlılığı reddedenler.)
    1879 Nisan Çar II. Aleksandr'a başarısız suikast.
    1879 Ağustos "Narodnaya Volya" adlı gizli örgüt Çar'ı mahkûm eder.
    1881 Mart Çar'a başarılı bir suikast yapılır. III. Aleksandr tahta çıkar.
    1881 Nisan Suikasta doğrudan katılan dört erkek ve bir kadın halk önünde asılır.
    1884 Vera Figner tutuklanır ve Schlüsselburg kalesinde 20 yıl hapis yatar.
    1894 II. Nikola, III. Aleksandr'dan sonra tahta geçer.
    1905 Rusya'da devrim. Kısmi bir başarı kazanılır: III. Nikola Rusya'da Meşrutiyet Anayasası'nı kabul eder.
    1917 III. Nikola tahttan indirilir.
    1917 Rus kadınları seçim haklarını elde eder.

    "YALNIZ EYLEM İÇİNDE GÜCÜNÜ ANLAYABİLİRSİN!"

    "Güzel bir süs bebeği - fakat içi boş!" Genç Rus kızı Vera Figner bir akşam akrabalarının kendisini böyle yargıladıklarına kulak misafiri olur. Bu ona çok dokunur. Gerçek mi bu? "Sadece güzel bir süs bebeği mi?" Modern giyindiği, sosyal ve politik görüşlerle ilgilenmediği, bu tür konulardan kaçtığı doğrudur. Peki, başka nasıl olabilir ki?

    Kazan'daki enstitüde kız çocuklarının ciddi kitaplar okumalarına izin verilmez. Ve evde -yalnız yaz tatillerinde ebeveynlerinin çiftliğine gelebilmektedir- büyük bir yalnızlık içinde yaşar. Ormancı olan babası ailenin tek hâkimidir.

    Altı çocuğunu katı bir disiplin ve körü körüne itaatle yetiştirmektedir, "İzinsiz hiçbir şeye dokunamazdık. Hele babamın eşyalarına hiç mi hiç. Kazayla bir şey kırılsa ya da eşyalar yerli yerine konmazsa, babamızın öfkesi bütün evi etkisi altına alırdı. Ceza da verirdi: Köşede dururdu, kulağımız çekilirdi veya hep babamın odasında asılı duran kayışla dövülürdük. Çok gaddarca cezalandırılırdık."

    Küçük Vera hayal gücüne sığınır. Belki, diye hayal eder, günün birinde Moskova'ya gelir, Çar'ın dikkatini çeker ve elini tutmasına izin verirdi. Çar, onu pırlanta ve yakutlarla süsleyip, imparatorluğunu ayaklarının önüne sererdi.

    "Aslında daha sonraki yaşantım, tamamen başka bir şekilde çocuksu rüyalarımı gerçekleştirdi," der Vera Figner Rusya'da Gece adlı anılar kitabında. "Belki çarlık mülküne kavuşmadım ama krallık tahtına kavuştum. Schlüsselburg'da tüm erkekler arasında sadece iki kadın olduğumuzdan, arkadaşlar yaşantımızın sefaletini biraz olsun güzelleştirmek için bize 'kraliçe' derlerdi."

    Vera Figner'in sözünü ettiği Schlüsselburg bir kaledir. İçinde yaşamının yirmi yılını geçirmek zorunda kaldığı bir zindan. Yirmi yıllık korku, yalnızlık, acı, açlık, çaresizlik. Devrimci eylemlerinden dolayı buraya hapsedilmiştir. Nasıl olur? Vera Figner uslu bir kız değil miydi? Yüksek tabakadan gelme, hatta Çar ile evlenmeyi hayal eden biri. Devrimci olması için iç dünyasında neler olmuştur?

    İlk olarak, eline geçen bir kitabı soluk almadan yutarcasına okur bitirir. Daha sonra -kişiliğinin temelini atan- bu kitaptan söz edecektir. Rus ozanı Nikolay Nekrassov'un bu kitabının adı Şaşa'dır. İçeriği Vera Figner'in sözleriyle şöyledir: "Akıllı, eğitimli ve dünya tecrübesi olan Ağarın başkentten ücra bir köye düşer. Orada basit, ataerkil aile sistemiyle yaşayan komşuları arasında entelektüel fikirlerle hiç ilgisi olmayan bir kızla tanışır."

    Vera Figner'in kendisini hemen bu kızla özleştirmesi doğaldır... Fakat biz devam edelim, "Kızı eğitmeye başlar. Bol bol, güzelce sosyal görevlerden bahseder, emekten, halkın refahından. Bu derslerin etkisi altında Saşa'nın içinde idealist emeller ve ihtiyaçlar gelişir. Fakat bir yıl sonra öğretmeniyle yeniden karşılaştığında korkunç bir şekilde düş kırıklığına uğrar. Şaşa bu arada zihinsel ve ahlaki açıdan olgunlaşmıştır. Agarin'i artık gerçek yüzüyle, boş şeyler konuşan gevezenin biri, kendisini etrafına güzel sözler söylemekle sınırlamış, gerçek yaşamda bir şeyler başarma yeteneği olmayan biri olarak görmektedir. Şaşa bu kahramanın sözleriyle yaptıklarının uyum içinde olmadığından emindir..."

    Vera Figner şöyle devam eder: "Bu roman beni canlandırdı, üzerinde uzun uzun düşündüm. Nasıl yaşamak ve neyle uğraşmak gerektiğini öğretiyordu. Safsata yapmadan ilkelerine bağlı kalarak yaşamayı öğretiyordu. Kendimden ve aynı şekilde başkalarından da bunu istemek hayatımın düsturu oldu."

    Şimdi genç Vera'nın yapması gereken, sadece öğretmenini bulmaktır -kendisine roman kahramanı Saşa'ya verildiği gibi zihinsel dürtüleri verecek herhangi birini. Ve bu da olur. Okulunu bitirdiği yıl, Zürih'e gidip Zürih Üniversitesi'nde tıp öğrenimi görmeye, daha sonra da taşrada doktor olarak çalışmaya karar verir. Kadınlara öğrenim imkânı veren tek üniversite Zürih'tedir.

    1872'de Vera Figner oraya vardığında sınavlarına hazırlanan Alman öğrenci Franziska Tiburtius ile tanışır. Fakat Vera ile Franziska'yı öğrenim konularından başka birbirlerine bağlayan ortak bir şey yoktur. Franziska, "bu Rus kız öğrencilerinin hepsi nihilist," diye hatırlayacaktır Vera ile karşılaşmasını yıllar sonra. Rus arkadaşlarının hangi akla hizmet ettiklerini anlayamamaktadır.

    Vera Zürih'te genç Rus kızlarının çevresine girer. Önünde yeni bir fikir dünyasının kapısı açılır, "Lassalle'in öğretilerini ve etkinliğini, Fransız sosyalizminin kuramlarını, işçi hareketlerini, Enternasyonal'i ve Avrupa ülkelerindeki devrimlerin tarihini öğrendim. Şimdiye dek haberdar olmadığım bu şeyler, entelektüel ufkumu genişletti ve beni tutsak etti. Böylece sosyalist ve devrimci oldum. Devrimci bir çevrede birleştik ve Rusya'ya geri dönerek yeni fikirlerin propagandasını işçiler ve köylüler arasında yapmayı kararlaştırdık."

    Eyleme dönüşmeyen tüm sözlerin boşuna olduğu inancı, Vera Figner'de sarsılmaz bir şekilde yerleşmiştir. Haplarla, ilaçlarla ve ilaç karışımları ile halkına yardım edemeyeceğini gittikçe daha çok anlamaktadır. Görevini sosyalist fikirleri yaymak ve bu fikirler uğruna savaş çağrısında bulunmakta görür.

    1875 Aralık'ında bitirme sınavlarına girmeden üniversiteden ayrılır: "Hareketimin sözlerimle çelişmemesi için Rusya'ya geri dönmeye karar verdim."

    Geri dönüşünün hemen ardından aceleci heyecanının tek başına yeterli olmayacağını anlar. İşçilerin ve köylülerin kafasına yeni fikirleri sokmak güzel de, ya bu insanlar bu fikirleri anlayamayacak durumda iseler? Önce halkın kültür seviyesini yukarı çekmek gereklidir.

    Vera ve kız kardeşi Eugenie'nin (o da bu arada aynı şekilde harekete katılmıştır) yerleştikleri şehirde örneğin bir okul bile yoktur. Bu durumda Eugenie çocuklara ve yetişkinlere ücretsiz ders vermeye başlar. Vera ise doktorluk görevini üstlenir. Ama asıl işleri mesai bitiminden sonradır. İki kardeş ev ev dolaşarak birkaç dua ve imparatorluk hanedanının bir listesinden başka kültür bilgisi olmayan köylülere kitap okur ve onlara düşüncelerini ve hedeflerini anlatırlar. Günün birinde demokratik Rusya'da politik sorumluluğu üstlenecek olan halka bildiklerini aktarmak, en önemli görevleridir.

    Vera şöyle anlatır: "Köylüler hep köy yaşamı, toprak sorunları, toprak sahipleri ile ilişkiler ve resmi makamlar hakkında konuşmamızı dinlemek istiyordu." O yıllarda yeni toplumsal düzen için büyük bir sessizlikle yılmadan çalışanlar sadece Figner kardeşler değildir.

    1874'te Rus Adalet Bakanı Kont Konstantin von der Pahlen, "Tüm kentler devrimci hücrelerden oluşan sıkı bir ağla kaplanmış," diye Çar'a rapor verir. Devrimciler arasında kuvvet kullanmadan, yorulmadan çalışmanın giderek yararsız kalacağı inancı büyümektedir. Yeni bir parti kurarlar: "Halkın İradesi" (Narodnaya Volya). Vera Figner'in de içinde bulunduğu bu gizli örgüt Çar'ı ölüme mahkûm eder. Çünkü, "Yalnız Çarın ölümü kamusal yaşamda bir değişim yaratabilirdi."

    Çar II. Aleksandr iki suikasttan tesadüfen kurtulur. Polis önlemlerini artırır. 1880'de Rus mahkemelerinde toplam 127 siyasi suç davasına bakılır ve 1770 kişi gözaltına alınır.

    13 Mart 1881, Petersburg. "Tüm geçmişimizi, devrimci geleceğimizi, hepsini bu karta oynadık... Eylem, eylem! Her ne pahasına olursa olsun eylem yapmak gerek!" diye yazar Vera Figner bugünün hazırlığını yaparken. Çar o gün öğleden sonra kuzinlerinden birine çaya davetlidir. Dönüş yolunda Katerina Kanalı yanında dört bombacı onu beklemektedir. İlk bomba atlı arabanın altından geçerek karda patlar. O zaman ikinci adam bombasıyla öne koşar ve bombayı arabanın tam yanında ateşler.

    Suikast başarılı olur. Ağır yaralanan Çar sadece birkaç saat yaşar. Suikastçi Grinevyetski, kendi bombasının kurbanı olur. Bundan sonraki günlerde "Halkın İradesi" partisinin suikastla ilişkisi olabilecek tüm üyeleri tek tek tutuklanır. Fakat devrimcilerin bekledikleri gibi bir halk ayaklanması olmaz.

    Vera Figner, "Toplum suskunluk içinde bekliyordu... Tarih bize karşıydı. Olayların gidişinden -toplumun ve halkın genel siyasal gelişiminden- 25 yıl kadar erken davranmış ve yapayalnız kalmıştık." Fakat ilk kez şaşırtıcı bir gerçek ortaya çıkmıştır: Bu gizli örgütün liderlerinin "kadınlar" oldukları. Devrimci kadınlar, radikal grupların liderleri kadınlar, eylemlerinin hangi sonuçlan birlikte getireceğini bilen kadınlar. Bunlardan Sofya Perovskaya 15 Nisan 1881'de asılır.

    Üç yıl sonra, 32 yaşındayken, Vera Figner devrimci faaliyetleri yüzünden ölüm cezasına çarptırılır ve karar ömür boyu zindan hapsine çevrilir. "Çok şükür, bu korkunç kadın nihayet hapse atıldı!" diye bağırır, öldürülen II. Aleksandr'ın yerine geçen III. Aleksandr, Vera'nın tutuklandığını haber alınca.

    Suçlu son sözünde kendisini hangi nedenin "şiddete başvurma yoluna" ittiğini açıklar: "Özgürlük yolunda gidemiyordum: Bilindiği gibi basın özgürlüğümüz yok. Basın özgürlüğü olmayınca da belli düşünceleri basılı sözlerle yaymayı düşünmek imkânsızdır. Toplumumuzun herhangi bir organı bana şiddet kullanmaktan başka bir yol gösterseydi, o yolu seçme olasılığı doğardı; kesin olan şu ki en azından bir denerdim... Hem başkalarından hem de kendimden kararlılık ve sözle eylem birliği bekledim hep. Sadece şiddet kullanarak bir şey elde edilebileceğine kuramsal olarak inanmışsam, o zaman ait olduğum örgütün başvurduğu şiddet yöntemlerine katılmakla da sorumluydum. Etkinlik alanım içinde olan programda benim için en değerli yan, totaliter rejimin yok edilmesiydi. Programımızın öngördüğü bir cumhuriyet veya parlamentoya bağlı krallık mıydı -buna şimdi pratik bir anlam vermek istemiyorum. Yani bir cumhuriyet kurma gayreti içinde de olsa -pratikte toplum sadece kendisinin hazır olduğunu gösterdiği devlet şeklini kabul edecektir- bu sorunun benim için hiçbir özel anlamı yok. Ana mesele, kişiliklerin kendi güçlerini her yönden geliştireceği ve bu güçleri tümüyle toplumun hizmetine sunacağı olanakların bizde de yaratılması. Bizde bulunan şeylere bakınca bu olanakların bulunmadığını görüyorum."

    Vera Figner "Diri diri gömüldüğü" zindanda Rus Devrimi'ni de yaşayacak, fakat gene de 1904'te serbest bırakıldığında şunu fark edecektir: "Bundan sonraki kuşakta yaşamaya devam edecek bir iz bıraktım."

    Vera Figner Schlüsselburg kalesindeki yirmi yıllık hapis hayatını Rusya'da Gece adlı kitabının ikinci cildinde anlatır. Karanlık tablolar, uçurum gibi derin çaresizlik sahneleri ve sonra da şu tür anlar: Haberleşme hakkı elinden alınmak istendiğinde, tüm gücüyle direnir. Evet, hatta görevini yerine getiren müfettişin üniformasındaki apoletleri kopartır. Çünkü, "Yıldırım hızıyla bir düşünce aktı benliğimde ve tüm tereddütleri ortadan kaldırdı: 'Sadece eylem içinde gücünü anlayabilirsin'... Büyük bir sevinç doldurdu içimi. İçimde şiddetli bir protesto için güç bulduğumda, o kadar huzurluydum ki."

    Durmadan şiddetli protestolara kalkışır ve bu yolla gerçekten tutukluluk şartlarının yavaş yavaş değişmesini sağlar. Yemekler düzelir, gezinti yapmasına izin verilir, kitaplar temin edilir ve hapishanedekiler atölyelerde çalışabilirler.

    Yeni gelen bir tutukludan bu arada dışarıda ne olup bittiğini duyduğunda, Vera Figner zindanda on yedinci yılını doldurmuştur: "Yeni gelen tutuklunun dediğine göre Rusya'da her şey hareket halindeydi: Seksenli yıllarda varlığı bile fark edilmeyen bir işçi sınıfı, Batı Avrupa'dakiler gibi bağımsız bir sınıf vardı. Bir sosyal etken olarak ortaya çıkan bu sınıf ekonomik durumlarının iyileştirilmesini talep ediyor, grevler düzenliyor, on binlerce işçiyi peşlerinden sürükleyip gücünü sokaklarda gösteriye dönüştürüyordu... Her şehirde şimdi izinsiz kurulmuş devrimci gazeteler, çağrılar, el bildirileri basan matbaalar vardı."

    1904'te Vera Figner kanser hastası annesinin af dilekçesi üzerine hapisten çıkarılarak ülke dışına sürgüne gönderilir. 1915 yılına kadar yurtdışında yaşar. 1916 Aralık'ında Petersburg'a geri döner ve orada Şubat Devrimi'ne tanık olur.

    Hapisten çıkışından sonraki yıllarda artık politika yapamaz. Hatta sosyal devrimci bir partiye katılmayı dener, ama şunu anlamak zorunda kalır: "Yaşamdan uzun yıllar koptuğum için bir hamlede siyasal partilerin evrimine, devrimci âdet ve ilişkilere yetişmem mümkün değildi artık. Tamamen yeni koşullarda kendimi yabancı, soyutlanmış, faydasız hissediyordum. Bu nedenle başka bir alanda çalıştım." 1942 yılında ölümüne kadar, kendisini kırsal kesimdeki eğitim ve öğretim kurumlarının iyileştirmesine adar.

    Yaşamının yirmi yılı çalınmış bu kadın, politik faaliyetleri için ödemek zorunda kaldığı bedeli çok mu yüksek buluyordu? Hayır. "Tüm zorlu sınavlara rağmen," diye yazar, "ödemek zorunda kaldığım bedel fazla yüksek değildi."

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  5. #15
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.799
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Tarihe Geçen Kadınlar

    Clara Zetkin « Tarihe Geçen Kadınlar

    DÖNEMİNDEKİ ÖNEMLİ OLAYLAR (1857-1933)
    1864 Karl Marx tarafından Londra'da I. Enternasyonalin kurulması.
    1889 Paris'te II. Enternasyonalin kuruluş kongresinde Clara Zetkin ilk kadın konuşmacı olur.
    1889 Adolf Hitler'in doğum yılı.
    1891 Clara Zetkin Eşitliksin yazı işlerini üstlenir (1916'ya kadar).
    1903-1904 Kırımçov tekstil işçileri grevinde grevcilerin yarıdan çoğu kadındır.
    1905 Rusya'da devrim. Kısmi başarı. Çar Rusya'da Meşrutiyet Anayasası'nı kabul eder.
    1914 Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması.
    1917 (Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'nin) kuruluşu.
    1918 Almanya Komünist Partisi'nin kuruluşu (Spartakus Birliği).
    1923 Anneler Günü Amerika'dan Almanya'ya gelir.
    1925 Adolf Hitler NSDAP'yi (Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi) yeniden kurar.
    1931 Almanya'da bir milyondan fazla kadın işsizdir.
    1933 Clara Zetkin'in öldüğü yıl, Hitler başbakan olur.

    "HAYATIN OLDUĞU YERDE SAVAŞMAK İSTİYORUM."
    Evet, korkmaktadır. Kadınların ve genç kızların çoğunun tanıdığı bir korku. Toplum önünde sesini yükselterek konuşmak: İşte bu olmamalıdır. Bir keresinde halka açık bir toplantıda konuşma sırası kendisine geldiğinde, o kadar dolu olmasına rağmen, sesini hafifçe yükselterek, konuşmaktan vazgeçtiğini söyler.

    Eakat bu kez, Paris'te 1889'daki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda bu korkuyu yener, "Söz sırası yurttaş Zetkin'in". Başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille, 32 yaşındaki Clara Zetkin ilk büyük konuşmasında kızların ve kadınların davasını temsil eder: Konuşma metninin başlığı, "Kadının kurtuluşu içiıV'dir. "Sosyalistler bilmek zorundadır ki; günümüzdeki ekonomik gelişmede kadınların çalışması bir zorunluluktur... Sosyalistler her şeyden önce bilmelidir ki, ekonomik bağımlılık veya bağımsızlık, sosyal kölelik veya özgürlükle ilintilidir.

    "İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de öyle kalacaktır. Kadınların ekonomik bağımsızlıkları için en gerekli şart çalışmaktır...

    "Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler... Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür."

    Clara Zetkin sosyalist partilerde hakları için savaşmak isteyen kadına tercüman olmaktadır. "Erkeğin desteği olmadan," diye açıklar, "evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir... Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar.

    Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar." Paris kongresindeki bu konuşma sadece Clara Zetkin'in ilk büyük konuşması değildir. Bu konuşma uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve "Kadın ve Sosyalizm" konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşmasıdır. "Sanki kanat takmışım gibi geldi bana," der Clara Zetkin konuşmasını bitirdiğinde.

    Onun tutkuyla dile getirdiği talepler yankısız kalmaz. Alman sosyal demokrasisi bir yıl sonra yeni programını bitirdiğinde bu programın içinde kadının ekonomik, siyasal ve hukuksal eşitliği de vardır. Bu konuda ilk dürtüyü yapan Clara Zetkin sonraki yıllarda parti toplantılarında, uluslararası kongrelerde ve parlamentolarda daha yüzlerce konuşma yapar.

    "Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum" sloganı onun yaratışıdır. Bu noktaya nasıl varmıştır? Bu genç Alman kadın neden ille de Sosyal Demokrat Parti'ye katılmıştır? Bir köy öğretmeninin kızı olan Clara Eissner, Chemnitz yakınındaki Wiederau'da yetişir: Öğrenmeye hevesli, köy gençliğinin oyunlarında tartışmasız önder olan, eyleme susamış bir kız. Günün birinde babasının kütüphanesinde Papa'ya karşı ayaklanmaların bir hikâyesini bulur. Yakılmak için odun yığınları üstüne bağlı olduklarında bile inançlarından dönmeyen bu kadın ve erkeklerden çok etkilenmiştir.

    "Onlardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim," diye anlatır hayatının sonunda. 1872'de Eissner ailesi Leipzig'e taşınır. Clara öğretmen olmak ister. Gerçekleşmesi kolay olmayan bir arzudur bu. Çünkü devlet o zamanlar kızların yüksek öğrenim görmesi ve kadın öğretmen yetiştirilmesi ile ilgilenmemektedir ve kadınlar kamusal eğitimin henüz her dalında çalışamamaktadır.

    Kadın öğretmenlere daha ziyade el işleri dersinde ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer dersler için bir kadının zihinsel yetenekleri yeterli görülmez... Fakat Clara daha fazlasını ister. Leipzig'de Auguste Schmidt tarafından yönetilen özel kadın öğretmenlik kursunda bir yer bulmayı başarır.

    Kadınlar için kurulan ilk geliştirme okuludur bu. Eğitimde ve mesleki yaşamda kadın hakları için savaşan güçlü bir kadın olan Auguste Schmidt, kız öğrencilerinden titiz, sorumluluk duygusu içinde bir çalışma ister. Clara bu katı disiplinli okulun öğretmenine daima minnettar kalmıştır, "Onu yaşam için, mücadele için bana öğrettiklerinden dolayı saygıyla anıyorum."

    Leipzig'deki kurs döneminde Clara, devrimci düşünceleri ve eylemleri yüzünden ülkelerinden sürülen ve şimdi Leipzig'de öğrenim gören bir grup Rus öğrenciyle tanışır. Onlardan sosyalizm ve komünizm kavramlarının ortaya çıktığı tartışmaları dinler. Karl Marx ve Friedrich Engels isimlerini ilk kez işitir. Clara sorular sorar ve Marx ile Engels'in yazdıklarını okumaya başlar.

    Rus öğrencilerden biri olan Ossip Zetkin, Clara'nın en yakın arkadaşı ve dostu olur. Sık sık kendisini sosyal demokratların toplantılarına götürür. Genç kadının dinlediği her konferans onu mücadele veren işçi sınıfının düşünce dünyasına daha fazla sokar. Kursta öğretmenleri onu, "sosyalist düşünceleri savunduğunda rahatsız edici" bulurlar. Bitirme sınavlarını "pekiyi" ile geçer. Aynı yıl 1878'de Sosyalistler Yasası yürürlüğe girer. Bu yasa eyalet polis müdürlüklerine yerel sosyal demokrat cemiyetleri, sendikaları ve işçi eğitim cemiyetlerini yasaklama yetkisi vermektedir.

    Birdenbire parti ve onunla birlikte tüm işçi örgütleri yasadışı olur, tüm yayınları yasaklanır. Clara Zetkin bu zaman içinde geçimini Leipzig yakınlarında bir çiftlik sahibinin yanında mürebbiyelikle sağlamaktadır, fakat partinin yasadışı çalışmalarına katılmaya devam eder.

    1880'de Ossip Zetkin Leipzig'den sürülür: iki yıl sonra Clara onun ardından Paris'e gider. Evlenirler. 1883 ve 1885'te iki oğulları Maksim ve Kostya dünyaya gelirler. Kısa bir zaman sonra Ossip Zetkin ağır hastalanır. 1889'un Ocak ayı sonunda ölür.

    Clara Zetkin yıllar sonra bir kız arkadaşına kocasının ölümünü yazarken, "Sanki benim hayatım da durmuştu," der; "o zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde." Uğraşı: Clara Zetkin Paris'te sürgündeyken sürekli Alman ve Fransız işçi hareketleriyle ilgilenir ve bu sırada iki temel sorunla karşılaşır:

    Sosyalist toplumda kadının yeri nerededir?
    Sosyalistler kadınları nasıl uyandırıp mücadelenin içine çekebilirler?

    Bu konuya ilişkin ilk büyük katkısını Paris'teki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde yapar. Büyük bir halk topluluğu önünde düşündüklerini söyleme korkusunu yendiği anda, uluslararası kamuoyunun kapıları ona açılır.

    Eylül 1890: Sosyal demokratlara karşı tedbir yasaları kaldırılır. Clara Zetkin iki çocuğuyla vatanına geri döner ve Stuttgart'ta yerleşir. Kadın işçilerin çıkarını kollayan Eşitlik adlı bir derginin kurucu ortağı ve yöneticisi olur. 25 yıl boyunca bu dergide Clara Zetkin'in elinden kalem düşmez.

    İlk yılların Eşitlik dergisinin sayfalan çevrilirse, kadın işçi hareketi gelişiminin canlı tabloları görülür. O sayılarda kadının istismarının afişe edildiği makaleler vardır. Bu dergilerde jüt iplik fabrikasında bir kadın işçinin Bremen'de 14 fenikten 15 feniğe kadar saat ücreti aldığı okunur. Çoğu, haftada yalnız bir kez sıcak öğle yemeği yiyebilmektedir... İki, üç marka kadar haftalıklarla, fırınlanmış porselenleri fırınlardan dışarı çıkaran Saksonyalı kadınlar çok sıcak olduğu için sadece bir gömlek giymektedirler ve cereyanda kalıp hemen hepsi romatizma hastalığına yakalanırlar...

    Dresdenli tütün işçileri; "içimizden biri mesai sırasında gülecek olsa bu ölümcül suçun bedelini 50 fenik ceza ile ödemek zorundaydı," diye anlatırlar. Ayna sırlayıcılarının çalışma koşulları hakkında profesörün biri şu ifadeyi kullanır, "Korkunç cıva zehirlenmeleri, devamlı düşük ve ölü çocuk doğumları." Baskı altındaki bu kadınların büyük bir bölümünü sınıf mücadelesi için kazanmak, Clara Zetkin'in de bildiği gibi, kolay bir iş değildir. Fakat bunu yapmak onun görevidir!"

    1905 yılından itibaren eğitimini tamamlamış olan öğretmen Clara Zetkin kendisini yürekten istediği bir konuya adar: Pedagojik çalışma. Bundan böyle Eşitlik dergisi düzenli olarak iki ek çıkarır. Eklerden biri "Analarımız ve ev kadınlarımız için", diğeri de "çocuklarımız için"dir.

    Clara Zetkin'in istediği, ana-babalara ve yetişmekte olanlara "Gerçek insanlığın temel ilkelerini" açıklamaktır. Çocukların eğitimi -her zaman vurguladığı gibi- ev, toplumsal düzen, ana ve babanın birlikte uyum içinde meydana getirdiği bir eser olmalıdır. Çocuğun yaradılışında ana-babanın özellikleri nasıl karışıyorsa, eğitimde de (yaradılışın ikinci bölümünde ve genellikle en önemlisinde) aynı şekilde uyum içinde birleşmelidirler ki, her iki tarafın da en iyi yanı çiçek açabilsin."

    Ağustos 1907: Sosyalist kadınların ilk uluslararası toplantısına 14 ülkeden 56 delege katılır. Bu kadınlar Clara Zetkin'i uluslararası sekreterliğe seçer ve Eşitlik dergisini uluslararası yayın organı olarak belirlerler.

    Ağustos 1910: İkinci uluslararası kadınlar konferansında katılımcı kadınlar, her yıl uluslararası bir kadınlar günü kutlanmasını kararlaştırır. İlk önce, mart ayındaki bu gün, kadınların seçme hakkı için propaganda yapmaya hizmet edecektir. "Yaşasın kadınların oy hakkı!" Bir yıl sonra Alman kadınlar mart ayındaki "kendi günlerinde" caddelerde bu sloganı pankartlara yazarlar. Clara Zetkin Eşitlik dergisinde bunu, "Dünyanın şimdiye kadar gördüğü, kadının eşitliği için yapılan en görkemli gösteri," diye haber verir.

    Bir zamanlar konuşmacı kürsüsüne korka korka çıkan Clara Zetkin, artık birçok saflarda korkulan, uzlaşmak bilmeyen bir savaşçıdır. Onun için en büyük darbe 1908'de (bu yıldan itibaren nihayet kadınlar da partilere üye olabilecektir) yönetime seçilmemesidir. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Fransız Mchring gibi partinin sol devrimci kanadına aittir.

    Alman kadın hareketlerinde de "ılımlılara" saldırır Clara Zetkin. 1905 yılında "Anneleri Koruma Derneği"ni kuran Helene Stöcker ile arkadaş olur. Helene Stöcker evlenmeden anne olanlar için de hamileliği önleyici korunma ilaçlarının serbestçe dağıtımını ve kürtajın yasallaşmasını talep etmektedir.

    Anaları Koruma Derneği, Alman kadın dernekleri birliğine kabul edilmez. Kadın hareketleri arasında, "ılımlılar" cinsel sorunlar karşısında çok çekimser davranırlar. Helene Stöcker ve Clara Zetkin bu tavrı yargılarlar. Bu iki kadının dostluğu Clara Zetkin'in ölümüne kadar sürmüştür.

    Clara Zetkin 1929-1931 arasında yılın sadece bir kısmını Almanya'da geçirirken (diğer kısmını Rusya'da geçirir) kendisini sürekli ziyarete gelen nadir kişilerden biri Helene Stöcker'dir. Son ortak çalışmaları 1932'de Amsterdam'daki savaşa karşı yapılacak kongrenin ön hazırlıkları olur.

    Daha 1912 yılında Clara Zetkin uluslararası sosyalistler kongresinde, Basel'de dünya kadınlarını barışın korunmasına aktif olarak katılmaya çağırmıştır. Son ana kadar Eşitlik dergisinde de yaklaşan savaş felaketine karşı savaşır. Savaşın sürdüğü 1915'te Almanya'da illegal olarak bir manifesto yayınlar: "Savaşı Bırakın!" "Vatana ihanete teşebbüs"ten tutuklanır. Serbest kalır kalmaz, savaşa karşı yasadışı mücadeleye devam eder. En ağır darbeyi yiyinceye kadar: Parti yönetimi Eşitliksin redaksiyonunu elinden alır. 60 yaşındaki Clara Zetkin yeni bir başlangıç arar.

    "Her şey beni Rusya'ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum."

    Bunu 1917'de Rus işçi ve köylüleri Çar'ı devirdiklerinde yazmıştır. Lenin'le uzun konuşmalar yapar ve bunları Lenin ile Anılar kitabında yayınlar. 1920'de Alman parlamentosunda yeni kurulan Komünist Parti'nin baş adayı seçilir. Komünist Enternasyonal'in kadınların çalışma hayatıyla ilgili temel esaslarını hazırlar.

    Ölümünden bir yıl önce, 75 yaşındayken hâlâ Berlin'deki Alman parlamentosunun kürsüsünden faşist tehlikeye karşı hararetli bir konuşma yapmıştır.

    "Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi... Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını; ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını."

    Fransız ozan Louis Aragon, Basel Çanları romanında Clara Zetkin'in toplum karşısına çıkışını -başlangıçta topluluk karşısında konuşmak zorunda kalmaktan korktuğu kadar hiçbir şeyden korkmamış olan bir kadının konuşma tarzını- bu cümlelerle anlatır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

Benzer Konular

  1. Telefonda geçen ömür ( Kadınlar )
    KİRMİZİELMA.05 Tarafından Sohbet ve Dedikodu Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 27-04-2009, 02:39 AM
  2. Tarihe geçen romantik jestler..
    blueice Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 08-07-2008, 09:38 PM
  3. Tarihe Yön Verenler
    Bay X Tarafından Tarih Forum'u Foruma
    Yorum: 42
    Son mesaj: 09-11-2007, 06:27 AM
  4. Tarihe geçen 10 hacker saldırısı
    dogangunes Tarafından windows (xp,vista) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-07-2007, 05:24 AM
  5. Futbolda tarihe gecen gaflar
    YukseLL Tarafından Futbol Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 23-03-2007, 11:22 AM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık