Seviye
Kur’an-ı Kerim’de buyrulan “Ey insanlar, siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.” (Bakara, 284) ayetinin nesholunduğuna ve hükmünün kaldırıldığına dair rivayetler var. Genel olarak düşündüğümüzde görürüz ki, bu bir seviye meselesidir. Bazı insanlar vardır ki, içlerinden bir şey geçmekle sorumlu olmayabilirler. Fakat belli bir seviyeye göre Rabbimiz’le münasebet içinde bulunan birisi, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş bir insan o türlü fena şeyler tahayyül ederse (hayalinden geçirirse) zihnini, aklını kirlettiğinden dolayı muâheze olabilir (hesaba çekilebilir). Muhâsibi “er-Riâye fi hukûkillah” adlı eserinde bunları sekiz mertebeye ayırıyor. İmam Gazali’de de benzer şeyler var. Hasılı bu seviye meselesidir. Hangi seviyede Rabbimiz’le münasebet kurabilmişsek, hal, tavır, fiil ve hatta fikirlerimiz de o seviyeye göre muameleye tabi tutulacaktır. Bazı has kulların akıllarından geçen nâhoş şeyler bile Allah’a karşı saygısızlık sayılır. Hatta ileri bir seviyenin erlerinden bazıları -afedersiniz- tuvalette açılıp-saçılmayı bile hayâya muhalif görmüşlerdir. Ebu Musa el-Eş’arî (r.a) diyor ki: “Gece karanlığında yıkanırken belimi doğrultmaktan hayâ ediyor, bir yerim açılacak diye yerin dibine giriyorum.”
Evet, bunlar seviye meselesidir. Şimdi bir kul belli bir seviyede böyle davranmak gereği duyuyorsa, Rabbimiz’le bu ölçüde münasebet içindeyse, kendi tavırları itibarıyla aşağı seviyeye inemez. Birisini çavuş yapsalar; o da “Ben çavuşluk yapmam, nefer olacağım.” derse, onu neferliğin de altına atarlar. Cenâb-ı Allah, bir kulunu nereye çıkarmışsa o kulun ona göre davranması gerekir. Bundan dolayı, Üstad da bir yerde diyor ki; “Bu ihlâs kulesinden düşerseniz derin bir çukura düşmek ihtimali var.” Yer seviyesinde kalamazsınız. “Bi hasebi’l-mağrem el-mağnem – elde edilen ganimet, altına girilen risk ölçüsünde artar veya azalır.” Yani kişi, Allah’ın lütufları ve ihsanları ile belli bir noktaya ulaştırılmışsa o noktanın hakkını vermediği zaman düz insanlar seviyesinde kalmaz, çok daha derin bir kuyuya düşer. Mesela birisi vardır; aklına gelse ve yel gibi geçse: “Şu ana kadar vatana-millete hizmet dedim, koşturdum; çok sıkıntı çektim; acaba bıraksam…” Bunu telaffuz etmeden hayalinden bile geçirse onun için ciddi bir sukûttur. Tavrını buna göre ayarlaması lazım. Ama birisi de var ki kapıda, koridorda dolaşıyor. Vatan uğrunda çalışmak, millete faydalı olmak için koşturmak, kendisi için değil insanlar için yaşamak... bunların manâsını bile anlamaz, dolayısıyla bu türlü düşüncelerden sorumlu olmaz. Mazhariyetin ölçüsünde kapının önünde değilsin, koridorda değilsin, salonda değilsin, harem odasındasın, yatağın ucundasın. Sultan sana muamele yaparken ona göre yapar. “Kurb-u sultan âteş-i sûzan buved – Sultan’a yakınlık yakıcı bir ateştir.”
Akla şu da gelebilir: “Rabbim’le ileri seviyede bir münasebet tehlikeli. Kendimi öyle geri seviyede bir münasebete ayarlayayım.” Bu insanın elinde değildir. Kalb marifetle besleniyorsa, okuyor düşünüyorsa, ilim ve irfan ufkunu artırıyorsa, derinleşiyorsa, Rabbini çok iyi biliyorsa bu onun elinde değildir. Bu durumda birisinin öyle inmesine çıkmasına müsade etmezler. Muhasibi’nin kitabından mülhem şöyle diyebiliriz: Er-Riâye li hukûkillah alâ seviyeti’n-nâs. Yani “Allah’ın haklarına riayet, insanların seviyelerine göredir.”