Gösterilen sonuçlar: 1 ile 2 Toplam: 2
  1. #1
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647

    İslâm'da Sosyal Adaletten.

    Selam
    http://www.supermeydan.net/forum/for...tml#post285020 basligindan alinti;
    1966 - Seyyid Kutup, Mısır'lı yazar ve fikir adamı (d. 1906) oldu
    İslâm, Cihanşümul bir dindir. Ve bu, milliyetçilik, ırkçılık ve coğrafî sınırlar gibi mahdut mefhumlara önem vermeksizin kendi başına her yerde kaim bir dindir... Irk, renk, dil ve hatta din ve inanç gibi belirli ve ayrı ayrı toplulukları içine alan mefhumları da önemsemeden kapısını bütün insan oğluna açmış tır...
    İslâm, doğuşundan bu yana ırkçılığa ve milliyet çiliğe dayanan her türlü hareketi reddetmiş, bütün beşeriyetin tek esasa dönmesini temin için kurallar koymuş ve bu arada, bu inançta bir cinsin diğer bir cinse üstünlüğü olmadığını, renk ve dil ayrılığının bir üstünlük temin edemiyeceğini, ancak bu ayrılıklardan tanışıp, görüşmenin sağlanması arzu edildiği belirtil miş, üstünlük ve fazilet terazisinin mihenk taşını emin bir şekilde vaz'etmiştir. Bu ise; Allah'tan korkmak ve O'na itaat etmek... Ve kulları ile iyi geçinmektir. Bu nun da cins ve renkle alâkası olmayan şahsî işlere delâlet ettiği apaçıktır!..
    «Ey İnsanlar!.. Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. Sîzi milletler ve kabileler haline koyduk ki, birbirinizi kolayca tanıyasınız. Şüphesiz, Allah katında en değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Allah, Bilen'dir, Haberdar'dır.» (1) «Takva'dan başka hiç bir şeyle Arab'ın, arap olmayana üstünlüğü yoktur.»

    İşte bununla İslâm, doğuşundan bu yana ayrılık ve üstünlük fikrini ortadan kaldırmış, mükemmel bir eşitliğe ve saf insan şuuru esasına dayanarak -istis nasız olarak- bütün beşeriyete kapılarını tamamen açmıştır. İslâm, Nazi'lerin yahut Yahudilerin ırk mef-humundaki tutumunu, Amerikalılar'ın da kızılderili Hintliler ve zenciler hakkındaki şahlanışını ve Güney Afrikalıların beyaz ırktan başka bütün renkli ırklara karşı taassubunu hiç bir surette kabul ve bundan da ha kerih hiç bir şey de tasavvur etmez!...
    Bunun içindir ki, rengi, ırkı, milleti, milliyeti ve dili ayrı olan beşeriyetin bütün gurupları, bütün fert leri birbirine sıkı ve metîn bir birlik mefhumu ile bağ layan manevî kuvveti hissetmek suretiyle İslâm'ın hi mayesi altında ve İslâm'ın sosyal nizâmının gölgesin de toplanma hakkına sahiptirler. Ve işte bu, siyah-beyaz, kuzeyli-güneyli, garplı-şarklı farkını gözetme yen ve hepsini bir araya toplayarak kaynaştıran ideal bütün bir insanlık bağıdır.

    «Ey insanlar!.. Sizi bir tek nefisten yaratan, On dan eşini var eden ve ikisinden pek çok erkek ve kadını meydana getiren Rabbinize hürmetsizlikten saki nin. Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'ın ve akrabanın haklarına riâyet ediniz. Allah, şüphesiz hepinizi görüp gözetmektedir.» (3) ... Yalnız Milliyetçiliğe davet eden, milliyetçilik için dövüşen ve yalnız milliyetçilik uğrunda ölen; bizden değildir.»

    Cins, renk ve dil manîlerini ortadan kaldırmak için İslâm, en büyük çareye başvurmuş ve belirli milletler ve milliyetler arasında çok tehlikeli mücadeleye yol açan ve böylece bir milletin diğer millete veya bir cinsin diğer bir cinse yahut bir vatanın diğer bir va tana esareti anlamında olan sömürgeciliğin müseb bibi olan coğrafî sınır ayrılıklarını ortadan kaldırır.

    Tabiîdir ki, yeni çağda sömürgeciliğin karşısında birinci müdafi silâh; iklim ve coğrafî hudutların çerçe velediği özel milliyetçilik şuurudur. Bunun neticesi olarak da her devlet, temsil ettiği ayrı topluma canlı hayat kaynakları temin etmek için zengin olmak gay retini gütmektedir.

    Ve yine tabiîdir ki, şu son harplerin hepsi de bu esastan kopmuş ve geçen iki cihan harbi neticesin de beşeriyete isabet eden ve muhtemel bir üçüncü ci han harbinde doğacak felâketlere bu fikir sebep ol muştur... Bütün bu felâket ve musibetler; aşırı milli yetçilik şuurundan ve cihanşümul insanlık şuurunun zayıflamasından doğmuştur...

    Evet... Marksizm, iktisadî ve maddî hayatı îzah ederken; sömürgeciliğin, yalnız Kapitalizm'in tesiriyle meydana geldiğini iddia ederek onun «Kapitalizm'in en üst kademesi» (5) olduğunu kabul eder. Aynı za manda marksizm, sömürgeciliğin harpten başka bir şey olmadığını savunur. Fakat belirli bir nazariyeyi hayatın akışında hâkim kılmak gayretkeşliğinde bulu nan bu çirkin nazariyeden kendini kurtaran insan, görür ki; insanlar, dar anlamdaki milliyetçilik fikrine inanmış olsalar bile Kapitalizm, sömürgecilik nizaminin meydana gelmesine kâfî bir sebep değildir!.. Ve yine onlar ki; Kapitalizm'in böyle bir toplumda yapmak istediği ve yapmayı başardığı şey; belirli bir tabakayı diğer bir tabaka adına çalıştırmaktır. Bu ise, hakikatte belirli bir toprak karşısında yaşıyan top lumu ve mahsûlü, milliyet ayrılığından dolayı diğer bir yer parçasında yaşayan bir toplumun hesabına çalıştırmak olan şu bildiğimiz sömürgecilik gibi değildir.

    Marksizm'in «Kapitalizm'in en üst kademesi» şeklinde tarif ettiği sömürgecilik fikri; bütün beşeriye ti birbirine kardeş yapma fikrinin hakim olduğu mem leketlerden değil, aşırı müteassıp milliyetçilik fikrinin hâkim olduğu toplumlardan faydalanılarak ileri sürül müştür. İslâm, bu müteassıp milliyetçilik fikrini par çalamakla sömürgeciliği ortadan kaldırmış ve aynı toplumdaki tabakaların birbirine tahakkümünü de di ğer bir vesileyle yok etmiştir.

    İslâm, ırk ve renklere bir hudut tanımadığı gibi ik lim sınırlarını da tanımaz. Çünkü, bütün dünya, yalnız Allah'ındır. Allah da dünyayı ve içindekileri şu insan için yaratmıştır... «Rabbin, meleklere 'Ben yer yüzün de bir halife var edeceğim' demiştir...» (6) Beşer cin sinin her ferdi de şu yer yüzünün îmân, çalıştırılması ve gizli hazinelerinin bulunması için vazifelidir. Yâni bütün insanlar yeryüzünü îmar etmek, çalıştırmak ve hazînelerinden faydalanmak bakımından Allah'ın bi rer halifesidir. Bütün insanlar kardeştir. Bir birine merhamet etmedikçe ve iyi işler hususunda yardımlaşmadıkça Allah'ın rahmetini kazanamazlar. Resulüllah -S.A.V.- de hiç bir cins ve milliyet farkı gözetmek sizin ve hatta müslümanları bile tahsis etmeksizin buyurur ki: «Yer yüzündekilere merhamet ediniz ki gök teki de size rahmet etsin.»

    Bunun içindir ki, islâm düşünüşünde sömürgeci lik harbinin yeri yoktur. çünkü; İslâm örfünde bütün beşeriyet, tek ümmettir!... Böyle olunca da bir cinsi diğer bir cins veya bir vatanı diğer bir vatan hesabına çalıştırmak mânası da çıkarılamaz. Zira bu düşünüş, İslâmî kurallar arasında gülünç ve çirkindir. -İlerde' de göreceğimiz gibi İslâm harplerinin, bunlardan baş ka sebepleri vardı.-
    İslâm, üzerinde milliyetçilikle yuğrulmuş vatan mefhumunun temerküz ettiği coğrafî ve ırkçılık ma nialarını kaldırırken, mutlak surette vatan mefhumu nu ibtal etmez. O, en güzel mânâda, vatan fikrini ko rur... O fikir ki; birlik, kardeşlik, yardımlaşma ve ni zamlı bir hayatın tâ kendisidir... O fikir ki; vatanın, bir toprak parçası değil, şuurdan bir nebze ve insan ların toplu halde üzerinde görüşüp anlaştığı müşterek hedeftir...

    Bu fikrin gölgesinde her ırka, her cinse ve her toprak parçasına mensup olan insanlar toplanır... Ki bunlar, tek vatanın çocuklarıdır... Allah uğrunda sa mimî kardeştirler... Ve kendilerinin yahut bütün beşe riyetin hayrına olan şeylerde yardımlaşırlar... İşte bu fikir; İslâm'ın tâ kendisidir!.. «Şüphesiz, mü'minler biri biriyle kardeştirler...» (7) «Mü'min, mü'mine karşı bir birine kaynaşan bir bina gibidir...» (8) «Merhamet ve sevgide müslümanlar, bir vücuda benzerler. Vücudun her hangi bir âzası ağrıdığı zaman bütün vücut onun ızdırabını çeker...»

    Burada izah etmeye çalıştığımız İslâm fikri, en güzel anlamiyle vatan mefhumunun yerini tutar. O mefhumda, bir toprak parçası için diğer bir toprak parçasını veya bir topluluk hesabına diğer bir toplu luğu çalıştırma ve onlara tahakküm etme aşkı hiç bir zaman filiz bile veremez!... Böyle bir mefhumun tesi riyle yeşeren tek filiz, İslâm'ın gölgesi altında bulu nan her arazî parçasının bütün müslümanlara ait bir vatan parçası olduğu fikridir... Yer yüzündeki her müslüman da bütün müslümanların bir vatandaşıdır. Şüphesizdir ki, bir mefkure üzerindeki izdiham, ferdî menfaatler hususundaki izdihamın doğurduğu şerri meydana getirmez. Yani her hangi bir fikri yaymak hu susundaki rağbet, sömürgecilik ismi verilen tahak küm nüfuzunu yayma rağbetinin doğurduğu kötülüğü doğurmaz!..

    Burada akla şu şüphe gelebilir: Acaba İslâm, bir taassubu diğer bir taassubun yerinde yaşatmak fikrin de değil midir?... Milliyetçilik ve ırkçılığa ait taassu bu parçalayıp, yerlerine beşerî kardeşlik için cins mil let ve vatan taassubundan daha zararlı ve daha teh likeli olmak ihtimalinde bulunan dînî taassubu kur mak istemiyor mu? İnsanlık, bugün milliyetçilik ve sö mürgecilik uğrunda gördüğü eza ve cefadan daha şiddetlisini dînî birer taassub olan Haçlı seferlerinde tatmamış mıdır?...

    İslâm'ın hakîkatını bilmeyenler ve bilhassa Haçlı hamlelerinin tesiri altında İslâm'dan tamamen uzak laşmış ve İslâm fikrini tetkik edememiş ve hatta bu güne kadar bu sapık fikirlerden kurtulma imkânını bulamamış garplılar, böyle bir şüpheye düşmekte bel ki mazur görülebilirler. Bunun için burada bu mevzuu zikretmeyi zarurî görüyoruz.

    İslâm, kendisinin bütün beşeriyyet için olduğunu îlân etmektedir. Hz. İsa'nın, yalnız hurafelere saplan mış İsrail oğullarını kurtarıp hidayete erdirmek için geldiği gibi, Hz. Muhammed -S.A.V.- de sadece Kureyş için yahut Arap yarımadası için, veya yalnız Sâ-mî ırkı için peygamber gelmemiştir. Bilâkis o, yeryü zünün her köşesinde bulunan insan topluluğu için gönderilmiştir ■
    «Ey Muhammed!.. Biz seni bütün insanlara an cak müjdeci ve uyarıcı olarak göndermişizdir; fakat insanların çoğu bilmez.» (10)
    İslâm, kendisini bütün insanlar için hayır, bere ket ve rahmet addeder... «Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.» (11)... «Doğrusu bu Kur'an en doğru yola götürür...» (12)
    İslâm, bütün beşeriyetin kendi hayrından, nime tinden ve hidayetinden faydalanmasını ister. Yahudi likte olduğu gibi bütün bunların belirli bir ırk veya millete münhasır kalmasını istemez. Fakat aynı za manda kendisine tâbi olmak için de insanları zorla maz. «Dinde zorlama yoktur; Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.»

    Yalnız İslâm'ın tek isteği; yer yüzündeki bütün insanları hiç bir kimseye münhasır bırakmadığı veya her hangi bir şahsın menfaati için hapsetmediği mut lak hayra ulaştırmak gayesiyle insanlar arasında İs lâm'ı yayma hürriyetinin kendisine tanınması ve O'na tabi olanlara inanç hürriyetinin bahşedilmesidir... Öy le ki; kendisine tabi olanların bu inançtan dönmeleri için kuvvet yoluyla tazyik edilmesin... Mensupları, can ve mal yönünden zarar görmesin... Bununla be raber İslâm, mensuplarını her hangi bir tehlikeden ko rumak ve kendi aralarında İslamî hükümleri tatbik etmelerini temin için gereken kuvveti ve selâhiyeti is ter. Çünkü her kanun, kendisine uyulması ve hürmet edilmesi için belirli bir kuvvete, bir nizâm ve intizama muhtaçtır, işte bunun içindir ki İslâm ırk, vatan ve hatta kan ve neseb gibi kuvvetli bağların yerini tuta cak İslâm kardeşliğini vaz'etmiştir :

    «Allah'a ve Âhiret gününe inanan bir milletin, -babaları veya oğulları veya kardeşleri ya da akra baları olsa bile- Allah'a ve Peygamberine karşı gelen lere, sevgi beslediklerini görmezsen...» (14)
    «De ki: 'Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eş leriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun git mesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah'tan, Peygamberinden ve Allah yolunda sa vaşmaktan daha sevgili ise; Allah'ın emri gelene ka dar bekleyin. Allah fasık milleti doğru yola eriştir mez!.»

    «Gerçek bazı kullarımız vardır ki; Peygamber ve şehit değildirler ama Peygamberler ve şehitler, kıya met gününde onların Allah nezdindeki makamlarını im renirler... Dediler ki; Yâ Resûlellah! Bunların kim ol duklarını haber verir misiniz? Buyurdular ki: Arala rında akrabalık ve menfaat olmadığı halde sırf Allan için sevişenlerdir. Allah'a yemin ederim ki; onların yüzleri nûr gibi parlak ve onlar nûr üzeredirler. Halk,
    korktuğu zaman korkmazlar, üzüldüğü zaman da üzül mezler...»

    Bir de İslâm ümmetine Allah'tan gelen vazife, yalnız halkı İslâm'ın getirdiği hayra hidayet etmek ve İslâm inancı ile İslâm mensuplarını korumak değildir. Muhakkak ki O, daha büyük ve daha geniş anlamda dır. Çünkü fert ve toplum olarak müslümanlara düşen vazife şudur: Bütün insanlara inanç ve ibadet hürri yetini vermek... İmânı ve akîdeyi köstekleyen maddî kuvvete son vermek... Zayıfları, kuvvetlilerin zulmün den korumak... Kime yapılırsa yapılsın ve nereden ge lirse gelsin zulmü bertaraf etmek... Bütün beşeriyete adaleti sağlamak... Yer yüzünde bulunan şer ve fe sadı silip süpürmek... Evet Allah'ın ilâhî hükümlerle bu ümmete vasiyyeti budur!.. Buyurur ki:

    «İnsanlar için ortaya çıkarılan, uygun olanı em reden, fenalıktan alıkoyan, Allah'a inanan hayırlı bir ümmetsiniz...» (17)
    «Böylece sizi insanlara örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygamber de size örnektir...» (18)
    Böylece görüyoruz ki; Allah'ın müslümanlara yüklediği vazife ve bu vazifeyi eda ederken yollarına çıkan manialar, ırk vatan, kan ve nesep yerine kaim olan mutlak bir birlik fikrini iktiza ettirir. Çünkü, müslümanların bütün bu saydığımız bağlardan daha bü yük ve daha kuvvetli anlamda rabıtaları vardır. O da, İslamî taassup fikridir. Fakat bu, geniş anlamlı ve çizdiğimiz sınırların çerçevelediği bir taassuptur... Bütün müslümanlar arasında bir mefkure için ihlâsı temin eden bir taassuptur... Bu inanç mensupları arasında, bu mefkurenin hedef edindiği hayrı temin için yardımlaşmak üzere kurulan bir taassuptur... Ve bu hayır, müslümanların özel hayatta tatbik ettikleri ve kendisinden geniş ölçüde faydalandıkları her hare kettir... Ve işte bu hayrı müslümanlar, bütün insan lığa güzellikle tebliğde mükelleftirler.

    «Ey Muhammed!.. Rabbinin yoluna, hikmetle, gü zel öğütle çağır, onlarla en güzel şekilde tartış. Doğ rusu Rabbin, -kendi- yolundan sapanları daha iyi bi lir.» (19)
    Bu davetin yolunu aksatacak maniaları izale et mek, benim ve hatta her müslümanın vazifesidir. Bu manialardan bir tanesi ve belki birincisi kuvvet kulla narak vatandaşı İslâm dâvasını dinlemekten alıkoy mak veya müslümanları, öz dâvaları olan İslâmiyeti yaymaktan menetmektir. Müslümanların, akidelerini ve İslâm'ın sosyal nizâmını bu dâvadan himayelerine karşı bazı kuvvetlerin karşılarına çıkması ve onları bu dâvadan menetmeye çalışması, olağan şeydir.
    Netice olarak denilebilir ki; müslümanlar, bütün yer yüzünde sosyal adaleti tahakkuk ettirmek ve fert den ferde veya fertden topluma yahut bir toplumdan diğer bir topluma karşı tatbik edilen zulmün her çeşi dini izale etmekle mükelleftir!.. Daha önce de söyledi ğimiz gibi, müslüman ümmet, insanlık adına topyekûn insanlıktan zulmü defetmek ve Resûlüllah -S.A.V.- in beraberinde getirdiği umûmî rahmetin hakikî mânası nı ve Cenab-ı Allah'ın bütün müslümanlara tebliğ et tiği umûmî tavsiyelerini tahakkuk ettirmek için dar görüşlü hizipçiliğe insanî bir nazarla bakmakla mükel leftir!..

    Dînî taassup adını verdiğimiz bu görüş, başka ırk lara karşı nefreti aşılayan bir taassup görüşü değil dir. Çünkü müslüman cpmiası bütün ırkların karışı mından meydana gelmiştir. Yine bu görüş, İslâm'ı ka bul etmedikleri için başka ve muayyen bir dinde olan lara karşı da bu nefret hissini uyandırmaz. Çünkü bu taassup, zorlamadan bütün beşeriyeti müşterek hayra sevketmek aşkıdır!.. Bu taassup, her fert, her millet ve her ırk için hakîkî ve tam adaleti tahakkuk ettirme aşkıdır!.. Hatta İslâm camiası İslâm'a daveti dinledik ten sonra kendi dinlerinde kaldıkları ve İslâm'ı kabul etmedikleri halde; gayri müslimleri de birer insan ol maları itibariyle her türlü zulümden ve kötülükten ko rumakla mükelleftir...

    İslâmî ruhun coşarak meydana getirdiği İslâm harpleri, işte bu sebeplerden dolayı alevlenmiştir. Her hangi bir müslüman camianın yaptığı savaşlar, eğer bu ruh ve bu hedefler için değil de maddî hırsları tat min veya cebren dine girdirmek yahutta daha önce de söylediğimiz gibi başka her hangi bir şey için mey dana gelmişse; o savaşlar İslâmın yüce hedeflerine muhaliftir. Ve bunu İslâm da, İslâm'a tabi olanlar da nefretle karşılar... İslâm tarihinde şüphesiz ki, buna benzer misaller pek azdır. Yukarıda açıklamaya çalış tığımız dâvaların ruhuna dokunan âyet-i Kerime ve Hadis-i Şeriflerin bir kısmını burada zikretmek iste rim.

    İslâm'ın hedefi ve vasıtası her hangi bir surette kendini zorla kabul ettirmek değildir. Hatta Hz. Mu sa'ya dokuz mucize, Hz. İsa'ya beşikte konuşmak, ölüleri diriltmek ve hastaları iyileştirmek gibi daha önceki semavî dinlerde bulunan «Hidayet için mu'cize vâsıtası», İslâm'da yoktur. Ve İslâm'da mu'cize, bir vasıta veya hedef değildir. İslâm, insandaki idrak ede bilen akla hitap etmeyi, aklî ve i'tikâdi delillerle ikna' etmeyi arzu etmiş ve bunu başarmıştır. Bu usulü takib etmesi, insana ve insan terkibine namütenahi bir ihtiramla bakmasındandır.

    İşte bu ulvî düşünüşe sahip olmasından dolayı dır ki; İslâm insanları ikna etmek ve kendisine tâbi ol mak için zor kullanmayı birinci plâna almamış ve hat ta insanların muhtelif inançlara tabi olmalarını hoş karşılamıştır. Öyle ki, bu ayrılığı fıtrî zaruretlerden bir tanesi kabul etmiştir.
    «Eğer Rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet kılardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri bir yana, hâlâ ayrılıktadırlar. Esasen onları bunun için yarat mıştır...» (20)
    «Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı. Fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir. O halde iyiliklere koşuşun. Hepinizin dönüşü Allah'adır...» (21)
    Hz. Peygamber -S.A.V.- in, insanları hidayete er dirme arzusuna ve bütün müslümanların bu arzuyu bir an önce tahakkuk ettirme isteğine karşı Kur'an-ı Kerim, bütün insanların muslüman olmalarını Cenab-ı Allah'ın irade etmediğini ve her hangi bir , insanın muslüman olması için zor kullanılamıyacağını açık ola rak ifade etmiştir.
    «Ey Muhammed!.. Rabbin dileseydi, yer yüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inan maya sen mi zorlayacaksın?»

    «Dinde zorlama yoktur. Artık hak ile batıl iyice ayrılmıştır.» (23)
    Şu halde müslümanlar, her hangi bir kimseyi muslüman olması için zorlamayı gaye edinmezler. Fa kat onların tek gayesi, kendilerine İslâm'a davet ve insanlara imân hürriyetinin bahşedilmesidir. Hak ba tıldan ayrıldıktan bu yana herkesin hürriyeti kendisi ne verilmiş ve zorlamak Kur'anın nassı ile iptal edil miştir!...
    Harpler ise başka bir sebepten dolayı meşru kı lınmıştır... Öyle ki, yalnız inandıkları için kendilerine işkence yapılan ve yalnız «Rabbimiz Allah'tır» dedik leri için kendi memleketlerinden çıkarılan müslüman ların hürriyetini temin ve müdafaa için meşru olmuş tur. Bu mevzuda Kur'ân-ı Kerim'de Cenab-ı Allah bu yurur ki :

    «Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselere, karşı koymaya izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadirdir. Onlar haksız yere, 'Rabbimiz Allahtır' dediler diye yurtlarından çıkarılmış lardır. Allah, insanların bir kısmını diğerleriyle salmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve içinde Allah' ın adı çok anılan camiler yıkılıp giderdi. And olsun ki, Allah'a yardım edenlere O da yardım eder. Doğru su Allah, kuvvetlidir, güçlüdür. Onları biz yer yüzüne yerleştirirsek, namaz kılarlar, zekât verirler, uygun olanı emrederler, fenalığı yasak ederler. İşlerin sonu cu Allah'a âitdir.» (24)
    Her ne kadar bu ilâhî hükmün başlangıcında harp mevzuunda müslümanlara izin mahiyetindeki örtüyü kaldırmış ise de, sonunda savaşın meşruluğu hakkında umûmî bir hüküm belirtilmektedir. Cenab-ı Allah, aynı zamanda müslümanlara yardım edenlere de yar dım edeceğini bildirmektedir. Bundan maksat da, müslüman olsun veya olmasın bütün insanların îman hürriyetini teminat altına almak ve böylece yer yüzün de hayrın ve sulhun tahakkukunu temin etmektir. İlâhi ifadeye göre insanların bir kısmı, yani müslü-manlar diğer bir kısmına, yani zalimlere karşı durmasalardı; Bir çok manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler harab edilirdi.» Burada manastırlar rahip lerin, kiliseler hıristiyanların, havralar yahûdilerin ve mescitler de müslümanların ibadet yeridir.

    Bu ifadede manastırların, kiliselerin ve havrala rın camilerden önce zikredilmesindeki maksat, onları da her hangi bir saldırıya karşı koruma fikrini destek lemektir. Şu halde bu, herkesin ibadet hürriyetini te minat altına almak ve bütün ibadet yerlerine hürmet etmektir. Ve bunun için Allah, iyiliği emreden, kötülü ğü yasaklıyan, Allah'a ibadet ve kimsesizlere yardım edenlere yardımı va'detmiştir... .
    İslâm, ibadet hürriyetini yalnız kendi mensupları na değil, bütün dinlerin mensuplarına tanır ve müslümanları bu umûmî hakkı muhafaza etmekle mükellef kılar. Bu hürriyet mefhumunun gölgesinde harp etme-lerini müsaade eder ve böylece bütün dindarların iba det hürriyetini, nizam ve intizamla teminat altına alır... Bunun neticesi olarak da ispat eder ki; bu nizam, gayri mü'minlerin, her türlü endişeden emin olarak müslümanların himayesinde, geniş müsavat anlayışı içinde dînî hürriyetlerine sahip oldukları halde göl gesinde yaşayabilecekleri âlemşümul bir nizamdır...

    Bu gayeyi tahakkuk ettirmek için müslümanlara her ne kadar harp etme izni verilmiş ise de; zulmetmemeleri emrolunmuştur. Bunun tahakkuku için harp edilebilecek ve edilemiyecek haller de sınırlanmıştır. Bu duruma göre müslümanlar, kendilerine harp îlân edenlere ve bazı dindarları dinlerinden soğut maya çalışanlara karşı harbetmekle mükelleftirler. «Çünkü fitne, katl'den daha şiddetlidir.» Zira o, insa nın en güzel hassası vicdan hürriyetine tecavüzdür. Aynı zamanda müslümanlar, düşmanlarına tecavüz den, onlar tarafından taarruza başlanmadığı takdirde harbin yasak olduğu mukaddes zaman ve mekânlar da çarpışmaktan men'olunmuşlardır,

    «Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın, aşı rı gitmeyin. Doğrusu Allah, aşırı gidenleri sevmez. Onları bulduğunuz yerde öldürün. Sizi çıkardıkları yer den siz de onları çıkarın. Fitne çıkarmak, adam öldür mekten daha kötüdür. Mescid-i Haram'ın yanında, onlar savaşmadıkça siz de onlarla savaşmayın. Sizin le savaşırlarsa, onları öldürün. İnkâr edenlerin cezası böyledir. Vazgeçerlerse onları bağışlayın. Şüphesiz Allah bağışlar ve merhamet eder. Fitne kalmayıp yal nız Allah'ın dini ortada kalana kadar onlarla savaşın. Eğer vazgeçerlerse, sataşmayın. Zulmedenlerden baş kasına düşmanlık yoktur. Hürmetli ay, hürmetli aya mukabildir. Hürmetler karşılıklıdır. O halde, size teca vüz edene, size tecavüz ettikleri gibi tecavüz edin. Al lah'tan sakının ve Allah'ın, sakınanlarla beraber ol duğunu bilin.» (25)
    Bu âyet-i Kerîmeden de anlıyoruz ki bu harpler den maksat; haklara tecavüz etmeksizin saldırıları defetmek, dine karşı yapılacak her hangi bir saldırı yı geri püskürtmek ve dini yalnız Allah'a bırakmaktır. İslâm'da genel bir kaide vardır. Yalnız harbedenlerle ve yalnız dindarları dinden meneden zalimlerle harbedilir. Yalnız zalimlere hücum edilir...

    Diğer bir gurup insan vardır ki, şerlerinden sakın mak için İslâm, onlarla muharebeye davet eder. On lar, müslümanlarla olan anlaşma ve sözleşmelerini defalarca bazan ve bozmaya devam eden toplumlar dır. Ki, müslümanlar, her an onlardan gelebilecek hiyanetin endişesi içinde bulundukları için İslâm, men suplarına onlarla aralarındaki bütün anlaşmaları lağ vetmelerini ve bunun için daima hazır bulunmalarını emreder... Fakat bunlar pişman olur ve kendileri ta rafından gelecek daimî sulh teklifini de müslümanla-rın kabul etmelerini emreder.

    «Allah katında yer yüzünde yaşayanların en kö tüsü inkâr edenlerdir. Onlar artık inanmazlar. Ey Mu hammed!.. Anlaşma yaptığın kimseler, sonucundan sakınmayarak anlaşmalarını her defasında bozarlar. Savaşta onları yakalarsan, arkalarındakilere ibret ola cak şekilde, darmadağın et. Eğer bir milletin anlaşmaya hiyanet etmesinden korkarsan, sen de onlara kar şı aynı şekilde davran. Doğrusu Allah, Hâinleri sev mez. ..

    İnkâr edenler, asla üstün geldiklerini sanmasın lar. Çünkü onlar, sizi âciz bırakamıyacaklardır. Ey îman edenler!.. Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar -Al lah'ın düşmanını ve sizin düşmanlarınızı ve bunların dışında Allah'ın bilip sizin bilmediklerinizi yıldırmak üzere- kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Allah yolun da sarfettiğiniz her şey, size haksızlık yapılmadan, ta mamen ödenecektir. Eğer onlar, barışa yanaşırlarsa sen de yanaş ve Allah'a güven. O, şüphesiz işitir ve bilir. Seni aldatmak isterlerse bil ki, şüphesiz Allah,senden yanadır. Seni ve inananları yardımı ile destek leyen, kalplerini uzlaştıran O'dur.»

    İslâm'ın, kendisi için muharebe ettiği diğer bir dâva daha vardır. Zayıfları zulümden koruma dâva sı... Topyekûn zulmü imha etme dâvası... Yalnız Al lah uğrunda bütün insanlığa şamil adaleti tahakkuk ettirme ve Allah sözünü her şeye hâkim kılma dâ vası...

    «... O halde, dünya hayatını âhirete değişenler, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır, öldürülür veya galip gelirse, Biz ona büyük bir ecir vereceğiz. Size ne oluyor öa: 'Rabbimiz! Bizi halkı za lim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir dost kıl, katından bize bir yardımcı gönder' diyen zavallı ço cuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolun da savaşmıyorsunuz? İnananlar, Allah yolunda sava şırlar, inkâr edenler ise şeytan yolunda harbedenler. Şeytanın dostlarıyla savaşın. Esasen Şeytanın hilesi zayıftır.»

    Şu halde İslâm'ın emrettiği bu savaş, itikad hu susunda bir baskı değil, zulmü ve haddi aşmayı ber taraf etmek içindir... Zulmü defetmek, adaleti yaşat mak, emniyeti tahakkuk ettirmek ve zayıfları korumak içindir!..
    Bu arzettiğimiz sebeplerden başkası için yapılan harplerde İslâm, bu harplere katıldığından dolayı müslümana hic bir mükâfat tanımaz ve Allah uğrunda ol mayan hic bir cihadı kabul de etmez!.. Resûlüllah -S.A.V.- e biri gelerek : kimi ganimet, kimi nâm ve ki mi de kahraman görünmek için çarpışıyor. Bunların hangisi Allah uğrundadır? Buyurdu ki: «Allah sözünü daha üstün kılmak için çarpışan; Allah uğrundadır!,.»

    Allah'ın sözü nedir?... Allah'ın sözü, hakkı hak bilmek, zulmü defetmek ve belirttiğimiz gibi îman hürriyetini tanımaktır... İslâm'ın hakikatini bilmeyen lerin, dînî taassup mevzuundaki şüphelerini izale et mek gayesiyle, kasıtlı ve garezkâr kişilerin itimad et tikleri âyet-i Kerîmeleri birer ilâhî hüküm olarak nak ledeceğim :

    «Allah katında dîn, şüphesiz İslâmiyet'tir...» (29) ... «Kim İslâmiyet'ten başka bir dine yönelirse, onun ki kabul edilmeyecektir. O, âhlrette de kaybedenler dendir.» (30)
    Bu iki âyet-i Kerîmede geçen İslâmiyet kelimesin den maksat nedir?... İslâm, yüce tabiatına uygun olarak daha önce gelmiş bütün dinleri içine almış, ilâh'ın tekliği ile beraber îman ve din birliğini de tak rir etmiştir. Bütün Peygamberler, tek dinle gelmişler dir. O da İslâm dinidir... Şeksiz ve şüphesiz, kalbin, yalnız Allah'a teslîmiyeti dînidir...

    İşte, değişmeyen inancın esası budur!.. Cemiye tin hayatını tanzim eden kanunlar ise, beşeriyetin hay rına, canlanma ve idrak kabiliyetine uygun olarak pey gamberlerin gelişiyle el değiştiren ilâhî risâletlerdir... Son olarak İslâm, Hz. Muhammed -S.A.V.- in vasıtası ile tebliğ edildiği zaman; en son şeklini almış ve Al lah'ın tek dîninde esas mehkureyi kucaklamıştır. Böy lece geçmiş bütün dînlerden, nizamlardan ve kanun lardan iyilerini almış ve noksanlarını tamamlamıştır.

    «... Bugün, size dîninizi bütünledim, üzerinize olan nimetimi tamamladım, dîn olarak sizin için İslâmiyet'i
    beğendim...» (31)
    Şu halde -Allah'a teslim olmuş ve O'na inanmış olarak- her hangi bir dînin saliki, sonraki din kendisi ne tebliğ edilmeden Allah'a teslim olduğu ve O'na inandığı halde ölürse; İslâm dîni üzere ölmüş olur. Allah da onun İslâm'ını kabul etmiştir. Hayatta iken yaptığı iyilik ve kötülükleri için hesaba çekilecektir.
    «... İyilik yaparak kendini Allah'a veren kimse nin ecri Rabbinin katındadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.» (32)
    «Şüphe yok ki (Senden evvel peygamberlere) îman edenler (olsun, Musa dinini kabul eden) yahudiler (olsun) masrani (Hıristiyan) ve Sabîîler (olsun) kim (peygamberin şeriatine göre) Allaha ve âhiret gü nüne inanır, bununla beraber (o şeriatın emri vech ile) Salih (iyi) amel (ve hareket) de bulunursa elbette onların Rableri katında ecirleri (mükâfatları) vardır. Hem onlara bir korku da yokdur, onlar mahzun da olacak değillerdir.»

    Hz. Muhammed -S.A.V.- in risaletinden sonra en son ve en güzel şekliyle dîn, İslâm olmuştur. «Kur'ânı, önce gelen Kitabı tasdiken ve ona şahid olarak ger çekle sana indirdik...» (34) ... Bunun için İslâm, ken dinden önceki dinlerin sağlam kaidelerini toplayan bir dîndir... İslâm'dan başka bir dîne tâbi olan kimseden o dîn kabul olunmaz!..
    Fakat kabul ve red hükmü, Allah'la kul arasın da bir meseledir. Ve bu, hiç bir halde, müslüman ol mayanları İslâm'ı kabule zorlamak anlamını ifade etmez. Bilâkis bu, onların bir an önce Allah'ın dilediği gibi İslâm'ı kabul etmeyi, zamanında tatbik edilmiş ve fakat ondan sonra hükmü geçmiş fikirlere saplanmamayı, bunun neticesi olarak da Allah'a itaat etmek ve O'nun rızasını kazanmak için acele etmeyi açıkla maktan ve bu hususlarda öğüt vermekten başka bir şey değildir. Böyle yapmadıkları takdirde, onları Al lah'a havale etmekten başka bir çare yoktur.

    «De ki: 'Ey kitab ehli!.. Ancak Allah'a kulluk et mek, O'na bir şeyi eş koşmamak, Allah'ı bırakıp birbi rinizi Rab olarak benimsememek üzere, bizimle sizin aranızda müşterek bir söze gelin'. Eğer yüz çevirirler se: 'Bizim müslüman olduğumuza şahid olun' deyin.»

    Her dinin, aslında tek'e davet eden İslâm'ın tâ kendisi olduğunu açıklamak ve akîde birliği ifa etmek hususunda bâzı ilâhî nasları burada zikretmek iste rim. Çünkü bu ilâhî naslar, bize İslâm'ın cihanşümul ve kendisinden Önce geçmiş bütün semavî dinleri hâvî olduğunu, onlara, mensuplarına ve Peygamber lerine karşı ihtiramını, onlardan îman edenlere karşı şefkatini ve kendisine muhalif olmadıkları müddetçe onlara ibadet hürriyetini tanıdığını açıklamaktadır.

    A'raf sûresinde Nûh, Hûd ve Salih -A.S.- in kıs saları arka arkaya zikredilmiş ve eskiden beri olduğu gibi hepsinin, adetâ tek lisanla ve tek ifade ile kavim lerini dîne davet ettikleri haber verilmiştir.
    !And olsun ki, Nuh'u milletine gönderdik, 'Ey mil letim!. Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yok tur; doğrusu sizin için büyük günün azabından kor kuyorum, dedi.»
    «Âd milletine de kardeşleri Hûd'u gönderdik; 'Ey milletim».. Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tanrınız yoktur, karşı gelmekten sakınmazmısınız? dedi.»
    Beytül-Haram'ı bina ettikleri zaman şu duayı yap-ümmet yetişir.» (37)
    «Semûd milletine de kardeşleri Salih'i gönderdik. 'Ey milletim!.. Allah'a kulluk edin. O'ndan başka tan rınız yoktur., dedi.» (36)
    Bakara sûresinde Hz. İbrahim ve Hz. ismaîl'in, Beytül-Haram'ı bina ettikleri zaman şu duayı yap tıkları zikredilir: «Rabbimiz!.. İkimizi Sana teslim olan lar kıl. Soyumuzdan da Sana teslim olanlardan bir
    ümmet yetişir.»

    Aynı yerde Hz. İbrahim, Hz. Yâkup ve Hz. Esbât hakkında hikâye mahiyetinde haberler vardır :
    «Kendini bilmezlerden başkası İbrahim'in dinin den yüz çevirmez. And olsun ki, dünyada onu seçtik. Şüphesiz o, âhirette de iyilerdendir. Rabbi ona : 'Tes lim ol' buyurduğunda, 'Âlemlerin Rabbine teslim ol dum' demişti. İbrahim, bunu oğullarına vasiyyet etti. Yâkub da : 'Oğullarım!.. Allah dini size seçti. Siz de ancak O'na teslim olmuş olarak can verin' dedi. Yok sa Yâkub can verirken sizler yanında mı idiniz? Oğul larına : 'Benden sonra; kime kulluk edeceksiniz?' di ye sormuştu. 'Senin Tanrı'na ve ataların İbrahim, İs mail, İshak'ın Tanrı'sı olan tek Tanrı'ya kulluk edece ğiz. Bizler O'na teslim olmuşuzdur' demişlerdi.» (38) Böylece anlaşılmaktadır ki, bütün Peygamberler, ortak koşmadan yalnız Allah'a ibadeti emreden tek dîn üzere gönderilmişlerdir. Ve genel anlamıyla, bu, İslâm dînidir. İşte Hz. İbrahim, Hz. İsmail, Hz. İshak, Hz. Ya'kub ve Hz. Esbat bu esas üzere müslüman idiler...

    Ve işte bu küllî hakîkate dayanarak müslümanlar, hiç birisinin arasında tefrik yapmaksızın bütün Peygamberlere inanırlar... Onların dinlerinden ve o dinlere tabi olanlardan nefret etmezler... Yalnız, o dinlere tabi olanlardan tek istedikleri;" onların da Hz. Muhammed -S.A.V.- in getirdiklerine îman etmeleri dir. Ki Hz Muhammed'in getirdiği de esasinde onla rın ellerindeki Kitaplarına uygundur!.. Şayet bunu yap mazlarsa; diledikleri gibi hareket etsinler, fakat, bu dini herkese yaymak hususunda müslümanları da ra hat bıraksınlar...

    «Allah, Nuh'a buyurduğu şeyleri size de dîn ola rak buyurmuştur. Ey Muhammed!.. Sana vahyettik. İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya da buyurduk ki: 'Dîn'e bağlı kalın. O'ndan ayrılığa düşmeyin'.» (39)
    «Allah'a bize gönderilene, İbrahim'e, İsmail'e, İs-hak'a, Ya'kub'a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa'ya verilene, Rableri tarafından Peygamberlere ve rilene, onları bir birinden ayırd etmeyerek inandık. Biz O'na teslim olanlarız', deyin Sizin inandığınız gibi inanmış olsalar, doğru yolda olurlar. Yüz çevirirlerse, şüphesiz onlar çıkmazda kalırlar. Onlara karşı, sana Allah yetecektir. O, işitir ve bilir.» (40)
    İslâm, muhtelif dinler hakkındaki bu fikrine ve ci hanşümul bir din olmasına uygun olarak; kendisiyle muharebe etmedikleri, bütün insanlara tebliğ edil mesine mâni olmadıkları, yer yüzünde fesadı çıkarma dıkları ve zayıflara tecavüz etmedikleri müddetçe di ğer dinlere tâbi olanlarla alâkayı kesmez. Bilâkis, kendi hükmü altına girenlere en geniş anlamıyla ha yat bahşeder... Hiç bir hüküm altında bulunmayan
    lara hayır ve sulh babında cihanşümul yardımlaşmayı tatbik eder... Biz, İslâm'a inanmayan bu iki grupla, müslüman toplum arasındaki münasebetlere bir göz atarak fikrimizi söylemeden geçemiyeceğiz.
    İslâm'ın bayrağı altında yaşayan gayri müslim-lere ZIMMİ denir. Hariçten gelen her hangi bir taar ruzu kendilerinden defetmek ve onları korumak, da hilde de canlarını ve toplum nizamını bozmayacak nitelikte olan mallarını muhafaza etmek, her türlü ah lâkî değerlerine hürmet etmek, islâm'ın vazifelerindendir. İslâm, bütün bunlara mukabil, İslâm hüküme ti için CİZYE meblâğı alır.

    Burada «Cizye» kelimesinin ifade ettiği anlamı belirtmek gerektir. Çünkü bu mevzudaki cehalet sebe biyle veya bu yolla İslâm'a hücum etmek niyetiyle ciz ye hakkında bir çok yanlış bilgiler verilmiştir.
    İslâm, Nisab'a mâlik olan her insana zekât'ı farz kılmıştır. Tıpkı İslâmî mefkureyi himaye etmeye, İs lâm'a, müslümanlara ve zimmîlere karşı olan zulmü defetmeye muktedir her insana cihadı farz kıldığı gibi... Zekât ve cihad, nefis ve mal yönünden insana bazı güçlükler yükleyen birer ibadet olduğu için İs lâm, bunlarla zimmî olan kimseleri mükellef kılmamıştır. Çünkü onlar, bu iki ibadeti farz kılan İslâmî akîdeye göre ibadet etmemektedirler. İşte, bu mal ve kan kaybına karşılık zimmîlere cizye farz kılınmıştır. Ki bu, ibadetle alâkası olmayan, bir mal ödemekten başka bir şey değildir... Yine dikkat edilmesi gereken husus şudur ki; zekât, erkek-kadın her müslümana farz kı lındığı gibi, sabî'nin malı için de farz kılınmıştır. Ki bunu, sabinin velîsi, o maldan çıkarıp vermek mec buriyetindedir. Cizyeye gelince o, kadınlar ve çocuk lar hariç olmak üzere yalnız erkeklere farz kılınmış tır...

    Zekât, sonsuz olarak zenginliğin derecesine göre alındığı halde cizye, üç şekilde alınır. Cizye, zengin olanlardan yılda 48 dirhem -134,72 gr.-, orta derecede olanlardan 24 dirhem -67,36 gr.- işçi ve bu derecede olanlardan da 12 dirhem -33,68 gr.- alınırdı. Sadaka ya muhtaç.olan konuklardan, işsiz ve gelirsiz amalardan, kötürümlerden, husûsî malları olmadığı takdir de rahiplerden ve papazlardan alınmazdı.

    Zimmîler, bu cizyenin karşılığı olarak yalnız iç ve dış felâketlerden korunmakla kalmazlar, aynı zamanda İslâm'ın, çocuk, hasta, âciz veya ihtiyarlardan ka zanmaya iktidarı olmayan kimselere tahsis ettiği iç timaî teminattan da istifade ederler. İslâm, ırk, din ve dil ayırımına bakmaksızın bütün bunlara kendilerine kâfi gelecek miktarı ayırmıştır. Geçmiş İslâm devir leri, bu çok büyük insanî hizmetleri te'kid etmekte dir...

    Hz. Ömer -R.A.- bir gün güçsüz, Yahudi bir ihti yarı, bir kapıda dilencilik ederken görmüş ve ona «Seni bu duruma sevkeden nedir?» diye sormuştu. Bunun üzerine Yahûdî «Sen cizye, ihtiyaç ve ihtiyar lıktan sor» cevabını verince, Hz. Ömer onu elinden tu tup evine getirmiş ve günlük ihtiyacını verdikten son ra hazine nazırına, «Buna ve benzerlerine bak. Eğer gençliklerinde kendilerinden istifade edip, ihtiyarlık zamanlarında da ihmal edersek; yemin ederim ki, in safsız bir iş yapmış oluruz.» demiştir. «Sadakalar, Al lah'tan bir farz olarak yoksullara, düşkünlere... veri lir.» (42) Bu da, ehli kitap düşkünlerinden sayılır.
    Hz. Ömer -R.A.- Şam'a giderken çok fakir düş müş bir hıristiyan kabilenin yanından geçtiğinde onlara sadaka verilmesini ve yiyeceklerinin temin edil mesini emretmiştir. (44) İşte böylece İslâm'ın ruhu, Hz. Ömer vasıtasiyle on üç asırdan daha fazla bir za mandan beri bu insanî ufka yükselmekte ve sosyal adaleti, din, milliyet ve inanış ayrılığı gözetmeksizin insanî bir hak olarak tanımaktadır.

    Yine tarihî vesîkalar ispat eder ki; müslümanlar, kendilerinden cizye topladıkları zimmîleri himaye ede medikleri için bazılarına bu topladıklarını geri vermiş lerdir. Meselâ: Ebû Ubeyde bin Cerrah -R.A.- Rumla rın büyük bir ordu ile hazırlanıp İslâm ordusu ile çar pışmaya geleceklerini haber alınca, sulh ederek ha raç verenlerin emîrlerine, bu alınan haracı geri ver melerini ve onlara «Size malınızı geri vermemizin se bebi, büyük bir kuvvetle karşı karşıya kalışımızdır. Halbuki siz bu malı verirken himaye edilmenizi şart koşmuştunuz. Biz ise şimdi buna muktedir değiliz. Bunun için sizden aldığımızı geri veriyoruz ve Allah bizi muvaffak kılarsa aynı şartla tekrar sizden cizye yi kabul edeceğiz...» demelerini yazmıştır. (45)
    İslâm'a hücum edenlerin, ellerinde adetâ redde dilmez ve çürütülmez bir delil gibi tuttukları bir âyet-i kerîme daha vardır.

    «Kitap verilenlerden, Allah'a, âhiret gününe inan mayan, Allah'ın ve Peygamberinin haram kıldığını ha ram saymayan, Hak dîni dîn edinmeyenlerle, boyun larını büküp kendi elleriyle cizye verene kadar sava şın.» (46)
    Bu âyetin kendisinde, onların sözlerini cerhedecek delil vardır. Bu da «Ehl-i kitap» şeklindeki tahdittir.

    Öyle ki, âyet-i Kerime'de, Allah'a ve âhiret günü ne, inanmayanlarla, Allah'ın ve Resûiünün haram kıl dığı şeyi haram kabul etmeyenlerle, Hak dine göre ibadet yapmayanlarla, böylece her ne kadar ehl-i ki tap gibi görünüyorlarsa da bu sıfatlara göre Kâfir ka bul edilen kimselerle harbedilmesi gerektiği bildiril mektedir... Allah'a ve âhiret gününe îman etmeyen bir kimsenin Hıristiyan, Yahûdî veya mutlak surette semavi bir dîne tabî olduğu söylenemez. Zira ondan ilâhî bir dîne tabî olma sıfatı kalkmış durumdadır. İşte her ne kadar ehli kitaptan görünüyorlarsa dabu gibi insanlarla savaş, tıpkı kâfirlerle savaş gibidir.
    Bundan dolayıdır ki, bunların hükmü mutlak kâ firlerin hükmü gibidir. İleride zikredeceğimiz gibi, İs lâm'ın harp ve sulh hükmüne uyularak ,onlar saldırdığı zaman kendileriyle harbedilir. Bununla beraber İs lâm, müsamaha ederek onları görünüşe göre ehl-i ki tap sayar ve kendilerinin, bu durumda hic bir kâfir den kabul edilmeyen cizyeyi ödemelerini kabul eder. Cizyeyi vaz'etmekteki maksat da âyette sarih olarak belirtilmiştir. O da; teslim olmaktır... Sulhu kabul et mektir... Tecavüzden vazgeçmektir... Yer yüzünden zulmü ve fesadı kaldırmak için mü'minlerin, İslâm'a davet hürriyetine karşı gelmemektedir.
    Cizye, bazı muarızların ve mütecavizlerin İslâmî adalette tavsir etmeye çalıştıkları gibi zulüm ve al datma değildir. Biz, cizye ile şu XX. asırda bir mem leketi istilâ edenlerin o memleket halkına yükledik leri vergi arasında hiç bir bağ kuramayız. Bu gibi bir muvazeneyi kurmak da caiz değildir. Çünkü garp âle minin nizamları ve yaşayışı ile şu yirminci asırda vu ku bulan her hangi bir yenilik; İslâmî hükümlerin yü rütülmesinde bir delil olamaz.

    Bu topluluk, İslâm'ın yüce ufuklarıyla kıyaslan dığı takdirde çok küçük kalır. Bugünkü yazarlarımı zın, İslâm'ın bazı hükümlerini XX. asırda cereyan eden hadiselerle mukayese ederek onları doğrulama ya çalışmaları; garp nizamlarının önünde bir şuur hezimetini tasvib etmekten başka bir şey olmasa ge rektir. Onlar İslâm için bir delil ileri sürdüklerini zan nederler. İslâm'ın ise bu gibi delillere ihtiyacı yoktur.
    İslâm, cizyenin karşılığı olarak zimmîleri zekât ve cihad gibi müslümanların yapmak mecburiyetinde ol dukları ibadetlerle mükellef kılmadığı gibi; İslâm ca miasının içinde onların iktisadî refahını da düşünür. Bazan müslümanlara haram kıldığı malları ve işleri onlara helâl kılmıştır. Meselâ, müslümanın içki ve do muz gibi necis şeyleri yemesi, içmesi, onlara sahip olması ve onlarla ticaret yapması haramdır. Böylece İslâm, bunları müslüman için birer mal olarak kabul etmez. Bunlar, çalınsa; hırsız, bundan sorumlu tutul maz. Ve eğer emanet olarak bırakıldığı yerden kay bolsa, emanetçi bundan mesul değildir. Fakat bu hü kümler, zikredilen bu malın müslümana ait olmasına göredir.

    Mal sahibi bir zimmî olduğu takdirde onu çalan, sorumludur... Emanetçi, onu ödemekle mükelleftir. Çünkü zimmîye göre onu kullanmak mubahtır. Bunun için İslâm, zimmî için onu muhafaza eder ve zimmî-nin inancına karışmaz.
    İslâm, zimmîlerin yalnız kanlarını, mallarını ve hürriyetlerini koruyup, bunları yapmakla iktifa ede rek onları kendi hallerine bırakmaz!... Resûlüllah -SA.V.- buyurur ki: «Zimmîyi öldüren, cennet kokusunu duymaz.» (47), «Bir zimmiye zulmeden veya gü cünden fazla yük yükletenin dâvacısıyım.»

    Evet İslâm, en açık ifadeyle onların, muhterem birer vatandaş olarak yaşamalarını, müslümanlarla aralarında sevgi bağlarının bulunmasını ve sosyal hak ların kendilerinden alınmamasını emreder. Bunun ne ticesi olarak bazı husûsî hallerde onları toplumdan ayırmaz, kendilerine mahsus bazı işleri yüklemez ve Amerika'da beyazların zencilere ve Güney Afrika'da renklilerin diğerlerine karşı yaptıkları muameleler gibi onları müslümanlar arasına karışmaktan menetmez!..

    İslâm bayrağı altında zimmîler, severler ve sevi lirler... Mutlak bir içtimaî hürriyet içerisinde yaşar lar... Müslümanların sevinç günlerine davet edilirler ve kendi sevinç günlerine de müslümanları davet ederler. Böylece her iki camia arasında karşılıklı sev gi, kuvvetleşir ve devam eder!..
    «Bugün, size temiz olanlar helâl kılındı. Kitap ve rilenlerin yemeği size helâl, sizin yemeğiniz de onla ra helâldir.»

    Burada zimmîlere karşı ilk müslümanların için deki husûsî hisleri belirtmek bakımından Hz. Peygam berin hayatından bir hadiseyi zikretmeyi uygun olur sanırım:
    Câbir bin Abdullah -R.A.- şöyle nakleder: Bir gün yanımızdan bir cenaze geçtiğinde Peygamber -S.A.V.-ayağa kalktı, biz de kalktık. Akabinden «Ya Resûlüllah,, o bir Yahûdî cenazesi idi» dediğimizde buyur dular ki; «O bir nefis değil midir? Bir cenazeyi gördü ğünüz zaman ayağa kalkınız.» (50)

    İşte bu, her türlü dîn taassubundan tamamen sıyrılmış bir şuurun îcabıdır... Araştırıcıları hayret ler içinde bırakan, İslâm'ın erişilmez yüceliğidir. Bu mevzuda sözü bağlamadan önce Hıristiyan bir Avru palının İslâm'ın daveti mevzuunda zikrettiği bazı fi kirlerini nakletmek isterim.
    W. Arnold, «İslâm'a Çağrı kitabında der ki ;

    «Şam, 637 yılında müslümanlarla sulh yaptığı za man, bu sulh ile yağma edilmekten ve sürülmekten emin olduğu gibi daha bir çok şartlara sahib oldu... Bunun akabinde bir çok Arap şehirleri, Şam'ı takib ettiler ve kısa bir zaman sonra Humus, Minbec ve daha bir çok şehirler anlaşmalar yaptılar ve Araplara tabi olmuş birer şehir haline geldiler. Hatta bu gibi şartlara uyarak Patrik, Kudüs'ü teslim etti. Rumlar, kendi dinlerine tabi olmayan İmparatorun sıkıştırıp, kendilerini dinlerinden çıkarmasından korktukları için, müslümanların kendilerine bahşettikleri dînî hürriyet dolayısiyle Roma İmparatorluğuna veya her hangi bir Hıristiyan hükümete tabi olmaktan ziyade İslâm tabiasına girmeyi tercih ettiler. Memleketlerini fetheden Roma ordularının yaptıkları korkunç mezâlim, müslü manların o yerleri kolaylıkla fethetmelerine sebep oldu.»

    «Müslümanların, cesaret dolu hamleleriyle istila ettikleri eski Bizans vilâyetleri, uzun asırlardan beri, aralarında bulunan Nastûri ve Ya'kubî fikirlerden do layı görmedikleri ve bilmedikleri müsamahayı gördü ler ve yaşadılar. Böylece hiç bir kimsenin taarruzuna uğramaksızın dinlerinin îcab ettirdiği her şeyi yap makta serbest bırakıldılar. Yalnız birbirlerine muhalif dinlerin salikleri arasında herhangi bir kargaşalığa sebep olmamak maksadiyle kendilerine konulan bazı kural ve kanunları istisna edebiliriz. İslâmî şuuru ze delememek için biribirine zıt bazı dînî fırkaların taas subunu aşırı hadde ulaştırmamak ve bu ayrılık mefhu munu feveran derecesine gelmekten kurtarmak için yine husûsî bazı tedbîri kurallar konmuştur. Arapların VII. asırda istilâ ettikleri yerleri, kendilerinden alacak ları cizye mukabilinde canlarını, mallarını ve mutlak surette dînî hürriyetlerini korumalarına bir göz atılır sa; bu sınırsız müsamaha altında, idarenin çok kuv vetli olmasının mümkün olabileceği gayet tabîî düşü nülebilir.»

    «Hıristiyanlara yükletilmiş bu vergiden gaye, bazı müsteşriklerin garezkâr ifadeleri gibi, Hıristiyanların İslâm'ı kabul etmekten imtina etmeleri sebebiyle on lardan alınan bir ceza değildir. Çünkü onlar, bu ver giyi diğer zimmîlerle beraber ödemektedirler. Ki on lar, İslâm'a tabi olmadıkları için orduya giremeyen ve böylece müslümanların kılıçlarının kefaleti altına sığınan gayr-i müslimlerdir...
    Hire'liler, daha önceden kararlaştırılmış cizyeyi verdikleri zaman: «Müslümanlardan ve gayri müslim-lerden kendilerine gelecek herhangi bir tecavüzden korunmaları» şartını koşmuşlardı.
    Halid bin Velid -R.A.-, Hire'nin civarında bulunan bazı şehirlerin halkıyla yaptığı anlaşmaya şu cümleyi kaydetmiştir: «Şayet sizi koruyabilirsek cizyeyi alırız. Aksi halde hiç bir şey almaya hakkımız yoktur...»
    Daha sonra yazar, yukarıda da söylediğimiz gibi Ebû Ubeyde hadisesine değinerek sözüne devam eder: «Cizye, müslüman oldukları takdirde yapmakla mükellef bulundukları askerî hizmetin karşılığı olarak, iktidar sahibi bütün erkeklere farz kılınmıştır...»

    «Şüphesiz ki, islâm ordusunun hizmetine giren herhangi bir Hıristiyan camiası, bu cizyeyi ödemekten muaf tutulur. Antakya civarında ikamet eden Hıristi yan Ceracime kabilesi, işte bu şekilde cizye vermek ten kurtulmuştur. Ki bu kabile, müslümanlarla anlaş ma yaparak cizyeden muaf tutulması ve fakat ganî-metten kendine düşen payın verilmesi şartıyla müslümanlara yardımcı olacağına ve gazalara iştirak ede ceğine söz verdi. Tıpkı bunun gibi Hicretin 22. yılın da islâm fütuhatının Kuzey İrana doğru ilerlediği bir sırada, bu memlekette yaşayan bir kabîle ile de aynı şekilde anlaşma yapılmış ve onlar, askerî hizmete mukabil cizye ödemekten muaf tutulmuşlardır.»
    Bu hıristiyan yazar, son asırlarda bu neviden ce reyan eden misalleri vermeye devam eder ve nihayet
    der ki :

    «Diğer yönden Mısır'lı çiftçiler, müslüman olduk ları halde askerî hizmetten muaf tutulmuşlar ve bu nun karşılığı olarak -Hıristiyanlara yapıldığı gibi- ken dilerinden cizye alınmıştır...»
    Daha önce de cizyenin mahiyeti hakkında hük mümüzü verdiğimiz gibi o, husûsî ve umûmî yönden İslâm'a saldırmak isteyenlerin iddialarını çürütmektedir.

    İslâm, diğer dinlere mensup olanlara ve hatta dinsizlere bile, müslümanlara veya başkalarına, ön ce kendi saldırmadıkça ne düşmanlık yapar, ne mal larına el koyar, ne de onlara harp açar. Hatta İslâm nizamı, İslâm'ın sonsuz bir ihtiramla koruduğu anlaş malar yoluyla, onlarla yardımlaşmaya müsamaha gösterir.

    Resûlüllâh -S.A.V.- bir çok anlaşmalar yapmış ve bazen bu anlaşmaları bizzat kâfirler arzu etmiş ol dukları halde, bu anlaşmaları kelimenin tam mânâ-siyle muhafaza etmiştir. Hatta karşı taraf anlaşmayı bozmadıkça kendilerinin de onu bozmalarına müsaade etmemiştir. Kur'an-î hükümler, sözleşmelerin ko runması hakkında kesin ve açık birer delildir. Bu mevzu, kısa da olsa üzerinde durmaya değer bir mevzudur. İslâm'ın milletler arası anlaşmalar mevzu undaki görüşünü şu âyet-i kerîme hülâsa etmekte dir :

    «Allah, din uğrunda sizinle savaşmayan, sizi yur dunuzdan çıkarmayan kimselere iyilik yapmanızı vs onlara karşı âdil davranmanızı yasak kılmaz. Doğru su Allah, âdil olanları sever. Allah, ancak sizinle din uğrunda savaşanları, sizi yurtlarınızdan çıkaranları ve çıkarılmanıza yardım edenleri dost edinmenizi ya sak eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalim dir.»

    devam edecek.......
    Konu mopsy tarafından (30-08-2010 Saat 01:53 AM ) değiştirilmiştir.

  2. #2
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.034
    Rep Gücü
    88647
    Selam!



    İşte bu ilâhî düstûra göre bütün insanlarla karşı lıklı muamele yapılır. Bu da, saldırmalarından emin olduğu takdirde insanî sevgi bağını muhafaza etmek ve beşeriyeti biribirine bağlayan rabıtaları kuvvetlen dirmek gayesiyle kendisine düşman kesilenlerle bile kuvvetli dostluk bağlarını kurar ve düşmanlığı orta dan kaldırır. Yukarıdaki âyetten önce diğer bir ilâhî hüküm vardır:
    «Allah'ın, sizinle düşmanlık gösterdiğiniz kimse ler arasında bir sevgi yaratması mümkündür. Allah, Kadirdir. Allah Bağışlayandır. Acıyandır...»

    Ahde vefa hakkında çok âyet-i Kerîmeler vardır. Biz onların bir kaçı ile iktifa edeceğiz.
    «Ahidleştiğiniz zaman Allah'ın ahdini yerine geti rin. Allah'ı kendinize kefil kılarak pekiştirdiğiniz ye minleri bozmayın. Allah, yaptıklarınızı şüphesiz bilir. Bir ümmetin diğerinden daha çok olmasından ötürü,aranızdaki yeminleri bozarak, ipliğini iyice eğirip kat ladıktan sonra bozan kadın gibi olmayın.»
    İslâm, bu âyetle ahde vefayı ve onu bozmamayı kesin olarak belirtilmiştir. Hilekârlıktan ve verilen sözde durmaktan sakındırmıştır. «Bir ümmetin diğer bir ümmetten daha çok olmasını» sebep göstererek bunları mubah görmek, İslâm'ın hükümlerine zıtdır. Bu, aldatıcı ve yalancı siyaset adamlarının beyan et tikleri özürden başka bir şey değildir. Ki onlar, «Mem leket menfaati îcabıdır» gerekçesiyle yalanı ve veri len sözü bozmayı mubah görürler. İşte İslâm, bunu şiddetle meneder. Hatta daha önce verilen ahdi, müslüman kardeşlerine yardım etmek için bile boz masını caiz görmez. Şartlar, düşmanlar tarafından ko runmuş olduğu müddetçe; böyle bir ahdi bozmak, İslâmi hükümlere göre yasaktır.

    «... Dîn uğrunda yardım isterlerse aranızda an laşma olan milletten başkasına karşı onlara yardım etmeniz gerekir...» (54) İşte bu âyet, ahde vefayı öy le bir dereceye çıkarmıştır ki; kelimeler bunu izah tan âciz kalır...

    Bunlar birer nazariye veya hayalî birer misal de ğil müslümanların hayatında ve milletler arası bağ larında birer canlı olaydır. İslam tarihinde bu mevzu ile ilgili çok vesikalar vardır. Fakat biz burada sade ce bazılarıyle iktifa edeceğiz :

    Huzeyfe bin Yemân -R.A.- der ki: Şu sebepten Bedir muharebesine iştirak edemedim: Ebû Huseyl ile beraber yola çıkmıştık. Yolda Kureyş müşrikleri bizi yakalayarak «Siz Muhammed'e iltihak etmek mi istiyorsunuz?» diye sorduklarında «Hayır!.. Biz Medine'ye gidiyoruz» dedik. Bunun üzerine Medineye git memiz ve Hz. Peygamberle birlikte muharebe etme miz için bizden yemin istediler. Biz de yemîn ettik ve yolumuza devam ettik. Bu arada Resûlüllaha gelerek hikâyeyi anlatınca; bize «Gidiniz!.. Biz, onlara verdi ğiniz sözde durur ve karşılarında Allah'a sığınırız» dedi,

    Resûlüllah -S.A.V.- in azatlısı Ebû Râfi' der ki : Kureyşlilerin elçisi olarak Resûlüllah'a geldiğim ve onu gördüğüm zaman; müslüman oldum ve Yâ Re sûlüllah!.. Ben artık onlara dönmeyeceğim dedim. Bu nun üzerine Resûlüllah -S.A.V.- buyurdu ki: «Ben ne ende ihanet ederim, ne de elçi tutarım. Fakat onlara dön. Şayet şu anda kalbinde bulunan şey, o zaman bulunursa; dönebilirsin...»

    Süheyl bin Ömer, Resûllüllah -S.A.V.- ile Hudeybiye sulhunu müzâkere ettiği bir sırada henüz sulhnâme, Resûlüllah -S.A.V.- tarafından imzalanmadan Ebû Cendel bin Süheyl, boynunda zincirler olduğu halde kâfirlerden kaçarak çıkageldi. Süheyl, oğlunu görünce ayağa kalkıp boynundaki zincirleri tuttu ve Resûlüllah'a hitaben «Yâ Muhammed -S.A.V.- !... Ara mızda anlaşma yapılmış durumdadır. Bunu geri vermelisin.» deyince; Resûlüllah -S.A.V.- «Doğrusun!..» dedi. Bunun üzerine Ebû Cendel -R.A.-in; «Ey müslümanlar!.. Dînin uğrunda öldürülmem için mi müşrik ler arasına gönderiliyorum?» hitabına rağmen bir fay da görmemiş ve Resûlüllah, her ne kadar anlaşmayı imzalamamışsa da yine bu anlaşmanın şartlarına uya rak onu müşriklere iade etmişti.

    Ve son olarak: İslâm camiası, inanış, ırk, renk ve milliyet farkı gözetmeksizin; İslâm topraklarında yaşıyan bütün vatandaşlara mutlak adaleti temin eder... Ve bu sıfatla eski veya yeni hiç bir toplumun erişemediği seviyeye yükselir. Tarihî vakıaların teyîd ettiği bu hakîkati belirten pek çok ilâhî hükümler de vardır.

    Meselâ; Kur'ân-ı Kerim, adaletten bahseder ve bu adaletin, insanlar arasındaki adalet olduğunu bil dirir.
    «Hiç şüphesiz Allah size, emanetleri ehline tes lim etmenizi ve İnsanlar arasında hükmettiğiniz za man adaletle hükmetmenizi emreder.» (55)
    Sonra cemiyette inkâr edilmesi mümkün olma yan müsamaha ve iltimaslardan... Akrabalık ve dost luk münasebetlerinin doğurduğu iltimaslardan... Düş manlık ve nefret duygularının sebep olduğu tek ta raflılıktan bahsederek adalet düsturunun bozulma ması için bu gibi fikirlerin tamamen atılmasını emre der.

    «... Konuştuğunuzda, -akraba bile olsa- sözünüz de âdil...» (56) «... Bir millete olan öfkeniz, sizi ada letsizliğe sürüklemesin. Âdil olun. Bu, Allah'a karşı gel mekten sakınmaya daha yakındır.» (57)
    Sevgi ve düşmanlık gibi hislerin, dengesini boz madığı ve akrabalık ile nefretin, esaslarını değiştir mediği mutlak adalet, işte bu adalettir... Adalet!.. Fertler arasındaki bağ ve münasebetlerden ve millet ler arasındaki buğuzdan müteessir olmayan adalet... Müslümanlarla aralarında kin olsa bile diğer kavim lerin veya milletlerin kendisinden istifade ettiği haseb, neseb, mal ve şan gibi hisler dolayısiyle bir ayı rım yapılmaksızın bütün İslâm ümmetinin teker teker kendisinden istifade ettiği adalet...

    İşte bu, adalet yönünden şu âna kadar hiç bir beşerî kanunun ve hiç bir dahilî kuralın erişemediği bir zirvedir. Bunun aksini iddia edenler, milletler ara sındaki kuvvetlerin zayıflara karşı olan adaletine ve harbeden kitlelerin bir birleri arasında cereyan eden adalete dikkat buyursunlar... Sonra Birleşmiş Milletler'deki beyazların kızılderililere karşı ve Güney Af-rika'daki beyazların, renklilere karşı tatbik ettikleri adaleti gözden geçirsinler... Bunlara işaret kâfidir. Çünkü bütün bunlar, hemen her insanın bildiği günün olaylarıdır. Önemli taraf şudur: İslâm adaleti, mücerred birer nazariyeden ibaret değildir. Bilâkis o, yo lunu hayatın vakıaları arasından seçmiştir.

    Halife Hz. Ali bin Ebî -R.A.-, bir gün kaftanını kaybetmiş ve sonra da onu bir hıristiyanın yanında bulmuştu. Bunun üzerine hıristiyanı, Kadı Şüreyh'a götürerek: «O benim kaftanımdır. Ne sattım, ne de hibe ettim» dedi. Bunun üzerine Şüreyh hıristiyana, Emirulmü'minîn bu sözleriyle ilgili bazı sorular sordu. Dedi ki: «Emirül Mü'min bence yalancı değildir. Fa kat bu benim kaftanımdır!..» Şüreyh; Hz. Ali'ye dön dü ve sordu: «Yâ Emir el-Mü'minin! Bir delilin var mıdır?» Hz. Ali -R.A.- gülümseyerek, «Şüreyh doğru dur, elimde bir delilim yoktur» deyince kaftanın hıris tiyana ait olduğu hükmü verildi ve Emir-ül-Mü'minîn'in gözleri önünde hıristiyan, kaftanı aldı ve yürüdü. Fa kat hıristiyan bir kaç adım ilerledikten sonra geri dö nerek dedi ki; «Ben inanıyorum ki bunlar, ancak Pey gamberlerin getirdiği hükümlerdir... EmirÜl-Mü'minîn beni kendi kadısına sevketsin ve onun aleyhinde hü küm verilsin!.. Allah'tan başka tapılacak bir mâbud olmadığına ve Muhammed -S.A.V.- in O'nun kulu ve Resulü olduğuna şehadet ederim. Yâ Emir-el-Mü'minin! Kaftan senindir. Sen ordunla beraber Sıffîn'e gi derken orduyu tâkib ettim ve kaftan o zaman senden düşmüştü. «Hz. Ali, «Madem ki sen müslüman oldun o, senin olsun...» dedi.

    Mısır Valisi Amr bin Âs'ın oğlu, bir gün Mısır kıb-tîlerinden birisiyle kendi atı üzerinde müsabaka yap mış ve yenilmişti. Müslüman bir valinin oğluna bu yenilgi ağır gelmiş ve rakibini «Al!.. Ben en şeref lilerin oğluyum» diyerek kamçılamıştı. Hadise müslü-manların halifesi Hz. Ömer'e Hac mevsiminde arz edi lince Hz. Ömer, kendi kamçısını Kıbtî'ye vererek «Al, en şereflilerin oğluna vur! demiş ve Amr bin Âs'a şu meşhur sözünü söylemişti. «Annelerinden hür doğan insanları siz ne zaman köle yaptınız?...» Hatta halife, Mısırlının sadece Amr bin Âs'ın oğluna vurmakla ik tifa etmemesini, onun babasına da vurmasını iste mişti. Çünkü babasının şan ve şerefi olmasaydı, o bu nu yapmaya cesaret edemiyecekti. Fakat kıptî bunu reddetti ve sadece kendisine vuran kimseden kendi hesabına kısas yapmakla iktifa etti...
    W. Arnold'un «İslâm'a davet» kitabından daha önce de iktibas ettiğimiz gibi, «Humuslular, şehrin kapılarını Heraklius ordusuna kapatmışlar ve fakat müslümanlara velayetleri ve adaletlerinin kendileri için onların zulmünden ve kininden daha hoş olduğu nu bildirmişlerdir.»

    İslâm adaleti, belli ve ferdî kaidelere münhasır değildir. Her türlü müsamaha ve iltimastan mücer-red, insanî adaleti herkesten daha önce tatbik etme si îcab eden İslâmî toplumun, fertler, cemiyetler ve milletler üzerine vaz'ettiği umûmî birer kural ve sağ lam birer yoldan başka bir şey değildir.

    Beşeriyetin tek esasa bağlanması hususunda İs lâm'ın düşünüşü... Irk, renk ve vatan taassubunu reddedişi... Bütün dinlerde dînin birliğine inanışı... Ay rılık ve düşmanlık fikirleri olmaksızın bütün millet ve fırkalarla yardımlaşmaya hazır olduğunu bildirmesi... Dîn'e çağrı inanış ve ibadet hürriyeti hususunda mü dafaa, harp ve husumet sebeplerini kısıtlaması... Mazlumlardan zulmü defetmek ve yer yüzünden bozgunculuğu kaldırmak için vaz'ettiği kuralları... Harp lere sebep olarak gösterilen iktisadî meseleleri orta dan kaldırması... Ve herkes için mutlak sosyal ada leti temin etmesi... İşte bütün bu hususiyetler. İslâm nizamını, cihanşümul ve İslâmî toplumu, bir ırk veya bir fırkaya bağlamayan müstesna bir toplum haline getirmektedir.
    İslâm Semavî akideye dayanarak ahlâka ve ah lâkî unsurlara çok büyük bir önem verdiği gibi insan ruhunu hayra, yükselmeye ve olgunluğa davet etmek suretiyle geliştirip zirveye yükseltir. İslâm, eski ve ye ni asırlarda beşeriyetin gördüğü ve bilindiği içtimaî zulmün nevilerinde kendine benzeyen hiç bir nizam olmadığı için İslâmî sosyal nizam şeklinde tanınır.

    İslâmî toplum, açık ve hür bir cemiyettir!.. Her ferd her toplum ve her millet, hiç bir izne ve hiç bir kayd-ü şarta ihtiyaç hissetmeksizin ve fakat dîne da vet ve inanış hususunda mensuplarına eziyetten ve yer yüzünde bozgunculuk çıkarmakla insanlara zulm etmekten imtina etmek şartıyle bu camiaya iltihak edebilir ve onun birer ferdi gibi yaşayabilir.

    Irk, renk, dil, coğrafi hudutlar ve hatta dînî taas sup bile İslâm toplumuna girmeye manî değildir. Hiç bir din adamından veya bir kâhinden izin almaksızın her insan; Allah'tan başka tapılacak bir mâbud olma dığına ve Muhammed -S.A.V.- in, Allah'ın Resulü olduğuna şehadet edebilir. Şu halde o, bir müslümandır ve Âbâ ü cedlerinden beri İslâm'da hakkı olan müslümanların, islâm vatanında sahib oldukları bütün haklara sahiptir. Ve yer yüzündeki her müslüman, hiç bir hakimden veya polisten izin almaksızın ve hiç pasaport ve hudutta hiç bir duraklama da olmaksızın, islâm vatanına girebilir, ondan çıkabilir ve o hükmün altındaki bütün yerleri dolaşabilir!... Müslüman olma sa bile her insan da, inanç ve ibadet hürriyeti, kan ve malı, toplumun hayatını tanzim eden kanunlara itaat ettiği müddetçe, işçi olsun veya işten âciz ol sun, rızkı korunmuş olduğu halde; İslâm vatanının her köşesinde kalmaya hak kazanır. Bu, tıpkı o top raklarda yaşayan müslümanlar gibidir. Müslüman ol mayan her devlet de yer yüzünde sulhu temin için, düşmanlığı ve kini silip süpürmek için müslüman dev letle anlaşmak suretiyle yardımlaşabilir ve kendisi bu anlaşmayı bozmadığı müddetçe müslüman devletin de buna sadık kalacağından emîn olabilir.
    İslâm nizamından başka hiç bir yerde buna ben zer bir cemiyet bulunamaz!., isteyen, şu zamanda bu lunan bütün cemiyetleri incelesin ve mukayese et sin!.. Meselâ :

    Yahûdî Toplumu :
    Yahûdî cemiyeti, israillilerden başka kimseyi ara sına kabul etmeyen kilitli bir cemiyettir. Onlarca din ve milliyet aynı şeydir, işte bunun için diğer milliyet lere mensup olanlara kapılarını kapatmıştır ki, bu se beple her hangi bir zamanda onun, cihanşümul ol masına imkân yoktur.

    Hindu Toplumu :
    Hindu Toplumu da tıpkı Yahûdî toplumu gibi kilit lidir. Çünkü Brahmanizm'in, bu toplumu muhtelif kastlara ayırması, bu kastları biribirinden tamamen uzak laştırması ve âdeta bu kastlar arasında demirden perdeler koyması; Hintli olmayanların Hint dinlerine tâbi olmasına ve kapılarını herkese açık bulunduran cihanşümul bir toplumun ana unsuru olan cihanşü mul kardeşlik fikrinin kurulmasına mâni olmaktadır... Hindistan, istikbalde dünya siyasetine ne kadar işti rak ederse etsin, servet ve nüfus bakımından ne ka dar zengin olursa olsun, yine beşeriyetten uzak, ayrı ve müstakil bir toplum halinde kalacaktır. Çünkü, Hindu cemiyeti, kuralları itibariyle canlanmaya ve ge lişmeye imkânı olmayan, kapıları kapanmış bir top lum durumundadır. Bu toplum insan tabakaları ara sında taşlaşmış perdeler ve manialar vaz'eden Brah manizm'den ve ona tabi dinlerden temizlenmedikçe; beşeriyet hayatında hiç bir rolü olmayacaktır!..

    Hıristiyan Toplumu :
    Hıristiyanlık, -eğer tâbiri caizse- hıristiyan toplu muna hakim değildir. Ve bu toplumdaki nizamlar, akideye değil, esas itibariyle sonradan vaz'edilen ka nunlara dayanmaktadır. Zira inanç, toplumdan ayrı olarak, sadece ferdin içinde kalmaya mahkûmdur. İç timaî nizam, iç huzura ve imana dayanmadığı müd detçe; onun, insana kendi içinden gelen sese kulak verip ona göre hareket etmesi fırsatını vermiyeceği muhakkak ve tabiîdir!., işte Hıristiyan âlemi diye ad landırılan bu toplumda meydana gelen îman ve ni zam ayrılığı; toplumu din tesiriyle fışkıran yüce fikir leri yaşatmaktan mahrum ettiği gibi ferdi de, gölge sinde yaşadığı nizamla iç huzurunu bir birine bağla maktan mahrum etmiştir. Şüphesiz ki bu Hıristiyan âleminde zaruri bir durumdur. Çünkü Hıristiyanlık, toplumu kanunî yoldan nizamlaştıracak bir yolu teminatı altına almamıştır. İşte bunun için Hıristiyanlığın, İnsani müsamahaya bütün çağrısı boşa gitmiş ve coğ rafî hudutları içerisinde ayrı bir milliyetçilik ruhu ile fışkıran çirkin sömürgecilik ruhu, ona galip gelmiş tir. Marksizm, her ne kadar Kapitalizm ile sömürgeci lik arasındaki bağları anlatıyor ve onları birbirine bağlamak istiyorsa da şüphesizdir ki, Milliyetçilik ru hu olmadan yalnız başına kapitalizm, insanların bildi ği ve esasında da böyle olduğu sömürgecilik nizamını kurmağa muktedir değildir!..

    Komünizmin Toplumu :
    Komünizm toplumu, unsurî bir taassuba ve coğ rafî sınırlara dayanmadığı ve fakat bir mefkureye da yandığı için bir yönden İslâmî topluma benzer... Fa kat bu günkü durumda, bunun da etrafı demir halka larla çevrili olması, öğretilerinde sınıflar arası kin ruhunu alevlendiren her türlü insanî hoşgörürlükten mücerret bulunması ve din ruhunu ve bu ruhun, in sanın iç âlemine tesirini inkâr etmesi dolayısıyle ka palı bir toplum sayılır,

    Ve işte, İslâmî toplumla Komünizm toplumu ara sındaki en önemli ve bariz ayrılık noktası... İnanış hürriyeti!. Daha önce de izah ettiğimiz gibi, İslâmî toplum, her tarafı açık bir toplumdur... Her türlü inanç, mezhep ve fikir, onun gölgesinde yaşamaya muktedirdir... Baskı kurulmasının veya yaşamasının ana unsurlarından değildir... Polis veya ordu kuvveti ile kendini korumaz... Kendine tâbi olmayanları kor kutmaz, sıkıştırmaz, toprağından kovmaz, Sibirya karları arasına sürmez ve onları istismar etmez!.. Çün kü O, akîdeye, îmana ve bunun gölgesinde yaşayan her insanın, bu akîdeye dayanan nizama uymasına dayanmaktadır!.. İşte bunun için İslâm camiası, en ufak bir engel ve bağ olmaksızın bütün müslümanlara açık olduğu gibi her türlü ırk, renk ve millete tabi olanlara, hatta müslümanların himayesine giren gayr-i müslimlere de tamamen açıktır. Bütün bunlarla bera ber bir müşrikin de, İslâm vatanında îcar isteme ve alma hakkı olduğu gibi bu durumda müslüman devle tin de kendisini korumasından ve korunması için ih tiyacı olduğu şeyleri kendisine temin edeceğinden emin olabilir!..
    Ey Muhammed! Puta tapanlardan biri sana sığı nırsa, o, Allah'ın sözünü dinleyinceye kadar kabul et. Sonra onu güven içinde olacağı yere ulaştır...»

    Bir ilâh vahyine dayansa bile bütün insanların, yalnız bir mezhebe göre ibadet etmelerine imkân ol madığından fikir ve inanç bakımından kendi muhalif lerine, gölgesinde emin ve serbest yaşama hakkı ve ren açık, hür ve cihanşümul bir toplumun, cihanşümul her hangi bir çağrısının muvaffak olmaması ihtimali bile yoktur.

    Komünizm'in esaslarına uymayan ve fakat komü nizm toplumunda yaşayan kimselerin yaşama hakkın dan mahrum edilmesi; onları en önemli bir fırsattan mahrum etmek demektir. Cihanşümul bir toplumda ise, bütün inançlar, bütün mezhepler, bütün ırk ve renkler yürürlüktedir!..
    Şu halde anlaşılmıştır ki :

    YALNIZ İSLÂM CAMİASI, HÜR BİR DÜNYAYI KAPLAYAN CİHANŞÜMUL BİR CAMİADIR... VE YAL NIZ O, BEŞERİYETİN BARIŞ, İSTİKRAR VE EMNİYET İÇİNDE SERBESTÇE YAŞAMASINI TEMİN EDEN TEK YOLDUR!..
    (59) Et-Tevbe, 6

    SEYYİD KUTUB
    Yegane Dünya Nizamı İslam/NUR YAYINLARI

Benzer Konular

  1. İttihad-ı İslam (İslâm Birliği) ve Bediüzzaman
    ahmetsecer Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 11-05-2010, 02:37 PM
  2. izdivaç edelim biz sosyal sosyal..:))
    Guney Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 02-05-2010, 08:53 AM
  3. Yorum: 0
    Son mesaj: 18-02-2010, 10:08 PM
  4. Sosyal Fobi + Sosyal Fobi Testi
    Apollonius Tarafından Ruh Sağlığı (Psikoloji) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 19-01-2010, 11:18 AM
  5. 'Ilımlı İslam' İslam'dan çıkışın dinidir
    YukseLL Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 06-05-2008, 01:13 PM
Yukarı Çık