Merhaba



Tekvin, yaradılışın başlangıcını şu şiirsel sözler*le anlatır: “Başlangıçta Allah gökleri ve yeri ya*rattı. Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Allahın Ruhu sula*rın yüzü üzerinde hareket ediyordu. Ve Allah dedi: Işık olsun; ve ışık oldu. Ve Allah ışığın iyi olduğunu gördü; ve Allah ışığı karanlıktan ayırdı. Ve Allah ışığa Gündüz, ve karanlığa Gece, dedi. Ve akşam oldu ve sabah oldu, bir gün” (Tekvin, 1:1-5).
Anlatır ya, bu sözlerin dile getirilebilmesi için nice yüzyıl geçti. İnsanlık güneşten, yağmurdan ve sellerden, rüzgârdan, yıldızlardan ve ay ışığından, topraktan, taştan, tahtadan ve ateşten Tanrılar yarattı. Ve gün geldi, As*ya’nın uçsuz bucaksız çöllerinde, Anadolu’nun sarp ve sulak topraklarında ve denizaşırı dünyada, bütün bu Tanrıların ve tapmakların özünün özü doğdu. Tek Tan*rı… Ulu Tanrı…

Tarsuslu’nun öyküsü işte tam böyle bir hercümercin, İncite iman edenlerin ve lanetleyenlerin öyküsü. İnsa*noğlunun umudu kendinden başka yerlerde aramasının, bilginlerin deyimiyle “afyonun ve panzehirin” öyküsü… Kutsal kitaplarda “düşman iken taraftara dönüşenler” söylencesinin bir örneği işte…

Kudüs’ten Damascus’a (Şam) gitmekte olan silahlı kü*çük grubun önünde yürüyen genç adam, uzun yolculuk tuniğinin üzerine giydiği Kos Adası dokuması, ipek ve pamuklu karışımı pelerininin ucuyla yüzündeki teri ku-

ruladı ve dağlık bölgeden önce aşağılara; gri, lacivert, oylumlarında tuhaf karanlık ışıltılar saçan Yahudiye çö*lüne (Güney Filistin), o sarı ve sonsuz kum ovasına gel*di, sonra dönüp Kudüs’e baktı. Bu adam, Kydnos (Tar*sus) Çayı’yla Akdeniz’e bağlanan ve Roma İmparatorluğu’nun önde gelen kentlerinden biri olan Tarsus’ta, Ya*hudi bir sülaleden gelen çadırcı Saul’du. İç geçirmekle konuşmak arası bir sesle, “Kudüs dedi, büyük Kudüs”.

Oysa o günlerde Kudüs, ne büyük bir ticaret merke*ziydi, ne de savaşlarda saldırı ve savunma bakımından st*ratejik bir öneme sahipti. Davud Peygamber, Kudüs’ü İÖ 1000 yılı dolaylarında Yebusilerden aldığında burası İsra*il kabilelerinin olmadığı, tarafsız bir toprak olduğu için başkent yapılmıştı. Yahudiler için büyüktü, çünkü, Tanrı’ya kurban kesilebilecek tek yer, “kutsallar kutsalı”ydı. O da buradaydı. Davud’un oğlu Süleyman peygamberin yaptırdığı ünlü Kudüs Tapınağı, kentin dini önemini arttırıyordu arttırmasına ama kentin ekonomik bakımdan ilerlemesini de engelliyordu. Örneğin, Yahudiler kendi ırkları dışında kalanlara “yabancılar”, “tapmağı kirleten*ler” diye bakıyor ve günahsızlığı bozulmasın diye, kente kurbanlık hayvandan başka hayvanın sokulmasını yasak*lıyordu. Bu da tüccarları kentten uzak tutuyordu.

Bu arada aykırı sesler de geliyordu. “İsa Yolu” diyor*lardı. “Tanrı’nın oğlu ve onun müjdesi” diyorlardı. Bun*lar, susturulmalıydılar… İncitin Resullerin (Havarilerin) İşleri bölümünde Saul’un bu yolculuğu şöyle anlatılıyor: “Ve Saul hâlâ Rabbin şakirtlerine karşı tehdit ve katil soluyarak, başkâhine geldi, ve erkek olsun, kadın olsun bu Yoldan (İsa’nın yolundan) olanları bulursa, bağlı ola*rak Yeruşalim’e (Kudüs) getirebilsin diye başkâhinden Şam’a, havralara mektuplar istedi” (Resullerin İşleri, 9:1-2)

Ancak, bu yolculuk, Hıristiyanlığın evrensel bir din haline gelmesinin de şafağı oldu.

Ah güneşin ve kavurucu ayazın, ıssızlığın büyük ses*lerinin, serapların ve vahiylerin çölü. Bu yol az sonra bi*tecekti ki olan oldu… “…gökten bir nur ansızın (Saul’un) çevresinde parladı. Ve yere düşüp bir sesin kendisine: Saul, Saul, niçin bana eza ediyorsun? dediğini işitti. O da: Ya Rab, sen kimsin? dedi. Ve o dedi: Ben eza ettiğin İsayım…” (Resullerin İşleri, 9:3-5)

Yanındakilerin göremediği nur Saul’u kör etmişti. Yanındakilerin yardımıyla Şam’a vardığında Yahuda’nın evine götürülmeyi istedi… Üç gün, üç gece boyunca ne ağzına bir lokma girdi, ne de gözüne uyku. İçine düştü*ğü karanlığın, ilk zamanlarda insanı tuhaf bir ışığın sert kıskacıyla sıkan o muazzam boşluğunda yalnızca yakardığı söylenir.

Yahudilerin bu gözü pek adamı artık, İsa’nın adını ve buyruklarını, “milletler, krallar, ve İsrail oğullan önüne gö*türmek üzere… seçilmiş bir alettir” (Resullerin İşleri, 9:15).

Gözleri bir “Tanrısal mucizeyle” açıldıktan sonra Tar*suslu, Şam’da üç yıl boyunca vaazlar verdi. Açıkçası bir zamanlar yönlendiricisi olduğu Yahudi şiddeti, şimdi ona

yönelmişti ve bir tedhişçi gibi gittiği Şam’dan kaçarak Kudüs’e döndü. Ama bir süre önce kendi önderleri olan bu adamın, karşı saflarda çalıştığını öğrenen Kudüslü Ya*hudilerin şaşkınlığı, öldürücü bir öfkeye dönüşmüştü. Üstelik, Saul’un tek sıkıntısı bu değildi. Büyük baskılar ve kıyımlar karşısında gizlilik esaslarına göre çalışmaya başlayan İsa taraftarları, daha önce çeşitli öldürme ve eziyet olaylarının başını çekmiş bu adamın, bir hile ya*pacağından endişe ediyorlardı. “Topluluğa katılanları bir bir belirleyip bir yeni eziyete girişmeyeceğini kim söyle*yebilirdi?…”

Aziz Barnabas, onu diğer resullerin yanına götürünce-ye kadar bu korku ve güvensizlik karmaşası böyle sür*dü. Ama Kudüs’te kalması da artık olanaksızdı. Şakirtler (öğrenci), yine “gizli yollardan onu, kendi memleketi olan Tarsus’a geçirdiler”.

İşte bundan sonra başlıyor Tarsuslu’nun Anadolu top*raklarındaki macerası. Kilikia bölgesinde olmasına rağ*men Roma İmparatorluğu’nun Suriye eyaletine bağlı kentlerinden Tarsus; felsefe, politika, retorik bakımından o günlerin en önemli kültür merkezlerinden biri. Ancak, Yeni Ahit’teki dört İncilden üçüncüsünün ve Resullerin İşleri’nin yazarı, Antiokheialı (Antakya) bir hekim olan Aziz Luka, Saul’un neredeyse on yıl boyunca Tarsus’ta “ne yaptığına” gelince susuyor. Saul, gerek eğitim ve ai*le yaşamında, gerekse politik ve dinsel etkenliklerinde Kudüs’e bağlı kalmıştı. Ancak Tarsus onun baba yurdu, akrabaların meskeni olarak yaşamının bu sıkıntılı evre*sinde bir kez daha devreye girmiş gibi görünüyor. Üste*lik öğreniyoruz ki, Roma İmparatorluğu döneminde, Tar*suslu “yurttaş” (Romalı) olmak orada yaşamaktan daha özel bir durumdur. Saul, “Paulos” adını kullanarak gez*meye başladıktan sonra karşılaştığı bütün zor anlarda “Tarsuslu bir Yahudiyim”… “Kilikia’nın önemsiz sayılma*yan bir kentinin yurttaşıyım” ya da “ben yurttaş olarak doğdum”, diyerek kendini savunurken yaşadığı yerden çok, üst soyundan gelen haklarını anlatıyordu. Çünkü, Helenleştirilmiş Tarsus’ta “yurttaşlık”, zamanın gelir cet-veliyle kıyaslandığında hiç de küçümsenmeyecek bedel*ler ödenerek elde edilen bir haktır.

Tarihin parmak izinde dolaşıyorum. Antakya’da, bu Akdeniz esmerliğinde bir öğlen vakti, bugün St. Pier (Aziz Petrus) denilen kaya kilisesine sırtımı yaslamış, sararmış dağlara bakıyorum. Barnabas, Markus, Luka, Petrus ve öteki Hıristiyanlar illegal bir toplantıdalar. Saul Tarsus’tan gelmemiş henüz.

Saul, Barnabas onu Antiokheia’ya (Antakya) getirince*ye kadar Tarsus’ta kaldı. Bu arada, İsa’ya inananlar, ken*di dinlerini yalnızca Yahudilere anlatmaktan vazgeçmiş*lerdi. Artık başka ulusların ve kavimlerin insanlarına yö-neliyorlardı. Bunun başını Petrus çekmişti. Petrus’un Ak*deniz’deki liman kenti Caesarea Maritima’da Romalı yüz*başı Cornelius’u ve yanındakileri kazanması Antakya’da-ki kilise için önemli bir örnek oluşturmuştu.

Saul, Antiokheia’ya geldiğinde burada sadece kentin kurucusu, Makedonyalı komutan Antigonos’un yerleştir*diği emekli askerler yoktu; Yunanistan’dan gelen göçmen*ler, Romalılar, İbraniler, Süryaniler, putperestler kentteki mozaiğin renklerini oluşturuyordu. Yalnız, Suriye Kralı Seleukos Nikator ve ardılları Yahudilere “yurttaşlık” hak*kı vermişti. Daha ilginci, yoksul Yahudilere, mabetlerini aydınlatmaları için yağ alacak para ödenmesi ya da ken*tin gymnasionuna gelen bedava zeytinyağından verilme*siydi. Bu, Yahudi olmayanların tepkisini çekiyordu.

Neresinden bakarsak bakalım o günlerde Antiokheia gerçek anlamda bir milletler ve inançlar mozaiğiydi. Bar*nabas, Saul’u işte tam böyle bir ortama getirdi. Barnabas, Niger (Siyah) diye tanınan Manahem ve Saul, Antakya ki*lisesinde çalışmaya başladılar. Hiç küçümsenmeyecek bir topluluk oluşmuştu ve artık bu topluluğa bir isim vermek gerekiyordu. Bu tarihsel din, işte ilk kez bu kentte adlan*dırıldı: Hıristiyanlar; “İsa’nın halkı”, “İsa’ya ait olanlar”

Roma imparatoru Claudius döneminde (İS 41-54) bölgede başgösteren bir kıtlık, Hıristiyanları birbirine yakınlaştırma olanağına dönüştü. Saul ile Barnabas, An*takya’da toplanan yardımı Kudüs’e götürmüşlerdi. “Zen*ginlikte birleşememiş olanların, yoksullukta birleşmele*rinin” yardımıydı bu. Olaylı ayrılışından sonra ilk kez Kudüs’e giden Saul ile Barnabas, yanlarına Barnabas’ın kuzeni Yuhanna’yı (Markos) da alarak tekrar Antakya’ya döndüler.

Şimdi Akdeniz’e akşam iniyor. Bir zamanlar kervanla*rın ve eşkıyaların birbirini kolladığı dağların ve geçitlerin gölgesi birbirine karışıyor. Hiçbir kitap, Saul ile Barna*bas’ın “başka diyarlara gidip ‘Söz’ü oralarda yaymaya” hangi buyrukla ve vahiyle karar verdiğini yazmıyor. Bu, bugünün insanının hayaline kalıyor.

Bu defa yolculuk Kıbrıs’aydı. Hıristiyan cemaatten adaya daha önce gidenlerin yaptıkları ön çalışmalar, “İsa’nın ı en önemli önderlerinden biri olan Kıbrıslı Bar-akraba çevresi ve Antakya’ya yakınlığı Kıbrıs’a ı mantığını oluşturuyordu, Kıbrıs’ta, bugün Mağusa’nın tam kuzeyine rastlayan Salamis Limanı’nda demirledi. Burası adanın, Ak-ı o günkü haritasında Seleukia ad Piereia’daki (Çevlik) Limanı’na en yakın noktasıydı. Çok oyalanmadı-ayı baştan başa aşarak adanın en önemli dinsel merkezi, Paphos’a (Baf) geldiler. Çünkü burada çeşitli t, düşüncelere meraklı bir vali, Sergius Paulos yaşıyordu. Kıbrıs, yolculuğunun iki önemli sonucu oklu, Baryeşu” denilen bir sihirbaz Yahudi’nin, Elimas’ın bertaraf edilmesi, öteki Vali Paulos’un Hıristiyanlığı kabule ikna edilmesi. Birincisi, oluşma aşamasındaki topluluğun kafasını karıştıran insan tipini geçersiz kılmak ba*ndan önemliydi, öteki, bundan sonraki ilişkilerin kaynağıydı. Çünkü bu vali, Kıbrıs’ın başkonsüllüğe yükseltilmiş olan birkaç valisinden biriydi ve bu onun etki alanını genişletmişti.

Saul, yapacağı işleri yeniden tanımlıyordu. “Bugüne dek Yahudilere ve onlardan etkilenenlere anlattım. Şimdi tek Tanrılı dinlerle tanışmış olanlardan çok putperest*ten gelenlere anlatacağım. Milletlere döneceğim. İmparatorluktan gelen haklarıyla nüfuz sahibi olan Romalılar, ticaret merkezlerinde toplanıp ve dünyanın her yerine dağılanlar, Söz’ün taşıyıcısı olacaklar.” Doğuştan Roma yurttaşı olan Saul’un bir de Romalı adı vardı: Paulos. Vali Sergius Paulos’la yapılan görüşmenin ardından bu adın kullanılmaya başlanmasını kimileri “valiye saygı”, ;kimi “rastlantı” olarak değerlendirdi. Artık Saul hemen her Roma yurttaşında bulunan ikinci adını öne çıkarıyor*du-. Paulos. Bütün bu gezilerde Barnabas bir ortam hazır*layıcı, bir arka plan lideriydi. Paulos ise her an daha çok parlıyor, bütün gezilerin karakterini belirliyordu.

Kıbrıs’ta çok oyalanmadılar, oradan Perge’ye yelken açtılar. Ne var ki burada fazla kalmaya niyetli değillerdi. Paulos, “Vaaz veremeyecek kadar hastayım” dedi. Öte yandan, Markos, gruptan ayrılmak istiyordu. İzlenen yöntemi mi benimsememişti, yolun bundan sonrasının zorluklarını mı göze alamıyordu? Belki her ikisi de. Ama artık gruptan ayrılıp Kudüs’e dönmek istiyordu. Paulos ile Barnabas, denizden ayrılıp daha içerilere, Kıbrıs vali*sinin memleketine, Pisidia Antiokheia’sına (Yalvaç) yö*neldiler. Bunun için, Roma İmparatoru Augustus’un adıy*la anılan yolu (Via Sebaste) kullandılar ve Sivaslı’dan geçtiler. Paulos ile Barnabas’ı buraya getiren asıl etken buranın Küçük Asya’daki en büyük Roma kolonisi olma*sıydı. Üstelik aslen buralı olan valinin, Kıbrıs valisinin ya*nından geliyorlardı. Geniş ve verimli topraklara sahip ilan Pisidia Antiokheia’sının Ephesos’tan Suriye’ye giden yol üzerinde bulunması ticaretteki önemini de artırmıştı. Kentin bu nitelikleri yalnızca kendi fikirlerini yaymak is*teyen din adamlarını, hüner satan ya da merak eden gez*ginleri değil, dönemin ticareti içinde büyük bir rol oyna*yan Yahudileri de çekiyordu.

Bir hafta sonra sebt günüydü ve havra çok kalabalık olacaktı. İki arkadaş, irili ufaklı topluluklarla konuşuyor*lardı. Ama asıl amaç Paulos’un havrada vereceği vaazdı. Sebt günü havrada, ileri gelenlerden bir yaşlı, üzerinde daha çok bağnaz bir Musevi tarikatı olan Fersilerin giy*diği toga ve pelerin olan Paulos’a bakarak:

“Yolcu kardeşlerimizin topluluğa mesajı varsa dinle*mek isteriz” dedi.

Paulos, yaşlı adamın sözünü ikiletmedi, elini Barnabas’ın omzuna koyup ayağa kalktı ve havranın ön tara*fına yürüdü. O güne değin zor koşullarda vaaz vermiş bir vaizin tecrübesiyle, topluluğun sükûtunu bekledi. Önce birinci sınıf Yahudilere sesleniyor; İsa’dan önceki pey*gamberlerin, Davud’un, Yahya’nın kendilerinden sonra gelecek kurtarıcıyla ilgili sözlerini yorumluyor ve Eski Ahit’in, İsa’nın geleceğini söylediği örtük kalmış ayetleri*ni açıyordu. Sözü, İsa’nın tek kurtarıcı olduğuna getiri*yordu. Ardından, sonradan Yahudi olmuş ve doğuştan Yahudi olduğuna inananların ikinci sınıf olarak değerlen*dirdiği kesime ve çoğu kendi vicdanlarına biraz avuntu bulmak için havralara gelip gitmeye alışmış ve söz biraz uzadığında sıkılıp giden kalabalığa sesleniyordu.

Derken, sözü Yahudilerin büyük günahına getirdi: “Hiçbir suçu olmayanı, üstelik Tanrı’nın Mesih kurtarıcı olarak atadığını, İsa’yı Pilatus’a şikâyet ederek, adi bir suçlu gibi öldürülmesini istediler.”

Paulos’un sesi buğulanmıştı. Yahudilerin önde gelen*leri, bu vaazı durdurmak için bir karışıklığın olması*nı istiyorlardı ve önce tek tek sesler, sonra bir uğultu ol*du. Hıristiyanların “ilk resmi vaaz” diyecekleri vaaz, bu uğultu altında sona erdi. Konuşmacıyla arkadaşı, hiç de kibar olmayan bir biçimde kentin dışına doğru sürükle*niyorlardı. Paulos ve Barnabas, mesajını iletmiş insanla*rın rahatlığı ama bundan sonra olacakları bilememenin karmaşası içinde sürüklenerek çıktılar kentten. Öfkeli kalabalıktan kimileri onları bu karmaşa içinde öldürme*yi bile düşünüyordu. Ancak bu sakıncalıydı. Çünkü kentte çok sayıda Yahudi olmayan tüccar, gezgin ve put*perestler vardı. Üstelik Roma kolonisinin kurumlan her an sorun çıkarabilirdi.

Efes’ten gelip Yalvaç’tan Fırat’a uzanan Roma yolu bir noktada ikiye ayrılıyordu. Paulos ve Barnabas, güneye gidene saptılar. Eğer, arkalarında öfkeli bir kalabalık ol*masaydı, bu sarp dağ yolunu aşmak için kimi kolaylık*lar, örneğin yolun belli bir mesafesine kadar gidebile*cekleri at ya da katır bulabilirlerdi. Ama şimdi, bütün bu yolu yaya olarak aşarak Ikonion’a (Konya) varmalıydılar.

Elimde harita, bu yol kavşağında durdum. Bütün bu yollarda, taşlananları ve taşlayanları düşündüm. Yol, Mevlana’nın o olağanüstü sevgisine, aşkını şiirleştirdiği o muazzam topraklara götürüyordu. Bugün, camilerin ve medreselerin, geçmişin üzerinde yükseldiği Müslüman kente.

Konya da Pisidia Antiokheia’sına yakın özellikler taşı*yordu. Burada da büyük bir Roma kolonisi vardı. Yunan M kültürünü benimsemiş ve bölgenin en verimli toprakla-rina sahip, büyük ticaret kentlerinden biriydi.

Yine alışıldığı üzere havraya girdiler. Ancak söylenen*ler günün koşullarıyla çelişiyor; oturmuş, alışkanlıklara yerleşmiş olanla uyuşmuyordu. Yahudi topluluğu, arka*sına taktığı büyük bir kalabalıkla bu kez Paulos’u ve Barnabas’ı taşlayarak kovdu. Köşe başlarında, pazaryerlerinde fikirler söyleyen filozofları alaya almaya alışkın toplu*luklar, “Tanrı gibi ciddi işleri, halkın arasında dolaşan bir iki hırpani kılıklı adama bırakmayacağız” diyenleri daha çok dinliyordu.

Asıl olanlar, buradan kaçıp daha tepelere Lystra’ya (Hatunsaray) girdiklerinde oldu. Burası, Lykaonia dilinin yaygın olduğu, orta halli çiftçilerin yaşadığı bir yerdi. Ne bir havra vardı, ne de tek Tanrı’ya ilişkin bir işaret. On*lar, kendi elleriyle yaptıkları Tanrılara inanıyorlardı. Paulos, burada Grekçe anlatmaya başlamıştı. Seyirciler ara*sında “anadan doğma topal”, hiç yürümemiş bir adam oturuyordu. Paulos ona “Ayakların üzerine dikil dedi; o da sıçrayıp yürüdü”. Bunu görüp “ilahlar insan suretinde yanımıza indiler” diye heyecanlanan, kendilerine kurban kesmek isteyen topluluğu önlerine atlayarak güçlükle alıkoydu Paulos. “Efendiler, niçin bunları ediyorsunuz? Biz de duyguları size benzeyen insanlarız ve bu boş şey*lerden, hay Allah’a dönesiniz diye size müjde getiriyoruz; o Allah ki, göğü ve yeri, denizi ve içlerindeki her şeyi ya*ratmıştır” (Resullerin İşleri 14:8-16) diyordu.

Ancak onları takip eden Antiokheialı ve Konyalı Ya*hudiler gelip Zeus’a ve Hermes’e tapan bu insanları kan*dırdı. Bu kez başlayan taş yağmuru, Konya’dakine ben*zemiyordu. Öldüresiye taşlıyorlardı. Paulos’un öldüğünü sanarak Lystra’nın dışında yol kenarına bıraktılar.

Dinler tarihinin büyük eziyeti olarak geçti bütün ki*taplara bu taşlama. Tevratı ve încili izleyen Kur’an’daki “Yasin” suresinin şu bölümünde olduğu gibi: “Onlara o kent halkını örnek ver. Hani elçiler gelmişti oraya. (…) Şöyle demişlerdi: Biz size gönderilmiş elçileriz. Kent hal*kı dedi ki: Siz bizim gibi insandan başka şey değilsiniz. Rahman hiçbir şey indirmemiştir. Siz sadece yalan söylü*yorsunuz.”

Taş yağmuru altında ölmemişlerdi. Toz ve kan içinde, Toroslar’ın eteğini geçerek Derbe’ye geldiler. Derbe, Pa*ulos’un o güne kadar gittiği yerlerin tersine bir Roma ko*lonisi değildi. Burada nefes aldılar, yaraları sarıldı. Vaaz*lar verip taraftar kazandılar. Ama artık yapacak iş kalma*mıştı. Neredeyse aynı yolu izleyerek, önce Perge’ye ora*dan da Antalya Limanı’na geldiler ve buldukları ilk tek*neyle Antakya’ya yelken açtılar. Zira burası, derlenip to*parlandıkları, bir üs gibiydi.

Şimdi artık sorunları tartışmak, yeni olanakları değer*lendirmek gerekiyordu, işte Kudüs’teki Hıristiyan konsü*lü tam böyle bir zamanda toplandı. Paulos ve Barnabas, bu nedenle Antakya’dan bir kez daha Kudüs’e gittiler. Yahudilerin, özellikle Ferisi mezhebinin İsacıların önüne çıkardığı sorunlarından biri olan, sünnet başta olmak üzere, Hıristiyanlığın yayılmasının gündelik ilişkiler ve ana ilkelerdeki bütün sorunlar tartışıldı. Kararlar, Antak*ya’ya, Suriye ve Kilikia bölgelerine gönderildi. Paulos ve Barnabas yanlarına Roma yurttaşı Silas ve Markos’u da alarak, Antakya’ya döndüler.

Paulos, yeniden bir geziye çıkmayı düşünüyordu. Bu*nu Barnabas’a açtı: “Rabb’in sözünü yaydığımız bütün kentlere dönüp kardeşleri ziyaret edelim, nasıl olduklarını görelim.” Barnabas için, bu güzel bir öneriydi. “Yanımıza Markos’u da alalım” dedi. Ancak Paulos, Kıbrıs dönüşün*de yaşadıklarından ötürü buna yanaşmıyordu. “Bizi yarı yolda yüzüstü bıraktı” dedi. Artık olan olmuştu, söz söy*lenmişti. Barnabas, Markos’u alarak Kıbrıs’a doğru yola çıktı. Paulos da Silas’la dolaştı. Kilikia Kapıları’na (Gülek Boğazı) ve oradan batıya Derbe, Lystra ve Konya’ya…

Lystra’da gruba, annesinin Yahudi inançlarına göre yetiştirdiği Timotheos katıldı. Çocuğun ölmüş babası Yunanlıydı. Paulos, küçük hassasiyetlerin büyük sorun*lara yol açtığını biliyordu. Bu yüzden, yola çıkmadan ço*cuğu sünnet ettirdi. Böylece, neredeyse bütün Galatia ve Kilikia bölgesine ulaşacak bir mesaj daha vermiş oluyor*du. “Sünnet, ne şarttır, ne de bir engel!..”

Artık dağlık bölge (Galatia ve Phrygia), dini yaymak için fazla gelecek vaat etmiyordu.

Böylece, Mysia’dan geçip Troas’a geldiler. Burada gördüğü rüyada bir Makedonyalı “Bize yardım et” diye yalvarıyordu. Şimdi yeniden liman kentlerini dola*şacaklardı. Bu kez yanlarında Aziz Luka vardı ve Aleksandereia Troas’tan kalkan bir gemiyle Semadirek’e, er*tesi gün de Neapolis’e (Kavala) geçtiler ve oradan Philippi’ye… Artık Makedonya’da, Luka’nın memleketin-deydiler. Burada da Paulos gaipten haber vererek efen*dilerine çok kazanç getiren bir hizmetçi kızın ruhunu huzura kavuşturur. Olup biten kızın efendilerinin çıkar*larına dokunmuştur; “Bu adamlar Yahudi’dir, şehrimizi çok karıştırıyorlar ve Romalı olan bizlere kabul etmek ve yapmak caiz olmayan âdetler ilan ediyorlar” diyerek Silas ile Paulos’u agoradaki hâkimlerin önüne sürükledi*ler. Mahkeme, “değnek cezası” dedi. Meydanda sopala*nıp zindana atıldılar.

Sonraki duraklan Amphipolis ve Apollonia’dan geçe*rek geldikleri Selanik’ti. Burada Yahudilerin havrası var*dı. Burada da konuştu ama yine gürültü çıktı. Önceki uğ*rak yerlerinden gelen birileri “Bunlar, İsa adında bir baş*ka kral olduğunu söylüyorlar. İsa’yı, imparatordan üstün tutuyorlar” diyordu. Kaçarcasına Yunanistan’ın büyük bölümünü atlayarak Beroia’ya oradan da Atina’ya; sto*acılar ve Epikurosçular başta olmak üzere çeşitli filozof*ların cirit attığı entelektüeller memleketine… Atina’dan Korinthos’a gelen Paulos burada bir yıl altı ay oturdu. Bu süre içinde pek çok kişi iman edip vaftiz oldu. Korinthos’tan ayrılma vakti geldiğinde Paulos yanlarında kaldı*ğı aileye, “Tanrı’ya adağım var, saçlarımı keseceğim” de*di, putperestlikten Yahudiliğe geçmiş bir geleneği yerine getirdi: Saçlarını kesti ve Yerşualim’de “Kutsallar Kutsa*lında yakmak için sakladı. Buradan denize açılarak Ephesos üzerinden Caesarea Maritima’ya geldiler. Daha sonra karadan Kudüs’e geçip oradan da yeniden Antak*ya’ya döndüler.

Antakya kilisesini üs tutmuş Paulos, üçüncü yolculu*ğu sırasında uzun süre Ephesos’ta kalır. Tam üç yıl. Ephesos, kuruluşundan o güne gelinceye değin bütün za*manların en önemli kentlerindendi. Paulos, burada baş*ka yerlerde yaptığından çok değişik işler yapmadı. Vaaz*lar veriyor, öğrenciler yetiştiriyordu. Yahudilerle tartış*maları sarpa sarınca, hemen hemen bütün zamanını öğrencilerine ayırdı. Ancak burası, başka pek çok özelli*ğiyle birlikte Artemis’le ünlü bir kentti ve Paulos’la döne*min kuyumcuları arasında başlayıp büyüyen karmaşa da bu nedenle çıktı. Demetrius adlı kuyumcu, meslektaşla*rına ve yaptıkları Artemis heykelciklerini alıp satanlara yakındı: “Efendiler, bilirsiniz ki, zenginliğimiz bu işten*dir. Ve görüp işitiyorsunuz ki, bu Paulos ellerle yapılan*lar ilahlar değildir diyerek yalnız Ephesos’ta değil, fakat hemen bütün Asya’da birçok halkı kandırıp saptırdı; ve tehlike yalnız bu bizim sanatımızın itibardan düşmesinde değildir (…) tanrıçanın azametinden indirilmesidir”.,, di*yerek karışıklık yarattı. Büyük tiyatroda bunu işiten bin*lerce kişi iki saat boyunca bağırdı:

“Efeslilerin Artemis’i uludur!..”

Paulos bir süre sonra tekrar Makedonya’ya gitti ve ye*niden Yunanistan’ı, Ege adalarını dolaştı. Son kez Ku*düs’e giderken Patara’dan gemiye bindi, Kudüs’te tutuk*landı ve yargılanmak üzere Cesareia’ya gönderildi. Orada hayli zaman tutuklu kaldı ve sonra Roma’ya gönderildi. Assos’a ve Demre’ye işte bu yolculuğu sırasında uğradı.

Artık yurttaşı olduğu Roma’da tutukluydu. Kirasını kendi ödediği bir evde ve asker gözetiminde yaşıyordu. Bu yaşamı, Aziz Petrus’un çarmıha gerildiği kentte, başı kesilinceye dek devam etti.

Hıristiyanlık, üzerinde yükseldiği Yahudiliği küçülttü ve dünya ölçeğinde bir din oldu. Ve Asya’da doğan, doğ*duğu yerin sımalarını aşan pek çok din gibi yolu Anadolu’dan geçti

Paulus?un Anadolu?daki serüveni | Turist Rehberi İsmail Altınçekiç