2. Sayfa, Toplam 3 BirinciBirinci 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 20 Toplam: 27
  1. #11
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Çanakkale Savaşı « Türkiye Tarihi




    Osmanlı Devleti 20. yüzyıla geçmişin ağır yükünün yorgunluğu altında girmiştir. Avrupa ise 1815�te tesis etmeye çalıştıkları "Avrupa Birliği�nin" sahte tebessümlerini yoketmeye başlayan korkunç bir silahlanma yarışının gölgesi altındadır.

    Silahlanma yarışı, devletlerarası rekabet, ekonomik ve psikolojik üstünlük iddiaları, 1914 yılında, dünyanın o zamana kadar gördüğü en korkunç ve yıkıcı savaşı başlatmıştır. Savaş tüm dünyayı kapsamış, o zamana kadar bilinmeyen toplu imha silahları kullanılmış ve sonuçta milyonlarca insan ölmüştür.

    Savaşa kim neden girdiğini bilmeden, bu kargaşaya sürüklenmiştir. Müslüman bir Hintli ya da bir Mısırlı, Osmanlı'ya karşı savaşırken; bir Osmanlı da daha beş yıl önce kendi toprağını işgal etmiş olan bir Avusturyalı askerle yan yana çarpışabilmiştir.

    Osmanlı Devleti, başlangıçta tarafsız kalmayı başarabilmiştir. Ancak daha sonra Devlet'in, İtilaf Devletleri nezdinde yaptığı çabaların boşa çıkmasıyla, Alman yandaşlığına doğru bir gidişat başlamıştır. Buna bir de Enver Paşa�nın kaybedilen toprakları geri alma isteği ve Almanlara olan aşırı güveni eklenince, modern zamanların en yıkıcı savaşına Osmanlı Devleti de sürüklenmiştir.

    Özellikle, Almanya�nın İstanbul Büyükelçisi Baron von Wangenheim�ın İttihat ve Terakki üyeleri üzerinde büyük nüfuzu vardı. Wangenheim, Osmanlıların 1. Dünya Savaşı'na girmeleri için aktif olarak çalışmış ve sonunda istediğini başarmıştır. 2 Ağustos 1914�te imzalanan Osmanlı-Almanya ittifakı, çok geçmeden sonuç vermiş, 29-30 Ekim 1914 tarihinde, Odesa ve Sivastopol�un bombalanmasıyla Osmanlı Devleti resmen savaşa girmiştir.

    Ancak, Mustafa Kemal ve bazı aydınlar bu savaşın Osmanlı Devleti için iyi sonuç vereceğine inanmıyorlardı. O, müttefiklerimizin savaşı kazanacağına ihtimal vermediği gibi, Osmanlı Ordularının komuta zincirinin, Almanların eline teslim edilmesinden rahatsız olmuştur. Bu duruma, elinden geldiği kadar karşı çıkmış ancak O�nun düşünceleri Enver Paşa ve kurmayları tarafından dikkate alınmamıştır. Mustafa Kemal, tarihte eşine ve benzerine rastlanmayan bu savaşın büyük millet ve hükümetlerin kaderini tayin edeceğine inanmaktadır.

    Savaşın sonunda Mustafa Kemal�in tahminleri tamamen doğru çıkmış; İttifak Devletleri yenilgiye uğramış, bu savaşa katılıp da eski düzenini muhafaza edebilen hiçbir devlet kalmamıştır.

    Çanakkale Cephesi

    Çanakkale Boğazı�nı ele geçirerek İstanbul�u işgale ve Osmanlı Devleti'ni ortadan kaldırmaya yönelik ilk teşebbüs, 1807�de Napolyon Savaşları sırasında Rusya�ya yardımın bir çabası olarak, Amiral Sir John Duckwort tarafından gerçekleştirilmeye çalışılmış ancak istenilen sonuç alınamamıştı.

    Daha sonra 1904�te, İngiliz Donanma Amirali 1. Lord Fisher, Çanakkale Boğazı�nı zorla geçme meselesini incelemiş, sonunda bu işin çok tehlikeli olacağı sonucuna varmıştı. 1906�da İngilizler tarafından yeni bir araştırma yapılmış ve sonunda böyle bir saldırının yapılamayacağı kanaatine varılmıştı. 1911-12�de Yunanlılar da benzer bir proje üretmişlerse de onların planları, kara harekatını içermesi ve çok sayıda askere ihtiyaç olması sebebiyle uygulamaya konulamamıştı.

    Çanakkale Boğazı�na karşı askeri bir operasyon teşebbüsü daha 1914 Ağustosu'nda düşünülmeye başlanmıştır. Ancak, Osmanlı Devleti tarafsız olduğu için bu harekât yapılamamıştır. Osmanlı Devleti�nin savaşa katılmasıyla, boğazların ele geçirilmesi konusu ciddiyetle ele alınmaya başlanmıştır. Bu defa da ilAn edilen saval çağrısının ne gibi sonuçlar ortaya çıkaracağı bilinmediğinden, Çanakkale�de bir cephe açılmasına tereddütle yaklaşılmıştır.

    İngiliz Parlamentosu'nda, Çanakkale�de yeni bir cephe açılması konusunda sert tartışmalar olmuştur. Sonunda bu fikrin başlıca mimarı olan İngiliz Bahriye Bakanı Wiston Churchill�in önerisi kabul edilerek, cephenin açılmasına karar verilmiştir. Churchill�e göre; "Çanakkale�ye asker sevkedilirse İstanbul�u almak mümkün olabilecekti".

    Çalışmalara başlayan Churchill, yeni açılacak cephe ile ilgili planları hazırlayan bölgedeki İngiliz Komutanı Amiral Carden�e fikrini sorduğunda Carden, 11 Ocak tarihli telgrafla, "düşmanın moral durumuna bağlı olarak harekâtın bir ay alabileceğini" bildirmiştir.

    Başlangıçta Çanakkale�de bir cephe açılmasına taraftar gibi görünen Amiral Fisher, 25 Ocak 1915�te Churchill�e gönderdiği raporunda; bu harekâtın imkansız olduğunu ve başarı elde etmenin çok zor olacağını, cephenin açılmasının kuvvetleri dağıtmak demek olduğunu, donanmanın tehdit unsuru olarak kullanılmasının daha uygun olacağını belirtmiştir.

    Fisher, bu düşüncesinde yalnız değildi, 12 Mart 1915�te Çanakkale Cephesi, İngiliz Kuvvetleri Komutanlığı'na atanan Hamilton, yolda, kurmayı Aspinal�e, "Şansız bir serüven olacak bu.. Karımı, şapkasının tülünün üstünden öptüm", demiştir.

    İngiliz kamuoyu da bu hareketin sonuçlarını merak ediyordu. Dönemin tanınmış genç şairi Robert Brooke�ın düşünceleri sanki İngilizlerin hislerine tercüman oluyordu: "İnanılmayacak kadar güzel bir şey bu. Kaderimizin bize bu kadar yardımcı olacağını tasavvur edemezdim. Demek Galata Kulesi 15�lik toplarımızın altında paramparça olacak. Demek deniz, top gümbürtüleriyle kana boyanıp, leş gibi olacak. Demek Ayasofya�nın mozaiklerini, lokumları, halıları yağmalayacağım. Demek ki bizler, tarihte bir çağın dönüm noktası yaratacağız. Oh.. Tanrım! Hayatımda bu kadar mutlu olamamıştım! Hiç bu kadar tam bir mutluluk hissetmemiştim. Tamamen bir yöne akan bir ırmak gibi! Birden anladım ki, çocukluğumdan beri hayatımın tek arzusu İstanbul�a karşı askeri bir harekâta katılmakmış .."

    Mehmetçik

    Çanakkale Savaşı�nda Mehmetçik, insan üstü bir gayretle savaşmıştır. Mehmetçik, kendisine verilen görevleri eksiksiz yerine getirmiş, bu uğurda binlercesi şehit olmuştur. Mehmetçik, öyle insan üstü bir gayret sarfetmiştir ki, birçok başarı, insan üstü metafizik olaylarla açıklanmıştır.

    Bu konuya ait anlatılan en ilginç olaylardan biri, bir İngiliz alayının kayboluşudur. İngiliz resmi kayıtlarına da geçmiş olan bu olayda; bir alay, Yeni Zellandalı asker, 21 Ağustos günü Korudağı üzerindeki bir bulut kümesi içine girip gözden kaybolur ve bulutların havaya yükselmesinin ardından bölgedeki askerlerin tamamının kaybolduğu görülmüştür.

    İngilizler 1918�lere kadar bu alayın akıbeti hakkında Türk makamlarından bilgi istemişse de, Osmanlı Devleti, savaş kayıtlarında bu birliğe ait bir bilgiye rastlanmadığını ifade etmiştir. Çanakkale�de her taş, her ağaç, her dere, bir olağanüstülüğe sahne olmuştur. Her biri kutsallaşan; Derviş Ali, Ezineli Yahya Çavuş, Mehmet Çavuş, Bekir Çavuş, Asteğmen Muzaffer, Hacı Mesut, 276 kiloluk top mermisini topun namlusuna süren Seyyit, Çanakkale�de Mehmetçik'in kahramanlıklarının somut örnekleridir.

    Çanakkale�de sadece adlarını bildiklerimiz değil, adlarını bilmediğimiz binlerce Mehmetçik de aynı kahramanlık ve fedakârlıkla savaşmıştır. Mehmetçik, bu savaşta şehit olacağını bilmektedir. Şehitliği en büyük mertebe kabul etmektedir. Boyabatlı Aşık Mustafa şehit olduğunda, üzerinden çıkan Çanakkale Destanı adlı eserinin şu dizeleri bu duyguyu en güzel şekilde açıklamıştır: "Bugün vatan, bizden razı olacak Nefer şehit, ordu gazi olacak".

    Çanakkale Savaşı�nın büyüklüğünü ve Mehmetçik'in nasıl bir kahramanlık sergilediğini anlamak için istatistiklere bakmak yeterlidir. 18 Mart Savaşı'nda sadece Dardanos tabyasına, her birinde 10-15.000 şarapnel bulunan 4.000 gülle atılmıştır. Bu derece yoğun ateşe rağmen Mehmetçik hiçbir yılgınlık göstermeden cehennemi bir ateş altında dayanmayı bilmiş ve düşmana geçit vermemiştir.

    Yalnızca Arıburnu Muharebelerinde, düşmanın ilerlemesini önlemek için 20.000 şehit verilmiştir. 6, 7, 9 Mayıs saldırılarında, İngiliz ve Fransız Kuvvetleri, 50.000 kişi ve 72 kara topuna sahipken, Türkler 30.000 kişi ve 56 topa sahip olmalarına rağmen düşman başarı sağlayamamıştır.

    6 Ağustos 1915�te, İngilizler saldırıya geçtiklerinde Arıburnu�nda Türk Kuvvetleri 19.000, İngilizlerinki ise 37.000 kişi idi. Suvla-Anafartalar Bölgesi'nde ise 2.500 Türk�e karşı 26.000 İngiliz, yani 11 misli bir kuvvetle saldırılmıştır. Bu üstünlüklerine rağmen düşman, bir türlü istediği başarıyı elde edememiştir.

    Çanakkale Muharebeleri�nde iki tarafta ağır kayıplar vermiştir. İngilizler, savaş alanına 459.000 insan getirmişler ve bundan 119.000 ölü ve yaralı verilmiştir. Ayrıca 100.000 hasta ve güçsüz insan geri gönderilmiştir. Fransızların kullandıkları insan sayısı toplam 80.000�e ulaşmıştır. Kayıpları 26.000�i bulmuştur. Türkler ise 66.000 ölü ve 152.000 yaralı vermişlerdir. Bu yaralıların 110.000�i ağır yaralı veya bir daha savaşmayacak durumda olanlardan oluşmaktadır.

    Ve Sonuç

    Çanakkale Savaşları sadece Dünya Savaşı'nda bir cephe olarak algılanmamalıdır. Çanakkale Savaşları, Türkiye Toprakları'nda cereyan etmişse de sonuçları itibariyle savaşa uzaktan yakından katılmış tüm ülkeleri ve geleceklerini etkilemiştir. Bu yönüyle dünya tarihi içinde önemli bir dönüm noktasıdır.

    Büyük ümitlerle Çanakkale�ye saldıran ve kesin zafer kazanacaklarına inanan İngilizler, Gelibolu�yu boşaltmaya ancak iki ayda karar verebilmişlerdir. Çünkü, hiç kimse bu büyük yenilginin sorumluluğunu almak istememiştir. Yaşamında büyük başarılara imza atmış olan Churchill bu savaş için, "yegâne mağlup olduğum savaş" ifadesini kullanmıştır. Çünkü, Gelibolu�yu boşaltmak hem bu kararı veren siyasetçinin hem de İngiltere�nin şeref ve haysiyetine büyük bir darbe olmuştur.

    Bu yenilgiden sonra özellikle İslam Ülkelerinde, İngiliz Hükümeti'ne karşı bir takım isyanlar başlamıştır. Çanakkale Savaşları�nda yenilgiye uğrayan İngiliz Hükümeti, İngiliz Meclisi'nde desteğini yitirmiş; bunun sonucunda Muhafazakâr Parti ile koalisyona girmek zorunda kalmış, İngiltere, siyasi istikrarsızlığa sürüklenmiştir.

    Kurtuluş Savaşı sonrası yeni bir Türk-İngiliz çarpışması gündeme geldiğinde Çanakkale yenilgisi ve Mehmetçik'in savaş gücü akıllara gelmiş, başta Çanakkale�de savaşa katılanlar olmak üzere Türklerle yeni bir savaş istenmemiştir. Bu sebeple, İngiliz kamuoyunda yapılan savaş taraftarı kampanyalar başarısız olmuş ve bilindiği gibi Türk Kuvvetleri, İngiliz işgali altındaki bölgeleri savaş yapmadan devralmıştır.

    Yıllarca sonra, sömürgecilere karşı bağımsızlık savaşı veren Cezayir ve Tunus�taki Müslümanların göğsünde çok defa Türk Bayrağı ile Atatürk�ün resimleri bulunmuştur. Bu durum Çanakkale Savaşları�nın ve bu savaşlarda Mustafa Kemal�in gösterdiği azim ve kararlılığın, dünyadaki diğer milletleri ne derece etkilediğinin ibret verici belgesidir.

    Çanakkale Zaferi, bir bakıma Asya�da esaret altındaki ülkelerin, Batı zihniyetine karşı kazandığı bir zaferdir. Buradaki sınırsız vatan sevgisi ve milliyetçilik duyguları, teknik ve zenginliği yenmiştir.

    Çanakkale�de Mustafa Kemal�in tarih sahnesine çıkışı başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti�nin kuruluşunu sağlayan milli mücadele ruhu, Çanakkale�den kaynaklanmıştır. Anadolu ve Trakya�nın, Türklerin vatanı olduğunu dünyaya kabul ettirilmiştir. Kurtuluş Savaşı�nın kazanılmasında bu inancın rolü olmuştur.

    Millet-devlet-coğrafya arasındaki sıkı ittifakın, savaştaki önemi ortaya koyulmuştur. Emperyalist Hıristiyan güçlerin mağlup edilebileceği, dünyaya ispat edilmiştir. Çarlık Rusyası�nın desteklenmemesi sonucu zayıflaması ve daha sonra da çöküşü üzerinde etkili olmuştur.

    Çanakkale Savaşları�nın Türk Tarihi açısından tek olumsuz yanı; Türk Ordusu'nun en seçkin, en iyi eğitilmiş okur yazar kesiminin elverişsiz şartlar altında savaşması ve şehit düşmesi ile devletin aydın kesimini bu savaşta yitirmiş olmasıdır. Özellikle, bu aydınların büyük bölümünü yetiştiren Türk Ocağı, İngilizlerin dikkatini çekmiştir.

    İngilizler, İstanbul�u işgal ettikleri zaman İngiliz işgal komutanı, Çanakkale�de kendileriyle savaşan Osmanlı Ordularında milliyetçi bir ruh olduğu gerekçesiyle ilk olarak Türk Ocağı'nı işgal ettirmiş, ardından da askeri müesseseler işgal edilmiştir.

    Çanakkale�de iki farklı dünya, iki kültür çarpışmış, bu farklı dünyaların insanları bir nebze olsun birbirini tanımış, İngilizlerin deyimiyle Johny Türk, kimin uygar ve daha medeni olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Çanakkale�de Türkler vatanlarını savunan mazlumlar olarak, dünyaya vatan sevgisinin ne demek olduğunu öğretmişlerdir.

    Rakipleri onların mertliklerine ve cesaretlerine hayran kalmakla birlikte, vatanlarını savunan Mehmetçik'in iman ve vatan sevgisini anlayamamış; tarihten gelen önyargıları ile her biri bir destan yaratan Mehmetçik'i fanatiklik ve vahşilikle suçlamayı da ihmal etmemiştir. Çünkü, Hamilton ve düşman, Anadolu İnsanı'nın vatanına, dinine, namusuna yüklediği anlamdan habersizdi.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  2. #12
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Çerkes Ethem « Türkiye Tarihi




    Kafkasya'nın Şapsığ Yöresi'nden göçederek Bandırma'ya yerleşen bir Adıge Ailesi'ndendir. 1886 yılında Emre Köyü'nde doğdu. Pşevu Ali Bey'in oğludur. Rüşdiyeyi ve Küçük Zabit Mektebi'ni bitirdi. Balkan Savaşları'na katılarak yaralandı. Birinci Dünya Savaşı'nda Sencer Eşref Bey'in yönetimindeki Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. Dr. Hanakhe Reşit Bey'in (Diyarbekir Valisi) ve Aşharuva Rauf (Orbay) Bey'in emrinde Irak ve İran'da görev yaptı. Bu arada yaralanarak Bandırma'ya döndü.

    Mütareke döneminin başlangıcında İzmir'de bazı siyasi eşkıyalık olaylarına adı karıştı. Yunanlıların İzmir ve çevresini işgali üzerine Anadolu'ya geçen Aşharuva Rauf Bey'in ve Zaraho Bekir Sami Bey'in uyarılarıyla Yunanlılara karşı eyleme geçti. Ağabeyleri Reşit ve Yüzbaşı Tevfik Bey'lerle birlikte Bursa ve Balıkesir'deki Kafkas Göçmenleri arasından topladığı gönüllülerle önce Ayvalık, sonra da Akhisar ve Salihli'de Yunanlılara karşı savaştı.

    Örgütçü yeteneğiyle diğer bazı Kuvay-ı Milliye çetelerini de tasfiye edip kendi güçlerine katarak Yunanlılara karşı sağlam bir cephe oluşturdu. Yunan ilerlemesinin "Milen Hattı" üzerinde durdurulmasında en büyük rolü aldı. Emrindeki atlı güçlere 14. Kolordu Komutanı Met İzzet Yusuf Paşa tarafından "Kuvay-ı Seyyare" adı verilmişti.

    1920 yılı boyunca birlikleri, zaman zaman Yunan Cephesi'ne çekilerek Marmara ve İç Anadolu'daki karşı ihtilal hareketlerinin bastırılmasında vurucu güç olarak kullanıldı. Bu suretle TBMM'nin toplanarak ülkenin kaderini eline almasında önemli bir rol oynadı.

    Düzce, Adapazarı, Çorum, Yozgat gibi ayaklanma bölgelerinden toplayarak güçlerine kattığı yeni gönüllülerle daha da güçlenerek TBMM Hükümeti'nin dayanağı, en güçlü Kuvay-ı Milliye Komutanı haline geldi. Kendisine resmen "Milli Kahraman" ünvanı verilerek TBMM'nde ayakta karşılandı. Fakat birliklerinin kendine özgü yapısı ve genellikle Kafkas Göçmenlerinden oluşması kuşkular yarattığı gibi, ayaklanma bölgelerinde verdiği yersiz idam kararları ve köyleri yaktırması hemşehrileri arasında da kendisine karşı antipati uyandırmaya başlamıştı.

    İç Anadolu'da, Çapanoğulları'nın yönlendirdiği karşı ihtilal hareketini bastırmak için Yozgat'ta bulunduğu sırada, Yunanlıların iki koldan saldırıya geçerek Bursa, Balıkesir ve Uşak'ı işgal etmeleri üzerine tekrar bu cepheye çağrıldı. Düşman saldırısının durdurulmasında büyük başarısı görüldü ve Demirci'deki savaşlarda, üstün Yunan güçlerine karşı büyük bir başarı kazandı.

    Batı Cephesi Komutanı Ali Fuat Paşa'nın Moskova Büyükelçiliği'ne atanarak yerine İsmet Bey'in getirilmesinden sonra Ethem Bey ve kardeşleri ile Mustafa Kemal Paşa ve Hükümet arasındaki anlaşmazlıklar belirginleşmeye başladı. Bir yandan Nizami Ordu'nun güçlendirilmesi için bir engel olarak görülen Kuvay-i Seyyare öte yandan da Anadolu ihtilaline el koymaya çalışan sol akımlar ve Enver Paşa taraftarları için hazır bir potansiyel olarak değerlendiriliyordu.

    Ethem Bey'in Yozgat Ayaklanması'nın bastırılması sırasında, Hükümet üzerinde giriştiği bazı güç gösterilerinden de kuşkulanan Mustafa Kemal Paşa, sol eğimli Yeşilordu Cemiyeti gibi Kuvay-i Seyyare'yi de dağıtmaya karar vermişti. Durumu değerlendiremeyen Ethem Bey ve kardeşleri çeşitli olaylar karşısında yaptıkları hissi çıkışlarla siyasi hasımlarının eline yeni kozlar verdiler.

    Met Yusuf İzzet Paşa, Hakkı Behiç Bey gibi hemşehrileri tarafından kendilerine yapılan bazı uyarıları da değerlendiremediler. Ethem'in TBMM'ye çektiği hakaret dolu bir telgraf, TBMM'nin bütünüyle aleyhine dönmesine neden oldu. Lozan Anlaşması'ndan sonra da 150'lik listeye dahil edildi. Bunun üzerine önce Mısır'a sonra da Ürdün'e giden Ethem Bey buradaki Kafkas Göçmenleri arasında sessizce yaşadı. Kardeşlerinin aksine, 150'liklerin affından sonra da Türkiye'ye dönmedi. 1948 yılında Amman'da öldü ve bir Çerkez mezarlığına gömüldü. Anılarım adlı bir kitabı vardır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  3. #13
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Enver Paşa « Türkiye Tarihi




    1821 yılında İstanbul'da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'nde öğrenim gördü. Harp Okulu'nu 1899'da piyade teğmeni olarak bitirdikten sonra, 1903'te kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisi'nden mezun oldu. Selanik'teki üçüncü ordunun emrine girdi. 1906'da binbaşı oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasına katıldı. Bu topluluk içinde tutunup, kendini sevdirdi. II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı.

    Makedonya Genel Müfettişliği ve Berlin Ateşemiliterliği gibi görevlerde bulundu. 31 Mart Olayı'nda, Hareket Ordusu'na katıldı. İşkodra mutasarrıfı ve cephe komutanı olarak İtalyan saldırısına başarıyla karşı koyan Enver Paşa, 1912'de yarbay oldu. 23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen Babıali Baskını'na katıldı. Sadrazam Kamil Paşanın istifasını sağladı.

    Böylece İttihat ve Terakki Cemiyetinin iktidarı ele geçirmesinden sonra, Edirne'nin kurtarılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısından sonra albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükselen Enver Paşa, 1914'te de Sait Halim Paşa Hükümeti'nde Harbiye Nazırı oldu. Şehzade Süleyman'ın kızı ile evlendi. Orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, Fransız modeli yerine Alman stilini uyguladı.

    Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında katılmamızda etkin rol oynayanlar arasındaydı. Dünya Savaşı'nın Osmanlı İmparatorluğu'nun yenilgisi ile sonuçlanmasından sonra İttihat ve Terakki Partili arkadaşlarıyla birlikte, önce Odessa'ya, oradan da Berlin'e gitti; daha sonra Rusya'ya geçti. Anadolu'daki Milli Mücadele Hareketi'ne katılmak istediyse de kabul edilmedi.

    1920 Eylülünde Bakü'de Doğu Ulusları Toplantısı'na katıldı ve Batum'da Türkiye Şuraları Partisi'ni kurarak, Türkistan'ı kurtarma hareketini başlattı. Ancak Rus Kuvvetleri karşısında başarılı olamadı. 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da, Belcivan yakınlarında bir çarpışmada öldü ve Çeğen Köyü'ne defnedildi.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  4. #14
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Ermeni Sorunu « Türkiye Tarihi




    1878 Berlin Antlaşması'ndan sonra İngiltere ve Rusya'nın çıkarları doğrultusunda, Ermeni ayaklanmaları başladı. Birinci Dünya Savaşı başlayınca Ruslar, ülkelerinden getirdikleri Ermeni birliklerini Doğu Anadolu'da kullandılar. Osmanlı Devleti'nde yaşayan Ermeniler de Rusların yanında yer almıştır.

    Doğu Anadolu'nun savunmasını zorlaştırdıkları için hükümet 1915 Tehcir Yasası ile, orada yaşayan Ermenileri bir başka yere göç ettirdi. Ermeniler, Suriye ve Lübnan'a yerleştiler. Göç ettirilen Ermenilerin bir bölümü savaş hali, salgın hastalık ve asayişsizlik nedeniyle yaşamını yitirmiştir. Bu olay, Ermeniler tarafından günümüze kadar kullanılmıştır.

    Wilson İlkeleri'nden hareketle Batılı devletler, ABD'nin mandasında Doğu Anadolu'da bir Ermenistan devletinin kurulmasını kararlaştırmışlardı. Amerikan Senatosu'nun Ermenilerin Doğu Anadolu'da çoğunlukta bulunup bulunmadığını incelemek üzere gönderdiği General Harbord'un araştırması sonucunda, Ermenilerin azınlıkta olduğu ortaya çıktı.

    Birinci Dünya Savaşı sırasında yayınlanan Wilson İlkeleri'yle ilk defa bağımsız bir Ermeni devletinden söz ediliyordu. Sevr Antlaşması'nda Doğu Anadolu'da Ermeni devleti kurulması maddesi yer almıştır.

    Ermenistan İle Savaş

    TBMM açılmadan önce Mustafa Kemal ile Kâzım Karabekir, Ermeni saldırısını önlemek için gerekli tedbirleri alıyorlardı. TBMM açıldıktan sonra ise Ermenistan saldırıları arttı. 1920 Haziranı'nda TBMM doğu cephesini kurdu. Komutanlığına da Kâzım Karabekir getirildi. Böylece:

    Ermeniler durdurularak Doğu Anadolu'dan atıldı.
    Batı Kuvay-i Milliye birlikleri Yunanlıların önünden çekildi.
    Ermeniler, 1920 Kasım ayı sonunda TBMM'ye barış için başvurdular.
    2-3 Aralık 1920'de Ermenilerle Gümrü Barışı imzalanmıştır.
    Barışa göre; Ermenistan bugünkü Doğu Anadolu sınırlarımızı tanıdı. Kars ve çevresi Türklere verildi. Ermenistan Cumhuriyeti, Sevr Barışı'nı geçersiz saydığını belirtiyordu. TBMM, Doğu Anadolu'da yaşayıp da oradan göç eden Ermenilerin diledikleri takdirde 3 yıl içinde geri gelip eski yerlerine yerleşebileceklerini kabul ediyordu. Ermeniler, Türkiye'ye karşı düşmanca davranamayacaklardı. Buna karşılık TBMM Hükümeti, Ermenistan'a diledikleri takdirde askeri ve siyasal yardım yapacaktı.

    Ermenistan'a karşı kazanılan bu zafer, TBMM'nin hem askeri hem de siyasal ilk başarısıdır. Sonuçta:

    TBMM Hükümeti, doğuda savaşı yürütmüş ve kazanmıştır. TBMM'nin varlığını kabul etmeyen Ermenistan, bu tutumunu değiştirmiştir.

    Sevr Barışı'nı tanımadıklarını belirten Ermeniler, kendilerine verilmesini istedikleri Türk toprakları iddialarından vazgeçmişlerdir.

    TBMM, içte ve dışta büyük saygınlık ve güç kazanmış, Doğu Cephesi kapanmış buradaki güçler Batı cephesine kaydırılmıştır.

    TBMM, Gümrü Barışı ile uluslararası varlığını ilk kez kanıtlamış, TBMM ile kurulan devletin varlığını daha da pekiştirmiştir.

    Anlaşma metninde "Osmanlı Devleti" adı hiç geçmemekte, TBMM'nin kurduğu devlet "Türkiye" adıyla belirtilmektedir.

    Doğu Cephesi'nin kapanması, İç Anadolu'da ayaklanmalarla, Batı Anadolu'da Yunanlılarla, Güney'de Fransızlarla çarpışan birlikleri rahatlatmıştır.

    Gümrü Barışı'ndan sonra Gürcistan ile de antlaşma yapıldı. Gürcistan'ın Mondros'tan sonra işgal ettiği Ardahan ve Artvin geri alındı. (23 Şubat 1921) Birkaç hafta sonra Batum da kazanıldı. Ancak Batum, sonradan Rusya'ya bırakılacaktır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  5. #15
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Hatay Sorunu « Türkiye Tarihi




    1936 yazından itibaren patlak veren Sancak (Hatay) Anlaşmazlığı, esasen bir türlü bir düzene girememiş olan Türk-Fransız ilişkilerinde yeni bir buhran doğurdu. Türkiye ile Fransa arasında 20 Ekim 1921'de imzalanan Ankara Antlaşması ile, Suriye sınırları içinde bırakılan İskenderun Sancağı'na özel bir idare şekli tanınmıştı. Türk parası resmi para birimi olacak ve Sancak halkı milli kültürlerinin korunmasında her türlü kolaylıktan yararlanacaktı.

    Fransa'nın mandater devlet olarak Suriye'ye yerleşmesi kolay olmadı ve bir hayli uğraştı. Avrupa buhranlarının gidişatı karşısında Fransa, Suriye ve Lübnan ile ilişkilerini yeni bir düzene sokarak 1936 Eylülünde Suriye'ye ve 1936 Kasımında da Lübnan'a bağımsızlık verdi. Ancak Suriye'ye bağımsızlık veren ve Suriye ile Fransa arasında ittifak kuran 1936 Eylül Antlaşması'nda İskenderun Sancağı hakkında hiçbir hüküm yoktu. Yani Fransa Suriye'den çekilirken, Sancak üzerindeki yetkilerini Suriye'ye terketmekteydi.

    Türk Hükümeti bu durumu kabul etmedi ve Milletler Cemiyeti Konseyi'nin toplantısı sırasında, Eylül ayında, Cenevre'de Fransa ile yapılan görüşmeler gelişme göstermeyince 9 Ekim 1936'da Fransa'ya verdiği resmi bir notada, Suriye'ye yapıldığı gibi, İskenderun Sancağı'na da bağımsızlık verilmesini istedi.

    Atatürk de 1 Kasım günü Büyük Millet Meclisi'ni açış konuşmasında, "Bu sırada milletimizi gece-gündüz meşgul eden başlıca büyük mesele, hakiki sahibi öz Türk olan İskenderun, Antakya ve havalisinin mukadderatıdır. Bunun üzerinde, ciddiyet ve katiyetle durmaya mecburuz" diyordu.

    Fransız Hükümeti 10 Kasımda verdiği cevapta, Sancak'a bağımsızlık vermenin Suriye'yi parçalamak demek olacağını ve mandater devlet olarak da buna yetkisi bulunmadığını bildirdi. Bundan sonra iki hükümet birbirilerine birer nota daha verdi ancak görüşlerde herhangi bir değişme olmadı.

    Bu arada Fransa, meselenin Milletler Cemiyeti'ne havalesini teklif etti ve Türkiye de bu teklifi kabul etti. Türkiye ile Fransa arasında bu tartışmalar olurken, bir yandan Türk kamuoyu, öte yandan da İskenderun'daki halk heyecanlanmış ve İskenderun'da halk ile polis arasında çatışmalar olmuştu.

    Atatürk, Ocak 1937'de Konya'ya ve oradan da Ulukışla'ya kadar bir seyahat yaptı. Ankara'ya döndüğü zaman kabinenin toplantısına başkanlık etti. Türk-Fransız ilişkileri gergin bir safhaya girmişti. Milletler Cemiyeti meseleye 14 Aralık 1936'dan itibaren el koydu ve yapılan tartışmalardan sonra ve özellikle İngiltere'nin de arabuluculuğu ile Konsey, 27 Ocak 1937'de Sancak için bir statü kabul etti. Bu statüye göre İskenderun Sancağı, içişlerinde tamamen bağımsız, dışişlerinde Suriye'ye bağlı, kendine özgü bir anayasa ile idare edilen "ayrı bir varlık" (entité distincte) olacaktı. Burası Milletler Cemiyeti'nin gözetimi altına konacak ve bu gözetim bir Fransız vasıtasıyla yürütülecekti. Fransa ile Türkiye bir anlaşma yaparak, Sancak'ın toprak bütünlüğünü birlikte garanti altına alacaklardı. Bundan sonra Sancak, Hatay adını alacaktır.

    Milletler Cemiyeti, Hatay için bir anayasa hazırlamak üzere bir de komisyon kurmuştu. Bu komisyonun, Türkiye ile Fransa'nın da görüşlerini alarak hazırladığı anayasa, Milletler Cemiyeti Konseyi tarafından 29 Mayıs 1937'de kabul edildi. Aynı gün, Türkiye ile Fransa arasında da, Hatay'ın toprak bütünlüğünü ortak garanti altına alan anlaşma imzalandı.

    Ancak bu anayasa ve anlaşmaları bağımsız Hatay'da uygulamak kolay olmadı. Hatay'daki Fransız temsilcisi, bunların uygulanmasını köstekleyici tedbirler alma yoluna gitti. Bağımsızlık dolayısıyla halk, gösterilerde bulunmak isteyince Fransa'nın sömürge memurları bunu da önlemek istediler ve polisle halk arasında yeniden çartışmalar oldu.

    Öte yandan Fransızlar, Hatay'daki diğer azınlıkları Türklere karşı da kışkırtma yoluna gittiler. Türk kamuoyu yine galeyana geldi. Türkiye'de Fransa aleyhine kuvvetli bir eğilim belirdi ve Türk-Fransız ilişkileri yine bozuldu. Suriye halkı da Hatay'a bağımsızlık verilmesinden ötürü hükümeti eleştirdi ve Suriye'nin bazı şehirlerinde hükümet aleyhine gösteriler yapıldı.

    Hatay Anayasası, 29 Kasım 1937'de yürürlüğe girecekti ve ilk iş olarak seçimlerin yapılması gerekiyordu. Ancak bu şartlar içinde seçimler yapılamadı. Diğer yandan seçim sistemi meselesinde Türkiye ile Fransa arasında görüş ayrılığı çıktı. Bunun üzerine Milletler Cemiyeti'nin kurduğu bir komite, Türkiye'nin de itirazlarını göz önünde tutarak bir seçim tüzüğü hazırladı ve seçimlerin 15 Temmuz 1938'e kadar tamamlanmasına karar verdi.

    1938 Mayısı başından itibaren seçmen listelerinin hazırlanmasına başlandı. Ancak Fransız memurlarının davranışı, Hatay'da olayların yeniden şiddetlenmesine sebep oldu. Türkiye, Hatay sınırlarına 30,000 kişilik bir kuvvet gönderdi. Gerek bu durum karşısında, gerek Avrupa olaylarının gittikçe buhranlı bir hal alması dolayısıyla, Fransa, Hatay meselesinde Türkiye'ye karşı daha yumuşak bir tutum almayı tercih etti ve Hatay'ın Fransız valisini geri çekip yerine bir Türk vali tayin etti. Bunun üzerine durum biraz sakinleşti.

    Almanya'nın 1938 Martında Avusturya'yı ilhakı, Fransa'nın Hatay meselesindeki politikasını da etkilemiştir. Berlin-Roma Mihverinin ağırlığını gittikçe artırmaya başladığı bir sırada, Fransa'nın Doğu Akdeniz'de stratejik önemi olan ve Boğazların kuvvetli bir bekçisi durumunda olan Türkiye'ye olan ihtiyacı da artmıştı. Bu sebeplerdir ki, 1938 yazından itibaren Hatay meselesindeki tutumunu da değiştirmiş ve gelişmeler Türkiye lehine bir yön göstermiştir.

    13 Haziranda Antakya'da Türk ve Fransız askeri heyetleri arasında yapılan görüşmeler sonunda 3 Temmuz 1938'de imzalanan bir anlaşma ile, Hatay'ın toprak bütünlüğü ile siyasal statüsünün iki devlet tarafından korunması ve bu amaçla da her iki devletin de Hatay'a 2,500'er kişilik askeri kuvvet göndermesi esası kabul edilmiştir. Türk askeri 4 Temmuzdan itibaren Hatay'daki görevine başlamıştır.

    Önce Paris'te başlayıp Ankara'da devam eden görüşmeler sonunda da, 4 Temmuz 1937'de Türkiye ile Fransa arasında bir dostluk anlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmaya göre taraflar, birbirleri aleyhine olan hiçbir politik veya ekonomik anlaşmaya ve birbirlerine yönelen herhangi bir harekete katılmayacaklar ve taraflardan biri, bir veya birkaç devlet tarafından saldırıya uğrarsa, diğeri, saldırganlara hiçbir şekilde yardım etmeyecekti.

    Bu Türk-Fransız yakınlaşmasından sonra Ağustos ayında yapılan meclis seçimlerinde Türkler, 40 milletvekilliğinden 22'sini ka-zandılar. Meclis, 2 Eylül 1938'de ilk toplantısını yaptı ve bağımsız devlet için Hatay Cumhuriyeti adını kabul etti. Yeni devletin resmi dili Türkçe ve Arapça olduğu halde, bütün milletvekilleri Türkçe yemin etmişlerdir.

    Hatay Devleti'yle Türkiye arasında gayet yakın temas ve bağlar kuruldu. Hatay Meclisi, 1939 Ocak ayında Türk Medeni Kanunu ile Türk Ceza Kanunu'nu kabul etti. Türkiye'den mali müşavirler getirtti.

    Bunun yanında, Hatay idarecileri, devamlı olarak Türkiye'ye katılmak arzusunda bulundular. Türkiye de bu isteği sempati ile karşıladı. Fakat, 29 Mayıs 1937 Antlaşması ile Hatay, Türkiye ile Fransa'nın ortak garantisi altında bulunuyordu. Bu sebeple, Hataylıların anavatana katılma istekleri iki devlet arasında yeniden mesele oldu. Fakat 1939 Martından itibaren Avrupa'da yaşanan olayların savaşa doğru bir yön olması, Türk-İngiliz ittifakının ilk adımlarının atılması ve Batılıların Barış Cephesi çabaları dolayısıyla, Fransa, Türkiye'nin ve Hataylıların isteklerini kabul etmek zorunda kaldı.

    23 Haziran 1939'da iki devlet arasında yapılan bir anlaşma ile Fransa, Hatay'ın Türkiye'ye katılmasını kabul etti. Buna karşılık Türkiye de Suriye'nin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı gösterecekti. Temmuz ayında da Hatay, Türkiye sınırları içine katıldı.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  6. #16
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Hilafetin Kaldırılması « Türkiye Tarihi




    1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılması ile, Sultan-Halife gibi, çifte görevi olan Osmanlı hükümdarının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştı. Eski Osmanlı hükümdarına sadece, dini başkanlık yetkileri tanınmıştı. Hükümet, TBMM'nin seçtiği Halife Abdülmecid Efendi'den, sadece Müslümanların Halifesi ünvanını kullanmasını, gösterişli hareketlerde bulunmamasını istemişti. Abdülmecid, halife seçildikten sonra kendisine verilen talimata aykırı olarak, "Halife-i Müslimin" ünvanından başka sıfat ve ünvanlar taşıyarak, Cumhuriyet hükümetinin talimatı dışına çıkmıştır.

    Bazı politikacılar ise; "Hilafet aynı hükümettir, hilafetin hukuk ve görevini iptal etmek hiç kimsenin hiç bir meclisin elinde değildir" diyerek, Halife'yi, Padişah gibi yaşatmak istiyorlardı. Bu durum, halifelik kurumu hakkında bir an önce önlem alınmasını gerektiriyordu. Fakat Mustafa Kemal Paşa'yı halifeliğin kaldırılması için zorlayan önemli sebep, Halife mevcut oldukça Türkiye'de yapılması zorunlu olan sosyal ve laik karakterdeki devrimlerin yapılamayacağı idi.

    3 Mart 1924 tarihli, "Hilafetin ilgasına ve Hanedan-ı Osmaniye'nin Türkiye Cumhuriyeti memalik-i hariciyesine çıkarılmasına dair kanun"la hilafet kaldırılmıştır. Hilafetin kaldırılmasının Türkiye'de ve dünyada geniş yankıları olmuştur. Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü, bir diğer kanunla da Şer'iye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılmıştır.

    Şer'iye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması sonucu, bu vekalet tarafından yönetilen okullar ve medreseler de kaldırılmıştır. Ayrıca aynı gün, Erkan-ı Harbiye-i Umumiye vekaleti de kaldırıldı. Böylece ordu siyaset çatışmasının da önüne geçilmiş oldu. Tevhid-i Tedrisat kanunu da o gün kabul edilmişti.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  7. #17
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Kazım Karabekir « Türkiye Tarihi




    1882 yılında İstanbul'da doğdu. Mehmed Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı.

    İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak, İstanbul Harbiye Mektebi tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul Örgütü'nün kurulmasında görev aldı. II. Meşrutiyet'ten sonra Edirne'de 2. Ordu 3. Fırka (tümen) Erkân-ı Harfliği'ne (kurmaylığına) atandı.

    31 Mart 1909 Ayaklanması'nda Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk Ayaklanması'nın bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı'nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914'te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye Komutanlığı sıfatıyla İran ve Ötesi Harekâtı'nda görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal'da 14. Fırka Komutanlığı'na atandı ve Çanakkale'ye gönderildi.

    Kerevizdere'de Fransızlar'a karşı 3 ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul'da 1. Ordu Erkân-ı Harbiye Başkanlığı'na, sonra Galiçya'ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal von der Goltz'un Erkân-ı Harbiye Başkanlığı'na atanarak Irak'a gitti.

    1916'da Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu Komutanlığı'na getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak'ta İngilizler'le çarpıştı. 1917'de Diyarbakır'daki 2. Kolordu Komutanlığı'na getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki II. Ordu Komutanlığı'na vekâlet etti.

    1918'de Erzincan ve Erzurum'u, Ermeniler'den ve Ruslar'dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini ve Karaköse�yi kurtardı. Aynı yıl mirliva (tümgeneral) oldu.

    Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmed İzzet Paşa'nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek, Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ'daki 14. Kolordu Komutanlığı'na, ardından da Erzurum'daki 15. Kolordu Komutanlığı'na atanmasını sağlayarak, Nisan 1919'da göreve başladı.

    Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı'nda Edirne Milletvekilliği ve Doğu Cephesi Komutanlığı yaptı.

    15 Kasım 1920'de Ermeni Ordusu'nu kesin olarak yendi. Ermeni Hükümeti'yle Ankara Hükümeti adına Gümrü Antlaşması'nı imzaladı. Kars'ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya Hükümetleri'yle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Halk Partisi�nden ayrıldı. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra 1. Ordu Müfettişliği'ne atandı.

    1923'te İstanbul Milletvekili oldu. 1924'te, TBMM'deki Dörtler Grubu'nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak, Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın başkanlığına seçildi. Parti, 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait Ayaklanması nedeniyle kapatıldı.

    Karabekir, Mustafa Kemal Paşa'ya karşı yapılan İzmir Suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi hayatına 12 yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939'da İstanbul Milletvekili olarak devam etti. 1946'da TBMM Başkanlığı'na seçildi ve bu görevde iken 26 Ocak 1948'de Ankara'da öldü.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  8. #18
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Kıbrıs Meselesi « Türkiye Tarihi




    1571 yılında Osmanlı Devleti tarafından fethedilen Kıbrıs Adası, 93 Harbi'nde Osmanlıların Ruslara yenilmesi üzerine, Rus Çarlığı'nın ilerlemesine mani olmak ve İngilizlerin desteğini sağlamak amacıyla İngiltere'ye geçici olarak terk edilmiştir.

    Osmanlıların I. Dünya Savaşı'na İttifak Devletleri yanında girmesini fırsat bilen İngiltere, Ada'yı 5 Kasım 1914'te ilhak ve Lozan'da Türkiye Cumhuriyeti tarafından bu ilhakın tanınmasından sonra, 1925 yılında Ada'nın statüsünü değiştirerek burayı sömürgesi ilan etmiştir. Bu gelişmeleri Kıbrıslı Rumlar Enosis yani Ada'nın Yunanistan'a katılması için bir merhale olarak değerlendirerek el altından faaliyetlere başladılar.

    1950'de Kıbrıs Başpiskoposluğuna III. Makarios'un seçilmesi, Ada'da Enosis akımının gelişmesine ve bu yönde faaliyetlerin iyice artmasına yol açmıştır. Rumlar Enosis'i gerçekleştirebilmek için 1955 yılında EOKA tedhiş örgütünü kurarak, Kıbrıs Türklerine karşı faaliyetlere başladılar. Bu baskı karşısında Kıbrıs Türkleri 1957'de Türk Mukavemet Teşkilatını kurmak zorunda kalmışlardır.

    Kıbrıs'ta yaşanan olayları yatıştırmak, Ada'da sükuneti sağlamak ve bölgenin statüsünü belirlemek amacı ile 1959 yılı içinde gerçekleştirilen Zürich ve Londra Andlaşmaları'ndan hemen sonra 16 Ağustos 1960 tarihinde Kıbrıs Cumhuriyeti ilan edilmiştir. Bunun yanısıra Türkiye, Yunanistan ve İngiltere'ye de Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinde garantörlük hakkı verilmiştir. Fakat Kıbrıslı Rumlar bu gelişmeleri de hep Enosis'i gerçekleştirmek için birer aşama olarak değerlendirdiler.

    1963-1964 ve 1967 yıllarında Ada'da kanlı olaylar yaşandı ve bir çok Türk acımasızca katledildi. Türkiye'nin faaliyetleri Rumları biraz frenledi ise de durduramadı. Bunun üzerine 28 Aralık 1967'de Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi kuruldu. 1974'de Ada'da Makarios'a karşı gerçekleştirilen darbeden sonra EOKA'cı Nikos Sampson'un öncülüğünde Kıbrıs Helen Cumhuriyeti ilan edildi. Bölgede tekrar hareketlilik baş göstermesi üzerine Türkiye garantörlük hakkını kullanarak 20 Temmuz 1974 sabahı Kıbrıs Barış Harekâtı'na başladı.

    Soruna diplomasi açısından çözüm getirmek amacı ile yapılan, bir anlamda barış görüşmeleri şeklinde tanımlayabileceğimiz girişimlerden olumlu sonuç çıkmaması üzerine 14 Ağustos 1974 tarihinde II. Barış Harekâtı gerçekleştirildi. Rumların uzlaşmaz tutumlarının devam etmesi karşısında Kıbrıs Türkleri 13 Şubat 1975'de Kıbrıs Türk Federe Devletini kurdular daha sonra ise 15 Kasım 1983 tarihinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan ettiler.

    Enosis'e kapalı önerilere yanaşmayan Rumların devamlı surette zorluk çıkarması ve her şeyden önemlisi geçmişte yaşanan olaylardan dolayı Türk kesiminin Rum toplumuna güvenmemesi,karşı tarafın geçmişteki suistimallerini de göz önüne alarak Türk tarafının en ufak bir tavize dahi yanaşmaması uzun bir süreden beri bir takım kesintilerle de olsa sürdürülen toplumlararası görüşmelerin sonuçsuz kalmasına yol açmaktadır.

    Bu arabuluculuk girişimlerine Birleşmiş Milletler ön ayak olmakla birlikte, söz konusu girişimler çerçevesinde BM'in pek de tarafsız davranmadığı, 26 Kasım 1992'de Butros Gali'nin hazırladığı rapor doğrultusunda alınan 789 sayılı karar ile ortaya çıkmıştır. Bu kararla; Ada'da iki halkı eşit kabul etmeyen; Rum tarafının Ada'da hakimiyetine olanak sağlayan; Türk tarafının tek yanlı toprak vermesini isteyen; Ada'nın ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini 20 yıldır sağlayan TSK'nin Kıbrıs'tan çekilmesini öneren ve buna paralel olarak Türklerin güvenliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir tutum sergilenmiştir.

    Oysa ki Türk tarafı isteklerini oldukça açık, basit ve net bir şekilde ifade etmektedir. Türk tarafı iki toplumlu, iki kesimli federal çözüm; iki toplum arasında güven ortamını arttırmaya yönelik önlemlerin acele edilmeden, bir oldu-bittiye getirilmeden müzakere yolu ile belirlenmesini; iki taraf arasında itham edici ve siyasi havayı bozacak beyanlardan kaçınılmasını; federal cumhuriyetin askersizleştirilmesini; AB üyeliği konusunda iki tarafın ortak arzu ve iradesiyle hareket edilmesini istemektedir.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  9. #19
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Montreux Boğazlar Sözleşmesi « Türkiye Tarihi




    Lozan Konferansı'nda imzalanmış olan Boğazlar Sözleşmesi'ne göre, Boğazlardan serbest geçişin güvenliğini sağlamak amacı ile, Çanakkale ve İstanbul Boğazlarının her iki kıyıları ile, Marmara Denizi'ndeki adalar gayri askeri hale getirilmiş ve bu bölgelerde tahkimat yapmak ve asker bulundurmak yasaklanmıştı. Buna karşılık, bu bölgelerin herhangi bir saldırıya karşı güvenliği de, sözleşmeyi imza eden devletlerle Milletler Cemiyeti'nin garantisi altına konulmuştu.

    Türkiye, Boğazlar üzerindeki egemenliğinin sınırlandırılması demek olan bu hükümleri istemeyerek kabul etmekle beraber, bir ümidi de, kolektif güvenlik alanında Milletler Cemiyeti'nin etkili bir rol oynayacağı ve aynı zamanda da silahsızlanmanın gerçekleşeceği idi. Fakat her iki konudaki ümit de gerçekleşmedi. Ne silahsızlanma yolunda olumlu adımlar atılabildi ve ne de kolektif güvenlik konu-sunda Milletler Cemiyeti kendisinden bekleneni verebildi.

    Japonya'nın Mançurya'ya saldırması karşısında Milletler Cemiyeti hiçbir şey yapamamıştı. Silahsızlanma çabaları ise tam anlamıyla sürüncemede idi. Bu durum karşısında Türkiye 1935 yılından itibaren Boğazlara ait demilitarizasyon hükümlerini kaldırmak için teşebbüse geçti. 1933'te Silahsızlanma Konferansı'nda ilk defa bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. Fakat bu istek, silahsızlanma meselesiyle doğ-rudan doğruya ilgili görülmediğinden mesele geri kaldı.

    1934'ten itibaren Almanya'nın silahsızlanmaya başlaması ve 1935 Martında da mecburi askerlik sistemini ihdas ile silahlanmasını açık bir hale getirmesi üzerine, Türkiye de bu meseleyi daha ısrarla ele aldı. Almanya'nın silahlanmasını görüşmek üzere olağanüstü toplanan Milletler Cemiyeti Konseyi'nde 17 Nisan 1935 günü yaptığı konuşmada, Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras, yine Boğazların silahsızlandırılmış olması konusunu ele alarak, bu meselenin Türkiye'nin güvenliği ile yakından ilgili bulunduğunu, Boğazların askerlikten tecridi ile gerçekte Türkiye'nin savunmasının zayıflatılmış olduğunu ve bu sebeple bu hükümlerin kaldırılmasını istedi. İngiltere, Fransa ve İtalya temsilcileri meselenin konu ile doğrudan doğruya ilgili olmadığını ileri sürdüler. Sovyet delegesi Litvinov ise Türkiye'nin görüşünü destekledi.

    Türkiye, Boğazlar konusundaki bu isteğini, Mayıs ayında Bal-kan Antantı Konseyi'nin Bükreş toplantısında, Milletler Cemiyeti Asamblesi'nin Eylül ayındaki toplantısında ve nihayet, İtalya'nın Habeşistan'a saldırması dolayısıyla bu devlete uygulanacak zorlama tedbirleri konuşulurken yine Milletler Cemiyeti'nin kasım toplantısında tekrar söz konusu etti.

    Bu şekilde olumlu bir diplomatik at-mosfer yaratmaya muvaffak olmuştu. Zorlama tedbirlerine rağmen İtalya Habeşistan'ı işgal edince ve bu arada Almanya da Versay'a aykırı olarak Ren bölgesini militarize edince, Türkiye de, 10 Nisan 1936'da, Boğazlar Sözleşmesi'ni imzalamış olan devletlere verdiği notada Avrupa'daki buhranların 1923 Boğazlar Sözleşmesi'yle Boğazların güvenliği için verilmiş olan kolektif garantiyi artık işlemez hale getirdiğini belirterek, kendi güvenliği, savunması ve egemenlik haklarının, korunması bakımından bu statünün değiştirilerek, Bo-ğazların askerileştirilmesini istedi.

    Antlaşmaların hiçe sayıldığı veya kuvvet zoru ile değiştirildiği bir sırada Türkiye'nin bu barışçı ve samimi davranışı sempati ile karşılandı. İlk olumlu cevap İngiltere'den geldi. Türkiye'nin bu işi müzakere yolu ile, yapmak istemesi İngiltere'yi hoşnut bırakmıştı. Öte yandan, şimdi İngiltere Türkiye'ye karşı politikasını değiştirmiş ve bu devleti kendisine bağlamak istiyordu.

    Akdeniz'de kuvvetli bir Türkiye, İngiltere için değerli bir dost olacaktı. İngilizler bu sayede Türkiye'yi, Sovyetler Birliği'nden ziyade kendilerine daha yakın geti-receklerdi. Sonraki olaylar bu ümitlerin boş olmadığını göstere-cektir.

    Türkiye'yi destekleyen ikinci devlet Sovyet Rusya oldu. Sovyetler Boğazların gayri askeri hale getirilmesine ve Boğazlar üzerin-deki Türk egemenliğinin sınırlandırılmasına daha Lozan'da muhalefet etmişlerdi.

    İtalya hariç, Fransa ve diğer devletler de Türkiye'nin isteğini kabul ettiler. İtalya, Avrupa'da kendisine karşı mevcut olan hava dolayısıyla şimdilik uzakta kalmayı tercih etti. Fakat Türk-İngiliz yakınlaşmasını da İtalya hoş karşılamıyordu.

    1923 Boğazlar Sözleşmesi'ni değiştirecek konferans, 22 Haziran 1936'da İsviçre'de Montreux'de toplandı ve Montreux Sözleşmesi adını alan yeni Boğazlar Sözleşmesi 20 Temmuz 1936'da imzalandı. Sözleşme; Türkiye, İngiltere, Fransa, Sovyetler Birliği, Japonya, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan ve Yugoslavya arasında imzalanmıştır.

    Montreux Sözleşmesi ile Boğazlar hakkındaki silahsızlanma ka-yıtları kaldırılıyordu ve Türkiye'nin Boğazlar üzerindeki egemenliği tam olarak kuruluyordu. Öte yandan, 1923 Sözleşmesi'ne oranla, hem Türkiye ve hem de Karadeniz devletleri lehine bazı değişiklikler de getirmiştir. Özellikle savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi meselesinde, Türkiye tarafsız ve savaş dışı ise, savaşan tarafların savaş gemileri Boğazlardan geçemeyecekti.

    Türkiye bir savaşa girerse veya kendisini yakın bir savaş tehlikesi karşısında görürse, diğer devletlerin savaş gemilerinin Boğazlardan geçmesi tamamıyla Türkiye'nin kendi takdirine kalacaktır. İsterse geçirecek, istemezse geçirmeyecektir.

    Karadeniz devletleri lehine yapılan değişikliklere gelince: Karadeniz'de kıyısı olmayan devletlerin Karadeniz'e geçirebilecekleri ve bu denizde bulundurabilecekleri savaş gemilerinin cinsi, büyüklüğü ve toplam tonajı sınırlanıyordu ki, bu hüküm güvenlikleri bakımından Karadeniz devletlerinin lehine idi. Karadeniz devletlerinin savaş gemilerinin Boğazlardan geçişi için de bir hayli geniş bir serbesti tanınmıştı.

    Sözleşme 20 yıl için imzalanmakla beraber, şimdiye kadar hiçbir imzacı devlet tarafından feshedilmemiş olduğundan, yürürlükte devam etmektedir. İtalya Montreux Sözleşmesi'ne 1938 Mayısında katılmıştır.

    Montreux Konferansı Türk-İngiliz ve Türk-Sovyet münasebet-lerinde bir dönem noktası teşkil etmiştir. Türk-İngiliz yakınlaşması bu konferansta en önemli gelişmesini kaydetmiştir. Açıktır ki, eğer İngiltere'nin rızası ve anlayışı olmasaydı, Türkiye'nin Boğazlar, rejimini bu derece kendi lehine değiştirmesi mümkün olamazdı.

    İngiltere'nin Türkiye'ye karşı bu sempatik davranışı ise, şimdi İtalya'nın Doğu Akdeniz bölgesinde ortaya çıkardığı tehditten doğmuştu. Böy-le bir tehdide karşı İngiltere Türkiye'de sağlam bir dayanak görmüş ve Türkiye'yi kendi tarafına çekmek istemişti. Aynı tehdit karşısında Türkiye'nin de, askeri güç bakımından zayıf bir Sovyetler Birliği yerine, denizlerde kuvvetli olan İngiltere'ye kayması tabii idi.

    İşte bu şartlar Montreux'den sonra Türk-İngiliz münasebetlerini daha da geliştirdi. 1937 yılında Karabük Demir-Çelik fabrikası İngiltere'nin yardımı ile kuruldu. 1938 yılında İngiltere Türkiye'ye, 10 milyonu ticari kredi ve 6 milyonu da savaş gemisi ve savaş malzemesi satın, alınması için, 16 milyon İngiliz liralık bir kredi açtı. Türkiye ve İngiltere artık yollarını kesin olarak çizmişler ve barış yolunda bera-ber yürüyorlardı. Bunun içindir ki, 1939 ilkbaharında Avrupa tehlikeli buhranlar içine girmeye başlayınca, Türkiye tereddüt etmeksizin İngiltere'ye bağlanacak ve bir ittifakın ilk adımlarını atacaktır.

    Türkiye, Akdeniz'deki İtalyan tehlikesi karşısında bu şekilde İngiltere'ye bağlanırken, Sovyetler Birliğini terketmek niyetinde değildi ve bu devlet Türk dış politikasının temel unsuru olmakta devam ediyordu. Lakin Türk-İngiliz' yakınlaşması Sovyetleri hoşnut bırakmadı.

    Öte yandan, Türkiye'nin Almanya ile de sıkı ticaret münasebetlerinde bulunması, bu hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. Bununla beraber iki devletin münasebetlerinde herhangi bir gerginlik almamıştır. Fakat gerçek şuydu ki, bu münasebetlerde bir takım soğukluk noktaları mevcuttu. 1939 yazında iki devletin yolları birbirinden kesin olarak ayrılacaktır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  10. #20
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443

    Cevap: Türkiye Tarihi

    Moskova Antlaşması « Türkiye Tarihi




    16 Mart 1921 tarihinde yapılan bu antlaşma ile:

    - Osmanlı Devleti ve Çarlık Rusya'sının sona erdiği belgelenmiştir.
    - Türkiye'nin Misak-ı Milli sınırları, Sovyet Rusya tarafından kabul edilmiştir.
    - İlk kez büyük bir devlet TBMM'yi ve onun kurduğu düzeni tanımıştır.
    - TBMM ile Sovyet Rusya, ilk siyasi ilişkilerini kurmuş ve İtilaf Devletleri'ne karşı güç birliği sağlanmıştır.

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

Benzer Konular

  1. İran Türkiye'yi Tehdit Etti Türkiye'ye Kurulacak Nato Füze Kalkanını Vururuz
    bursali68 Tarafından Güncel Haber ve Manşetler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 28-11-2011, 12:00 PM
  2. Yorum: 0
    Son mesaj: 22-11-2011, 12:35 AM
  3. Ist üniversitesi Tarihi
    atmaca34 Tarafından Üniversiteler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 14-03-2008, 11:58 PM
  4. Ege illeri ve tarihi
    blueice Tarafından Turizm Gezi Seyahat Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 01-03-2008, 03:10 PM
  5. Bmc Tarihi
    ErDaLL Tarafından Markalar, Modeller Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 09-02-2008, 01:43 AM
Yukarı Çık