1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 30

Ayrılık (Mezhepçilik) Rahmet midir?

Din ve İnanç Kategorisi islam (Müslümanlık) Forumunda Ayrılık (Mezhepçilik) Rahmet midir? Konusununun içerigi kısaca ->> Hz. Muhammed(s.a.v)’in vefatından kısa bir süre sonra Müslümanlar arasında ihtilaflar başgöstermiştir. Bu ihtilafların büyümesi ile birlikte, Müslümanlar da Ehli Kitabın ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960

    Ayrılık (Mezhepçilik) Rahmet midir?

    Hz. Muhammed(s.a.v)’in vefatından kısa bir süre sonra Müslümanlar arasında ihtilaflar başgöstermiştir. Bu ihtilafların büyümesi ile birlikte, Müslümanlar da Ehli Kitabın düştüğü duruma düşerek dinde parçalanıp fırkalara ayrılmışlardır. Fırkalar arasındaki görüş ayrılıkları nedeni ile çıkan tartışmalar kanlı kavgalara dönüşmüştür. Çıkan bu kavgalar sonucunda on binlerce Müslüman hayatını kaybetmiş, malları ve mülkleri talan edilmiş ve bir çoğu da yaşadığı toprakları terk etmek zorunda kalmışlardır.

    Müslümanların ihtilafa düşme nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz:

    - İktidar çekişmeleri,

    - Siyasi çıkar ve hesaplar,

    - Kabilecilik taassubunun canlanması,

    - İslâm’ın yayılma sürecinde fetihlerle büyüyen coğrafyada karşılaşılan mistik ve felsefi düşüncelerin etkisi,

    - Farklı dinlere mensup olan insanların büyük topluluklar halinde İslam’a girmeleri ile birlikte eski kültür ve inançlarından birçok unsuru İslam’a taşımaları,

    - İslâm karşıtları tarafından kurulan gizli cemiyetlerin yıkıcı ve bölücü faaliyetleri,

    - İslam dışı inançların ve uydurmaların gerçek İslami ilkeler olarak benimsenerek zamanla dini hayata yerleşmesi.

    Yukarıda belirtilen nedenlerin etkisiyle yaşanan sosyal değişimler sonucunda, Müslümanların siyasi ve itikadi konulardaki anlayışlarında farklılaşmalar oluşmuştur.

    Başlangıçta Müslümanlar arasında baş gösteren ihtilaflar siyasi nedenlerden dolayıdır. İlk ihtilâf, Hz. Peygamber’in vefatını müteakiben kimin halife seçileceği konusunda ortaya çıkmıştır. Daha sonra, Hz. Osman’ın öldürülmesi ile birlikte İslam’da fitne dönemi başlamıştır. M. 656’da Hz. Ali ile Hz. Aişe taraftarları arasında (Cemel Vakası) ve M. 657’de Hz. Ali ile Muaviye taraftarları arasında (Sıffin Savaşı) şiddetli çatışmalar yaşanmıştır. Yaşanan bu çatışmaların ardından Müslümanlar, Ali Şiası, Muaviye Şiası ve Hariciler olmak üzere üç ayrı siyasi fırkaya ayrılmışlardır. İslam tarihi kaynaklarına göre, Cemel vakasında 10 bin, Sıffin savaşında da 90 bin Müslüman hayatını kaybetmiştir. Hayatını kaybedenler arasında Talha ve Zübeyr gibi sahabelerde bulunmaktaydı.


    Hicri dördüncü yüzyıla kadar mezhepler var olmasına rağmen Müslümanlar mezheplere ayrılmamışlardı. Bu döneme kadar her Müslüman istediği bir müctehidden yararlanma özgürlüğüne sahipti, mezhep taassubu yoktu. Bilgiden nasipli olanlar için ictihad kapıları açıktı.

    “Dördüncü hicrî asırdan önce halk malûm dört mezhebe ayrılmadığı gibi fıkıh mezhepleri de dörtten ibaret değildi. Daha bir çoğu arasında el-Hasenü’l-Basrî, Ebû-Hanife, el-Evzâ’î, Süfyân es-Sevrî, el-Leys b. Sa’d, Mâlik, Süfyân b. Uyeyne, Şâfi’î ve daha sonra İshak b. Râheveyh, Ebû-Sevr, Ahmed b. Hanbel, Dâvûd ez-Zâhirî, İbn Cerîr et-Taberî’nin mezhepleri meşhurdur. Bunların yaşadığı o devirde de âlimler kendilerini, muayyen bir mezhebe bağlamaya mecbur telakki etmiyorlar, bağlananlar da başkalarından istifade edebiliyorlardı.

    Bu devre de, bundan önceki gibi ictihad hürriyetinin hâkim olduğu devredir. İlmî kudreti olan her müslümanın önünde ictihadın kapıları ardına kadar açıktır. İlmî kudreti ictihad için kâfi gelmeyenler de istediği müctehidden faydalanma, sorma ve ona tâbi olma hürriyetine sahiptir. Gerek kadı ve gerekse müftü, muayyen bir kanun ve mezhebe bağlı değildir.

    Dâvâ ve sualleri ictihadlarına göre çözmekte idiler. Abbâsîler devrine kadar her merkezde birçok âlim ve müctehid vardı; soruları cevaplandırıyor, dâvâları hallediyorlardı. Fakat bunlara izafe edilen mezhepler yoktu.” (Bkz:H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, s. 159, 160, İst., 2001)

    Bilinen Sünni mezhepler, Abbasiler döneminin ortalarına doğru fıkıh ekollerinin kurulmasından sonra oluşmuştur. Fıkıh ekolü mensupları arasındaki yazılı ve sözlü tartışmalar fıkıh usullerinin doğmasına neden olmuş, müteakiben fıkıh kitapları yazılmıştır. Zaman içerisinde fıkıh ekolleri arasında başgösteren gruplaşmalar mezheplerin oluşumuna zemin hazırlamışlardır.

    Mezhepler din değil, dinin farklı yorumlanması sonucunda ortaya çıkan beşeri oluşumlardır. Beşeri oluşumların bütün zamanlara ve mekanlara hitap etmesi söz konusu değildir. Bu oluşumlar, görüş sahiplerinin içinde yetişmiş oldukları kültürün ve yaşadığı dönemin şartlarına göre şekillenmiş bir düşüncenin ürünüdür. Mezhep alimlerinin ve görüşlerinin hatasızlığı söz konusu olamaz. Onlar çarşıda pazarda dolaşan, yemek yiyen beşeri varlıklardır. Her insan gibi onlarında hata yapmaları doğal bir olgudur.

    Hiç bir mezhep alimi mezhep kurmak için yola çıkmamış ve kendi görüşlerinin hatasız olduğu iddiasında da olmamışlardır. Bilakis, ictihadı teşvik ve taklidi önlemeğe yönelik görüşler beyan etmişlerdir. Daha sonraki dönemlerde mezhep bağlıları tamamen alimlerin bu mesajlarının aksine, taklitçi bir davranış içerisinde olmuşlardır.

    Bu konu ile ilgili görüşlerinden alıntılar:

    Ebû Hanife:

    “Nereden söylediğimizi (hükmümüzün delil ve kaynağını) tetkîk edip bilmeden bizim reyimizle fetvâ vermek hiçbir kimse için helâl değildir.”

    “Bu benim reyimdir ve elde edebildiğim reylerin en iyisidir. Bundan daha iyisini bulan olursa onu kabul ederiz.”

    Mâlik: “Ben bir beşerim; hata da ederim isabet de. Re’y ve ictihadımı inceleyin; kitâb ve sünnete uyan her sözümü alın, onlara uymayan bütün sözlerimi de terk edin.”

    Şâfi‘î:

    “Sahîh hadîs bulununca benim mezhebim odur.”
    Onun yetiştirdiği müctehidlerden Müzenî (v. 264/877), “Muhtasar”ına şu satırlarla başlamaktadır: “Bu kitabı Şâfiî’nin ilminden özetledim. Maksadım öğrenmek isteyenlere kolaylık temin etmektir. Ancak şunu haber vereyim ki Şâfiî, herkesin kendi din hayâtının bizzat şûuruna varması ve tehlikeden korunması için, gerek kendini ve gerekse diğer müctehidleri taklîd etmeyi yasaklamıştır.”

    Ahmed bin Hanbel: “Evzâî’nin re’yi, Mâlik’in re’yi, Ebû-Hanîfe’nin re’yi… bunların hepsi re’ydir ve bana göre farksızdır. Hüccet ve delîl olma sıfatı yalnız “âsâr”a aittir.” ifadesinin sahibi olan bu müctehide göre, delîlini incelemeden hiçbir müctehidin söz ve re’yine uyulmaz. Eğer delîli sahih ve sağlam ise buna müstenid fetvâ ve hükmü kabul edilir ki buna taklîd değil, “ittib┠denir.
    O, bu sözlerini, bir başka ifadesiyle şöyle takviye etmektedir: “Ne beni, ne Mâlik’i, ne Sevrî’yi ve ne de Evzâî’yi takdîd et; hüküm ve bilgiyi onların aldığı kaynaklardan al.”

    “Dînini hiçbir müctehide ısmarlama, Hz. Peygamber ve ashâbından geleni al, sonra tâbiûn gelir ki kişi bunlarda muhayyerdir.”
    (Bkz:H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst., 2001, s. 198-200.) Mezheplerin oluşumuyla birlikte mezhepler arasında çekişmeler baş göstermiş ve her mezhebin mensupları kendi mezheplerinin hak ve doğru yol üzerinde olduğunu ispat edebilmek için çeşitli arayışlar içine girmişlerdir. Hiç korkmadan Allah ve Elçisi hakkında yalan uydurmaktan bile çekinmemişlerdir. Kendi mezheplerini ön plana çıkartabilmek için, kendi mezhep alimlerini öven, diğer mezhep alimlerini yeren hadisler uydurmuşlar ve görüşler beyan etmişlerdir.

    Bu konuda uydurulmuş olan hadislerden ve görüşlerden birkaç örnek verebiliriz:

    * “Ümmetim arasında yakında, Ebû Hanife en-Numan adı verilen bir adam gelecek ki, o ümmetimin kandilidir.”
    * “Ümmetim arasında Muhammed İdris diye anılan bir adam yakında gelecek ki, o, ümmetim arasında iblisten daha çok zararlı olacaktır.”
    (Bkz. «el-Tenkîl fî tenibi Zahidi’l Kevserî Mine’l-Ebatîl» 1/19-21-446-443, Telif: Allamc Abdurrahman el Muallimi el Yemânı. Tahkik: el-Elbanî; Aliyyulkari, Mevzuattı’I-Kübrâ H.4. s.76. Dpn.l, Beyrut.1971; Aclûnî, Keşfu’l Hafâ:H.53. s.33-34. C11351, Beyrut; Ayrıca bkz: Harun Ünal, Uydurma Hadisler, Mirac Yayınları, Hadis no: 20 ve 21)

    * İmam Ahmed’in: “Allah bu zatı hadis için yaratmıştır.” diyerek hadis ilmindeki ehliyetini takdir ettiği meşhur muhaddislerden Ahmet b. Mehdi: “Ebu Hanife, ilim nedir bilmezdi. Dalalete düşürdüğü insanların vebali yarın kıyamet günü sırtına sarılacaktır. Hak bile olsa Müslümanların tutundukları dini bağları, teker teker söküp atan Ebu Hanife’nin re’yini ve görüşlerini kabul etmeyiniz. (Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Özellikleri, s. 57, Dergah Yay., İst./1979.)

    * Hadis ve Hicaz fıkıh hareketinin başında bulunan İmam Malik şöyle demiştir: “Ebu Hanife fitnesi, iblis fitnesinden daha zararlıdır.”

    * Süfyan es-Sevri, Ebu Hanife’nin vefat haberini alınca, derin bir memnuniyet duymuş ve: “ Allah’a şükürler olsun. Birçok insanın belaya düşmesine sebep olan kişiden bizi afiyette kıldı.” (Süleyman Uludağ, İslam Düşüncesinin Özellikleri, s. 99, Dergah Yay., İst./1979.)
    Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 26 - Mayıs 1993

    Beşeri görüş ve düşüncelerin bir ürünü olan mezhep hükümleri Kur’ân’a göre şekillendirilmesi gerekirken, Kur’ân, tevil ve tefsir edilerek mezhep hükümlerine göre şekillendirilmiştir. Bunun yanı sıra hadisler uydurularak, mezhepler Hz. Peygambere de onaylattırılmıştır. Farklı görüş ve düşüncelere sahip olmalarına rağmen Kur’ân’ı kendi görüşleri için delil olarak kullanmışlardır.

    Mezhep hükümlerinin kutsal ve dokunulmaz kılınmasıyla birlikte ictihad kapıları kapatılmıştır. İctihad kapılarının kapatılması yeni düşüncelerin ve fikirlerin üretilmesini engellemiş, akletmekten ve sorgulamaktan uzak bir anlayışın ürünü olan kör taklidin benimsenmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda, ilkeleri bütün zamanlara ve mekanlara hitap eden İslam dini, akıllarda, geçmiş dönemlere ait dondurulmuş beşeri hükümlere göre şekillenen bir din haline gelmiştir.

    İnanç hayatında bu hükümlerin ölçü alınmasıyla birlikte Müslümanlar tevhid inancından uzaklaşmışlardır. Allah’ın yerine mezhep imamları, Kur’an’ın yerine de mezhep hükümleri konulmuş ve mezhepler olması gereken boyuttan çıkarılarak dinleştirilmiştir. İnançta ki bu sapmalar, geçmiş toplumlarda olduğu gibi hem Kur’an’la hem de kendi içlerinde ihtilafa düşmelerine ve dinde bölünerek parçalanmalarına yol açmıştır. Zamanla mezhepler arasındaki ihtilafların büyümesiyle meydana gelen kavgalar ve çatışmalar bir çok Müslümanın hayatına mal olmuştur. Sonuçta, Hz. Peygamber‘in tebliğ ettiği İslâm’ın özüyle uyuşmayan farklı bir din anlayışı ortaya çıkmıştır.

    Ortaya çıkan bu dinin kendisine özgü değişmez ve tartışılmaz hükümleri vardır. Rableştirmiş oldukları din adamlarına ait olan görüşlerin kaynağını teşkil hadisler, kendi içerisinde çelişkili olduğu gibi Kur‘an ayetleri ile de çelişkilidir. Aynı konu ile ilgili birbirinden farklı birden fazla hadis mevcuttur. Her mezhep, bu hadislerden birini delil alarak kendi hükümlerinin temellerini oluşturmuştur.

    Dolayısıyla mezhep hükümleri hem diğer hadisler ile hem de Kur’an ayetleri ile çelişmektedir. Mezhep hükümlerinden biri reddolunduğunda hepsi reddolunmuş sayılacağından bu hükümlere uymayan Kur’an ayetleri ve hadisler ya tevil edilmekte yada mensuh sayılmaktadır. Onlara göre, mezhep hükümleri Kur’an’a ve hadislere uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. Mezhep hükümleri, Kur’an ve hadislerle çatıştığında mezhep hükümlerine uyulmasını, Kur’an’ın ve hadislerin mezhep hükümlerini reddetmek için delil olamayacağını beyan etmektedirler.

    Bu konu ile ilgili görüşlerinden örnekler:

    * “Dininin hükümlerini bizim gibi cahillere derin âlimler ve olgun salihler bildirdi. Bunlar, Muhaddisler ve Müctehidlerdir. Hadis âlimleri, hadis-i şerifleri inceleyip, sahih olanlarını ayırmışlardır. Müctehidler de, âyet-i kerimelerden ve hadis-i şeriflerden ahkam çıkarmışlardır. Biz, ibadetlerimizi ve bütün işlerimizi bu ahkama uygun olarak yapıyoruz.”
    [Üsul-ül-erbea fi-terdidil-vehhabiyye]

    * İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki: “Hadis-i şeriflerle amel etmek, bize caiz olmaz. Mezhebimizin hükmüne aykırı gibi görülen hadis-i şerifler, âlimlerin sözlerini reddetmek için delil ve senet olamaz.” [Mektubat 1/312, Mebde ve Mead 31]

    * Muhammed Hadimi hazretleri de buyuruyor ki: Dindeki dört delil, müctehidler içindir. Bizim için delil, mezhebimizin bildirdiği hükümdür. Çünkü bizler, âyet ve hadisten hüküm çıkaramayız. Mezhebin bir hükmü, âyete, hadise uymuyor gibi görünse de yanlış değildir. [Berika s. 94]

    * Bir kimse, yapacağı şeyi, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde arayamaz. Mezhep âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenmesi lazım olur. Müslüman’a yapılacak en büyük kötülük, “Kütüb-i Sitte’yi al hadisleri oku ve buradan dinini öğren veya Kur’an meali oku, dinini asıl kaynaktan öğren” demektir.

    * Bir hadis, bir âyete zıt gibi görünürse, hadis-i şerife uyulur. Bir hadis, mezhebin hükmüne zıt gibi görünürse, mezhebin hükmüne uyulur. [www.dinimizislam.com - Mezhep ve Mezhebsizlik)

    * Ubeydullah el-Kerhî’ (v. 340/951): “Mezhebimizin hükümlerine uymayan her âyet ya te’vil edilmiştir yahut da mensûhtur; her hadîs de böyledir: ya te’vîl edilmiştir yahut da mensûhtur; başka bir hadis ile yürürlükten kaldırılmıştır.” [el-Kerhî, er-Risâle, İst. ts, s. 84.] Kerhî’nin demek istediği şudur: Nas ile mezhep çatıştığı zaman biz mezhep hükmünü alır, onu uygularız. [Hayrettin Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İst., 2001, İz yayıncılık, s. 236]

    Yukarıda geçen söylemlerinden anlaşılacağı üzere; ortaya sunulan din, Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği din olmayıp hükümleri beşeri görüş ve düşüncelere göre oluşturulmuş bir dindir. Bu dinin kaynağını Allah’ın kitabı değil, bağlıları tarafından rableştirilmiş olan din adamlarının kitapları teşkil etmektedir. Kur’an’ı görmezlikten gelerek ondan uzaklaşmaları neticesinde dost edinmiş oldukları şeytanların vahiylerine uyarlarken, kendilerini hala hidayet üzere olduklarını sanmaktadırlar.

    - Kim Rahman’ın Zikri’ni görmezlikten gelip ondan uzaklaşırsa biz ona bir şeytanı musallat ederiz de o ona can yoldaşı olur. (43/Zuhruf, 36)

    - Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan saptırırlar. Onlarsa kendilerinin hâlâ hidayet üzere olduklarını sanırlar. (43/Zuhruf, 37)

    Mezhep hükümlerini Allah’ın hükümlerinden üstün görmekte ve Allah’ın hükümlerini geçersiz kılmak için çaba sarf etmektedirler. Allah’ın kitabına sarılmaları gerekirken, yanlarında bulunmasından dolayı sevindikleri kitaplara sarılmaktadırlar. Dolayısıyla bu beşeri hükümleri, İlahi hükümlere tercih etmektedirler.

    - Âyetlerimizi geçersiz kılmak için yarışırcasına çaba harcayanlar var ya; işte onlar için elem dolu, çok kötü bir azap vardır.(34/Sebe, 5, 38; 22/Hac, 51)

    - Fakat işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli Kitaplara ayırdılar. Her fırka, kendi yanında bulunanla sevinmektedir. (23/Müminûn, 53; 30/Rûm, 32)


    Bunun yanı sıra, günümüze kadar yaşayan sünni mezheplerden dördünün “hak mezhep” olduğunu söyleyerek Allah katından geldiğini iddia etmiş olmaktadırlar. “Hak, yalnız Allah katından geldiğine göre, mezhepler nasıl hak olabilir?” Sorusuna, “Bunlar hâşâ sözde değil, fiiliyatta haktır” diye cevap vererek, klasik sofist taktiği ile insanları ikna etmeye çalışmaktadırlar.

    Hak yalnız Allah katından gelendir(2/147, 3/60, 18/29). Mezhepler “Hak” ise, muhakkak Allah katından gelmiş olması gerekmektedir. Yoksa, Allah’ın göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber vermektedirler!? Eğer, Allah katından gelmedi ise, -ki şüphesiz Allah katından gelmemiştir- o halde, sözde veya fiiliyatta ne şekilde olursa olsun, Allah katından olmadığı halde “Bu, Allah katındandır” demekle, Allah hakkında yalan söylemektedirler.

    - Onlardan bir zümre vardır, aslında Kitap’tan olmadığı halde siz Kitap’tan sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip bükerler. O, Allah katında olmadığı halde, “Bu, Allah katındandır.” derler. Bilip durdukları halde, Allah hakkında yalan söylerler.(3/Âli İmrân, 78)

    - De ki: “Allah hakkında yalan uyduranlar asla kurtuluşa eremezler.” (10/Yûnus, 69) (Ayrıca bkz: 3/94; 6/21; 10/17)


    Allah(c.c) dini kemale erdirmiş ve nimetini tamamlamıştır. Hz. Muhammed(s.a.v), Allah katından vahiy alan peygamberlerin sonuncusudur. Hz. Muhammed(s.a.v)’in vefatından sonra vahiy kapısı kapanmış olduğu için hiç kimse Allah katından özel bir bilgiye sahip olamaz. Dört mezhebin Allah katından geldiği Hz. Muhammed(s.a.v)’e vahyedilmediğine göre, dört mezhebin hak olduğunu beyan etmekle de Allah’tan vahiy aldıklarını da iddia etmiş olmaktadırlar.

    - Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken “Bana vahyolundu” diyenden ve “Ben de Allah’ın indirdiği gibi indireceğim!” diyenden daha zalim kim olabilir? …… (6/En’âm, 93)

    Allah(c.c), Kur’an’da da Kur’an’dan önceki kitaplarda da inanan kullarını; Ferisiler, Sadukiler, Esseniler, Arianlar, Katolikler, Anglikanlar, Protestanlar, Ortodokslar, Hanefiler, Hanbeliler, Malikiler, Şafiler, Caferiler, Zeydiler ve İbâziler vs. gibi mensubu oldukları fırkaların adları ile değil, yalnız “Müslümanlar” olarak adlandırmıştır.

    - Allah uğrunda, O’na yaraşır biçimde cihad edin. O, sizi seçti ve dinde size bir güçlük yüklemedi; babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah Kur’an’dan önceki kitaplarda da, Kur’an’da da size “Müslümanlar” adını verdi ki, Elçi size tanık olsun, siz de insanlara tanık olasınız. Haydi namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın; sahibiniz O’dur. Ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır (O)! (22/Hac, 78)

    Allah’ın yasalarında hiçbir değişiklik yoktur. Allah(c.c), Kur’an’dan önceki kitaplarda da, Kur’an’da da “Dini dosdoğru tutun ve onda parçalanıp ayrılığa düşmeyin!” buyruğunu tüm peygamberlerine vahyettiği gibi, Hz. Muhammed(s.a.v)’e vahyetmiştir. Önceki toplumların içine düşmüş olduğu yanlışlıklar ve hatalar çeşitli misallerle anlatmış, sonraki toplumlarda da aynı yanlışlıkların ve hataların tekerrür etmemesi için uyarıda bulunmuştur.

    Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra dinde parçalanıp ayrılığa düşen Ehli Kitap gibi, Hz. Peygamber’in ümmeti de -Allah(c.c)’ın müteaddit emirlerine rağmen- O’nun dosdoğru yolundan ayrılarak şeytanın yoluna uymuşlardır. Bunun sonucunda da parçalanmışlar, parçalanıp ayrılığa düşmekle de Allah’ın emirlerine karşı gelmişlerdir.

    - Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz……(3/Âli İmrân, 103)

    - Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.(3/Âli İmrân, 105)

    - İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.(6/En’âm, 153)

    - Dinlerini parça parça edip, fırka fırka olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.(6/En’âm, 159)

    - Fakat işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli Kitaplara ayırdılar. Her fırka, kendi yanında bulunanla sevinmektedir. (23/Müminûn, 53)

    - Dinlerini parçaladılar ve fırka fırka oldular. Her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. (30/Rûm, 32)

    - “Dini dosdoğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin!” diye Nûh’a emrettiğini, sana vahyettiğini, İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve İsâ’ya emrettiğini size de din kıldı. Fakat senin kendilerini çağırdığın şey (İslâm dini), Allah’a ortak koşanlara ağır geldi. Allah, ona dilediğini seçer. İçtenlikle kendine yönelenleri de ona ulaştırır. (42/Şura, 13)

    Müslümanlar kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, dinde parçalanıp fırkalara ayrılmışlardır. Mensubu oldukları fırkaların doğru yol üzerinde ve cennet ehli olduğunu uydurmuş oldukları hadislerle Hz. Peygamber’e onaylatmışlardır. Aşağıdaki hadislerde görüldüğü gibi Şia ve Ehli Sünnet fırkalarından her biri kendilerinin “fırkayı naciye” (kurtuluşa eren fırka) olduğunu iddia etmektedirler. Kendilerinin “fırkayı naciye” olduğunu ispat edebilmek için bir çok deliller ileri sürmüşlerdir. Bu fırkalardan hiç birisi de “fırkayı nâriye” olmayı kendilerine yakıştıramamışlardır.

    Peki, fırkayı naciye hangisidir? Gerçek sünnet ehli kimdir?

    KÜTÜB-İ SİTTE HADİSLERİ:
    (4776)- Hz. Muâviye (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) aramızda doğrulup buyurdular ki:
    “Haberiniz olsun! Sizden önce Ehl-i Kitap, yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir.
    Bu da (Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaattir.” [Ebu Davud, Sünnet 1, (4597).]
    İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/420.

    (4777)- İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki:
    “Benî İsrail üzerine gelen şeyler, aynıyla ümmetimin üzerine de gelecektir. Öyle ki onlardan alenî olarak annesine gelen olmuşsa, ümmetimden de bu çirkin işi mutlaka yapan olacaktır. Nitekim, Benî İsrail yetmiş iki millete (dine, fırkaya) bölünmüştü. Benim ümmetim de yetmiş üç millete bölünecektir. Bunlardan bir tanesi hariç hepsi ateştedir.”
    “Bu fırka hangisidir?” diye soruldu.
    “Benim ve ashabımın üzerinde olduğu şeyden ayrılmayanlardır!” buyurdular.” [Tirmizî, İman 18, (2643).]
    İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 13/422-423.

    1001 HADİS, İMÂM ALİ, IV. BÖLÜM:

    İMÂM ALİ (A.S) VE ŞÎALARI
    176- İMÂM ALİ (A.S) VE ŞÎALARININ FAZİLETİ

    926- Ebû Akîl, diyor ki: Biz, Emirü’l-Müminin Ali b. Ebî Tâlib’in (a.s) yanında olduğumuz bir sırada, şöyle buyurdu:
    “Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya bölünecektir. Canımı elinde tutana andolsun ki, fırkaların hepsi yollarını şaşmışlardır; bana uyan ve benim Şîalarımdan olanlar hariç.”

    927- Yine Emirü’l-Müminin’den (a.s) şöyle nakledilmiştir:
    “Bu ümmet, yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte ve bir tanesi cennette olacaktır. Allah-u Teâlâ onların hakkında şöyle buyurmaktadır: ‘Yarattıklarımızdan, daima hakka ileten ve adaleti hak ile yerine getiren bir topluluk bulunur.’ (A’râf, 181) Onlar ise ben ve Şîalarımdır.”

    928- Hz. Ali (a.s), Resulullah’a (s.a.a) şöyle arz etti:
    “Ya Resulallah, ‘Fırkay-ı Nâciye’ (kurtuluş ehli olan fırka) kimlerdir?” Allah Resulü (s.a.a) şöyle cevap verdiler: “Senin ve arkadaşlarının üzerinde oldukları şeye sarılanlardır.”

    Dikkat edilirse hadislerde geçen; “ümmetimden fırkalara bölünmeyenler sünnet ehli olanlardır ve bunlar cennettedir” değil de, “ümmetimden fırkalara bölünenlerden sadece sünnet ehli olan bir fırka cennettedir” ve “bu ümmetten fırkalara bölünmeyenler bana uyan ve benim şia’larımdır ve bunlar cennettedir ” değil de, ” bu ümmetten fırkalara bölünenlerden bana uyan ve benim şia’larımdan olan bir fırka cennettedir” ifadelerinden, Hz. Peygamber’in ve Hz. Ali’nin, Müslümanların fırkalara bölünmelerini her hâlükârda onayladıkları, Sünnilere göre; bu fırkalardan sadece bir fırkanın sünnet ehli olması nedeni ile, Şia’ya göre de; bu fırkalardan sadece bir fırkanın Hz. Ali’nin şia’larından olması nedeni ile cennet ehli olacağı anlaşılmaktadır. Müslümanlar, Allah’ın sınırlarına uymayarak fırkalara ayrılmış olmalarına rağmen, içlerinden sadece bir fırkanın cennet ehli olmasındaki ölçüt sünnet ehli olmak veya Hz. Ali’nin şia’sı olmaktır.

    Bu durumda ateşte oldukları beyan edilen diğer fırkalardan dileyenler sünnet ehli veya Hz. Ali’nin şia’sı olduklarında cennet ehli olacaklardır. Diğer fırkaların ateşte olmalarının nedeni, Allah’ın “dinde parçalanıp fırkalara ayrılmayın” buyruğuna karşı gelmelerinden dolayı değil, sünnet ehli veya Hz. Ali’nin şia’sı olmamalarından ötürüdür.

    Allah(c.c), iman edenlerin ‘dinde parçalanıp fırkalara ayrılmalarını’ kesin olarak yasaklamıştır. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Fırkalara ayrılmış olanlar, kendilerini nasıl adlandırırlarsa adlandırsınlar, Allah’ın buyruklarına itaat etmeyerek Allah’ın yolundan ayrılan ve Allah’ın koyduğu sınırları aşmış olanlardır. Her kim Allah’ın buyruklarına itaat etmeyerek O’nun koyduğu sınırları aşarsa, ebedi olarak cehennem ehlidir. Allah’ın buyruklarına itaat etmeyenler ve O’nun koyduğu sınırları aşanlar cennet ehli olamazlar. Allah(c.c)’nın yol ve yöntemi budur. Allah’ın yol ve yönteminde hiç bir değişiklik yoktur.

    - Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.(3/Âli İmrân, 105)

    - Kim de Allah’a ve Peygamberine isyan eder ve O’nun koyduğu sınırları aşarsa, Allah onu ebedî kalacağı ateşe sokar. Onun için alçaltıcı bir azap vardır.(4/Nisâ, 14)

    Öyle bir ümmet düşünün ki; hem Allah’ın buyruğuna itaat etmeyerek fırkalara ayrılmış olsunlar, hem de sünnet ehli olsunlar! Hz. Peygamber’in, dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlarla hiçbir ilişkisi yoktur(6/159).

    Dolayısıyla dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanların da Hz. Peygamberle hiçbir ilişkileri olamaz.

    Allah’ın ayetlerinden yüz çevirerek Hz. Peygamberin sünnetine uymak mümkün değildir. Hz. Peygamberin sünneti Kur’an’a sımsıkı sarılmak(43/43) ve Kur’an’a uymaktır (10/109; 33/2). Kur’an’a uymuş olanlar, Hz. Peygamberin sünnetine uymuş olurlar(33/21; 60/4; 68/4). Dinlerini parça parça edip fırka fırka olanlar sünnet ehli de ve Hz. Ali’nin taraftarı da olamazlar.

    Görüldüğü gibi, Müslümanları fırkalara ayırarak birbirine düşürmek için Allah’a ve Elçisine hiç korkmadan iftira edebilmişlerdir.


    İnsanoğlu, Allah’ın kendisine lütfettiği akıl sayesinde düşünen bir varlıktır. Aklını işlettiği ve düşündüğü sürece yeryüzündeki canlıların en üstünüdür. İnsanoğlunun kendisine lütfedilmiş olan bu nimeti en iyi bir şekilde kullanması Allah’ın bir emridir. Kur’an’da insanların düşünmesi ve akıllarını işletmesi ile ilgili olarak bir çok ayetler mevcuttur. Düşünce üretimi ile birlikte düşünce farklılıklarının oluşması insanın doğası gereğidir. Düşünce farklılıkları inanç farklılıklarına dönüşmediği sürece bir zenginliktir. Kur’ân, inananların düşünmelerini emrederken, düşünce ve görüş farklılıklarını inanç farklılıklarına dönüştürmelerini yasaklamaktadır.

    Düşünen toplum akleden, sorgulayan, araştıran ve bilinçli bireylerden oluşan bir toplumdur. Her insan duyu ve algı alanı ölçüsünde düşünebilir ve bilgi sahibi olabilir. Bir insanın her şeyi bilmesi ve görüşlerinin muhakkak doğru olması söz konusu değildir. Bilginin doğruluğunun ölçütü bilginin kaynağıdır. Bu kaynak iyi bilindiğinde sunulan bilginin yararlı mı yoksa zararlı mı olduğu seçimi güvenli bir şekilde yapılabilir. Bu seçim yapılamadığında; akletmekten, sorgulamaktan ve araştırmaktan uzak bir anlayışın ürünü olan kör taklidin oluşumu ve güdülen sürülere dönüşülmesi o toplum için kaçınılmaz bir sonuçtur.

    Müslümanlar Kur’an’ın uyarılarına rağmen, düşünce farklılıklarını inanç farklılıklarına dönüştürmüşler ve bunun sonucunda dinde ayrılığa düşmüşlerdir.


    Müslümanların mezheplere ayrılmalarını teşvik etmek ve mezhep ayrılıklarını da Hz. Peygamber’e onaylatmak amacıyla bir çok hadisler uydurulmuştur. Bunlardan birisi de;

    “Ümmetimin âlimlerinin farklı ictihadları, mezheplere ayrılması rahmettir” (Nasr El-Makdısi, Beyheki) hadisidir.

    İslam tarihi incelendiğinde mezhep ayrılıklarının Müslümanlara çok pahalıya malolduğu, bu ayrılığın Müslümanlar açısından bir rahmet olmadığı, ancak Müslümanlar arasındaki birlik ve beraberliği bozmak isteyen İslam düşmanları açısından bir rahmet olduğu görülecektedir. İslâm tarihi, rahmet olduğu beyan edilen mezhep ayrılıkları yüzünden çıkan kavgalar nitecesine akıtılan Müslüman kanlarının, talan edilen malların ve mülklerin, yurtlarını terk etmek zorunda kalan insanların ve yok edilen kültür eserlerinin bir belgesi olarak karşımızda durmaktadır.

    Geçmiş dönemlerde olduğu gibi bugünde mezheb ayrılıkları yüzünden Müslümanlar birbirlerinin kanlarını akıtmaya devam etmektedirler. Yemen, Cezayir, Çad, Endonezya, Pakistan, Afganistan, Irak ve Filistin’de yaşanan mezhep kavgaları yakın tarihimizin en acı ve üzücü örneklerindendir.

    Dini doğru anlayamamanın, ya da işine geldiği şekilde çarpıtarak anlamanın sonucunda; barış, huzur, kardeşlik, birlik, beraberlik, yardımlaşma ve dayanışma dini olan İslam, düşmanlık, tefrika, kan, zulüm ve fitne dini haline dönüştürülmüştür. İşin ilginç yanı da her fırka Hak yolunda savaştığını ve kendisinin dosdoğru yol üzerinde olduğunu iddia
    etmişlerdir. Üstelik “bir Müslüman’ın Müslümanlara karşı canı, malı ve ırzı haramdır” ve “müslümanlar kardeştir” inancına sahip olmalarına rağmen!

    Mezhep kavgaları, Ehli Sünnet ile Şiî fırkaları arasında yaşandığı gibi aynı zamanda Ehli Sünnet fırkaları arasında da yaşanmıştır.

    Geçmiş dönemlerde yaşanmış olan mezhep kavgaları:

    1. Tuğrul Beğ’in veziri Amîdu’l-Mülk Kundürî’nin tesiriyle câmilerde, minberlerde Eş’arîler lânetlenmiş, Hanefîler ile Şâfiîler birbirine düşmüş, kavgalar olmuş, kargaşa ve fitne Horasan, Şam Hicaz ve Irak’a yayılmış, Kuşeyrî, İmâmû’l-Harameyn, İbn Muvaffak gibi zevâta eziyet edilmiş, hapis ve nefyedilmişler, memleketi terk etmek mecburiyetinde kalmışlardır. Eş’arîlerin lânetlenmesi âdeti Sultan Alparslan ve vezir Nizâmü’l-Mülk zamanına kadar devam etmiş, ancak onların zamanında önü alınmış ve ülkelerini terk eden ulemânın geri dönüşü sağlanmıştır.(İbn Sübkî, Tabakâtü’ş-şâfiiyyeti’l-kübrâ, Kahire, 1965, c. III, s. 389-405; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-târih, Beyrut, 1966, c. X, s. 33; Prof. Dr. O. Turan, Selçuklular Tarihi, İst. 1969, s. 241.)

    2. Ebû’l-Kâsım Kuşeyrî’nin oğlu Ebû Nasrr 469/1077 tarihinde hacdan dönerken Bağdat’a uğramış ve Nizâmiye’de vaazlar vermişti. Vaazlarında Hanbelîlerin aleyhinde bulunduğu, onları mücessime olmakla itham ettiği için taraflar birbirine girdi. Hanbelîler Eş’arilere saldırıp adam öldürüyorlardı. Bağdat’ta bulunan Ebû İshâk Şirâzî ile Nizâmü’l-Mülk arasında yazışmalar oldu, vezir devletin mezhepler karşısında tarafsız olduğunu, mezheplerin ve bu arada Ahmed b. Hanbel’in muhterem olduğunu ifade etti; alınan tedbirlerle fitne yatıştı; bu arada vaazlarda mezheplerden bahsetmek yasaklandı ve vezir Fahruddevle azledildi. (İbn Sübkî, age., c. IV, s. 234 vd.; Suyûtî, Târihu’l-hulefâ, Kahire, 1952, s. 424; Prof. Turan age., s. 241.)
    3. Hicrî 317 tarihinde, Halîfe Muktedir zamanında Bağdat’ta, “Makam-ı Mahmud”un tefsîri sebebiyle mezhepler arasındaki ihtilâf büyümüş, Hanbelîler ile diğer mezhep sâlikleri arasında kavgalar, çarpışmalar olmuş, birçok Müslüman ölmüştür. (Suyûtî, age., s. 384.)

    4. 475/1082 yılında Mağrib’den gelen, mezhep itibarıyla da Şâfiî ve Eş’ârî olan, Ebu’l-Kâsım el-Bekrî, Nizâmü’l-Mülk tarafından kendisine maaş bağlanarak Bağdat’a gönderildi. O, vaazlarında Ahmed b. Hanbel’i medh, fakat Hanbelîleri zemmediyordu. Bu da Hanbelîleri kışkırtmış ve kadı Abdullah Damganî’nin evi bir ilmî münakaşa esnasında basılmış ve kitapları yağma edilmiştir. Bu gerginliğin devamı dolayısıyla halîfe, Ebû İshâk Şirâzî ile Ebû Bekir Şâşî’yi Melikşah’a gönderdi. Bu büyük şahsiyetler her geçtikleri beldede ta’zimle karşılanıyor ve teberrüken rikâblarına el sürülüyordu. Sultan Melikşâh ve vezîri Nizâmü’l-Mülk huzurunda onlarla İmâmü’l-Harameyn Ebû’l-Ma’âlî el-Cuveynî arasında cereyan eden müzakere ve münazaralardan sonra bütün fikir ve istekleri kabul edildi. Nizâmiye’de Eş’arîlik hakkında vaazlarına müsâade edildi ve bir hâdisenin önlenmesi için de medresenin kapılarına Türk muhafızları kondu.(İbnü’l-Esîr, age., c. V, s. 340-344.) Böylece devlet, ictimâî nizam ile birlikte fikir ve din hürriyetini temine çalışıyordu. (Murtezâ Zebidî, age., c. I, s. 282.)

    5. Ebu’l-Muzaffer İbnu’s-Sem’ânî (H. 426-489) hac dönüşü gördüğü rüyâlara dayanarak, gürültülü bir şekilde Hanefîliği terk edip Şâfiî mezhebine geçince (H. 468) iki mezhebin mensupları arasında münakaşalar çıkmış, bunlar büyüyerek fitne ve mukatele halini almış, Horasan’dan Irak’a kadar yayılmıştır. Bu arada Merv’de büyük câmi kapanmış ve Şâfiîler bir müddet cuma namazı kılamamışlardır.

    6. Hicrî VII. asırda, İsfehan şehrini ziyâret eden meşhur coğrafyacı Yakût, Mu’cem’de şu satırlara yer vermiştir: “Zamanımızda ve daha önce bu şehir ile civarı defalarca harap edilmiştir? Bunun sebebi Şâfiîlerle Hanefîler arasındaki daimî geçimsizlik, taassup ve savaştır. Hangi grup galip gelirse diğerinin bölge ve mahallesini yağmalamış, yıkmış ve yakmıştır…” (Mu’cemu’l-buldân, Beyrut, 1957, c. I, s. 209)

    7. Hicrî 617 târihinde Rey şehrini ziyâret eden Yakût burasının da harap olduğunu görünce sebebini soruşturuyor ve şu cevabı alıyor: “Sebep basit; fakat Allah bir şeyi murad edince oluyor: Bu şehrin ahâlisi üç grup idi: Şâfiî, az idi; Hanefîler, daha çok idiler ve Şiîler, bunlar ekseriyeti teşkil ediyorlardı. Civar ahâlisi ise çoğunlukla Şiî idi ve biraz da Hanefîler vardı. Önce Şiâ ile Sünnîler arasında taassup savaşı başladı, uzun müddet vuruştular; Hanefî ve Şâfiîler arasında taassup baş gösterdi, harp başladı ve sayıları az olmasına rağmen Şâfiîler galip geldiler. Civardaki Hanefîlerin silâhlı olarak gelip mezhebdaşlarına yardım etmeleri de fayda vermedi. İşte bu gördüğün harap yerler Şiîler ile Hanefîlere ait olan yerlerdir. Onlardan ancak mezhebini gizleyen kalmıştır.” (Yâkût, age., c. III, s. 117.)
    (Kaynak: Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri/İslam Tarihinde Mezhep Kavgaları)

    * Mutaassıp ve mukallid bazı mezhep sâlikleri, “başka mezhebe müntesip bir imama uyarak namaz kılmanın sahih olmayacağına, çeşitli mezheplere sâlik bir erkekle bir kadının nikâhlarının sıhhatinde şüphe bulunduğuna” hükmederek İslâm camiasının birliğini zedelemişlerdir. İş bununla da kalmamış, Bağdat’ta Şâfiîlerle Hanbelîler, Merv, Isfahan ve Rey bölgelerinde Şâfiîlerle Hanefîler defalarca vuruşmuş, yekdiğerlerinin mahalle ve meskenlerini tahrip etmiş, galip gelenler mağlup olanları günlerce sokağa çıkarmamışlardır. İmam Taberî, Ahmed b. Hanbel’in farklı görüşlerini, bu mevzûdaki eserine almadığı için Hanbelîler tarafından evi taşlanmış, vefat ettiği zaman da ancak gece evine defnedilebilmiştir.
    (Kaynak: H. Karaman, İslam Hukuk Tarihi, İz Yayıncılık, İst., 2001, s. 240.)

    Bilinen sebepler beklenen sonuçları doğurur. Sebepler ortadan kalmadıkça sonuçlar değişmeyecektir. Geçmişte olduğu gibi bugünde ve gelecekte de Müslümanlar birbirlerinin kanlarını akıtmaya devam edeceklerdir.

    Sebepleri ortadan kaldırmanın tek yolu Kur’an’ın çağrısına uyarak “Allah’ın ipine sımsıkı sarılmak”, inançta ayrılıklara neden olan her türden beşeri oluşumlardan kurtulmaktır.

    Mezhep hükümlerinin kaynağını oluşturan hadisler kendi içerisinde çelişkili olduğu gibi Kur‘an ayetleri ile de çelişkilidir. Aynı konu ile ilgili olarak birbirinden farklı birden fazla hadis mevcuttur. Her mezhep bu hadislerden birini delil alarak kendi hükümlerinin temellerini oluşturmuştur.

    Dolayısıyla bir mezhebin hükümleri ile diğer mezhebin hükümleri arasında doğal olarak çelişki ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda mezhep hükümleri de hem Kur’an ayetleri ile hem de delil olarak alınmayan diğer hadislerle çelişmektedir. Bunun sonucunda bir mezhebin hükümlerine göre helal veya sevap olan, diğer mezhebin hükümlerine göre haram veya günahtır. Mezhepler arasındaki ihtilafın ve çatışmanın asıl nedeni de budur.

    Bu tutarsızlıklar sonucunda, mezhepler arasında oluşan sürtüşme ve kavgaları giderme adına ılımlı bir yol bulunarak, mezhep taklitçiliği icat edilmiştir.

    Örneğin; bir mezhep sâliki, kendi mezhebinin hükümlerine göre haram olan bir yiyeceği diğer mezhepler arasında helal kabul eden bir mezhebi taklit ederek o yiyeceği yeme özgürlüğüne kavuşabilmektedir. Yalnız, taklit edilecek mezhebin dört hak mezhepten biri olması şartı vardır.

    Bu konu ile ilgili örnek verecek olursam;

    KUR’AN AYETLERİ:

    - Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. (2/Bakara; 173)
    (Ayrıca Bkz: 5/3, 6/145, 16/115.)

    HADİSLER:

    3887 - Esma Bintu Ebi bekr radıyallahu anhüma anlatıyor: “biz, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm zamanında bir at kestik. O zaman Medine’de idik. Hepimiz onu yedik.”
    Buhari, Sayd 24, 27; Müslim, Sayd 36, (1942); Nesai, Dahaya 33, (7, 231).

    3910 - Halid İbnu’l-Velid radıyallahu anh anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, at, katır ve eşek etini yemeyi yasakladı.”

    3911 - Ebu Davud’un bir diğer rivayetinde şöyle denir: “Hayber fethi sırasında gazvede, Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm ile birlikte ben de vardım. Bir grup Yahudi, Aleyhissalatu vesselam’a gelerek, askerlerin ahırlarına hücum ederek (mallarını yağmalamalarından) şikayet ettiler. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bunun üzerine (Müslümanlara yönelerek): “(Olamaz!) anlaşma yapılan kimselerin malı onların izni olmadan helal değildir. Ayrıca size ehli eşekler, onların atları, katırları, vahşi hayvanlardan her bir kesici dişi olan, kuşlardan da her bir pençeleri olan haramdır!” buyurdular.”
    Ebu Davud, Et’ime 26, (3790), 33, Nesai, Sayd 30, (7, 202).

    MEZHEB HÜKÜMLERİ:
    At eti;
    Hanefi mezhebinde tenzihen mekruhtur. Şafii ve Hanbeli mezhebinde helâldir. Maliki mezhebinde haramdır.

    Martı eti; Şafii ve Maliki mezhebinde helâldir.
    Hanefi ve Hanbeli mezhebinde haramdır.

    Kirpi eti; Şafii ve Maliki mezhebinde helâldir.
    Hanefi ve Hanbeli mezhebinde haramdır.

    Deniz ürünleri; Hanefi mezhebinde, balık ve balık şeklinde olan hayvanlar helâldir. Yengeç, midye, istiridye, ıstakoz, kerevit, karides gibi deniz haşaratı ile deniz aygırı, deniz hınzırı gibi balık suretinde bulunmayan diğer deniz hayvanları haramdır.
    Şafii, Maliki ve Hanbeli mezheplerinde deniz ürünlerinin hepsi helâldir.
    Bunun gibi daha bir çok örnekler vermek mümkündür.

    Beşeri görüş ve düşüncelerin kurumsallaşmasının bir sonucu olarak ortaya çıkan mezhepler Müslümanların düşünce ve inanç hayatında çok önemli bir yere sahip olmuşlardır.

    Mezhep alimleri, dini açıklamak ve anlaşılır kılmak adına kendi görüşleri doğrultusunda hükümler koymuşlar, mezheplerin vahiyle ihtilafa düşmesine ve vahiy karşıtı inanca dönüşmesine neden olmuşlardır. Allah’ın kulları için ruhsat tanıdığı alanlarda helal ve haram, sevap ve günah gibi konularında kurallar koyarak vahyin alanı içerisine müdahil olmuşlardır. Mezhep alimlerinin görüşlerinin yanlış olamayacağı düşüncesi ile mezhep hükümleri dinin ilkeleri gibi kabul görmüş ve inanç hayatı bu hükümlere göre şekillenmiştir.

    “Mezhepler arasında esasta hiçbir ayrılık yoktur. Ayrılık, teferruatta, dînin özüne dokunmayan fer’î meselelerdendir.” denmektedir. Fıkhi konular özünde itikadi konularla doğrudan bağlantılıdır.

    Peki, “Helâl ve haram kılarak hüküm konusunda Allah’a ortak olmak, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı -Allah’a iftira ederek- haram saymak” dinin özüne dokunmayan fer‘i hükümlerden midir?

    Fer’i hükümlerden değil, aslî hükümlerden ise; bir mezhepte helâl olan bir rızık diğer mezhepte haram olduğuna göre, bu durum mezhepler arasında esasta bir ayrılık söz konusu değil midir?

    Dinin sahibi yalnız Allah(c.c)‘tır. Hüküm yalnız Allah’a aittir(12/40,67; 28/88) ve O hükmüne hiç kimseyi ortak etmez(18/26). Allah’tan başka hiç kimsenin helal ve haram kılma yetkisi yoktur. Her kim, Allah’ın haram kıldığını rızıkları helal, helal kıldığını rızıkları da haram kılarsa kendisini Allah’ın ortağı konumuna getirmiş olur(16/35). Ve her kimde Allah’tan başkasını hüküm koyucu olarak kabul edip onların hükümlerine tabi olursa, onları, Allah’ın berisinden rabler edinmiş olur(9/31). Allah’tan başka rabler edinmek, Allah’ın birliğine inanmamaktır. Allah’la beraber bir başka varlığı mutlak otorite olarak görmek tevhidin özüne aykırı bir anlayıştır. Böyle bir kabulde Kur’an’a göre şirk’tir. Allah’ın birliğine inanmak imanın esaslarına dair hükümlerdendir.

    İtikatta, Kur’an‘ın ilkelerini baz almayan oluşumlar arasındaki farklılıklar görüş farklılığı değil, inanç farklılığıdır. Günümüz Müslümanları kendilerini İslam‘la özdeşleştirmiş olsalar da; Allah’ın hükümlerine karşı, beşeri hükümlerine tabi olduklarından, Kur’an tarafından “ihtilaf ehli” olarak tanımlanmaktadır.

    - Beyinsizlikleri yüzünden bilgisizce çocuklarını öldürenler, Allah’ın kendilerine verdiği rızkı - Allah’a iftira ederek- haram sayanlar, mutlaka ziyan etmişlerdir. Gerçekten onlar sapmışlardır. Doğru yolu bulmuş da değillerdir.(6/Enam,140)

    - Allah’ın yanında hahamlarını ve ruhbanlarını da rabler edindiler. Meryem’in oğlu Mesih’i de öyle. Oysa kendilerine, tek olan Allah’tan başkasına kulluk etmemeleri emredilmişti. İlah yok o tek Allah’tan başka. Onların ortak koştuklarından arınmıştır O.(9/Tevbe, 31)

    - De ki: “Allah’ın size indirdiği; sizin de, bir kısmını helâl, bir kısmını haram kıldığınız rızıklar hakkında ne dersiniz?” De ki: “Bunun için Allah mı size izin verdi, yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10/Yunus, 59)

    - Allah’a ortak koşanlar, dediler ki: “Allah dileseydi ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye kulluk etmez, O’nun emri olmadan hiçbir şeyi de haram kılmazdık.”

    Kendilerinden öncekiler de böyle yapmıştı. Peygamberlere düşen sadece apaçık bir tebliğdir. (16/Nahl, 35)

    - Dillerinizin yalan yere nitelendirmesinden ötürü “Şu helaldir, şu haramdır,” demeyin, sonra Allah’a karşı yalan uydurmuş olursunuz. Allah’a karşı yalan uyduranlar ise iflah olmazlar. (16/Nahl, 116)

    Müslümanlar için edinilmesi gereken dini bilgilerin tek ve temel kaynağı Kur‘an‘dır. Her Müslüman Kur’an’ın mesajını çok iyi şekilde öğrenmekten ve dünyevi yaşantısını ona göre düzenlemekten Allah’a karşı sorumludur. Çünkü Allah(c.c), kullarını sadece Kur’an’dan hesaba çekeceğini buyurmaktadır.(43/44)

    Hz. Peygamber’in yolundan gitmek, ancak onun misyonunu devam ettirmekle mümkün olabilir. Hz. Peygamberi örnek almak, Kur’an merkezli bir düşünce ve yaşam biçime sahip olmakla mümkün olabilir. Hz. Peygamber’in “Ey Rabbim! Benim kavmim Kur’an’ı büsbütün terk ettiler” şikayetine maruz kalanlardan olmamak için yalnız Kur’an’a sarılmaktan başka bir seçenek yoktur.

    Müslümanların barış, huzur, kardeşlik, birlik ve beraberlik içerisinde yaşayabilmeleri ancak Allah’ın kitabına sarılmaları ile mümkündür. Kur’an’ın çağrılarına uymadıkça, dinde farklılaşmalarına neden olan her türlü beşeri hükümlerden ve beşeri oluşumlarından uzaklaşmadıkça müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanması mümkün olamayacaktır.

    Geçmiş dönemlerde olduğu gibi bu günde, Müslümanlar arasında birlik ve beraberliğin sağlanamaması Kur’an’dan uzak yaşam tarzına sahip olduklarının bir göstergesidir.

    Allah’ın selamı iman edenlerin üzerine olsun.

    Oğuz BAŞGÖZE


    kaynak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Ayrılık rahmet olur ise, birlikde azap olur.... Umarım anlatabilmişimdir...

  3. #3
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    4 hak mezhep arasındaki ictihad farkları müslümanların zaruret hallerinde dine uygun amel etmeleri için Allahü Teala'nın ihsanıdır.Mezhebe uymayan yani müctehide uymayan şeytana ve nefsine uymuş olur bu gibilerin gideceği yeri Efendimiz aleyhisselam ve varisleri olan Ehli Sünnet almileri bildirmiştir.


    http://www.supermeydan.net/forum/for...read51823.html
    http://www.supermeydan.net/forum/for...read50936.html
    http://www.supermeydan.net/forum/for...read51251.html
    http://www.supermeydan.net/forum/for...read34825.html
    http://www.supermeydan.net/forum/for...read52081.html



    -------------------------------------------

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    gerekli, açıklamalar zaten alimler tarafından yapılmış, sadece birine bağlanmayı bizzat kendileri reddetmişlerdir..

    Alimlerin bilgilerinden faydalanır, onların hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz.. Körü körüne birine saplanıp kalmayız.. bakalım bu alimler neler demişler;

    1- Ebû Hanife(H:80-150)

    Bunların ilki İmam Ebû Hanife Numan b. Sabit'tir. Mezhebinden olanlar ondan çeşitli söz ve ifadeler nakletmişlerdir. Hepsi de tek bir şeye götürmektedir ki, o da şudur: �Hadisi esas almak, ona muhalif olan görüşleri terk etmek vaciptir.�


    1. Hadis sahih olduğunda, benim mezhebim o(hadis)dur.6

    2. Bir kimsenin nereden aldığımızı bilmeden bizim sözümüzü alması (onunla amel etmesi) helal olmaz. Bir rivayette de: �Benim delilimi bilmeyen bir kimsenin sözlerimle fetva vermesi haramdır.� �Çünkü biz beşeriz. Bugün bir söz söyler, yarın ondan geri dönebiliriz.�7

    Diğer bir rivayette de: �Dikkatini çekerim ey Yakub (Ebû Yusuf)! Sakın ola ki, benden duyduğun her şeyi yazayım deme. Çünkü ben bugün bir kanaat bildirir, yarın ondan vazgeçebilirim. Yarın da bir kanaat bildirir, öbür gün vazgeçebilirim.8

    3. Allah'ın kitabına ve Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hadislerine muhalif bir söz söylersem, sözümü terkedin.9

    2- İmam Malik b. Enes (H:93-179)


    İmam Malik ise şöyle demektedir:
    1. Ben bir beşerim, isabet eder, hata da ederim. Benim görüşlerime bakın; Kitap ve sünnete uyanları alın, Kitap ve sünnete uymayanların hepsini terkedin.10

    2. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışında her insanın sözlerinin bir kısmı alınıp, bir kısmı terk edilebilir. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ise müstesnadır.11

    3. İbn Vehb diyor ki: imam Malik'e, abdest alırken ayak parmaklarının arasını tahlil (el parmaklarıyla arasına su ulaştırma) meselesi sorulduğunda şöyle dediğini duydum: �Bunu yapmak vacip değildir.� İnsanlar gidinceye kadar sustum. Sonra ona dedim ki: �Bu hususta elimizde varid olan bir sünnet var.� Dedi ki: �Nedir bu?� Dedim ki: �Bize Leys b. Sa'd, İbn Lehia ve Amr b. Haris anlattı ki, Yezid b. Amr el-Meafirî'den, (o da) Ebû Abdurrahman el-Habelî'den, (o da) el-Müstevrid b. şeddat el-Kureşî'den dedi ki: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in serçe parmağıyla ayak parmaklarının arasını ovaladığını gördüm.� Dedi ki: �Bu güzel bir hadistir, şimdiye kadar da duymuş değilim.�
    Sonraları bu mesele tekrar sorulduğunda, insanlara böyle yapmalarını emrettiğini gördüm.12



    3- İmam Şafiî (H:150-204)


    İmam Şafiî'ye gelince bu hususta ondan nakledilenler daha çok ve daha da güzeldir.13 Şafiî mezhebine tâbi olanlar da bununla daha çok amel etmişlerdir. Bu sözlerden bazıları şunlardır:

    1. Rasûlullah‟ın sallallahu aleyhi ve sellem sünnetlerinden bazılarının ulaşmadığı veya kaybolmadığı hiç kimse yoktur. Söylediğim her söz ve koyduğum her asıl, şayet Rasûlullah‟ın sallallahu aleyhi ve sellem bir sünnetiyle aykırılık arzediyorsa, uyulacak Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüdür. O ayrıca benim de sözümdür.14

    2. Müslümanlar, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in sünneti ortaya çıktıktan sonra, bir kimsenin o sünneti başka birinin sözü için terketmesinin helal olmayacağı hususunda icma etmişlerdir.15

    3. Kitaplarımda Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine muhalif birşey bulursanız, Rasûlullah‟ın sünnetiyle amel edin benim sözlerimi terkedin. Başka bir rivayette de: �Ona tâbi olun ve başka hiç kimsenin sözüne iltifat etmeyin.�16

    4. Hadis sahih olduğunda benim mezhebim o hadistir.17

    5. Sizler18 hadisleri ve ricali benden daha iyi bilirsiniz. Eğer hadis sahih olursa onu bana da söyleyin. Kufeliler, Basralılar ve Şamlılar rivayet etsin farketmez, eğer sahih ise ben onlara giderim.

    6. Nakil ehline göre (hadis âlimleri), hakkında Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih hadis bulunan her meselede muhalif görüşlerimden hayatımda da, öldükten sonra da vazgeçmişimdir.�19


    7. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den sahih bir hadis olduğu halde benim ona muhalif bir söz söylediğimi görürseniz, bilin ki, aklım başımdan gitmiştir.20

    8. Ben bir söz söyler de, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözüme muhalif sahih bir hadisi varsa, Rasûlullah‟ın hadisi (amel etmekte) evladır, beni taklid etmeyin.21

    9. Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'den gelen her hadis benim sözümdür, benden duymamıĢ olsanız bile!...22

    4- İmam Ahmed b. Hanbel (H:164-241)



    İmam Ahmed'e gelince; imamlar arasında hadisleri daha çok toplayan ve bunlara bağlanan odur. Öyle ki �fer‟î konuları ele alan kitapların telif edilmesini hoş görmezdi.�23 Bundan dolayı şöyle demektedir:


    1- Beni taklid etmeyin, Malik‟i de, Şafiî'yi de, Evzaî ve Sevrî'yi de taklid etmeyin. Onlar nereden aldılarsa siz de oradan alın.�24 Başka bir rivayette: �Dininde bu kimselerden kimseyi taklid etme, Rasûlullah ve sahâbîlerinden varid olan ne ise onu al. Bunlardan sonra gelenler (tabiînler) hususunda ise kişi muhayyerdir.�

    Bir defasında da şöyle demiştir: �İttiba, kişinin, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟e ve sahâbîlere tâbi olmasıdır. Ancak tabiînden sonra kişi muhayyerdir.�25

    2- Evzaî'nin görüşü, Malik'in görüşü, Ebû Hanife'nin görüşü... Bunların hepsi birer görüştür. Bana göre de hepsi eşittir. Delil ise ancak rivayetler (hadisler)dir.26

    3. Kim Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in hadisini reddederse, o helak olacağı bir uçurumun kenarındadır (demektir).27

    İşte, hadislere sarılmayı emretme, basiretsiz bir şekilde taklidi nehyetme hususunda imamların söyledikleri bunlardır. Bunlar öyle açık ifadeler ki hiçbir tevil veya münakaşayı kaldırmaz. Kaldı ki sünnette sabit olana sarılan kişi, -imamların bazı sözlerine muhalif de olsa- onların mezheplerinden ve yollarından ayrılmış olmaz. Bilakis o hepsine tâbi olmuş, kopması mümkün olmayan sağlam kulpa tutunmuş olur. Ancak onların sözlerine muhalif olan sünnetleri terkeden kimse böyle değildir. Böyle biri onlara isyan etmekte ve biraz önce onlardan nakletmiş olduğumuz sözlerine muhalefet etmektedir. Allahu Teâlâ da buyuruyor ki:

    �Rabbine yemin olsun ki, aralarındaki anlaşmazlıklarda seni hakem seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tam manasıyla boyun eğmedikçe, iman etmiş olmazlar.�(Nisa 65)

    Yine buyuruyor ki: �Onun emrine muhalefet edenler başlarına bir musibet gelmesinden veya acı bir azaba uğramaktan sakınsınlar.�(Nur 63)

    Hafız İbn Receb (rahmetullahi aleyh) diyor ki: �Kendisine Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin emrinin ulaştığı her kişinin yapması gereken; bunu ümmete beyan etmek, onlara nasihat edip bu emre tâbi olmaları için çalışmaktır. isterse bu, ümmette büyük bir zatın görüşüne ters olsun. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟in emri, hata ederek muhalefet eden büyük bir zatın sünnete aykırı emrinden tazim edilmeye ve uyulmaya daha layıktır (hak sahibidir). İşte bu itibarla sahâbîler ve onlardan sonra gelenler sahih sünnetlere muhalefet edenleri tenkid etmişlerdir. Bazen belki de tenkidlerinde kaba ifadeler de kullanmışlardır.28 Ondan nefret ettikleri için değildir bu. O bilakis o sevdikleri ve saygı duydukları biridir. Ancak ne olursa olsun, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem‟i daha çok sevmektedirler. Onun emri de bütün mahlukatın emrinin üstündedir. Eğer Rasûlullah‟ın emri ile bir başkasının emri çelişirse, Rasûlullah‟ın emri öne alınmalı ve ona tâbi olunmalıdır. Onun emrine muhalif olana duyulan saygı, Rasûlullah‟ın emrine tâbi olmaya engel teşkil edemez. Her ne kadar o kişi hatasında bağışlanmış olsa da.29 Kaldı ki, o bağışlanmış olan zat, Rasûlullah‟ın muhalif emri kendisine geldiğinde kendi görüĢüne muhalefet edilmesine itiraz da etmez.30

    Derim ki: Buna nasıl itiraz edecekler ki?! Değil mi ki, onlar bunu tâbilerine emretmişler ve onlara sünnete muhalif sözlerini terketmeyi gerekli kılmışlardır. Hatta İmam Şafiî tâbilerine, kendisi onu almamış olsa bile sahih sünneti ona nispet etmelerini emretmiştir. Bu yüzden İbn Dakik el-İyd teker teker ve toplu olarak dört imamdan herbirinin sahih hadislere muhalif olan görüşlerini topladığı tek ciltlik büyük eserinin mukaddimesinde Şöyle demiştir:

    �Bu meseleleri müçtehid imamlara nispet etmek haramdır. Mukallid fakihlerin de bunları bilmeleri gerekir ki, bu görüşleri onlara nispet ederek, onlara iftira etmesinler.�31



    KAYNAKLAR;

    5 Bu bölüm şeyh Nasıruddin el-Albani‟nin Sıfatu Salatin Nebi sallallahu aleyhi ve sellem adlı eserinin Mehmet Peker tarafından yapılan tercemesinden alınmıştır.

    6 İbn Abidin, Hâşiye (1/63), Resmul-Müfti (ibn Abidin'in risalelerinden biridir) 1/4'te, şeyh Salih el-Fellâni ikaz'ul-Himem (s.62)'de nakletmişlerdir. Ayrıca ibn Abidin Şerhu'l-Hidaye'de İbnu'l-Humam'ın hocası İbnu'-Şahna el-Kebir'den şunu nakleder: "Eğer hadis sahih olur da, mezhebe muhalif olursa hadisle amel edilir. Bu da onun mezhebi olur. Hadisle amel etmekle de kişi Hanefi olmaktan çıkmaz. Çünkü Ebu Hanife'nin "Hadis sahih olursa benim mezhebim odur (hadistir)" sözü sahih bir yolla gelmiştir. "Nitekim İbn Abdilberr bunu Ebu Hanife ve başka alimlerden rivayet etmiştir." Derim ki: Bu, ilimlerinin ve takvalarının kamil olmasının bir sonucudur. Çünkü burada bütün sünneti kuşatamadıklarına işaret etmişlerdir. Daha sonra geleceği üzere imam şafii bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Yani, bazen onlar kendilerine ulaşmamış bir sünnete muhalif görüş serdedebilirler. Böyle bir durumda bizlere, sünnete tabi olmayı ve bunu onların mezhebi olarak kabul etmeyi emretmişlerdir. Allah hepsine rahmet eylesin.

    7 ibn Abdilberr, el-İntika fi fedaili's-selaseti'l-eimmeti'l-fukaha s. 145 İbnu'l-Kayyim İ'lamu'l-Muvakkıîn (2/309). İbn Abidin el-Bahru'r-Raik'in Haşiyesi (6/293). Resmu'l-Müfti (s. 29, 32). Şarani el-Mizan 1/55'de ikinci rivayetle. Üçüncü rivayeti ise: Abbas ed-Dûrî ibn Main'in Tarihinde (6/77/1) imam Züfer'den sahih bir senedle rivayet etmiştir. Bunun benzeri sözlerde Ebu Hanife'nin talebeleri Ebu Yusuf, İmam Züfer, Afiye b. Yezid'den rivayet edilmiştir. (el-ikaz s. 52) İbnu'l-Kayyim, Ebu Yusuf'tan gelen rivayetin sahih olduğunu söylemiştir. (2/344). Ayrıca el-ikaz'ın ziyadelerinde (s.65) ibni Abdil-Berr ve ibnu'l-Kayyim'den rivayet edilmiştir. Derim ki: Delillerini bilmeyenler hakkında söyledikleri bu ise, sözlerinin delile muhalif olduğunu bildiği halde delile muhalif fetva verenlerin durumu nedir acaba! Bu sözü iyice düşün. Çünkü bu tek başına körü körüne taklidi yıkmaya yeterlidir. Bundan dolayı bazı mukallidler Ebu Hanife'nin delilini bilmeden onun sözüyle fetva veremeyeceğini söylediğimde bunun Ebu Hanife'ye ait olduğunu reddetmektedir.

    8 Derim ki: Bunun sebebi İmam çoğu zaman görüşlerini kıyasa dayandırmaktadır. Daha sonra daha güçlü bir kıyasa vakıf olur yahut Rasûlullahtan konu hakkında bir hadis ona ulaşır, bunun üzerine onu alır ve eski görüĢünü terkederdi. Şarani "el-Mizan" (1/62)'de özetle şunu söyler: "İmam Ebu Hanife hakkında bizim gibi her insaflının kanaati Şudur: Şayet o, şeriat tedvin edildikten hafızların Şeriati toplamak üzere yaptıkları rihleler bittikten sonra yaşamış olsaydı ve bunlara ulaşsaydı, bunları esas alır yapmış olduğu her kıyası da terkederdi. O zamanda diğer mezheplerde az olduğu gibi kıyas, onun mezhebinde de az olurdu. Ancak onun döneminde şeriat tabiinler ve etbau't-tabiin arasında köylerde ve şehirlerde dağınık bir halde olunca, mezhebinde kıyas diğer mezheplere oranlara -zarureten- daha çok olmuştur. Çünkü kıyas yaptığı meselede nass mevcut değildi. Diğer imamlar ise bundan farklıdır. Çünkü onların dönemlerinde hafızlar hadisleri cem işini bitirmişler ve onları tedvin etmişlerdi. Böylece hadisler birbirlerinin cevabı olmuşlardı. İşte kıyasın onun mezhebinde çok, diğerlerinin mezheplerinde az olmasının sebebi budur." Bunun büyük bir kısmını Ebu'l-Hasenât en-Nafiu'l-Kebir s. 135'te nakletmiş ona izah eder ve destekler mahiyette talik yapmıştır. Dileyen oraya bakabilir. Derim ki: Eğer bu Ebu Hanife'nin bazı sahih hadislere muhalefet etmiş olmadaki mazereti ise -kaldı ki bu kesinlikle geçerli bir mazerettir- o zaman bazı cahillerin yaptığı gibi ona ta'n etmek (tenkid edip eleştirmek ve eleştiride aşırı gitmek) caiz değildir. Bilakis ona karşı edepli olmak lazım gelir. Çünkü dinin korumasını yapan imamlardan bir imamdır. Dinin fer'i konuları hakkında ondan nice görüşler elimize ulaşmıştır. Ayrıca hata da etse, isabet de etse her halukarda ecrini alacaktır. Bunun yanında ona saygı duyanların, onun sahih hadislerle muhalif görüşlerine bağlı kalmaları da caiz değildir. Çünkü sözlerinde de beyan edildiği gibi bunlar onun mezhebi değildir. Bunlar bir vadide, diğerleri de bir başka vadidedir. Hak ise ikisinin arasındadır: "Rabbimiz bizlere ve iman etmede bizden önce gelen kardeşlerimize mağfiret et. Kalbimizde mü'min olanlara karşı en ufak bir kin bırakma. Rabbimiz sen raufsun, rahîmsin."

    9 el-Fellâni, el-ikaz s.50. Ayrıca bunu İmam Muhammed'e de nispet etmiştir. Ardından şöyle demiştir: "Bu ve benzeri sözler tabi ki müçtehid için değildir. Çünkü bu hususta onların sözlerine ihtiyacı yoktur. Bilakis bu mukallid için geçerlidir." Derim ki: Şa'rani el-Mizan'da (1/26) bu söze binaen şunları söyler: "Şayet imamın vefat ettikten sonra sahih olduğu ve bunlarla amel etmediği ortaya çıkan hadisleri ne yapayım? dersen, cevabım Şudur: Yapman gereken hadislerle amel etmektir. Çünkü imanım bunlara ulaşsaydı ve ona göre sahih olsaydı, belki bunlarla amel etmeyi sana emrederdi. Çünkü imamların hepsi şeriatin esiridir. Bunu yapan da iki eliyle hayrı kucaklamış olur. Kimde; "İmamım onunla amel etmedikçe bir hadisle amel etmem" derse hayrın çoğunu elinden kaçırır. Nitekim mezhep mukallitlerinin çoğunluğunun durumu böyledir. Halbuki yapmaları gereken imamlarının vasiyetini yerine getirmek üzere ondan sonra sahih olduğu ortaya çıkan her hadisle amel etmekti. Çünkü bizlerin onlar hakkındaki kanaatimiz Şudur: ġayet onlar yaşasalardı ve onlardan sonra sahih olduğu ortaya çıkan bu hadisleri elde etselerdi hadisleri esas alır ve onlarla amel ederlerdi. Yapmış oldukları bütün kıyasları da, söylemiş oldukları sözleri de terkederlerdi.

    10 ibn Abdilberr, el-Câmi (2/32). Ondan da İbn Hazm Usulü'l-Ahkam (6/149), yine el-Fellâni(s.72)

    11 Bu sözün İmam Malik'e nisbeti müteahhir alimler arasında meşhurdur. ibn Abdilhadi, İrsâdû's-Salik (1/227)'te sahih olduğunu söylemiştir. İbn Abdilberr el-Câmi (2/91)'de İbn Hazm Usulü'l-Ahkam (6/145, 179)'da el-Hakem b. Uteybe ve Mücahid'in sözü olarak rivayet etmişlerdir. Takıyuddin es-Subki de el-Fetava (1/147)'da Ġbni Abbas'tan rivayet etmiş ve çok güzel bir söz olduğunu belirtmiştir. Ardından şöyle demiştir: Bu sözü İbn Abbas'tan Mücahid, onlardan da İmam Malik almıştır ve ondan meşhur olmuştur. Derim ki: Onlardan da İmam Ahmed almıştır. Ebu Davud Mesailu'l-İmam Ahmed s. 276'da diyorki: Ahmed'in Şöyle dediğini işittim: Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem dışındaki herkesin muhakkak sözlerinden alınır da, bırakılır da...

    12 İbn Ebi Hatim, el-Cerh ve't-Tadil'in mukaddimesi s. 31,32. Ayrıca Beyhaki Sünen'de (1/81)'de rivayet etmiştir.

    13 İbn Hazm (6/118) diyor ki: "Taklid edilen fukahanın kendileri taklidi reddetmişlerdir. Talebelerini taklidden nehyetmişlerdir. Bu hususta en titizleri İmam Şafii'ydi. Sahih hadislere tabi olmak ve delilin gerektirdiğiyle amel etmek hususunda başkalarından daha açık ifadelerde bulunmuştur. (Ayrıca) herşeyde taklid edilmekten de beri olduğunu belirtmiştir. Bunu da açık bir şekilde ifade etmiştir. Allah ecrini bol bol versin, bir çok hayrın sebebi olmuştu."

    14 Hakim, İmam Şafiî'den kendi senediyle muttasıl olarak rivayet etmiştir. İbn Asakir'in �Tarih-u Dımeşk�ında da böyledir. (15/1/3) �İ'lâmu'l-muvakkiîn� (2/363-364) ve �el-İkâz�, s.100)

    15 İbnu'l-Kayyim 2/361, el-Fellani s.68)

    16 el-Heravi Zemmü'l-Kelam 3/47/1, Hatib el-İhticac bi'ş-Şafii 8/2, İbn Asakir 15/9/1, Nevevi el-Mecmu' 1/63, İbnu'l-Kayyim 2/361, Fellani s.100 ikinci rivayeti ise Ebu Nuaym el-Hilye (9/107)'de, İbn Hibban sahihinde (3/284) sahih bir senedle rivayet etmiştir.

    17 Nevevi, a.g.e. Şa'rani (1/57) (Hakim ve Beyhaki'ye nispet ederek) Cellani (s.107) (rivayet etmişlerdir). Şarani diyor ki: "İbn Hazm dedi ki: Yani ona veya başka alimlere göre sahih olursa" Derim ki: Bundan sonra gelen sözünde bunu açık bir şekilde ifade etmiştir. Nevevi özetle şunu söyler: "Mezhep alimlerimiz bununla, tesvib hastalık özründen dolayı ihramdan çıkmayı şart koşmak meselelerinde amel etmişlerdir. Bu meseleler dışında başka meseleler vardır. Mezhep kitaplarında olduğu gibi... Mezhebimizden hadise dayanarak fetva verdiği nakledilenlerden bazıları: Ebu Yakub el-Buvayti, Ebu'l-Kasım ed-Dâreki...dir. Bunu kullanan muhaddis arkadaşlarımız da: İmam Ebu Bekr el-Beyhaki vb. dir. Mezhebimizin eski mensuplarından bazıları, bir meselede hadis bulurlarsa, Şafii'nin mezhebi de o hadise muhalif ise hadisle amel eder ve ona dayanarak fetva verirlerdi. Ek olarak şunu söylerlerdi: "Şafii'nin mezhebi hadise muvafık olan şeydir." Şeyh Ebu Amr diyor ki: ġafiilerden biri mezhebine muhalif bir hadis görürse bakar: Eğer mutlak manada -veya o bab yahut meselede- içtihadi unsurları haiz ise bağımsız olarak o hadisle amel edebilir. İçtihadi unsurları haiz değilse ayrıca hadise muhalefet etmek ağrına gidiyorsa ve hadise muhalefet etmeye sadra Şifa bir cevap bulamıyorsa, Şafii dışında bir imam o hadisle amel etmişse, o da onunla amel edebilir. Bu da ona imamının mezhebini bırakma da mazeret olur. Bu söylediği güzel bir şeydir. Allah doğrusunu bilir. Derim ki: Ortada İbnu's-Salah'ın değinmediği bir suret daha var. O da: Eğer hadisle amel eden kimseyi bulamazsa, böyle bir durumda ne yapar? Bu soruya Takıyyuddin es-Subki: Mana "Kavli'Ş-Şafii... ize sahhel hadis" (c.3, s.102)‟de şöyle cevap vermiştir:
    "Bana göre evla olan hadise tabi olmaktır. KiĢi kendini Rasûlullahın huzurunda ve hadisi ondan iĢittiğini farzetsin, amel etmekten geri kalabilir mi? Allah'a yemin olsun ki hayır. Herke de anladığı miktarla mükelleftir. Bu konunun izahını ve tamamını İ'lamu'l-Muvakkiin (2/302,370), el-Fellâni'nin: "İkaz'ü Himemi Uli'l-Ebsar, liliktidâi bi-seyyidil-muhacirin ve'l-ensar ve tahzirihim ani'l-ibtidâi'ş-Şâi fi'l-kura ve'l-emsar min taklidi'l-mezahib maa'l-hamiyyeti ve'l-asabiyyeti beyne fukahai'l-emsar" adlı eserinde bulabilirsin. Bu kitap da konusunda eşsiz bir kitaptır. Hakkı seven her kişinin bunu anlayarak ve üzerinde titizlikle durarak okuması gerekir.

    18 Burada hitap İmam Ahmed b. Hanbel'e yöneliktir. Bunu, İbn Ebi Hatim Adabü'ş-Şafii (s.94-95)'de Ebu Nuaym el-Hilye'de (9/106) Hatib el-İhticac biş-Şafii (1/8)'de, ondan da İbn Asakir (1/9/15) İbn Abdilberr el-İntikâ (s.75)'de İbnü'l-Cevzi Menakibu'l-İmam Ahmed (s.499)'de, Herevi (2/47)'de, -üç yoldan Abdullah b. Ahmed b. Hanbel'den o da babasından, Şafii ona şöyle dedi... şeklinde- rivayet etmişlerdir. Ondan geldiği sahihtir. Bu yüzden Ġbnu'l-Kayyim İ'lam (2/325) Fellani'de el-İkaz (s.152)'de bu nisbetin kesin olduğunu belirtmiştir. Ardından diyor ki: "Beyhaki diyor ki: Bu yüzden Şafii'nin hadisi esas alması çoktur. Yani o, Hicaz, Şam, Yemen ve Irak ehlinin ilmini cem etmiştir. Tolerans tanımadan ve kendi beldesinin ehlinin mezhebine uyana meyletmeden sahih gördüğü her hadisi almıştır. Hakkı her gördüğü yerde... Ondan önce gelenler arasında sadece beldesinin mezhebiyle yetinip, muhalif olan sahihleri öğrenmek için çalışmayanlar vardır. Allah bize de, ona da mağfiret etsin.

    19 Ebu Nuaym el-Hilye 9/107, Harevi 1/47, İbnu'l-Kayyim, İ'lamu'l-Muvakkiin 2/363, Fellani s.104

    20 İbn Ebi Hatim Adabu'ş-Şafii s. 93. Ebu'l-Kasım es-Semerkandi "el-Emali, Ebu Hafs el-Müeddip Münteka (1/234) Ebu Nuaym el-Hilye (9/106) İbn Asakir (1/10/15) de sahih senedle rivayet etmişlerdir.

    21 İbn Ebi Hatim s.93 Ebu Nuaym ve Ġbn Asakir (2/9/15) sahih bir senedle rivayet etmişlerdir.

    22 İbn Ebi Hatim s. 93-94

    23 İbnu'l-Cevzi, el-Menakib s.192

    24 el-Fellani s.113, İbnu'l-Kayyim, İ'lam 2/302

    25 Ebu Davud, Mesailu'l-İmam Ahmed, s. 276-277 26 İbn Abdilberr, el-Câmi' 2/149

    27 İbnu'l-Cevzi s.182

    28 Derim ki: Bunu hatta babalarına ve alimlerine karşı yapmışlardır. Nitekim Tahavi Şerh Meani'l-Asar (1/372), Ebu Ya'la Müsned'inde (3/1317) ricali sika olan ceyyid bir senedle Salim b. Abdillah b. Ömer'den rivayet ettiler ki (Salim) diyor ki: "Mescidde İbn Ömer'le otururken Şamlılardan bir adam geldi ve ona hac zamanına kadar umreden faydalanmayı sordu? İbn Ömer dedi ki: Bu güzel bir şeydir. Adam dedi ki: "Ancak baban bunu nehyediyordu." Adama şöyle dedi: "Yazıklar olsun sana! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunu yapmışken babam bunu nehyetse, sen kimin Rasûlullahın emrine mi, babamın nehyine mi uyarsın? Dedi ki: "Rasûlullahın emrine." Adama dedi ki: "Hadi kalk, git." İmam Ahmed (no: 5700) benzerini rivayet etmiştir. Tirmizi de (2/82) sahih olduğunu söylemiştir. İbn Asakir (1/51/7), İbn Ebi Zib'den şunu rivayet eder. Dedi ki: Sa'd b. İbrahim (yani Abdurrahman b. Avf'ın oğlu) bir adam hakkında Rabia b. Ebi Abdirrahman'ın görüşüne dayanarak hüküm verdi. Ben de ona verdiği hükme muhalif Rasûlullahın bir haberini aktardım. Bunun üzerine Sa'd, Rabia'ya dedi ki: Bu İbn Ebi Zi'b. Bana göre sika (güvenilir) biridir. Bana da Rasûlullahtan verdiğim hükme muhalif bir haber naklediyor. Rabia ona dedi ki: Sen içtihad ettin ve hükmünü verdin. Sad ise cevaben şöyle dedi: "Ne acayib bir durum! Sad'ın hükmünü uygulayacağım da Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükmünü uygulamayacağım. Hayır, hayır. Sad'ın hükmünü reddedecek, Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in hükmünü yerine getireceğim. Bu sefer Sad davayı yazdığı kararnameyi getirtti ve yırttı. Ardından adamın lehine hüküm verdi."

    29 Derim ki: Bilakis ecir bile alacaktır. Çünkü Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: "Hakim içtihad eder de isabet ederse ona iki ecir vardır. Hüküm verirken içtihad eder de hata ederse ona da bir ecir vardır. Buhari-Müslim rivayet etmişlerdir.

    30 İkazu'l-Himem'in talikinde nakletmiştir. s.93

    31 el-Fellani s. 99

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Alıntı bziya´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    4 hak mezhep arasındaki ictihad farkları müslümanların zaruret hallerinde dine uygun amel etmeleri için Allahü Teala'nın ihsanıdır.Mezhebe uymayan yani müctehide uymayan şeytana ve nefsine uymuş olur bu gibilerin gideceği yeri Efendimiz aleyhisselam ve varisleri olan Ehli Sünnet alimleri bildirmiştir.
    Ne var ki insanlar din işlerini parça parça böldüler. Her grup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedir. (Müminun-53)

    Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir. (Rum 31-32)

    Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlara gelince senin onlarla bir işin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir. (Enam 159)

    Ayrıca bkz: http://www.supermeydan.net/forum/for...read61242.html

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    233
    Rep Gücü
    4736
    Alıntı Apollonius´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Ne var ki insanlar din işlerini parça parça böldüler. Her grup kendilerinde bulunan (fikir ve davranış) ile sevinip böbürlenmektedir. (Müminun-53)

    Allah�a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O�na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir. (Rum 31-32)

    Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlara gelince senin onlarla bir işin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını haber verecektir. (Enam 159)

    Ayrıca bkz: http://www.supermeydan.net/forum/for...read61242.html
    Bu vermis oldugunuz örnek , mezheblerle mi yoksa tarikatlarlami alakali...

    Ben simdiye kadar 4 mezhepten herhangi birine secmis birinin ,diger üc mezhebi hor gördügünü yada kendi mezhebini büyük görüp böbürlendigini duymadim.

    Ama siz zaten konuyu acarken öyle bir baslik atmissiniz ki , arkasina koydugunuz soru isareti kinaye olmus..

    Ayrılık (Mezhepçilik) Rahmet midir?

    Mezheblerin kendince diger adini AYRILIK koy , ardindan ayrilik rahmetmi diye sor...?

    Mezheblerin ayrilik olduguna delilin nedir...?

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Mezheblerin kendince diger adini AYRILIK koy , ardindan ayrilik rahmetmi diye sor...?

    Mezheblerin ayrilik olduguna delilin nedir...?
    Sevgili kardeşim; Ayrılığın rahmet olmayacağına sizin de aklınız eriyor ki böyle bir lafın saçmalık olduğunu farketmişsiniz. Bu mezhepçilerin kendilerine dayanak yaptıkları uydurma bir hadis metnidir.

    "Ümmetimin ihtilafı rahmettir"

    bu uydurmaya aşağıdaki apaçık ayetlere rağmen inanıyorlar ve savunmaktalar:

    - Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz……(3/Âli İmrân, 103)

    - Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.(3/Âli İmrân, 105)

    - İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O’nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.(6/En’âm, 153)

    - Dinlerini parça parça edip, fırka fırka olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi Allah’a kalmıştır, sonra (Allah) onlara yaptıklarını haber verecektir.(6/En’âm, 159)

    - Fakat işlerini aralarında parçalayıp, çeşitli Kitaplara ayırdılar. Her fırka, kendi yanında bulunanla sevinmektedir. (23/Müminûn, 53)

    - Dinlerini parçaladılar ve fırka fırka oldular. Her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir. (30/Rûm, 32)

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    233
    Rep Gücü
    4736
    Sevgili Kardesim Apollonius..

    Bu adi gecen 4 mezheb , Allah(cc) nün bize gönderdigi islam dinin kitabi olan Kur'an i
    Tahrif ederek
    Farz lari sünnet , müstehablari vacip mi ediyorlar...?

    Biri günde 5 vakti digeri 3 vaktimi isaret ediyor Namaz vakitlerinde..

    Oruc ibadetinde birisi iftara kadar yiyip icmeyeceksiniz derken digeri yarim bardak su orucu bozmazmi diyor..?

    Daha öncede yazdim, mezhebe tabi olmak zorunlulugu yoktur ama bu defa sen ben Kurandan okugumuz ve anladigimiz ile nasil hayatimizi sekillendirecegiz..?

    Kuran bir ilimdir , Evet okuma ile en zaruri haram helaller anlasilir ama ilmin dahilinde olan bazi noktalarida bu ilmi edinmis kisilerin aciklamalari ile bilinir...

    Kominist olmak icin bile Manifestoyu okuyup anlamamiz isteniyor, bu manifesto kendiliginden mi yazildi...? Bu herseyde bir kuraldir..

    Sorsak syn. Spartaküs bile inancsizligi , Ateistligi edinirken illaki onunda kaynaklandigi kisiler vardir yazar-cizer olarak...

    Sizin ne yapip yapmayacaginiza birsey deme selahiyetim yok yalniz dostca bir önerim var
    Her tartisma konusuna Ayetler yapistirmak ,hos degil...


    Zaten mantiken düsünsek bile , Ebu Hanife,Safi,Hanbeli ve Maliki gigi kisiler ben mezhep kuracagim iddiasinda olmamis böyle birseye tevessül etmemislerdir..
    Islam ilimlerinde gayretleri arastirma inceleme ve cözüm noktalrindaki pratik zekalari onlari bu noktaya getirmemismidir..?

    Firka ile tarikat ile cemaat ile mezhebleri ayni tutamazsiniz...yanlis olur...

    Bir kisi kalkip iki tarikata birden intisap edemez , benim iki seyhim var diyemez benim bildigim tarikatin icinde olmadigimdan emin olarak yazmak istemiyorum biraz opsiyon birakayim. Ama bir mezhebe tabi olan birisi istedigi an baska mezhebin görüsünden istifade edebilir...-

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Tecrübeli Üye
    Üyelik tarihi
    Jan 2010
    Mesaj
    272
    Rep Gücü
    10412
    Önemli olan,mezhepli olmak değildir.
    Mezhepçi olmaktır.Yai mezhep fanatizmi içinde olmaktır.
    Mezhep fanatizminin tarih boyunca müslümanlar arasında birçok istenmeyen olayı
    meydana getirdiğini görebiliyoruz.
    İllaki mezhebin birine tabi olacaksın,yoksa amel edemezsin diyenlerden olmamak gerekiyor.

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Sevgili El aciz kardeşim;

    Elimden geldiğince yanıtlayayım:

    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sevgili Kardesim Apollonius..

    Bu adi gecen 4 mezheb , Allah(cc) nün bize gönderdigi islam dinin kitabi olan Kur'an i
    Tahrif ederek
    Farz lari sünnet , müstehablari vacip mi ediyorlar...?
    Evet kardeşim. Aynen öyle yapıyorlar.
    Lütfen bkz: http://www.supermeydan.net/forum/for...read61285.html

    Örnek olarak Kuranda haram ve helaller bellidir. Allah bu konuda hükmünü koymuştur. Onun lafının üzerine başka HİÇ BİR VARLIĞA laf düşmez.
    http://www.supermeydan.net/forum/247673-post2.html

    Peygamberimiz dahi ortada Allah'ın hükmü dururken ayrıyeten hüküm koyma yetkisine sahip değildir:
    http://www.supermeydan.net/forum/251772-post5.html
    Fakat bazı insanlar bazı uydurma hadisleri her biri AYNI KONUDA kendine AYRI birer uydurma hadis seçerek mezhepleşiyorlar. Hem de ortada her konuda hüküm bulunan Kuran dururken. Hem de Kuran elli sefer mezhepleşmeyin, fırkalaşmayın denilmişken. Mezheplere ayrılan ve alimlerin ellerinde bozulup aslından saparak yok olan Hristiyanlık ile Yahudilikten tek farkımız Kuran.


    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Biri günde 5 vakti digeri 3 vaktimi isaret ediyor Namaz vakitlerinde..

    Oruc ibadetinde birisi iftara kadar yiyip icmeyeceksiniz derken digeri yarim bardak su orucu bozmazmi diyor..?

    Daha öncede yazdim, mezhebe tabi olmak zorunlulugu yoktur ama bu defa sen ben Kurandan okugumuz ve anladigimiz ile nasil hayatimizi sekillendirecegiz..?
    Allah'ın Kuran'da detaylıca belirtmediği konular ile ilgili hüküm de var Kuran'da. Allah HÜKÜM VERMEDİĞİ konularda bizi tamamen SERBEST bırakmıştır. Zaten İslamın Evrensel olmasının nedeni budur. Allahın belirtmediği ve serbest bıraktığını AÇIKÇA belirttiği konularda Allah gibi Şer'i hüküm vermek, İslamın kapsamını daraltmaktır. Aynı zamanda evrensel olan İslamı yerelleştirmek ve aynı zamanda Rablik taslamaktır.

    Maide 101: SİZ EY imana ermiş olanlar! [Kesin hukukî kurallar şeklinde] açıklandığı takdirde sizi sıkıntıya sokabilecek olan konular hakkında soru sormayın; zira, Kur’an vahyedilirken onlar hakkında soru sorsaydınız, size [hukukî kurallar şeklinde] açıklanabilirlerdi. Allah, bu konuda [sizi her türlü yükümlülükten] azad etmiştir: Zira Allah, çok bağışlayıcıdır, halîmdir.

    Kardeşim bundan o anlamı nereden çıkarıyorsun dersen önyargısız tefsirlere bakmanı öneririm. Ayrıca sana bakara suresini okumanı öneririm. İsrailoğullarının sığır kurban etme mevzusunu bilirsin. Allah o olayı neden bize anlatmış? Bize ne ki israiloğullarının kestiği sığırdan? Sence neden anlatmış olabilir. Demek ki bir ders almamız lazım ki anlatmış. Allah israiloğullarından sadece bir sığır kurban etmelerini istemiş, Onlar ise sığırın özelliklerinin detaylarını sorarak işi yokuşa sürmüş daha doğrusu kendilerini ZORA sokmuşlardır. Bu ayetlere baktığında ve Allahın o konuda söylediği son söze baktığında Allah'ın sığır kurban et demişken onların sora sora detaylandırması onların sırtına yük olarak geri dönmüştür. Halbuki vicdanen tatmin olacağın güzel bir sığırı kes değil mi? İşte evrensellik budur kardeşim.
    Allah kurban emri verirken beyaz bir sığır kesin 1 ton olsun, boynuzunda kıvrıklık olsun deseydi herkes bu özelliklerde beyaz sığır aramak zorunda kalırdı. bulamayan da kesemezdi. Ya beyaz sığır yaşamayan, coğrafik bölgelerdeki müslümanlar ne olacaktı?
    Kardeşim Allahın hikmeti büyüktür. Allah bize haramları açık açık saymış, üstüne temiz ve güzel olan her şeyi yiyebilirsiniz hepsi size nimettir demişse bunun üstüne de laf söyleyenler zalimdir demişse ben nasıl aksini düşünebilirim? Misal, Ben Çinde doğsam akrep yiyor olurdum kızartıp kızartıp. Akrebi çok seven birisi olarak Kuranda akrep yemek yasaktır emri yokken bir mezhebin evrensel dine uyguladığı daraltmalar nedeniyle akrep yasaktır deniyorsa ben nasıl çinli bir müslüman olayım?


    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kuran bir ilimdir , Evet okuma ile en zaruri haram helaller anlasilir ama ilmin dahilinde olan bazi noktalarida bu ilmi edinmis kisilerin aciklamalari ile bilinir...
    Kardeşim zaruri haram helaller diye bir şey yoktur. Bir şey ya haramdır ya helaldir. Mezheplere bak birinde haram olan şey birinde helaldir. Ayrıca Kuranda bu konuda İCTİHAD yapılamayacağı açıkça belirtilmiş. Ben aciz aklımla Kuranda bunu görebiliyorum (Çünkü çok açık ve net yazılmış. MUHKEM)
    Bunlar DETAYLICA Kuranda verilmiş ve insanlar, alimler vs. bunları değiştirmekten Allah tarafından MEN EDİLMİŞ.
    http://www.supermeydan.net/forum/247673-post2.html

    Onların ayetlerin aksine hükümler çıkarmalarına karşın onlara koşulsuz uyuyor olmamız ise onları rableştirmektir: http://www.supermeydan.net/forum/252180-post6.html


    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Kominist olmak icin bile Manifestoyu okuyup anlamamiz isteniyor, bu manifesto kendiliginden mi yazildi...? Bu herseyde bir kuraldir..

    Sorsak syn. Spartaküs bile inancsizligi , Ateistligi edinirken illaki onunda kaynaklandigi kisiler vardir yazar-cizer olarak...
    Yazdığınız insani şeyleri Allahın kitabı ile bir tutamazsınız. Allah'ın hükmü, kuralları ve bizden istedikleri Kuran'da yazılıdır. Ve Kuran tüm insanlığa indirilmiştir. Bir genetik bilimi gibi İHTİSAS kitabı değildir. Herkes kendi ölçüsünce anlayabilir, hikayelerden dersler çıkarabilir. Sen Kuranı benden iyi anlıyor olabilirsin ama mezhep imamlarının yaptığı gibi anlamadığın yerler için "Kuranın bazı ayetleri iptal edilmiştir. Bakın aha bu fikrimi destekleyen hadis" dersen ve Allahın ayetlerine karşı uydurma olup olmayacağı kesin bile olamayan hadisleri kullanıp ayetlerin hükmünün kaldırıldığını iddia edersen çok büyük hataya düşersin. Nasih ve mensuh konusunu yani kimi ayetlerin iptal edildiğini tüm mezhepler kabul ediyor. Çünkü mezhep hükümleri ile çelişen ayetler var.

    Mezhepler konusunda bakabilirsin: http://www.supermeydan.net/forum/for...read60021.html



    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sizin ne yapip yapmayacaginiza birsey deme selahiyetim yok yalniz dostca bir önerim var
    Her tartisma konusuna Ayetler yapistirmak ,hos degil...
    Kardeşim bazı alimler gibi boş boş konuşup da "ben diyorum çünkü ben alimim. Yalnız ben bilirim, o halde öyle olmak zorundadır" diyen bir insan değilim. Bir şey konuşuyorsam kafamdan uydurmadığımı delilleri ile ortaya koymam lazım. Tıpkı imzamda belirttiğim gibi. Sen Müslüman bir insansın, Sana bir şey anlatırken elbet delil olarak Kuran göstereceğim. Yalnızca bilime inanan birisi ile bilim hakkında konuşurken bilimsel veriler göstermem gerektiği gibi. Söylediklerimin ZAN olmadığını göstermek zorundayım.


    Alıntı el-Aciz´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Zaten mantiken düsünsek bile , Ebu Hanife,Safi,Hanbeli ve Maliki gigi kisiler ben mezhep kuracagim iddiasinda olmamis böyle birseye tevessül etmemislerdir..
    Islam ilimlerinde gayretleri arastirma inceleme ve cözüm noktalrindaki pratik zekalari onlari bu noktaya getirmemismidir..?

    Firka ile tarikat ile cemaat ile mezhebleri ayni tutamazsiniz...yanlis olur...

    Bir kisi kalkip iki tarikata birden intisap edemez , benim iki seyhim var diyemez benim bildigim tarikatin icinde olmadigimdan emin olarak yazmak istemiyorum biraz opsiyon birakayim. Ama bir mezhebe tabi olan birisi istedigi an baska mezhebin görüsünden istifade edebilir...-
    Kardeşim alimlerin görüşlerinden faydalanmak başkaaaa, Onların dediği şey kesin doğrudur geri kalan yanlıştır demek başkaaaa. Ben bir Ebu hanife kadar veya imam Malik kadar dinimi biliyor değilim ama bu demek değildir ki "bu insanlar Allah tarafından gönderilmiş günahsız/yanlışsız kullardır, o halde ben bunların söylediklerini Kurana zıt olsa bile uygulamalıyım??" Bu yanlış değil mi? Ben hiç bir alime dil uzatmam. Yazdıklarından faydalanırım. Bir ona bakarım bir Kurana bakarım. Bir insanın iki yanlışını gördüm diye neden sırtımı döneyim? Fakat dediğim gibi, görüşlerinden faydalanmak başka, rehber edinmek YANİ rab edinmek başka. Eğer Allahın YETKİLİ elçisi değilse, Rehberi insan olanın burnu pislikten çıkmaz. Çünkü kusursuz insan yoktur. Kusursuz bir YOL/mezhep de yoktur. Benim bu kusursuz olmayan alimlerin görüşlerinden faydalanıyor olmam, Kuranda Allahın hükmüne bakarak gördüğüm yanlışlar nedeni ile onları eleştirmeme engel değil. Bana göre onların en büyük yanlışı mezhep hükümlerini hadis ve Kurandan, hadisleri ise Kurandan üstün tutmalarıdır. Bazı insanlar "benim mezhebim doğrudur, geri kalan cehennemde yanacaktır, asıl islam benimkidir, benim alimim şöyledir böyledir" diyerek aynen Kuranda Allahın belirttiği şekilde ayrılığa düşenler gibi Yalnız ELLERİNDEKİ ile övünmektedirler. Bazen "şu kadar alim bu kadar alim bu konuda görüş birliği etmiştir." deniyor. Halbuki Yahudilik ve Hristiyanlık da alimlerin görüş birlikleri nedeniyle bozulmuştur. Kuranda "insanların çoğuna uyma, şüphesiz yoldan saptırırlar" deniyor. Ortada Kuran gibi değişmemiş bir rehber varken ben neden Alimler Birliğinin görüşlerine bakayım? Bulamazsam bakarım.

    Ayrıca uzak yollar arkadaşın bahsettiği gibi İslamcı olacağına mezhepçi olup, farklı düşünen herkesi kafir ilan etmek çok tehlikeli bir iştir. Benim gözümde mezhebe bağlananların hepsi mezheplerde hatalar da olduğu için hatalara da sapıyorlar. Ama bu demek değildir ki benden daha çok hatalılar? Bunu ancak Allah bilebilir. Benim gözümde Müslümanım diyen herkes Müslümandır. Ben Kuran okuyarak gördüğüm yanlışları hakaret etmeden paylaşıyorum. Kuranda bu konuda apaçık ayetler olduğuna göre benim böyle düşünmem anormal bir durum değil kardeşim.
    Konu Apollonius tarafından (18-01-2010 Saat 10:31 AM ) değiştirilmiştir.

1. Sayfa, Toplam 3 123 SonSon

Benzer Konular

  1. Yorum: 13
    Son mesaj: 05-01-2010, 10:58 PM
  2. Tabu nedir, toplumun önünde engel midir yoksa bir gerekllik midir?
    dogangunes Tarafından Sosyoloji Forum'u Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 05-09-2009, 08:06 PM
  3. Yorum: 3
    Son mesaj: 18-08-2009, 05:56 PM
  4. Benim gibi düşünmeyen: kâfir midir, hain midir?
    RABİA Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 10
    Son mesaj: 22-05-2009, 10:39 AM
  5. Ayrılık Aşka Dahil midir?
    -BaDe- Tarafından Ask ve Sevgi Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 15-02-2009, 08:46 PM
Yukarı Çık