Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    stat Türk - İran İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi


    Acem Deyimi, İran’daki Etnik Durum Ve İran Türkleri:


    Halk arasında İranlılar için yerleşmiş deyimlerden biri de, Acem’dir. Acam sözcüğünün çoğulu olan Acem, Arapların kendilerinden olmayan yabancılar için kullandıkları bir deyimdir. Bu deyim özellikle İslamiyet’ten önce Arap edebiyatçıları tarafından bütün yabancılar için kullanılmıştır. Zaman zaman Farisi deyimi de kullanılmakla beraber, acem deyimi eskiden coğrafyada İran’ı belirtir ve İran devletinin yönetimi altındaki kavimlere de denirdi. Farslar bu kavimlerin bir bölümü olduğu gibi, onların yanında Türk, Med, ve benzeri kavimler de vardı.

    Acem ülkesi denince İran hatıra gelir, Acemce Farsça’yı ifade eder, Acemleşmek denilince de İran kültürü ve uygarlığı içinde benliğini kaybetmek anlaşılırdı. Binlerce yıl önce İran yaylasına yerleşmiş olan Ari kökenli İranlıların komşuları olan Türklerle mücadeleleri, dostlukları ve alışverişleri olmuştu. İki kavim arasındaki sınırlar zaman zaman değişmiş, karşılıklı olarak iki kavmin birbirlerinin ülkelerine girişleriyle karışıklıklar ve kültür alışverişleri olmuştur.

    İran’da bulunan Türk kökenli halk genellikle İran yaylasında kurulan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun tarihiyle başlayan göçlerle olmuştur. Tarih boyunca süre gelen yoğunluğu doğudan batıya, zaman zaman da batıdan (Anadolu’dan) doğuya olan bu göçler sonucu, İran saltanatına Türk kökenli hanedan mensupları da egemen olmuşlardır.

    İran’daki Türk nüfusu Azerbaycan’da yoğun olmakla beraber, İran’ın diğer yöre ve şehirlerinde de sık sık rastlanır. Türk nüfusu daha çok Azerbaycan, Türkmen Yaylası, Kirman, Şiraz, İsfehan, Hemedan, Hamse’nin ve Save’nin güneyiyle, Tahran’da yaşamaktadır. Gerek işgal ettikleri topraklar, gerek nüfus çoğunluğu bakımından İran Türklerinin başında Azerbaycan Türkleri gelir. Bugün Azerbaycan toprakları doğu ve batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır.


    A-TÜRK İRAN İLİŞKİLERİNİN TARİHSEL GELİŞİMİ:


    1.İLK TÜRK İRAN İLİŞKİLERİ VE İRAN-TURAN MÜCADELESİ:


    Türklerle İranlıların ilişkileri tarihin çok eski derinliklerine kadar gider. Bugünkü İran sözünün kökü olarak kabul edilen “Ari”, “Aryan”, “Ariya” ve “Aryani” sözcükleri eski Ari kavimlerine dayanır. Bu sözcük günümüzde Hint-Avrupa kavimlerinin ortak ataları için de kullanılır.

    Türk-İran ilişkilerinde İran’ın karşıtı olarak “Turan” deyimi sık sık geçer. Bu deyimin Tevrat’ı da etkilediğine inanılan eski İranlıların kutsal kitabı Zend Avesta’ya kadar giden bir geçmişi vardır. Zend Avesta’nın Sitradat ve Dinkart kitaplarına göre Asya İmparatoru Thraetaona; Tura, Airyu ve Sairima adlı üç oğlu arasında ülkesini paylaştırmıştı. Bunlardan Tura’ya Doğuyu, Sairima’ya Batıyı ve Airyu’ya da dünyanın merkezi ve en güzel kısmı olan İran’ı verdi. Bu üç kardeşten Tura, Turanlıların, yani Türklerin, Sairima Rum denilen barbar Batı’nın, yani Avrupalıların, ve Airya da ikisinin ortasında bulunan İranlıların atasıdır.

    Genel olarak Türklerin Orta Asya’daki yurtları eski İranlılarca Turan adıyla biliniyordu. İran İmparatorluğu’nun kuzey doğusunda yaşayan, atalarının göçebe hayatını devam ettiren, ve güneyde tarımla uğraşan kabilelerin topraklarına sık sık akınlar düzenleyen kabileler ile, Kuzey Asya steplerinde göçebe olarak yaşayan Türklere de “Turan” deniyordu.

    İran rivayetlerini nakleden “Şehname”lere göre, İranlılar ile Turanlılar arasında tarihin ilk devirlerinden itibaren devamlı mücadeleler olmuştur. “İran-Turan” harbi olarak bilinen ve çoğunlukla da Türklerin zaferiyle biten bu mücadeleler, Turani ve İrani kavimlerin Maveraünnehir toprakları üzerindeki yerleşme çabalarına dayanır. Bu mücadelelerde çoğunlukla Ceyhun Irmağı sınır olmuş, zaman zaman İran, bu sınırı kuzeye aşmış, zaman zaman da İran ülkesi istila edilmiştir.


    3.SELÇUKLU İRAN İLİŞKİLERİ:

    İran’da Türklerin önemli roller oynayarak seslerini duyurmaları 10.yüzyıldadır. bu önemli olay Orta Asya’dan gelen veya getirilen Türklerin askeri yeteneklerinden ötürü askeri ve muhafız birlikleri kurmalarıyla başlamıştı.

    Samanoğulları’ndan Ahmet Bin İsmail’in Horasan valisi olan Alptekin, hanedanla arasında anlaşmazlık çıktığından Gazne şehrine çekilerek 962’de bir hükümdarlık kurmuştu. Bu devlet İran’ın doğu bölgesi ile, Afganistan’da egemendi. 9992da tahta çıkan Sultan Mahmut Hindistan’a yaptığı on yedi seferle ünlü idi. Bu hükümdar İran’ın Horasan, Harezm, Rey, ve İsfehan gibi bölgelerini de ülkesine katmıştı.

    1040 yılında Gazne ordusunu Dandanakan’da yenen Selçuklular, bu savaştan sonra bütün İran’ı ele geçirmiş, ve Rey’i başkent yaparak Büyük Selçuklu Devleti’ni kurmuştu. Türk tarihinde bir dönüm noktası olarak nitelenen Dandanakan Meydan Muharebesi Gaznelileri yakın doğudan söküp atmış, Büyük Türk Hakanlığı Karahanlılar’dan Selçukoğulları’na geçmiş, ve Türkler kapalı bir kutu olarak anlaşılan ülkelerinden taşarak açık denizlere ulaşmak fırsatını ele geçirmişlerdi. Açık denizlere giden yönlere doğru milyonlarca Oğuz Türkünün Horasan’a, İran’a, Azerbaycan’a, Irak’a ve Anadolu’ya akışına imkan veren ortamı Dandanakan zaferi sağlamıştır.

    Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, üstün siyasi başarısıyla, İranlı Şii Büveyhoğulları elinde bulunan Irak’ta egemenliğini ve etkisini yerleştirerek, Halife Kaim’i himayesine almıştı. Bağdat’ta hutbede Tuğrul Bey’in adı Halife’nin adıyla birlikte okunmaya başlamıştı. 1054 yılında Selçuklu Devleti’nin Batı’daki sınırları Azerbaycan, Tebriz ve Gence gibi önemli merkezleri de kapsıyordu.

    Ne var ki, bu devletin, büyüklü küçüklü Selçuklu prensliklerine dayanan yönetimi, Melik Şah’ın ölümünden sonra bölünmelere yol açmış, ve 1157’de Selçuklu egemenliği sona ermişti.

    Selçuklu devrinin son bulmasıyla İran topraklarında irili ufaklı bazı beylikler ortaya çıktı. Bunlar arasında Harzemşahlar, Gur Emirliği, Azerbaycan Atabekleri, Luristan, ve Yezd Atabekleri sayılabilir. Bunlardan Melikşah’ın Harezm valisi Anuştekin’in oğlu Atsız’ın kurduğu Harzemşahlar devleti, Kuzey ve Orta İran’ı da sınırları içersinde bulunduruyordu.

    Bir Moğol kervanının Harezm’de soyguna uğraması, ve adamlarının Harezm Sultanı Muhammet’in emriyle öldürülmesi, güçlü bir Moğol imparatoru Cengiz’in öfkesine neden olmuş, ve 1219’da Cengiz ordusunun gelişi üzerine Muhammet çarpışmadan geri çekilmiş ve bir yıl sonra da ölmüştü. 1223’e kadar devam eden Moğol seferlerinde Cebe ve Sabutay komutasında Moğollar Horasan’dan Azerbaycan’a kadar olan bütün kuzey İran’a sahip olmuşlar, daha sonra da Hülagu 1256’da direnen İran kalelerini zaptederek, 1258’de Bağdat’ı ele geçirmişti. Bu tarihten itibaren İran’da “Taşra Hanedanı” anlamında İl-Hanlar (İlhanlılar) yönetimi başlamıştı.

    Timur’un ortaya çıkışı daha sonra 1369’da Belh’de emirliğinin ilanı ile başlar. Timur 1370’de Belh’i, 1380’de Horasan, Mazendaran ve Siistan dolaylarını, 1384’de Azerbeycan ve Irak-ı Acem’i, 1392’de Şiraz’ı zaptettikten sonra İran’da egemenliğini kurmuştu. Timur’un sağlığında oğlu Şahruh Horasan ve Siistan valisi idi. Diğer oğlu Miranşah ise Azerbaycan ile Batı İran’ı yönetiyordu. 1405 yılında Timur ölünce İran’ın bir kısmı Şahruh’a bağlı kalmış, ondan sonra da Cihan Şah’ın önderliğinde 1453’te Irak, Fars ve İsfehan’ı ele geçiren Karakoyunlular egemenlik kurmuşlardı. Bundan sonra güçlenen Türkmen asıllı Akkoyunlular ile Karakoyunlular İran’ı bölüştüler.


    3.OSMANLI DÖNEMİ TÜRK İRAN İLİŞKİLERİ :


    a) Akkoyunlu Devleti Dönemi:

    14.yüzyılın sonlarında Moğol İmparatoru Argun döneminde biri Akkoyunlu, diğeri Karakoyunlu iki Türkmen aşireti bulundukları yerleri bırakarak, Batı’ya göç edip, Kapadokya ve Mezopotamya bölgelerine yerleşmişlerdi. Yerleşmelerinden bir asır sonra Moğolların İran’daki hükümetlerinin yıkılışı üzerine Diyarbakır ve Sivas’ı merkez edinen bu iki aşiret hanedanlık sıfatını aldılar. Uzun Hasan Akkoyunlu Hanedanlığının kurucusu Kara Yuluk’un torunu olup, kardeşi Cihangir’in ölümü üzerine Akkoyunlu tahtına geçmiştir.
    Osmanlıların İran’la ilişkileri Otlukbeli muharebesine (1473) bağlanabilir. Karakoyunluları yenerek İran’a egemen olan Akkoyunlu devletinin hükümdar Uzun Hasan, 1471 yılında Osmanlı Devleti’ne karşı Venedik ile ittifak anlaşması imzalamıştı. Bu anlaşma Osmanlı ülkesinin Akkoyunlular ile Venedik arasında bölünerek ortadan kaldırılmasını öngörüyordu. Uzun Hasan, Fatih’in Anadolu birliğini sağlamak amacıyla ülkelerine el koyduğu beylerin özellikle fesat kaynağı Karamanoğullarının kışkırtması ile Osmanlılara karşı düşmanca hareketlerde bulunmaktan geri kalmıyordu. Akkoyunlu hükümdarının Timur’a varis olduğunu ileri sürüp, Osmanlı Devleti’nden küstahça isteklerde bulunması ve Osmanlı ülkesine silahlı saldırılara girişmesi, Sivas ve Tokat baskınlarıyla Konya üzerine yürümesi, 18 ağustos 1472’de Kıreli Meydan Savaşında yenilgisiyle sonuçlanmış, ancak Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı Devleti’nin geleceğinin doğuda yapılacak kesin sonuçlu bir meydan muharebesiyle çözüleceğine inanmıştı. Bu amaçla açılan sefer 11 ağustos 1473’de “Otlukbeli Muharebesi” olarak tarihe geçen savaşla sonuçlanmıştı. Erzincan ile Tercan arasındaki Otlukbeli sahrasında, yaklaşık 190.000 mevcutlu Osmanlı ordusu ile karşılaşan Akkoyunlu Uzun Hasan’ın ordusu yenilgiye uğratılmış, böylece Timur’dan beri Osmanlı Devleti’nin karşılaştığı büyük tehlike ortadan kaldırılmıştı. Bu savaş doğudaki Osmanlı sınırlarının biraz daha genişlemesini sağladığı gibi, Şarkikarahisar (Şebinkarahisar)’ı da Osmanlı ülkesine katmıştı. Bu savaştan sonra samimi olmamakla beraber, Uzun Hasan bir süre Osmanlılar ile dost geçinme yolunu tutmuştur. Uzun Hasan’ın 1478’de ölümünden sonra, İran’da Safeviler güçlenmeye başlamışlardır.


    b) Safeviler Dönemi:

    i-Safevilerin Ortaya Çıkışı:


    Erdebil şeyhleri, Cüneyd ve Haydar ile birlikte siyasi eğilimlerini açığa vurmadan önce Osmanlı padişahlarının saygı duyduğu Safeviler, başlangıçta Erdebil’de Şeyh Safiyuddin İshak’tan ismini alan dini bir tarikat ocağıydı. Dini gayelerin dışında siyasi bir teşekkül haline gelmesi, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kız kardeşi Hatice Begüm ile evlenen Şeyh Cüneyd (1447-1460) zamanında olmuştur.

    Anadolu’da oturmak için Sultan II.Murat’tan izin alamayan Şeyh Cüneyd, Uzun Hasan’ın himayesinde Akkoyunlu ülkesinde Şiilik görüşünü propaganda yaparak bir hayli taraftar toplamıştı. Osmanlı Devleti topraklarının da bir kısmını alarak kendine ait müstakil bir devlet kurmak isteyen Şeyh Cüneyd’in Şirvan hükümdarı Halilullah tarafından öldürülmesinden sonra başa geçen oğlu Şeyh Haydar (1460-1488) da Uzun Hasan’ın kızı Alimşah Banu ile evlenmişti. Babasının izinden giden Şeyh Haydar müritlerine on iki dilimli kızıl tac ve sarık giydirdiğinden dolayı taraftarlarına Kızılbaş denmiştir. Babasının öcünü almak için Şirvan hükümdarı üzerine yürüyen Şeyh Haydar başarılı olamayarak 1488’de öldürüldüğünde Ali ve İsmail adında iki oğlu vardı.

    ii-Safevi Devleti’nin Kuruluşu ve Şah İsmail :


    İşte Safevilerin kurucusu sayılan Şah İsmail, Şeyh Haydar’ın oğlu ve Uzun Hasan’ın torunu idi. Şah İsmail Erdebil sofilerinin başına geçtikten sonra, durumu sağlamlaştırmaya çalışmış, o yöredeki Türkmen kabilelerinin sevgisini kazanmış, bundan başka Osmanlı ülkesinden kaçmak zorunda kalan bazı beylikleri de himayesine almak suretiyle taraftarlarını çoğaltmak yolunu tutmuştu.

    1490 yılında Akkoyunlu hükümdarı Yakup’un ölümünden sonra İran’da meydana gelen iç savaş ortamında sahneye çıkan Şah İsmail, etrafına toplananların yaptıkları yardım ve destekle, 1501 yılında Akkoyunlular’dan Tebriz’i aldıktan sonra burada Azerbaycan Şahı adıyla taç giymişti. Bu olaydan sonra Şah İsmail İran’ın büyük bir kısmına egemen olarak 1502’de Elvend Mirza’yı Nahcivan’dan kovup, Diyarbakır’a kaçırdı ve Azerbaycan’ı istila etti. Daha sonra Akkoyunlulardan Irak ve Fars hükümdarı Murat Bey’i de 1503’de Hemedan’da boğdurarak Şiraz’ı ve daha sonra da 1508’de Bağdat’ı ele geçirdi.

    Şah İsmail’in kısa sürede büyük başarılara ulaşması birçok sebeplere bağlanabilir. Tarihte Safevi hareketi olarak tanınan bu gelişme daha ziyade bir halk hareketidir. Şah İsmail’in hareketine katılanlar genellikle Türk aslından gelen ve sayıları yediye varan kabileler idi. Bunlar Şah İsmail’in propagandasıyla Şii mezhebine karşı bir yakınlık duyuyorlardı. O dönemdeki Şiilik Sünniliğe karşı bir tepki olarak kabul edilebileceği gibi, Şah İsmail’in Şiiliği bir devlet dini haline koymak suretiyle Safevi hanedanına da milli bir nitelik vermeğe çalışmıştı.

    Aslında Akkoyunlular gibi Türk olan Safaviler, başlarda ne Sünni idiler, ne de gerçekten şii, hak mezhep dışı idiler kuşkusuz. Onların İslam öncesi geleneklerden kaynağını alan Mesihçi öğretileri, Anadolu’da özellikle de Teke, Karaman, Toroslar’daki aşiret çevrelerinde alabildiğince yayılmıştır. “Kızılbaş” denen yandaşlar, Şah İsmail’in sürükleyici kişiliğine delicesine bağlıydılar ve Sultan’a ödedikleri vergiye ek olarak gönülden bir vergi de ödüyorlardı.

    Şah İsmail geniş amaçlı emellerini gerçekleştirebilmek üzere, iyi teşkilatlanmış bir askeri gücün varlığına inanıyordu. Bu kuvvet Maveraünnehir’den gelerek Horasan’ı istila eden Özbek kuvvetlerini 1510’da Merv’de yenmişti. Şah İsmail İran Azerbaycan ve Irak’ı aldıktan sonra cüreti arttı. Anadolu’da bir hayli Alevi vardı ve bunlarla Erdebil sofuları arasında eskiden beri sıkı bir münasebet mevcuttu. Şah İsmail Alevileri iyiden iyiye kendisine çekmek için, buraya kendi adamlarını gönderip, propaganda yaptırıyor ve el altından Osmanlılar aleyhine geniş bir isyan hazırlıyordu.


    iii- II.Bayezit Dönemi:

    Şah İsmail, Irak ve Fars hükümdarı Murat Bey’i yendikten sonra Irak bölgesine hakim olup, II.Bayezit’e elçiler ve hediyeler göndererek saygısını bildirdi (1504). Padişah tarafından da tebrik edildi. Fas ve Irak hükümdarı Murat Bey’in Dulkadir Bey’i Alaüddevle’nin yanına sığınması ve onun damadı olmasından kuşkulanan Şah İsmail, kuvvetleri ile Elbistan üzerine yürümek istedi; fakat hareketini belli etmeden Tokat tarafına geldi. Bu davranışı öğrenilince üzerine Yahya Paşazade kumandasında Ankara taraflarına kuvvet gönderildiği gibi, küstahça davranması kendisinden soruldu. Cevap olarak Şah İsmail, “Padişah babamdır, onun memleketinde gözüm yoktur” diyerek özür diledi. Ancak Şah İsmail’in İran Azerbaycan’ı ve Irak’ı alması ile cüreti arttı. Osmanlı topraklarında yaşayan Aleviler ile ilişki kurdu. Adamlarının yaptıkları propaganda ile Osmanlı Devleti’ne karşı büyük bir ayaklanma hazırlattı. Osmanlı Devleti’nin durumu da buna elverişliydi.

    O sırada Osmanlı hükümdarı olarak başta bulunan II.Bayezit, belki de kısa zamanda genişleyen Osmanlı Devleti’nin bu yeni fetihleri hazmetmesini sağlamak için, ılımlı bir siyaset takip ediyordu. Bu yüzden herhangi bir devletle savaşmayı pek istemiyordu. Padişahın yaşlanmış olması ve devlet büyüklerinin yetersiz ve kayıtsız olmaları, şehzadelerin saltanat mücadelelerinden yararlanmak isteyen Şah İsmail, Nur Ali Halife’yi Anadolu’ya göndererek, Koyulhisar bölgesindeki Alevileri ayaklandırdı. Üç dört bin kişi kendisine katıldı. Üzerlerine gönderilen Faik Paşa kuvvetlerini yenerek, Tokat’ı zaptedip, Şah İsmail adına hutbe okuttu. Bölgede yaşayan Avşar, Varsak, Karamanlı, Turgutlu, Tekeli, Hamideli ve Bozok’lu aşiretlerinden kuvvetler toplayarak harekete geçti. Üzerlerine Amasya valisi Şehzade Ahmet tarafından Yular Kıstı Sinan Bey gönderildiyse de, başarı elde edemedi.

    Şahkulu İsyanı:


    Genel olarak Osmanlı tarihçilerinin “şeytankulu” adını verdikleri Şahkulu’nun babası Hasan Halife ile, Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar’ın hizmetinde idi. Daha sonra kendi memleketi olan Teke iline yerleşti. Şah İsmail’in Safevi devleti’ni kurmasından sonra Anadolu halkı üzerinde yoğun bir Şii propagandası yürütmüş ve bu faaliyette Şah İsmail’in halifeleri önemli rol oynamışlardı. Şahkulu Baba Tekeli de bunlardan biriydi. O, Osmanlı Devleti’nde çıkarları bozulan birçok sipahinin de bulunduğu büyük bir yandaş kütlesini kazanmasını bildi. Propagandacı adamlarını Rumeli’ne kadar gönderdi. Ve Sultan Bayezit’in oğulları arasında çıkan saltanat çatışmalarından da yararlanarak devlete başkaldırdı. Üzerine gönderilen kuvvetleri başlangıçta yendiğinden taraftarlarının sayısı bir hayli arttı. Osmanlı Devleti için önemli bir gaile halini aldıktan sonra, Sadrazam Hadım Ali Paşa kumandasında üzerine gönderilen Osmanlı kuvvetleriyle çarpıştı ve bundan sonra Sivas dolaylarına çekildi. Gedikhanı mevkiindeki çatışmada Şahkulu öldürüldü. Onun yandaşları yollarda birçok çapulculuk hareketlerine başvurarak İran’a çekilip gittiler. Böylece Osmanlı tarihlerinde 1511 yılına rastlayan bir Şii hareketi bastırılmış oldu.

    Anadolu’daki bu istikrarsızlığın derin nedeni vardı. Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanmayı hep reddetmiş olan halklar kendi beylerine sadık kalıyorlar, ve göçebe Türkmen aşiretleri Osmanlıların mali uygulamalarına şiddetle tepki gösteriyorlardı. Son olarak II.Mehmet’in reformlarının zararlı etkileri hala hissediliyordu. Dervişler ve sipahilerin ayaklanmaları gönülden desteklediği bu ortamda Şah İsmail’in misyoner ve propagandacılarından oluşan ekibinin kışkırtmaları bölgede Türkmenler arasında kolayca karşılık bulmuştu.

    Artık yaşlanmış olan II.Bayezit’ın aldığı önlem ise, Türkmen topluluklarının Anadolu’ya göçünü önlemeye çalışmak, bunlardan bir bölümünü Mora’ya sürerek, propaganda aracı olarak gördüğü Safevi parasının Osmanlı topraklarında dolaşımını engellemek oldu. Aynı zamanda gerilimin giderek artmasına rağmen iki hükümdar, birbirlerine elçi yollamakta ve çeşitli diplomatik nezakette bulunmaktan kaçınmadılar.

    Babasından ve vezirlerden daha bilinçli olan Trabzon valisi Şehzade Selim, kendi başına Safevi topraklarına birkaç akın düzenlemekten çekinmemişti. Bunun üzerine Şah’ın şikayetiyle babası tarafından azarlandı ve gelişmeleri sadece seyretti.

    Ancak Şah İsmail’in Anadolu üzerindeki emellerini ve gelecekteki tehlikeleri zamanında görmüş olan Yavuz Sultan Selim, saltanatının ilk yılında bu tehlikeyi önlemek için harekete geçecektir.


    iv- Yavuz Sultan Selim Dönemi:


    Yavuz Sultan Selim, Şah İsmail’in Anadolu halkı arasında yönettiği faaliyetleri Trabzon valiliği sırasında da izlemiş olduğundan iyi biliyordu. Hatta O, Anadolu’daki bu etkiyi silmek için şehzadeliğinde bile harekete geçerek Şah İsmail’in ülkesine dahil olan Erzincan’ı işgal etmişti. Selim’in Osmanlı tahtına çıktıktan sonra Şah İsmail’e karşı bir seferin yapılması doğaldı. Bu seferin nedenleri arasında, Anadolu halkı arsında Şah İsmail’in faaliyeti, Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ın himaye edilmesi ve Sultan Selim’in tahta çıkışının geleneğe göre kutlanmamış olması gibi olaylar vardı. Bayezit’in son yıllarında şehzadeler arasındaki durumlardan yararlanan Şah İsmail, çabalarını arttırmış ve daha sonra kendisinin yanına kaçan Şehzade Ahmet’in oğlu Murat’ı himaye etmiş ve Sultan Selim’in hükümdarlık tahtına çıkmasını tebrik için bir elçi göndermeyerek bu saltanat değişikliğinden memnun olmadığını göstermiştir. Görünürdeki bu nedenler dışında Yavuz Sultan Selim gibi ihtiraslı bir padişahın idealinde daha başka amaçların bulunması da doğaldı. Onun “Dünya bir padişaha yetecek kadar büyük değildir” demesi düşünce ve tasarılarının genişliğini kanıtlar.

    Yavuz Sultan Selim Edirne’de tahta çıktığı zaman yeniçerilerin ağa, kethüda, bölük ağaları ve oda başlarını Yenibahçe’de toplayarak, Şah İsmail’in faaliyetlerini ve Osmanlı Devleti için gelecek tehlikeleri anlattı ve “Şah İsmail üzerine seferim vardır” diyerek askerden cevap bekledi. Üç defa tekrarladı ses çıkmadı. Son tekrarında Abdullah adında dokuz akçe maaşlı oda kethüdası üç adım ilerledi, duadan sonra “bizim arzumuz da aynıdır, ferman padişahımızındır” dedi. Sultan Selim bu cevaptan memnun kalarak kendisine Selanik sancakbeyliğini verdi.

    Yavuz Sultan Selim’in İran’a sefer kararını zamanın geleneğine uygun olarak yasal yollardan geçirmek hususunda çabalarda bulunması, bu seferin selameti ve desteklenmesi yönünden gerekliydi. Geleneğe göre Hıristiyan bir devlete karşı açılacak bir sefer için bir fetva alınması gerekli olmadığı halde, bir İslam devletine yapılacak sefer için gerekli idi. Böyle bir fetva yapılacak seferin yasallığını kanıtlayacaktı. Devletin yöneticileri arasında Aleviliği kabul edenler bulunduğu gibi, asker arasında da taraftarları bulunmakta idi.

    Yavuz Sultan Selim Edirne’de iken Anadolu’ya haber göndererek on bin azap askerinin hazırlanmasını ve bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında toplanmasını emretti. Manisa valisi oğlu Süleyman’ı Edirne’ye getirtti, Rumeli muhafazasına bıraktı ve Edirne’den İstanbul’a hareket etti (19 mart 1514). Bir ay sonra Üsküdar’a geçti. Şah’ın adamlarından Kılıç adında birini serbest bırakarak Şah’a Farsça bir mektup gönderdi. Mektubunda Şah’ın zulmünden ve yaptığı kötülüklerden dolayı, Müslümanlığı takviye ve mezalimine son vermek için katline fetva verildiğini, kılıçtan evvel imana gelmesini, atlarının ayağının bastığı toprakların kendisine verilmesini, bunun için İstanbul’dan hareket ettiğini ve kendisinin de savaşa hazır olmasını bildirdi.

    Şah’ın meydan okuyucu cevaplarına karşılık, Sultan yolda iken de Şah’a cevabi olarak iki mektup daha yolladı. Bunlar, hükümdarın tüm saltanatı boyunca düşmana gönderdiği tek diplomatik mesaj olacaktır. Bundan böyle Şah’ın yolladığı tüm elçiler sistemli bir biçimde hapse atıldı. Resmi ve gayri resmi yollardan ulaştırdığı tüm barış dilekleri küçümser bir sessizlikle karşılandı.

    Yavuz Sultan Selim ordu ağırlıkları, hazine ve tımar defterlerini Sivas kalesine bırakarak harekete geçti. Koçhisar mevkiinde savaş düzeni aldı. Akşehir ve İran sınırı olan Suşehri’nden İran topraklarına girildi. Ustaçlıoğlu’nun yaptığı tahribat Osmanlı kuvvetlerini zor duruma düşürdü. Dulkadir Bey’i Alaüddevle de Yavuz’un müşterek hareket etme teklifini reddettiği gibi, zahire yollarını vurmak suretiyle orduyu sıkıntıya soktu.

    Ordunun yollarda sıkıntı çekmesini fırsat bilen ve Şah’a karşı savaşmak taraftarı olmayanlar gizliden orduyu tahrik ettiler. Bir kısım yeniçeriler “düşman meydanda yok, bu harap yerlerde ilerlemek askeri telef etmektir, geri dönelim” tarzında padişahın çadırına mektuplar bıraktılarsa da, kati karalı olan Yavuz, yeniçerilerin arasına girerek onların gururunu tahrik edici bir konuşma yaptı. Bu arada Şah’ın Hoy kasabasında bulunduğu ve Çaldıran sahrasında mevzi aldığı haberi geldi.

    Çaldıran Meydan Savaşı (3 Ağustos1514):


    İki ordu Van Gölü’nün kuzey doğusunda Çaldıran 3 Ağustos1514 yılında karşılaştılar. Şah İsmail savaş düzeni olarak sağ kola Durmuş Han Şumlu ve Nur Ali Halife’yi; sol kola Diyarbakır beylerbeyi Ustaçlıoğlu Mehmet Han’ı görevlendirip, kendisi de muhafız kuvvetleri ile ihtiyatta kaldı.

    Yavuz Sultan Selim Çaldıran Ovası’nda savaş divanını toplayarak, ne zaman ttaruza geçilebileceği konusunu müzakere etti. Ordunun yorgun olduğunu ve istirahat etmesi gerektiğini savunan vezirlere karşı, defterdar Piri Mehmet Çelebi, asker arasında Alevi akıncıların çokluğundan dolayı hemen taaruza geçilmesi gerektiğini belirtti. Bunu üzerine Yavuz Sultan Selim savaş düzeni alarak, kapıkulu askerleri ile vezirleri yanında olduğu halde, kendisi merkezde kalarak, sağ cenahın idaresini Anadolu beylerbeyi Hadım Sinan Paşa’ya, sol cenahın idaresini ise Rumeli beylerbeyi Hasan Paşa’ya verdi.

    Yapılan savaşta İranlılar büyük bir bozguna uğradılar. Şah İsmail yaralı bir şekilde zor kaçabildi. Tacı, tahtı ve karısı Taçlı Hanım esir edildi. Osmanlı kuvvetleri Tebriz’i işgal etti. Sultan Selim Tebriz’de on gün kaldı. Dönüşte sanat erbabı, şair, tüccar ve işe yarayacaklardan bin haneyi İstanbul’a naklettirdi.

    Yavuz Sultan Selim, Çaldıran seferinden sonra Şah’ın peşini bırakmak istemedi. O kışı Azerbaycan’da geçirip, ertesi yıl tekrar harekete geçmek istedi. Ancak ordu içinde baş gösteren huzursuzluk üzerine ikinci bir sefer yapılamayacağına kanaat getirerek, doğu ve güney sınırlarında bazı yerleri almaya karar verdi.

    Çaldıran Savaşının sonucunda İran’la kesin bir anlaşma imzalanmamış olmakla beraber, Osmanlıların doğu yanında bir Safevi devletinin gelişmesi önlenmiş ve İran yirmi yıl kadar etkisiz hale getirilmişti. Böylece Osmanlılar batıda ve güneyde yapılacak seferler için serbest kalmışlar, ilk anda Adana’dan Van Gölü’ne kadar olan topraklardan başka, Erzincan, Erzurum, ve Kars yörelerinin de katılmasıyla doğuda Anadolu topraklarının birliği sağlanmıştır. Anadolu’nun Selçuklulardan sonra bozulan jeopolitik durumu böylece düzeltilmiş, Anadolu’da mezhep kavgaları ve kışkırtmalarından doğan huzursuzluklar da uzun süre yatışmıştır.


    B-KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN DÖNEMİ OSMANLI SAFEVİ MÜNASEBETLERİ



    Babası Yavuz Sultan Selim’in ölümünden sonra 30 eylül 1520’de tahta çıkan Sultan Süleyman, kamu hukukunda, kişi hukukunda ve devletlerarası hukukta eskiden yapılan hataları düzeltip, kanunları Osmanlı ülkesinde uygulatma yeteneğinden ötürü tarihte “Kanuni” lakabı ile anılmıştır. Avrupalılar ona “muhteşem” anlamında Magnefique lakabını yakıştırdılar. 16.yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu dünyanın en güçlü ve en büyük devleti haline gelmişti.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #2
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türk - İran İlişkilerinin Tarihsel Gelişimi

    Kanuni Sultan Süleyman’ın tahta çıkışıyla birlikte, Osmanlı Safevi ilişkilerinde , savaşsız geçen on üç yıllık üçüncü bir evre başlamıştır. Yeni padişah muhtemelen Piri Mehmet Paşa’nın tavsiyelerine uyarak, Osmanlı ticari çıkarlarına ters ve ordu içinde sevilmeyen bu doğu siyasetinde ustalıkla sıyrılmayı denedi. İran’dan ithalata Selim tarafından konulan ambargo “büyük ticaret yapan çok kişiyi zor duruma sokmuştu. Sınırdan gizlice geçirilen mallara el konuluyor, bu arada bazı aşırılıklara gidiliyordu. Kanuni tahta geçer geçmez, malları gasp edilmiş olanların zararını tazmin etmiş, hapse atılan Şah’ın aracılarının birkaçını serbest bırakarak, ticaret yapılmasına bazı koşullarla yeniden izin vermiştir.

    Sultan Süleyman hükümdarlığının başlangıç yıllarında, daha çok Avrupa devletlerine karşı bir fetih siyaseti güttüğünden İran ile etkin bir şekilde mücadele etmemiştir. Nitekim Süleyman tahta çıkar çıkmaz doğu cephelerini bırakarak, daha doğallıkla Osmanlı’nın düşmanı olabilecek Macaristan ve Rodos’taki “kafir”lere yöneldi. Küçük bir ihtimal olsa da Kızılbaşların bu arada ayaklanabileceklerini düşünerek kuvvetlerinin bir bölümünü Anadolu’da bıraktı. Şah’a gizlice bir elçi yollayarak hükümdara Çaldıran’dan bu yana beklediği barış teklifinde bulundu. Sultan Süleyman’ın tahta çıkışında beklediği elçiyi göndermeyen Şah İsmail, hatasını gidermek için bir elçi heyeti görevlendirerek eylül 1523’de Kanuni’ye tahta çıkışını ve Rodos’un fethini kutlayan bir mesaj gönderdi. Gayet iyi karşılanan elçiye, sıradan sözler içeren, ama karşılıklı ilişkinin, zayıf da olsa yeniden kurulmasına vesile olan bir mektup verildi.


    i) Alevi Ayaklanmaları:

    Osmanlı ordularının Avrupa’da meşgul bulunduğu zamanlarda Anadolu’da birçok Alevi ayaklanmaları ortaya çıktı. Bu ayaklanmaların nedenleri arasında, İran’daki yönetim ile Osmanlı Devleti yönetimi arasındaki zıtlaşmalar, Sünni ve Alevi mezheplerinin halk arasında benimsenmesinin ortaya çıkardığı tutum ve davranışlar, özellikle bazı Alevi ileri gelenlerine tahakkuk ettirilen aşırı vergilerle, dirlikleri kesilen bazı tımarlı sipahilerin çıkarlarını bu ayaklanmalarda aramaları sayılabilir.

    Sultan Süleyman’ın saltanatının ilk yıllarındaki ayaklanmalar arasında Bozok’ta (Yozgat) Kadri Hoca Baba (Sülün) ayaklanması, Baba Zünnun ayaklanması, Veli Halife ayaklanması, Yekçe Bey ayaklanması ve Kalender Çelebi ayaklanması gibi devleti uğraştıran iç sorunlar çıkmıştı.

    Bu ayaklanmaların en önemlisi Kalenderoğlu isyanı olup, Hacı Bektaş Veli soyundan Balım Sultan’ın evladı olduğu söylenen Kalender Çelebi, başına yirmi otuz bin alevi toplayarak isyan etti.üzerine gönderilen kuvvetleri yendi ve büyük bir tehlike yarattı. Sadrazam İbrahim Paşa bizzat üzerine gönderildi. Kalender’e iltihak edenlerden mühim bir kısmı Dulkadirli sipahilerdi. Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadir beylerini yanına çağırtarak devlete itaat ettikleri takdirde ellerinden alınmış olan dirliklerin geri verileceğini vaat ederek Kalenderoğlu’ndan ayırdı. Bu tedbir Kalender’i zayıf düşürdü ve kuvvetleri çözülmeye başladı. Yapılan taaruz ile Kalender yakalandı ve idam edildi. Kanuni Sultan Süleyman zamanında Anadolu’daki alevi isyanları bu şekilde son bulduysa da, duraklama devrinde bu olaylar yeniden başlayacaktır.


    ii) Şah Tahmasb’ın Tahta Çıkışı Yeni Dönem Osmanlı Safevi İlişkileri :


    Şah İsmail’in mayıs 1524’de ölmesiyle birlikte Safevi devleti on yıl sürecek olan bir karışıklık dönemine girdi. Kızılbaş boyları zaman içinde değişiklik gösteren çeşitli guruplara ayrılmışlardı ve Tahmasb yandaşı azınlığın iktidarı ele geçirmesi için çalışıyorlardı. Şah Tahmasb on bir yaşında Safevi devleti başına geçtiği zaman, devletini naipler yönetmeye başlamıştı. Bazı Türk boylarının her biri İran’ın bir bölgesini dirlik olarak ellerinde tutuyorlardı. Özbekler doğu sınırlarına devamlı saldırılar düzenliyorlardı. Ne var ki Osmanlılar, bu Şii devletini ortadan kaldırmak için hiçbir şekilde bu durumdan yararlanmadılar. Şah Tahmasb’ın Safevi tahtına geçtiği haberi, kendisine bir sefaretle bildirilmediği için buna çok kızan Kanuni, Tahmasb’ı tebrik etmediği gibi, ona hakaret ve tehdit içeren bir mektup göndermişti. Ancak bu, hiçbir gelişmeye yol açmadığı gibi, tersine daha çok Macaristan seferiyle ve İmparatorluk güçlerine karşı giriştikleri mücadeleyle meşgul olan Osmanlılar bu bölgeyle ancak 1528’de ilgilenebildiler.

    iii) Osmanlı Safevi İlişkilerinin Bozulması ve Savaş Hazırlıkları :

    1524’de İran tahtına oturan Şah Tahmasb, babası zamanında cereyan eden olayların etkisi altında Osmanlılara karşı düşmanca duygu ve davranışlarda bulunmaktan geri kalmamıştı. Onun Osmanlı İmparatorluğu aleyhine olarak Almanya İmparatoru ve İspanya Kralı Şarlken ve Avusturya dükası Ferdinand ile ittifak araması bu düşmanca davranışın örneklerindendir.

    Doğu Anadolu’daki olaylarla, Osmanlı Devleti’ni dolaylı olarak Avrupa’da köstekleyen İran, Osmanlıların doğuda Basra körfezi ve Hazar Denizi gibi sulara ulaşma amacının da etkisiyle çözülmesi gereken bir sorun haline dönüşmüştü. O tarihte Irak’ın kuzeyi Osmanlı Devleti’nde, Orta ve Güney Irak da Safevilerin elinde bulunuyordu. Bölgede en önemli merkez Bağdat idi. Bölge halkının yarısı Şii, yarısı Sünni idi. Basra körfezine kadar Irak toprakları üzerindeki çıkar düşünceleri, burada siyasal ve hukuki egemenlik çatışmalarının başlangıcı olmuştu. İran Şahı Tahmasb ile arası açılan Bağdat valisi Zülfikar Han’ın Osmanlılara dönüşü bu bölgedeki çatışmaların başlangıcı sayılabilir. Şah ile arası açılan Bağdat genel valisi Zülfikar Han Musullu, 1529 başlarında idaresindeki eyaleti Türkiye’ye kattığını ilan etmiş, hutbeyi Kanuni adına okutmuş, kanuni adına Bağdat darphanesinde sikke kestirmiş, şehrin anahtarlarını İstanbul’a yollamış ve padişahın emirlerini ve acele askeri yardım beklediğini bildirmişti. Durumun tehlikesini gören Şah Tahmasb, 1529 yazında büyük bir orduyla Bağdat’a gelmiş, asi valinin başını kestirmiş, yerine Tekeli Mehmet Han’ı atamıştı. 29 temmuz 1529’da Kanuni Viyana yolundayken bu haberi almıştı. Bu suretle acele Osmanlı askeri gönderilmemesi, Irak meselesini geçici olarak İran lehine sonuçlandırmıştı. Bu olay Osmanlılar tarafından unutulmadı ve dört yıl sonra Safevilerle savaş yeniden başladığında sebep olarak gösterildi.

    İkinci büyük olay ise, Ulama Han ve Şeref Han meseleleriydi. Ulama Han Anadolu’da Şahkulu olayından sonra İran Şahına sığınan bir Aleviydi. O Teke sancağı sahiplerindendi. İran’da ona Azerbaycan vali ve komutanlığı verilmişti. Ancak O, Şah ile arasının açılmasından sonra Osmanlılara katılmıştı.

    Şeref Han ise, Yavuz Sultan Selim zamanında İdrisi Bitlisi’nin öğütlerine uyarak Osmanlı egemenliğini tanıyan Bitlis Hanı idi. Önceleri İranlılara bağımlıyken Osmanlılara dönen Şeref Han, 1532’de tekrar İranlılara dönmüş ve İran’a kaçtığından Bitlis sancağı da Ulama Paşa’ya verilmişti. Şeref Han’ın İran kuvvetleriyle birlikte Bitlis’i almak üzere gelişi bunlar arasında yeni çatışmaları başlatmıştı.1532’de cereyan eden bu olay, Osmanlı Devleti’nin egemenlik haklarına bir saldırı olarak kabul edilerek İran’a bir sefer yapılmasına karar verilmişti.

    iv) Irakeyn Seferi (11 Haziran 1574) :

    Savaş kararından sonra İran üzerine serdar tayin edilen Veziriazam Damat İbrahim Paşa yanında tecrübeli danışmanı İskender Çelebi olduğu halde, 1533’de İstanbul’dan hareket ederek İran’a yöneldi. Amaç İran topraklarına yakın bir yerde kışı geçirerek padişahın gelişini beklemekti.

    Ordunun Konya dolaylarına geldiği sırada, Ulama Han Şeref Han’ı yenerek, kestiği başını İbrahim Paşa’ya gönderdi. Bitlis Osmanlı Devleti’nin yönetimine geçti. Daha sonra Şeref Han’ın oğlu Şemsettin’in Paşa’ya başvurması üzerine, İbrahim Paşa Bitlis’i Şemsettin’e verirken, Ulama Paşa’ya da başka bir yer için söz verdi. Böylece İbrahim Paşa’nın bu tutumu diğer beylerin İran tarafına geçmelerini önlemiş oldu.

    Kanuni Sultan Süleyman 11 Haziran 1534’de İstanbul’dan İran seferi için yola çıktığında, İran Şahı Tahmasb, Horosan eyaletinde Doğu Türklerine karşı savaşı sürdürmekte idi. Bu arada Van Gölü çevresindeki kaleleri fetheden İbrahim Paşa’nın asıl amacı Diyarbakır-Musul yoluyla Bağdat’a yönelmekti. Ancak kethüdası İskender Çelebi’nin isteğine uyarak Safevi devletinin başkenti Tebriz’e yöneldi ve bu şehir işgal edildi. Tebriz’de bir takım teşkilat düzenlemeleri yapan İbrahim Paşa, Ulama Han’ın Azerbaycan’ı, Akkoyunlu hanedanından Murat Paşa’ya da Irak-ı Acemi vermişti. Bu arada Kanuni sultan Süleyman’ın ordusuyla birlikte eylül 1534’te Tebriz’e girdi.Ucan yaylasında Sulatanla veziriazamın buluşmasıyla birleşen iki Osmanlı ordusunun gücü daha da artmıştı. Osmanlı ordusu ekim 1534’de Kanuni’nin komutasında Ucan yaylasından hareket ettiğinde halefi Safevi ordusu idi. Ancak Osmanlı ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Şah Tahmasb meydan savaşından kaçarak, aldığı istihbaratlar doğrultusunda sürekli olarak çekilmeyi benimsemiştir. Böylece Osmanlı ordusunu yıpratmayı, adeta geldiğine pişman ederek, eli boş tekrar Anadolu’ya dönmelerini temine çalışıyordu.

    Bu arada Osmanlı topraklarının yeni durumu ve teşkilatlanması bir kere daha gözden geçirildi. Bir kuzeydoğu Anadolu eyaleti teşkil edilerek buna Erzurum merkez yapıldı. Erzurum’un bir beylerbeylik merkezi haline gelmesi, aynı zamanda Anadolu birliğinin de gerçekleştirilmesinin güvencesi oldu.

    Osmanlı ordusunun Bağdat üzerine hareketi, Kasr-ı Şirin üzerinden olmuş ve veziriazam İbrahim Paşa öncü olarak ileriden gitmişti. Bağdat İran’ın egemenliğinde ve Beylerbeyi Tekeli Mehmet Han’ın muhafazasında idi. Mehmet Han yenilgiyi kabul ederek şehri boşaltıp, İran içlerine çekilince İbrahim Paşa kuvvetleri ile hiçbir direnme ile karşılaşmadan 28 kasım 1534’te Bağdat’a girdi. Kale burçlarına Türk bayrakları çekildi. Bağdat’ı alan Sultan Süleyman ilk önce Ebu Hanife’nin mezarını buldurarak ziyaret etti ve bir cami yapılmasını emretti. Daha sonra İmam Musa Kazım’ın ve diğer İslam büyüklerinin mezarlarını ziyaret ederek hem Müslümanları hem de Şiileri memnun etti.

    Sultan Süleyman o kışı Bağdat’ta geçirdi. Bu süre içinde Irak’a ait arazi sayımı, zeamet ve tımar teşkilatı yapıldı. Bayat Türk aşiretinden olan şair Fuzuli ünlü Bağdat kasidesini sundu. Yine bu arada defterdar İskender Çelebi’nin idamı ve ülke içinde bazı iç sorunlar gibi olaylar geçti. Bu sırada Tebriz tekrar Safevilerin eline geçti. Osmanlıların Azerbaycan beylerbeyi olarak atadıkları Ulama Paşa Safeviler karşısında gerekli direnişi gösteremeyerek Van kalesine çekildi.

    Şah Tahmasb’ın Osmanlı ülkesini tehdit eder bir duruma gelmesi nedeniyle Kanuni Sultan Süleyman 1535 yılı nisan ayı başında Bağdat’tan çıkarak İran topraklarına ilerledi. Ancak önceki durumlarda olduğu gibi Şah Tahmasb’ın ciddi bir savaşa girmekten sürekli kaçınması, istenen bir sonucun alınmasına imkan vermedi. Şah Tahmasb Kanuni Sultan Süleyman’ın nasıl olsa İstanbul’a döneceğini bekleyerek kuvvetlerini ezdirmeden elinde bulundurmak yolunu benimsemişti.

    Kanuni 3 Temmuz 1535’te üçüncü kez Tebriz’e büyük törenlerle karşılanarak girdi. Ancak, Kanuni doğuya ilerlese bile, Şah’ın daha doğuya çekileceğine kanaat getirdiğinden 27 Ağustos’ta Tebriz’den İstanbul yönüne hareket etti. 1536 yılında Kanuni Sultan Süleyman İstanbul’da Bağdat fatihi olarak karşılandı. Henüz barış anlaşması olmadığından İran’la olan çatışmalar devam etmekle birlikte, o sırada Ferdinand ile yeniden başlayan muharebe öne çıktığından İran ile olan ilişkiler ikinci derecede kalmış ve bundan yararlanan Şah Tahmasb, elinden çıkmış olan bazı yerleri geri almıştı.

    Kanuni Sultan Süleyman’ın İran üzerine yaptığı bu sefer tarihlere Irakeyn Seferi adıyla geçmiştir. Irakeyn iki Irak anlamında olup, seferin cereyan ettiği bölge İran’daki Irak-ı Acem ile, Dicle ve Fırat nehirlerinin suladığı Irak-ı Arap dolaylarını kapsıyordu. Bu sefer sonunda Irak-ı Arap’ta Bağdat bir beylerbeylik merkezi haline getirilmiş ve doğu Anadolu’da da Erzurum ve Van eyaletleri kurulmak suretiyle devletin doğudaki sınırı Kafkaslara dayanmıştı.

    1536 yılı martında, veziriazam İbrahim Paşa, daha önceki haddini aşan davranışları ve Hürrem Sultan’ın entrikalarıyla sarayda boğduruldu.

    1536 yılı yazında Erzurum beylerbeyi Mahmut Paşa’nın Gürcistan seferi başladı. Bu hareket duruma göre İran’a veya Osmanlılara taraf olan Gürcü prenslikleri üzerinde Osmanlı etkisini sağlamak gayesiyle yapılıyordu.

    1538’de Osmanlılar kendilerine bağlı bir beylik halindeki Basra’yı bir eyalet haline getirip, imparatorluğa kattılar.

    Doğuda Osmanlı-İran çıkar çatışmaları yıllarca sürdü. Gerçekte Şah İsmail gibi, Şah Tahmasb da Osmanlıların gücü ve askeri batıda bulunduğu sıralarda saldırılarda bulunmayı, bu güç doğuya kaydıkça çekilerek yıpratma politikasına bağlanmıştı.

    1547 yılında Osmanlıları sevindiren önemli olaylardan biri meydana geldi. Bu olay Şah Tahmasb’ın kardeşi ve Şirvan valisi Elkas Mirza’nın İran tahtını ele geçirmek üzere başkaldırmasıdır. Bu hareket başarılı olamayınca, Elkas Mirza Kafkasya üzerinden Karadeniz’in kuzeyinde Kefe’ye sığındı. Oradan da İstanbul’a gelerek Kanuni Sultan Süleyman’ın önüne çıkarılıp el öptü. Osmanlılar ile İran’ın arasının açık oluşu ve doğuda barışın sağlanamamış olmasından ötürü, Elkas Mirza İran’a karşı bir koz olarak kullanıldı. Elkas Mirza’nın gelişi, on yıldan beri tasarlanan savaşı ortaya çıkardı. Almaya ile imzalanan antlaşma bu ateşin patlamasına elverişli bir durum hazırlamış bulunuyordu. Sultan Süleyman’ın pek sevdiği eşi Hürrem Sultan, çoktan beri veziriazam bulunan damadı Rüstem Paşa’nın askerlikteki değerini gösterecek bir vesile çıkmasını arzu ediyordu. Bir taraftan da Şehzade Selim’in Avrupa’da babasına vekalet etmesi için, padişahın İstanbul’da bulunmamasını isterdi. İran ile savaş kararlaştırılınca, Erkas Mirza lala niteliği ile hizmetine verilen ve bu münasebetle Bosna valiliğinden Erzurum valiliğine nakledilen Ulama Paşa ile birlikte sınıra gönderildi.

    Doğudaki seferlerle kazanılan arazinin kamu oyunu tatmin edememesi, Şiilik-Sünnilik mücadelesinin yatışmaması, İran’la istenen bir barışın kurulamamış olması ve fırsat buldukça Şah Tahmasb’ın Osmanlıların aldığı yerleri geri alma heves ve girişimleri gibi nedenler İran üzerine yeni bir seferi gerektirdi. Elkas Mirza’nın Osmanlılara sığınarak Şah’tan şikayeti de ortamı hazırlamıştı.

    v) Kanuni’nin İkinci İran Seferi:

    Kanuni Sultan Süleyman’ın ikinci İran seferi 29 mart 1548’de ordunun Üsküdar’a geçmesiyle başladı.

    İran Şahı’nın kardeşi Elkas Mirza, İran’daki yandaşlarını toplamak üzere daha önce İsfehan’a gönderildiği gibi, ülkesi Şah’ın topraklarına katılmış olan Şirvan hakimi Burhan Ali Sultan da, sığındığı İstanbul’dan tahtını ele geçirmek üzere hareket etmişti.

    Osmanlı ordusu Tebriz’e yaklaştığı sıralarda, Tebriz’de bulunan İran Şah’ı eski taktiğine başvurup, kuvvetleriyle doğudaki Kazvin’e çekilmeğe başladı. Kanuni sultan Süleyman, Şah’ın kuvvetlerini boş yere aradı. Tebriz 27 Temmuz 1548’de Osmanlılar tarafından dördüncü kez işgal edildi. Ne var ki, Şah’ın ortalarda görünmemesi ve mevsim ilerlemiş olduğundan Osmanlı ordusu kışlağa çekilmek üzere Halep’e doğru yöneldi.

    Ordunun dönüşünden sonra meydana çıkan Tahmasb, Van Gölü etrafını vurduysa da, önemli bir kuvveti yok edildi. Fakat padişah, İran’la sınırdaş olan yerlerden ayrılır ayrılmaz Şah Tahmasb ilerleyerek Adilcevaz, Muş, ve Ahlat taraflarını talan ettiği gibi Kars kalesini almak için gönderilen Osmanlı kuvvetlerini yenilgiye uğrattı. Bunun üzerine Sultan Süleyman tarafından Diyarbakır’a yollanan ikinci vezir Ahmet Paşa’nın öncülük görevini vermiş olduğu Çerkez Osman Paşa İranlıları Kemah yakınlarında bozdu. Osman paşa bir gecede bir çok at toplayarak bunların kuyruklarına kazan ve bakır bağlattırıp, iran ordusu içinde kargaşa ve panik ortamı yaratarak onları bozguna uğratmıştı. Bu nedenle kendisine ödül olarak Halep valiliği verildi.

    Kanuni Halep’te bulunduğu sırada, eskiden beri kaypak hareketleri görülen Gürcüler üzerine Erzurum beylerbeyi Mehmet Paşa vasıtasıyla bir sefer yapıldı. Bir çok Gürcü kaleleri Osmanlıların eline geçti. İçlerinde Tortum ve Akçakale gibi önemli kaleler bulunan bu yerler Erzurum eyaletine bağlandı. Bu arada Şah Tahmasb ile karşılaşamayan Kanuni ordu ile İstanbul’a döndü.

    Doğuda iki yıllık bir sessizlikten sonra, Şah Tahmasb’ın Osmanlılara karşı başlattığı harekat yeni bir çatışmanın tohumlarını attı. Osmanlılara bağlı Şirvan-Şahların ülkesini ve kuzey Azerbaycan’la Dağıstan’ı ele geçiren Şah, 1551 Ağustosunda doğu Anadolu’ya geldi. Van Gölü’nün kuzeyinde bir çok yeri yakıp, yıkarak Erzurum kalesini almak için girişimlerde bulundu.

    vi) Kanuni’nin Nahcivan Seferi :

    Şah Tahmasb’ın Van Gölü dolaylarına saldırıları ve Erzurum dolaylarındaki bazı başarıları üzerine Veziriazam Rüstem Paşa kumandasında İran üzerine kuvvet yollandı; fakat yolda yeniçeriler arasında Karaman valisi şehzade Mustafa lehine söylenen bazı sözlerin duyulması üzerine Rüstem Paşa geri çağrılarak 1553 yılı Ağustos sonlarında yine bizzat padişah İran seferine çıktı. Büyük oğlu Mustafa’yı Konya Ereğlisi’nde boğdurdu ve oradan Halep’e geldi. Kışı Halep’de geçiren padişah 1554 yılı baharında Halep’den hareket ederek Diyarbakır-Erzurum kara yoluyla İran arazisine girdi. Buradan Şah Tahmasb’a bir mesaj gönderildi. Şah savaşa çağrıldı. Şah’ın savaş çağrısına uymaması ve ortalıkta görünmemesi üzerine ordu Revan, Karabağ ve Nahcivan bölgelerine yürüdü. 28 Temmuzda Nahcivan’a gelindi. Burada Safevi hanedanına ve İran ileri gelenlerine ait saraylar, konaklar ve mallar bulunmaktaydı. Nahcivan’ın işgali ve tahribi, Kanuni’nin bu seferine Nahcivan seferi adını vermekle birlikte, Şah’ın daha önce Van dolaylarındaki kalelere karşı yaptığı tehdit ve yıkımlara bir cevap teşkil ediyordu. Kanuni bu seferi daha uzaklara götürmekte bir yarar görmedi. Orduya dönüş emri verildi.

    vii) Amasya Barış Antlaşması :

    Kanuni Sultan Süleyman Erzurum’a geldiği zaman İran Şahı’nın elçileri gelerek Şah’tan bir mesaj getirdiler ve silah bırakılması dileğinde bulundular. Varılan ilk anlaşmaya göre her iki taraf 1554-55 kışını düşmanca hareketlere başvurmadan geçirmeyi kabul ediyorlardı.

    Kanuni Sultan Süleyman Sivas üzerinden Amasya’ya 1554 yılı eylülünde ulaştı ve İstanbul’a dönmeyip, kışı burada geçirmeğe karar verdi. Bu karar İran Şahı’nı endişelendirdi. 1555 yılı nisan ayı girdiğinde barış görüşmelerinde bulunmak üzere İran’dan gönderilen elçilik heyeti 10 mayıs 1555 de Amasya’ya geldi. O tarihte Avusturya İmparatoru Ferdinand’ın Osmanlı İmparatorluğu’na göndermiş olduğu elçi Busbecg de Amasya’da idi. Bu elçi anılarında İran heyetinin gelişini şöyle anlatır: “Amasya’ya gelişimizden bir ay kadar sonra, 10 mayıs günü İran elçisi, beraberinde pek değerli armağanlar olduğu halde şehre gelmişti. İncelikle dokunmuş nefis halılar, işlemeli eyer takımları, gümüş saplı kılıçlar, zarif kalkanlar. Bütün bu hediyelerin içinde yalnız bir tanesi diğerlerini tamamen gölgede bırakıyordu. Bu bir Kuran nüshasıdır. Türklerin ibadet ve yaşayış kurallarını kapsar. Onun için böyle bir hediye Türklerde pek makbuldür. İran Şah’ı ile barış antlaşması akdedildi. Böylelikle bize karşı daha serbest hareket edebilecekler. Aramızdaki barışın kurulmasında bazı zorluklar çıkacağını tahmin etmiş olmalıydılar. İranlılara karşı ellerinden gelen konukseverliği gösteriyorlardı. Onlarla gerçek bir barışın sağlandığına bizi iyice inandırmak istiyorlardı.”

    Osmanlılar şimdiye kadar ki İran seferlerinde arazi kazançları sağlamışlarsa da, kesin bir barış yapamamışlardı. İran seferleri bir bıkkınlık hali meydana getirmişti. İran’la yapılacak bir barış, Osmanlı Devleti’ne Avrupa’da daha serbest hareket etme imkanını sağlayacaktı.

    Safevilerle 29 mayıs 1555’te imzalanan Amasya barış antlaşması, aralıklı olarak otuz yedi yıldan beri sürüp giden Osmanlı İran savaşına son veriyordu. Bu antlaşma ile İran; Doğu Anadolu ve Irak gibi büyükçe ülkeleri Osmanlı İmparatorluğu’na bırakmayı kabulleniyordu. İran Azerbaycan’ın ve onun merkezi Tebriz Osmanlılarda kalıyordu. Gürcistan ikiye bölünerek Tiflis İran’da, Kütayis Osmanlılarda kalacak şekilde ortadan kaldırılmıştı. Ayrıca bu antlaşma ile Osmanlıların istediği bazı özel şartlar şunlardı.

    a) İran’da ashab-ı Güzin ve hulefa-yi mehdiyyine küfr etmek olan Teberraliğin men’i, yani taşkın Şiilerin üç halife (Hz. Ebu Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Osman) ile Hz.Ayşe’ye söğüp, saymalarının ve bunu bir merasim haline getirmelerinin yasaklanması.

    b) İran tarafından her hangi bir kışkırtma ve saldırı olmadıkça, Osmanlı sınır beylerinin tecavüz ve taaruzunun men edileceği.

    c) Hacıların rahat ve huzurlu bir şekilde hac görevlerini yapabilmeleri için gerekli iznin verilmesi ve güvenli ortamın temin edilmesi.

    Amasya’da yapılan bu antlaşma Osmanlıların Avrupa’daki düşmanları üzerinde de büyük bir etki yapmıştır. Böylece Osmanlı Devleti’nin doğudaki sınırları Basra körfezinden Hazar Denizi’nin batı kıyılarına kadar dayanmıştır.

    Yapılan bu barışın korunmasına her iki taraf da büyük özen göstermiştir. Öyle ki Osmanlılar öteden beri Sünni olmalarından dolayı ittifak içinde oldukları Özbeklere, İran’a karşı taraf olmamış ve Özbek Hanı’nın yardım isteğini karşılamamıştır. Buna mukabil İranlılar da, kendilerine sığınmış olan şehzade Bayezit ile dört oğlunu Osmanlıların isteği üzerine boğdurmaktan çekinmediler.


    SONUÇ:


    Tarihin eski çağlarından beri, İranlılarla Türkler arasında var olan mücadeleler sonucunda iki toplum birbirleri ile, kültürel olarak da kaynaşmış, hatta İran devletlerinde çeşitli kademelerde görev alabilen Türkler, zamanla buradaki iktidarlarda söz sahibi dahi olabilmişlerdir. Ancak 15.yüzyılda Osmanlı Devleti ile, İranlıların kurmuş olduğu Akkoyunlu Devleti iki büyük komşu ve rakip devlet olarak karşı karşıya gelmişlerdir. Otlukbeli savaşının neticesinde Osmanlılar bir süre için doğudaki büyük rakibini etkisiz hale getirmişlerse de, daha sonra İran’da Safevi Devleti’nin kurulmasıyla ilişkiler yeni bir döneme girmiştir. Osmanlı vergi sistemini beğenmeyen Türkmen boylarının, hala muhafaza ettikleri şamanist kültüre benzeyen, İran’ın gönderdiği misyonerler aracılığıyla aslında siyasi gaye güden Alevilik faaliyetlerine itibar etmeleriyle meydana gelen kargaşayla Osmanlı İran ilişkileri, dini boyutu da olan farklı bir siyasal çatışma ort***** girmiştir.

    Kuruluşundan beri Batı’ya doğru genişleme politikası takip eden Osmanlı devleti, uzun bir süre doğuda dengeli bir siyaset izlemiştir. Batı’da devamlı savaş halinde olan Osmanlı Devleti’ni İran her fırsatta rahatsız etmiş, zaman zaman da Osmanlı’nın düşmanı olan Müslüman olmayan Avrupalı devletlerle işbirliğine gitmekten de çekinmemişlerdir. Ancak Osmanlı Devletinin bu tutumu da zaman içersinde değişmiştir. Daha önceleri Batı’ya sefer yapacakları sırada, Doğu’dan gelebilecek tehlikeleri önlemek amacıyla bu bölgeyle ilgilenen Osmanlılar, Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren, artık fetih gayesiyle Doğu’ya yönelmişlerdir.

    Yavuz Sultan Selim zamanında Çaldıran savaşı öncesi sefer için dini dayanak göstermek amacıyla şeyhülislamdan fetva alındığı halde, Kanuni Sultan Süleyman zamanında İran’a yapılan seferler öncesi herhangi bir fetva çıkarılmasına gerek görülmemiştir. Nitekim İran’da Kızılbaşların nüfuz kaybetmesi, iki ülke arasındaki görünüşteki dini çatışmaların artık önemini kaybettiğini göstermektedir.

    Kanuni Sultan Süleyman döneminde yapılan seferlerin hiç birinde düşmanla birebir karşılaşılarak önemli bir savaş olmamış, Osmanlıları yenemeyeceğini anlayan İran Şah’ı akıllı bir taktikle her defasında geniş coğrafya içersinde ordusuyla birlikte izini kaybettirerek, Osmanlı ordusunu yıpratma ve bıktırma politikası gütmüştür. Uzun süren mücadeleler sonucu Osmanlılar, Van Gölü yöresiyle, Mezopotamya’da bir takım yerleri ele geçirmişse de, bu, kuşkusuz daha az zahmetle elde edilebilecek bir sonuçtur.

    Osmanlıların büyük başarı elde edemeyişinin en önemli sebebi, yaptıkları seferlerde bir öncekinden ders almadan aynı hataları yapmalarıydı. Osmanlı topraklarının sınırında askerler ve hayvanlar için yiyecek depolanmadı; iletişim ağı iyileştirilmedi; çok hareketli olan ve sürekli kaçarak kurtulan bir düşman karşısında bu tür bir mücadeleye uygun olmayan, hantal bir orduyla çıkılmaya devam edildi.

    Nihayet 1555 yılında yapılan Amasya Antlaşmasıyla, iki ülke arasındaki artık bıkkınlık veren yaklaşık kırk yıllık çatışmalar sona ermiş, Osmanlılar o güne dek ele geçirdikleri toprakların resmen sahibi olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu ve İran arasındaki ilk resmi antlaşma olan Amasya Antlaşması, İslam dünyasında yapılan ilk din barışı özelliği de taşımaktadır.
    __________________

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

Benzer Konular

  1. Sabunun Tarihsel Gelişimi
    merveb72 Tarafından Sağlık Bilgileri Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 12-09-2011, 02:01 AM
  2. Dünyada Arkeolojinin Tarihsel gelişimi
    dogangunes Tarafından Arkeoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-01-2010, 12:38 AM
  3. Türkiyede Arkeolojinin Tarihsel Gelişimi
    dogangunes Tarafından Arkeoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-01-2010, 12:38 AM
  4. TC ve Felsefenin Tarihsel Gelisimi
    evrensel-insan Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 16-12-2008, 12:11 AM
  5. Kadın Emeğinin Tarihsel Evrimi
    Bay X Tarafından Sohbet ve Dedikodu Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 08-03-2007, 09:19 PM
Yukarı Çık