13. Sayfa, Toplam 14 BirinciBirinci ... 311121314 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 121 ile 130 Toplam: 131

Mezhepler

Din ve İnanç Kategorisi islam (Müslümanlık) Forumunda Mezhepler Konusununun içerigi kısaca ->> collection ´isimli üyeden Alıntı mezhep imamlarına tabi olmayanlar , kendilerini mezhepsiz olarka tanıtırlar fakat tabi oldukları birileri mutlaka vardır. ---.......---- ...

  1. #121
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Alıntı collection´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    mezhep imamlarına tabi olmayanlar , kendilerini mezhepsiz olarka tanıtırlar fakat tabi oldukları birileri mutlaka vardır.
    ---.......----

    Evet haklısınız. En doğruyu siz biliyorsunuz. Allah'tan bile iyi biliyor olmalısınız ki Kuranda tam tersi yazmasına rağmen mezhepçiliği savunuyorsunuz. Sonra da kendinize haksız yere ehli sünnet ismi veriyor ve babanızın dininden adam atar gibi geri kalan herkesi kafir ilan ediyorsunuz. Acaba Kurana ve peygambere ne kadar uyuyorsunuz?

    Onlardan ki, dinlerini parçalayıp hizipler/fırkalar haline geldiler. Her hizip kendi elindekiyle sevinip övünür. (Rum 32)

    Dinlerini parça parça edip fırkalara, hiziplere bölünenler var ya, senin onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Allah onlara, yapıp ettiklerini haber verecektir. (Enam/159)

    Hep birlikte Allah'ın ipine yapışın, fırkalara bölünüp parçalanmayın; Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Birbirinizin düşmanı idiniz, Allah kalplerinizi uzlaştırıp kaynaştırdı da O'nun nimeti sayesinde kardeşler haline geldiniz. Ateşten bir çukurun kenarında idiniz; sizi oradan kurtardı. Allah size ayetlerini bu şekilde açıklıyor ki, doğruya ve güzele yol bulasınız. (Ali İmran 103)

    Kendilerine açık-seçik kanıtlar geldikten sonra, çekişmeye girip fırkalar halinde parçalananlar gibi olmayın. Böyle olanlar için çok büyük bir azap vardır. (Ali İmran 105)

    Sizin için, dinden, Nûh'a önerdiğini, sana vahyettiğini, İbrahim'e, Mûsa'ya ve İsa'ya önerdiğimizi şöyle diyerek kanunlaştırdı: "Dini dosdoğru tutun; onda bölünüp fırkalara ayrılmayın!" Onları çağırdığın bu tutum, şirke bulaşanlara çok ağır gelmiştir. Allah, dilediğini kendisi için seçer ve hakka yönelenleri kendisine iletir. (Şura 13)

    Kendilerine ilim geldikten sonra, sadece aralarındaki kıskançlık ve azgınlık yüzünden fırkalara bölündüler. Eğer belli bir süreye kadar erteleme sözü Rabbinden gelmiş olmasaydı, aralarında iş mutlaka bitirilirdi. Onların ardından Kitap'a mirasçı olanlar da onun hakkında, işkillendiren bir kuşku içindedirler (Şura 14)


    Enam Suresi
    116. Şimdi, eğer yeryüzünde [yaşamakta] olanların çoğunluğuna uyacak olursan, seni Allah'ın yolundan saptırırlar: onlar ancak [başkalarının] zanlarına tâbi olurlar ve kendileri hiçbir şey yapmayıp sadece tahmin yürütürler.

    117. Şüphe yok ki Allah, kimin O'nun yolundan saptığını ve kimin doğru yolda olduğunu en iyi bilendir.

    118. ÖYLEYSE, üzerinde Allah'ın adının anıldığı şeylerden yiyin, eğer O'nun mesajlarına gerçekten inanıyorsanız.

    119. Ve Allah mecbur kaldığınız durumlar dışında (yemenizi) yasakladığı şeyleri size ayrıntılı olarak açıklamışken üzerinde O'nun adının anıldığı şeyleri neden yemiyorsunuz? Ama bakın, [bu tür konularda] birçok insan diğerlerini [hiçbir gerçek] bilgiye dayanmaksızın, kendi temelsiz görüşleriyle saptırmaktadır. Şüphe yok ki senin Rabbin hak ve adalet sınırlarını aşanlardan tam olarak haberdardır.


    Nahl:
    114. BUNUN içindir ki, Allah'ın size rızık olarak bahşettiği temiz ve meşru şeylerden payınızı alın ve eğer yalnızca O'na kulluk ediyorsanız, o zaman nimetinden ötürü Allah'a şükrünüzü gösterin.

    115. Allah size sadece leşi, kanı, domuz etini ve Allah'tan başkasının adı anıla(rak boğazlanan hayva)nı yasaklamıştır; fakat zorunluluk durumuna düşen kimse, aşırı gidip ihtiyacının ötesine geçmemek şartıyla bu yasaklamanın dışındadır; çünkü Allah, şüphesiz çok acıyan-esirgeyen gerçek bağışlayıcıdır.

    116. Buna göre, artık, kendi yalanınızı (adeta) Allah'a isnad ederek öyle dilinize geldiği gibi yalan-yanlış “bu helaldir, şu haramdır” demeyin; çünkü, haberiniz olsun, Allah'a yalan isnad edenler asla kurtuluşa erişemezler!


    Tahrim 1:
    1.EY PEYGAMBER! Eşlerin[den herhangi biri]ni memnun etmek için, neden Allah'ın sana helal kıldığı bazı şeyleri [kendine] haram kılıyorsun? Allah çok bağışlayıcıdır, rahmet kaynağıdır


    Mâide
    4 Kendilerine neyin helal kılındığını sana soracaklar. De ki: “Hayatın bütün güzel şeyleri size helaldir.” Allah'ın size öğrettiği bilgiden bir kısmını öğreterek eğittiğiniz av hayvanlarına gelince, onların sizin için yakaladığı her şeyi yiyin, ama üstünde Allah'ın adını anın ve Allah'a karşı sorumluluğunuzun bilincinde o-lun: şüphe yok ki Allah hesap görmede hızlıdır.

    87 SİZ EY imana ermiş olanlar! Allah'ın size helal kıldığı hayatın güzelliklerinden kendinizi yoksun bırakmayın, ama hakkın sınırlarını da aşmayın: Allah, sınırları aşanları asla sevmez.

    Hac
    30 Bütün bunlar [Allah tarafından öngörülmüştür;] dolayısıyla, kişi eğer Allah'ın (bu) yasaklayıcı buyruklarını saygıyla gözetirse, bu Rabbinin katında kendi iyiliğine sonuç verecektir. [Yasak oldukları] size bildirilenlerin dışında, [kurban etmek ve etinden yemek üzere] bütün hayvanlar size helal kılınmıştır. Öyleyse artık, [Allah'ın yasaklamış bulunduğu her şeyden, ve en çok da] inanç ve uygulama olarak puta taparlığın her türlü bayağılığından uzak durun; asılsız her türlü sözden kaçının,




    Bu ayetlerin hepsi "benim mezhebim/alimim dosdoğrudur, geri kalan herkes dinsizdir" diyenler yani sizler içindir. Kendi alimlerinizin kitaplarına uydurma dediniz, Bunlara da uydurma demezsiniz inşallah.

  2. #122
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    Bakalım Tarikat ve tasavvuf ehlimnin hep kitaplarını okumakdan vahşi hayvandan kaçar gibi kaçtıkları ibn Teymiyye neler yazmış kitaplarında...

    "Ehl-i Sünnet'in Özellikleri

    Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

    Ahmed b. Teymiye'den, bu mektubun kendilerine ulaştığı ehl-i sünnet ve'l-cemaata mensup ve şeyh, arif, önder Ebû'l -Berekât Adiyy b. Müsâfir el-Emevi'nin cemaatına müntesip müslümanlara...

    (Ebû'l-Berekât Adiyy b. Müsâfir el-Hekkârî el-Emevî (557/1162): Emevî halifesi Mervan b. el-Hakem'in soyundan olup önde gelen mutasavvıflardandır. Adeviyye tarikatının başlatıcısı olarak bilinir. Âbid, zâhid, müttekî bir şahıstır. Musul civarında Hekkâriyye dağında bir zaviye inşa ederek burada kendisini ibadete vermiş ve orada vefat ederek defnedilmişti. Giderek taraftarları çoğaldı. Bunlar arasında Adiyy hakkında sapık itikatlara varanlar da çıktı; bu sebeble 817 (1414) tarihinde kabri yakıldı. Ama Adevîler yeniden toplanıp onun kabrini kıble dahi edindiler. Bunların Yezidîlerle ilgisi olduğu da belirtilir (Zirikli, A'lâm, 4/221)

    Allah, Adiyy b. Müsâfir'e ve onların yoluna koyulanlara rahmet etsin; Allah, onları kendi yoluna girmeye başarılı kılsın; kendisine ve Resulüne itaat konusunda onlara yardımını esirgemesin; onları, sapa-sağlam ipine sarılanlardan kılsın; onları, Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberler, sıddîkler, şehidler ve sâlihlerin yoluna eriştirsin; Zât-ı Bârî'sinin kendisiyle Resulünü gönderdiği yol ve şeriat'tan çıkmış dalâlet ve yanlışlık ehlinin yolundan uzak kılsın; ta ki Kitab ve Sünnet'e tâbi olmak suretiyle Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine sayısız ihsanlarda bulunduğu kimselerden olsunlar.

    Allah'ın selâmı, rahmet ve bereketi üzerinize olsun.

    İmdi: Kendisinden başka ibadete layık ilâh olmayan Allah'a hamdimi size bildiririm. Ancak O, hamdedilmeye lâyıktır; O, her şeye kadirdir. O'ndan, peygamberlerin sonuncusu, Âdemoğlunun efendisi, Rabbi nezdinde mahlûkâtın en şereflisi, O'na en ziyade yakın ve O'nun nezdinde en büyük mertebe sahibi olanı, O'nun kulu ve Resulü Muhammed Mustafa Efendimize, âline, ashabına sonsuz salât ve selâm ederiz.

    İmdi: Allahü Teâlâ hak dini bütün dinlere üstün kılması için Peygamber Efendimizi hidâyetle ve hak dinle göndermiştir. Şâhid olarak Allah yeter. O (c.c), Peygamber Efendimize, kendinden önceki Kitabları doğrulayıcı ve onları kollayıp koruyucu olarak Kur'ân-ı Kerîm'i gerçekle indirmiştir. O ve ümmeti için dini ikmâl buyurmuş, onlara nimetini tamamlamış ve onları, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet yapmıştır. Ki onlar, yetmiş ümmeti tamamlarlar. Allah nezdinde bunların en hayırlısı ve en şereflisidirler.

    Allahü Teâlâ onları vasat, mu'tedil, hayırlı bir ümmet kılmıştır. Bu sebeble onları, insanlar üzerine şâhidler yapmış; kendisiyle bütün peygamberlerini gönderdiği ve bütün mahlûkatı için teşri buyurduğu dine iletmiş; sonra bundan ayrıca kendisiyle onları ayırıp üstün kıldığı ve onlara hâs kıldığı yol ve şeriatla onları tercih edip üstün tutmuştur.

    Bunu açıklayacak olursak:

    1 - İmanın temellerini örnek verebiliriz ki, bunların en yücesi ve en üstünü, Allah'tan başka ibadete layık ilâh olmadığına şehâdet demek olan "tevhid"dir. Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

    "Senden önce hiçbir rasul göndermiş olmayalım ki ona: "Benden başka ibadete layık ilah yoktur, yalnız bana kulluk edin" diye vahyetmiş olmayalım." (21 Enbiyâ 25),

    "Andolsun ki her ümmete: "Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye (söylemeleri için) bir rasul gönderdik.." (16 Nahl 36),

    "Senden önce gönderdiğimiz elçilerimizden sor: 'Rahmân'dan başka tapılacak ilahlar yapmış mıyız?" (43 Zuhruf 45),

    "Sizin için, dinden Nuh'a tavsiye ettiğini ve sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi; "dini ikame edin ve onda ayrılığa düşmeyin" diye bir teşri (kanun) kıldı." (42 Şûra 13),

    "Ey elçiler, güzel şeylerden yeyin ve yararlı iş yapın. Çünkü Ben yaptıklarınızı bilmekteyim. Ve işte sizin için bu ümmetiniz, bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim, Ben'den korkun" (23 Mü'minûn 51-52)

    Allah'ın bütün kitablarına ve bütün peygamberlerine iman da böyledir.

    Nitekim Cenâb-ı Hak buyurur:

    "Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshâk'a, Ya'kûb'a ve torunlar(ın)a indirilene, Mûsâ ve İsa'ya verilene ve (diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilene inanırız; onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz Allah'a teslim olanlarız' deyin" (2 Bakara 136),

    "De ki: 'Ben, Allah'ın indirdiği her kitaba inandım ve aranızda adalet yapmakla emrolundum" (2 Bakara 285),

    "Resul, Rabbinden kendisine indirilene inandı, mü'minler de. Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitablarına ve peygamberlerine inandı. 'O'nun elçilerinden hiçbirini diğerinden ayırmayız' (dediler). Ve dediler ki: 'İşittik, itaat ettik! Rabbimiz, (bizi) bağışlamanı dileriz! Dönüş(ümüz) Sana'dır!'..." (42 Şûra 15)

    Âhiret gününe ve o gündeki sevap ve cezaya iman etmeyi de örnek gösterebiliriz. Bu hususta Hak Teâlâ, gelip-geçmiş ümmetlerden âhiret gününe inananları zikreder ve buyurur:

    "Şüphesiz iman edenler; yahudiler, hıristiyanlar ve sabitler, bunlardan kim ki, Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyi bir iş yaparsa elbette onlara Rableri katında mükâfat vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir" (2 Bakara 62)

    Cenâb-ı Hakk'ın; En'âm, A'râf, İsrâ ve diğer mekkî sûrelerde zikrettiği gibi, temel İslâmî prensipleri de kaydedelim. Bu prensipler arasında:

    Şeriki olmaksızın ve tek olarak Zât-ı Bârî'sine ibâdeti,

    ebeveyne iyilik yapmayı,

    sılay-ı rahmi,

    ahde vefa göstermeyi,

    sözde âdil olmayı,

    ölçü ve tartıyı tam yapmayı,

    dilenciye ve yoksula vermeyi emretmesini,

    haksız olarak bir cana kıymayı,

    gizli ve aşikâr çirkin iş ve sözleri,

    haksız yere taşkınlığı ve günahı,

    bilgisi olmaksızın din hakkında söz sarfetmeyi haram kılmasını sıralayabiliriz.

    Bunların yanısıra, tevhidin şümulüne giren:

    dini yalnızca Allah'a hâs kılmayı,

    O'na tevekkül etmeyi,

    Allah'ın rahmetini ümid edip, Onun azabından korkmayı,

    Allah'ın hükmüne rızâ göstermeyi,

    Allah'ın emirlerini tatbik etmeyi,

    Allah ve Resûlü'nün kula, ailesinden, malından ve bütün insanlardan daha sevgili olmasını zikrederek; mekkî ve bazı medenî sûrelerde olduğu gibi Kur'an'ın birçok yerinde Cenâb-ı Hakk'ın açıkladığı temel imanî esaslara kadar diğer umdeleri de belirtmek gerekir.

    2 - İkinci husus, Hak Teâlâ'nın Medenî sûrelerde inzal buyurduğu, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimizin ümmetine sünnet olarak bıraktığı dinî prensiplerdir.

    Cenâb-ı Hak, Resulüne Kitab'ı ve hikmeti (Sünnet'i) inzal buyurmuş ve böylece mü'minlere lütuf ve ihsanlarda bulunmuş; Nebisinin zevcelerine de bunu zikretmelerini emretmiştir. O, şöyle buyurmaktadır:

    "Allah, sana Kîtab'ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir" (4 Nisa 113),

    "Andolsun ki Allah, mü'minlere büyük lütuf ta bulundu: Zira daha önce açık bir sapıklık içinde bulunurlarken onlara, kendi içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, kendilerini temizleyen ve kendilerine Kitab ve hikmeti öğreten bir elçi gönderdi" (3 Âl-i İmrân 164),

    "(Ey Peygamberin ev halkı!) Sizin evlerinizde okunan Allah âyetlerini ve hikmeti hatırlayın" (33 Ahzâb 34)

    Seleften birçok kişi, hikmet'ten kasdın Sünnet olduğunu belirtmişlerdir. Çünkü -Allah kendilerinden razı olsun- Peygamber hanımlarının evlerinde Kur'an'dan başka okunan şey, Hz. Peygamberin sünnetleridir. Bu sebeble Resûlüllah Efendimiz buyurmuşlardır:

    "Dikkat edin! Bana Kitab ve onun yanında bir de onun gibisi verilmiştir" (Ebû Dâvud, Sünnet, 6; İbn Hanbel, 4/131)

    Hassan b. Atıyye şöyle demektedir:

    "Cebrail (a.s.), Kur'an'ın inzaline aracı olduğu gibi Hz. Peygamber'e Sünnet'in inzaline de vasıta olur ve O'na Kur'an'ı öğrettiği gibi Sünnet'i de öğretirdi" (Dârimî, Mukaddime, 49)

    Kendisiyle Cenâb-ı Hakk'ın bu Peygamberi ve ümmetini hidâyete erdirdiği, yön, ibâdet usûlü ve yol kabilinden bu prensipler...

    Meselâ bu âdetlerle, bu kırâatla, bu rükû, secde, Kabe'ye yöneliş ile belli zamanlarda kılman beş vakit namaz...

    Meselâ müslümanların, hayvan, hububat, meyva, ticaret, altın ve gümüş türünden malları hakkında Cenâb-ı Hakk'ın farz kıldığı zekât farizası, bunun nisabı, kimlere verilmesi gerektiği... Ki bu hususta Allahü Teâlâ şöyle buyurur:

    "Sadakalar (zekâtlar), Allah'tan bir farz olarak ancak fakirlere, miskinlere, onlar üzerinde çalışan memurlara, kalbleri (İslâm'a) ısındırılacak olanlara, kölelik altında bulunanlara, borçlulara, Allah yoluna ve yolcuya mahsustur. Allah hakkıyla bilendir, hikmet sahibidir" (9 Tevbe 60)

    Yine bir örnek olarak Ramazan orucunu, Beytullah el-Harâm'ı haccetmeyi, nikâh, miras, ukûbat, mübâyâa konularında Cenâb-ı Hakk'ın kullarına çizdiği hududları, bayram, cuma, farz namazlarda cemaat, küsûf (güneş tutulması) ve istiska (yağmur) namazlarında cemaat, cenaze ve teravih namazları gibi müslümanlara belirlediği sünnetleri zikredebiliriz.

    Yine onlara, yiyecekleri, giyecekleri, doğum, ölüm ve benzeri sünnetler gibi âdetler konusunda, Allah ve Resûlü'nün müslümanlar arasındaki hükmü olan kanlar, mallar, evlilik mes'eleleri, ırz ve namus, menfaatlar, müjdelemeler ile hudûd ve hukuka taallûk eden benzeri mes'eleler gibi ahkâm ve âdâb konusunda sünnet olarak koyduğu esasları, Resûlü'nün dilinden müslümanlara teşri buyurduğu bütün konuları söz konusu edebiliriz.

    Ki o Allah, müslümanlara imanı sevdirmiş, onu kalblerinde süslemiş; onları, Resulüne tâbîler kılmış ve kendilerinden önceki ümmetlerin dalâlete düştükleri gibi dalâlet üzere birleşmekten korumuştur. Çünkü önceleri her bir ümmet dalâlete düştükçe Cenâb-ı Hak onlara bir peygamber göndermekteydi. Kur'ân-ı Kerîm bu hususa şöylece temas eder:

    "Andolsun ki her ümmete: "Allah’a ibadet edin ve tağuttan kaçının" diye (söylemeleri için) bir rasul gönderdik.." (16 Nahl 36)

    "Her millet içinde mutlaka bir uyarıcı (peygamber gelip) geçmiştir" (35 Fâtır 24)

    Muhammed Mustafâ Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz ise hâtemü'l-enbiyâ olup artık kendisinden sonra peygamber gelmeyecektir. Bu sebeble Cenâb-ı Hak, O'nun ümmetini dalâlet üzere birleşmekten korumuş ve onlar arasında, kıyamete kadar kendileriyle hüccetin (hak delilin) ayakta kalacağı bir topluluk kılmıştır. Bu sebebledir ki, nasıl Kitab ve Sünnet bir hüccet ise, icmâ-ı ümmet de bir hüccet olmuştur.

    Yine bu sebebledir ki, bü ümmetin hak, sünnet ve cemaat ehli, Kitab'a tâbi olduklarını iddia etmekle beraber Resûl-i Ekrem'in Sünnetinden ve İslâm cemaatinin takip ettiği yoldan yüz çeviren bâtıl ehlinden ayrılıp üstünlük kazanmıştır.

    Şüphe yok ki Cenâb-ı Hak, Kitab'ında Resûlü'nün Sünnet'ine uymayı, O'nun yoluna sarılmayı, cemaatı ve birleşmeyi emretmiş, tefrikavı ve ihtilâfı yasaklamıştır. O şöyle buyurur:

    "Kim Resûl'e itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur" (4 Nisa 80),

    "Biz, hiçbir peygamberi, Allah'ın izniyle itaat edilmekten başka bir maksatla göndermedik" (4 Nisa 64),

    "De ki: 'Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın' " (3 Âl-i imrân 31),

    "Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk duymadan (verdiğin hükme gönül hoşluğuyla razı olup) tam anlamıyla teslim olmadıkça inanmış olmazlar" (4 Nisa 65),

    "Ve topluca Allah'ın ipine yapışın, ayrılmayın" (3 Âl-i İmrân 103),

    "Dinlerini parça parça edip grub grub olanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur" (6 En'âm 159) ,

    "Kendilerine açık deliller geldikten sonra ayrılığa düşüp ihtilâf edenler gibi olmayın" (3 Âl-i îmrân 105),

    "Oysa kendilerine, dini yalnız Allah'a hâlis kılarak, Allah'ı birleyenler olarak O'na kulluk etmeleri, namazı kılmaları, zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte doğru din budur" (98 Beyyine 5),

    "İşte Benim doğru yolum bu, ona uyun, (başka) yollara uymayın ki, sizi O'nun yolundan ayırmasın" (6 En'âm 153),

    "Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil!" (1 Fatiha 6-8)

    Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu, sahih bir hadîste rivayet olunmuştur:

    "Yahudiler, kendilerine gazab edilmiş olanlardır, hıristiyanlar da sapmış olanlar..." (Tirmizî, Tefsiru Sûrati'l-Fâtiha, 1, 2; İbn Hanbel, 4/378)

    Böylece Cenâb-ı Hak, bir benzerini ne Tevrat'ta, ne incil'de, ne Zebur'da, ne de Furkân (Kur'an)'da inzâr buyurmadığı, Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimize Arş'ın altındaki hazineden verilmiş olan ve namazın ancak kendisiyle tamam olduğu "Ümmü'l-Kitâb" (Fatiha)'da, kendisinden bizi doğru yola, yahudiler gibi kendilerine gazab edilmiş olanların ve hıristiyanlar gibi sapmışların yoluna değil, nimet verdiği kimselerin yoluna iletmesini istememizi emretmektedir.

    İşte bu dosdoğru yol, hâlis İslâm dinidir; Allah'ın Kitab'ında yer alan hususlardır; Sünnet ve cemaattır.

    Elbette hâlis Sünnet, hâlis islâm dinidir.

    Nebi Sallallahu Aleyhi ve Sellem Efendimiz'den birçok vecihten nakledilmiş olan ve İmam Ahmed gibi, Ebû Dâvud gibi, Tirmizi ve diğer muhaddisler gibi Müsned ve Sünen sahiplerinin rivayet ettikleri bir hadîste, Hz. Peygamber şöyle buyurmuşlardır:

    "Bu ümmet yetmişiki fırkaya ayrılacak. Sadece birisi dışında bunların tamamı Cehennem'dedir. Bu (kurtuluşa eren) fırka, cemâattir".

    Diğer bir varyantta:

    "Bu fırka, bugün benim ve ashabımın bulunduğu hâl ve yol üzere olanlardır" (Ebû Dâvud, Sünnet, 1; Tirmizî, İmân, 18; İbn Mâce, Fiten, 17; Dârimî, Siyer, 75; İbn Hanbel, 2/332, 3/120, 145)



    İşte bu fırkay-ı nâciye, ehl-i sünnet'tir; diğer fırkalar içinde itidal üzere olanlardır; aynen İslâm dininin, diğer dinler içinde itidal üzere olduğu; müslümanların, Allah'ın nebileri, Resulleri ve sâlih kulları hakkında mu'tedil bulundukları gibi...

    Müslümanlar, bunlar hakkında hıristiyanların haddi aşıp âlimlerini ve din adamlarını, Meryem oğlu Mesih İsa'yı, Allah'tan başka rabler edindikleri gibi haddi aşmazlar; ancak ve ancak tek olan, kendisinden başka ibadete layık ilâh bulunmayan, onların ortak koştuklarından münezzeh bulunan bir Allah'a kulluk etmelerini emrederler.

    Bu peygamberler ve sâlih kullara, yahudilerin yaptığı gibi ezâ ve cefâ da etmezler. Yahudiler, peygamberleri haksız yere öldürürler, adaleti emreden kişileri katlederler, ne zaman ki bir peygamber, onların nefislerinin arzulamadığı bir şey getirirse kimini yalanlar, kimini de öldürürlerdi.



    - Mü'minler, Allah'ın peygamberlerine iman eder, onlara ta'zîmde bulunur, yardım eder, saygı ve hürmet gösterir, muhabbet besler, itaat ederler. Onlara kulluk etmez, onları rabler edinmezler.

    Nitekim Hak Teâlâ şöyle buyurur:

    "Hiçbir insana yakışmaz ki, Allah ona Kitab, hüküm ve peygamberlik versin de, sonra (o kalksın) insanlara: 'Allah'ı bırakıp, bana kullar olun' desin; fakat: 'Öğrettiğiniz ve okuduğunuz Kitab gereğince Rabb'e hâlis kullar olun!' der. Ve size: 'Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin!' diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra, size inkârı emreder mi?!" (3 Âl-i îmrân 79-80)

    İşte bundan dolayıdır ki mü'minler, Hz. Mesîh hakkında mu'tedil davranmışlar ve asla hıristiyanların dediği gibi ne:

    "O Allah'tır", ne: "Allah'ın oğludur", ne de: "Üçün (Baba - Rûhu'l-Kudüs - Oğul şeklindeki üç uknumun) üçüncüsüdür" demişlerdir.

    Ama onu inkâr da etmemişler veya yahudilerin yaptığı gibi Hz. Meryem'e büyük bir iftirada bulunup Hz. İsa'yı, zinâkâr bir kadının oğlu kabul etmemişlerdir. Demişlerdir ki:

    "Hz. İsa, Allah'ın kulu ve Resulü, O'nun iffetli, bakire Meryem'e ilka ettiği kelimesi ve ruhudur".



    - Aynı şekilde mü'minler, ilâhî dinin prensipleri konusunda da itidal içerisindedirler. Onlar, yahudilerin iddia ettiği gibi, Allah'a dilediğini ortadan kaldırıp neshetmeyi, dilediğini sabit bırakmayı haram kılmazlar.

    Cenâb-ı Hak, yahudilerin bu tutumunu şu âyetleriyle açıklamaktadır:

    "İnsanlardan bazı beyinsizler: 'Onları üzerinde bulundukları kıbleden çeviren nedir?' diyecekler" (2 Bakara 142),

    "Onlara: "Allah'ın indirdiğine inanın' denilse.- 'Bize indirilene inanırız' derler, ötesini kabul etmezler. Halbuki o, kendi yanlarında bulunanı doğrulayıcı bir gerçektir" (2 Bakara 91)



    - Yine mü'minler, hıristiyanların yaptığı gibi, büyük âlimleri ve âbidlerinin, Allah'ın dinini değiştirmelerini, dilediklerini emredip dilediklerini nehyetmelerini caiz görmez, onlara bu ruhsatı vermezler.

    Hak Teâlâ hıristiyanların bu durumunu da şöyle zikreder:

    "Hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan ayrı rabler edindiler" (9Tevbe 31)

    Adiyy b. Hatim (r.a.) der ki:

    "Hz. Peygamber'e-. 'Yâ Resûlâllah, ama onlara ibâdet etmediler?' diye sordum.

    Peygamber Efendimiz:

    "Onlar Allah'ın helâl kıldığını haram kılarken, siz de öylece haram bellemiyor musunuz? Allah'ın haram kıldığını helâl kılarken siz de helâl bellemiyor musunuz? diye sordu".

    Adiyy diyor ki:

    Ben evet deyince o da:

    "İşte onların (din adamlarına) ibadetleri budur." buyurdu" (Tirmizî, Tefsiru Sûrati't-Tevbe, 10)

    Mü'minler, madem ki Allah'tan başka hiçbir güç, yaratamıyor ve O'nun dışında hiçbir şey emir sahibi değildir, "Yaratış ve emir, yalnızca Allah'ındır" derler:

    "Duyduk ve itaat ettik".

    Evet, Allah'ın her emrettiğine itaat ederler. Ve inanırlar ki:

    "Allah, istediği hükmü verir" (5 Mâide 1)

    Mahlûka gelince; ne kadar büyük olursa olsun, Halik Teâlâ'nın emrini değiştirmesi mümkün değildir.



    - Mü'minler, Allah'ın sıfatları konusunda da itidal üzeredirler.

    Halbuki yahudiler, Allahü Teâlâ'yı mahlûkata ait eksik ve kusurlu sıfatlarla vasıflandırarak:

    "Allah fakir, biz ise zenginleriz",

    "Allah'ın eli bağlıdır Allah cimridir",

    "Allah, yaratmaktan yoruldu; Sebt (cumartesi) günü dinlendi" gibi ve daha buna benzer birtakım sözler sarf ederler.

    Hıristiyanlar da mahlûkatı, sadece Cenâb-ı Hakk'a mahsus bazı sıfatlarla vasıflandırırlar ve şöyle derler: O, yaratır, rızık verir, bağışlar, merhamet eder, mahlûkatın tevbesini kabul eder, sevap ve ceza verir.

    Ama mü'minler, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve yüce olarak Allah'a iman ederler. O'nun ne bir adaşı, ne de bir eşi vardır. Hiçbir şey O'nun dengi olamaz. Hiçbir şey O'nun benzeri de olamaz. O, âlemlerin Rabbidir; her şeyin yaratıcısıdır, O... O'ndan başka her şey hep O'na kuldur ve O'na muhtaçtır:

    "Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân'a kul olarak gelecektir. Onların hepsini kuşatmış ve onları saymıştır. Onların hepsi, kıyamet günü O'na tek başına gelecektir" (19 Meryem 93-95)



    Helâl ve haramların durumu da böyledir. Yahudiler, şu âyette Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu hâl üzeredirler:

    "Yahudilerin yaptıkları zulümden ve çok kimseleri Allah yolundan çevirmelerinden dolayı kendilerine helâl kılınmış temiz ve hoş şeyleri yasakladık" (4 Nisa 160)

    Bu sebeble onlar, deve, kaz ve ördek gibi tırnağı olan hayvanları, böbreklerin, işkembenin ve bağırsakların üstündeki içyağını, anasını emmekte olan oğlağı ve Allah'ın onlara haram kıldığı daha başka yiyecek, giyecek vesaireyi yiyemez ve kullanmazlar. O kadar ki şöyle denilmiştir: Onlara haram kılınan şeyler, 360 çeşit idi. Vecîbeleri ise 248 emirden meydana geliyordu. Aynı şekilde necasetler konusunda da onlara şiddetli yasaklar konmuştu. Meselâ hayızlı kadınlarla oturup beraber yemek yiyemezler; odalarda beraber bulunamazlardı.

    Buna karşılık hıristiyanlar pis şeyleri ve bütün yasakları helâl saydılar; bütün necasetlere yaklaştılar. Hz. Mesih onlara şu ikazda bulunmuştu:

    "Size haram kılman bazı şeyler, haberiniz olsun ki helâl değildir".

    Bu sebeble Hak Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    "Kendilerine Kitab verilenlerden Allah'a ve âhiret gününe inanmayan, Allah'ın ve Resulünün haram kıldığını haram saymayan ve hak dinini din edinmeyen kimselerle, küçül(üp boyun eğ)erek elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın" (9 Tevbe 29)

    Mü'minler ise, Cenâb-ı Hakk'ın şu âyette vasıflandırdığı gibidirler:

    "...Rahmetim ise her şeyi kaplamıştır. Onu, korunanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım. Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o Elçi'ye, o ümmî Peygamber'e uyarlar. O Peygamberi ki, kendilerine iyiliği emreder, kötülükten men'eder; onlara güzel şeyleri helâl, çirkin şeyleri haram kılar; üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri kaldırıp atar. O'na inanan, destekleyerek O'na saygı gösteren, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilen nura uyanlar, işte felaha erenler onlardır" (7A'râf 156-157)

    Bu, anlatılması uzun sürecek bir konudur.

    İşte ehl-i sünnet ve'l-cemâat da, fırkalar karşısında bu durumdadır.

    Onlar, Allah'ın isimleri, âyetleri ve sıfatları konusunda, ilhâda düşen, Cenâb-ı Hakk'ın zâtını vasıflandırdığı şeylerin hakikatlarını boşa çıkaran ve bu suretle O'nu yokluğa ve ölü şeylere benzeten "ehlü't-Ta'tîl" (Muattıla) ile Cenâb-ı Hak için örnekler getiren ve O'nu mahlûkata benzeten "ehlü't-Temsîl" (Mümessile/Müşebbihe) arasında itidal üzeredirler.

    Ehl-i sünnet ve'l-cemâat, Cenâb-ı Hakk'ın Zât'ını vasıflandırdığı ve O'nu Resûlü'nün tavsif ettiği şeylere ne bir tahrif, ne bir ta'tîl (işlevsiz kılma) cihetine gitmeksizin keyfiyetsiz ve teşbihsiz, temsilsiz olarak inanır.

    Onlar, Cenâb-ı Hakk'ın yaratması ve emri konusunda da, Allah'ın mükemmel kudretine, her şeyi kapsayan külli irâdesine ve her-şeyi yarattığına inanmayarak Allah'ın kudretini yalanlayanlar ile kulu, hiçbir irâdesi, kudreti ve ameli olmadan bir yaratık yapan emri ve nehyi, sevabı ve cezayı boşa çıkaran ve böylece "Allah isteseydi ne biz, ne de babalarımız ortak koşmazdık, bir şeyi de haram yapmazdık" (6 En'âm 148) diyen müşrikler seviyesine düşen, ilâhî dini ifsad edenler arasında mu'tedil durumdadırlar.

    Ehl-i sünnet inanır ki, Allah, her şeye kadirdir; kullarını doğru yola iletmeye ve kalblerini değiştirmeye muktedirdir. O'nun dilediği olur; dilemediği olmaz. O'nun mülkünde murâd etmediği vücud bulamaz; arzu ettiği bir şeyi yerine getirmekten de asla âciz değildir. O, a'yân olsun, sıfatlar olsun, hareketler olsun herşeyin yaratıcısıdır.

    Ehl-i sünnet ve'l-cemâat yine inanır ki, kulun da bir kudreti, irâdesi ve fiili vardır. Kul, muhtar (irâde ve ihtiyar sahibi) dir; onu "mecbur" diye isimlendirmezler. Çünkü mecbur ihtiyar ve irâdesi dışında bir şeye zorlanan kimsedir. Cenâb-ı Hak ise kulu yapacağı işte muhtar kılmıştır. Dolayısıyla kul, seçen ve iradesiyle isteyip karar verendir; Allah da onun ve istediği şeyin yaratıcısı... Ki O'nun eşi, benzeri yoktur. Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne de fiillerinde hiçbir şey O'nun benzeri değildir.

    Onlar, isimler, ahkâm, va'd ve vaîd konularında da, kebîre (büyük günah) sahibi müslümanları cehennem'de ebedî kalıcılar sayan ve onları imandan tamamen çıkaran, Hz. Peygamber'in şefaatini inkâr eden Vaîdiyye ile "Fâsıkların imanı, aynen peygamberlerin imanı gibidir; sâlih ameller, dinden ve imandan değildir" diyen; vâidi, cezayı tamamen yalanlayan Mürcie arasında itidal üzeredirler.

    Ehl-i sünnet ve'l-cemâat inanır ki, müslümanlardan fâsık olanlar, imanın bir kısmına ve temeline sahiptirler; ama kendilerine Cenneti gerekli kılacak ve lüzumlu olan imanın tam***** sahip değillerdir; cehennem'de ebediyyen kalmayacaklar; aksine kalbinde zerre ağırlığında veya hardal tanesi kadar iman olan, cehennem'den çıkacaktır; Hz. Peygamber, şefaatim ümmetinden kebîre sahipleri için biriktirip toplamıştır.

    Aynı şekilde ehl-i sünnet, Resûlüllah'm ashabı -Allah cümlesinden razı olsun- hakkında da itidal üzere olup Hz. Ali hakkında haddi aşan ve onu Hz. Ebû bekr ile Hz. Ömer'e "tafdîl" edip üstün tutan, onun, Ebûbekr ve Ömer'den ayrı ma'sum imam olduğuna, ashabın zulme ve fıska düştüğüne itikat eden, aynı şekilde onlardan sonra ümmeti de tekfir eden ve hattâ bazan Hz. Ali 'yi bir peygamber veya ilâh kabullenen gulat-ı Şîa ile Hz. Ali'nin ve Hz. Osman'in kâfir olduğuna inanan, bu iki büyük sahâbînin ve onların idareciliğini kabul edenlerin kanlarını helâl sayan, Ali'ye, Osman'a ve benzeri zevata sövmeyi müstehab kabul eden, Hz. Ali'nin halifeliğini ve imametini zemmeden Haricîler arasında mu'tedil durumdadırlar.

    Onlar, Sünnetin diğer konularında da hep aynı şekilde mu'tedil davranırlar. Çünkü onlar, Allah'ın Kitab'ına ve Resûlü'nün Sünnetine sımsıkı sarılıp; Muhacirin ve Ensâr'dan ilk öne geçenler ile bunlara güzelce tabî olanların ittifak ettiği şeylere bağlanmışlardır."

    İbn Teymiyye Külliyatı 3. Cilt.

  3. #123
    - Çevrimdışı
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    233
    Rep Gücü
    4736
    Ammar

    Ehl-i sünnetten olabilmenin tek yolu mezheblerden birine tabi olmak degildir, burada haklisin...Her ne kadar mezheblerden birine tabi olmadan islami yasamak zor olsada dinen bunun bir mecburlugu yok.

    Ama Ibn-i Teymiyye o zaman neden Hanbeli mezhebi ile büyüdü...?

    Benim bildigim selefilik simdilerde buna vehhabilik deniyor ,
    inanç noktasında maturidiler, eş'ariler gibidir....fakat amel noktasında farklilik var
    O zaman siz bir yerde mezheblere itiraz ederken diger yanda baska bir mezhep oldugunuzu savunuyor durumunda olmuyormusunuz..?

  4. #124
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    el Aciz

    İbn Teymiyye hakında ki sualine cevap verelim öncelikle....

    şimdi senin bir çocuğun olsa aldığı eğitime göre hanefi mezhebine tabii olmayacakmı..? Şeyhülislam İbn Teymiyyede içinde aynı şey geçerli bir hristiyan içinde, yahudi içinde, ateist içinde, kişi kendi hakkında kendisi hüküm verebilecek yaşa geldiğinde kendi yolunu tutar ve bunu babası dahi engelleyemez doğrumu..? Tarikat ve tasavvufçular onun kitaplarını okumaktan vahşi hayvandan kaçar gibi kaçınız, diye fetvalar verebilecek kadar CAHİL insanlardır... Hiç okudunuzmu kitaplarını ne anlatmak istiyor, ne diyor bu iftiralar gerçekmi değilmi hiç merak ettiniz mi..?

    Vehabillik konusu ve ismini de tıpkı Hanefilik, Şafilik, Hanbelilik, Malikilik isimlerini o büyük alimler benim mezhebim budur demişmidir ( ALLAH C.C hepsinden razı olsun biz hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz), onları takip edenler bu isimleri alimin ismini mezheplerine vermişlerdir, ben o alimlerin hiçbirinin ağzından benim mezhebim HANEFİLİK, ŞAFİLİK,HANBELİLİK, MALİKİLİK' tir dediklerini ne duydum ne işittim.. Vehabilik ismide aynı şekilde...

    Aslında tüm bu insnalara tarikat ehlinin attığı iftiraların tek bir nedeni var .. TEVHİD e ALLAH C.C dan gelen dine, tüm RESULLERİ ve kitapları ile insanlığı davet ettiği HAK yola davet nedeni iledir... Çünkü örnekleri çok uzak asırlarda aramanıza gerek yok, bakın bugün gastelerde çıkan haber..Cübbeli Ahmet hoca = Yakında benim hakkımda bir kaset çıkabilir, kim bu haberlere inanırsa hakkımı helal etmem, kim bu iftiraya inanırsa cemaate gelmesin diyew biliyor... buyur burdan yak bu kadar insanlara ben ne dersem doğrudur, SELEF size KUR-AN dan ayet, RESULULLAH S.A.S den HADİS getirseler dahi inanmayın KUR-AN ve SÜNNETE den ayet ve hadis getirseler inanmayın bana inanın diyebilen sözde ALİM, tabii cemaati olmazsa o villada nasıl oturacak, o Jepp lere nasıl binecek, TEVHİD Kulu yanlız ALLAH C.C a davet eder, menfaat gözetmez, çıkar peşinde koşmaz, tek amacı insanları;

    "Ey iman edenler! Allah'tan nasıl korkmak gerekirse öyle korkun ve siz ancak Müslümanlar olarak ölünüz." (Al-i İmran; 3/103)

    "Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve dosdoğru söz söyleyin. O da amellerinizi lehinize olmak üzere düzeltsin, günahlarınızı da mağfiret etsin. Kim Allah'a ve Rasûlüne itaat ederse büyük bir kurtuluşa kurtulmuş olur." (el-Ahzâb; 33/70-71)

    “Size Rabbinizden indirilmiĢ olana tâbi olun. Onun dıĢında velilere (dostlara) tâbi olmayın. Ne de az hatırlıyorsunuz (öğüt alıyorsunuz).”(A‟raf 3)


    İşte bu yola davet ediyor...Yoksa tarikatçılar gibi eşleriniz ile cima ederken RABITA yapın şeyhinizin nuru çocuklarınıza ulaşsın demez, RABITA yapıyorum çünkü şeyhim ALLAH C.C un aynasıdır, aracı olmadan ALLAH C.C un rızasını kazanamazsınız çünkü bir başbakanın yanına direk çıkamadığınız gibi ALLAH C.C un huzurunada aracısız çıkamazsınız diyecek kadar cahilleri hiç sorgulamadan " Bana güvenmeyen cemaate gelmesin hakkımı helal etmem diyecek kadar korkak, niye korkuyosun neden korkuyosun eğer yalan dolan iftira iseALLAH C.C a dayanıp güven elbet yalancıları o açığa çıkartacaktır... İşte bir tarafda bu zihniye bir tarafda da yukarda ki yola çağıran davet eden SELEF,

    Şimdi cümlelerimi toparlıyayım;

    1 - Bence mezhep önderleri büyük alimlerdir onların kur-an ve sünnete uygun her ameli ve sözünden faydalanır okur, ve itaat ederim, ama sadece bir tanesine tabii olup diğerlerini ayırmam...

    2- Mezhep diye bir kavram hem ALLAH C.C un kitabına hemde RESULLERİNİN sünnetine aykırıdır, hepsi tek bir ümmettir, aynı şeyleri emredeler....

    3- “Müslümanın bunlardan dilediğini alma, dilediğini bırakma hakkı vardır. Çünkü hepsi de şeriattir.

    “...sakın dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Her fırka elinde olanlarla sevinir durur.” (Rum 31-32)

    Allah; (Birbirinizle çekişmeyin ) âyetiyle bizlere tefrika ve ihtilafı yasaklar

  5. #125
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Ehli sünnet kimdir?

    Bu kavramla ilgili en önemli problemlerden bir tanesi de Ehli Sünnetin kim olduğu konusudur ?
    Kim kimin ehli sünnet olduğuna karar verecek, bu konuda karar verme yetkisine sahiptir ?

    Ehli sünnet olmanın olmazsa olmaz görüşleri nelerdir ? Bu da ihtilaflı bir nokta.

    Her bakımdan ittifak sağlanmamış bir kavramdır bu kavram.

    Mesela sözlük anlamından yola çıkarsak (sünnet ehli/peygamberin sünnetine uyan) şiiler de ehli sünnettir/sünnidir dememiz gerekir veya en azından onlar bunu derler.

    Bu durumda 'mealciler' hariç herkes ehli sünnet oluyor.

    Peygamber kuran ehli/kuran'ın yoluna uyan olduğu için bizim yaptığımız gibi belki 'Ehli Kuran' 'Kurancı' 'Kurani düşünen' 'Kuran müslümanı' 'Kuran İslamı' tabirleri daha doğru ve öncelikli kullanılmalı değil midir ?

    Öte yandan tarihteki tartışmalarda bugün ehli sünnet sayılan nice mezhebin birbirlerini 'ehli sünnet dışı' olmakla karaladıklarına şahitlik etmektedir:

    Ehl-i Sünnet içi tekfir yarışmasına Hanbeliler de, Eş'ari'yi tekfir edip kanının helal olduğu yollu fetvalar vererek katılırlar. Çünkü onlara göre Eş'ari, selef akidesini tahrif etmiştir. Tabi Eş'ari de onlardan geri kalmayıp "Ona benzer hiçbir şey yoktur." (42/11) ayetini Hanbelilerin yalanladığını ileri sürerek teşbih ve tecsim'le suçladığı Hanbelileri tekfir eder.

    Nesefi de Eşari'yi Ehl-i Sünnet harici sayanlardandır. Ne ki Eş'ariler hakkında en sert tavrı ünlü Sünnî alim İbn Hazm gösterir.

    ALLAH (c.c)'ın sıfatları bahsinde Eş'arileri tevhidi açıkça iptal etmekle suçlayan İbn Hazm, bu inancın Hristiyanların teslis akidesinden çok daha büyük bir şirk olduğunu üzerine basa basa vurgular.

    Suçlama furyasına Eş'ari'nin bizzat kendisi de katılarak kitabında, İmam Azam Ebu Hanife'yi Ehl-i Sünnet indinde sapık fırkalardan biri olan Mürcie'nin 9. tabakasına mensup olarak lanse eder.

    İmam Azam'a aynı suçlamayı Buhari, İbn Kuteybe ve Abdulkadir Geylani de yapmışlardır.

    Mürcie suçlamasına Ebu Hanife daha hayattayken maruz kalmış ve bir öğrencisinin konuyla ilgili sorusunu şöyle cevaplamıştır: "Bid'at ehli hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır."

    İlginç olan da İbn Hazm'ın Eşari'yi ve taraftarlarını Mürcie'nin Şenâetleri başlığı altında bir Mürcie olarak değerlendirmesidir.

    Yani herkes birbirini suçlamakta, gerçekte birer faraziye olan kelami tartışmalar birer inanç kavgasına dönüştürülerek yukarıda örnekleri görüldüğü gibi küfür, şirk, cehalet, bid'at, sapıklık çerçevesinde tartışılmaktadır. Öyle ki gerçekte suçlamalara neden olan konular akidevi değil kelami konulardır.

    Çok değil, daha 70 yıl evvel, önceleri Maturidi iken sonradan müfrid Eş'ari olan son şeyhülislamlardan M. Sabri Efendi'nin, tüm Matüridilerin bid'atçı, zındık ve sapık addettiği Mutezileden daha eşedd olduğunu söylemesi, aynı anlamsız kavganın bu çağa yansıyan bir uzantısı değil midir?

    El-Fark sahibi Bağdadi; "Ehl-i Sünnet ALLAH (c.c)'ın kendisini peygamber olmadan da bilmeyi kullarına vacip kıldığında ve bunun aksini söyleyenleri tekfir etme konusunda ittifak etti" derken yalnızca Kaderileri ve Rafızileri değil Eş'arileri de tekfir ettiğinin farkında mıydı bilmiyorum. Üstelik Gazali de; "Akılla ALLAH (c.c)'ı bilmenin vacip olduğunu" savunanın Mutezile olduğunu söyleyerek yukardaki görüşün zıddını savunur ve o da Ehl-i Sünnet haricine çıkarak Bağdadi'ye göre tekfir edilenler arasına girer.

    Ünlü Maturidiyye imamlarından Pezdevi, "Mücessime mezhebinde Kerramiye, Hanbeliler ve Yahudiler yer alır" diyerek, Hanbelileri Ehl-i Sünnet'ten saymak şöyle dursun onları sözümona bu îman esasında Yahudilerle aynı kampta değerlendirir. Aynı Sünnî alim Eş'ari'yi de Ehl-i Sünnetten saymayarak, "Ebu'l-Hasen Eş'ari'nin Ehl-i Sünnet'le ihtilaf ettiği konular" gibi başlıklar atar ünlü akaid kitabında.>> (M. İslamoğlu, İman kitabından alıntıdır)

    Görüldüğü gibi bırakın birbirlerini ehli sünnet kabul etmeyi, bizim bugün ehli sünnet dediğimiz mezhepler birbirlerini TEKFİR ETMİŞLERDİR.

    Biz ne 'şiiyiz ne sünniyiz, sadece müslümanız' demek en doğru tavır olsa gerek.

    Mahmut Celal Özmen

    kaynak

  6. #126
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye forumdayim - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2008
    Nerden
    almanya
    Yaş
    59
    Mesaj
    928
    Rep Gücü
    11376
    Alıntı Apollonius´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Ehli sünnet kimdir?

    Bu kavramla ilgili en önemli problemlerden bir tanesi de Ehli Sünnetin kim olduğu konusudur ?
    Kim kimin ehli sünnet olduğuna karar verecek, bu konuda karar verme yetkisine sahiptir ?

    Ehli sünnet olmanın olmazsa olmaz görüşleri nelerdir ? Bu da ihtilaflı bir nokta.

    Her bakımdan ittifak sağlanmamış bir kavramdır bu kavram.

    Mesela sözlük anlamından yola çıkarsak (sünnet ehli/peygamberin sünnetine uyan) şiiler de ehli sünnettir/sünnidir dememiz gerekir veya en azından onlar bunu derler.

    Bu durumda 'mealciler' hariç herkes ehli sünnet oluyor.

    Peygamber kuran ehli/kuran'ın yoluna uyan olduğu için bizim yaptığımız gibi belki 'Ehli Kuran' 'Kurancı' 'Kurani düşünen' 'Kuran müslümanı' 'Kuran İslamı' tabirleri daha doğru ve öncelikli kullanılmalı değil midir ?

    Öte yandan tarihteki tartışmalarda bugün ehli sünnet sayılan nice mezhebin birbirlerini 'ehli sünnet dışı' olmakla karaladıklarına şahitlik etmektedir:

    Ehl-i Sünnet içi tekfir yarışmasına Hanbeliler de, Eş'ari'yi tekfir edip kanının helal olduğu yollu fetvalar vererek katılırlar. Çünkü onlara göre Eş'ari, selef akidesini tahrif etmiştir. Tabi Eş'ari de onlardan geri kalmayıp "Ona benzer hiçbir şey yoktur." (42/11) ayetini Hanbelilerin yalanladığını ileri sürerek teşbih ve tecsim'le suçladığı Hanbelileri tekfir eder.

    Nesefi de Eşari'yi Ehl-i Sünnet harici sayanlardandır. Ne ki Eş'ariler hakkında en sert tavrı ünlü Sünnî alim İbn Hazm gösterir.

    ALLAH (c.c)'ın sıfatları bahsinde Eş'arileri tevhidi açıkça iptal etmekle suçlayan İbn Hazm, bu inancın Hristiyanların teslis akidesinden çok daha büyük bir şirk olduğunu üzerine basa basa vurgular.

    Suçlama furyasına Eş'ari'nin bizzat kendisi de katılarak kitabında, İmam Azam Ebu Hanife'yi Ehl-i Sünnet indinde sapık fırkalardan biri olan Mürcie'nin 9. tabakasına mensup olarak lanse eder.

    İmam Azam'a aynı suçlamayı Buhari, İbn Kuteybe ve Abdulkadir Geylani de yapmışlardır.

    Mürcie suçlamasına Ebu Hanife daha hayattayken maruz kalmış ve bir öğrencisinin konuyla ilgili sorusunu şöyle cevaplamıştır: "Bid'at ehli hak ve doğruyu söyleyen kimseleri bu isimle isimlendirirse, hakkı söyleyenlerin bunda ne günahı vardır."

    İlginç olan da İbn Hazm'ın Eşari'yi ve taraftarlarını Mürcie'nin Şenâetleri başlığı altında bir Mürcie olarak değerlendirmesidir.

    Yani herkes birbirini suçlamakta, gerçekte birer faraziye olan kelami tartışmalar birer inanç kavgasına dönüştürülerek yukarıda örnekleri görüldüğü gibi küfür, şirk, cehalet, bid'at, sapıklık çerçevesinde tartışılmaktadır. Öyle ki gerçekte suçlamalara neden olan konular akidevi değil kelami konulardır.

    Çok değil, daha 70 yıl evvel, önceleri Maturidi iken sonradan müfrid Eş'ari olan son şeyhülislamlardan M. Sabri Efendi'nin, tüm Matüridilerin bid'atçı, zındık ve sapık addettiği Mutezileden daha eşedd olduğunu söylemesi, aynı anlamsız kavganın bu çağa yansıyan bir uzantısı değil midir?

    El-Fark sahibi Bağdadi; "Ehl-i Sünnet ALLAH (c.c)'ın kendisini peygamber olmadan da bilmeyi kullarına vacip kıldığında ve bunun aksini söyleyenleri tekfir etme konusunda ittifak etti" derken yalnızca Kaderileri ve Rafızileri değil Eş'arileri de tekfir ettiğinin farkında mıydı bilmiyorum. Üstelik Gazali de; "Akılla ALLAH (c.c)'ı bilmenin vacip olduğunu" savunanın Mutezile olduğunu söyleyerek yukardaki görüşün zıddını savunur ve o da Ehl-i Sünnet haricine çıkarak Bağdadi'ye göre tekfir edilenler arasına girer.

    Ünlü Maturidiyye imamlarından Pezdevi, "Mücessime mezhebinde Kerramiye, Hanbeliler ve Yahudiler yer alır" diyerek, Hanbelileri Ehl-i Sünnet'ten saymak şöyle dursun onları sözümona bu îman esasında Yahudilerle aynı kampta değerlendirir. Aynı Sünnî alim Eş'ari'yi de Ehl-i Sünnetten saymayarak, "Ebu'l-Hasen Eş'ari'nin Ehl-i Sünnet'le ihtilaf ettiği konular" gibi başlıklar atar ünlü akaid kitabında.>> (M. İslamoğlu, İman kitabından alıntıdır)

    Görüldüğü gibi bırakın birbirlerini ehli sünnet kabul etmeyi, bizim bugün ehli sünnet dediğimiz mezhepler birbirlerini TEKFİR ETMİŞLERDİR.

    Biz ne 'şiiyiz ne sünniyiz, sadece müslümanız' demek en doğru tavır olsa gerek.Mahmut Celal Özmen

    kaynak
    yani mezhepsiz... mezhepsizligi kendine ve sevenlerine hayirli olsun, bizdende uzak olsun...

  7. #127
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    @Apollonius

    güzel bir yazı, konuyu açıklayıcı faydalı bir makale olmuş...

    Ey Tarikat ve Tasavvuf ehli sizi bekleyen akibeti şimdiden size haber vereyim mi...?

    (165) İnsanlar arasında Allah'a çeşitli eşler koşanlar ve bu koştukları eşleri Allah'ı sever gibi sevenler vardır. Oysa müminler en çok Allah'ı severler. Zulmedenler, azabı gördükleri zaman bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu ve Allah'ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi!

    (166) İşte uyulanlar (liderler), kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler, azabı gördüler ve aralarındaki bütün bağlar kesildi.

    (167) Uyanlar o zaman «Keşke bir daha dünyaya geri dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise bizde onlardan öyle uzak dursaydık» derler. Böylece Allah, onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar Cehennem'den çıkamayacaklardır. BAKARA

    "İnsanlar arasında Allah'a eş koşanlar ve bu eş koştukları şeyleri Allah'ı sever gibi sevenler vardır."

    Evet, insanlar arasında Allah'a eş, ortak koşanlar vardır. Bu ayetin. seslendiği insanların yaşadıkları dönemlerde sözkonusu eşler ve ortaklar çeşitli taşlar, ağaçlar, yıldızlar, gezegenler, ya da melekler ve şeytanlar olarak ortaya çıkmışlardı. Bu eşler ve ortaklar, bütün cahiliye dönemlerinde ya bir takım cansız nesneler ya putlaştırılmış şahıslar ya ideolojiler ya da nazariyeler kılığında belirirler. Bunlar eğer yüce Allah'ın âdı ile yanyana anılır ve insan bunları kalbindeki Allah sevgisine ortak ederse, tümü ile gizli veya açık birer şirktir. Peki, ya eğer kişi Allah sevgisini kalbinden iyice silerek, sırf Allah'a yöneltilmesi gereken bu sevgiyi tamamen sözü edilen eş ve ortakların tekeline verirse o zaman durum nice olur?

    Müminlere gelince onlar hiçbir şeyi yüce Allah'ı sevdikleri kadar sevmezler. Ne kendilerini ne başkalarını. Ne birtakım putlaştırılmış şahısları ne bazı nazariyeleri ne kimi ideolojileri ve ne de insanların peşinde koştukları yeryüzü kaynaklı herhangi bir değerli varlığı.

    "Zulmedenler azabı gördükleri zaman, bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu ve Allah'ın azabının ağır olduğunu anlayacaklarını keşke şimdiden bilselerdi! İşte uyulanlar, kendilerine uyanlardan uzaklaşıverdiler; azabı gördüler ve aralarındaki bütün bağlar kesildi.

    Uyanlar o zaman; `Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise biz de onlardan öyle uzak dursaydık" derler. Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hayıflanmalar biçiminde gösterir. Onlar Cehennem'den çıkamayacaklardır.

    Allah'a birtakım ortaklar koşarak hem hakka karşı ve hem de kendilerine zulmedenler var ya, eğer onlar ortağı olmayan Allah'ın huzurunda dikilecekleri güne göz atabilseler, zalimleri bekleyen azabı karşılarında görecekleri günü şimdiden bakışlarının kapsamı içine alabilseler, eğer bunları şimdiden görebilseler, "Bütün kuvvetin Allah'ta olduğunu", buna göre eşlerin ve ortakların varlığının sözkonusu olmadığını ve "Allah'ın azabının ağır olduğunu" görürlerdi.

    Bunun yanında onlar keşke Ahiretteki azabı karşılarında görecek olan liderlerin kendilerine uyanlardan uzaklaşacakları, böylece liderler ile onların peşinden gidenler arasındaki bütün bağların, ilişkilerin ve iplerin kopacağı anı da keşke şimdiden görebilselerdi. O ana-baba gününde, uyan olsun, lider olsun, herkes kendi derdine düşecek, sırf kendisini düşünecektir. Böylece o gün aldanmış yığınların bağlandıkları bütün iktidarlar ve liderlikler düşecek, bu iktidarların sahipleri ile liderler, bağlılarını korumak bir yana, kendilerini korumaktan aciz kalacaklardır. Bunun sonucu olarak, tek Allah'ın ve tek kudretin gerçek olduğu, buna karşılık sapık liderliklerin yalancılıkları, güçsüzlükleri, Allah'ın ve O'nun azabının karşısında ellerinden hiçbir şey gelemeyeceği realitesi ortaya çıkacaktır. İşte o zaman;

    "Uyanlar; `Keşke dünyaya bir daha dönebilseydik de şimdi onlar bizden nasıl uzaklaştılar ise biz de onlardan öyle uzak dursaydık' derler."

    Burada, sapık liderliklerin aldanmış bağlıları, efendilerine karşı kinlerini ve nefretlerini açığa vuruyorlar, ayrıca tatlı geçmişlerine (!) döndürülmelerini, tekrar dünyaya gönderilerek kendilerini vaktiyle aldatan, fakat şimdi azabı görünce onlarla ilişkilerini kesen, aslında zayıf ve aciz liderlere karşı bağımlılıklarından vazgeçebilmeyi özlüyorlar.

    Bu tablo son derece etkileyicidir. Dünyadaki bağlılar ile liderler, sevenler ile sevilenler arasında; tatlı ilişkilerin birbirinden uzaklaşma, çatışma ve birbirlerine düşman kesilme ile yer değiştirmesini canlandıran bir tablo. Bunun arkasından hemen acı ve yürek yakıcı yorum geliyor:


    FİZİLAİL KUR-AN SEYYID KUTTUP

    Burada ki sözler, kendilerine anlatıp durmay çalıştığımız şeyi anlamaya çalışmadan tarikat ve tasavvuf önderlerine körü körüne bağlı kalıp, şeyihinin ALLAH C.C un aynası olduğuna inanan, Şeyhinin gayb den haber verdiğine inanan, şeyhinin şefaat edeceğine kesin olarak inanan, açık seçik sapıkca sözlerini okuyup durmasına rağmen (SAİD NURSİ gibi), Şeyhini çocuk yaparken dahi RABITA yapıp şeyhin nurundan çocuğuna fayda bekleyen, kabirlere türbelere koşturup dualar istekler, temennilerde bulunanlar iyi düşünsün...

    Ölmüşlerden birşey istemeyin, size gelecek her türlü hayır ve şer ALLAH C.C dandır, yanlız ALLAH C.C dan isteyin, türbelere koşturup kur-an okuyup namaz kılıp şirke düşmeyin...

    (107) Allah sana bir sıkıntı verirse onu yine ancak Allah giderir. Sana bir iyilik dilediği takdirde O’nun nimetini engelleyecek bir kuvvet de yoktur. O, bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, Gafûr dur, Rahîm dir. YUNUS SURESİ



    Rabıta yapıp Şirke düşmeyin ALLAH C.C ile aranıza aracılar, şefaatçiler koymayın....

    “Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olun. Onun dışında velilere (dostlara) tâbi olmayın. Ne de az hatırlıyorsunuz (öğüt alıyorsunuz).”(Araf 3)

  8. #128
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    İslam'da fırkalara bölünen kendi aklına göre ayetlre nmana verip dinde reform yapanlardır.Bu ahmakça hataları yüzünden bugün binlerce itikad var ve hepsi kendini müslüman zannediyor.Fakat inandıkları din kendi uydurdukları din.İslam ile ilgisi yok , hep bozuk hep yanlış.

    Ehli sünnet yolu ise Efendimizin Nahl 44 ayeti emrince yetkili olarak beyan ettiği Kur'an bilgilerine sadık kalmış bu bilgileri hocadan talebeye tek nokta eklemeden nakletmişleridir.Yani söylenen her söz vesikalı olarak Efendimizden nakildir.Bu yolun hocalarının kimler olduğu bellidir.Hepsi varis ve icazet saihib alim fadıl insanlardır.

    Hülasa , Ehli sünnet yolu , Efendimizin yoluna tek nokta eklemedi , Kur'anı aklına göre yorumlayıp yoldan çıkmadı ve fırkalara bölünmedi.Asla sadık kalıp dinde reform yapmadı.Ehli sünnet kitapalrındaki her bilginin kaynağı Efendimiz aleyhiseelamdır.Zaten kitaplarda bu açıkca belirtiliyor.Din cahilleri ise uydurduğu safsatalara tek kaynak veremezler yada veseler bile mason bozması din ajanı mezhepsizlerin dini bölmek için ortaya attıkları zehirli fitneleri biricik kaynak gösterirler.bunun doğru olmadığı zaten ehli olana malumdur.

    Ehli sünnet alimleri böyle yapanları da vesikaları ile susturup rezil ettiği için din düşmanları ve din cahilleri bu yolun mümtaz alimlerine her zaman düşmanlık yaptılar.Ve halen yukarıda görüldüğü gibi devam etmektedir.

  9. #129
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864
    Alıntı nefisetülilm´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Dinimizdeki dört delil ve dört mezhep


    Dinimizde dört delil vardır. Mezhebe uymak bu dört delilden birisinde varsa mesele yoktur. Dört mezhebe uymak, bir değil dört delilde de vardır:

    1- Hicri birinci asırdan, bugüne kadar, yani 14 asır bütün Müslümanlar, bu dört imamı taklit etmişler. Bunlara itaat etmekte icma hasıl olmuştur. İcma’ya uymak ise vaciptir. Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:

    (Ümmetim[in âlimleri] dalalet olan bir şeyde icma yapmaz!) [İ.Ahmed]

    (Allahü teâlânın rızası, icmadadır. Cemaatten ayrılan, Cehenneme gider.) [İbni Asakir]

    (Cemaatten ayrılan, yüzüstü Cehenneme düşer.) [Taberani]

    (Ümmetim[in âlimleri], hiç bir zaman dalalette icma yapmazlar. İhtilaf olunca sivad-ı a'zama [Ehl-i sünnet âlimlerin ekseriyetinin bildirdiği yola] tâbi olun!) [İbni Mace]

    Dört mezhepten başkasıyla amel etmek caiz değildir, bunda icma hâsıl olmuştur. (El-Mesail-ül-müntehabatü fir-risaleti vel vesileti)

    2- Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
    (O gün, her fırkayı imamları ile çağırırız!) [İsra 71]
    Kadi Beydavi hazretleri, bu âyeti (Her ümmeti peygamberleri ve dinde uydukları imamları ile çağırırız) şeklinde açıklamıştır.

    Ruh-ul beyan ve Tefsir-i Hüseyni’de ise, (Herkes mezhebinin imamı ile çağırılır. Mesela "Ya Şafii" veya "Ya Hanefi" denir) şeklinde açıklanmaktadır. Bu açıklamalar da, dört hak mezhepten birine uymanın vacip olduğunu göstermektedir. Yine Kur’an-ı kerimde buyuruluyor ki:
    (Müminlerin [itikad ve ameldeki] yolundan ayrılan Cehenneme gider.) [Nisa 115]

    Medarik tefsirinde bu âyetin açıklamasında, (Kitab ve sünnetten ayrılmak gibi icmadan da ayrılmak caiz değildir) buyuruluyor.

    Beydavi tefsirinde ise, aynı âyet-i kerimenin açıklamasında (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu göstermektedir. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak da vacip olur, şart olur) buyuruluyor.

    İmam-ı Şarani hazretleri buyuruyor ki:
    (Tasavvuf büyükleri ve fıkıh âlimleri, kendilerine uyanlara şefaat ederler. Ruh teslim ederken, kabirde Münker ve Nekir sual ederken ve Haşrda, Neşirde, Hesapta, Sıratta yanında bulunurlar. Onu unutmazlar. Tasavvuf büyükleri, kendilerine uyanları, bütün korkulu yerlerde kolladıkları gibi, müctehid imamlar da korurlar. Bunlar, mezhep imamlarıdır. Bu ümmetin bekçileridir. Sevin ey kardeşim! Dört mezhep imamlarından dilediğini taklit et de saadete kavuş!) [Mizan-ül-kübra]

    Görülüyor ki, kıyamette, herkes mezhep imamının ismi ile çağrılacaktır. İmam, kendisini taklit edene, şefaat edecektir. Dört mezhep imamlarının her biri böyle yüksek idi. Bir âyet meali şöyledir:
    (Bana inabet edenin yoluna uy!) [Lokman 15 ]
    Bu dört büyük imamın, bu inabet yolunda oldukları icma ile bildirilmiştir.

    3- Bir âyet meali: (Hidayet yolunu öğrendikten sonra, Resule uymayıp müminlerin yolundan ayrılanı, saptığı yola sürükleyip çok kötü bir yer olan Cehenneme sokarız!) [Nisa 115]
    İmam-ı Şafii hazretleri, (İcmaın delil olduğunu gösteren bu âyet, müminlerin yolundan ayrılmayı haram ettiği için, bu yola uymak vacib olur) buyuruyor. Müfessir Abdullah Nesefi hazretleri, bu âyeti açıklarken, (İcmaın delil olduğunu ve icmadan ayrılmanın da caiz olmadığını bu âyet göstermektedir) buyuruyor. (Medarik)

    İmam-ı Kadi Beydavi hazretleri, (Bu âyet, icmadan ayrılmanın haram olduğunu gösteriyor. Müminlerin yolundan ayrılmak haram olunca, bu yola uymak vacip olur) buyuruyor. (Tefsir-i Beydavi)

    Gerçek âlimler, (Bir mezhebi taklit etmek vaciptir. Mezhepsiz olmak büyük günahtır) buyuruyor. Âlimlerin bu ittifakından ayrılmak, bu âyetten ayrılmak olur) dediler. Bir âyet meali şöyledir:
    (Siz, insanlar için en hayırlı ümmetsiniz. İyiyi emreder, kötüyü men edersiniz) [Âl-i İmran 110]

    4- Kur’an-ı kerimde mealen buyuruldu ki:
    (Bilmiyorsanız, zikir ehline [âlimlere] sorun!) [Nahl 43]
    Bu âyet, ibadet ve işlerin nasıl yapılacağını bilmeyenlerin, bilenlerden sorup öğrenmelerini emretmektedir. Herkesten değil, âlimlerden sorup öğrenmek emir olunmaktadır. Bunun için, bir kimse, yapacağı şeyi, Kur'an ve hadiste arayamaz, taklit ettiği mezhebin müctehidinden sorup öğrenmesi lazım olur. Yahut mezhebinin âlimlerinin kitaplarından okuyup öğrenir. Sorup, öğrendiğine göre yapan, o müctehidi taklit etmiş olur. Müctehidin sözüne uymayıp inkâr ederse, mezhepsiz olur. Âyetteki zikir ehli mezhep imamı demektir. Çünkü hadis-i şerifte bildiriliyor ki:
    (Cihad, oruç, namaz, zekat ve hac ibadetini yapanlar içinde ecri daha büyük olan zikir ehlininkidir.) [İ.Ahmed] İbni Merdeveyh Ebu Bekr Ahmed’in bildirdiği ve Enes bin Malik’in haber verdiği hadis-i şerifte, (Namaz kılan, oruç tutan, hac ve gaza eden; eğer imamını beğenmezse, o münafıktır. Onun imamı, zikir ehlidir) buyuruldu. Demek ki, âyetteki Ehl-i zikir, ulema-i rasihin ve dört mezhebin imamlarıdır. (Ancak âlim olanlar anlar) ve (Ey akıl sahipleri, ibret alın!) mealindeki âyetler, dört mezhep imamlarının üstünlüklerini göstermektedir.

    Ahmed bin Muhammed Tahtavi hazretleri buyuruyor ki:
    (Kur'an-ı kerimdeki (Allahın ipi)nden maksat, cemaattır. Cemaat da, fıkıh ve ilim sahipleridir. Fıkıh âlimlerinden bir karış ayrılan dalalete düşer. Sivad-ı a'zam, fıkıh âlimlerinin yoludur. Fıkıh âlimlerinin yolu da, Resulullahın ve Hulefa-i raşidinin yoludur. Bu yoldan ayrılanlar, Cehenneme gider. Allahü teâlânın rahmeti, Ehl-i sünnet vel cemaat fırkasında bulunanlara, gazabı da bu yoldan ayrılanlaradır. Fırka-i naciyye, bugün dört mezhepte toplanmıştır. Bu dört mezhep, Hanefi, Maliki, Şafii ve Hanbeli’dir. Bu dört hak mezhepten birine uymayan, bid'at ehli olup Cehenneme gider.) [Tahtavi]

    Bugün dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. (Hadika)

    İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
    Mezhepten ayrılmak, mezhepsiz olmak ilhaddır. (Mebde ve Mead)
    [İlhad, doğru yoldan ayrılmaktır.]

    Kitap, sünnet ve icma
    Sual: Din kitaplarında bir hüküm bildirilirken, (Kitap, sünnet ve icma-ı ümmet ile sabittir) deniyor. Kitap ve sünnet, başlı başına bir delil değil mi de, ne diye üçü birden söyleniyor?
    CEVAP
    Elbette Kur’an-ı kerim ve hadis-i şerifler başlı başına delildir. Ancak farklı teviller yapılmışsa, o âyet-i kerimeyi Resulullah efendimiz nasıl uygulamıştır, müctehidler ona bakar. Mesela namazın beş vakit olduğu kesindir. Ama üç vakit diyenler var. O zaman Resulullah efendimizin uygulamasına bakılır. İcma hangi yönde ona bakılır. Kur’an-ı kerimde namaz yerine kullanılan salât kelimesi için bazı sapıklar, (Salât, dua demektir. İslamiyet’te, şimdi yapıldığı şekilde bir ibadet yoktur. Allah’ı anan, dua eden, namaz kılmış sayılır) diyorlar. Salât’ın bunların dedikleri gibi olmadığı, günde beş vakit kılınan namaz olduğu sünnet ile açıklanmış ve icmayla da uygulandığı gösterilmiştir. Demek ki, Kur’an-ı kerimde bildirilen bir hüküm, Sünnet ile ve İcma ile de uygulanarak farz olduğu inkâr edilemez hale geliyor.

    Kaynak
    Doğru olan bilgilendirme için Allahü Teala razı olsun.Hakikat budur bunu inkar edenler ahirette acı azaba yakalanacaklardır.

  10. #130
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    mezhepleri kendine din edinenler.. mezheplere yapılan eleştirilere sanki DİN ini eleştirmiş gibi görüp düşünenler.. Azabı kimin tadacağını hep beraber göreceğiz....

    İslam'da fırkalara bölünen kendi aklına göre ayetlre mana verip dinde reform yapanlardır.
    fırkalara bölünmekden bhsedene bakınız
    4 mezhepden birine tabii olmayı şart koşan sen değilmisin..
    İSLAM ı 4 e bölen sen değilmisin...

    Bizim mezhebimiz yok ki tek yani biz nasıl oluyorda fırkalara bölünüyoruz..

    Okunamayacak ve anlaşılamayacak bir kitabı neden devamlı okumamız emrediliyor..

    Neden iyice düşünüp ayetleri anlamaya ve imana davet edilip duruyoruz..

    Neden geceleri kalkıp KUR-AN okumaya teşvik var ....

    Madem sadece sen ve senini alimlerinin anlayacağı bir kitapsa KUR-AN nasıl evrensel oluyor..

    Nasıl oluyorda biz müslümanız diyenler anlıyamıyoruz sadece alimler anlıyorda elalemin Cat Stevens ismindeki bir adam ingilterede İSLAM ı görmeden tanımadan sadece KUR-AN okuyarak imana gelip YUSUF İSLAM oluyor...

    SAPKINLARIN yolundan ALLAH C.C a Sığınırız...

Benzer Konular

  1. Seyhle konusma- MEZHEPLER-.III
    mopsy Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 30-05-2009, 07:57 PM
  2. Dinimizdeki BÖLÜCÜLER ve BOZUK MEZHEPLER
    bziya Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-01-2009, 08:10 PM
  3. Mezhepler konusunda ne düşünüyorsunuz?
    SAHARAY Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 01-05-2008, 02:29 AM
  4. MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLILIK NEDİR ?
    onuc13 Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-08-2007, 12:15 AM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık