Selam!

İslâm dininin inanç, haram-helal ve ahlâk ilkelerinin ana kaynağı Kur’an-ı Kerîm’dir. Kur’an Tanrı tarafından Cebrail isimli melek aracılığı ile niteliği bilinmeyen bir şekilde son Peygamber Hz. Muhammed (SAS)’e gönderilen Mushaf (adı verilen sayfa)’lara yazılan, tevatür ile (yani yalan üzerine anlaşmaları mümkün olmayan toplulukların anlatımıyla) iletilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nâs suresiyle biten, benzersiz (mu’ciz) Arapça bir eserdir. Hz. Peygamber 40 yaşına geldiği zaman ilk olarak Alâk suresinin Oku! diye başlayan birinciden beşinciye kadar devam eden ayetlerle K. Kerim inmeye başladı, Mekke’de inen ayetlere Mekkî, Medine’de inen ayetlere Medenî ayetler denildi. O günkü kısıtlı imkânlara rağmen vahiy kâtipleri tarafından yazıldı ve hafızlar tarafından da ezberlendi. Hz. Peygamber’in vefatından sonra yapılan Yemame savaşında birçok hafız sahabîlerin şehit olması üzerine Hz. Ebubekir döneminde bir kitap haline getirildi (Bak. A.V. Ecer, İslâm Tarihi Dersleri-II (Dört Halife Dönemi), Kayseri 2000, 43-48). Hz. Osman döneminde belli bir miktarda çoğaltıldı. Ancak Hz. Peygamber zamanında Arap alfabesinin yetersiz oluşu, yazı yazmayı kolaylaştıran araçların (kâğıt, kalem, mürekkep gibi) bulunmayışı sebepleriyle K. Kerîm’in korunması ve yeni kuşaklara nakledilmesi için hafızlık teşvik edildi. Kur’an-ı Kerîm’in Arapça olarak ezberlenmesi demek olan hafızlığın amacı Kur’an’ın kaybolmaması, farklı okumalara imkân verilmemesine yönelikti. Üstelik Kur’an’ın ezberlenmesinin teşvik edildiği toplum Kur’an dilini biliyor ve Kur’an’ı anlıyorlardu. Günümüzde Kur’an metninin yok olması, kaybolması, eksilmesi… gibi herhangi bir tehlike yoktur. Ayrıca K. Kerîm bazı bilginlerin işaret ettikleri üzere üstün bir edebî ifade gücüne sahip olmakla birlikte bu hususun “… Onun anlaşılabilirliğinin esasını teşkil etmektedir (Bk. T. Görgün, “Kur’an”, TDVİA, XVI, 388-389)” Esasen anlaşılamaz sayılması Kur’an’ın iniş sebebine de aykırı olurdu.



Toplumumuzda Kur’an okumayı belirli merasimlere tahsis edenler, okunmasını engelleyici kural koyanlar vardır. Bunlar Kur’an’ın ruhuna ve Yüce Tanrı’nın muradına aykırıdır. Zira Kur’an Yüce Tanrı tarafından “okunacak kitap” olarak gönderilmiştir.

K. Kerîm evrensel bir dinin ana kaynağıdır. Onu bu evrensellik özelliği sebebiyle Müslüman, kâfir, kitap ehli, ateist… herkesin okumasına bir engel konulamaz. Meselâ Kur’an’ın abdestsiz ele alınması ve okunmasını yasaklayan –saygı gereği olmanın dışında- bir dinî gerekçe yoktur. Bu konuda delil olarak Hz. Ömer’in Müslüman olması olayında ilk İslâm Tarihi tarihçilerinden İbni İshak (öl. 704), İbn Hışâm (öl. 833), Taberî (öl. 923)… gibilerinin yazdıkları gösterilmektedir. Hz. Ömer, Hz. Peygamber’i öldürmeye giderken yön değiştirerek kız kardeşinin evine yönelir ve eniştesini döver. Kız kardeşinin tepkisi karşısında pişmanlık duyar ve okudukları şeyin kendisine verilmesini ister. Kız kardeşi ise şöyle der:

- Sen pissin, ona ancak temiz olanlar dokunabilir. Boy abdesti al, ondan sonra vereyim.

Anlatılanlara göre Hz. Ömer denileni yapar ve okudukları Kur’an sayfasını alır, etkilenir ve Müslüman olur. Ancak bu rivayet (anlatı) birkaç yanlışı taşımaktadır. Buradan Kur’an’ın kâfire ve abdestsiz olana verilemeyeceği anlayışı çıkar ki İslâm dininin ve Kur’an’ın evrenselliği ilkesine aykırıdır. Kâfir Kur’an’ı okumadan nasıl Müslüman olacaktır ve İslâm dini nasıl yayılacaktır? Ayrıca bu olaydaki uygulama Kur’an’a aykırıdır. Zira Tevbe suresinin 28. ayetinde “Ey inananlar, müşrikler (yani Tanrı’ya ortak koşanlar – manevî bakımdan) pis (necis) tirler” uyarısı vardır. O sırada Hz. Ömer müşrik idi ve ne kadar yıkanırsa yıkansın manevî bakımdan temiz olamazdı. Ayrıca bu olay tarihî kronolojiye aykırıdır. Hz. Ömer Mekke’de Müslüman oldu. Fakat namaz ve boy abdesti ile ilgili ayetler Medine’de indi. Bu olay doğru olamaz (Bkz. A.V. Ecer, İslâm Tarihi Dersleri, I, Kayseri 1971, Başlangıç; S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, İst. 1989, II, 474-484; H. Atay, “Kur’an ve Temizlik”, E.Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, Kayseri 1985, Sayı 2, 13-61…)

Abdestsiz Kur’an’ın ele alınamayacağı, okunamayacağı anlayışında olanların ikinci delili Vakıa suresi’nin 79. “Ona arınmış (temiz) olanlardan başkası dokunamaz” ayetidir. Tefsir bilginleri bu ayetin insanlarla ilgisinin olmadığını, arınmış olanlardan meleklerin kastedildiğini yazmaktadırlar. Ancak Türk Milleti olarak bizler K. Kerîm’e geleneklerimiz gereği saygı duyduğumuzdan göbekten yukarı tutarız, kitaplığımızın en üst tarafına koyarız, üstüne kılıf geçiririz. Bütün bunlar Kur’an’ın okunmasını engellemek için değil, saygı gereğidir.

Kur’an’ın okunmasını engelleyici hiçbir gerekçe (abdestsiz olmak, başı açık olmak, odada resim bulunması, yatakta olmak, kâfir olmak, yolda olmak, hayızlı olmak, ayakta olmak… gibi) dinî bakımdan ileri sürülemez. Önemli olan Kur’an’ı okuyup Tanrı’nın emirlerini anlamaya çalışmaktır.

Yüce Tanrı Kur’an okumayı, namaz kılmaktan önce emretmiştir. Okumaktan maksat anlamadan okumak, Japon’un Japonca dışında, Arnavut’un Arnavutça dışında bir dil ile daha açık bir ifadeyle Arapça bilmeyenin Arapça olarak okuması değildir. Zira Kur’an’ın Arapça olarak gönderilmesinin sebebi Hz. Muhammed (SAS)’in Arap toplumunda bulunması ve anlaşılması içindir. Yüce Tanrı İbrahim suresinin 4. ayetinde “Kendilerine apaçık anlatabilsin diye her peygamberi kendi milletinin diliyle gönderdik…” buyrulur. Kur’an’ın Arapça gönderilmesinin gerekçesi de budur. Yoksa Arapçanın diğer dillere ilâhî bir üstünlüğü (Tanrı’nın sadece Arapça bildiği gibi) yoktur. Yüce Tanrı Meryem (XIX) suresinin 97. ayetinde Hz. Peygamber’e hitaben “Biz Kur’an’ı saygılı olanları muştulaman ve inatçı toplumu uyarman için senin dilinde indirerek kolaylaştırdık” buyurarak Kur’an’ın Arapça inişinin sebebinin Hz. Peygamber’in Arap toplumu içinde bulunmasına bağlar. Kur’an’ın Hz. Peygamber’in dilinin Arapça olması ne Arap milletinin üstünlüğünden ne de Arapçanın faziletindendir. Kur’an’ın ilk muhatapları olan Arapların anlamalarını sağlamak içindir. Zira Kur’an anlaşılmak, okunmak, ayetleri üzerinde düşünülmek (tedebbür edilmek) muhtevasına (içeriğine) inanılmak ve uygulanmak üzere gönderilmiştir. K. Kerîm’de bu konuyla ilgili (Bak. A.V. Ecer, Dinimiz İçin Dilimiz, Kayseri 2001, 25 vd.) birçok ayetler vardır. Bu ayetlerden birkaçına dikkatinizi çekmek isterim:

“Biz onu düşünürsünüz diye Arapça Kur’an olarak indirdik
(Yusuf suresi/4)

“Biz düşünüp öğüt alırlar diye Kur’an’ı senin dilinde indirerek kolayca anlaşılmasını sağladık
(Duhân suresi/58)

“Apaçık Kitaba andolsun ki, Biz anlamanız (akletmeniz) için Kur’an’ı Arapça bir kitap yaptık
(Zuhruf suresi/2-3)”

Kur’an bizlere okumamız, düşünmemiz, öğüt almamız için gönderildiğini şöyle anlatır:
”Ey Muhammed! Sana indirdiğimiz bu kitap mübarektir, ayetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar
(Sâd suresi/29)”

Kur’an’dan öğüt almak, Kur’an’ı düşünmek onu anlamakla mümkündür. İnsanlar bir şeyi kendi dilleriyle olursa anlarlar ve kendi dilleriyle aklederler. Bu nedenle Kur’an’ın her farklı toplumun kendi diline yapılmış olan çevirilerini okumaları, Tanrı’nın haram ve helâl kıldıklarını dinlerinin asıl kaynağından öğrenmeleri doğru olandır. O halde Kur’an’ın tercümelerini okumak, namaz kadar önemli bir ibadettir. Zira dinin ilkelerini anlamadan ibadet nasıl olur? (Bak. İbrahim suresi/4). Peygamberimizin Kur’an’ı okumaya ve ezberlemeye özendirmesi Kur’an’ın korunması olduğu kadar içeriğinin anlaşılması, öğrenilmesine yöneliktir, yoksa anlamadan okumak, rahmetli Mehmet Akif Ersoy’un işaret ettiği gibi her gün ezber okumak, yaprağına bakmak, mezarlıkta okumak, fal bakmak, çocuklarına torunlarına isim bulmak… için gelmemiştir.

Kur’an’ın okunması namazdan daha önce emredilen temel bir ibadettir (Bak. Müzzemmil suresi/1-4). Müslümanların Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumaları farzdır. Toplumumuzun birçoğu Kur’an okumanın namazdan da önemli ve öncelikli farz ibadetlerden olduğunu bilmemektedir. Son yüzyıl içinde bu konuda olumlu adımlar atılmış olmakla beraber, çalışmaların yeterli olmadığı görülmektedir. Yazımı sonlandırmak zorunda olduğum için değerli ilahiyatçı bilim adamlarımızdan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün kitaplarındaki aynı konu ile ilgili (Bak. Y. Nuri Öztürk, İslâm Nasıl Yozlaştırıldı, İstanbul 2000, 388 vd., 484 vd.; Allah İle Aldatmak, İstanbul 2008, 165-167) çarpıcı cümlelerini aktarıyorum:

“Kur’an’ın tümünü anlamını bilerek okumak her Müslüman için farzdır. Namazdan önce ve namazdan daha önemli bir farzdır… Namaz kılmak ne ise Kur’an okumak da odur, hattâ Kur’an okumak namazdan, namaz kılmaktan daha değerli ve daha erdiricidir. Şöyle diyebiliriz: Namaz kılmamak ne ise Kur’an okumamak ta odur, hattâ Kur’an okumamak daha da yıkıcıdır. Sadece Kur’an okuyup namaz kılmayanın durumu, sadece namaz kılıp Kur’an okumayanın durumundan iyidir.”

Bütün Müslümanların Kur’an’ı Kerim’in anlamının kendi dilleriyle okumaları, anlamaları haliyle dinî anlayışlarda birlik, beraberlik oluşacaktır. Yanlış düşünceler ve uygulamalar ortadan kalkacaktır.

Yrd. Doç. Dr. A. Vehbi ECER
Erciyes Ü. Emekli Öğr. Üyesi
İSLAM HUKUKU SAYFASI | Kur