Gösterilen sonuçlar: 1 ile 6 Toplam: 6

Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan

Bilim Dünyası Kategorisinde ve Tarih Forumunda Bulunan Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan Konusunu Görüntülemektesiniz, Konu içerigi Kısaca ->> Eflatun Cem Güney Evvel zaman içinde Kalbur saman içinde Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde Bir serçe kanadım Kırk katıra

  1. #1
    Eski Üye Nil@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Mesaj
    2.227
    Rep Gücü
    327

    Pencil Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan



    Eflatun Cem Güney

    Evvel zaman içinde

    Kalbur saman içinde
    Cinler cirit oynarken
    Eski hamam içinde
    Bir serçe kanadım
    Kırk katıra yüklettim
    Ne az gittim, ne uz gittim
    Kaf dağına ilettim
    Bir nefeste erittim
    O dağların karını
    Dikilmedik ağacın
    Orda yedim narını
    Eğrilmedik iplikle
    Ne çulhalar dokudum
    Elif dedim be dedim
    Dağı, taşı okudum
    Bir sinek bir kartalı
    Sallayıp vurdu yere
    Yalan değil, gerçektir
    Yer yarıldı birdenbire
    Kerpiç koydum kazana
    Poyraz ile kaynattım
    Nedir diye sorana
    Şu masalı anlattım.


    Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, Nalcı Baba derler biri varmış. Helal süt emmiş bir adam olduğu için mi nedir, dişleri haram lokma kesmezmiş. Bundandır, ne ölmüş at aramış, nalını sökecek; ne de bir kol, kanat aramış, yüz suyu dökecek! Dükkânının, tezgâhının başını bekler; el emeği, alın teriyle kıt kanaat geçinir gidermiş. Yeryüzünde dikili bir ağacı yokmuş ama, filiz gibi üç oğlu varmış. Büyüklerinin adını sanını bilmiyorum. Küçüğünün ki Mıstık mı ne imiş!.. Bunların biri kılıçtan keskin, ikisi birbirinden miskinmiş. Söyleyenlerin ağzına bakılırsa, yalanı da yok! Görünürde büyüklerin başı yerde imiş ama, suyun ağır akanı, insanın yere bakanı derler; karda gezer izlerini belli etmezlermiş. Velakin küçükleri cin fikirli mi dedin, cin fikirljymiş. Her şeye akıl sır erdirir; şeytanı bile suya götürüp susuz geti-rirmiş; bu yüzden, Keloğlan gözüyle bakarlarmış Mıs-tık'a...

    Gel zaman, git zaman... Babaları bu dünyadan göçüp gidince, geçim derdine düşmüşler; öyle ya, Nalcı Ba-ba'dan ne miras kalacak. Ne bir dağda bir avuç toprak bırakmış, ne bir bağda bir yeşil yaprak... Kara sabana ko-şulamadıktan geri, daha ne iş var ki, kolundan tutsunlar! Memleket dedikleri avuç içi kadar yer... Boşa koymuşlar, dolmamış, doluya koymuşlar almamış. Kara kara düşünüp dururken Mıstık: «Ağa kardeşlerim demiş, siz varken bana söz düşmez ama, biz burada ağzımızla kuş tutsak, gene emeğimizi ödemez. İyisi mi, gelin kısmetimizi başka yerde arayalım, dünya yıkılmadı ya!»

    Bu söz kardeşlerinin de aklına yatmış:

    «Doğru söylüyorsun Mıstık; el bir edip, dil bir edip de üçümüz bir arabaya koşulacaksak, küçük tekor önde gider, düş önümüze!» demişler. Demir çarık, demir asa yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler; derken günün birinde bir tarlaya yetmişler ki, ne görsünler! Ekinler adam boyu; başaklar, başını sallayıp duruyor, yerde kıvrılıp yatan tırpana doğru... Ama tırpan «bana mı!» demiyor. Üç kardeş birbirinin yüzüne bakmış; ötekiler ağzını açmayınca, küçük kardeşleri, küçük teker misali önde yuvarlanarak:

    «Ağa kardeşlerim, demiş; bu ekinler tırpan istiyor, tırpan dersem el istiyor, emek istiyor ama, kim bilir eli mi değmedi, gücü mü yetmedi adamın. Her ne ise, yüzüstü bırakıp gitmiş. Kurda kuşa yem olacağına, gelin üçümüz üç elden biçelim. Helal süt emmiş birininse, gelir emeklerimizi öder elbet.» Olur mu olur. Tarlanın bir başından girip, öbür başından çıkmışlar. Bir de nerde var, nerde yok; bir dev peyda olmamış mı? Üç kardeşin, üçününde tüyleri diken diken olmuş ama, dev:

    «Hey insanoğulları, ben her dağ, aştım, her taşı taşıdım ama doğrusu bu tarla belimi büktü. Günlerdir gözlerim yolda, sizin gibi birini bekleyip duruyordum. Allah mı gönderdi sizi! Hakkınızı nasıl ödeyeceğim bilmem...» diye yüzlerine gülünce, yüreklerine bir su serpilmiş. Mıstık: «Dev baba, demiş. İnsan dediğin kara gün dostudur, elinden geleni esirger mi; bir hakkımız varsa yerden göğe kadar helal olsun. Bizim istediğimiz güler yüz, tatlı dil...»

    Bu ağız üstüne dev:

    «Vah oğul,'güler yüzle tatlı dilin sözü mü olur; varım yoğum feda olsun sizin gibilere... Hani pek öyle insanlıktan nasibim yok ama, az buçuk bende kaldırım çiğnedim. Yol da bilirim, erkân da! Şu dağın ardında evim, evin önünde bir kuzum, kuzunun başında üç kızım var. Üçü birbirinden gönüllü; yazan Allah hangisini hanginize yazdıysa, yolunuza turab olsun ama, hele şu kuzuyu bir yiyelim de ağız tadıyla, ötesi kolay!..» deyip Mıstık'ın yüzüne bakmış ve el kadar kâğıt vermiş ki eline, karım kızartıp da göndersin kuzuyu diye. Ama Mıstık, devin gözünü pek beğenmemiş. Kâğıdı alıp bir arpa boyu yol gidince, açıp okumuş ki, ne okusun, kendi ayağıyla ölüme gidiyor.

    «Kara hatun, bir kuzu gönderiyorum sana, bir insan kuzusu! Vakit, saat deme; sakın çiğ çiğ yeme; şişe tak, dönder, kızartıp gönder!» diye yazmış dev.

    «İyiliğe kemlik!..» Başka ne beklenir ki bu kanlı mahlûktan!

    Mıstık dilini ısırmış:

    «Ya öyle mi! Dur, ben de Keloğlan'lığı ele alayım da bir gör!» deyip, bıçağının ucuyla mektubun ağzını yüzünü düzeltmiş. Sonra, dev karısına varıp estân etmiş, mestân etmiş, tarlabaşını destan etmiş; o da Mıstık yerine emlik kuzunun kanına girmiş.

    Dev karısı bu kuzuyu kızartmada olsun, Mıstık bir kolayını bulup kızların bulunduğu odaya girmiş ki, ne görsün, üç kız! Güzel demek de söz mü... Biri çiçek açmış dal gibi, biri kekik kokan bal gibi, biri de, bir ana kuzusu, daha ağzından süt kokuyor

    Keloğlan bunları böyle görünce, üç kurşunla üç yerinden vurulmuşa dönüp:

    «Siz hangi dağın gülü, hangi dağın sümbülüsünüz?» diye sormuş. Onlar da iki göz iki pınar:

    «Sorma yiğit, sorma demişler; bir padişahın kızıyız. Birgün bir şeytana uyup «Viran Bağ» derler, gezilmez bir bağa girmiştik. Dönüp dolaşırken iki dalın konuştuğunu duyduk, kulaklarımıza inanamadık. Daha daha yaklaşıp baktık, gözlerimize inanamadık. Bir garip ağaçtı, bu! Hani öyle ağaç demeye de insanın dili varmaz ya, bir kökten sürmüş iki dal; biri dut, biri armut... Dut dalı çalıp söylüyor; armut dalı da başını eğmiş dinliyordu. Parmağımız ağzımızda kaldı! Gayrı, göz kulak kesilip dinlemeye başladık. Sonra en olduk, neye uğradık bilmiyoruz. Duyup işittiklerimiz uyku olup damarlarımıza mı yayıldı. Yoksa başımız mı döndü, yüreğimiz mi bayıldı; her ne olduysa, gözlerimizi açtığımız zaman kendimizi bu mağarada bulduk. O gün, bugün devler kanımıza aş yürüyor. Üçümüzün üç avuç kanını içerlerse ömürleri, günleri artacak, üç bin yıl daha dünyaya meydan okuyacaklarmış. Bundandır, gündüzleri üçümüzün önünde üç gergef, kendi elimizle kendi kefenimizi işliyoruz. Geceleri de üçümüzün önünde üç ecel tası, sabahlara' kadar gözyaşı döküyoruz. Hangi gün, hangi saat ecel tasımız dolarsa, kefen gömleğimiz de o gün, o saat bitecek; yazan kara yazmış, bizim alın yazımız bu... Ya sen yiğit, sen ne arıyorsun, yel mi attı, sel mi att seni buraya?» diye sormuşlar. Mıstık da:

    «Ne yel attı beni, ne sel... Kendi alın terimizi kendi kanımızla ödemeye gönderdi ama dev, vadem doimamış, benim yerime emlik kuzu kebap oluyor şimdi...» diye başlamış, başlarına gelenleri bir bir sayıp döktükten sonra:

    «Allah, ecelden aman verirse, biz de kurtuluruz devin elinden, siz de... Gecenin bir vaktinde fırsat bulur da el edersem, el ettiğim yere gelin!» diye tembih üstüne tembih geçtikten geri, tandır başına gelmiş ki, emlik kuzu da nar gibi kızarmış, misk gibi tütüyor. Daha durur mu, tepsiyi başının üstüne almasıyla, tarla başını bulması bir olmuş.

    Mıstık'ın burnu kanamadan çıkıp geldiğini görünce, devin gözleri faltaşı gibi açılıp:

    «Gördün mü şu oğlanın yaptığını! Biz onun başına bir çorap örelim derken, o bizim başımıza ördü. Ben de bunu yanına korsam bana da dev demesinler!» diye ho-murdanıp durmuş ama, kimin umurunda... Emlik kuzuyu cennetlik gövdeye indirmişler.

    Akşam olup da, sular kararırken, dev üç kardeşin yüzüne gülerek alıp evine götürmüş ama, Mıstık —emlik kuzudan ağzs yandığı için— bir daha yaş tahtaya basar-mı, kulaklarını onlardan a/ırmamış. Devlerin, iki taş arasında bir vakit bulup da:

    «Hele kan uykuda iken bu üçünün kanına girelim b.u gece! Yarına da Allah kerim, kuyusu derin... Ya kızların kanını içeriz, ya da kendi ayağıyla gelecek kurbanlık kuzulardan birinin...» diye kem küm ettiklerini duyunca, uyku gözlerine haram olmuş. Devler kara taş üstünde kara bıçaklarını bilemeye gidince Mıstık:

    «Fırsat bu fırsattır!» deyip kardeşlerine kaş-göz etmiş; kızlara da el eylemiş, gel eylemiş. Yayından fırlayan ok misali, fırlamışlar kapıdan.

    Bir de devler gelip bakmışlar ki, ne görsünler, üç kardeşin de yerinde yeller esiyor, üç bacının da... Neye uğradıklarını bilemeyip hemen arkalarına düşmüşler ama, ötekiler çoktan sihirli ırmağı geçip yüreklerindeki korkuyu atmışlar.

    Kara dev köpürüp küplere binmiş, Mıstık'a başını sallayarak:

    «Bre Keloğlan yapılı» demiş; «bir emlik kuzudan ettin beni, yetmedi; şimdi de üç kızdan ettin, bitmedi, be hancı , sen yolcu iken, elbet yolun düşer bir günl» diye homurdanıp durunca, Mıstık ırmağın öbür başından:

    «Sen, kuzu niyetine, kanımıza kasdetmqseydin, bir •emlik kuzudan olmazdın; üç nergefin yanına üç de ecel tası koymasaydın, üç kızdan olmazdın; eden bulur dev baba, eden bulur. Sen yollarımızı gözleyeceğine, elindeki bıçağı tutulacağı gibi tut ki, boynuna gelmesin!» deyip yolu tutmuşlar.

    Onlar gidedursun, gelin biz haberi öteki yüzünden verelim:

    Günün birinde padişah kızlarının ortadan kaybolduğunu duyunca, ne olduğunu bilememiş. Öyle ya, üçü de aydan arı, günden duru; hiçbirinin kalbinde kara yok; bugüne bugün eteklerinin ucunu bile gören olmamış, kimin parmağı olabilir bu işte! İnce eleyip sık dokumuşlar ama, akıl sır erdirememişler buna.

    «Ya dağda, belde kalırlarsa, kara toprak gözlerini nasıl kapayacak! Ya kurda, kuşa yem olurlarsa, yeşil yaprak yüzlerini nasıl örtecek!»

    Bu korku yüreğine yapışınca, deli, divane olası gelmiş padişahın:

    «Kim kızlarımı bulur da getirirse, beğensin beğendiğini; dilesin dilediğini!» diye ferman üstüne ferman yağdırınca, umut dünyası bu, niceleri yollara dökülmüş; yeri, göğü ellek, fellek etmişler ya, yer demir, gök bakır, güvendikleri dağlara kar yağmış. Bu umut çırası da sönünce saray ,büsbütün padişahın başına zindan olmuş.

    Ha işte, dağın, taşın böylesine yasa büründüğü günlerden bir gün, padişahın üç kızıyla Nalcı Baba'nın üç oğlu el ele, kol kola çıkıp gelmesinler mi! Padişah gözlerine inanamamış. Sevincinden ne yapacağını bilmeyerek, üç yiğidin üçününde alnından öperek sağ yanına almış, üç kızının üçünün de gözlerinden öperek, sol yanına almış. Onlar da. Viran bağdan, sihirli ırmağa kadar başlarından geçeni firaklı firaklı sayıp dökünce, bu yiğitlere kanı kaynamış, ille küçüklerine, ille küçüklerine, ciğerine sokası gelmiş padişahın:

    «Dileyin benden HUediğinizil» demiş ama, üç kar des:

    «Bizim ne dilediğimiz olacak padişahım, sağlığına dileriz.» deyip başlarını önlerine eğmişler, velakin padi şah:

    «Kızlarım sırra kadem bastığı gün, ahd üstüne ahd etmiştim, kim bulup da getirirse ona vereceğim diye... Demek yazan Allah, size yazmış bunları! Vezir, vüzera-nın süzüne uyar da bu andımdan dönersem, halka karşı yüzüm kara çıkar, halka karşı kara çıkarsa, hakka karşı da çıkar. O zaman hem dünyamı kendi elimle yıkmış olurum, hem de ahretimi... Şimdi, beni baba yerine kor da «he!» derseniz, hem toy düğün edip, baş - göz ederim sizi; bir gün gelir devlet kuşu da birinizden birinizin başına konar inşallah!» deyip, üç gün, üç gece mühlet vermiş, düşünüp taşınsınlar diye...

    İnsan bulunca bunar derler, meğer büyük kardeşlerinin gözü küçük kızdaymış; prtancıl kardeşlerinin gözü de ne onda, ne bunda padişahın tacında, tahdındaymış! Bundandır:

    «Öyle bir nimete konduk ki, kapaksız kaynadı, buğu-suz pişti; elimiz kolumuz değmeden gelip önümüze düştü. Yine sağolsun küçük kardeşimiz!» deyip de kısmetlerine çıkanı öpüp de başlarına koyacak yerde, tutup da Mıstık'a bir kuyu kazmayı düşünmezler mil

    Padişah üç gün sonra büyük kardeşlerini çağırıp da niyetini sorunca:

    «Padişahım» demiş, «büyük kızınızın başımın üstünde yeri var ama! Bugüne bugün yeşilim yok, alım yok; ona layık şekerim yok. balım yok... Çam sakızı, ço: ban armağanı kabilinden olsun, bir «yüzgörümlüğü» hediye edemezsem, sonra ne yüzle bakarım yüzüne!» deyince, padişah gülmüş:

    «İlâhi yiğit demiş; hele sen şu umursadığın şeye bak; sarayımda altın su gibi akıyor, beğen beğendiğini al nişanlına!»

    Bu söz üstüne büyük:

    «Padişahım demiş; adın var sanın var. İnsan senin kızına bir hediye verecek olduktan geri, göz görmedik el değmedik bir şey olmalı, devin mağarasındaki incili yorgan gibi. Altın anahtar, saray kapısından gayrı hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın; açsa açsa, mağaranın kapısını bizim Mıstık açar, alsa alsa, devin elinden o alır. Ondaki akıl kimde var. Hemen bir buyruğunuza bakıyor!»

    Ne yapsın padişah, Mıstık'ı çağırıp bir nice dil döktükten sonra, incili yorganı istemiş ondan...

    Mıstık, rüzgârın nereden estiğini anlamış, anlamış ama, korkuya pabuç bırakmamak için:

    «Büyük kardeşim büyük kızınıza hediye edecek olduktan geri, incili yorganın da sözü mü olur!» deyip çıkmış; az gitmiş, uz gitmiş; çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek dere tepe düz gitmiş; derken günlerden bir gün devin mağarasına yetmiş; gayrı neylemiş, netmiş; orası üstümüze lâzım değil, nasıl ettiyse öyle bir ayın oyun etmiş ki, incili yorganı almasıyla, sihirli ırmağı boylaması bir olmuş.

    Dev, soluk soluğa ardından koşup gelmiş ki. Mıstık, ırmağın öte gecesinde ettiği işe gülüp duruyor.

    «Eeee Keloğlan yapılı seni, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni; üstelik bir de yaş tahtaya bastırıp incili yorgandan ettin, öyle mi! Dilerim Allah'tan bu yorganın altında yatan hiç uyanmasın!» diye, öyle bir beddua etmiş ki, vay geldi büyük kardeşin başına...

    Mıstık'ın umurunda mı! «Yolcu yolunda gerek» deyip yürümüş ve bir göz yumup açıncaya dek sarayı bulmuş.

    İncili yorganı görenler:

    «İlâhi, bunu işleyenin elleri dert görmesin, sır ve sihirle işlenmiş sanki!» deyip, büyük sultanın çeyiz odasına kaldırmışlar. Mıstık'ın dönülmez yollardan döndüğünü duyunca, büyük kardeşinin yüzü, gözü kararmış ama, bu defa da ortancıl kardeş saman altından su yürütmeye başlamış.

    Padişah bunu da çağırıp sorunca:

    «Padişahım demiş, ortancıl kızınızın yüzüm üzre, gözüm üzre yeri var ama, bugüne bugün yüzüğüm yok, kaşım yok, ona layık elmasım yok, taşım yok, büyük kardeşim misali bir yüzgörümlüğü vermezsem, sultanın önünde yüzüm yer etmez mi!»

    Padişah buna da gülmüş:

    «İlahi- yiğit demişi Hazinemden türlü cevahir taşıp dökülüyor; beğen beğendiğini ver kızıma...»

    «Padişahım demiş; il var, ar var; insan bir hediye verecek olduktan geri, akıl, sır ermedik bir şey olmalı; devin mağarasındaki şimşek taşı gibi... İnci, elmas dediğin, anahtar olsa, vezir, vüzera konağından başka hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın! Açsa açsa mağaranın kapısını bizim Mıstık açar. Alsa alsa devin elinden o alır. Ondaki şeytanlık kimde var; siz bir ferman buyurun yoksa!»

    Bakmış ki olacak gibi değil padişah, Mıstık'ı çağırıp, biraz yüzüne güldükten sonra şimşek taşını istemiş.

    Mıstık, baltanın neyi kestiğini anlamış, anlamış ama, korkuyu dalına kondurmamak için:

    «Ben ne yüzden düşmesini isterim kardeşimin, ne de yüzünü yer etmesini; hele ortancıl kızınıza hediye edecek olduktan geri, istediği şimşek taşı olsun!» deyip yola düşmüş; az gitmiş, uz gitmiş, dağlar, beller geçerek, soğuk sular içerek altı ayla bir güz gitmiş; derken günün birinde devin mağarasına yetmiş; gayrı, neylemiş, netmiş, nemize gerek, nasıl ettiyse, öyle bir allem, kaf-lem etmiş ki, şimşek taşını almasıyla sihirli ırmağı geçmesi bir olmuş.

    Dev, tozu dumana katarak ardından koşup gelmiş ki Mıstık, ırmağın öte yanında, oturup duruyor.

    «Eee Keloğlan yapılı, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni, yetmedi mi? Bir de incili yorgandan ettin, bitmedi mi? Şimdi de şimşek taşından ediyorsun beni. Dilerim Allah'tan buna göz koyanın gözüne uyku girmesin!» diye öyle bir karış vermiş ki, tutarsa vay geldi ortancıl kardeşin başına.

    Mıstık:

    «Bre baş belası, iyiliğe kemlik edenlerin başı beladan kurtulmaz; niye bunları böyle ettin diye sorma bana; daha ne edip eyleyeceksin diye sor...» deyip sarayın yolunu tutmuş.

    Şimşek taşını görenlerin de gözleri kamaşmış:

    «Allah Allah, ne çıra gibi tütüyor, ne mum gibi bitiyor; gece gündüz işim işim ışıldıyor, gökyüzünden düşmüş bir yıldız sanki...» deyip ortancıl kızın çeyiz odasına kaldırmışlar.

    Mıstık'ın burnu bile kanamadan, dönüp geldiğini görünce, ortancıl kardeşin de elleri böğründe, muradı koynunda kalmış; gayrı nasıl bir dolap çevirsinler! Onlar kara kara düşünedursunlar, padişah Mıstık'ı da çağırıp niyetini sorunca, ne dese beğenirsiniz:

    «Padişahım, sevgi dediğin iki başlıdır. Bir ucu benim gönlümde ise, bir ucu da onun gönlündedir. Ben onun yolunda deli, divane olmuşum ne çıkar, bakalım küçük sultanın gönlü nerelerde havalanıyor?» demiş. Padişah da:

    «Yerden göğe kadar hakkın var oğul, her gönülde bir arslan yatar; ben de bunu böyle bildiğim için, önceden önce, küçük kızımın ağzını aradım, gördüm ki, kalbinde sen yatıyorsun; senin üstünde dönüp dolanıyor gönül kuşu; gayrı bir diyeceğin kaldı mı?»

    Bu söz üzerine Mıstık:

    «Öyleyse, başımın üstünde yen var, var ama! Benim ne büyük kardeşim gibi incili yorganım, ne de ortancıl kardeşim gibi şimşek taşım var! Böyle elim boş, yüzüm kara gerdeğe girersem, küçük sultanın başına kakınç olmaz mı? İyisi mi, ya devlet başa, ya kuzgun leşe... Şu mağarayı bir de kendi gözümle dönüp dolaşayım. Belki çam sakızı, çoban armağanı bir şey bulup gelirim...» deyip yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek bir arpa boyu yol gitmiş, derken devlerin mağarasına yetmiş.

    Dev, Mıstık'ı görünce dişlerini bilemeye başlamış:

    «Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde avucumun içine düşersin çekirge; gayrı lamı, cimi yok, avuç avuç kanını içeceğim senin!» demiş.

    Mıstık da boynunu bükmüş:

    «Haklısın dev baba, haklısın; bugüne dek kırdığım ceviz kırkı geçti ama ister inan ister inanma, o gün bugün yüreğime bir korku yapıştı: Bir gün gelecek, dev baba beni yiyecek... Bir gün gelecek dev baba beni yiyecek, diye uykuyu durağı yitirdim! Şamdandaki mum gibi, ırmaktaki kum gibi eriyip aktım. Böyle her gün ölüp dirilmekten-se dedim, kurbanlık koyun gibi kendi ayağımla geldim! Yiyeceksen, ye benil İlle şunu da bir kenara ya? ki, bu edip eylediklerimi kendi aklımla etmedim ben. Bunları bir ettiren var bana! Bu ne padişah baba, ne de iki kardeşimden birisi; daha ilerisi, gerisi yok, başım boş değil benim, başım! içinde cinler mi cirit oynuyor, periler mi top oynuyor, bilmiyorum ki. Daha demin, yolda biri oğlak olup önüme düştü, sinek olup omuzuma uçtu; derken gözden kayboldu ya, belki canıma kanıma karışmıştır. Aman deyim dev baba; sen, sen ol da, beni yerken boğazında kalmasın ha!» deyince, devin gözleri dönmüş:

    «Deme bre Keloğlan yapılı, demiş; tevekkeli değil, yüzünden, gözünden şeytanlık akıyor senin; Allah onların şerrine uğratmasın. Sana olmuş olanlar, bari bize olmasın; yedi adım ötede dur da tek ne istersen iste bizden!»

    Büyük mağaranın kapısını ardına kadar açmışlar ama, üstündeki başındaki cinler bizi de çarpmasın diye yanına, yöresine yaklaşmamışlar. Mıstık da, bıyık altında gülerek göz göz bütün mağarayı gezmiş, nerde ne olduğunu sezmiş ama, ne dev aynasına elini sürmüş, ne de bir iğnesine, hiçbiri gönlünü sarmamış. Derken, yeşil bir kafes içinde, yeşil bir kuş görmüş, tüyleri pırıl pırıl, gözleri yumul yumul bir kuş.

    «A kuşum, a cennet kuşum; nasıl olmuş da seni unutmuşum!» deyip almış onu oradan... Gider ayak, devlere de bir «Allahaısmarladık» diyecek olmuş ama, koydunsa bul onları yerinde!

    «Kim bilir korkudan başlarını alıp ne yana gittiler; gayrı cehenneme kadar yolları var. Şu garip kuşu da ellerinden kurtardım yal» deyip sihirli ırmağı geçmiş, sarayın yolunu tutmuş.

    Gel gelelim, bu cennet kuşu, ne şimşek taşı gibi sarayın gözünü kamaştırmış; ne de incili yorgan gibi parmaklarını ağzında bırakmış; görenler şöyle bir dudak büküp geçmişler. Hele kardeşleri, hele kardeşleri:

    «Adımızı bir paralık ettin, bir kuşun diyeti ne ki, ne hediye olsun. Yükte hafif pahada ağır, daha başka şey yok muydu sanki!» diye yeniden onu ölüme sürecek olmuşlar ya, Mıstık, bu sözleri kulağının arkasına atıp:

    «Adam sen de, kimsenin gözüne girmeye niyetim yok, beğenmeyen kızını vermesin; ben bir can daha kurtardım ya!» deyip başını öte tarafa çevirmiş.

    Ne ise, ister istemez, yeşil kuşu da küçük sultanın odasına kaldırmışlar. Böylece hediye tam***** varınca davullar vurulup, meydanlar kurulmuş. Padişah tamam kırk gün, kırk gece toy düğün edip ahdini yerine getirmiş.

    O sabah, Mıstık'la küçük sultan yeşil kuşun sesiyle uyanmışlar. Giyinip düzendikten sonra, gidip padişahın elini, eteğini öpmüşler Padişah da kızını görmüş, gö-nenmiş! güveysini görmüş; güvenmiş; öyle hediye vermemiş ama:

    «Evlatlarım; bu dünya, dört kulplu bir teknedir: ikisinden kadın tutar, ikisinden erkek... Bir gün gelir, bu teknenin başına geçerseniz, şu bir çift sözüm kulağınıza küpe olsun! Hele o güne dek, yeşil kafesli odanızda, yeşil kuşu dinleyerek gününüzü gün etmeye bakın» diye dünyalar değer bir baba öğüdü vermiş.

    Öteki kızlarıyla, öteki güveylerini de el öpmeye beklemiş ama, o gün ne incili yorgan odasının kapısı açılmış, ne de şimşek taşı odasının! Padişahın yüreğine bir Korku düşüp:

    «Acep, gözü götürmeyenlerden biri, yastık çerezlerine bir şeyler katıp katıştırıp da zehirlemiş olrnasm bunları!» diye kara kara düşünmeye başlamış. Vezir vüzera ise:

    «Padişahım, böyle korkuyu dalınıza kondurmayın, düğün deyip de geçivermeyin! O kadar konuğu indirip bindirmek dile kolay; kırk gün kırk gece insan öyle bir yorulur ki, doğulmuş ete döner; de yiğitse, gerdek gecesi sabahı başını kaldırabilsin. Alimallah yatak, çektikçe çeker adamı...» diye atıp eğirmişler ama, ertesi sabah gene onlardan bir ses, soluk çıkmayınca, «bunun altında bir çapanoğlu var ama, bunu da bilse bilse kardeşlerinin huyunu, suyunu bilen Mıstık bilir» deyip onu çağırmışlar; o da:

    «Vallahi padişahım; demeye ağzım varmıyor ama, gayrı saklayacak yeri kalmadı; Allah bilir ya, kardeşlerimi devlerin bedduası tutmuş olacak. Eğer böyleyse vay başlarına! Ne incili yorgan altındakiler uyanabilir, ne şimşek taşı odasındakiler uyuyabilir. Doğrusu ettikleri şurama çıktı. Böyle bir karış da ben verecektim ya, ne de olsa kardeştir, dilim dolandı yoksa. Zira ben onların yoluna başımı koydukça, onlar benim yoluma kuyu koymadı kazdı, bir kuru taht için...» deyip de, büyük taş altında kalasıca büyük kardeşlerinin kendisine oyn-sdıkları oyunu bir bir sayıp dökünce, padişah sakalını karıştırmaya başlamış:

    «Ya, demek bunların gözü ne incili yorganda, ne şimşek taşında, benim tacımda, tahdımda ha! ilâhi, böy-leîerinin gözünü toprak doyursun. Onlar ettiklerini çekiyor ama, ne olduysa, kızlarıma oldu. Kendi elimle başlarını nâra yaktım. Biri incili yorgan altında çürüyüp gidecek; biri de şimşekle çarpılmışa dönecek; ne yapmalı bilmem k"...» deyip vezir vüzeranın yüzüne bakmış ama, onlar bu derde merhem olamayınca Mıstık'a dönüp:

    «Hey oğul, üzüm üzüme baka baka kararır derler ama, sen onlara ne gözle bakılacaksa o gözle bakmış olmalısın ki, tek bir damarın bile kardeşlerininkine çekmemiş. Huyun, suyun ak pınardan daha ak, içine bîr saman çöpü bile karışmamış. Üstelik vereceği kadar akıl fikir de vermiş Allah. Devlet kuşu senin gibilerin basına konmayacak da, kimin başına konacak, küçük kızımın talihi varmış doğrusu. Şimdi, bir yolunu yordamını bulur da sarayımın üstüne çöken şu musibete bir çare bulursan, söz bir Allah bir, tacımı, tahtımı sana bağışlarım!» deyince. Mıstık ne desin, göze girmek isteyenler gibi eğirip bükecek değil ya.

    «Padişahım, demiş; her sözün benim için bir ferman ama, öyle her aklıma eseni yaparsam, ye emekler yele gider; ya dilekler sele gider. İyisi mi, iki saat olsun, mühlet verin de eni konu düşüneyim bir. Eme yarar bir çare bulabilirsem, gelir önüne dökerim. Vezir, vüzeranız da tartıp teraziler bunları, ondan sonra, Bismillah deyip baslarız ise!»

    Doğru söze ne denir. Mıstık, düşünmüş taşınmış; danışacaklara da danışmış ve gidip padişahın önünde el-pençe divan durarak:

    «Padişahım; devler de Allah'ın kulu; tutmasına onların da bedduası tutar ama, yetim ahi değil ki bu, yedi kat mermeri delip de geçsin. Bana öyle geliyor ki, şu incili yorganla şimşek taşı alınır da, bunların ah ü zarında olanlara verilirse, uyuyanlar uyanır, ama, uyanık olanları uyutmak zor gib geliyor biraz. Ne ise, hele siz şu dediklerimi yapın, yakıştırın, ötesini bana bırakın, elbet bir maval okur, onları da uyuturuz!» demiş; vezir vüzera da söylediklerini tartıp terazilemiş. Dediği gibi incili yorganı kapı ardında kısmetini bekleyen yetimin yetimi bir kıza vermişler, şimşek taşını da, başını kara kaplı kitaptan kaldırmayan derya gibi birine... Üstelik, Mıstık da okuyacağı mavalı okuyunca uyanamayanlar uyanmış, uyuya-mayanlar da uyumuş. Gayrı günlerini gün, gecelerini gece etmeye başlamışlar ama. büyük kardeşleri olsun ortancaları olsun, edip eylediklerinden öyle bir utanmışlar, öyle bir utanmışlar ki, hani yer yarılsa yere girecekler-miş. Ama padişah yine de ele güne karşı:

    «Tek param pul olsun da, kızlarım dul olmasın!» diye, ikisine bir çift laf ederek:

    «Be Allah'ın gafilleri, hiç mi feleğin aynasına bakmadınız? Sizde padişah olacak yüz, vebal taşıyacak omuz var mı ki, yağmur yağmadan sele gidiyorsunuz. Is-lâmın şartı beş; altıncısı da haddini bilmek! Baıi şu ettiğiniz, ayağınıza dolaştıktan sonra olsun, haddinizi, hududunuzu bilin de, bir daha çizgiden dışarı çıkmayın, yoksa karışmam, küçük kardeşinizin kılıcı başınızın üstünde!» deyip, gönlünden kopsa da, kopmasa da birer beylik vermiş bunlara; Mıstık'ı da başlarına padişah yapıp köşesine çekilmiş. Cümle âlem ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma daha düştü. Hakkından fazla hak istemeyenlerin başına...


    Bu masal Masallar / Eflatun Cem Güney / Kültür Bakanlığı / 1992 kitabından alınmıştır.

  2. #2
    blueice
    Misafir..

    Cevap: Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan

    tebrikler arkadaşım çok güzel....

  3. #3
    blueice
    Misafir..

    Cevap: Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan

    SIRMALI PABUÇ

    Eflatun Cem Güney

    ++Bir gün başımdan kavak yelleri esti... Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok... Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok.., Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok... Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım. Yürüdüm babam yürüdüm; gölgemi peşimde sürüdüm. Bir de baktım, bitmemiş bir ağacın dibinde üç tavşan. İkisi daha doğmamış, birinin de adı var sanı yok... Adı var sanı yok tavşanı avladım tüfeğimi pekme-zinen yağladım, yeniden düştüm yola, haydi avcılar başı uğurlar ola... Az gittim, uz gittim, çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek altı ayla bir güz gittim. Bir de baktım üç ev. İkisi yıkık mıkık, birinin de üstü açık, dört duvarı yok... Üstü açık evden üç hatun çıktı; ikisi yalan dolan, biri de Kaf Dağında doğan. Kaf Dağında doğandan bir kazan istedim, üç kazan verdi cebinden; ya Hint'ten gelmiş yahut da Çin'den. İkisi yamuk yumuk, birinin de kenarı var dibi yok... Dipsiz kazanı vurdum ocağa, ne baltaya baktım ne bıçağa; yok oğlu yok tavşanı doğradım kazana; göz değmesin, şu mavalı dizip, bozana ...++

    Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş; bir memleketin birinde de bir öksüz kız varmış. Anacığının toprağa düştüğü gün, onun da bağrına bir ateş düşmüş, benzine kül elenmiş; gayrı yüzü güler mi yetimin! Bari babası, baba olup da üstüne kol kanat gerse... Daha karısının toprağı kurumadan bir üvey ananın eline bırakmış onu... Üvey ana dersen, taş yüreklinin biri imiş. Kendi kızının elini sıcaktan soğuğa vurdurmazmış ama, bu kara yazılıya aman, zaman vermez, her yüke onu koşar, her yokuşa onu yorarmış, daha olmazsa, elekle su taşıtırmış çeşmeden. Öyle iken her yaptığı diken olur, gözlerine ba-tarmış. Çekilir kahır değil doğrusu, dağ olsa dayanmaz buna, başını alıp gidecekmiş, ya, şu sarı inekle küpeli horoz boynunu büküyormuş yoksa.

    Ahırın üstündeki kerevette yattığı için bunlarla öyle bir can, ciğer olmuş ki, âdeta, birbirlerinin halinden, dilinden anlamaya başlamışlar.

    Küpelisi sabah sabah baş ucunda öter: «Uyan öksüzüm uyan, dünyanın gamı da çok, demi de çok, kara gün kıyamete kadar sürmez. Senin başında öyle hayırlı sabahlar açılacak ki, bugün mü desem, yarın mı desem! Sen yüreğini temiz tut!» dermiş. İşte o zaman bu öksüzün yüreğinde bir ümit çırası yanar, öyle bir olurmuş, öyle bir oîurmuş ki, tutup küpeliyi ciğerine sokası gelirmiş.

    «Sırmalım!» dediği sarı inek de bu anadan gülmedik yetime ana olur; bir memesinden bal, bir memesinden kaymak verirmiş. O da, kızı gibi gider, boynuna saçılır ve anasına söyler gibi söylermiş her derdini.

    Bundandır, başlarından savmak için, sarı ineği önüne katar da yaymaya gönderirlerse yok mu, bütün dünyalar onun olurmuş.

    Günlerden bir gün, yine sarı ineği önüne katıp nerde yemlik, yeşillik bir yer varsa oraya götürmüş. O yayım yayım yayılırken, kendi de bir ağacın altında serilip yumak yumak yün eğirmeye başlamış. Bir de nerde var nerde yok, bir rüzgâr, dağdan dağa esip gelmiş; yününü yumağını alıp gitmiş...

    Öksüz kız neye uğradığını bilmemiş! Öyle ya analığı ne yel tanır, ne sel tanır; alim Allah bir süyümüne kurban eder onu, ya böyle bir yumak olursa, ne kıyametler koparır, var kıyas et gayrı!

    Bu korkuyla, vurulmuş gibi, yerinden fırlayıp yumağın peşine düşmüş. Yumak gitmiş o gitmiş, yumak gitmiş o gitmiş, ille velakin, ne bir çalıya dolanıp kalmış yumak, ne de bir ağaç dalı çekip almış onu, rüzgârın elinden... Yuvarlana yuvarlana varıp bir kulübeye düşmüş, öksüz kız da ardından... Bir de bakmış ki, ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna, hemen eğilip eline varmış.

    Meğer o ayna devran aynası imiş; neler geldi neler geçti felekten, hep ayan beyan görünürmüş ya, insan bu hatun kişi gibi erişmiş olursa... Bundandır, öksüz kız nasıl olup da gelip kapısına düştüğünü anlatmaya niyetlenirken. Akça Nine:

    «Yorulma kızım, demiş; ben neler neler gördüm; anasını kaybetmiş, kuzusunu meler gördüm. Hey ana ku-

    zusu! Senin başından da geçenleri biliyorum, kalbinden geçenleri de... Rüzgâr, yumağını elinden alıp kaçırdı değil mi? İyi saatte olsunlar, onunla bir kör şeytanın elini; dilini bağlayacaklar. Üvey anandan korkuyorsan, basımdaki yünden, yapağıdan al, alacağın kadar, yine eğirir, büker, yumak yapıp dökersin önüne!»

    Öksüz kız kulaklarına inanamamış :

    «Aman nine, o nasıl söz! Ben kendi başımı kayırır da, tutar sizin başınızdan bir tel koparırsam, Allah ne der; iki elim yanıma düşmez mi? Zaten ne yapsam üvey anamın gözüne batıyor. Destiyi kırsam da bir, suyu doldursam da, bahane mi yok onun için. Varsın, yumağı yele verdimse o da beni sele versin, ne çıkar, bir güne bir gün gülmedik-ten geri...» deyip de, ah ü zara başlayınca, Akça Nine:

    «Ağlama kızım ağlama; sende bu cevher, bu yürek olduktan sonra, o güldürmezse Allah güldürür bir gün, he'e sen şu yüzünü, gözünü bir yıka'» deyip de ellerini ona doğru uzatmaz mı! Sihir mi des^em, keramet mi de-se.n, ne desem, on parmağından damla damla nur damlamaya başlamış. Öksüz kız da, ne olduğunu bildiği yok ya, şifa niyetine deyip yüzüne gözüne sürmüş, sonra da Akça Ninenin duasını alarak sarı ineğin yanını bulmuş ve-lakin eve dönünce bir kızılca kıyamet kopmuş!

    Üvey anası, tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten geri:

    Bir de bakmış ki ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna...

    «Amanın ne günlere kaldık, iyi ki üstümüze taş yağmıyor. Huuu, efendi; gel de kızının marifetini gör. Gayrı ben onu bu kapıya bastırmam. Üzüm üzüme baka baka kararır. Benim ev'de gül gibi kızım var!» yaygarayı basınca, yer yerinden oynamış. Bir de babası gelip görmüş ki, ne görsün; kızının şekli şemaili değişmiş: kaşları kalem olmuş çekilmiş, kirpikleri top top olmuş sürmeden, dudakları kan kırmızı, yanakları püskürme ben!

    Adamın aklı fikri durmuş:

    «Kız, tuz - ekmek haini, demiş; kızım demeye dilim varmıyor sana, bu ne, bu yüzündeki allık, bu ne gözündeki sürme? Kapımıza kara sürüp de adımızı on paralık mı edeceksin. Şimdiden geri bu evde yerin yok. Hangi yolsuz yoldan çıkardıysa seni, git onun eşiğine yüzünü sür!»

    Kızcağız böyle iki taraflı bir yaylım ateşine tutulunca, neye uğradığını bilememiş; kanı, iliği kuruyup, olduğu yerde donup kalmış. Nerdeyse gözleri kararıp düşecekmiş ya, bacılığı olacak başına bir yumruk indirip de, aynayı eline verince ayılmış; hele bir aynaya bakıp da yüzünden, gözünden nur aktığını görünce, bunu Akça Ninenin kerametine verip:

    «Demek bühtan üstüne bühtan ettiklerinin sebebi bu ha! Ben de yüzümde bir yüz karası var sandım...» diye; melûl mahzun ağlamaya başlamış. Ağladıkça güzelleşmiş, güzelleştikçe güzelleşmiş, huri iken melek olmuş. İşte o zaman hikmeti hüda sarı inek dile gelip:

    «Hey Allah'ın zalimleri; ağzınız nasılvarıyor da şu öksüze dil uzatıyorsunuz. Doğan ayda, batan gün de kara var onda yok. Ben de şahidim, yer gök de şahit buna!» deyince ötekiler neye uğradıklarını bilememişler; babası olacak bir dönüp ineğin gözüne bakmış, bir dönüp kızının yüzüne bakmış, sonra karısına:

    «Öyle ya, akıl var, yakın var, bu kızın yüzündeki allık pulluk olsaydı bu gözyaşı seline dayanır mıydı?» diye, ömründe bir defa doğru söyleyecek olmuş ya, üvey

    ana inanır mı, inanmamış; alıp götürmüş kızı başından kırk kazan su dökmüş, velakin ne kaşlarından bir elif silinmiş, ne de benlerinden bir nokta. .

    O zaman o da dilini ısırmış:

    «Acep dağda belde bir uğrağa mı uğradı, git gide güzelliği kan ediyor bu kızın; nasıl etsek de ağzından alsak bunu!» diye söylenmiş kendi kendine...

    O günden beri öksüz kızın sağına geçmişler, soluna geçmişler, estek edip köstek etmişler; kulübenin de kulübedekinin de karametini öğrenmişler, gayrı durur mu! Daha gün doğmadan sarı ineği kendi kızının önüne katmış...

    Allah insanın kavline göre vermez, kalbine göre verir! Neyse, inek gitmiş, kız gitmiş, duman gitmiş, toz gitmiş, derken o yemlik yeşillik yere yetmiş. Sözde b' da, yün eğirip yumak yapacak olmuş ya, ömründe eline aldığı şey mi; yüzüne gözüne bulaştırmış; yel neylesin onu, sel neylesin onu! Bakmış ki olacak gibi değil, kendi ayağıyla götürmeye kalkmış, kalkmış ama, bu güne dek ne yaşa basmış, ne taşa, inişe yokuşa dayanır mı? Bayır aşağı, yumak misali yuvarlana yuvarlana kan revan içinde kalmış. Güç bela kendini kulübeye atmış ama. Akça Nineyi görünce, gözlerine inanamamış:

    «Vay, nur yüzlü dedikleri de, bu paslı, pasaklı kan mı? Saçı başı örümcek ağı gibi, yüzünden de melanet akıyor, cadının biri!»

    Deyip ne eline varmış, ne eteğine; başlamış kem Küm etmeye:

    — Cadı karı, ne eğirip dokuyorsun burada?

    — Kimin ne olduğunu bir Allah bilir kızım, kim ba-

    na ne gözle bakarsa, ben de ona o gözle görünürüm. Eği-rip dokuduğuma gelince, bu herkesin kalbine, niyetine bağlı; kim ne eğirirse onu dokurum! Hani dilim varmıyor ama, baban hayrına şu saçıma başıma bakar mısın kızım?

    — Saçın başın bakılacak gibi değil, cadı karı!

    — Şu yüzümü, gözümü olsun bir siler misin kızım?

    — Yüzün gözünde silinecek gibi değil, cadı karı!

    — Ya, öyle mi kızım, belki bir yerine bulaşmıştır, gel şu elini yüzünü bir yıka! deyip de, on parmağını uzatınca —körün istediği de iki göz değil mi— hemen elini, yüzünü yıkamış ve sarı ineği önüne katıp evine dönmüş dönmüş ya, anası onu öyle görünce, kanı, iliği kuruyup, yetmiş iki bin damarı birden çekilmiş:

    Bu hal karşısında kızı bir tuhaf olup:

    «Bre ana, ne oldu böyle sana; dilin dişin mi kilitlendi, ağzını açıp da bir harf etmiyorsun?» diye sorunca anası ne «he!» diyebilmiş, ne «yok!» diyebilmiş, aynayı yüzüne tutmuş. Bir de bakmış ki ne görsün! Ne kaşiarın-da kaş kalmış, ne gözlerinde kirpik, felek tırnak çalmış gibi, yolum yolum yolunmuş yüzleri, Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olan kız, yedi yerinden kurşunla vurulmuşa dönüp elindeki aynayı taşa çalmış:

    «Gördün mü başıma gelenleri! Gayrı, kim başını kaldırır da yüzüme bakar!» diye ah ü zara başlamış. Bunun üstüne evin içinde bir fırtına kopmuş. «Senin yüzünden oldu!» yine o anadan gülmedik öksüze yapmadıkları kalmamış. Nerdeyse, derisini bile yüzeceklermiş ya, yine sarı inek dile gelip de:

    «Hey Allah'ın insafsız kulları; suç, günah onda değil ağzından çıkanı kulağı duymayan kızınızda. O ermiş erişmiş hatuncuğa karşı öyle ipe sapa gelmez laflar atıp eğirdi ki, dağın taşın bile yüreği parçalandı; ettiği eylediği yanına kalır mı; maymuna, şebeğe döndü işte... Gayrı ister öğünün, ister taşlar alıp döğününl» demez mi! Üvey ana büsbütün köpürüp küplere binerek sarı ineğin üstüne yürümüş:

    «Sus, adamdan azma, sen de mi söz sahibi oldun, sebebin asıl büyüğü sensin, sen! Seni tutup da yaymaya götürmeselerdi ne şu, yüzüne bakanın kırk yıl kısmeti kesilen kızın ekmeğine yağ sürülürdü, ne de benim has kızım, elmas kızım, böyle yolunmuş çil tavuğa dönerdi; senin de sütün başını yesin; onun da güzelliği soyha kalsın üstünden!» deyip de Hacı kasabın yolunu tutunca, öksüz kız eline, eteğine sarılarak:

    «Kıyacaksan bana kıy, bu ağızsız,dilsize kıyma; hangi inek dile gelir de konuşur; demek onu bir söyleten var; bir tüyüne dokunursan, Allah'ın huzuruna ne yüzle çıkarsın sonra!» diye yalvarıp, yakarmış ama, üvey ananın gözlerini kan bürümüş bir kere... Büsbütün öfkelenerek:

    «Be öksüz dana demiş; bana akıl verecek bir sen mi kaldın, sen kendi başını kayır; hele onun üç avuç kanını içeyim bir, senin de anandan emdiğini burnundan getireceğim!» deyip de gidince, kız, sırmalısının boynuna sarılarak, süyüm süyüm ağlamaya başlamış:

    Çok sürmemiş. Hacı kasap da kanlı bıçaklarıyla kapıdan girmiş! Velakin sırmalı, ne «maa!» demiş; ne «moo!» demiş; götürüp başını kasaba teslim etmiş. Adam üvey anaya dönerek:

    «Ne malûm olmaz ki bu mahlûkalara, ölecekleri malûm olmasın; sarı sinek gözlerine göründü mü, ken-

    di ayaklarıyla gelip başlarını verirler böyle!» deyip bıçağı sürmüş ama, bıçak kesmemiş. «Bismillah» deyip bir daha sürmüş, yine kesmemiş; bir daha sürmüş, yine kesmemiş! işte o zaman Hacı kasap, sakalını avcuna alarak:

    «Allah Allah; benim bıçağım taş olsa taşı keser; bunda bir hikmet var. Doğrusu ben bu mübareğin kılına do-kunamam gayrı!» deyip bıçağını atmış ama, üvey ananın ağzını bıçak açmamış! Velakin, o günden beri ne kır ne bayır; ne ot, ne çayır; birine bir avuç saman, birine bir dilim ekmek; böylece ikisinin iflahını kesmeye kasdetmiş, kasd-etmiş ya öksüz kız ekmeğini yemez, gözyaşıyla ıslatıp sırmalısına verirmiş; o da ak sütüne bal kaymak katıp öksüzüne içirirmiş. Aradan aylar yıllar geçmiş; öfkeler, kinler geçmemiş! Gayrı biz ne diyelim, Allah vursun mizanına!

    O günlerde konaklardan birinde bir düğün varmış. Herkes mühür mumuyla çağrılacak değil ya, konak bu... Açık kapı çok, girme diyen yok! Gününü gün etmek isteyenler dolup dolup boşalıyormuş.

    Kambersiz düğün olur mul Üvey ana da «has kızım, elmas kızım!» dediği maymun suratlı kızını giydirip kuşatmış; kaşlarına kalem, gözlerine sürme çekip «ver elini düğün evi!» demiş, demiş ama, kapıdan çıkarken başını ahıra uzatıp:

    «Kız, öksüz dana; ben kendi ciğerparemi düğüne götürüyorum. Bu günlük seni ahırdan çıkarayım da kapıya bacaya göz kulak ol; bir iğneme ziyan olursa iğneli yayıkta bil kendini!» diye üvey krzına bir göz dağı vermeyi de unutmamış. Yetimin bağrı yufka olurl O acı soğan sözlü karının söyledikleri kurşun gibi işlemiş yüreğine... Kendini tutamazsa ne yapsın! Sırmalının boynuna sarılarak, bir söyleyip iki dökmeye başlamış:

    «Ah sarım, sırmalım; sen bu insanları bilmezsin! Çoğu babalar baca tütünü; ana güder kuzuyu; Allah benimkini aldı, başkalarınınkini almasın; anasız kuzuyu kim yedor, kim güder; kim alır da düğüne gider; hele bir de bir üvey ana eline düştü mü, vay geldi başına! Daha olmazsa öyle iğneli laflar eder ki, iğneli yayığı mumla aratır. İnsan güzel olmuş ne çıkar... Felekte bir gün görmedikten geri... Vay ne olur, ne olurdu; o Akça Nine bana verdiğini üvey bacıma verseydi de, kıskançlık dişleri olsun etime işlemeseydi!»

    O, böyle ah ü vah ederken sarı inek dile gelmiş: «Ağlama öksüzüm ağlama» demiş; «bir gün bir ağaç perisinin eli değmişti alnıma... Değdiği yerde üç kıl seğiriyor şimdi. Bu, ya o periden bir işaret, ya da o nur yüzlü karıdan rr.üjde, bir beşaret: Sen hele şu kıllardan birini kopar da yak bakalım, Allah ne gösterecek!..»

    Öksüz kızın gözlerinde bir ümit çırası yanmış; bu çıra ile kıllardan birini yakmış; bir de bakmış ki, ne görsün kapının önünde bir araba, arabanın içinde dürülü bir bohça, bohçanın arasında da, tellisinden pullusuna, allısından bindallısına kadar düğunlük diye ne ararsan var. Kızcağız baktıkça bakmış, kuruyup kalmış buna!

    Bunun üstüne sırmalı:

    «Haydi benim öksüzüm; kuruyup kalma, yetim kuşun yuvasını Allah yapar; giyin,.kuşan da git gayrı: düğün evinin gözü de bir güzel görsün, senin de gözün gönlün açılsın biraz!»

    Kızcağız da özenmiş, bezenmiş; giyinip düzenmiş, olmuş sana bir bal paluzesi! Rengini gülden almış, kokusunu menekşeden... Hele o saçlar, sümbül sümbül, topuklarını dövüyor, gözleri dersen, humar humar, kan üstüne kan ediyormuş.

    O böyle teliyie, puluyla; yeşiliyle, alıyla kapıdan girmez mi, kol bastıya uğramış gibi düğün evinin ağzı dili tutulmuş; «acep hangi bağın gülü hangi bahçenin sümbülü?» der gibi, birbirlerinin yüzüne bakmışlar ama, yer yüzünde görülmüş mü böylesi? Tabiî tanıyjp eden olmamış. Düğün başı bile «sakın saraylı olmasın bu!» deyip vezir, vüzeranınkileri bırakmış; onun etrafında pervane olmaya başlamış. Gayrı çalmış sazlar coşkun coşkun, söylemiş kızlar nazlı nazlı... Düğün evi düğün etmiş, öksüz kız da gününü gün etmiş.

    Bir köşede büzüm büzüm büzülmüş üvey anasıyla, tuba kazı gibi süzüm süzüm süzülen üvey bacısının yan yan kapıya baktıklarını görünce, «vakit, saattir!» deyip, kalkmış; tıpkı gelirken karşılandığı gibi, giderken de yedi yerden eteklenerek uğurlanmış ama, «Havuzlu meydan» dedikleri meydandan geçerken, nasıl olmuşsa, pabucunun teki havuza düşmesin mi! Girilmez ki girsin, alınmaz ki alsın... Üzülmesine üzülmüş ama, «elbet bunda da bir hayır vardır!» diye hayra yorumlayınca, yüreğine bir su serpilmiş; daha durur mu ya, ele güne görünmeden başka bir çalıya takılıp, karaya sürünmeden eve dönmüş, üstünü başını değiştirip, yine o kırk yerinden kırk yamalığı dökülen çulun, çuvalın içine girmiş; derken ötekiler de kel fatma gibi kabara kabara çıkıp gelmişler:

    — Kız, kapı mandalı, kapıyı, bacayı tim, bekledin mi?

    bekle demiş-

    — Bekledim ana, bekledim ama, bir Allah'ın kulu gelip de kapımızı çalmadı!..

    — Bre öksüz dana; dağda, bayırda kim kaldı ki, gelip de kapımızı çalsın; kim var, kim yok, arı kovanı gibi düğün evine dolup boşaldı. Hani kızcağızı adam yerine koyduğundan değil ya, hasedinden çatlasın diye, düğün evini anlatmaya başlamış:

    «Hepsi ne ise, ne ya, hele öyle bir güzel geldi, öyle bir güzel geldi ki düğüne, doğrusu analar doğurmaz onun gibisini! Kim bilir hangi peri padişahının kızıydı; görenlerin ömrü, günü arttı ya, ille benim yüreğim bir kat daha yağ bağladı! Neye mi dedin öksüz dana bu misli menendi görülmedik güzel bunca kökzadeleri, otzadeleri bıraktı da, gele gele gelip benim yanıma oturdu; has kızımı, elmas kızımı da öyle sevip okşadı, öyle bir sevip okşadı ki» diye birin yanına bin katarak atıp eğirdikçe, öksüz kız da gülmemek için dilini dudağını ısırıp duruyormuş.

    Neyse, varsın o yalan üstüne yalan dizip koşadur-sun, gelin biz haberi öteki yüzden verelim:

    Bir gün, bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş, vc.'akin, bu başı yatık hayvanın başını suya eğmesiyle çckmer-i ve kalem kulaklarını dikip geri geri çekilmesi bir olmuş. Bu ürkekliğe bir mana veremeyen şahzade eğilip bakmış ki havuzun dibinde pırıl pırıl bir şey... Bir de çekip çıkarmış ki, telli pullu bir pabuç ama, görülmüş gibi, görülecek gibi değil; makas kesmemiş, iğne batmamış...

    Padişahın oğlunun ağzı bir karış açık kalmış:

    «Allah Allah demiş; bu, bu kadar güzel olduktan geri. ya bunu giyen güzel, ne güzeldir kim bilir!»

    O sırada iki büklüm bir kocakarı da yerleri yalaya yalaya geliyormuş. Şahzadenin ah ü vahi kulağına gelince, yarı belini doğrultarak söyle bir göz ucuyla bakmış:

    «Ey oğul, demiş; ben bu pabucu birinin ayağında görmüştüm düğünde, havuzun içinde ne geziyor bu! Sa-

    Bir gün bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş... At ürkmüş... Havuzun dibinde bir pabuç!...

    kın haramiler yolunu kesip de dağa kaldırmasınlar? Eğer öyle ise, yanarım doğrusu... Kurda kuşa yem olacaklardan değildi. Bütün düğün halkının gözü üstünde kalmıştı, huri mi desem, peri mi desem, ne desem; tâ öylesine bir güzeldi!» deyip de yürüyüp gidince, şehzadenin yüreğine bir ateştir düşmüş' Gayrı iki bir der mi! Hemen atlılar kaldırıp dağı taşı taratmış, her yeri adım adım aratmış ya, gidenler başları yerde dönüp gelince, ateş bacayı sarmış, kıvılcımları sarayın üstüne yağmamış olur mu? Anası, babası bir yandan vezir, vüzera öte yandan yanıp yakılmaya başlamışlar. Böylece sırmalı pabuç havuz başından arz odasına, arz odasından da kubbe altına düşüp bir çene /arışıdır başlamış. Üç gün üç gece kılı kırk yarmış, ince eğirip sık dokumuşlar ama dipsiz ambar, boş kiler., söylenenler ceviz kabuğunu doldurmamış. Derken, gün görmüş, umur görmüş bir vezir:

    «Bre akça kocalar, demiş; bizim dağlardan kuş uçmaz, kervan geçmez, kırk haramilerin adı mı olur, ne diye oraları elek felek ediyorsunuz? Bu kız bir peri kızı değil de, bir ana baba kuzusu ise, yer yarılıp yere girmedi ya, îlbette kendi işinde, kendi aşında, kendi ocağının başındadır. Şimdi ak ağalar kapısından iki ağa çağırıp kapı Meğer padişah da kafes ardından bunları dinliyormuş, bu sözlere aklı fikri yatmış.

    O günden beri ak ağalar sırmalı pabuç ellerinde, pa-dişahm fermanı dillerinde, yetmiş iki mahalleyi dolaşıp, dk kapı, kara kapı derken, kara yürekli karının kapısına gelmişler.

    Üvey ana, ak ağaların elinden pabucu çekip, kendi ayağına giymek istemiş, olmamış; kendi ayağından çıkarıp kızının ayağına geçirmek istemiş, yine olmamış.

    Ağalar burada aradıklarını bulamayınca, başka kapıya yönelmişler ama, komşunun biri:

    «Canım teli pulu dökülecek değil ya, bir de öksüz giyse şunu, ne olur sanki; o da bu evin kızı değil mi?» diyecek olmuş ya, üvey ana kaşlarını çatıp:

    «ilahi komşu sen de! Kıza, kuzuya benzer nesi var onun; çalı süpürgesi gibi, ahır kapısında dayalı duruyor; yanına yaklaşanın burnu dibinden düşer, ele, güne çıkarılacak şey mi?»

    Velakin ak ağalar, bu işte bir güve yeniği olduğunu sezerek:

    «Hatun kişi ferman büyük yerden; biz kılı kıldan ayırmıyoruz, o da Allah'ın kulu değil mi?» deyip de ayak direyince, üvey ana çar naçar, varıp ahırın kapısını açmış; bir de ağalar bakmış ki ne görsün, öksüz kız dedikleri hiç de çalı süpürgesine benzemiyor, çöplükten bitmiş ama gül bitmiş; pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş.

    işte o zaman üvey ana dilini ısırmış; ak ağaların da parmağı ağzında kalmış.

    Başı büyük ağalar, ne yaptılarsa kızın ağzından bir harf çekip alamamışlar ama, kaşından, gözünden okuyacaklarını okuyarak:

    «Kızım demişler, Allah yüzüne baktı; başına bir devlet kuşu konacak, vaktine hazır ol!»

    İyi ama, üvey ananın karnı götürür mü bunu! Bir ayın, oyun edip öksüz kızın yerine kendi kızını, saraya gelin etmeyi kurmuş. Elbette minareyi çalan kı'ıfını hazırlar. Kızının, ağzını yüzünü, başını gözünü, düzeltmek için boyamadığı boya kalmamış, ama mayası ne ki boyası

    öksüz kız pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş.

    ne olsun; er geç foyası meydana çıkar ya, karının gözü bağlanmış bir kere, burnunun üstünü görebilir miî

    Sabah sabah, gelincile. gşiip kapıya dayanınca, üvey ana da telleyip pulladığı kızını götürüp yamaçlarına dayamış. Gelinciler başını kaldırıp şöyle bir, tepeden tırnağa süzdükten sonra:

    «A canım, demiş; böyle günde ay ouıuta girer mi? Al duvağını açın da, ay yüzünü görelim bir gelinin!»

    Üvey ana duymazlıktan gelince, gelenlerden biri kalkıp açmış ki, ne görsün, adamdan azma, dişleri kazma; üç buçuk telli, kurbağa belli; kaş göz dersen görünmüyor sürmeden! Gözlerine inanamamışlar.

    Allah Allah! Ak ağaların «çöplükte bitmiş ama, gül bitmiş diye, yere, göğe konduramadıkları da bu mu! Hani öyleyse havuza düşen pabucun teki?» deyince, üvey ananın etekleri tutuşup kem küm etmeye başlamış:

    — Pabucun teki havuza düşünce, bende ötekini kaldırıp dereye attım!

    — Dere ne oldu?

    — Öküzün biri içtil

    — Öküz ne oldu?

    — Dağa kaçtı!

    — Dağ ne oldu?

    — Yandı bitti kül oldu!

    Kabilinden yalan üstüne yalan tekerleyip yuvarlayarak gözlerini kütlemeye çalışmış ya, bakın Allah'ın işine! Küpeli horoz kapının ağzına gelip de:

    «Öksüz kız tandırda... tandırda...

    Öksüz kız tandırda... tandırda...» diye ötmeye başlamasın mı!

    Gelincilerin başı:

    «Bu ağızsız, dilsiz mahluku Allah söyletiyor!» deyip da tandıra doğru yürüyünce, üvey ana önüne dikilerek:

    «İlâhi yenge sultan, şu aptesli ağzımla bana inanmıyorsunuz da yumruk kadar horoza mı inanıyorsunuz?» diye örtbas etmeye yeltenmiş ama, yenge sultan fermanın ucunu gösterince, akan sular durmuş; gayrı çevireceği dolabı çevirebilir mi, ölüm teri dökerek, varıp tandırın kapağını açmış. Bir de ne görsünler, o gün, o düğünde gördükleri dünya güzelil

    Neye uğradıklarını bilememişler. Neden sonra öksüz kız, ağız dilden söz açıp da üvey ananın elinden çektiklerini bir bir sayıp dökünce, yenge sultanın da gözleri dolup:

    «A kara yürekli karı; Allah'tan da mı korkmadın, edip eylediklerini şimdi varıp padişah katına ulaştıraca-ğim; şimdi dile dilediğini, kırk satır mı? Kırk katır mı?» deyince, üvey ana bir dönüp kendi kızının yüzüne bakmış, bir dönüp üvey kızının yüzüne bakmış, ve sonra başı öne düşmüş.

    İşte o zaman öksüz kız:

    «Ak yürekli yenge demiş; bana ettiklerini ne kırk satırla ödeyebilirler, ne kırk katırla... Bir var ki bu da bir ana, bunun da bir kızı var; bana oldu olanlar bari ona olmasın; anası günahını kanıyla öderse, kızı da benim gibi bir üvey ananın eline düşer sonra... iyisi mi, ben Allah'a havale ettim; gayrı ne padişaha duyurun, ne de padişah oğluna; aramızda bir sır olarak kalsın bu!» deyince ana kız gelip eline eteğine sarılacak olmuşlar ama, ne elini vermiş, ne eteğini; kendi eğilip yüzlerini gözlerini öomüş ve sonra sakladığı bohçayı çıkarıp güller gibi giyinmiş, serviler rjibi süzülmüş önlerinde!

    Dünya bir yana onlar bir yana... Sırmalısı ile küpelisini unutur mu hiç. İkisini de saray çiftliğine gönderdikten geri, varıp gelin arabasına kurulmuş, yenge sultanla beraber...

    Bütün saray sevinip seyran eylemiş, donanıp devran eylemiş ve kırk gün, kırk gece öyle bir toy düğün eylemiş; öyle bir toy düğün eylemiş ki, felek bile bir yaşına daha girmiş; öksüz kızla, padişah oğlu da ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine; gökten üç elma daha düştü; yüzü gülmedik yetimlerin başına...

  4. #4
    Eski Üye Nil@y - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2006
    Mesaj
    2.227
    Rep Gücü
    327

    Cevap: Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan

    Tesekkurler canim ben sirmali pabuc'u eklemeye hazirlanirken sen ekledin emegine saglik..devaminin gelmesi dilegiyle..

  5. #5
    blueice
    Misafir..

    Cevap: Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan

    KELOĞLAN VE KUYUDAKİ DEV :.

    Bir varmış, bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde develer tellalken, pireler berberken, ben annemin beşigini tıngır mıngır sallarken; ülkenin birinde bir kasaba varmış. Bu kasabanın kenar mahallelerindeki bir kulübede, çok fakir bir keloğlan ile ihtiyar annesi yaşamakta imiş. Keloğlan çok akıllı ve becerikli olmasına rağmen çalışmaktan hoşlanmaz, tembel tembel evde oturmayı, ne buldu ise yiyip, içmeyi ve uyumayı severmiş. Tembel mi tembel, saçsız kafası ile de çok çirkin olduğu için herkes ona keloğlan dermiş. Keloğlan'ın ihtiyar annesi ise el çamaşırı yıkar, hem kendini, hem de tembel keloğlanı beslemeğe çalışır, zorluklar içinde geçinirlermiş.
    Her nasılsa Keloğlan'ın canı çarşıya çıkıp dolaşmak istemiş. Bir de bakmış ki, uzakta bir kalabalık var. Kalabalığın ortasında bir adam bağıra bağıra bir şeyler söylüyor. Kalabalıktaki insanlarda onu dinlermiş. Bizim Keloğlan'da kalabalığa sokularak bu adamın dediklerini dinlemiş. Adam meğer şehrin tellallarından biriymiş. Keloğlan'ın dinlemekte olduğu tellal şöyle demekteydi.
    -Ağır bir iş için bir adama ihtiyaç vardir. Bu işi görecek adama yüz altın verilecektir. Talip olacak kimse varsa ortaya çıksın....
    Keloğlan etrafta toplanan kalabalıktan ses seda çıkmadığını görünce ve bu işin sonunda yüz de altın verilecegini öğrenince tellal'a:
    -Bu işi ben yaparım, yalnız bu yapılacak işi hemen bana söyle, demiş.
    Tellal Keloğlanı şöyle bir süzdükten sonra, gözü tutmamış olacak ki:
    -Oğlum, sen bu işi yapamazsın, iş çok zordur. Bunu ancak akıllı, becerikli ve cesur adamlar başarabilir. Ben bunları sende göremiyorum, deyince; Keloğlan:
    -Ummadığın taş baş yarar. Ben bu işi başarırım, diye cevap vermiş. Etrafta toplanan kalabalıktan alaylı gülüşmeler yükselmiş. Bu sırada tellal onun biraz da fakir haline acıyarak:
    -Pekala oğlum...Madem ki kendine güveniyorsun sana şimdi yapacağın işi tarif edeyim...Uzak bir ülkeden mal getirmeye gidilecek... Yolculuk at sırtında olacak, ama sen bu yolculuğa katlanabilecek misin?.. diye sorunca.
    Keloğlan:
    -Ben yaparım dediğim her şeyi yaparım. Elbette katlanırım, karşılığını vermiş. Tellal:
    -Madem ki bu kadar güvenin var, bende sana bu işi veriyorum...Paranı şimdi mi, yoksa dönüşte mi istersin? Keloğlan da:
    -Şimdi verinde birazı yanımda bulunsun, geri kalanını anneme harçlık bırakırım, der.
    Bu şartlarla anlaşmaya varan Keloğlan sevinçle annesine koşarak durumu anlatır ve yanındaki parayı annesine bırakarak veda edip yapacağı işe gider.
    Toplantı yerine gelen Keloğlan, yolculuğun hazır olduğunu ve kafilenin kendisini beklemekte olduğunu görür. Kafile başkanı Keloğlan'a hazır olup olmadığını sorar. hazır olduğunu öğrenince küçük kafile hemen atlara binerek yola koyulur... İki gün durup dinlenmeden yol alırlar. Üçünçü gün Keloğlan'ın at sırtındaki yolculuktan vücudunun her tarafı ağrımaya başlar. Ama verdiği sözü ve aldığı parayı düşünerek sabırla yola devam eder. Artık akşam yaklaşmıştır. Kafile başkanı mola için kervanı durdurur. Keloğlan biraz dinleneceği için sevinmiştir. Ama bu sevinci çok sürmez. Atlar bağlandıktan sonra kafile başkanı kendini çağırır. Keloğlan'a der ki:
    -Keloğlan, şurada bir kuyu görüyorsun...
    -Evet, der bizim Keloğlan.
    -İşte şimdi, o kuyuya ineceksin... Korkmazsın değil mi?...
    Keloğlan kuyunun yanına gider bir sağına, bir soluna ve eğilip içine bakar, kafile başkanına dönerek:
    -Ne var bunda korkacak, elbette inerim. der. keloğlan korksa bile korktuğunu belli etmemeğe çalışarak kuyuya inme hazırlıgına başlar. Etrafını saran yol arkadaşları Keloğlan'ın beline kalın bir ip bağlarlar, kuyuya sarkıtırlar.
    Keloğlan kuyunun yarısına gelince sağ tarafında karanlıkta aniden bir kapı açılır. Adamın biri Keloğlan'ı kucakladığı gibi bu kapıdan içeri çeker... Neye uğradığını anlayamayan Keloğlan kendine gelince, bir de ne görsün!.. Geniş bir bahçe ve bu bahçenin ortasında büyük bir saray durmuyor mu?.. Sarayın bahçesinde güllerin arasında Dünya güzeli bir kız oturmuş, arkasında bir dudağı yerde, bir dudağı gökte iri ve koyu siyah renkte bir zenci ayakta durmakta. çiçeklerin arasında bir tavus kuşu dolaşmaktadır. Şaşkınlıkla bunları seyre dalan Keloğlan birden arkasında gürleyen bir sesle aklı başından gider. Dönüp bakınca, ne görsün?... Koca bir dev. Arkasında durmuyor mu!.. Dev korkunç bir sesle:
    -Eyyyy, adem oğlu!... Söyle bakalım, şu gördüklerinden hangisi daha güzel?..
    Keloğlan korkudan tir tir titremeğe başlar. Ne cevap vereceğini şaşırır ama, biraz sonra aklı başına gelir ve biraz düşündükten sonra:
    -Gönül neyi severse güzel odur sultanım, der.
    Dev, aldıgı cevaptan memnun gibi görünür ve Keloğlan'a tekrar sorar.
    -Şu kız çok güzel, şu tavus kuşu çok hoş ama, şu zenci çok çirkin, çok kötü!.. Buna ne dersin?..
    Keloğlan artık ilk şaşkınlık ve korkudan kurtulmuştur. Yine cevabı yapıştırır:
    -Gönül neyi severse, güzel odur sultanım, diye tekrar aynı cevabı yapıştırır.
    Aldığı cevaptan çok hoşlanan dev, Keloğlan'a:
    -Aferin, sen akıllı bir çocuğa benziyorsun diye Keloğlan'a hemen yanındaki, ağaçtan kopardığı üç tane büyük nar'ı verir. Ve:
    -Al bu narları. Dönüşte annenle birlikte yersin, diyerek Keloğlan'ın yanından ayrılmış. Meğer Dev, her kuyuya inen insana bu soruları sorar fakat, bir türlü istediği akıllıca cevabı alamayınca çok kızar, hemen kellesini uçurur, sonra da etlerini yer, kafatasını sarayın duvarlarına asarmış. Böylece kuyuya inenlerin çoğu, Dev'in bu soruları karşısında kimi kız güzel, kimi tavuskuşu diye Dev'e cevap verirlermiş. Bu cevaplardan memnun kalmadığı için kuyuya inen bir daha yukarı çıkamazmış. Dev'in yanından ayrılan Keloğlan tekrar çıkış kapısına gelip yukarı nasıl çıkacağını düşünürken birden yukardan, su almak için sarkıtılmış bir kovanın kendisine doğru geldiğini görünce, Keloğlan hemen bu kovadan tutarak yukarı çıkar.
    Keloğlan'ı sapasağlam yukarı çıktığını gören arkadaşları, şaşkınlıktan ağızları bir karış açık, gözlerine inanamazlar ve birbirlerine bakışırlar. Zira kervancılar bu kuyudan su almak istedikleri zaman her seferinde Dev'e bir insanı kurban vermeleri adetmiş. Yol arkadaşları onu böyle sapasağlam, güler yüzlü görünce tabii şaşkınlıktan kendilerini alamamışlar. Kafile başkanı merakını yenemeyerek keloğlan'a:
    -Şimdiye kadar bu kuyuya salladığımız adamlardan hiçbiri geri dönmemiştir. Sen nasıl oldu da bu kuyudan sağlam çıktın evlat?...
    Keloğlan güler yüzle şu cevabı verir:
    -Nasıl çıktıysam çıktım.. Çıktım ya!... Siz ona bakın.
    Yeniden kafile yola koyulmuş. Varacakları o uzak ülkeye varmış.Atlara malları yükleyerek memlekete dönmüşler.
    Keloğlan elindeki Nar'ları sevinçle evine dönünce, annesi yine her zamanki gibi, el çamaşırı yıkamakta bulur. Annesi de oğlu geldiği için sevinmiştir. Yemekler yenir.Yemekten sonra da Keloğlan, Dev'in verdiği Nar'lardan birini çıkarıp yemek için ikiye böler. Bir de ne görsün? Dev'in verdiği Nar tanelerinin her biri meğer çok kıymetli birer mücevher değilmiymiş... Bunun değerini anlayan Keloğlan, zaman zaman bunların her birini azar azar satmış.. Ve Keloğlan öylesine zengin olmuş ki, artık ne kelliği kalmıştır, ne de çirkinliği, ne de annesinin çamaşırcılığı. Mutlu bir hayata kavuşmuşlar..

  6. #6
    blueice
    Misafir..

    Cevap: Osmanlı Türk Masalları - İncili Yorgan



    Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:

    - Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.

    Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.

    İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:

    - Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.

    Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna-batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:

    - Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır’ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin!

    Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;

    - Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.

    Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:

    - Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.

    Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:

    - Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.

    Adam;

    - Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır’dan getirdim. Çok önemli…

    Kapıcı “Hızır” ismini duyar duymaz telaşlanmış. “Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum.” diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler:

    - İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.

    Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:

    - Sevgili padişahımız, Hızır’dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?

    Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; “hemen gelsin”, demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:

    - Efendimiz, duydum ki Hızır’ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.

    Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;

    - Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat ………, dört yılın sonunda bana Hızır’ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.

    Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;

    - Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş.

    Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.

    Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır’ı nerede bulsun da getirsin!

    Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.

    Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.

    Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:

    - Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.

    Korkudan tit tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;

    - Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.

    Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;

    - Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.

    Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;

    - İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır’ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.

    Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve;

    - Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.

    Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:

    - Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.

    Padişah önce birinci vezirine, “Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?” diye sormuş. Birinci vezir;

    - Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.

    Bu cevap üzerine dedecik;

    - Herkes aslına çeker, demiş.

    Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:

    - Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.

    Bu cevap üzerine dedecik yine;

    - Herkes aslına çeker, demiş.

    Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:

    - Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.

    Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:

    - Herkes aslına çeker.

    Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;

    - Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır’ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.

    Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:

    - Herkes aslına çeker.

    Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:

    - Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?

    Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:

    - Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, “affedilsin” dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.

    Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;

    - İşte ben Hızır’ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.

    Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:

    - Bu dünyada Hızır’ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.

    Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.

Benzer Konular

  1. Barnabas İncili
    Mevt Tarafından Diger Dinler Foruma
    Yorum: 36
    Son mesaj: 11-06-2014, 10:19 AM
  2. Yıldızlardan yorgan yaptım
    cvtkoksal Tarafından Şiir Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 18-06-2012, 03:38 PM
  3. Osmanlı Türk hinterlandı
    meridyen2 Tarafından Tarih Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 01-09-2010, 12:25 AM
  4. Thomas İncili
    mopsy Tarafından Diger Dinler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 19-12-2009, 12:44 PM
  5. O yorgan artık senin üzerinde değil
    blueice Tarafından Edebiyat Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 12-04-2009, 07:54 PM