Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 10

Evrim-yanılgılar ve gerçekler

Din ve İnanç Kategorisi Diger Dinler Forumunda Evrim-yanılgılar ve gerçekler Konusununun içerigi kısaca ->> Evrim-yanılgılar ve gerçekler Evrim, güneşin sıcaklığı kadar kesin bir gerçektir.” Bu sözler ünlü bir evrimci bilim insanı olan Profesör Richard ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesaj
    162
    Rep Gücü
    40

    Evrim-yanılgılar ve gerçekler

    Evrim-yanılgılar ve gerçekler

    Evrim, güneşin sıcaklığı kadar kesin bir gerçektir.” Bu sözler ünlü bir evrimci bilim insanı olan Profesör Richard Dawkins’e ait. Elbette deneyler ve doğrudan gözlemler güneşin sıcak olduğunu kanıtlar. Peki deneyler ve doğrudan gözlemler evrimin de tartışılmaz bir gerçek olduğunu kanıtlar mı?

    Bu soruyu cevaplamadan önce bir şeyi açıklığa kavuşturmalıyız. Birçok bilim insanı canlıların soylarında zamanla küçük değişikliklerin meydana gelebileceğini gördü. Örneğin insanlar aradıkları özelliklere sahip köpekleri seçip çiftleştirerek, atalarından daha kısa bacaklı ya da daha uzun tüylü köpekler elde edebiliyorlar.* Bazı bilim insanları bu tür küçük değişikliklere “mikroevrim” adını veriyor.

    Ancak evrimciler bu küçük değişikliklerin birikerek büyük değişikliklere sebep olduğunu, böylece balıkların amfibyumlara, maymunların da insanlara dönüştüğünü söylüyorlar. Varsayılan bu büyük değişikliklere “makroevrim” adı veriliyor.

    Örneğin Charles Darwin gözlemlenebilen küçük değişikliklere dayanarak, kimsenin gözlemlemediği büyük değişikliklerin de gerçekleşmiş olabileceğini ileri sürdü. O, “basit” denilen ilk yaşam biçimlerinin çok uzun bir zaman boyunca çok küçük değişimlerle evrimleşerek, şimdiki milyonlarca yaşam biçimini meydana getirdiğini düşündü.

    Bu iddia birçoklarına mantıklı geliyor. Şöyle düşünüyorlar: ‘Bir türün içinde küçük değişiklikler olabiliyorsa, evrim neden uzun zaman içinde büyük değişiklikler de meydana getiremesin?’* Fakat gerçek şu ki, evrim öğretisi üç yanılgıya dayanır. Aşağıda verilen bilgiler üzerinde lütfen düşünün.

    1. Yanılgı: Mutasyonlar, yeni türlerin oluşması için gerekli olan hammaddeyi sağlar. Mutasyon ya da değişinim, bir bitkinin ya da hayvanın genetik kodunda meydana gelen herhangi bir değişikliktir. Makroevrim öğretisi, mutasyonların sadece yeni türler değil, yepyeni bitki ve hayvan familyaları üretebileceği iddiası üzerine kuruludur.

    Gerçekler. Bir bitkinin ya da hayvanın birçok özelliğini genetik kodu, yani her hücrenin çekirdeğinde saklı olan talimatlar belirler.* Araştırmacılar mutasyonların, bitki ve hayvanların soyunda değişikliklere neden olabileceğini keşfettiler. Ancak mutasyonların tamamen yeni türler oluşturabileceği doğru mu? Genetik alanındaki yaklaşık 100 yıllık araştırmalar neyi ortaya koydu?

    Doğal seçilim, yani yaşadığı ortama en iyi uyum sağlayan bireylerin yaşamını sürdürmek ve çoğalmakta daha başarılı olacağı fikri uzun zamandır kabul ediliyordu. Bilim insanları buna dayanarak 1930’ların sonlarında yeni bir görüşe sarıldılar: Eğer gelişigüzel meydana gelen mutasyonlar doğal seçilim yoluyla yeni bitki türleri oluşturabiliyorsa, mutasyonların insanlar tarafından yaratılması ve seçilmesi daha etkili sonuçlar doğurmalıdır. Max Planck Bitki Islahı Araştırmaları Enstitüsü’nden (Almanya) Wolf-Ekkehard Lönnig şöyle diyor: “Biyologlar, genetik bilimciler, özellikle de bitki ve hayvan yetiştiricileri arasında büyük bir heyecan yaşandı.”* Neden bu kadar sevindiler? Bitkilerdeki mutasyonların genetiğini yaklaşık 30 yıldır araştıran Lönnig şöyle açıklıyor: “Araştırmacılar bu çalışmaların, bitki ve hayvan yetiştiriciliğinin geleneksel yöntemlerinde devrim yaratacağını düşündüler. Mutasyonlar meydana getirip uygun olanlarını seçerek yeni ve daha iyi bitkiler ve hayvanlar üretebilmeyi beklediler. Hatta birçokları yepyeni türlerin ortaya çıkacağını umuyordu.

    Amerika, Asya ve Avrupa’da büyük para desteğiyle, evrimi hızlandırmayı vaat eden yöntemler kullanan programlar başlatıldı. 40 yıldan uzun süren bu hummalı çalışmaların sonucu ne oldu? Araştırmacı Peter von Sengbusch, “Gittikçe daha verimli çeşitler geliştirmek amacıyla [mutasyonlar üretmek için kullanılan] ışın verme yöntemi büyük ölçüde başarısız oldu” diyor.

    Lönnig de şöyle diyor: “1980’lere gelindiğinde bilim insanlarının ilk baştaki umutları ve heyecanı sönmüştü, çünkü dünya çapındaki çalışmalar başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Batı ülkelerinde mutasyon ıslahı alanındaki çalışmalara son verildi. Mutasyona uğramış canlıların hemen hemen hepsi . . . . öldü ya da doğadakilerden daha zayıf oldu.”*

    Ancak, yaklaşık 100 yıllık mutasyon araştırmaları ve 70 yıllık mutasyon ıslahı çalışmaları sayesinde bilim insanları, mutasyonların yeni türler meydana getirip getiremeyeceği konusunda bazı sonuçlara varabildi. Lönnig kanıtları inceledikten sonra şunu belirtti: “Mutasyonlar orijinal bir bitki veya hayvan türünü tamamen yeni bir türe dönüştüremez. Bu sonuç, hem 20. yüzyılda yapılan mutasyon araştırmalarıyla elde edilen tüm sonuçlara ve deneyimlere hem de olasılık yasalarına uymaktadır.”

    Öyleyse mutasyonlar bir türün evrimleşip yepyeni bir türe dönüşmesini sağlayabilir mi? Kanıtlara bakılırsa hayır! Lönnig uzun yıllar süren araştırmaların ardından şu sonuca vardı: “Kendine özgü bir genetik yapısı olan her türün kesin sınırları vardır ve bu sınırlar rastgele mutasyonlarla ihlal edilemez ya da değiştirilemez.”

    Yukarıda ele aldığımız gerçeklerin ne anlama geldiğini düşünün. Eğer uzman bilim insanları bile mutasyonlar yaratıp en uygun olanlarını seçerek yeni türler üretemiyorsa, zekânın rol oynamadığı doğal bir sürecin bunu başarması mümkün olabilir mi?

    Araştırmalar mutasyonların orijinal bir türü yepyeni bir türe dönüştüremediğini gösteriyorsa, makroevrimin gerçek olduğu söylenebilir mi?

    2. Yanılgı: Doğal seçilim yeni türlerin oluşmasına yol açar. Darwin doğal seçilim olarak adlandırdığı süreçte, çevresine en iyi uyum sağlayan yaşam biçimlerinin yaşamaya devam edeceğine, aynı derecede uyum sağlayamayanların ise sonunda yok olacağına inanıyordu. Çağdaş evrimciler doğal seçilimin şöyle işlediğini öğretiyorlar: Türler farklı ortamlara yayılıp ayrı gruplar oluşturdu. Belli bir grubun içinde, gen mutasyonuna uğrayıp o ortama daha iyi uyum sağlayanlar üstünlük kazandı. Birbirinden ayrılmış gruplar kendi bulundukları ortamlara daha iyi uyum sağladıkça da zamanla bambaşka türler haline geldiler.

    Gerçekler. Daha önce de belirtildiği gibi araştırmalar, mutasyonların tamamen yeni bitki ve hayvan türleri meydana getiremeyeceğini açıkça gösteriyor. Yine de doğal seçilimle ilgili iddiaları da ele alalım. Acaba evrimciler, doğal seçilim yoluyla yararlı mutasyonların seçildiği ve yeni türlerin ortaya çıktığı fikrini desteklemek için hangi kanıtları gösteriyor? 1999’da ABD’deki Ulusal Bilimler Akademisi (NAS) tarafından yayımlanan bir yayın, kanıt olarak “Darwin’in Galápagos Adaları’nda incelediği ve artık Darwin ispinozları olarak bilinen 13 ispinoz türü”nü gösteriyor.

    Princeton Üniversitesi’nden Peter R. Grant ve B. Rosemary Grant’in önderliğindeki bir araştırma grubu, 1970’li yıllarda bu ispinozları inceledi. Onlar bir yıl süren bir kuraklığın ardından, biraz daha büyük gagalı ispinozların daha küçük gagalı olanlara kıyasla daha kolay hayatta kaldığını gördü. Bilim insanlarının ispinoz türlerini birbirinden ayırt etmek için kullandığı başlıca yöntemlerden biri, gagalarının boyuna ve şekline bakmak olduğundan bu buluşun önemli olduğu düşünüldü. NAS’ın yayınında şöyle yazıyor: “Grant çiftinin tahminine göre adalarda her 10 yılda bir kuraklık yaşanırsa sadece 200 yıl içinde yeni bir ispinoz türü oluşabilir.”

    Ancak NAS’ın yayını, şu gerçeğe değinmeyi ihmal etti: Kuraklıktan sonraki yıllarda, daha küçük gagalı ispinozların sayısı büyük gagalı olanların sayısını tekrar geçti. Araştırmacılar, adanın iklimi değiştikçe bir yıl büyük gagalı, bir yıl küçük gagalı ispinozların çoğunlukta olduğunu gördüler. Ayrıca, farklı türler olarak sınıflandırılmış ispinozların çiftleştiğini ve yavrularının hayatta kalmakta anne babalarından daha başarılı olduğunu fark ettiler. Bu iki “türden” ispinozların çiftleşmesi devam ederse bu iki “türün” tek bir “tür” haline gelebileceği sonucuna vardılar.

    Öyleyse doğal seçilim gerçekten de tamamen yeni türler oluşturur mu? Uzun zaman önce evrimci biyolog George Christopher Williams doğal seçilimin böyle büyük bir etkisi olup olmadığını sorgulamaya başladı.
    1999’da da evrim kuramcısı Jeffrey H. Schwartz doğal seçilimin, türlerin değişen koşullara uyum sağlamasına yardım etse de “yeni bir şey yaratmadığını” yazdı.

    Gerçekten de Darwin ispinozları “yeni bir şey” haline gelmiyor. Onlar hâlâ ispinoz. Kendi aralarında çiftleşmeleri de, bazı evrimcilerin “türleri” birbirinden ayırt etmek için kullandığı yöntemler konusunda şüphe uyandırıyor. Ayrıca saygın bilimsel akademilerin bile kanıtları taraflı şekilde sunabileceği görülüyor.

    3. Yanılgı: Fosil kaydı makroevrimi kanıtlar. NAS’ın yayını, bilim insanlarının bulduğu fosillerin makroevrime fazlasıyla kanıt sağladığı izlenimini uyandırır. Şöyle yazar: “Balıklar ile amfibyumlar, amfibyumlar ile sürüngenler, sürüngenler ile memeliler arasında ve primatların soy hattında o kadar çok ara form bulundu ki, birçok durumda bir türün başka bir türe tam olarak ne zaman dönüştüğünü belirlemek zor.”

    Gerçekler. Yayının bu kadar kesin bir dil kullanması oldukça şaşırtıcı. Neden mi? Evrimin katı bir savunucusu olan Niles Eldredge’e göre fosil kaydı, türlerin yavaş yavaş değiştiğini değil, uzun zaman boyunca “çoğu türde yok denecek kadar az evrimsel değişimin” gerçekleştiğini gösteriyor.

    Bilim insanları dünya çapında şimdiye kadar yaklaşık 200 milyon büyük, milyarlarca da küçük fosil buldular ve arşivlediler. Birçok araştırmacı şunu kabul ediyor ki, bu kapsamlı ve ayrıntılı fosil kaydı, tüm büyük hayvan gruplarının birdenbire ortaya çıktığını ve sonrasında hemen hemen hiç değişmediğini, birçok türün de aniden ortaya çıkıp aniden kaybolduğunu gösteriyor.

    Evrimi kabul etmek “iman” gerektirir

    Peki neden birçok ünlü evrimci, makroevrimin bir gerçek olduğunu iddia etmeye devam ediyor? Tanınmış bir evrimci olan Richard Lewontin, birçok bilim insanının kanıtlanmamış bilimsel iddiaları kabul etmeye neden hazır olduğunu dürüst şekilde şöyle açıklıyor: “Her şeyden önce sarıldığımız bir inanç var, maddeciliğe bağlıyız.”* Birçok bilim insanı akıl sahibi bir Tasarımcının var olma ihtimalini düşünmek bile istemiyor. Lewontin bunu şöyle dile getirdi: “Yaratıcının kapıdan içeri bir adım bile atmasına izin veremeyiz.”

    Scientific American dergisinde sosyolog Rodney Stark’ın bu konuyla ilgili şu sözleri yer aldı: “200 yıldır şu fikrin reklamı yapılıyor: Bilim yanlısı biri olmak istiyorsanız zihninizi dinin esaretinden kurtarmalısınız.” O ayrıca araştırma üniversitelerinde “dindar kişiler bu konuda sesini çıkarmıyor” diyor.

    Eğer makroevrim öğretisini kabul edecekseniz, agnostik ve ateist bilim insanlarının bilimsel buluşları yorumlarken bunu kişisel görüşlerinden etkilenmeden, tarafsız şekilde yapacağına güvenmelisiniz. Tüm karmaşık yaşam biçimlerinin mutasyonlarla ve doğal seçilimle meydana geldiğini kabul etmeli, kendine özgü bir genetik yapısı olan tek bir türün bile mutasyona uğrayarak yeni bir türe dönüşmediğini kanıtlayan 100 yıllık araştırmaları reddetmelisiniz. Tüm canlıların ortak bir atadan yavaş yavaş evrimleşerek meydana geldiğine inanmalı, temel bitki ve hayvan gruplarının birdenbire ortaya çıktığını ve çok uzun dönemler boyunca başka türlere dönüşmediğini gösteren fosil kaydını göz ardı etmelisiniz. Sizce böyle bir inanç kanıtlara mı yoksa varsayımlara mı dayanıyor? Görüldüğü gibi evrimi kabul etmek gerçekten de bir anlamda “iman” gerektirir.

    [Dipnotlar]

    Köpek yetiştiricilerinin yapabildiği bu değişiklikler çoğunlukla bazı genlerdeki fonksiyon kaybından kaynaklanır. Örneğin dachshund (porsuk zağarı) cinsi köpeğin küçüklüğünün nedeni, kıkırdak gelişimindeki bir bozukluğun yol açtığı cüceliktir.


    Bu makalede “tür” kelimesi çok sık kullanılsa da, bu terimin Kutsal Kitabın Başlangıç kısmında geçmediği unutulmamalıdır. Orada “cins” olarak tercüme edilen daha geniş anlamlı bir ifade kullanılır. Bu kullanıma göre bilim insanlarının yeni bir türün evrimleşmesi olarak nitelediği çoğu durum aslında aynı “cins” içinde gözlemlenen çeşitliliktir.

    Araştırmalar hücrenin sitoplazmasının, zarlarının ve diğer yapılarının da bir canlının özelliklerini belirlemekte rol oynadığını gösteriyor.

    Lönnig yaratılışa inanıyor. Bu yayındaki sözleri kendi görüşleridir ve Max Planck Bitki Islahı Araştırmaları Enstitüsü’nün görüşünü yansıtmaz.

    Mutasyon deneylerinde elde edilen yeni mutasyon çeşitlerinin sürekli azaldığı, aynı çeşit mutasyonların ise çok sık görüldüğü gözlemlendi. Bitki mutasyonlarının yüzde 1’inden azı daha fazla araştırılmak üzere seçildi ve bu grubun da sadece yüzde 1’inden azı ticari kullanım için uygun bulundu. Ancak hiçbir yeni tür elde edilmedi. Hayvanlardaki mutasyon ıslahının sonuçları ise bitkilerdekinden daha da kötüydü ve sonunda bu yöntemden tümüyle vazgeçildi.

    Bu bağlamda “maddecilik” ifadesiyle, yaşam da dahil evrendeki her şeyin doğaüstü bir müdahale olmadan var olduğunu ileri süren kuram kastedilir.

    (Yehova'nın Şahitleri'nin yayınlarından alınmıştır)

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    Yazıdaki anormallik ve yanlışlık şurdan başlamış bir kere:
    '' Maymunlar insana dönüşmüş'' tam bir komedi gerçekten!!
    Ortak atayı böyle mi anlamak gerekiyor acaba?

    Şunu belirtmeliyim ki maymunlar insanlardan (insansılar) önce yaşamamışlardır.
    Nasıl ki ilk (ilk diyelim) maymun var idiyse, ilk insan da vardı.
    Yani bir dönüşüm yok; maymun insana dönüşmemiştir.

    Bence bu konuda insanlarda çok büyük bilgi eksikliği ve kirliliği bulunmakta.
    Bu konuyu iyice kavramakta yarar var, aksi halde komik durumlara düşüyor insanlar..
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    Bir Türün X Milyon Yıl Boyunca Evrimleşmediği İddiasından Yola Çıkarak Bilimsel Argümanlar İle İlgili Açıklamalar

    Merhaba arkadaşlar,

    Uzun bir aradan sonra, yeniden doğrudan bilim-dışı kaynakların, bilim-dışı iddialarına yönelik bir açıklayıcı yazı yazmak istedik. Çünkü bu yazımızda ele alacağımız sorun, sadece bilim-dışı kaynakların cehaletlerinden ötürü düştükleri bir hata değil, bilim ile ilgilenen kimselerin ve hatta kimi zaman üniversitelerde profesör ünvanı edinen kişilerin bile düşebildiği bir hata. Bu hatayı elimizden geldiğince açıklayarak, insanlara ileride sunabileceğiniz bir kaynak oluşturmaya çalışacağız. Hemen söze girelim:

    Bu yazımızda ele alacağımız sorun, kimi türlerin -genellikle bilimdışı kaynakların kafalarından attıkları bir miktar- milyon yıl boyunca evrimleşmediği iddiasıyla ilgilidir. Bu durumla, Evrim tartışmalarında sıklıkla karşılaşmanız mümkündür. Şu şekildedir:

    "Köpekbalıkları 250 milyon yıldır evrimleşmemiştir."

    "Timsahlar, 200 milyon yıldır aynıdır, hiç evrimleşmemişlerdir."

    "Hamamböcekleri 400 milyon yıldır günümüzdekiyle aynı şekilde var olmuşlardır, Evrim yalandır!"


    Bu noktada birkaç açıklamayı kısa kısa verelim, sonra derinine inelim:

    1) Dünya üzerinde, milyonlarla ifade edilen yıl sayısı içerisinde evrimleşmeyen tek bir tür dahi bulunamamıştır. Yani bildiğimiz tüm türler, mutlaka ama mutlaka evrimleşmişlerdir!

    2) Evrim, bir doğa yasasıdır; bu yasaya aykırı gelebilen insan da dahil tek bir tür bulunmamaktadır. Her canlı evrimleşmiştir, evrimleşmektedir, evrimleşecektir.


    Şimdi, bu iki nokta etrafında argümanlarımızı ilerletelim. Ancak öncelikle, Evrim Karşıtı bilim düşmanlarının yukarıda sıraladığımız farklı hayvanların milyonlarca yıldır evrimleşmediği iddialarını desteklemek için sundukları örnekleri de verelim, çünkü argümanlarımızın ilerletilmesinde önemli rol oynayacaklar:

    "Bakın, 250 milyon yıl öncesine ait bir timsah, aha, tıpatıp aynısı günümüzdekiyle!"

    "Bu hamamböceği, tek bir muzun içerisinde, Afrika'dan geldi, onu da araştırdık Uğur Bey, 400 milyon yıldır aynı, evrimleşmemiş yahu!"

    "İşte burada 200 milyon yıl öncesine ait bir köpekbalığı, aha burada da Jaws. Bakın, tıpatıp aynı mı? Aynı. Ee, daha neyin evriminden bahsediyorsunuz?"


    İşte bu tabloyu ele alacak olursak, sorunun kaynağını çok net olarak görebiliriz. Biraz irdeleyelim:

    İlk olarak, Evrimsel Biyoloji bir bilim dalıdır. Evrim Ağacı olarak bize kalırsa, Evrim tartışmalarının en büyük sıkıntısı budur. İnsanlarımız (ve genel olarak Dünya insanları), medya ve bilim düşmanlarının çabaları ve katkıları yüzünden Evrim'i kahvehanelerde tartışacak kadar ayağa düşürmüşlerdir ve bilimsellikten uzaklaştırmışlardır. Elbette bunlar, gerçekte bilimi zedelememektedir; ancak bilimin halka ulaşmasına ciddi bir şekilde gölge düşürmektedir ve engel olmaktadır.

    Televizyonlara çıkan, herhangi bir akademik başarısı olmak bir yana, Evrimsel Biyoloji bir tarafa, Biyoloji konusunda bile herhangi bir resmi diplomaya ya da dereceye sahip olmayan, üçüncü sınıf bile olmayan doktorlar ve kimi zaman başka alanlardan bilim insanları ve çoğunlukla da bu tip bir bilim derecesine baştan hiç sahip olmayan ya da Güzel Sanatlar Fakültesi gibi alakasız fakültelere ait diplomalarla bilim alimiymişçesine açıklamalar yapan kimseler, bilimi zedelemekle kalmamakta, içlerindeki bilim düşmanlığını geniş kitlelere gizliden gizliye yaymaktadırlar. Bu kişilerin uydurdukları terimler ve kavramlar ("Darwinizm" gibi), konu hakkında bilgisiz halkın aklında çeşitli imgelere sebep olmakta, televizyonlara çıkan bu cahil insanların açıklamaları, televizyon karşısındaki insanlar için gerçek bilim insanlarının açıklamalarından üstün bir yere sahip olmaktadır.

    Bu durum, kademeli olarak bilimin halka ulaşmasına ciddi bir şekilde engel olmakta, medyada bilimin anlaşılması konusunda sorunlar yaratmakta, hatta daha vahim boyutlara ulaşarak eğitim yuvası olması gereken okullarımızda bilimin öğretilmesine engel olmakta veya bilimi öğretmeye çalışan özgür düşünceli, bilimsel ve tarafsız öğretmenlerimizin eziyetler çekmesine, mahkemelerle uğraşmasına ve hatta istemedikleri yerlere sürülmelerine sebep olmaktadır. Bu, Türkiye'nin içler acısı tablosunu ortaya koymakla birlikte, ülkemizde bilimin ne kadar değersiz, ne kadar umursanmaz bir kavram olduğunu bizlere göstermektedir.

    Şimdi, ana noktamıza dönecek olursak: televizyonlarda veya süslü kitaplarla halkın şahsi duygularını manipülasyon yoluyla bilimin gelişimini engellemeye çalışan kimseler, herhangi bir akademik arkaplana sahip olmaksızın, fosilleri veya herhangi bir bilimsel araştırmanın sonuçlarını, bilim insanlarının kendilerinden bile daha başarılı ve ayrıntılı inceleyip, analiz edip, anlayıp daha sonra da insanlara aktarabileceklerini ve hatta araştırmalar içerisindeki hataları tespit edebileceklerini düşünmektedirler. İşte bu, "bilmediğini bilmemek" şeklinde tanımlayabileceğimiz, cehaletin en tehlikeli, en zarar verici, en vahşi boyutudur. Ne yazık ki pek çok kurum ve kuruluşun bu kişilerin paralarının ve destekçilerinin etkisi altında olması, bilimin halkın anlayacağı şekilde anlatılmasına engel olmaktadır.

    Bu kişiler, televizyonlarda bu fosilleri veya araştırma sonuçlarını yorumlayarak, insanlar üzerinde "Bunu siz de yapabilirsiniz, herkes yapabilir." gibi bir imaj oluşturmaktadırlar. Bu sebeple insanlar, hiçbir bilimsel bilgiye sahip olmadan, oldukça ayrıntılı olduğunu sandıkları, halbuki içi tamamen boş fikirler üretmekte ve bunları umursamazca bilime karşı sunmaktadırlar. Evet, bilim herkesin yapabileceği bir şeydir; buna şüphe yok. Ancak bunun bir metodolojisi vardır ve buna uyulması tartışılmaz bir şarttır. Akademik kurumlarda uzun yıllar ayrıntılı ve derinlemesine bir eğitim almadan (ve hatta kimi zaman aldıktan sonra bile) bilimin herhangi bir dalı hakkında bilim insanlarının açıklamalarından daha üstünmüş gibi açıklamalar yapmak, cehaletin birincil göstergesidir.

    Dolayısıyla burada almamız gereken ders şudur: Eğer herhangi bir bilimsel geçmişe, akademik arkaplana, araştırma geçmişine ve benzeri bilimsel çalışmalara sahip değilsek; bilimsel araştırmalar ya da veriler hakkında yargılayıcı argümanlar üretmemiz kesinlikle yanlış olacaktır. Elbette ki bir araştırmayı okuyup, kendi bilgi süzgecimizden geçirebiliriz ve kendimizce aklımıza yatan yerlerini kabul edip, anlamadıklarımızı açıkta bırakabilir ya da kimi zaman reddedebiliriz. Ancak şunu her zaman aklımızda bulundurmamız gerekir: Bizlerin bilimsel bir açıklamayı anlamaması, açıklamanın gerçek olmadığı anlamına gelmez; bizim anlama kabiliyetimizin ya da konu hakkındaki bilgi dağarcığımızın kıt olduğu anlamına gelir.

    Yani, elbette kendi analizlerimizi, sorgulamalarımızı ve araştırmalarımızı yapmalıyız. Ancak bizim "yargılayıcı argüman" olarak tanımladığımız ve bilimsel bir araştırmayı okuduktan sonra "Yok ya, bu böyle olamaz, çünkü çok karışık, anlamıyorum." gibi bir argüman üretmek kesinlikle hatalı olacaktır. Hele ki bu argümanı başkalarına yaymaya çalışmak, o televizyon, radyo ve internet araçları üzerinden halkın cehaletini körükleyip, şahsi inançlarını manipüle eden cahillerin konumuna düşmemize sebep olur. Bunun yerine, tarafsız ve bilimsel bir yaklaşım sergileyerek: "Bu aklıma yatmadı; ancak anlamıyor olmam, verilen bilgilerin hatalı olduğu anlamına gelmez. Daha fazla araştırma yapmalıyım." şeklinde bir çıkarıma ulaşmamız gerekir. Hatta tüm araştırmalarımız sonucunda hala anlamadıysak ve bilimsel araştırmalar bizim düşündüklerimizin aksini gösteriyorsa; yine yargılayıcı bir sonuca varamayız. Gerekirse, bu alanda bir üniversite bitirmemiz ve konuda akademik bir ünvana sahip olmamız gerekir. Ancak ondan sonra, kapsamlı araştırmalar ve deneylerle, bilimsel metodun gösterdiği çizgide ilerleyerek kendi görüşlerimizi ortaya koyan, yargılayıcı argümanlar üretebiliriz.


    Canlılar Neden Bu Süre Zarfında Evrimleşmek Zorundadırlar?

    Şimdi, bu genel açıklamalardan sonra, başlığımıza dönelim:

    Yukarıda da iki maddede toparladığımız gibi, şimdiye kadar asla evrimleşmeyen/evrimleşmemiş bir canlı keşfedilmemiştir ve Dünya üzerindeki her bir canlı organizma, Evrim yasasına ve dolayısıyla Evrim Mekanizmaları'na istisnasız tabidir. Tabii, bulunulan ortama ve koşullara göre bu mekanizmaların işleyiş hızları ve miktarları farklılık gösterebilir. Farklı türler, farklı zamanlarda, farklı çevre ve koşullarda, farklı hızlarda evrimleşebilirler. Ancak evrimleşmeyen hiçbir canlı yoktur.

    Şu yazımızda, neden türlerin evrimleşme hızlarının farklı olduğuna ayrıntılı bir şekilde değinmiştik, bu noktada, bu yazımızı okumanızda fayda görüyoruz:

    https://www.facebook.com/note.php?no...68204866570930

    O yazımızda değinmediğimiz bir noktayı ele alacak olursak:

    Bazı hayvanlar, besin zincirlerinin en üstünde oldukları için, Evrim Mekanizmaları, yukarıda da belirttiğimiz gibi üzerlerinde farklı işleyebilir. Bu da onların farklı hızlarda evrimleşmelerine sebep olabilir. Bunun en güzel üç örneği köpekbalıkları, timsahlar ve insanlardır. İnsanlar, genellikle timsah ve köpekbalıklarını ana besin kaynağı olarak kullanmadıkları için, bu üçlü birbiriyle eş düzeyde sayılabilirler, besin zincirleri birbiriyle çakışmaz ve birbirlerinden bağımsız olarak avlanan ve yaşayan üç hayvan türü olarak ele alınabilir. Bu türler, besin zincirinin en üstündedirler ve avcıları genellikle bulunmaz (kendi türleri içerisindeki rekabet haricinde). Bu da, üzerlerinde avcı baskısının sıfıra yakın olmasına sebep olmaktadır. Avcı baskısı, Doğal Seçilim'in en güçlü tetikleyicilerinden biridir. Bunun kalkması, Evrim'in en hızlı işleyen seçilim mekanizmalarından birinin, bir miktar devre dışı bırakacaktır.

    Öte yandan av baskısı halen bu türlerin üzerinde etkimektedir. İnsanı ayrı bir kenara bırakacak olursak (vahşi yaşamın dışında bulunduğu için), vahşi doğada avlanmak durumunda olan timsah ve köpekbalıklarının avlanma zorunlulukları, onlar üzerinde ciddi bir seçilim baskısı oluşturmaktadır. Çünkü avlarının miktar ve yoğunluğunda meydana gelebilecek değişimler, doğrudan bu türleri etkileyecek ve çoğu durumda, nesiller içerisindeki evrimlerini tetikleyebilecektir. Yani besin zincirinin en üzerindeki türlerde bile halen seçilim ve evrim baskısı bulunmaktadır. Üstelik unutmamak gerekir ki Evrim'e sebep olan 10'dan fazla mekanizma keşfedilmiştir ve bunların bir çoğu bireylerin kendilerinden bağımsız, çevresel baskılardır (bkz: Evrim Mekanizmaları yazı dizisi)

    İşte bu sebeple, besin zincirinin en altından, en üstüne kadar her canlı, her hayvan, her bitki, her mantar, her bakteri, her arke ve her protista mutlaka ama mutlaka belirli zaman zarflarında evrim geçirmektedirler. Bu, bilim camiasında tartışılır bir konu bile değildir; çünkü Evrim yasası doğada her an işlemektedir ve bu yasanın içeriğindeki mekanizmalar etkisi altında canlılar her nesilde değişime tabidirler. Dediğimiz gibi bu yasayı çiğneyebilen tek bir tür bile keşfedilememiştir.

    Burada bir noktaya dikkat çekmek önem arz ediyor: eğer zaman dilimi yeterince kısıtlanırsa, elbette Evrim'i görmek zorlaşacaktır. Örneğin 2 sene içerisinde bir türün evrimi ele alınacak olursa, 2 senede pek çok tür nesil bile atlayamayacağı için Evrim gözlenemeyecek ya da sadece genetik düzeyde ufak ve önemsiz değişimler gözlenecektir (ki bu Evrim değil, varyasyondur; varyasyonların seçilimi sonucu Evrim oluşur, ancak 2 sene gibi kısa zaman dilimlerinde bu seçilimin gerçekleşmesi için gerekli zaman tanınmamış olur). Eğer zaman dilimi bin yıla, on bin yıla çıkarılırsa, görülecek farklılıklar gerek genetik boyutta, gerek morfolojik boyutta daha fazla olacaktır. Yine de, bu zaman diliminde de kimi türler çok farklılaşacak, kimisi görünüşte neredeyse hiç farklılaşmayacaktır. Bu demek değildir ki bu farklılaşmamış gibi görünenler Evrim geçirmezler. Evrim, moleküler düzeyden makro düzeye kadar her boyutta olabilir. Dışarıdan farklılaşmamış gibi görünen bir canlının genetik malzemesi oldukça farklılaşmış olabilir. Son olarak, eğer zaman dilimi çok geniş aralıklarda tutulursa, kesinlikle net bir şekilde Evrim gözlenecektir (tabii yukarıda açıkladığımız algıda seçicilik tabanlı maskelemeleri göz ardı ediyoruz; bu kişilerin iddia ettiği canlılar da elbette evrimleşmiştir; bunların evrimlerine farklı yazılarımızda değindik, değineceğiz).

    Hele ki 200-400 milyon yıl gibi aralıklardan bahsedip de, bir türün evrimleşmediğini iddia etmek, çok bariz bir şekilde cehalet göstergesidir: 250 milyon yıl öncesinde Dünya'nın kendisi bile bugünkünden çok farklıydı. Günümüzden sırasıyla 250 milyon yıl önce, 205 milyon yıl önce, 140 milyon yıl önce ve 65 milyon yıl önce devasa kitlesel yok oluşlar yaşandı, çoğunca Dünya üzerindeki canlıların %90'ı civarı yok oldu. Dünya defalarca Buzul Çağı'na girdi ve yüz binlerce yıl boyunca Dünya'daki iklim alt üst oldu. Sadece bu büyük ölçekli çevresel değişimler bile göz önüne alındığında, 250 milyon yıl içerisinde herhangi bir canlının evrim geçirmeyeceğini iddia etmek sadece cahillik değil, aptallıktır da.


    Öyleyse Bu İnsanların İddiaları Neye Dayanıyor?

    Bu, konunun anlaşılmasındaki kritik sorudur. Bir kaynağın doğruluğunu keşfedebilmek kadar, yanlışlığını fark edebilmenin de yolu, kaynağın bakış açısını anlamaktan geçer. Zaten piyasada ayağa düşmüş Evrim Karşıtları'nın bayağı iddialarının dayanakları üç aşağı beş yukarı bellidir ve bilimden anlayan kimseler için bu iddiaların kökenleri net bir şekilde bilinmektedir, bunlara girmeyeceğiz. Ancak bu insanları, bu cehalete sürükleyen önemli bir nokta vardır ve kökeni, "cehalet" sözcüğünün kelime anlamında yatmaktadır: bilgi eksikliği ya da yokluğu.

    Bu kimseler, bir bilimsel veriyi (fosil kaydı, araştırma sonucu, keşif, vs.) değerlendirecek niteliklere sahip olmadıkları için, günlük yaşantıda kullandıkları sıradan ve genellikle bilim dışı olan bakış açılarını, bilimsel konuları akılları sıra aydınlatmakta kullanmaktadırlar. Örneğin, kabaca iki cismin benzerliği hakkında edinilmiş bilgilerini, milyonlarca yıl öncesine ait bir fosilin kemikleriyle, günümüzde kanlı canlı yaşayan bir türün bir bireyinin genel görüntüsüyle kıyaslamaktadırlar.

    Bu yaklaşımın bilim dışı olduğunu anlatma yolları sınırsızdır; ancak bize kalırsa en önemli iki noktası bilimsel cehalet (ki bunu yukarıda yeterince açıkladık) ve algıda seçiciliktir.

    Birey, özellikle de bilim dışı kaynakların arkası kesilmez çarpıtmaları ve bilgiliymişçesine yaptıkları maskeli yorumların etkisi altında, manipülatörün göstermeye çalıştığı her şeyi, esasında görmese de, gördüğünü zannedecektir. Birbirine genel hatlarıyla benzeyen ve hatta kimi zaman benzemeyen iki cisim yan yana koyulursa ve bir kişi, diğerini ortaya koyulan cisimlerin benzerliği konusunda ikna etmeye çalışırsa, algıda seçiciliğin de etkisi altında bu kişi kolayca manipülatöre kanacaktır. Hele ki bu ikna edilmeye çalışılan kişi, karşısındakinin söylediklerine inanmaya meyilliyse (ortak kültür, inançlar ve düşünce bunun arkasında yatan en temel sebeptir), algıda seçicilik çok daha etkili bir şekilde işleyecektir.

    Ancak burada atlanılan nokta, bilimsel verilerin günlük bakış açısıyla değerlendirilemeyeceğidir. Bir fosilin incelenmesi için onlarca farklı metot uygulanmakta ve çok farklı açılardan kemiklerin özelliklerine yaklaşılmaktadır. Eğer bir kişi, basit bir şekilde kaba hatların benzerliğinden yola çıkarak bir türün iddia ettiği sayıda milyon yıl boyunca değişmediğini ileri sürmesi, hem bilime, hem bilim insanlarına, hem de insan zekasına açık bir hakarettir. Bu, bilim tarafından kabul edilemez bir yaklaşımdır.

    İşte bu yüzden, eğer ki bir kişi size bir türün milyonlarca yıldır değişmediğini iddia ediyorsa ve elinde sadece bir fosil ile yaşayan bir canlıya ait bir fotoğraf varsa ve bu ikisini kıyaslamanızı istiyorsa, o kişiye söylemeniz gereken şey bellidir: "Ben kimim ki ve benim akademik geçmişim nedir ki, bu kıyaslamayı yapabileyim?" Çünkü sizin herhangi bir bilimsel bilgiye ya da akademik geçmişe dayanmadan yapacağınız her bir çıkarım, herhangi bir tıbbi ya da cerrahi geçmişe sahip olmadan bir hasta üzerinde ameliyat yapmanıza benzer. Nasıl ki bilginiz olmadığı için böyle bir işi yapmayı hayal bile etmiyorsanız, aynı derecede karmaşık ve gelişmiş bir bilim olan Evrimsel Biyoloji hakkında çıkarımlar yapmadan önce de, bu kadar net bir şekilde tarafsızlığınızı ve -mümkünse- bilgisizliğinizi kabul etmelisiniz. Bu bir erdemdir, bir zayıflık belirtisi değil. Tabii eğer belirli bir bilgi birikiminiz varsa ve bu bilgilerinizi bilimsel yöntemlerle ortaya koyabilecekseniz (makaleler, deneyler, araştırmalar, vs.), bunları ileri sürmekten çekinmeyiniz.

    Uzun lafın kısası, bilimi öğrenmeye çalışmak bir insanın gerçeklere ulaşmak için yapabileceği en kıymetli yatırımdır. Kesinlikle, çok genç yaştan insanlara bilimsel sorgulama teknikleri aşılanmalı ve bilimsel kaynaklara erişimleri sağlanmalıdır. Ancak bir kimsenin bilim hakkında yargılayıcı sonuçlara varması veya yargılayıcı argümanlar üretebilmesi için, bu konunun eğitimini alması, bu konuda belli bir geçmişe sahip olması, bu konuda araştırmalar yürütmüş olması ve mümkünse bu konuda takdir edilir bir başarıya veya saygınlığa sahip olması gerekmektedir. Yoksa, her parası ve şahsi inancı olan insan televizyonlara çıkıp, videolar hazırlayıp, insanların şahsi duygu ve inançlarını manipüle edici ve bilimi aşağılayıcı yayınlar yaparlarsa ve bilimden uzak halk, bu kişilerin iddialarına kanarlarsa, başlığımızda verdiğimiz ve yazı içerisine açıkladığımız gülünç, bayağı ve açıkçası lakayıt iddialar ortaya çıkacaktır; bilimin onlarca yıl önce cevaplayıp bir kenara koyduğu ve yeni araştırmalara yelken açtığı konular tekrar tekrar gündeme getirilerek insanlar oyalanacaktır. İşte Evrim Ağacı olarak biz, bu yazılarımız sayesinde bu tekrarların önüne geçmek, bu anlamsız tartışmalara bilimsel bir son nokta koymak ve insanlarımızı günümüz modern bilimiyle eş seviyeye getirmeye çalışmaktayız.


    Bir nebze başarılı olabiliyorsak, ne mutlu bize.

    En içten saygılarımızla.

    ÇMB (Evrim Ağacı)
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesaj
    162
    Rep Gücü
    40
    merhaba,

    Evrime inandığını söyleyen insanlar(sizin deyiminizle bilimden anlayan insanlar ) arasında bile derin görüş ayrılıkları var, galiba haklısınız, sorunun kaynağı gerçekten bilgi eksikliği ya da yokluğu, aksi takdirde aralarında görüş ayrılığı olmazdı...

    Aşağıda bazı evrim karşıtı -cahil- insanların bu konu hakkındaki görüşleri yer almaktadır,belki ilginizi çekebilir.

    Evrim kuramı gerçekten bilimsel midir?


    “Bilimsel yöntem” şöyle tanımlanır: Olanları gözlemlemek; bu gözlemlere dayanarak doğru olabilecek bir kuram oluşturmak; bu kuramı yeni gözlemlerle ve deneylerle sınamak; ve bu kurama dayalı varsayımların doğru çıkıp çıkmadığını izlemek.

    Peki evrim kuramına inananların ve onu öğretenlerin izlediği yöntem bu mudur?


    Astronom Robert Jastrow şunları söyledi: “[Bilim insanları] açık ve net bir cevap bulamadıklarından hayal kırıklığına uğramışlardır; doğanın cansız maddeden yaşam yaratma deneylerini kimyacılar asla tekrarlayamadılar. Bilim insanları bunun nasıl meydana geldiğini bilmiyor” (The Enchanted Loom: Mind in the Universe, New York, 1981, s. 19).

    Evrimci Loren Eiseley şu gerçeği kabul etti:[/I] “Bilim, efsane ve mucizelere dayandıkları için ilahiyatçıları ayıpladıktan sonra, hiç hoşlanmadığı bu duruma kendi de düşerek kendi efsanesini yaratmak zorunda kaldı. Bu efsane, uzun çabalardan sonra bugün hâlâ olabilirliği kanıtlanamayan şeylerin aslında ilkel çağlarda gerçekleşmiş olduğu varsayımıdır” (The Immense Journey, New York, 1957, s. 199).


    New Scientist dergisine göre, “Darwin’in evrim kuramının gerçek bilimsellikle hiçbir ilgisi olmayan bir kuram olduğunu savunan . . . . bilim insanlarının, özellikle de evrimcilerin sayısı gitgide artıyor. . . . . Bu eleştiriyi yapanların çoğu, en tanınmış entelektüellerdir” (25 Haziran 1981, s. 828).


    Fizikçi H. S. Lipson ise şunları söyledi: “Kabul edilebilir tek açıklama yaratılıştır. Bunun fizikçilerin nefret ettiği bir şey olduğunu biliyorum, benim için de öyle; ama deneysel kanıtların desteklediği bir kuramı sırf hoşumuza gitmediği için reddetmemeliyiz”(Physics Bulletin, 1980, Cilt 31, s. 138.)


    Evrimi savunanlar arasında görüş birliği var mı? Bu gerçeği göz önüne aldığınızda onların öğrettikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?


    Darwin’in Türlerin Kökeni kitabının yüzüncü yıl özel baskısında (Londra, 1956) şu sözler yer aldı: “Bildiğimiz gibi, sadece evrimin nedenleri üzerinde değil, asıl süreci üzerinde bile biyologlar arasında büyük görüş ayrılıkları vardır. Görüş ayrılıklarının sebebi delillerin yetersizliğidir ve bu, kesin bir sonuca varmaya olanak tanımamaktadır. Bundan dolayı, evrim üzerindeki görüş ayrılıkları konusunda, bilimsel düşünüşe sahip olmayan okuyucuyu uyarmak doğru ve yerinde bir hareket olacaktır” (Kanada’nın Ottawa şehrindeki Commonwealth Institute of Biological Control’ün o zamanki başkanı W. R. Thompson’dan).


    Bir yazar şunları söyledi: “Darwin’in ölümünün üstünden yüz yıl geçmesine rağmen, evrimin gerçekten nasıl olduğuna ilişkin şu anda kanıtla gösterilebilecek ya da makul bulunabilecek en ufak bir fikre sahip değiliz; son yıllarda da bu durum, sorunu tüm yönleriyle ele alan, olağanüstü boyutlarda bir dizi tartışmaya yol açmıştır. . . . . Bizzat evrimcilerin kendi aralarında düpedüz bir savaş vardır; her [evrimci] grup kendi öngördüğü, yenilik anlamındaki birtakım düzeltmeleri diğerlerine kabul ettirmeye uğraşıyor” (C. Booker, Londra Times dergisi yazarlarından, The Star, Johannesburg, 20 Nisan 1982, s. 19).


    Bir bilim dergisinde şu açıklama bulunuyor: “Evrim . . . . sadece tutucu Hıristiyanların saldırısına hedef olmakla kalmıyor, aynı zamanda tanınmış bilim insanlarının eleştirilerine de konu oluyor. Paleontologlar, yani fosil bulgularını inceleyen bilim insanları arasında [bu kurama] karşı çıkanların sayısı giderek artıyor” (Discover, Ekim 1980, s. 88).

    Fosiller hangi görüşü destekler?


    Darwin şunu kabul etti: “Sayısız tür, gerçekten birdenbire ortaya çıkmış olsaydı, bu . . . . evrim teorisi için yıkıcı olurdu” (Türlerin Kökeni, New York, 1902, 2. bölüm, s. 83). Peki var olan kanıtlar “sayısız türün” aynı zamanda ortaya çıktığını mı yoksa evrimin savunduğu gibi yavaş yavaş geliştiğini mi gösteriyor?


    Doğru bir sonuca varmaya yetecek kadar fosil bulundu mu?


    Smithsonian Enstitüsü’nden bilim adamı Porter Kier şunları söylüyor: “Yaklaşık yüz milyon fosil var ve bunların tümü, kataloglanmış ve isimlendirilmiş durumda dünyanın her yanındaki müzelerde bulunmaktadır” (New Scientist, 15 Ocak 1981, s. 129). Bir eserde de şu ifadeler yer alıyor: “Paleontologlar, fosiller vasıtasıyla bizlere artık geçmişteki yaşamla ilgili mükemmel bir manzara sunabilmektedirler” (A Guide to Earth History, New York, 1956, Richard Carrington, Mentor baskısı, s. 48).


    Fosiller aslında ne gösteriyor?


    Chicago’daki Field Museum of Natural History’nin yayımladığı Bulletin şu yoruma yer verdi: “Darwin’in [evrim] kuramıyla fosil bulgularından oluşan kanıtlar arasında her zaman bağlantı kurulmuştur. Herhalde çoğu kimse, bulunan fosillerin yaşamın tarihi üzerine yapılan Darwinci yorumların lehinde sunulan genel kanıtların çok önemli bir kısmını oluşturduğunu düşünüyor. Ne yazık ki, bu tam anlamıyla doğru değil. . . . . Jeolojik kayıtlar o zaman olduğu gibi bugün de, yavaş yavaş ilerleyen ve aşamalı bir değişiklik gösteren zincir halkalarına işaret etmiyor” (Ocak 1979, Cilt 50, No. 1, s. 22, 23).


    Bir kitapta şu sözler yer aldı: “İskeletli omurgasızların belli başlı gruplarının tümü, Kambriyen dönemin başlangıcından sonraki 10 milyon yıl içinde ilk defa görünerek gezegenimizin çeşit açısından tanık olduğu en görkemli çıkışı yaptı” (A View of Life, California, 1981, s. 157Salvador E. Luria, Stephen Jay Gould, Sam Singer, s. 649).


    Paleontolog Alfred Romer şunları yazdı: “Bunun altında [Kambriyen dönemden önce], çok kalın tortular vardır ve bunların içinde Kambriyen döneme ait yaşam türlerinin atalarının olması beklenir. Fakat biz bunları bulamıyoruz; bu daha eski katmanlarda herhangi bir yaşam belirtisi hemen hemen hiç yoktur ve bu genel manzaranın, Kambriyen dönemin başlangıcındaki özel bir yaratma eylemi fikriyle uyumlu olduğu makul şekilde söylenebilir” (Natural History, Ekim 1959, s. 467).


    Zoolog Harold Coffin ise şunları söyledi: “Eğer basitten karmaşığa doğru bir evrimin gerçekleştiği doğruysa, Kambriyen Dönemdeki tam gelişmiş canlıların atalarının bulunması gerekir; fakat bulunamadı ve bilim insanları, bunların bulunabilmesi konusunda neredeyse hiçbir ümit olmadığını kabul ediyorlar. Sadece gerçeklere ve toprakta gerçekten bulunan şeylere bakarak, ana yaşam biçimlerinin oluşumunu en iyi açıklayan kuramın, aniden gerçekleşen bir yaratılış olduğunu görürüz” (Liberty, Eylül/Ekim 1975, s. 12).


    Carl Sagan, Kozmos adlı kitabında samimiyetle şunu kabul etti: “Fosillerin sağladıkları kanıtlar bir Büyük Mucit düşüncesine uygun düşebilir” (Altın Kitaplar Yayınevi, Mayıs 1990, s. 33).


    Evrim süreci, genlerdeki ani ve çarpıcı değişiklikler, yani mutasyonlar sonucu gerçekleşmiş olabilir mi?


    Science Digest dergisinde şu sözler yer aldı: “Evrimci revizyonistler, önemli düzenleyici genlerdeki mutasyonların, hızlı atlamalar konusundaki kuramları için gerekli genetik balyoz olabileceğine inanmaktadırlar.” Fakat aynı dergide İngiliz zoolog Colin Patterson’un şu sözleri de yer aldı: “Tahminlere açık bir konu. Biz bu düzenleyici ana genlerle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz” (Şubat 1982, s. 92). Başka sözlerle bu kuramı destekleyen hiçbir kanıt yoktur.


    Bir ansiklopedide şunlar kabul edilmiştir: “Çoğu mutasyonun organizmaya zarar verdiği gerçeğini, mutasyonun evrimin hammadde kaynağı olduğu görüşüyle bağdaştırmak zordur. Gerçekten de biyoloji kitaplarında mutasyona uğramış olarak gösterilenler, hilkat garibeleri ve acayip yaratıklardır. Mutasyonun yapıcı olmaktan çok yıkıcı bir süreç olduğu anlaşılmaktadır” (Encyclopedia Americana, 1977, Cilt 10, s. 742).


    Okul kitaplarında, ansiklopedilerde ve müzelerde resimlenen “maymun adamlar” hakkında ne denebilir?


    Bir kitapta şunlar yazıyor: “Bu temsili çizimlerde et ve kıl gibi kısımlar hayal gücüyle tamamlanmak zorundadır. . . . . Bir tarih öncesi insanının deri rengi, kıl rengi, şekli ve dağılımı, yüz ifadesi ve siması gibi özellikleri hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmiyoruz” (The Biology of Race, New York, 1971, James C. King, s. 135, 151).


    Bir bilim dergisinde şu sözler yer aldı: “Sanatçıların büyük çoğunluğunun tasarımı, kanıtlardan çok hayal gücüne dayanmaktadır . . . . Sanatçıların insanla maymun arasında bir şey yapmaları gerekmektedir; numune ne kadar eskiyse, o kadar çok maymuna benzetiyorlar” (Science Digest, Nisan 1981, s. 41).


    “İlkel insanın mutlaka vahşi olması gerekmediğini yavaş yavaş öğrendiğimiz gibi, Buzul Çağının ilk insanlarının yırtıcı hayvan, yarı maymun veya zekâ özürlü olmadıklarını da öğrenmemiz gerekir. Dolayısıyla, Neanderthal, hatta Pekin insanını yeniden yapılandırma girişimlerinin tümü sözlerle ifade edilemeyecek kadar büyük bir akılsızlıktır” (Man, God and Magic, New York, 1961, Ivar Lissner, s. 304).


    hoşçakalın...

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    Siz hala 50 yıl öncesinden sesleniyorsunuz :)
    Artık çağı yakalamanız gerek :)
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2008
    Mesaj
    162
    Rep Gücü
    40
    böyle bir yorum yapacağınız aklıma gelmişti, tarzınızı iyi anlamışım demek ki...
    biraz çağı yakalayalım o zaman...

    Gerçekten “Basit” Bir Yaşam Türü Var Mı?


    Vücudunuz evrendeki en karmaşık yapılardan biridir. Yaklaşık 100 trilyon minik hücreden oluşur. Kemik hücreleri, kan hücreleri, beyin hücreleri bunlardan sadece birkaçıdır.7 Aslında vücudunuzda 200’den fazla tür hücre vardır.


    Hücreleriniz, şekilleri ve görevlerindeki inanılmaz çeşitliliğe karşın birbirini tamamlayan, entegre bir ağ oluşturur. Yüksek hızlı veri kablolarıyla milyonlarca bilgisayarı birbirine bağlayan internet, bu ağın yanında hantal kalır. İnsan icadı hiçbir şey en sıradan hücrede bile görülen üstün tasarımla karşılaştırılamaz. Peki insan vücudunu oluşturan hücreler nasıl var oldu?


    Birçok bilim insanı ne diyor? Tüm canlı hücreler iki temel sınıfa ayrılır: çekirdeği olanlar ve olmayanlar. İnsan, hayvan ve bitki hücrelerinin çekirdeği vardır. Bakteri hücreleri ise çekirdeksizdir. Çekirdeği olan hücrelere ökaryotik hücre denir. Çekirdeği olmayanlar ise prokaryotik hücre olarak adlandırılır. Prokaryotik hücreler ökaryotik hücreler kadar karmaşık olmadığından birçokları, hayvan ve bitki hücrelerinin bakteri hücrelerinden türediğini düşünüyor.


    Aslında birçok bilim insanı bazı “basit” prokaryotik hücrelerin milyonlarca yıl boyunca diğer hücreleri yuttuğunu ama sindirmediğini öğretiyor. Onlara göre “doğa” zekânın rol oynamadığı süreçlerle, sadece yutulan hücrelerin işlevlerinde köklü değişiklikler yapmakla kalmadı, “konak” hücrenin yutulan hücreyle birlikte çoğalmasını da sağladı*


    Kutsal Kitap ne diyor? Kutsal Kitap yeryüzündeki yaşamın bir zekânın ürünü olduğunu söyler. Bir ayette yürütülen şu net mantığa dikkat edin: “Elbette, her ev biri tarafından yapılır, fakat her şeyi yapan Tanrı’dır” (İbraniler 3:4). Başka bir ayet de Tanrı hakkında şöyle der: “İşlerin ne çok, ey Yehova! Onların hepsini hikmetle yaptın, yeryüzü Senin eserlerinle dolu. . . . . [Orada] sayısız canlı kaynaşır, küçük ve büyük yaratıklar” (Mezmur 104:24, 25).


    Kanıtlar ne gösteriyor? Mikrobiyolojideki gelişmeler sayesinde, bilinen en basit prokaryotik hücrelerin içindeki hayranlık uyandıran tasarım artık görülebilmektedir. Evrimci bilim insanları ilk canlı hücrelerin muhtemelen bunlara benzediğini söylüyor.


    Evrim teorisi doğruysa, bu teori ilk “basit” hücrenin kendi kendine nasıl oluştuğuna mantıklı bir açıklama getirebilmeli. Öte yandan yaşamın yaratılışla başladığı doğruysa, en küçük canlılarda bile akıllı tasarımın kanıtları görülmeli. Şimdi bir prokaryotik hücrede gezintiye çıkalım. Bu hücreye yakından bakarken kendinize “Böyle bir hücre kendiliğinden oluşmuş olabilir mi?” diye sorun.


    HÜCRENİN KORUYUCU DUVARI


    Bir prokaryotik hücrede gezintiye çıkabilmek için bu cümlenin sonundaki noktadan yüzlerce kat küçülmeniz gerekir. Sizi hücrenin dışında tutan dayanıklı ve esnek bir zar var. Bir fabrikayı çevreleyen tuğla bir duvar gibi hücrenin içindekileri koruyor. Bu zar o kadar incedir ki üst üste 10.000 tane koyarsanız ancak bir kâğıt kalınlığında olur. Yine de hücre zarının yapısı bir duvardan çok daha karmaşıktır. Ne yönden?


    Hücre zarı, fabrikayı koruyan duvar gibi hücreyi içinde bulunduğu ortamın olası tehlikelerinden korur. Bu zarda minik gözenekler vardır, bu sayede oksijen gibi küçük moleküller içeri girip çıkabilir ve hücre nefes alabilir. Hücre zarı aynı zamanda, hücreye zarar verebilecek daha karmaşık moleküllerin hücrenin izni olmadan içeri girmesini önler, içerideki yararlı moleküllerin de hücreyi terk etmesini engeller. Hücre zarı tüm bunları nasıl başarır?


    Tekrar fabrikayı düşünün. Fabrikanın kapılarında, giren çıkan ürünleri denetleyen güvenlik görevlileri vardır. Hücre zarının içine yerleştirilmiş özel proteinler de bir anlamda hücrenin kapıları ve güvenlik görevlileridir.


    Bu proteinlerden bazılarının (1) ortasında, hücreye sadece belirli tür moleküllerin girip çıkmasına izin veren bir delik vardır. Başka proteinlerin (2) ise zarın bir tarafındaki ucu açık, diğer tarafındaki ucu kapalıdır. Bu proteinler ancak belirli bir maddenin girebileceği bir yuvaya (3) sahiptir. Bu madde yuvaya girdiğinde proteinin diğer ucu açılır ve maddeyi zarın öteki tarafına geçirir (4). Tüm bu işlemler en basit hücrenin zarında bile gerçekleşir.


    FABRİKANIN İÇİ


    Hücrenin “güvenlik görevlilerinin” içeri girmenize izin verdiğini düşünün. Artık hücrenin içindesiniz. Bir prokaryotik hücrenin içi besin, tuz ve başka maddeler yönünden zengin bir sıvıyla doludur. Hücre bu hammaddeleri kullanarak ihtiyaç duyduğu malzemeleri üretir. Bu süreç gelişigüzel işlemez. Verimli çalışan bir fabrika gibi hücre de, binlerce kimyasal reaksiyonu tam doğru sırayla ve hassas bir zamanlamayla gerçekleşecek şekilde düzenler.


    Bir hücre, zamanının çoğunu protein üreterek geçirir. Peki bunu nasıl yapar? Önce, aminoasit adı verilen yaklaşık 20 tür temel yapıtaşı üretir. Bu yapıtaşları ribozomlara (5) iletilir. Otomatik makinelere benzeyen ribozomlar, aminoasitleri belirli bir protein oluşturacak şekilde dizer. Bir fabrikadaki tüm makineleri yöneten merkezi bir bilgisayar programı gibi, hücrenin görevlerinin birçoğunu yöneten bir “bilgisayar programı” ya da kod vardır: DNA (6). Ribozom, DNA’dan hangi proteinleri nasıl üreteceğini bildiren detaylı talimatların bir kopyasını alır (7).


    Protein üretiminin son aşaması hayret vericidir. Her protein katlanarak kendine özgü üç boyutlu bir şekle girer (8). Proteinin görevini belirleyen bu şekildir.* Bir makinenin parçalarının monte edildiği bir üretim hattını gözünüzde canlandırın. Makinenin çalışması için her parçanın doğru yere yerleştirilmesi gerekir. s. 11Aynı şekilde bir proteinin “parçaları” da hatasız şekilde dizilmezse ve protein tam doğru şekle girmezse görevini yerine getiremeyebilir, hatta hücreye zarar verebilir.


    Protein, üretildiği yerden kendisine ihtiyaç duyulan yere giderken yolunu nasıl bulur? Hücrenin ürettiği her proteinin içinde, doğru yere gitmesini sağlayacak bir “adres etiketi” bulunur. Dakikada binlerce protein üretilip gönderilmesine rağmen hepsi doğru yere gider.


    Bu gerçekler neden önemli? En basit canlının içindeki karmaşık moleküller bile kendi başına çoğalamaz. Hücrenin dışına çıkarlarsa çözülürler. Hücrenin içindeyken de başka karmaşık moleküllerin yardımı olmadan çoğalamazlar. Örneğin adenozin trifosfat (ATP) denen özel bir enerji molekülünün üretilmesi için enzimler gereklidir, ancak enzimlerin üretilmesi için de ATP’nin verdiği enerji gereklidir. Aynı şekilde DNA’nın (bu molekül 3. bölümde ele alınacak) üretilmesi için enzimlere, enzimlerin üretilmesi için de DNA’ya ihtiyaç vardır. Diğer proteinleri de ancak hücreler üretebilir, fakat proteinler olmadan da hücreler oluşamaz.*


    Mikrobiyoloji uzmanı Radu Popa, Kutsal Kitaptaki yaratılış kaydına inanmamasına rağmen 2004 yılında şöyle sordu: “Her şeyi denetlediğimiz deneylerde bile yaşam oluşturamadıysak doğa bunu kendi başına nasıl yapmış olabilir?” O ayrıca şöyle dedi: “Canlı bir hücrenin işlemesi için o kadar karmaşık mekanizmalar gereklidir ki, tüm bu mekanizmaların aynı anda, kendiliğinden ortaya çıkmış olması imkânsız görünüyor.”


    Siz ne düşünüyorsunuz? Evrim teorisi yeryüzündeki yaşamın, tanrısal bir müdahale olmadan nasıl başlamış olabileceğini açıklamaya çalışıyor. Fakat bilim insanları yaşam hakkında daha çok şey keşfettikçe, yaşamın tesadüfen başlamış olması giderek daha uzak bir ihtimal gibi görünüyor. Bazı bilim insanları bu sorunu ortadan kaldırmak için evrim teorisi ile yaşamın başlangıcının birbirinden bağımsız konular olduğunu söylüyor. Bu size mantıklı geliyor mu?


    Evrim teorisi, yaşamın tesadüfen meydana gelen bir dizi olayla başladığı fikrine dayanır. Sonra da kendiliğinden meydana gelen başka bir dizi olayla tüm canlılardaki çeşitlilik ve karmaşıklığın ortaya çıktığını ileri sürer. Fakat teorinin temeli yoksa bu temelden yola çıkarak geliştirilen diğer teorilere ne olur? Bir gökdelenin temeli yoksa mutlaka çökecektir; benzer şekilde evrim teorisi de yaşamın kökenine açıklık getiremezse çökmeye mahkûmdur.


    “Basit” bir hücrenin yapısını ve işleyişini kısaca gözden geçirdikten sonra ne düşünüyorsunuz? Tüm bunlar bir sürü tesadüfün mü yoksa parlak bir zekânın mı ürünü? Hâlâ şüpheleriniz varsa tüm hücrelerin işlevlerini denetleyen “ana programa” daha yakından bakalım.


    [Dipnotlar]


    Böyle bir şeyin mümkün olduğunu gösteren hiçbir deneysel kanıt yoktur.


    Hücrelerin ürettiği proteinlerden bazıları da enzimlerdir. Her enzim belli bir kimyasal reaksiyonu hızlandıracak özel bir şekle girer. Hücrenin faaliyetlerini denetlemek için yüzlerce tür enzim işbirliği yapar.


    İnsan vücudundaki bazı hücreler yüz binlerce farklı türde11 yaklaşık 10.000.000.000 protein molekülünden oluşur.


    BİR HÜCRE NE KADAR HIZLI ÇOĞALABİLİR?


    Bazı bakteri hücreleri sadece 20 dakika içinde kendi kopyasını çıkarabilir. Her hücre kopyalanırken tüm işlevlerini yöneten “bilgisayar programının” da tam bir kopyasını yapar. Sonra bölünür. Bir hücre, çoğalmak için gereken malzemelerin sınırsız miktarda bulunduğu bir ortamda olsaydı, sayısını her defasında ikiye katlayarak inanılmaz bir hızla çoğalırdı. Bu durumda sadece iki gün içinde dünyadan 2.500 kat daha ağır bir hücre yığını üretilebilirdi. Daha karmaşık hücreler de hızla çoğalabilir. Örneğin siz annenizin karnında büyürken beyninizde dakikada 250.000 yeni beyin hücresi oluşuyordu!


    Üreticiler bir ürünü daha hızlı üretebilmek için çoğu zaman kaliteden ödün vermek zorunda kalırlar. Öyleyse, tesadüfen meydana geldiği iddia edilen hücreler nasıl hem bu kadar hızlı hem de hatasız şekilde çoğalabiliyorlar?





    DÜŞÜNÜLMESİ GEREKENLER


    ▪ Gerçek: Bir hücreyi oluşturan olağanüstü derecede karmaşık moleküller olan DNA, RNA ve proteinler adeta birlikte çalışmak için tasarlanmış gibi görünüyor.


    Düşünün: Hangisi size daha mantıklı geliyor? 10. sayfadaki karmaşık makineleri zekânın rol oynamadığı evrim mi meydana getirdi, yoksa bu makineler akıllı bir tasarımcının mı eseri?


    ▪ Gerçek: Bazı saygın bilim insanları “basit” bir hücrenin bile yeryüzünde kendiliğinden meydana gelmiş olamayacak kadar karmaşık olduğunu söylüyor.


    Düşünün: Bazı bilim insanları yaşamın gezegenimiz dışındaki bir kaynaktan gelmiş olabileceğini kabul ediyorsa bu kaynak neden Tanrı olmasın?



    Hücre zarında sadece belirli maddelerin içeri girip çıkmasına izin veren “güvenlik görevlileri” vardır




    Hücre “Fabrikası”


    Protein Üretimi


    Hücre, karmaşık ürünler üretip doğru yere götüren makinelerle dolu bir fabrika gibidir

    Vücudunuzu oluşturan 200’den fazla çeşit hücre gerçekten de tesadüfen meydana gelmiş olabilir mi?


    Beyin Hücresi


    Göz Hücreleri


    Kemik Hücresi


    Kas Hücreleri


    Alyuvar Hücreler


    “Basit” bir hücrenin bile cansız kimyasallardan türemiş olması mümkün mü?



    Sağlam bir temeli olmayan bir gökdelen çökmeye mahkûmsa, yaşamın kökenine açıklık getiremeyen evrim teorisinin de çökmesi gerekmez mi?

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2013
    Mesaj
    15
    Rep Gücü
    5
    Aşağıdaki yazı Vikipedi'dendir. Ancak güncel olmayan daha önceki bir sürüme aittir, çünkü bu sürüm hiç bekletilmeden ve tartışılmadan değiştirilmiştir. Bu nedenle arkasındaki tartışma kısmına şunlar yazılmıştır ve yine cevap verilmemiştir. Anlaşılan burada din ve din karşıtlarının mücadelesi sözkonusu olmaktadır. Yazan kişi zaten buna da değiniyor:

    Tartışma:Teori ve olgu olarak evrim - Vikipedi

    "Evrimin yerçekimi gibi olgudur sözü bana biraz çocuk mantığı olarak göründüğü için yazmıştım. Sonuçta silinse de önemli görmüyorum. Sonuçta herkes kendi zekasının ürününü biçer. Bu şunu demek gibi bir mantığı oluşturuyor: "Biber acıdır, hayatta acıdır, o halde hayat biberdir" Bilime felsefe girince her şey mümkün olabiliyor demek ki. Bu alanlarda görüş belirtmek, bir avukatın müvekkilini kayırması gibi yandaş bir bakış açısını ortaya çıkarıyor. Bu yüzden bu tür maddeler de kim maddeyi değiştirme gücüne sahipse, o haklı oluyor kuralı geçerli anlaşılan. Benim için hiç sorun değil. Kimseye Yaratıcı'yı kanıtlama derdim yok. Kim neye inanırsa inansın.

    Zaten bu evrim konusunun gerçekte ortaçağın baskıcı dinlerine duyulan tepki yüzünden çıkmış olabileceği fikrini taşıyorum. Yıllarca din adı altında yapılan zulümler (engizisyon ve sayısız diğerleri), insanların başka arayışları aramalarına neden oldular diye düşünüyorum. Sonuçta bir yanda Tanrı'ya inandığını söyleyenler var. Ve dini kendi çıkarları doğrultusunda kullanarak bundan, para, güç vs. edinenler ve kendi inançlarının dışındakilere yaşam hakkın tanımayanlar. Diğer tarafta da bunlara elini verirsen kolunu da kaptırırsın görüşü var. Bu yüzden evrim gerçek olsa da olmasa da bu görüşü savunmak zorundayız; aksi takdirde meydanı bunlara bırakırız görüşü var. Bu yüzden böyle evrim - yaratıcı konularının tarafgirlik içerdiğini unutmuyorum. Önemli değil, silinsin. Ama hiç değilse bir cümle ile neden silindiği belirtilseydi iyi olmaz mıydı? Tamam o da olmasın boşver sil gitsin. --AltıncıTas (mesaj) 22:12, 15 Nisan 2013 (UTC)"

    Teori ve olgu olarak evrim - Vikipedi

    Evrim ve yer çekiminin karşılaştırılması

    "Olgu" ve "teori" terimleri aynen yer çekimine uygulanabildiği gibi evrime de uygulanabilir.[1]
    Yer çekimi olgusunu açıklamaya çalışan birçok teori olmuştur. Diğer bir deyişle, bilim adamları yer çekiminin ne olduğunu ve yer çekimine neyin neden olduğunu sorar. Yer çekimini açıklamak için bir modeli, yer çekimi teorisini geliştirirler. Yüzyıllar içinde yer çekiminin, Yer Çekimi Teorisi olarak nitelendirilmiş birçok açıklaması olmuştur: Aristoteles'in,Galileo'nun, Isaac Newton'ın ve şimdi de Einstein'ın. Terimler, hem gözlemlenen olguları hem de onları açıklayan teoriyi belirtmek için tek bir kelime kullanılması sonucu karışabilir. ‘’Yer çekimi’’ kelimesi gözlemlenen olguları (yani, kütlelerin gözlemlenmiş çekimi) ve onları açıklamakta kullanılan teoriyi (yani, neden kütlelerin birbirini çektiği) belirtmek için kullanılabilir. Bu sebeple yer çekimi hem bir "teori" hem de bir "olgu"dur.
    Yer çekimi ile evrim sürecinin kıyaslanması yöntem olarak uygun değildir. Yer çekimi uzun zaman dilimine ve karmaşık deneylere bağlı olmaksızın net bir şekilde gözlemlenebilir. Öte yandan evrim sürecinin deneylerle anlaşılabilmesi yer çekimini anlamak kadar kolay değildir. Biyolojik varlıklardaki çeşitlilik ve ekolojik sistemin karmaşıklığı evrimi yer çekiminde yapılabildiği gibi kolayca kanıtlanmasını zorlaştırır. Biyolojik türlerin incelenmesinde, olgulara fosiller ve bu fosillerin incelenmesi dahildir ve en başta gelir. Fosiller yer çekimi olgusu kadar güçlü kanıtları sunarlar. Fosillerin yapay olarak üretilmeye ihtiyaçları yoktur; bu nedenle bunların doğadaki varlığı olguya bir örnektir. Buradaki olgu fosillerin varlığıyla kuşkuya yer bırakmayan bir olgudur ve tartışmasızdır. Fosiller bir canlının yalnızca değişim gösterip göstermediğini değil, aynı zamanda yaşayıp yaşamadığını da gösterir. Olgu kelimesinin bilimsel anlamı teorinin kanıtlanarak olgu şekline dönüşmesidir. Olgu olan bir şey aynı zamanda hala teori olarak adlandırılamaz. Çok hızlı üreyen biyolojik türlerde, örneğin sirke sinekleri, evrimsel değişim süreci laboratuvarda incelenmiştir.[18] Sirke sineği topluluklarının karakter değiştirmesinin incelenmesi de ayrıca olguya bir örnektir. Ancak buradaki laboratuvar deneylerinin sonucu olan olgu nitelendirmesi fosil olgusundan farklıdır. Aynen yer çekimi gözlemlerinin bir olgu olduğu gibi, yapılan laboratuvar deneylerinden yola çıkarak evrimin de bir olgu olduğu iddiası vardır. Ancak yer çekiminin gözlemlenmesinde, teori ile olgu arasında milyonlarca yıllık bir zaman yer almaz. Yer çekimi ile evrimin, olgu olup olmadığının deneysel olarak ortaya çıkarılmasında ise çok büyük bir zaman farkı bulunur. Birkaç günde çok hızlı büyüyen sirke sinekleriyle yapılan gözlemler, milyonlarca yıllık evrim sürecindeki gelişmeleri bir olgu olarak göstermeye yeterli değildirler. Bu evrimsel sürecin mantığıyla da uyuşmamaktadır. Evrim süreci milyonlarca yıllık bir süreç olarak görülmektedir. Bu süreçteki değişimleri gözlemlemek için de doğal ortamlardaki milyonlarca yıllık bir incelemeye ihtiyaç bulunmaktadır. Bir tırtılın büyük bir değişim göstererek üç aşamada kelebeğe dönüşmesi çok kısa bir zaman diliminde olabilmektedir. Bu bir olgudur. Yine de bu evrim sürecini açıklayan bir olgu değildir. Doğa gerçek bir laboratuvar olarak teori ile olgu arasındaki farkı gösterir. Fosiller gerçek olguyu, yapılmaya çalışılan yapay laboratuvar deneyleri ise sınırlı bir olguyu ortaya koyar. Burada bir olgu olarak fosillerin oluşumu doğal bir süreçken, laboratuvar ortamındaki kısa gözlemler -milyonlarca yıla karşılık birkaç günlük süreç- eşit değildir ve doğayı laboratuvarda taklit etmenin zorluğu nedeniyle yalnızca bir kısmi bir olgudurlar. Buna göre evrimin bilimsel bir olgu ve aynı zamanda bu olgunun var sayılarak bilimsel teori olarak görülmesi doğru değildir. Bu durum yerçekimi ile ilgili ele alındığında büyük bir farklılık gösterir. Yerçekimi kesin bir olgudur ve bu kesin olguya dayalı olarak bu sürecin nasıl çalıştığını açıklamaya çalışan farklı bilimsel teorilerden oluşur. Evrimle ilgili olarak yapılan yapay laboratuvar deneyleri ise, evrimin zaten bir olgu olduğu varsayımına ve bunun nasıl işlediğini gözlemleme çabasıdır. Öte yandan yerçekimi olgusu yalnızca felsefi bir yaklaşım olmayıp fizik deneyleriyle tam kanıtlanmış bir olgudur ve artık varsayımın ötesine geçmiştir. Evrimin nasıl işlediğini görmek yönündeki çabalar bu noktada daha baştan evrimin yerçekimi gibi kesin bir olgu olduğunu kabul etmiş olmaktadır. Evrimin bir olgu olduğunun kanıtlandığı varsayılarak, doğrudan ikinci aşamaya geçilmesi bilimsel mantığa aykırı olmaktadır. Ancak burada "bilim felsefecileri" bilimsel olguların kesin olmadığını söylemeleri devreye girmektedir. Bu durumda bunun anlamı, yerçekimi olgusunun da kesin olarak görülmemesi gerektiğidir. Öte yandan fizikçiler yerçekimiyle ilgili kesin hesaplamalar yapabilmektedirler. Evrendeki dört temel kuvvetin birbirlerine oranları hesaplanabilmektedir.

    Sonuç olarak hem evrim teorisi, hem de bunu anlamak yönündeki deneysel çalışmalar yalnızca teoridirler. Bunları olgu olarak görmek için olgu kavramını kesinliği olmayan bir şey olarak göstermek bilimsel değil, kişisel algılamalara ve varsayımlara dayalı bir yaklaşımı içerir. Evrimi anlamakla ilgili yapılan her tür gözlem ve laboratuvar deneyleri, daha önceden bu konudaki varlığı kesin olan olgularla örtüşmelidirler. Evrimle ilgili bu kesin olgular doğanın doğal işleyişi sonucu kendiliğinden birikmiş kanıtlardır. Laboratuvar çalışmalarıyla yapılan gözlemler ile doğanın kendi çalışmalarıyla ortaya koyduğu veriler örtüştüğü zaman bu olgular kesinlik kazanmaya başlayacaktır. Bu durumda deneysel çalışmaların ispat edilmiş olgu olarak görülebilmesi, doğada ispat edilmiş gerçek bir olgu olarak fosillerle aynı kanıtları sunmalarına bağlıdırlar. Bunun ilk başta gelen nedeni doğanın fosil arşivinin varsayıma dayanmayan gerçek bir arşiv-olgu-sunmasıdır.
    ----------------

    YERÇEKİMİ

    Teori: Yer çekimi teorisi

    Deney-Gözlem-Kanıt: Elmanın ağaçtan yere düşmesi. = Olgu: Zaman ve yer olarak tartışmasız kanıtlanabilir.

    Kesin olgu: Yerçekimi kesin bir olgudur

    Bilimsel teori: Yerçekimi nasıl çalışır konusunun incelenmesi

    -----------------

    EVRİM

    Teori: Evrim teorisi

    Deney - Gözlem - Kanıt: Evrim deneylerinin verileri: Tamamlanmamış süreç. Fosil verileri: Tamamlanmamış süreç.

    Kesin Olgu Değil: 1- Fosillerle kanıtlanabilir. 2- Laboratuvar deneyleri ile fosiller aynı sonucu verdiğinde kanıtlanabilir.

    Bilimsel Teori: Olgular kesinleştiğinde evrimin nasıl işlediğinin bilimsel teorileri yapılabilir.

    ----------------------------

    Evrimin hem bir teori hem de olgu olarak görülmesi gerektiği görüşü vardır. Öte yandan fosiller, gerçek laboratuvar koşullarını eksiksiz bir şekilde yerine getiren doğada arşivlenmiş bulgulardır ve aynı zamanda kesinliği tartışılmaz olgudurlar. Buna göre evrim teorisinin aynı zamanda bir olgu niteliğini de kazanması için, mutlaka doğadaki gerçek olgularla -fosillerle- örtüşmesi gerekmektedir. Fosillerle örtüşmeyen laboratuvar deneyleri yalnızca birer teori olarak tanımlanabilirler. Laboratuvar deneyleri evrimin geçmişte nasıl işlediğini değil, şimdiki ve gelecek zamanı göstermeye çalışabilir. Bu gözlemlerin gerçek bir olgu olarak görülebilmesi için, bu deneylerin milyonlarca yıl gözlemlenmesini gerektirmektedir. Bu ise mümkün olamamaktadır. Ayrıca yapay ortamlardaki laboratuvar çalışmaları ile doğadaki gerçek süreç hiç bir şekilde birbiriyle karşılaştırılamaz.

    Yer çekimi Evrim Düşme eylemi maddelerin birbirini çekmesinin bir gözlemidir. Anlık bir gözlem yeterlidir. Sirke sineklerinin nesilden nesile değişmesi nesiller arası organizma değişiminin bir gözlemidir. Ancak milyonlarca yıllık evrim sürecinin hızlandırılmış bir şekli olarak görülemez. Doğadaki gibi milyonlarca yıllık gözlem gerektirir. Bu gözlemler mutlaka sirke sineklerinin milyonlarca yıllık fosillerinin gözlemiyle de örtüşmelidir. Maddelerin birbirini çekmesine yer çekimi denir. Maddeler bunu anında yapar, sürece bağlı değildir. Organizmaların nesilden nesle milyonlarca yılda değişmesine evrim denir. Evrim süreci milyonlarca yıla bağlıdır. Yer çekimi bir olgudur. Anlık gözlemlenebilir. Evrim milyonlarca yıllık bir süreçtir, anlık gözlemlenemez. Gerçek ve yanılmaz bir laboratuvar olan doğada bulunan fosiller gerçek olgudur. Gerçek anlamda yalnızca fosiller anlık gözlemlenebilir.
    ....

    Olgu ve teori olarak evrim

    Yaygın olarak, "olgu" organizmaların vasıflarında nesiller boyunca gerçekleşen gözlemlenebilir değişiklikler için kullanılırken, "teori" kelimesi ise bu değişikliklere neden olan düzen için kullanılmaktadır:

    Paleontolog Stephen Jay Gould şöyle yazmıştır, 'Evrim bir teoridir. Ayrıca da bir olgudur. Ve teoriler ile olgular artan kesinliğe dayalı bir hiyerarşinin basamakları değil, farklı şeylerdir. Olgular dünyanın verileridir. Teoriler olguları açıklayan ve yorumlayan düşünce yapılarıdır. Bilim adamları olguları açıklamak için rakip teorileri birbiriyle çekiştirdiğinde olgular yok olmaz. Einstein'ın yer çekimi teorisi Newton'ınkinin yerini aldı ama elmalar sonucu bekleyip, havada asılı kalmadılar. Ve de insanlar, Darwin'in öne sürdüğü süreçle yahut henüz keşfedilmemiş olan bir süreçle, maymun benzeri atalardan evrimleştiler.' [2]

    Burada kullanılan cümleler evrimi henüz keşfedilmemiş bir süreç olarak tanımlarken, diğer yandan da "bir olgu" olduğunu söylemektedir. Evrim konusu yerçekimi ile kıyaslaması yapıldığında daha da anlaşılmaz olmaktadır. "Elmalar sonucu bekleyip, havada kalmadılar" cümlesinin "evrim de kanıtlanmasını bekleyip, yerinde durmadı" anlamında kullanıldığı görülmektedir. Burada evrimden hem keşfedilmemiş bir şey olarak, hem de kesinlikle olmuş olması gereken bir şey olarak söz edilmesi mantıksal olarak büyük bir hata içermektedir.

    Benzer bir şekilde, biyolog Richard Lenski şöyle demiştir, 'Bilimsel anlayış hem olgulara hem de onları tutarlı bir biçimde açıklayabilecek olan teorilere ihtiyaç duyar. Evrim, bu kapsamda, hem bir olgu hem de bir teoridir. Organizmaların Dünya'da yaşamın tarihi boyunca değiştiği, ya da evrimleştiği aşikar bir olgudur. Ve biyologlar belli başlı değişim düzenlerini açıklayabilen süreçleri belirlemiş ve incelemiştir.' [6]

    Aynı şekilde "Organizmaların Dünya'da yaşamın tarihi boyunca değiştiği, ya da evrimleştiği aşikar bir olgudur." sözleri tarihe gönderme yapmaktadır. Burada evrimin tarihsel olarak olgu olduğu söylenmekle birlikte, tarihin en büyük yanılmaz veri tabanını oluşturan fosillerin evrimi kanıtladığı söylenmiş olmaktadır. Bu cümleler bu kişilerin evrimi hem bir teori, hem de kesin (aşikar) bir olgu olarak gördüklerini göstermektedir.
    ...

    Fosiller üzerinden yapılan tahminlerde buluntular evrim çizelgesine oturtulmaya çalışılmaktadır. Bulunan bazı fosillerin bu çizelgeye (şablona) uymadığı görülebilmektedir. Bilimsel literatürde bu tür fosiller "Problematica" sözcüğü kapsamına alınarak göz ardı edilebilmektedir. Bu tür fosiller arasında denizden yüzlerce km. içerde bulunan kara parçalarındaki balina fosilleri de vardır. [25] Ayrıca kayaçların milyonlarca yıllık oluşumuna tamamen aykırı olduğu gözlemlenen fosil bulguları bulunmaktadır. Bunlardan en başta gelenleri ağaç fosilleridir. Köklerinden sökülerek sürüklenen sayısız ağaç fosilleri kayaç katmanları arasında dik bir konumda bulunmuşlardır. Bir ağacın gelişim süreci ile, evrimsel zaman süreci olarak bakıldığında ortaya büyük bir çelişki çıkmaktadır. Çünkü yaklaşık 10 metrelik ağaçların dikine gömülü bulunduğu katmanların normalde onlarca milyon yılda oluşması gerekmektedir. Bir ağacın ise toprak altında büyümesi olanaksız olduğundan bu kayaç tabakalarının milyonlarca yıllık olduğu iddia edilen süreciyle çelişki oluşturmaktadır. [26] [27]Bu ve benzeri evrimsel zaman çizelgesine ve evrimsel gelişim süreciyle açıklanamayacak sayısız "garip" fosil örnekleri bulunmaktadır ve bunlar baskın "uniformitarian" görüş tarafından "problematica" ve başka adlandırmalarla değerlendirme dışı tutulmaktadırlar. [28] Bu nedenle ortaya "Forbidden Archeology" deyimi ve bu alandaki çalışmalar çıkmıştır. "Forbidden archeology" "uniformitarian" görüşün medya ve bilimsel alanda görmezden geldiği bu türden kanıtları araştırmaktadır. Ancak "uniformitarian" görüşe dayalı bilgilerin doğru olduğu yönündeki baskın görüş yanında, bu türden arkeolojik bulgulardan çıkan veriler bilimsel literatürlerde değerlendirme dışı tutularak, bu tür fosiller ve bulgular yok sayılmaktadır. [29] [30] [31]

    -------------

    Sıradışı fosillere bir örnek. Dev Adam Fosili:

    Posts during March 2011 for yass

    Bu fosil medya yoluyla kitlelere ulaşmadan ortadan kaybolmuş ve sahibi de bilinmez olmuş. Birtakım güçler kafa karıştırıcı şeyleri ortadan kaldırmayı becermişler anlaşılan. Yine de daha başka birçok fosiller var. Ama bunları yazmaya gerek yok şimdi.

    Evrim konusu din ve din karşıtlarının savaştığı bir alan mıdır? Evet öyledir. İnsan kendi kendine cevap verir mi? Evet verir.

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2013
    Mesaj
    15
    Rep Gücü
    5
    Evrim konusunu tartışanlar şunu açıkça dile getirmekten kaçınıyorlar. Önemli olan evrim konusunun kendisi değildir. Burada iki karşıt taraf vardır ve bunlar birbirleriyle güç mücadelesi halindeler. Bu nedenle evrimi doğru kabul edenler - hiç değilse bir kısmı - bunu karşı tarafın gücünü kırabilmek amacıyla yapmaktalar. Asıl amaç evrimin doğruluğunun kesin olup olmaması değildir. Evrimin kendisi çok ta önemli değildir, amaç karşı tarafın din kozunu elinden almaktır. Karşı tarafın gücünü zayıflatmanın yolu da, bir dine inanan kişilerin artık bunu bırakmalarını sağlamaktır. Aksi takdirde dinden güç alarak karşı tarafı ezebileceklerdir ve bu engellenmek istenmektedir.

    Peki bunu neden yapıyorlar? Gerçekten de Darwin'in yaşadığı dönemlerden kısa süre önce Avrupa uzunca bir dönem karanlık ve kanlı bir dönem yaşadı. Din adı altında engizisyonlar, 30 yıl savaşları ve daha saymamıza gerek olmayan sayısız haksızlıklar yapıldı. Bugün de dinlerin benzer şekilde dünya çapında sayısız sorunlar yarattıklarını hergün medyadan görmekteyiz. Örneğin yalnızca Myanmar'daki duruma baksak bile bunu görebiliriz. Sözde insani değerleri olduğu düşünülen Budizm, kendisinden olmayan Müslümanları katletmektedir. Daha aynı dinden olanların mezhep ayrılıkları yüzünden yaşadıkları çatışmalarından sözetmeye gerek var mı?

    Dinler insanlara huzur vermesi gerekirken, huzur vermez oldular. Hatta huzurlu yaşam şöyle dursun, normal yaşamı bile tehlikeye sokabiliyorlar! Bu yüzden evrimi kabul edenlere kızmaya gerek yoktur. Onlar bunu savunmak zorundalar ve onlar bunu daha iyi bir dünya oluşturabilir miyiz acaba diyerek yapmaya çalışıyorlar. Bu benim düşüncem. Kafanı sallama.

    Evrimin ve ateizmin ortaya çıkmasında, din adına yapılan kötülüklerin bunlara neden olduğunu, en azından bunda dinin payının büyük olduğunu düşünüyorum.


    Sözün kısası Evrime inananlar haklılar. Ama bu nedenle haklılar. Fosiller bunu ispat ettiği için değil.

    Ama biz konumuzu yine de kendi alanında ele alırsak acaba nelerden sözedebiliriz? Aşağıdaki örnek alıntı yine aynı fosil konusuyla ilgilidir.

    Gerçekten de bir varlık yaşadıysa fosili olur, yaşamadıysa fosili de olmaz dememiz gerekmiyor mu?

    Tartışma:Evrim - Vikipedi

    Ara formlar-ara şekiller olmayışı Tabloda görülen insan evrimi 1.8 yani iki milyon yıl önce.Elli,yüz milyon yıl öncesine ait hayvan fosilleri var,dörtyüz milyon yıl öncesine ait bitki fosilleri var.Harun Yahya nın belirttiği gibi ara fosiller yok.Yani insan hayvan arası vb ara fosiller,,evrene daha iyi uyum sağlayan geçiş şekillerinden bir tane bile bulunmamış,,iki-üç milyon yıl öncesinde insan benzerleri vb olmalıydı.Dört yıl kadar önce Avrupa ya dağıtılan,gazetelerde büyük yankı uyandıran bu kanıta on gün önceki güncellemenizde yer vermemişsiniz.Yazıda geçen onbinde bir bilim adamı dışındaki bilim adamları, ara geçiş formları olmayışı bilgisini değerlendirmemişler sanırım.Ayrıca neden maymun vb dışındaki hayvanlardan hiçbirinde akıl evrimi olmamış vb de eklenebilir.Ayşe Hülya Potur 26/Nisan/2011,95.14.192.131 07:52, 26 Nisan 2011 (UTC)
    ---------

    burası evrimin tartışıldığı bir forum ortamı değil, evrimin yeryüzündeki tanımı, algılanışı üzerine bir ansiklopedi sayfası. genel kabul gören kaynaklar maddede yer bulur. --ki bl 08:06, 26 Nisan 2011 (UTC)
    ---------

    Ara Form, Adnan Oktar'ın kafasında kurguladığı şekliyle yok, gerçekte var elbette..95.7.168.177 21:59, 16 Ağustos 2011 (UTC)
    ---------

    Ara geçiş formu ne ya? Bilimde böyle bir kavram yok.95.7.109.245 18:09, 24 Kasım 2011 (UTC)
    ---------

    sentetik tür anlamında ara formdan bahsedilebilir.78.186.121.164 14:40, 4 Haziran 2012 (UTC)
    ---------

    "Ara geçiş formu ne ya? Bilimde böyle bir kavram yok.": Hani insanlar ve bugünkü canlılar, yüz milyonlarca yıllık bir süreçte değişiyormuş ya. İşte onunla alakalıymış. Halbuki "bilimde böyle bir kavram yok" değil mi? Ama yine de adamlar tutturmuşlar iddia ediyorlar. Hani nerde, hani nerde? Evrimi açıklamak gayet basit bir şey, bundan çok uzun yıllar önce bir arkadaş bana evrimi, pardon ne evrimi, hayatın yoktan nasıl ortaya çıktığını açıkladı! Gayet basitmiş. Şöyle açıkladı: Bir parça eti alıp bir yere koyuyorsun, aradan bir iki gün geçince ete bir bakıyorsun ki, üzerinde yeni yeni canlılar oluşmuş. Eti bir takım böcekler, kurtlar sarmış. Al sana yoktan yaşam! Bunu Miller bile bu şekilde ispat etmeyi becerememiş! Bunu anlatan arkadaş iki günde yoktan yaşamı üç cümlede anlattı. Demek ki, evrimleşmeyi anlatsaydı bu evrimleşme iki gün bile sürmeyecekti. Demek ki Pastör yanılmış. Pastörize süt yapmanın anlamı yokmuş! Anlaşılmadı mı? Önemli değil.

    Ara form nedir: Gelelim asıl cevaba: Eğer evrim yüz milyonlarca yılda bir türden öbür türe yavaş yavaş değişim gösteriyorsa, o zaman bütün bu değişimler fosillerde de görülmelidir. Bu ne demektir? Şu demektir:

    Diyelim bir balık yüzlerce milyon yılda at oluyor. Ortada bir at var. Bu at balıktan yavaş yavaş at olmuş. Tıpkı bir film şeridi gibi. Eski teknikle filmlerde saniyede 24 kare olurdu. Böyle bir filmden yaklaşık 1 metrelik kısmı 2 ya da 3 saniyelik bir anı gösterir. Demek ki, bir saatlik bir film için binlerce metre film şeridi gerekir. Şimdi biz yüzlerce milyon yıl geriye giderek, ilk balığı filme aldığımızı ve bunu yüz milyonlarca yıl yaptığımızı hayal edelim. Filmin sonunda yani günümüzde filmin son karelerinde balık yerine at göreceğiz demektir. İşte burada problem başlıyor. Bazıları çıkıp diyor ki, "ben inanmıyorum". Soruyoruz "niye" diye? Diyor ki, "Bana filmi kesilmemiş haliyle göster inanayım". Biz de diyoruz ki, elimizde filmin hepsi yok. Yalnızca bazı parçalar var. O da soruyor: "Hangileri var?". Biz de bu elimizde kesilmiş şekilde dört beş tane film karesi gösteriyoruz. Birincisi balık, ikincisi karaya çıkmış sürüngen, üçüncüsü kuş, dördüncüsü at. Bunları gösterdiğimiz halde hala inanmıyor. Tutturmuş, inatla bana "şu filmin başka kareleri yok mu?" diye soruyor. Biz yok diyoruz, o hala "hayır, bu filmden yüzbinlerce parça varmış" diyor. Biz de "Ee ne olmuş bu kadar çok parça varsa?" diyoruz. O da diyor ki: "Peki buradaki bu kadar parçanın arasında neden hiç değilse bir kaç tane balıkla sürüngen arası, kuşla at arası gibi kareler yok?" diyor. Ve devam ediyor: "Demek ki, bu filmler kes yapıştır mantığıyla oluşturulmuş", "On binlerce kare var ve bunların hepsi yine balık, yine on binlerce sürüngen var ve bunların hepsi tam sürüngen, bu olacak iş mi?" diyor.

    Hayvanlar çok üreyen canlılardır. Bir yılda milyarlarca hayvan doğar ve ölür. Yani her yıl yaşayıp ölmüş hayvanların bir kısmı fosil olmak üzere uygun koşulların olduğu yerde depolanır. Buna göre yalnızca (milyon değil) yüz yıl içinde bile milyarlarca hayvan öldüğü için, toprakta da o oranda olmasa da bunların fosilleri olur. Bu fosillerin bize neyi göstermesini bekleriz? Tıpkı yukardaki örnekteki gibi "bir film şeridini". Bu film şeridinin bize olayların peş peşe sıralandığını göstermesini bekleriz. Gerçekten de bulunan fosiller (film şeridi) hangi hayvanların yaşadığını ve "HANGİ HAYVANLARIN YAŞAMADIĞINI" gösteriyor. Nasıl gösteriyor? Kitap yazarak, anlatarak, tartışarak lafta üstün gelerek mi? Hayır. ELLE TUTULUR, SOMUT VERİLER olarak, yani İŞTE FOSİL OLARAK BEN BURADAYIM diyerek. Kısacası bir varlık ölünce buharlaşmaz, İZ BIRAKIR ve insanlar buna FOSİL diyorlar. Bir hayvan YAŞADIYSA FOSİLİ DE OLUR. Bir hayvan YAŞAMADIYSA FOSİLİ DE OLMAZ.

    Bir hayvan başka bir hayvana dönüştüyse, bunun anlamı şudur: Bu iki hayvan türü arasında kalan bir hayvan türü vardır ve milyonlarca yıl yaşamıştır. Bu hayvan bu kadar milyonlarca yılda sayısız miktarda fosil bırakmış demektir. Madem iki farklı türe ait fosiller var, öyleyse bu iki türün arasında kalan türe ait fosiller de olmalıdır. Peki bunlar neredeler? Bu hayvanlar yüz milyonlarca yılda, yüz milyarlarca kere çoğalacaklardır ve hiç değilse bir tanesi fosil olarak bulunacaktır. Nerede bu fosiller? YOKLAR. Belki önümüzdeki yüz milyonlarca yıl sonra bulunur!

    Sea Sloths and Out of Order Fossils

    About Forbidden Archeology

    Radiometric Dating

    --AltıncıTas (mesaj) 00:35, 6 Nisan 2013 (UTC)

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Hiper Aktif Üye SOSYALİST - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    KAPİTALİZM SİLAH ÜRETİR, MERMİ ÜRETR, BOMBA ÜRETİR; ELBETTE BUNLARIN TÜKETİMİ İÇİN ORTAM HAZRLAYCTR
    Cinsiyet
    Erkek
    Mesaj
    5.719
    Blog Mesajları
    2
    Rep Gücü
    67062
    HERKES BİR GÜN KOMÜNİST OLACAK

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    May 2013
    Mesaj
    15
    Rep Gücü
    5
    Aşağıdaki kişi gizli bir örgüte girmiş birisi. Daha sonra başından geçenleri anlatmış. Evrim konusu da dahil bazı bilgileri içerden, bir bilen olarak veriyor:

    Roger Morneau ile röportaj: (R: Roger, S: Soru soran)

    Roger Morneau Röportaj Türkçe Altyazı - 1 - YouTube

    R: "Suratından okunuyor bir seansa katılmaktan korkuyorsun" dedi. "Seni tanıyorum. Geleceğini biliyorum" dedi. Ondan sonra da gemideyken ne kadar cesur olduğumu söylemeye başladı. Bunun gibi şeyler. "Aynı adam değilsin" dedi, "Değiştin, korkaksın". Bunu demesi yetti. "Ne zaman seansa gidiyoruz?" dedim. Bir cumartesi günü ilk gidişimdi. Montreal'da çok güzel bir medyum bayanın evine gittik. Orada yirmi davetli vardı. Ben de onlardan biriydim. Ruhlarla konuşmaya başladı. Çeşitli insanlara ruhların söylediklerini iletti. Bir adam "6 ay önce ölen arkadaşımla görüşmek istiyorum ama onu görmek istemiyorum" dedi. Sadece konuşmak istiyordu. "Çünkü arkadaşımla benim yerine konuşmana güven duymuyorum" dedi. Medyum "ruhla irtibata geçeyim" dedi. "Ruh seninle konuşacak" dedi ve geniş bir erkek sesi mekanda duyuldu. "Merhaba Frank" dedi. "Beni istemen ne güzel" dedi. Biraz konuştular. Bittikten sonra, Frank "ölülerin ruhlarıyla konuşmak dünyanın en güzel şeyi" dedi. Daha sonra medyum, bu gece bizi çok özel bir sürprizin beklediğini söyledi. Ruh açık bir şekilde şekil bulacaktı. Birkaç dakika bekledik. Ondan sonra büyük bir rüzgar binaya çarptı. Duvarın içinden - ışıklar çok parlaktı - şey gibilerdi ışıklar. Bir kaç tane ayaklı lamba vardı. Bu yarı saydam varlık doğrudan duvarın içinden çıktı.

    S: O anda nasıl hissettin?

    R: Sanki kalbim bir anlık durmuştu. Çok garip bir histi. Çok güzel bir gecelik giymiş bir hanımdı. Uçuyordu. "Canım kardeşim Mary, beni çağırman ne de güzel oldu" dedi. Mary bayılıp sandalyeden yere düştü. Onu kaldırdılar ve ruh kayboldu. Bu işin başlangıcıydı.

    S: Bu işe böyle bulaştınız.

    R: Evet. Bu işin başlangıcıydı. Belirli bir zaman sonra insan aklının ilginç bir yanı var. Bir çok dehşete alışabilirsiniz. Başlangıçta sizi korkutan bir çok şeye alışabilirsiniz ve bunlar zamanla size normal ve sıradan gelecektir.

    S: Yani doğaüstüyle temas kimseyi rahatsız etmeyecek derecede normal ve olağan gelmeye başlayabilir demek istiyorsunuz.

    R: Evet. Daha doğrusu, yaptıkça daha az rahatsız edici oluyor.

    S: Evet. Nasıl hissettiniz?

    R: Ondan sonra bir gizli örgüte üye oldum. Ruhlara tapınıyorlardı.

    S: Roger, peki bu seanslardan ne şekilde farklıydı?

    R: Seanslar o kadar sizi içine çekmiyor. Ancak eğer ruhlara tapınan bir gizli örgüte üye olursanız, özellikle de üst seviye ruhlar sizi davet ettiyse oradan canlı çıkamazsınız. Arkadaşım ve ben buna bulaşmıştık ve ne yapacağımızı bilmiyorduk. Çok ünlü bir bando lideri de vardı.

    S: Caz müzisyeni.

    R: Evet. Çok ünlü. Bir gece onunla bir seansa katıldık. Eşi de vardı.

    S: Roger, bir lokantadaydınız. Ne oldu?

    R: Orada oturup en sevdiğimiz alkollü içecekleri içiyorduk. Konuşurken grup şefi şunu dedi. "Ben güç istiyorsam, gücün kaynağına giderim." "Sizce nasıl bu kadar ünlü oldum sanıyorsunuz" dedi. Ben de şunu dedim: "Şanslı olmalısın." "Şans diye birşey yoktur" dedi. "Ya sizin için çalışan bir güç vardır bir yerlerde, ya da bu dünyada bir yere gelemezsiniz. Benim iş alanımda en azından." Oradan da ruhlara tapınmaktan konuşmaya başladık.

    S: Bahsettiği şeyler ilginizi çekti mi?

    R: Evet. Yani "SÖZÜM ONA ÖLÜLERİN RUHLARI OLANLAR GERÇEKTE İFRİT RUHLAR" dedi. "Düşmüş meleklerdir. Çok güzel varlıklar."

    S: Bir anda söyledi!

    R: Aynen öyle.

    S: Öyle dediğinde rahatsız etmedi mi?

    R: Biraz şok etti tabii. İlk defa duyuyorsunuz. Size söyleniyor. "Önünüz çok parlak, çünkü gizli örgütümüzün baş papazına üstatın sizin için çok özel planları olduğunu söylemiş."

    S: Üstatla kimden bahsediyordu?

    R: Aa, Şeytan. Biz de ne demek istediğini merak ettik. "Bak biz ruhlara tapınıyoruz" dedi. "Biz Lusifer ve bütün meleklerine tapınıyoruz. Cennetten kovuldukları zamanki kadar güzeller. Evrende yaşayanlar arasında büyük bir yanlış anlaşılma oldu. Üstadımız yanlış anlaşıldı ve Tanrı hata yapan insanlarla yaptığı gibi onunla ne yapacağını bilemedi. Yani savaştayız. İyi kötüye karşı. Biz de kötü tarafız ama o kadar da kötü değiliz. İyi ve kötünün arasındaki meseleye şöyle bakıyorum" dedi. "Birisi Tanrı'ya inanır. Biri de Lusifer'e. Siyaset gibi.

    S: Büyük çelişki (DAVA) gerçek demek ki. Siz de öbür taraftan birisiyle konuşma fırsatı buldunuz.

    R: Bu kişiler İsa'nın bu gezegene büyük güç ve ihtişamla dönmeyeceğine inandırılıyorlar. Bu gezegenin her şeyinden vazgeçecek; çünkü baş papaz bir keresinde İsa'nın bu gezegendeki her şeyin kanunlar vasıtasıyla Şeytan'ın olduğunu bildiğini söyledi. O vakitte öyle dedi. Siz yeni olanlar için ruhları memnun etmenin en iyi yolunun İsa'nın ve kilisesinin her şeyini aşağılamak olduğunu söyledi. Hıristiyan ilahileri söylerler. Ancak Hıristiyan sözlerle değil. Birçoğunu değiştirdiler. İyi bir şekilde değil. Küfrün bir şekli. Rock müzik dünyasının gizemi bu. Çalanların haçları var. Küpe şeklinde haçlar vb. Küfrün bir şekli. İsa'yla alay ediyorlar. Anladınız mı? Ruhlar insanlara bunu yaptırıyor. Bu tip sembolleri giymekten zevk alırsınız, hıristiyanlara İsa'yı hatırlatan haç gibi. ... "Hayatımın üstadı size "Tanrılara" ibadet odasını göstermenin vaktinin geldiğini ilham etti." Şekil bulan ruhların fotoğraflarını çekip resimlerini yaptılar. Belki de yüzlerce vardı.

    --------
    Roger Monreau ile röportaj: 2. Bölüm (devamı)

    Roger Morneau Röportaj Türkçe Altyazı - 2 - YouTube

    S: O odaya girdiğinde nasıl hissettin?

    R: Bu insanların güce sahip olduğunu hissettim. Hem de oldukça çok.

    S: Bu ilgini çekti mi?

    R: Evet ve Hayır.

    S: Karışık duygularınız vardı?

    R: Karışık duygularım vardı. Çünkü belirli bir yere kadar her şey bize güzel gözüküyordu. Kulağımıza güzel geliyordu. Ancak ben Hıristiyan bir ailenin içinde yetiştirildim. Babam eğer kötü şeyler yaparsam hesabını vereceğimi söylerdi. Bu dünyada her şeyin bir karşılığı var. Bu düşünce aklıma yerleşti. Bu ruhlarla uğraşırken nerede hesabını vermeye başlayacağımızı düşündüm.

    S: Sizi biraz gerdi yani?

    R: Evet.

    S: Ona rağmen devam ettiniz.

    R: “Bu işten çıkış yok.” Bize böyle deniliyordu.

    S: Öyle biliyordunuz.

    R: Evet.

    S: Korktuğunuz için ilerliyordunuz yani.

    R: Evet korktuğumuz için, çünkü baş papaz üstadın hayatımız için özel planları olduğunu söylüyordu. Kimse örgüte ruhlar tarafından çağırılmadan giremiyordu. Bu oldukça açıktı.

    S: Roger, gerçekte çok güçlü ifrit ruhlar tarafından seçkin ve özel bir insan topluluğuna davet edildiniz.

    R: Montreal’daki bu insanlar, papazın bahsettiği örgütün, dünya çapında binlerce ruhlara tapan örgütler olmasına rağmen bu örgütün “elit” olduğunu söylüyorlardı. Biz üstat ve melekleri hakkındaki gerçeği biliyorduk. Şeytani gözükmüyorlar, çok güzel varlıklar ve tapınaktaki resimlerde de öyle gözüküyorlardı.

    S: Bu şükür celselerine katıldığınızda neler yapılıyordu?

    R: Birçok başarı hikayesi anlatılıyor. Üstat benim için şunu yaptı, bunu yaptı.

    S: Bu ruhlara tapınma sizi kişisel olarak ne zaman etkilemeye başladı Roger?

    R: Çok uzun sürmeden papaz bize artık ruhlara güvenmemiz gerektiğini ve bizim için bir şey yapma hakkını vermemizi söyledi. “Seçebileceğiniz bir takım hediyeler var” dedi.

    R: Ruhlar dini liderleri etkileyebilmek için bütün zamanlarını harcayacaklardır. Pazar günü kutsallığını gösterebilmek için, Pazar gününü kutsal göstereceklerdir. (SUNDAY – GÜNEŞ GÜNÜ - MARDUK GÜNÜ) Ondan sonra devletler kanunlar çıkaracaktır. Ruhların tavsiyelerini dinlemeyen insanlar ne olacak diye sorduğumuzda, papaz “hiç sorun olmaz” dedi. Hükümetler, inansalar ya da inanmasalar da insanları uymaya zorlayacaklardır. Bütün büyük ve küçük devletler Güneş’e tapınmaya bulaşmışlardır. Yeniden olacağını söyledi. Güneşe tapınmak yerine Pazar’ı kutsal sayacaklardır. (GÜNEŞ: RA = MARDUK = TAMMUZ) Bu söylevini asla unutmayacağım. Üstat, insanlar kime (Tanrı’ya) inandıklarını sansalar bile, Şeytan’ın otoritesini ve gücünü kazandığı günün kutsallığı kabul edildiği sürece güç kazanmaktadır demişti.

    R: Takip edeceğimiz üç tane ilke var. “LUSİFER, İNSANLARI ŞEYTAN’IN VE MELEKLERİNİN OLMADIĞINA İNANDIRMALIYIZ” dedi. (“Lucifer says, we have make sure that humans get to belive, that Satan and his angels do not exist.”)

    S: Bu ilginç Roger, çünkü ülke çapında yapılan yeni okuduğum bir araştırmada, insanların % 75’nin gerçek ve somut bir Şeytan’a inanmadığını belirtmişti. Ama öyle biri var?

    R: Evet.

    R: Bu üç ilkeden ikincisi, insanların akıllarına hükmetmenin bir yolu olan hipnotizmi gizlilikten çıkarıp, insanlığın yararına yeni bir bilim olarak sunmaktı. (MIND CONTROL – HİPNOZ – MEDİTASYON – RABITA -YOGA) Hipnotizmi gizlilikten çıkarıp, insanların yararına bir bilim olarak tanıttıklarında, ünlülere, öğretmenlere, kabiliyetli insanlara harika şeyler yaptırarak, örneğin sözüm ona insanları zamanda geri gönderip önceki hayatlarını göstererek kullanacaktı. (REENKARNASYON) Tabii seans bittiğinde söz konusu kişi kadim tarih hakkında hiçbir şey bilmeyecek ve transta bahsettiği kişiler 2-4000 sene evvel bir şeyler yapmış olacaktır. Ancak bu onların planıydı. BU SAYEDE TOPLUMDA BÜYÜK ALDATMAYA KARŞI SARSILMAZ BİR GÜVEN OLUŞTURACAKLARDI. (REENKARNASYONA SARSILMAZ BİR GÜVEN) Mistisizmle batıyı Hıristiyanlıktan uzaklaştıracaklar…

    S: Üç ilke şunlar yani: O’nun (Şeytan’ın) ve meleklerinin var olmadığına insanları inandırmak. İkincisi: İnsanların akıllarını tamamen ele geçirmek. (TOTAL MIND CONTROL) Üçüncü ilke nedir?

    R: Kitabı Mukaddes’i yakmadan yok etmek.

    S: Peki o konudaki planı neydi?

    R: O konuda mı? O çok ilginçti işte. (Eski tarihte) Büyük Konsül toplantısından sonra ŞEYTAN’IN CHARLES DARWİN’E BİREBİR EVRİM TEORİSİ İLKELERİNİ DİKTE EDECEĞİNE KARAR VERİLMİŞTİ. Lusifer’in kendisi tarafından eğitim aldı. Düşmüş Lusifer. O ZAMANDA ŞEYTAN VE RUHANİ DANIŞMANLARI, EĞER BİR İNSAN EVRİM TEORİSİNE İNANIRSA, HAYATINDA KİTABI MUKADDES’İN YARATILIŞ HAFTASINI, İNSANIN DÜŞÜŞÜ (fikri - evrimin tersi) VE KURTULUŞ İSTEĞİNİ (evrimde ölüm kabullenilir) TAMAMIYLA YOK EDECEĞİNİ ANLIYORLARDI. Evrim teorisini öğreten her kimse O DİNİ İNANIŞIN ÖNEMLİ BİR RAHİBİ SAYILIYORDU. Bu teorinin her öğreticisi ruhlar tarafından önemli bir kişi olarak algılanıyor ve Şeytan’ın kendisi tarafından ona özel bir karşılık ayrılıyor. BİRİSİNİ İNANDIRARAK RUHANİ KÖRLÜK, İKNA VE DÖNÜŞTÜRME İLE BÜYÜK GÜÇ ELDE EDİYORLAR. Üç kapasite.

    R: Bunlar İYİ VE KÖTÜ ARASINDAKİ DAVA KAPANMADAN ÖNCE, dünyanın (insanların) çoğunluğunu elde etmeye sağlayacak olan büyük plandır. Özgün bir şekilde yapılacak. Bu büyük plan. İnsanlar bu fikirleri yutacak. Çünkü ruhlar, ifritler, kendilerini uzak gezegenlerden ve galaksilerden gelen ve onları , dikkat edilip, ciddi bir önlem alınmazsa dünyanın yok olacağına karşı uyarmaya gelen varlıklar olarak tanıtacaklar. (UFO - ATLANTİS - AGARTA)
    ---------

    Kötü ruh varlıklar insanları aldatmak için, dolaylı yollardan çeşitli yalan fikirleri yayıyor olabilirler mi?

Benzer Konular

  1. ölüm ve gerçekler
    merkür Tarafından Diger Dinler Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-01-2014, 03:23 PM
  2. Görünmeyen gerçekler
    gerçekler Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 30-07-2009, 12:41 PM
  3. Hayaller Ve Gerçekler
    Eftelya Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 22-04-2009, 04:25 AM
  4. Düşler ve Gerçekler
    SAHARAY Tarafından Felsefe Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 01-12-2008, 02:07 PM
  5. Su hakkında gerçekler!
    SMN Tarafından Çevre Forum'u Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 04-04-2008, 01:56 PM
Yukarı Çık