Gösterilen sonuçlar: 1 ile 4 Toplam: 4

İlim Meclisinden Sohbetler

Din ve İnanç Kategorisi islam (Müslümanlık) Forumunda İlim Meclisinden Sohbetler Konusununun içerigi kısaca ->> Mümin her şeyi kendisi için değil, sadece Allah rızası için yapmalıdır. Böyle yaptığı zaman Allah onun kalbindeki kötü hasletleri çıkaracaktır. ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    İlim Meclisinden Sohbetler

    Mümin her şeyi kendisi için değil, sadece Allah rızası için yapmalıdır. Böyle yaptığı zaman Allah onun kalbindeki kötü hasletleri çıkaracaktır. Niyeti Allah'ın rızası olduğu zaman, hata ile bir sefer şeytana uysa Allah-u Zülcelal mutlaka ona tevbe nasip eder. Ve o günahı üzerinde devam etmez. Bu niyetin bereketi ile olur. Çünkü onun kalbinde sadece Allah rızasını kazanma amacı vardı. Allah'ın vereceği ecir ve sevaplar o kişinin kalbinde çok mühimdir. Kalbinde iyi niyetiyle, bir hata yapsa dahi hemen hatasının idrakine varıp tevbe eder. Allah-u Zülcelal sanki şeytana uymamış gibi onu affeder.

    İnsan kalbini münevver yapmak isterse Allah'u Zülcelal'in emirlerini ve Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetlerini yapması lazımdır. Kişi kıyamet gününde huzura salih bir mümin olarak çıkmak istiyorsa geceleri ibadet yapması lazımdır. Kişi ne türlü hata yaparsa yapsın kendi nefsinden bilmeli. Allah-u Zülcelal insanlara nefis ve akıl vermiştir. Eğer aklını kullanır ve Allah'ın yolundan giderse, o zaman nefsini kendine esir yapar ve hem dünyada hem ahirette hayırlı olan şeyleri yapma niyetinde olur.

    Eğer nefis onu esir alırsa ve o da onu dinlerse, o zaman dünyadaki keyf-u sefa, hata, günah içine düşürecektir. Onun içindir ki kişi daima nefsini esir etmeli, nefsine dünya ve ahiret için kârlı olan şeyleri yaptırmalıdır. Kişi kendini Allah-u Zülcelal'e karşı daima noksan görmeli. Kendini Allah'a karşı noksan görmezse, asıl o zaman noksandadır ve zarardadır. Kişi kendini dünyada noksan ve taksirat sahibi gördüğü zaman, mutlaka hali onu ilerlemeye sevk edecektir. Fakat noksan değilim niyetinde olduğu zaman o daima noksan kalacaktır.

    Bir mü’min kardeşimiz, ‘senin yaptığın şey iyi değildir bunu yapma günahtır.’ dediği zaman, onun sözüne uymamak veya kulak asmamak zarar verir. Ve o insandan hayır umut edilmez. Şeyh Ahmed er-Rufai kuddise sırruh müridlerine şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra mutlaka kalkın. O zamanın fırsatını kaçırmayın, çünkü Allah-u Zülcelal'in rahmeti gecenin üçte ikisi geçtikten sonra nazil olur. Kime o fuyuzat ve rahmet gelirse onun kalbi ihya olur. O rahmette ancak seher vaktinde uyanık olan kimselere nazil olur, ve onlara dağılır, herkes kendi payını alır.”

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    İlim Meclisinden Sohbetler -II-

    TASAVVUF EHLİNİN ÖZELLİKLERİ
    Müminlerin cennete girme sebepleri



    Allahu Zülcelâl, ayeti kerimede şöyle buyurmuştur: “İman edip salih amel işleyenler ve Rablerine karşı edepli olanlar, güvenen ve itaat edenler var ya, işte bunlar da cennet ehlidirler. Onlar orada ebedi kalırlar.” (Hud; 23)

    Bu ayeti kerime, müminler için en büyük müjdedir. Yalnız, Allahu Zülcelâl, iman ettikten sonra, salih amel yapmamızı emrediyor. Salih amel ile de kastedilen, hem insan olarak kendi aramızda olan hukuka riayet etmek, hem de Allahu Zülcelâl’e karşı olan hukuka riayet etmektir. İşte, bu ayeti kerime, bu şekilde salih amel işleyen kimseler için büyük bir müjdedir. Çünkü bu ayeti kerimede methedilen kimseler, Allahu Zülcelâl’e karşı yaptıkları ibadetleri gönülden ve huzur içerisinde yaparlar. Yani, ibadetlerini gaflet içinde ve adet haline gelmiş olan bir iş gibi değil de dosdoğru bir şekilde yaparlar.

    Bu yüzden onlar, cennet ehlidirler ve ebediyyen orada kalacaklardır. Cennette dahi Allahu Zülcelâl’in zatına âşıktırlar. Zaten onların cennete girmelerinin sebebi, dünyada iken yalnız Allahu Zülcelâl’in rızası için ve O’nun zatına âşık oldukları için ibadet yapmalarıdır. Bu kimselerin, cennette dahi Allahu Zülcelâl’in zatına âşık olmaları, Allahu Zülcelâl’in fazlı keremidir. Yine aynı şekilde imanın nasip olması, ibadetin yapılması da O’nun fazlı ve ihsanıdır. Yoksa hiç kimsenin haddi değildir. Allahu Zülcelâl bize iman verdiği için iman ettik; ibadet yapabilme kuvveti verdiği için ibadet yapabiliyoruz.

    Bütün bu nimetlere karşılık olarak Allahu Zülcelâl’e daima hamd etmemiz lazımdır. İnsan, daima kendini Allahu Zülcelâl’in huzurunda hazır olarak görüp, O’na yalvarmalıdır. Eğer insan böyle olursa inşaallah, Allahu Zülcelâl’in huzuruna tertemiz bir şekilde çıkacaktır.

    Kaçırdığımız fırsatlar

    Eğer biraz derin olarak düşünecek olursak, Allahu Zülcelâl’in bize ne kadar çok fırsatlar verdiğini ve bu fırsatları elimizden nasıl bir bir kaçırdığımızı görürüz. Hatta elimize verilen fırsatları kullanmayışımızın, ilerde bize ne büyük zararlar vereceğini de anlayabiliriz. Örneğin; elinde keser bulunan bir marangoz düşülenim.

    Elindeki keserle kapı, pencere, masa gibi hem kendisine hem de diğer insanlara faydalı olan birçok eşya yapabilir. Ama marangoz keseri kendi kafasına vurursa, o keser marangoza zarar vermiş olur. Allahu Zülcelâl de bize çok büyük bir nimet olarak dil vermiştir. Bizim için faydalı olan birçok işi dilimizle yapabiliriz. Kur’an okumak, “La ilahe illallah” veya “Subhanellah” gibi zikirleri dilimizle yapabiliriz. Marangozun keseriyle olduğu gibi biz de dilimizle hem kendimize hem de başka insanlara faydalı olabiliriz. Ama marangoz keseri ters çevirip kendi kafasına vurduğu zaman, kendini nasıl helak ederse; biz de dilimizi faydalı işleri yapmakta kullanmak yerine, başkaları hakkında koğuculukta veya boş konuşmalarda kullanırsak, aynı marangozun keseri ile kendini mahvetmesi gibi, dilimizle kendimizi mahvetmiş oluruz.

    Ne dünyasına, ne ahiretine yaramayacak olan konuşmaları yapan kimse, yeryüzünde en çok günah sahibi olan kimsedir. Demek ki dil menfaatli olduğu gibi, zararlı da olmaktadır. Onun için konuştuğumuz zaman faydalı, Allahu Zülcelâl’in rızasına götürecek konuşmalar yapmamız lazımdır.

    Kurtuluş günahlarımıza ağlamakta

    Dil, görünüş itibarı ile bir et parçasıdır. Ama vücuttaki bütün azalar aslında dilin tasarrufu altındadır. Onun için denilmiştir ki: Her sabah, bütün azalar dile şöyle hitap ederler: “Ey dil; Allahu Zülcelal’den kork ve O’nun Resulünden utan. Önüne her geleni söyleyip de bizi mihnet, meşakkat ve azaba atma. Daima Allahu Zülcelal’e ve O’nun kullarına karşı doğru ol. Sen doğru olursan, biz de doğru oluruz. Eğer doğru olmazsan, sen de bizimle beraber ateşte yanarsın.” Konuştuğumuz şey, ya dünyamıza ya da ahiretimize menfaat vermelidir. Malayani konuşmalarla, yani ne dünyasına ne de ahiretine faydası olmayan konuşmalarla vaktini geçiren kimse, günah sahibi olur.

    Nitekim Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) hadisi şerifte şöyle buyurmuştur: “Allah’a ve ahiret gününe iman eden, ya hayır söylesin ya da sussun.” (Buhari) İnsan, gerekmediği müddetçe konuşmaktan kaçınmalıdır.
    Böylece dilinin afetlerinden kendisini muhafaza etmiş olur.

    Ukbe bin Amir (ra), Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem)’e gelerek: — Ya Resulellah! Kurtuluş nedir? Diye sordu.
    Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) buyurdu ki: — Dilini muhafaza et, evine git ve günahlarına ağla! (Tirmizi) İnsan daima dünyasına ve ahiretine menfaatli olacak işlerle meşgul olmalıdır. Malayani konuşmalar yapan kişi, muhakkak hata yapar. Onun için bizi Allahu Zülcelal’den uzaklaştıracak olan şeylerden kendimizi muhafaza etmemiz lazımdır. Konuştuğumuz zaman, elimizden geldiği kadar hayırla konuşmamız lazımdır. Gıybet ve koğuculuk yaparak, Allahu Zülcelal’in razı olmayacağı şeylerle vaktimizi boşu boşuna harcamamalıyız.





    Menfaat tasavvuf ehlinin yanında

    Haris el-Muhasibi (rahmetullahi aleyh) , tasavvuf ehli, büyük bir zattır. Bir gün onun hakkında Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyh) ’e şöyle dediler:
    — Haris el-Muhasibi tasavvuf ile alakalı mevzulardan bahsediyor. Bunlara ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerden delil getiriyor. Onu dinlemek istemez misin?
    Ahmed bin Hanbel: — Evet, dinlemek isterim, dedi. Nihayet bir gece yanına gitti. Gece sabaha kadar sohbetini dinledi. Haris el-Muhasibi ve yanında bulunanlarda, dinen münasip olmayan bir şeye rastlamadı. Ahmed bin Hanbel, burada gördüklerini şöyle anlatmıştır: “Akşam ezanı okununca öne geçip namaz kıldırdı. Namaz kılındıktan sonra yemek yedi. Yemeğe oturdular. Haris el-Muhasibi hem konuşuyor hem yemek yiyordu. Zaten yemek yerken güzel şeylerden bahsetmek, sünnete de uygundur. Yemek yedikten sonra ellerini yıkadılar. Sonra, beraberce oturdular.

    Herkes yerini alınca: ‘Bir suâli olan var mı?’ diye sordu. Riya, ihlâs ve muhtelif hususlarda, sualler sordular. Suallere cevap verdi. Ayrıca delillerini de söyledi. Bu sırada gece bir hayli ilerlemişti. Birisine Kur’an-ı Kerim okumasını söyledi. Kur’an-ı Kerim okundukça ağlıyor, inliyor ve gözyaşları döküyorlardı. Kur’an-ı Kerim okuması bitince, Haris el-Muhasibi hafifçe dua yaptı, sonra namaza kalktı.” Sabah olunca, Ahmed bin Hanbel, Haris el-Muhasibi’nin faziletli bir zat olduğunu söyledi ve: “Hakikatin başı onların yanındadır.” buyurdu. Oğluna da şöyle nasihat etti: “Oğlum bu insanlardan ayrılma, onlarla beraber ol; bütün emirlerin başı (Allahu Zülcelal’in tanınması, zühd, vera ve güzel ahlak) bunlardadır.”

    Ahmed bin Hanbel (rahmetullahi aleyh) bir mezhep kurucusu büyük bir âlim olduğu halde, tasavvuf ehline karşı böyle güzel bir itikadı vardı. Siz, bizim zamanımızdaki bazı insanların ve bizden önceki insanların tasavvuf hakkında ileri geri sapıkça konuşmalarına bakmayın. Mezhep kurucusu olan Ahmed bin Hanbel gibi zatlar, yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kılıyorlardı. Gecelerini devamlı ibadetle geçiriyorlardı.
    Kalpleri ve beyinleri münevverdi, nurluydu. Bu zamandaki tasavvuf karşıtı insanların kalbi de beyni de paslıdır. Kalbi ve beyni paslı olan bu insanlar, ilimden ve Kur’an’dan ne anlıyorlar ki tasavvuf ehli hakkında hüküm vermeye çalışıyorlar?

    Hâlbuki kalbi ve beyni münevver olanlar, tasavvuf ehli hakkında hep güzel sözler söylemişlerdir. Bizlere, Sâdâtı Kiram’ın himmeti altında, onlarla beraber yaşamayı nasip ettiği için Allahu Zülcelal’e yüz bin defa hamd-ü senalar olsun. Çünkü onlar, bize ışık ve rehber olmuşlardır. Allahu Zülcelal’in dostları avcı gibidirler. Avcı, ava gittiği zaman, nasıl bir şey avlıyorsa; Evliyalar da şeytanın pençesinde olan Allah’ın kullarını, Allahu Zülcelal’in yanına getirirler. Bir insan, ömrü boyunca sadece bir kişinin hidayetine vesile olsa, onu şeytanın ağzından kurtarıp alsa, o kimsenin hayrı bitmez.

    Resulullah’a yakın olan kimseler

    Seyyid Abdullah Hasan (rahmetullahi aleyh) şöyle anlatmıştır:
    “Bir gün ceddim, Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi vesellem) ’i rüyamda gördüm:

    — Ya Resulellah! Kıyamet gününde sana en yakın olan kimdir? diye sordum.
    Buyurdu ki: — Dünyayı arkasına atan, ahireti daima iki gözünün önünde tutan ve günahlarından tertemiz olarak huzura gelendir. Ahiret daima gözümüzün önünde olursa sürekli hayırlı ameller yaparız. Kendimizi günahlardan muhafaza ederiz.
    Çünkü kıyamet gününde: “Bütün ahireti ve dünyanın hepsini sana verelim, buna karşılık bir günah işle!” deseler yine de günah işlemeyiz. Çünkü orada hakikati göreceğiz. “Günahlardan tertemiz olmuş bir halde huzura gelme”nin manası tövbedir.





    Cennet ve cehennemin olduğunu daima duyuyoruz. Ama duymakla görmek aynı şey değildir. Tabii olarak görmek daha farklıdır. Mansur bin Ammar şöyle demiştir: “Ben, hem duydum hem de kitaplarda gördüm ki, Malik cehennemin bekçisidir. Allahu Zülcelâl cehennemi onun emrine vermiştir.
    Yine Allahu Zülcelâl Malik’e, cehenneme girecek olan insanların sayısı kadar da el vermiştir. Her insanı bir eliyle zincirler, ayağa kaldırır, oturtur. Malik cehenneme bakınca, onun heybetinden cehennem ateşi birbirini yer. Hâlbuki cehennem, simsiyah ve insanın bakamayacağı kadar dehşetli ve heybetlidir.” İşte, Allahu Zülcelal’in azabı böyle şiddetlidir. Biz daima cehennem, ateş, azap diyoruz ama oradaki ateş, bize sanki dünyadaki ateş gibi geliyor.

    Tabi görmekle, duymanın tesiri bir değildir. Onun şiddeti ancak, görüldüğü zaman anlaşılır. Allahu Zülcelâl, kendi fazlı ve keremi ile bizlere muamele etsin ve hepimize, razı olacağı şekilde salih amel nasip etsin... (Âmin)



    Home

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    İlim Meclisinden Sohbetler -III-

    KUR’AN ‘ZİKR’İ NASIL ANLATIYOR?

    Hakka âşık olanlar, zikrullahtan kaçar mı?
    Arif olan cevherin boş yere saçar mı?
    Gelsün marifet alan, yoktur sözümde yalan
    Emmare’ye kul olan, hayrı şerri seçer mi?



    ‘Zikr’in manası ve kapsamı

    Yukarıdaki beyitler, bir büyük Hak aşığına ait…
    “Padişahların Hocası” (Hace-i Sultani) ünvanına sahip Aziz Mahmud Hüdayi Hazretlerini yetiştirme şerefine nail olmuş, bir büyük Hak aşığının beyitleri, Hz. Üftade’nin...
    Dilimiz döndüğünce, Hz. Üftade ve diğer büyüklerin Hakka âşık olmanın alameti saydığı, ‘zikrullah’tan bahsedeceğiz bu yazımızda.

    “Zikr” kelimesi, lügatte; anmak, ezberlemek, beyan etmek, hatırlamak, bildirmek ve öğüt manalarına gelir. Dini ıstılahta, Kuran ve Namaz anlamlarına da gelmektedir. Ancak tasavvufi bir terim olarak, Allah’ın Esma’ü-l Hüsna’sını tekrar ederek; murakabe ve tefekkür etme anlamında kullanılmıştır.

    “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler. Ve ‘Rabbimiz! Sen bunu boş yere yaratmadın, Sen yücesin, bizi ateşin azabından koru.’ derler.” (Âl-i İmran; 191)

    Ömer Nasuhi Bilmen Hazretlerinin bildirdiğine göre, bu ayette kastedilen “Ulu’l-Elbab” olarak isimlendirilenler, tam akıl sahibi kişilerdir.
    Allah’ın eserlerini düşünmek (tefekkür/murakabe) kalplerden gafleti giderir, vicdanları aydınlatır, Allah korkusunu ve Allah sevgisini artırır. Kalpler Allah’ın zikriyle yatıştığı ve Allah esması onların bütün letaiflerini işgal ettiği için tüm hallerinde O’nu anmaktan gafil olmazlar. (1)

    Elmalılı Hamdi Efendi ise tam akıl sahiplerinin kalplerinin zikirden başka bir şey ile itminana ermemesi nedeniyle, hiçbir an zikrullahtan gafil olmadıklarını ve “Ulu’l-Elbab’ın” murakabe ve müstağrak bir halde zikre devam ettiklerini beyan etmektedir.
    Bu ayetin tefsirinde kimi müfessirler; ayakta namaz kılmaya gücü yetmeyen oturarak, oturarak namaz kılmaya gücü yetmeyenin de uzandığı yerde işaretle namaz kılmasını delil getirmişlerse de İmam-ı Taberi; “Ayakta, otururken ve yatarken ki zikretmekten maksat hem namazda hem namaz dışında hem de Kuran okurken anmak demektir.” buyurmaktadır. (2)

    “Çokça zikredin ki kurtuluşa eresiniz!”

    “Ey iman edenler, bir düşman topluluğu ile karşılaştığınız zaman, sebat edin ve Allah’ı çokça zikredin ki, kurtuluşa eresiniz.” (Enfal; 45)

    Allah’ı kalple ve dille çokça zikretmek, hem nusret-i ilahiyi, yani Allah’ın yardımını celb edeceği gibi hem de kişinin kendine güvenini artıracaktır. “Zikr’ kelimesinden murat olunan, Kuran okumak ve namaz kılmaktır” diyenler, maalesef bu ayet-i celileyi görmezden gelmektedirler.
    Müfessirlerin beyanı ve akl-ı selim sahipleri düşman ile karşılaşıldığında; düşmanların müminlerin namaz kılmalarına müsaade etmeyeceklerini bilirler. Ayet-i celilede zikirden maksat, kalp ve dil ile yapılan Esma’ü-l Hüsna’yı anmaktan ibarettir.



    Bu hususta Katade (rahmetullahi aleyh) diyor ki: “Allah sizlere kılıçlarla vuruştuğunuz, en çok meşgul olduğunuz hallerde bile başarıya ulaşmanız için kendisini anmanızı farz kılmıştır.” (3)

    Kalp huzuru ancak zikirledir

    “(Onlar) O zâtlardır ki, Allah’ın zikriyle kalpleri mutmain olduğu halde iman etmişlerdir. Haberiniz olsun ki, Allah’ın zikriyle kalpler ancak mutmain olur.” (Rad; 28)

    Kalplerin mutmain olması, huzur ve sekinete ermesi, ancak ve ancak Allah’ın zikriyle mümkündür. Dünya endişesi ve rızk telaşesi gibi kişinin kalbini gaflete ve tabii olarak da günah ve nisyana sürükleyecek her türlü vesvese ve kuruntular, ancak Allah’ın zikriyle aşılabilir. Kalbini ancak bu tür endişelerden arındırmış kişilerin kalbine iman nuru yerleşir. İman, yakin halini alır.
    Bahse konu olan ayet-i kerimelere dikkat edilirse, kalbin sekinete kavuşmasının yolu, iman etmekten ve Allah’ın zikretmekten geçmektedir. Buradaki ‘zikr’ Esmaü’l Hüsna’yı anmak olduğu gibi; tefekkür ve murakebe yapmak olarak da tefsir edilmiştir.

    Bugün, Batılı insanların psikolog ve psikiyatristlere oluk oluk para akıtmalarının sebebi de kalplerinin huzur bulmamasıdır. Tüm çabalarına rağmen, müslümanlardaki huzur ve kalp ferahlığını yakalayamamakta; kullandıkları ilaçlar ve terapi yöntemleri işe yaramamaktadır.
    Bu ayet-i celileden de anlamaktayız ki iman etmiş bir müminin psikolojik bir rahatsızlığa yakalanması, çoğu defa Allah’ın zikrinden yüz çevirip gafil bir kalbe sahip olması nedeniyledir.

    “Namaz kılınınca, artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma; 10)

    Zikrin en şamil manalarından birisi de bu ayette ifade edildiği üzere, kalp ve bedenen tüm azaların Allah’ın emir ve yasaklarına uyması, günah ve haramlardan kaçıp, farzlara devam etmesidir.

    Başka bir ifadeyle, hayatın her anında, Allah’ın an be an kendisini ve işlediği fiilleri gördüğünü ve bildiğini hatırdan çıkarmamaktır. Nitekim Saîd b. Cübeyr şöyle der: “Allah’ı zikir demek, O’na itaat etmek demektir. Allah’a itaat eden O’nu zikretmiş olur. İtaat etmeyen, çokça teşbih çekse bile. Onu zikretmiş sayılmaz.” (4)

    “Günah işlediklerinde de Allah’ı zikrederler”

    “Ve öyle zatlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ’yı zikrederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar. Ve kimdir Allah Teâlâ’dan başka günahları mağfiret eden? Ve onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler.” (Ali İmran; 135)



    Takva ehli öyle bir halet-i ruhiyeye sahiptir ki; işledikleri günahlardan ötürü gazab-ı ilahiyi gayrete getirmekten korkarak ve Allah’tan hayâ ederek istiğfar ederler. Cenab-ı Allah’tan af ve merhamet dilerler ve günahlarında ısrar etmezler. (5)

    Mağfiret; yani Allah’ın tövbeleri kabul etmesi ve günahları affetmesi; O’nun lütfunun, kereminin ve rahmetinin bir göstergesidir. Cenab-ı Allah, dilerse tüm günahları bağışlar. Ancak şirk müstesna: “Muhakkak Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz. Fakat bundan başka, bunu (günahı) dilediğine bağışlar.” (Nisa; 48”

    Bu ayet-i celileden alacağımız en büyük ders ise şudur; bir günah işlediğimizde, asla ümitsizliğe kapılmadan, derhal Allah’ı zikrederek tövbe ve istiğfara sarılmak, ahdimizi tazeleyerek günahta ısrar etmemek. Nitekim Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmış, gazabını aşmıştır.

    Şeytan zikirden alıkoyar

    “Şüphe yok ki şeytan, aranıza ancak içki ile kumar ile adavet düşürmeyi ve sizi Allah Teâlâ’nın zikrinden ve namazdan alıkoymayı ister. Artık siz vazgeçtiniz değil mi?” (Maide; 91)

    İçki ve kumarın, kurdun sapasağlam ağacı kemirmesi gibi ferdi, ailevi ve toplumsal yaşantımızı kemirip tükettiği, maalesef hepimizin malumudur. Kumar yüzünden dağılan aileler, yıkılan yuvalar, işlenen cinayetler, içki yüzünden meydana gelen elim hadiseler, her gün gazete sayfalarında ve televizyonlarda yer almaktadır. Tabiri caizse, bugün için bu tür hadiseler sıradan bir olay haline gelmiştir.

    Ancak, ayet-i celilede dikkat buyrulduğu gibi şeytan insanı iki şeyden alıkoymak ister; birincisi, kulu gaflete düşürerek

    zikrullahtan gaflete düşürmeye; ikincisi de kalbi dünyevi meselelerle bağlayarak, namazdan uzaklaştırmaya çalışır.

    Nitekim İmam-ı Azam Hazretleri “Namaz kılmayan kâfir değildir, ancak, kâfirler namaz kılmaz.” Buyurarak, namazın ehemmiyetini göstermektedir.

    “Rabbini gönülden yalvararak, gizlice ve sessizce sabah akşam an; gafillerden olma.” (Araf; 205)

    Bir tazarru ile kalben ve ancak kişinin kendi işitebileceği bir sesle Mevla Teala’yı anması, acz ve fakr içinde olduğunu bilerek O’dan gafil olmaması gerekmektedir. n

    Bu hususta Ebu Hureyre (radıyallahu anh) Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

    “Allah Teâlâ buyuruyor ki: ‘Kulum beni nasıl zannederse (ona karşı) ben öyleyim. O beni andığı zaman, ben onunla beraberim. Eğer beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. Eğer beni bir topluluğun içinde anarsa ben de onu, o topluluktan daha hayırlı bir topluluğun içinde anarım. Eğer kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. O bana bir arşın yaklaşacak olursa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Eğer o bana yürüyerek gelecek olursa ben ona koşarak varırım.” (6) n

    Notlar: 1-Muhammed Ali Es-Sabuni; Safvetü’t-Tefasir, 1/476. 2-Taberi Tefsiri, 2/423. 3-Taberi Tefsiri, 4/226. 4-Beyzâvî Haşiyesi, 3/496. 5-Ehl-i Sünnet itikadına göre, günahtan korunmuş yani, ‘masum’ olanlar, ancak peygamberan-ı kiramdır. Peygamberler ‘ismet’ sıfatına yani, günahtan hususi korunmuşluk sıfatına haizdirler. 6- Buhari, Tevhid, 15.


    AHMED HALİLOĞLU

    Home

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye cumleci - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2010
    Nerden
    Muhsinler Ölmez!
    Mesaj
    149
    Blog Mesajları
    6
    Rep Gücü
    8409

    İlim Meclisinden Sohbetler -IV-

    YEGANE KURTULUŞ ÇAREMİZ: TÖVBE

    “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)

    Allah-u Zülcelal, ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Muhakkak Allah, iman eden kimselerin sahibidir. İman edenler Allah’ın muhafazası altındadır. Kafirlerin (ise ne dünyada, ne ahirette muhafaza edecek) sahipleri yoktur.” (Muhammed, 11)
    Allah-u Zülcelal ayet-i kerimede, müminlere ne güzel müjde veriyor. Bunun yanında kâfirlere de, kendilerini nelerin beklediğini, dünya ve ahiret hayatlarının nasıl bir perişanlık içinde olduğunu haber veriyor.

    Allah-u Zülcelal, iman edenlerin sahibi olduğunu ve onları hem dünyada hem de ahirette muhafaza edeceğini bize bildirmiştir. Bize düşen görev, bu mü’minlik sıfatını elde etmektir. Yeter ki, bu sıfatın sahibi olmak için az da olsa gayret gösterelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak ve bizi muhafaza edecektir.

    Tabii ki, her şey Allah-u Zülcelal’e aittir. İnsan, O’nun himayesi, koruması altına girdimi, hiç bir şey ona zarar veremez.

    Allah-u Zülcelal’in, insanlara sahip çıkmasına vesile olacak sıfatları elde etmek kolaydır. Çünkü, Allah-u Zülcelal kullarına çok büyük fırsatlar vermiştir. Mü’minlere hitap ettiği başka bir ayet-i kerimede de şöyle buyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a tövbe edin. Muhakkak kurtuluşa erersiniz.” (Nur, 31)



    Diğer bir ayet-i kerime de ise: “Kim tövbe etmezse, zalimlerdendir.” (Hucurat,11) buyurmuştur.

    İşte, aktarmış olduğumuz bu üç ayet-i kerime’de, bizim için büyük işaretler vardır. Bu ayet-i kerimelerden, kendi payımıza düşeni almalı ve bunların ışığında yolumuza devam etmeliyiz.

    İnsan, yaratılış itibariyle hata ve günahlara karşı meyillidir. Nefsinin buyruklarına uyarak yaptığı hata ve günahlardan pişman olup, tövbeye sarıldığı zaman, Allah-u Zülcelal onu affederek sahip çıkar ve muhafazası altına alır. Ne yazık o kimselere ki, tövbeden imtina ederek, çekinerek bu muhafazadan mahrum kalmışlardır.

    Şunu unutmamak gerekir ki, her insan hata yapar. Hata yapanların en hayırlısı da, tövbe edendir.

    Evliyaullah’tan bir zat şöyle nakletmiştir: “Bir gün, Basra sokaklarında yürürken, bir annenin kapıyı açarak çocuğunu kapının önüne koyup, kapıyı kapattığını gördüm. Çocuk bir müddet ağladı, dolaştı ve kendi kendine şöyle dedi: ‘Beni besleyecek ve muhafaza edecek, annemin evinden başka bir ev yok. Bu insanların hepsi yabancıdır. Öyleyse ben nereye gidiyorum?’ Bu şekilde, pişmanlık içerisinde geri döndü.

    Akşam olunca, gelip evin kapısının eşiğine yüzünü koyarak uyudu. Annesi, gece yarısı kalkıp kapıyı açınca, çocuğunun yüzünü eşiğe koymuş bir halde uyuduğunu gördü. Kalbi öyle yandı ki, çocuğunun üzerine kapanarak ağlamaya başladı. Ve ona şöyle dedi:

    ‘Benim emirlerime karşı gelip, sana zulüm ve hakaret etmememe sebep olma. Çünkü Allah-u Zülcelal, beni sana karşı çok şefkatli yaratmıştır. Bana asi gelme.’ Ve çocuğunu oradan kaldırıp eve aldı.” İşte, bizim halimiz de bu şekildedir.

    Allah-u Zülcelal, kullarına karşı, bir anneden daha fazla şefkat ve merhametlidir. Şeytanın yanında ise cehennemden başka bir şey yoktur. Şeytanın hilelerine aldanıp, onun ardına düştüğümüz zaman, aynen annesinin kovduğu o çocuk gibi pişman olup, Rabbimizin kapısının eşiğine yüz sürmemiz, pişman olup O’na yalvarmamız lazımdır.

    Bir insan, günah işleyipte bu yaptığından pişman olur ve tövbe ederse, Allah-u Zülcelal şöyle hitap eder: “Kulumu bağışladım. Kulum, işlediği günahlardan pişman olduğu müddetçe, onu ona bağışlayacak bir kudretin sahibiyim.”

    İnsan, şunu hiç bir zaman unutmamalıdır ki kurtuluş, Allah-u Zülcelal’in kapısına çöküp yalvarmaktan ve pişman olmaktan geçer. Yoksa, Şeytan’ın memleketinde, pişmanlık ve hezimetten başka bir şey yoktur.

    Karşımızda, tövbe gibi büyük bir fırsat kapısı varken, gevşek davranıp, ondan faydalanmamak, çok büyük bir yanlıştır. Ashab-ı Kiram (radıyallahu anhum) şöyle buyurmuşlardır:

    “Biz, Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem)’in huzurunda bulunduğumuz zamanlar; onun, yüz defa ‘Estağfirullah’il aliyy’ül azim ve etûbû ileyh’ dediğine şahit oluyorduk.”

    Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) günahtan masum, tertemiz olduğu halde, Allah-u Zülcelal’e daima bu şekilde tövbe etmekteydi. Peygamberlerin kalpleri, daima Arş-ı Alânın etrafında, Allah-u Zülcelal’in Zat’ının nurlarının çevresinde dolaştığı için, onların tövbeleri, bir an bile olsa Allah-u Zülcelal’den gafil kalmamak içindi. Aynen, ateş böceklerinin, geceleri ışığın etrafında dönmesi gibi, onların kalpleri de daima Allah-u Zülcelal’in nurunun çevresinde dönmektedir.

    Bizim ise çok çeşitli günahlarımız vardır. Kalbimiz, dünyaya meylettiğinde, yöneldiğinde, başka insanların kalbini kırdığımızda, ibadetlerimizden geri kaldığımızda, her an Allah-u Zülcelal’e karşı yaptığımız kusurlardan dolayı tövbe etmemiz, pişmanlığımızı dile getirmemiz lazımdır.



    Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), günde 100 defa tövbe ediyordu. Biz de hiç olmazsa, günde bir sefer tövbe edelim; ayda bir sefer tövbe edelim. Allah-u Zülcelal, denizden bir damla kadar da olsa, Peygamberine mutabaat etmeyi, sünnetine uymayı bizlere nasip etsin, inşaallah.

    Sohbetimizin başında da söylediğimiz gibi, mü’min sıfatını elde edebilmek için biraz gayret göstermemiz lazımdır. Bu mü’minlik sıfatını kazandığımız zaman, Allah-u Zülcelal’e kendimizi teslim etmiş oluruz ki, o zaman bizi hata ve günahlardan, dünyada başımıza gelecek zararlardan muhafaza eder.

    Allah-u Zülcelal’in sahip çıkmasının ve muhafaza etmesinin, ne kadar kıymetli ve kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz.

    ‘Yardım Et, Ya Rahman!’

    Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) yanında bir arkadaşı ile beraber, Mekke’den Taif’e gitmek için yola çıkmıştı. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’ın, arkadaşının münafık olduğundan haberi yoktu. Bir mevkiye geldiklerinde, istirahata çekildiler. Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) uyuyunca, bu münafık, onu öldürmek için ayaklarını ve ellerini bağladı.

    (Peygamber Efendimizin zamanında, dil ile şahadet getirdikleri halde, kalben ve ruhen kâfir olan, 300 kadar münafık vardı.)

    Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) kendine gelince, el ve ayaklarının bağlı olduğunu gördü ve arkadaşının da o kimselerden olduğunu anladı.

    Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh) durumuna bakınca, kendisini bu halden, ancak Allah-u Zülcelal’in kurtarabileceğini idrak etti ve şöyle dedi. “Ya Rahman! E’inni.” (Bana yardım et, Ya Rahman!)

    Böyle söylediği anda, bir duvarın arkasından, sert bir şekilde “Öldürme!” diye bir ses geldi. O anda, münafık ‘Ben bunu öldürürsem, o da beni öldürecek’ diye heyecanlandı. Dışarı çıkıp baktı, ancak kimseyi göremedi. Tekrar Zeyd bin Sabit (radıyallahu anh)’i öldürmek için içeriye girince, yine aynı sesi duydu. Bu hal üç defa tekrar etti.

    Üçüncü sefer dışarı çıktığında, ata binmiş, elinde kılıçla bir zat geldi, o münafığı öldürdü ve Zeyd bin Sabit’in el ve ayakların çözdü. Ona şöyle dedi:

    “Sen ‘Ya Rahman! E’inni’ dediğin zaman, ben göklerin yedinci katında idim. Allah-u Zülcelal bana, ‘Ben müminlerin velisiyim (sahibiyim)’ dedi ve seni kurtarmak için gönderdi.”

    İnsan, Allah-u Zülcelal’e hakiki iman sahibi olursa, Allah-u Zülcelal de onu işte böyle muhafaza eder.

    Sonuç olarak, daima Allah-u Zülcelal’e karşı tövbe etmek ve O’nun merhametine sığınmak, tek çıkar yoldur. Allah-u Zülcelal o kadar merhametlidir ki, kullarının tövbe edip kendisine yönelmesini istemektedir.

    Hatta, her gün bir melek, günah işleyen insanlara “Yeter!”, hayır yapan insanlara da “Allah-u Zülcelal’e doğru gelin” diye nida etmektedir.

    Yeter ki biz, günahlarımızdan yüz çevirmeye çalışıp Allah-u Zülcelal’e yönelelim. O zaman, Allah-u Zülcelal bize sahip çıkacak, çok şeyleri bize nasib edecektir.

    Allah-u Zülcelal, hepimize razı olacağı salih ameller nasib etsin ve kendi fazl-ı keremi ile bizleri af ve mağfiret etsin. (Amin.)

    Sallallahu ala Seyyidina Muhammedin Nebiyyü’l Ümmiyyi ve ala Alihi ve Sahbihi ve sellem.


    Home

Benzer Konular

  1. İlim Ve Vicdanın Sesi
    yeşeren Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 06-10-2011, 06:03 PM
  2. Epiktetos (Düşünceler ve Sohbetler)
    mopsy Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-07-2010, 08:27 AM
  3. İlim yayılmalıdır
    bziya Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 14-03-2010, 06:16 PM
  4. İlim adamları iki büklüm
    M ü e l l i f... Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 30-03-2009, 12:25 PM
  5. İlim mi,Mal mı?
    Y.E.K. Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 30-11-2008, 03:58 PM
Yukarı Çık