Merhaba

Markov ‘Binlerce insan açlıktan ölüyor’ dediğinde Lenin masaya yumruğunu vurmuş ‘Ben milyonlarla, milyarlarla meşgulüm, sen neden bahsediyorsun!’ demişti. Çağımız Leninlerle doldu ey sevgili!

Kalabalıkların cazibesi, ferdin Kâbe’ye denk tutulan kalbini geri plana attı. Oysa her gönül, yaratıcısına bizzat muhataptı ve aziz tutulması gerekiyordu.Çağ yangınları bizi itiş-kakış bir kalabalığın içine çekti. Koro halinde konuşmayı, sürü halinde yaşamayı icbar etti bize. Kalabalıklaştıkça yalnızlaştık. Benzeştikçe farklılıklarımız kayboldu. Eskiden evrad u ezkar bile fert fert verilir, herkesin manevi ihtiyacı gözetilirdi. Şimdi toplu tedaviler (!) dönemi. Size biçilen prototiplerden birinin içine sığmanız/sıkışmanız gerekiyor.

Hazreti Muhammed her bir ferdi tek tek şefkatle kucaklardı. Öyle emredilmişti çünkü. Mekke burjuvazisine en hayati konuyu anlatırken yaşlı ve âmâ bir adam gelmiş, toplantıyı bölüvermişti. Ona aldırmayıp konuşmasına devam etmek isteyince gökler dile gelmiş ‘Âmâ bir adam geldi diye yüzünü ekşitme’ denmişti. Siz hiç torunu kucağında hutbe okuyan bir ‘din adamı’ gördünüz mü? O, okumuştu ve meselenin ciddiyetine halel getirmemişti bu durum. Çünkü herkes biliyordu ki o, her bireyin en müşfik yaranıydı. O’nu sureten taklit edenler, fertleri yığınların bir parçası gibi gördü. O, her farz sonrası kitleye döner, gönüllerin simaya akseden ritmini yakalardı. Bugün de devam eder o kutsi gelenek; ancak kaç kişi yakalayabilir o ritmi…

İnsan ne kadar çok şeye malikse, o kadar korkak olurmuş a dostlar! Hepimiz bir şeylere malikiz; ya da malik olduğumuzu vehmediyoruz. Her tevehhüm çiviliyor bizi bulunduğumuz yere. Görüntü ile gerçek arasındaki vahim gerçek, kıskıvrak yakalıyor irademizi. Ecel şerbetiyle gelinse bir gün karşımıza ve kanatlanmak için çırpındığımızda her bir çivi bir parça koparacak tenimizden. Heyhat! Gidiş mukadder, dönüş mukaddes. Sahte olan tek şey var: Kalabalıkların hediyesi; şan, şöhret, makam, mevki…

Arkadaş, yoldaş, soydaş, dindaş… Aslında bir sürü ortak paydamız var insanlarla paylaşmaya değer. Ancak abd olmanın saltanatını sürmeden bir sosyal paylaşım, sana kendini keşfetme imkanı vermiyor. Hiç olmazsa arada bir her şeyi çıkarıp devreden bir sen kalmalısın bir de O. Ve sonra şöyle demeli insan gürül gürül: Sen varsın ya; işte o bana yeter!’

Kendinle hesaplaşmak sadece aynaya bakmak demek değildir. Aynalar yalan söylemeye bayılır zira. Bütün desteklerden, payandalardan kurtulmak hayatın gerçek vuslatını doya doya yaşamak için Hayy u Kayyum’a sığınmak gerekir. Aczini, fakrını, perişaniyetini başka türlü nasıl bir sessiz çığlığa dönüştürebilirsin ki! İçini O’na şerh etmeyen başkasıyla nasıl dert ortağı olabilir ki! Kıyamı, rüku’u, secdeyi şekli manasına bakarak bir nakisa gibi gören nadan bilmez ki onlardan her biri varlığı duymanın zirvesidir. Silinir her şey aradan ve geriye tek bir şey kalır: O ve sen…

Fena ve zevalin karanlık vadilerinde kan-revan içinde kalmadan seyr ü sefer yapmak çok zormuş a dostlar! Zirveleri aşmış; dolayısıyla herkesin rahat nefes alamayacağı noktalara ulaşmış insanlarla dert ortağı olmak ne mümkün! ‘Karşımda bir yangın var, evladım yanıyor.. gözümde ne cennet sevdası necehennem korkusu; milletimin imanını selamette görürsem cehennem alevleri içinde yanmaya razıyım’ diyen öncülerin civanmertliğine nasıl ortak olabilirsin ki!..Nadanların asrıdır çağımız. Kadir-kıymet bilmezlerin hüzünlü gurbete bol acılı bir arabesk parçası gibi yaklaşmalarını yadırgamamak lazım. Bu gaddar ve mekkar tuzaktan sıyrılmanın tek yolu var: Hiç olmazsa arada bir kalabalıklardan sıyrılmak, terk edilmiş bir odada O’nunla baş başa kalmak, sinemizi çatlatırcasına yakarışa geçmek. Göreceksiniz gönül bahçesinden açılan her pencere sizi kevn ü mekanın asli sahibine götürecek…

Ekrem Dumanlı’dan

Yalnızlığa Methiye « Kadim Gelenek Üzerine Düşünmeler