Tatbikattan Kaldırılan Mürşide Tabiiyet, Huşû ve Namaz

Sadece İslâm’ın beş şartını tatbik ederek gerçekten dînini yaşadığını zanneden çok insan vardır. Dînin yegane kaynağı Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman bunun imkansız olduğunu görüyoruz. Özellikle günümüz dîn adamlarının çokça göz ardı ettiği bir hakikat vardır: Mürşide tâbiiyet. Tâbiiyet dîn tatbikatından çıkartılmış durumda. Tâbiiyet yoksa dînin yaşanması mümkün değildir.

Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V) 14 asır evvel şöyle buyuruyor: “Benim ümmetim içerisinde ilk kaldırılacak şey huşû, sonra da namazdır.”
Hadîs-i şerifteki bu huşûnun nasıl oluştuğunu bir kere daha Kur’ân-ı Kerim âyetleriyle dile getirelim. Ve hadîs-i şerifteki bu namaz da aslında bizi mürşide ulaştıran namazdır.

Öyleyse eski ümmetlerin başına gelen olay bugün İslâm âleminin de başına gelmiş durumdadır. Şu anda dîn tatbikatında ne Allah’a ulaşma dileği var ne de tâbiiyet. Bu ikisinin yokluğu dîni yaşanmaz hale getirmektedir.
“Allah’la kul arasına kimse giremez” diyorlar. Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman: Allahû Tealâ, bizzat Kendisiyle kulları arasında her bir seviyede Nebîlerin yaşadığı dönemlere, asâleten devrin imamı olarak Nebîleri vazifeli kılmıştır.

21 / ENBİYÂ - 73: Ve cealnâhum eimmeten yehdûne bi emrinâ ve evhaynâ ileyhim fi’lel hayrâti ve ikâmes salâti ve îtâez zekâh(zekâti), ve kânû lenâ âbidîn(âbidîne).
Ve onları, emrimizle hidayete erdiren (ölmeden önce ruhları Allah'a ulaştıran) imamlar kıldık. Ve onlara, hayırlar işlemeyi, namaz kılmayı ve zekât vermeyi vahyettik. Ve onlar, Bize kul oldular.



Nebîler her zaman parçasında yoktur, her kavimde de yoktur. Ama Allahû Tealâ bütün insanların mutlu olmasını istiyor ve insanların mutluluğu, babamız İbrahim’ in hanif dini, Arapça adıyla İslam’ın 7 safha ve 4 teslimden oluştuğunu ve bu 7 safha 4 teslimi yaşamakla ancak mutluluğa ulaşabileceğimizi Allahû Tealâ âyetlerle bize bildiriyor.

Öyleyse sadece mutluluk, huzur, bir kavmin dîni nebîden öğrenmesiyle değil, tüm insanların hanif dînini yaşamasıyla mümkündür.

Nebîlerin olmadığı dönemlerde Allahû Tealâ her kavmin içerisinde resûlleri vazifeli kılmıştır. Zaman itibariyle kavim resûlleri arasında bir kesinti yoktur. Her kavimde Allah’ın hidayetle vazifeli kıldığı resûller vardır. Allahû Tealâ bütün zaman parçalarında kavim resûlleri vazifeli kıldığını Mu’minûn Suresinin 44. âyet-i kerimesinde ifade buyuruyor.

23 / MU'MİNÛN - 44: Summe erselnâ rusulenâ tetrâ, kullemâ câe ummeten resûluhâ kezzebûhu fe etbâ’nâ ba’dahum ba’dan ve cealnâhum ehâdîs(ehâdîse), fe bu’den li kavmin lâ yu’minûn(yu’minûne).
Sonra Biz, resûllerimizi ardarda (arası kesilmeksizin) gönderdik. Her ümmete resûlü geldiği zaman, her defasında onu yalanladılar. Biz de onları birbiri arkasından (helâk ettik). Ve onları efsane kıldık. Artık mü'min olmayan kavim (Allah'ın rahmetinden) uzak olsun.



Nebî resûllerin olmadığı zaman dilimi içerisinde, kavim resûllerinden bir tanesini Allahû Tealâ, vekâleten devrin imamı olarak seçiyor. Kısacası her devirde Allahû Tealâ’nın öğretisiyle Allah, devrin im***** bu dîni öğretmektedir. Devrim imamı da tüm diğer insanlara öğretmektedir.

Belirttiğimiz gibi her devirde ister asâleten devrin imamı, ister vekâleten devrin imamı olsun, o sadece bir kişidir. Fiziki şartlar itibariyle tüm insanların ona ulaşması mümkün değildir. Bu sebeple Allahû Tealâ herkesin kolayca kurtuluşa ulaşması babında her kavimde resûller vazifeli kılmıştır. Ayni kavmin yaşadığı farklı yerleşim birimlerinde resûllere bağlı velî mürşidler tayin etmiştir.
Allahû Tealâ mürşide tâbiiyeti bütün insanlara farz kılmıştır. “Kul ile Allah arasına kimse giremez” ifadesi bir bid’attır, bu bir şeytanî tuzaktır. Şeytan bu tuzakla insanları Allah’ın yolundan men etmektedir.
Allah’a ulaşma dileği dîn tatbikatından çıkınca doğal olarak dalâlette olan bir kişinin mürşidine ulaşması söz konusu değildir. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de tam 7 tane âyet-i kerime gurubuyla dalâlette olanların irşad kademesine ulaşıp tâbî olması söz konusu değildir. Kehf Suresinin 17. âyeti kerimesi bunun kesin ispat vasıtasıdır:

18 / KEHF - 17: Ve tereş şemse izâ taleat tezâveru an kehfihim zâtel yemîni ve izâ garabet takrıduhum zâteş şimâli ve hum fî fecvetin minh(minhu), zâlike min âyâtillâh(âyâtillâhi), men yehdillâhu fe huvel muhted(muhtedi), ve men yudlil fe len tecide lehu veliyyen murşidâ(murşiden).
Ve güneşin doğduğu zaman mağaralarının sağ tarafından geldiğini ve battığı zaman sol taraftan onların yanlarından geçtiğini görürsün. Ve onlar, onun (mağaranın) geniş sahası içinde bulunuyorlardı. İşte bu, Allah'ın âyetlerinden (mucizelerinden)dir. Allah, kimi Kendisine ulaştırırsa, işte o hidayete ermiştir. Ve kimi dalâlette bırakırsa (kim Allah'a ulaşmayı dilemezse) artık onun için velî mürşid (irşad eden evliya) bulunmaz.



Yine Tâhâ 123. âyeti kerimesinde, hidayete tâbî olmayanların dalâlette kalacağı bildiriliyor. Dalâletten kurtulmanın ancak hidayete tâbî olmakla, hidayetçiye tâbî olmakla gerçekleştirileceği bildiriliyor.

20 / TÂHÂ - 123: Kâlehbitâ minhâ cemîan ba’dukum li ba’dın aduvv(aduvvun), fe immâ ye’tiyennekum minnî huden fe menittebea hudâye fe lâ yadıllu ve lâ yeşkâ.
(Allahû Tealâ şöyle) dedi: “İkiniz oradan (aşağı) inin! Hepiniz (şeytan ve siz), birbirinize düşman olarak. Bundan sonra Benden size mutlaka hidayet gelecek. O zaman kim hidayetime tâbî olursa artık o, dalâlette kalmaz ve şâkî olmaz.”



Kasas Suresinin 50. âyeti kerimesinde Allahû Tealâ: “Hevasına tâbî olanlardan daha zalim kim vardır? Onlar için bir hidayetçi yoktur” buyuruyor.

28 / KASAS - 50: Fe in lem yestecîbû leke fa’lem ennemâ yettebiûne ehvâehum, ve men edallu mimmenittebea hevâhu bi gayri huden minallâh(minallâhi), innallâhe lâ yehdil kavmez zâlimîn(zâlimîne).
Bundan sonra eğer sana icabet etmezlerse (senin hidayete erdirme davetine uymazlarsa), bil ki onlar heveslerine tâbîdirler. Allah'tan bir hidayetçi olmaksızın (hidayetçiye değil de) kendi heveslerine tâbî olandan daha çok dalâlette kim vardır? Muhakkak ki Allah, zalimler kavmini hidayete erdirmez.



Ve daha ötede Câsiye Suresinin 23. âyeti kerimesinde; hevasını ilah edinenlerin mürşide ulaşmayacağı, ifade buyruluyor:

45 / CÂSİYE - 23: E fe reeyte menittehaze ilâhehu hevâhu ve edallehullâhu alâ ilmin ve hateme alâ sem’ihî ve kalbihî ve ceale alâ basarihî gışâveh(gışâveten), fe men yehdîhi min ba’dillâh(ba’dillâhi), e fe lâ tezekkerûn(tezekkerûne).
Hevasını kendisine ilâh edinen kişiyi gördün mü? Ve Allah, onu ilim (onun faydasız ilmi) üzere dalâlette bıraktı. Ve onun işitme hassasını ve kalbini mühürledi. Ve onun basar (görme) hassasının üzerine gışavet (perde) çekti. Bu durumda Allah'tan sonra onu kim hidayete erdirir? Hâlâ tezekkür etmez misiniz?



Ahkâf Suresinin 32. âyeti kerimesinde aynı hakikatle, Cuma-2, Âli İmrân-164’te dalâlette olanların mürşide ulaşmayacağı zikrediliyor.

46 / AHKÂF - 32: Ve men lâ yucib dâiyallâhi fe leyse bi mu’cizin fîl ardı ve leyse lehu min dûnihî evliyâu, ulâike fî dalâlin mubîn(mubînin).
Ve Allah'ın davetçisine icabet etmeyen kimse, yeryüzünde (Allah'ı) aciz bırakacak değildir. Ve onun Allah'tan başka dostları yoktur. İşte onlar apaçık dalâlet içindedirler.



Öyleyse mürşide ulaşanlar dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dileyen hidayette olanlardır. Allah’a ulaşmayı dileyenler için mürşid vardır. Allah’a ulaşmayı dilemeyenler için mürşid söz konusu değildir.

Günümüz dîn tatbikatında mürşid eğer reddediliyorsa o zaman kesinlikle bu insanların Allah’a ulaşmayı dilemedikleri sonucuna ulaşıyoruz. Evvel emirde dîn hidayetten ibarettir. Hidayetin giriş kapısı da Allah’a ulaşmayı dilemektir. Dileyen herkes mutlaka Furkanların sahibi kılınır, mutlaka 12 ihsanla mürşidine ulaştırılır.
Enfâl Suresinin 29. âyeti kerimesinde, Allah’a ulaşmayı dileyen takva sahipleri için Allahû Tealâ, onlara Furkanları vereceğini ve 12 tane ihsanla huşû sahibi kılacağını ve huşû sahibi olan kişinin de hacet namazıyla mürşidine ulaştırılacağını ifade buyuruyor:

8 / ENFÂL - 29: Yâ eyyuhellezîne âmenû in tettekullâhe yec’al lekum furkânen ve yukeffir ankum seyyiâtikum ve yagfir lekum, vallâhu zul fadlil azîm(azîmi).
Ey âmenû olanlar! Allah'a karşı takva sahibi olursanız sizi furkan (hak ve bâtılı ayırma özelliği) sahibi kılar! Ve sizden (sizin) günahlarınızı örter ve size mağfiret eder (günahlarınızı sevaba çevirir). Ve Allah, büyük fazl sahibidir.



Mürşide ihsanla tâbiiyet insanları kurtuluşa ulaştırır, ihsanla tâbiiyet ıslah edici amellere başlamamızı sağlar, ihsanla tâbiiyet günahlarımızın sevaba çevrilmesini nasip kılar, ihsanla tâbiiyet derecat sistemimizi arttırır. Kısacası Allah’a ulaşmayı dilemeyen herhangi bir insan bir mürşide gidip tâbî olursa, bu tâbiiyetin hiç kimseye bir fayda sağlaması söz konusu değildir. Tâbiiyetin kişiyi Allahû Tealâ’nın 7 ni’metine ulaştırması ancak Allah’ın gösterdiği (tayin ettiği) mürşide ihsanla tâbî olmasıyla mümkündür.
El almak farzdır. El almak ve tâbiiyet, ikisi de aynı hakikattir. Nasıl sahâbe Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e biat ettilerse, günümüzde de bu biatın devamı, el almak, mürşidin önünde tövbe etmek herkese farzdır.
Allahû Tealâ bu hakikati Kur’ân âyetlerinde şöyle belirtiyor, Nebîler Sultanı Peygamber Efendimize diyor ki Nisâ-64’te: “Eğer o nefslerine zulmedenler, sana gelseler, Allah’tan mağfiret dilerlerse, sen de onlar için mağfiret talep edersen Allah onların tövbesini kabul buyuracaktır.”

4 / NİSÂ - 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi), ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfere lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).
Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah'ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah'tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah'ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl'ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.



Allahû Tealâ’nın kesin olarak kabul ettiği tövbe, mürşit önünde yapılan tövbedir. Mürşit önünde yapılan tövbenin ihsanla gerçekleşmesi lâzımdır. İhsanla tâbiiyet ancak, günahlarımızın sevaba çevrilmesini sağlar. İhsanla tâbiiyet derecelerimizin yükselmesini nasip kılar.
Şeytan her konuda insanları tuzağına düşürmüştür. İnsanlar arasında çok fazla rağbette olan bir kavram; “Şefaat’tir”. İnsanlar namazlarından sonra Allah’tan şefaat dilerler ve şefaatin kıyamet gününde Nebîler Sultanı Peygamber Efendimiz (S.A.V)’le olacağına inanırlar. Hâlbuki şefaat bu dünya hayatındadır!

İhsanla mürşidine tâbî olan kişi Allah’tan mağfiret talep eder. Allah ile o kişi arasında bu mağfirettir. İhsanla mürşidine tâbî olan kişi için, devrin imamı da mağfiret talep eder. Bu da devrin imamı ile Allah arasında mağfirettir. Ama tövbe eden kişi ile devrin imamının ruhunun başının üzerinde yer aldığı kişi için bu olay bir şefaattir. Ve şefaat bu dünya hayatında, günahlarımızın sevaba çevrilmesi gerçekleşir. Nisâ Suresi 64’te Allah’ın garanti kabul ettiği tövbe aslında bir nevî şefaattir. Çünkü o güne kadar işlemiş olduğunuz bütün günahları Allahû Tealâ sevaba çeviriyor.
Bu sebeple Mu’min-15’te Allahû Tealâ:

40 / MU'MİN - 15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh (devrin imamının ruhunu) ulaştırır.



Sevgili okurlar, Allah’a ulaşmayı dilemek bir duadır. Mürşide tâbiiyet bir şefaattir. Günümüzde hem himmet kavramı, hem şefaat kavramı tamamıyla devreden çıkmış durumdadır. Dua da söz konusu değildir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’e baktığımız zaman, 2 gurup insanı görüyoruz:
1- Dünyayı talep edenler.
2- Ahireti talep edenler

42 / ŞÛRÂ - 20: Men kâne yurîdu harsel âhireti nezid lehu fî harsih(harsihî), ve men kâne yurîdu harsed dunyâ nû’tihî minhâ ve mâ lehu fîl âhireti min nasîb(nasîbin).
Kim ahiret hasatını (mahsulünü, kazancını) isterse, Biz onun kazancını artırırız. Kim dünya kazancını isterse, ona (da) ondan (dünya kazancından) artırırız (veririz). Ve onun ahirette nasibi yoktur.



Âyet-i kerimede bildirildiği gibi dünyalık talebinde olan insanlara Allahû Tealâ’nın istediklerini vereceğini ama ahirette nasiplerinin olmayacağını ifade buyuruyor. Ahireti talep edenler için Allahû Tealâ’nın artıracağını Rabbimiz beyan ediyor.


Dr. Fazıl Nimet, 07.05.2010