11. Sayfa, Toplam 14 BirinciBirinci ... 910111213 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 101 ile 110 Toplam: 131

Konu: Mezhepler

  1. #101
    Acemi Üye çerkeş18 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    197
    Rep Gücü
    1513
    KUR'AN'I KENDİLERİNE GÖRE YORUMLAYANLAR
    Deniz tarafından Per, 2007-08-23 22:35 tarihinde gönderildi. Bidat fırkaları cebriye din tahripçileri eshab düşmanlığı hadis düşmanları haricilik inkarcılar Kuran tercümesi Kuran'ı tercüme etmek Kuran'ı yorumlamak mezhepsizlik Mutezile sapık bilgiler sapık fırkalar yalnız kuran diyenler
    Bid'at mezhepleri, Ehl-i Sünnet alimlerinin tutarlı ve dirayetli delilleri karşısında tutunamamış, çoğunluğu yok olup gitmiştir. Fakat, kitaplara geçen ve nesilden nesile devam eden görüşlerinin yok olup gittiğini söyleyebilmek mümkün değildir. Bu gün dahi, taassup ve katılıkta haricîleri aratmayan kafa yapısıyla her yerde karşılaşmak mümkündür.

    Geçmişte ortaya çıkan bozuk itikadî mezheplerin hemen tamamı Kur'an'a dayandıklarını iddia ediyorlar ve ileri sürdükleri görüşleri destekler gibi görünen her ayeti muhaliflerine karşı bir koz olarak kullanıyorlardı.

    İlk asırda meydana çıkan Mu'tezile, Cebriyye ve Haricîlik gibi zahirperest mezhepler, ayetleri tefsir ederlerken Hz. Peygamber s.a.v.'in konuyla ilgili yorumlarını dikkate almıyorlardı. Sadece ayetin zahirine sarılıyorlardı. Hz. Ali r.a. başta olmak üzere, henüz aralarında bulunan Sahabe-i Kiram'ın büyüklerinin dahi görüşlerine aldırış etmiyorlardı. Arap dili ve edebiyatını iyi bilen alim ve müçtehitlerin görüşlerine itibar eden de yoktu. O yüzden Allah'ın ayetlerini diledikleri şekilde tevil ve tefsir edebiliyorlardı. Böylece her bid'at ve dalâlet sahibi, sapık bilgilerini ve bozuk işlerini Kur'an-ı Kerim'den çıkardığını söylüyordu. Nihayet günümüzde olduğu gibi, İslâm dinini içinden çıkılmaz bir hale getirmişlerdi.

    Haricî zihniyet

    Mesela Haricîler, bu ümmetin kutup yıldızları mesabesinde olan kimseleri kâfir ilan ediyorlardı. Bunların kâfir olarak ilan ettikleri arasında -hâşâ- Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Talha, Hz. Zübeyr r.a. efendilerimiz gibi büyük sahabilerden başka, müminlerin annesi Hz. Aişe r.a. da vardı. Hz. Ali r.a.'ı şehit eden bir Haricî militanıydı. Onlar, kendileri gibi düşünmeyenleri, büyük ve küçük günah işleyenleri, devlete karşı isyan ettiklerinde kendilerine iştirak etmeyenleri de kâfir sayıyor, bunları acımasızca öldürmekten çekinmiyorlardı. Hatta kendilerine katılmayan şahısların evdeki kadın ve çocuklarının kanlarını akıtmayı dahi mübah görüyorlardı.

    İşte bunlar da Kur'an'a göre hareket ettiklerini söylüyor, yaptıkları vahşet ve fecaate güya ayetlerle delil getiriyorlardı.

    Dünya ve ahiretin huzur ve saadet kaynağı olan Kur'an'dan böyle bir vahşeti çıkarabilmek gerçekten büyük marifet ister, ama insanın basireti kör, vicdanı çirkef, kalbi de cîfe haline gelirse bunu yapabilir.

    Kur'an ve Sünnet'i kişisel din ve dünya görüşü için bir malzeme kabul edenlerin, Ashab-ı Kiram'a sevgi beslemeyenlerin, Ehl-i Sünnet yolundaki alimlerin sözünü dinlemeyenlerin ve Allah dostlarına muhabbet duymayanların akıbeti işte budur. Geçmişte de günümüzde de bu tiplerin katılık, sertlik ve taassuptan kurtulabilmeleri, akl-ı selim ile düşünebilmeleri, vicdanlarının duyarlı olabilmesi, tevbe edip bağnazlıktan dönmedikçe katiyyen mümkün değildir.

    Şaşılacak görüşler

    Peygamber ve Allah dostlarını aracı yaparak Hakk'a iltica eden velileri, tasavvuf erbabını, müminleri, müşrik ve kâfir ilan eden zihniyetle; Haricî, Mu'tezilî zihniyet arasında ne fark vardır? Hâşâ Hz. Ali'ye kâfir diyenle, Allah'tan başka hakiki fail ve irade tanımayan, Kur'an ve Sünnet'in en küçük edeplerine dahi riayet eden bir veliye kâfir diyen zihniyet aynı değil midir? İslâm'a göre, mümin olduğuna dair en küçük belirti taşıyanları dahi mümin saymak esas iken; geçmişten günümüze kadar gelen yüzbinlerce has veliyi ve milyonlarca mümini kâfir ilan etmek hangi insafa, hangi kitaba sığar? Cenab-ı Hakk :

    “Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, ‘sen mümin değilsin' demeyin.” (Nisa, 94) buyurmuyor mu? Allahu Tealâ'ya ulaşmak için bir peygamber ya da Hak dostunu vesile edinen mümine kâfir demekle, bu asra kadar gelen yüzmilyonlarca mümine de kâfir demiş olunmaz mı? O zaman geriye kaç tane müslüman kalır? Buharî ve Müslim'de geçen sahih bir hadis-i şerifte: “Mümin kardeşine kâfir diyen bir kimse, karşıdaki öyle değilse küfür (kâfirlik) kendisine döner” diye ikaz edilmiyor mu?

    Şu halde aklı ve vicdanı tefessüh etmemiş hangi mümin, kendisini ateşten gayet emin görüp, zebanilerin yerine geçerek müslümanları cehenneme doldurma cüretini gösterebilir? Dar düşünceler… Dar görüşler…

    Manası çarpıtılan ayet

    Söz buraya gelmişken velileri inkâr edenlerin ayet-i kerimelere verdikleri çarpık manalardan bir örnek verelim:

    Haricîler ortadan kalktıktan sonra onların izinden giden Vahhabîler , Haricîliği günümüze taşımışlardır. Onca ayet ve hadislere rağmen tevessül manasındaki şefaati inkâr ettikleri için, Mutezile mezhebini de aratmamışlardır. Şirkle ilgili ayetlerin manasını tamamen çarpıtarak Lat, Hubel, Uzza gibi putlarla; yeryüzünde tevhidin direkleri olan mürşid-i kâmilleri aynı kefeye koymuşlar; Allah'a ortak koşan müşriklerle, gece gündüz Rabbini tesbih ve tenzih eden müminleri bir tutmuşlardır. Bütün sûfileri putperest saydıkları için de, kanlarını dökmeyi helal ve meşru bir eylem olarak görmektedirler.

    Hz. Ömer r.a.' ın oğlu Hz. Abdullah'ın Haricîler hakkında buyurduğu gibi, “gerçekte onlar müşrikler hakkında nazil olan ayetleri müslümanlar için kullanmışlardır” (Buharî). Bir hadis-i şerifte de şöyle buyurulur : “Onlar iman ehlini öldürür, küfredenleri ve putlara tapanları bırakırlar.” (Buharî, Müslim)
    Bu taifenin inkârlarına delil olarak en çok ileri sürdükleri ayetlerden biri de Allahu Tealâ'nın şu mealdeki mübarek kelâmıdır:

    “Dikkat edin, halis din Allah'ındır; O'nu bırakıp da putlardan dostlar (veliler) edinenler: ‘Onlara, bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz' derler.” (Zümer, 3)

    Yukarıdaki mana, tefsirlerin hemen tamamının üzerinde ittifak ettiği bir manadır. Diyanet Vakfı'nın çıkardığı mealde de böyle yazmaktadır. Fakat onlar ayette putlar için kullanılan “veli: dost” kelimesinin “Allah dostları” olarak bilinen “veliler” şeklinde anlaşılması için özel bir gayret sarf ederek şöyle mana vermişlerdir:

    “İyi bil ki, halis din yalnız Allah'ındır. O'ndan başka veliler edinenler: ‘Biz bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırmaları için tapıyoruz' derler.”

    Bu manayı verdikten sonra işi daha da ileri götürmüşlerdir. Velileri seven ve onlarla Hakk'a tevessül edip şefaatlerini uman müminleri mürşidlerine ibadet ediyor gibi göstererek, onları ayette anılan müşriklere benzetmeye çalışmışlardır. Böylece Allah'a ortak koşulan cansız putlara secde edenlerle, Cenab-ı Hakk'a secde edenleri bir tutmuşlardır.

    Ayetlerden cevaplar

    Onların sakat anlayışını daha başından reddeden bir çok ayet-i kerime ve hadis-i şerif vardır. Her biri kâmil birer mümin olan velilerin yoluna uymamızı, onları dost edinmemizi emreden ayetlerden bazıları şunlardır:

    “Bana yönelen kimsenin (kâmil müminin) yoluna uy.” (Lokman, 15)
    “Sizin veliniz ancak Allah, O'nun peygamberi ve namaz kılan, zekât veren, rükû eden müminlerdir.” (Maide, 55)

    “Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesin.” (Âl-i İmran, 28)

    “Ey inananlar! Allah'tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119)

    Evet; Allahu Tealâ başta veliler olmak üzere bilumum kâmil müminlerle dost olmamızı emrediyor. Demek ki ayette zikredilen “Allah'tan başka veliler”den kasıt, müminler değildir. Putlar ve şirk koşulan diğer varlıklardır. Zaten ayet-i kerime de putperest müşrikler hakkında nazil olmuştur.

    Mekkeli müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlara ibadet ediyorlardı. Hatta peynir ve helva gibi yiyeceklerden yaptıkları putlara tapıyor, acıkınca da bunları yiyorlardı. Gerçi fıtratları gereği; yerleri, gökleri, kendilerini yaratan, öldüren, dirilten, rızık veren bir Allah'a inanıyorlardı. (Bakınız: Lokman, 25; Yunus, 31; Zuhruf, 9, 87) Fakat inandıkları bu yüce varlığa ortak koşmaktan da geri durmuyorlardı. Ayet-i kerimede belirtildiği üzere, Peygamber s.a.v. Efendimiz'i suçlayarak: “İşte tutmuş, bunca ilâhı tek bir ilâh yapmış. Bu gerçekten şaşılacak bir şey, çok tuhaf!” (Sa'd, 5) diyorlardı. Atalarından beri şirke alışmış olan cahiliye kafası, bunca insanın, çeşitli emel ve duygularını yalnız tek bir mabudun tatmin edebileceğini düşünemiyor, her şeyin hükümranlığının O'nun elinde (Yasin, 83) olduğunu anlayamıyor ve tevhide şaşıyorlardı. Ancak sorulduğu zaman bu müşrikâne hareketlerini doğru göstermek için, putlarla ilgili olarak “biz onlara ibadet etmeyiz. Sadece bizi Allah'a yaklaştırmaları için onlara ibadet ediyoruz” diyorlardı. İşte bu ayet-i kerimeyle Cenab-ı Hak, onların cahilce mazeretlerini yüzlerine vurarak ahirette hükmünü vereceğini beyan etmektedir.

    Hıristiyanların İsa Aleyhisselam'ı, yahudilerin de Üzeyr Aleyhisselam'ı Allah'a ortak koşmaları da bu kabildendir. Bunlar, Hakk'ın dışında herhangi bir varlıkta güç ve kudret vehmettikleri için müşrik olmuşlardır. Yani İsa ve Üzeyr Aleyhisselam'da Allah'ın yarattığı bir kudret yerine, müstakil bir kudret vehmetmişlerdir.

    Sûfiler, Ehl-i Sünnet itikadına sahiptir

    Sûfiler, (fenâ fi'l-ef'âl, fenâ fi's-sıfat ve fenâ fi'z-zât mertebelerinde) Hakk'ın fiil, sıfat ve zatından başka bir şey müşahede etmezler. Ayrıca O'nun dışında herhangi bir mahlukta kudret tevehhüm edilmesine, Allah'tan başka hakiki bir fail kabul edilmesine şiddetle karşı çıkarlar. “Yardım etti, yedirdi, içirdi, oturdu, kalktı” gibi sözler de mecazidir. Gerçekte yardım eden, yediren, içiren, oturtan, kaldıran Allah'tan başka bir varlık yoktur. Ne bir peygamber, ne bir veli, ne de herhangi bir yaratık Allah'ın irade ve kudreti olmadan yerinden kımıldayamaz.

    “De ki: Allah, her şeyi yaratandır. O, birdir. Her şeye üstün ve kahredicidir” (Ra'd, 16).

    Şu halde salih amelinden dolayı kendisiyle tevessül edilen kâmil zatın fiilleri de Allah'a aittir. Ancak Allah dilediği zaman onlar için zor olan bir iş de yoktur. Tıpkı Hz . Peygamber s.a.v.'in Ay'ı iki parça etme mucizesi ve kuru bir ağacın yeşerip Hz. Meryem'e hurma vermesi, kerameti gibi. (Meryem, 24-25)
    Kur'an ve hadislerde anlatılan çeşitli mucizeler, kerametler uydurma olmadığı gibi, diğer zaman ve mekânlarda yaşayan, milyonlarca insanın müşahede ettiği velilerin kerametleri de uydurma değildir.

    Kâmil zatlarla tevessül

    “Ey iman edenler, Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 35) ayetinde geçen tevessül, yakınlaşmak ve yakın olmaya yarayacak şeyleri aramaktır. Mesela herhangi bir isteği olan kişinin, “ ya Rabbî şu sıkıntımın giderilmesi için filan amelimi vesile ederek senden istiyorum” ya da “filan zatın hatırına senden istiyorum” demesi gibi. Hadis-i şeriflerde bunun çok örneği vardır. Ancak biz yerimizin darlığı sebebiyle bunlardan iki örnek vereceğiz. (Geniş bilgi için “Rabıta ve Tevessül” adlı esere bakınız.)

    Hz. Peygamber s.a.v. gözlerinin açılmasını isteyen âmâ bir zata şu tavsiyede bulunur: “Güzel bir abdest al, sonra iki rekat namaz kıl, akabinde de şöyle dua et: Ya Rabbi ben senden istiyorum, rahmet peygamberi ile sana yöneliyorum. Ya Muhammed, şu ihtiyacımın görülmesi için seninle Allah'a yöneldim. Ya Rabbi, O'nu benim hakkımda şefaatçi kıl.”

    Osman b. Huneyf r.a. diyor ki: “Bu zat gitti, biz daha Rasulullah s.a.v.'in huzurundan ayrılmamıştık, tekrar geldi. Baktık ki gözleri iyi olmuştu. (Tirmizî, İbn Mace, Ahmed bin Hanbel)

    Hz. Ömer r.a.' ın hilafeti esnasında bir ara şiddetli bir kuraklık olmuştu. Efendimiz s.a.v.'in amcası Hz . Abbas r.a.'ı yanına alan Hz. Ömer, onu vesile kılarak şöyle dedi: “ Allahım, bizler daha önce peygamberimizi vesile edinerek sana niyazda bulunurduk, sen de bize yağmur verirdin. Şimdi ise peygamberimizin amcasını vesile kılıyor ve senden talep ediyoruz, bize yağmur ihsan et.” Bunun üzerine yağmur yağdı. (Buharî)

    Görüldüğü gibi mübarek zatlarla tevessül edenlerin başında Hz . Peygamber s.a.v. ve Sahabe-i Kiram'ın büyükleri gelmektedir. Ayrıca diğer peygamberler, Tabiîn ve alimlerin yaptığı tevessül örnekleri sayılamayacak kadar çoktur. Bütün bu delillere rağmen müminlere kâfir diyen dalâlet ehlinin hidayeti için dua etmekten başka çare yoktur.

    Yukarıda örneği görüldüğü gibi, yüzlerce bid'at sahibi ve dalâlet ehli, sapık bilgilerini, bozuk işlerini, Kur'an ve hadisten çıkardıklarını söylemektedirler. Biz de kendimizi müçtehit yerine koyup bu iki kaynaktan hüküm çıkarmaya kalktığımızda -Allah korusun- aynı duruma düşebiliriz. Öyleyse Kur'an ve Sünnet'e uygun itikat etmek için, İmam-ı Rabbanî Hazretleri'nin 157. mektubunda ısrarla üzerinde durduğu gibi, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymak lazımdır.
    Zira bizim anladığımız şeyler, Ehl-i Sünnet alimlerinin anladıklarına uymuyorsa hiçbir kıymeti yoktur.

    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de tasavvufî kavramlara şiddetle karşı çıkan Vahhabîler, gayet sert, katı ve sivri bir tutumla Allah'ın ayetlerini kendi düşünceleri doğrultusunda yorumlamışlardır. Yorumlarından elde ettikleri son derece yanlış şablonu Allah dostlarına ve müminlerin büyük çoğunluğuna tatbik etmişler, böylece onları müşrik saymakta sakınca görmemişlerdir.

    Vahhabîlerin Kur'an ayetlerini kendilerine göre yorumlamalarının en çarpıcı örneklerinden biri, mübarek zatlar vesilesiyle Allah'tan yardım dileyenleri, onlardan himmet isteyenleri, -hâşâ- Allah'ı devre dışı bırakıp da O'nun dostlarından yardım istiyor gibi değerlendirmeleridir.

    Bu değerlendirmeyi yaparken, Fâtiha Suresi'nde geçen “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” mealindeki mübarek ayeti de kafalarındaki şablona göre yorumlayarak, müminlere karşı sürekli bir balyoz gibi kullanmışlar ve kullanmaya da devam etmektedirler.

    Yardım istemek şirk mi?

    Halbuki bu ayet-i kerime maddi ve manevi konularda herhangi bir yaratıktan yardım istemeye mani değildir. Eğer öyle olacak olsaydı evliyadan yardım isteyen de, birinden para yardımı isteyen de, düştüğü kuyudan çıkmak için imdat isteyen de şirke düşmüş olurdu. Böylece dünyada hiçbir müslüman kalmazdı. Oysa müminlerin birbirleriyle yardımlaşmasını isteyen bizzat Allahu Tealâ Hazretleridir.
    “İyilikte ve fenalıktan sakınmakta yardımlaşın. Günah işlemek ve aşırı gitmekte yardımlaşmayın.” (Maide, 2)

    Bu ayet-i kerimeyle yardımlaşmak Allah'ın emri olduğuna göre, yardım istemek de hiç şüphesiz caiz ve çoğu kere de zaruridir. Nitekim sahabenin hayatında bunun herkesçe bilinen sayısız örnekleri vardır.

    Fakat önemli olan maddi ve manevi bütün konularda, gerçek yardım edenin Allah olduğuna itikat etmektir.

    Zira kullar, melekler, cinler gibi canlı ve şuurlu varlıklar; hayvanlar gibi şuursuz varlıklar; madde gibi cansız varlıkların tamamı, söz konusu yardıma birer vesile ve vasıtadır. Hakiki fail değildir. Ancak Allah diler ve yaratır, yani onlara yardım etme kudreti ihsan ederse bunların bir yardımı olabilir. Çünkü hakiki manada O'ndan başka dileyen, yaratan, fayda ve zarar veren bir varlık yoktur. Kadir-i Mutlak Hazretleri dileyip yaratmadan kimsenin kimseyi kurtarması, yardım etmesi mevzu bahis olamaz. O yüzden evliyadan yardım isterken de, dünyevî konularda herhangi birinden yardım isterken de hakiki veren ve alanın Allah olduğuna itikat etmeli, bu niyetle nazarını O'na dikmelidir.

    Hz . Peygamber ve sahabilerde tevessül

    Fahr -i Kainat s.a.v. Efendimiz de aynı şekilde davranmış, elini açıp Rabbi'ne iltica eden bütün müminleri vesile edinerek: “ Allahım! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.” (İbnu Mace , Ahmed b. Hanbel) diye yalvarmıştır.

    O, bütün günahlardan masum ve beşeriyetin en yüksek mertebesinde iken tevessülde bulundu. Hz . Ömer r.a. da mertebece daha üstün olduğu halde, Hz . Abbas'ı vesile edinerek Allah'tan yağmur istedi (Buharî) ve anında yağmur indi.

    Hz. Peygamber ve sahabenin hayatında daha birçok tevessül örnekleri vardır. Tevhidin bayrağı hükmündeki bu zatlar en yüce mertebelerde bulunmalarına rağmen tevessülde bulunuyorlar, duaları kabul ediliyor, sevap kazanıyorlardı. Onlar şirk ve tevhidin ne manaya geldiğini -hâşâ- bilmiyorlar mıydı? Yoksa -haşa- biz onlardan daha faziletli ve daha bilgili olduğumuz için mi tevessüle karşı çıkıyoruz? Bu gerçekten anlaşılması zor ve garip bir tavırdır.

    “ Ya Rabbi filan zatın hakkı için duamı kabul eyle” ya da “medet ya filan”, “himmet ya şeyhim” diyen bir mümin, aşağıda da izah edileceği gibi, mübarek zatlar vesilesiyle Cenab -ı Hakk'tan dilekte bulunmaktan başka bir şey yapmıyor. Yani “Yalnız senden yardım dileriz” ayetinde olduğu gibi sadece Allah'tan istiyor. Çünkü Allah'tan başka hakiki bir fâil ve yaratıcı tanımıyor. Öyleyse bu insana hangi insaf ve adaletle “sen yukarıdaki ayet-i kerimeye aykırı hareket ettin, dolayısıyla müşrik oldun” denilebilir? Bir hakikat nasıl olur da bu kadar ters yüz edilip milyonlarca mümine kâfir denilebilir? Böyle bir anlayıştan, dünya üzerinde tek bir mümine dahi kâfir demekten Allah'a sığınırız.

    “Yalnız senden yardım dileriz” ayeti ve tevessül

    Kendilerine “Selefî” adını veren Vahhabîlerin aksine, bu ayet-i kerime açık bir biçimde tevessüle işaret etmektedir. Nitekim cemaatle ve cemaatsiz olarak kıldığımız namazların bütün rekâtlarında, Arafat'ta vakfede, kendisiyle Rabbimize iltica ettiğimiz bu ayette, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanıyoruz. “Sadece senden isteriz” diyoruz, “sadece senden isterim” demiyoruz.

    Tefsirlerin belirttiğine göre, bu ifadeyle aynı ayeti okuyan veya bu ayetteki duaya amin diyen bütün müminleri cemaat olarak yanımıza alıyor, kendi istek ve dualarımızı onlarınkine katarak hep birlikte yalvarmış oluyoruz.

    Meselâ büyük bir camide kalabalık bir cemaatle Cuma namazı kıldığımızı düşünelim. Binlerce mümin o duaya kilitlenmiş: “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” diyor.

    Padişahın kapısında kalabalık bir cemaat toplanmış. İçlerinde padişahın çok sevdiği, isteklerini hiç geri çevirmediği, kişiler var. Fakat isteyenler arasında yüzlerce kere padişaha isyan etmiş suçluların sayısı daha fazla. Bunlar mahcubiyet içinde iyilere katılmışlar. İyiler de kendileri gibi iyileri siper edinerek birbirlerine dayanmışlar. Herkesin elinde hediye var. Bazıları pırıl pırıl , bazıları ise yaralı bereli. Topluca hediyelerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını arzu ediyorlar. Hep bir ağızdan “istiyoruz” diye yalvarıyor, padişahın kereminden dileniyorlar.

    Padişah çok cömert. Cömertlik onun şanından. Bu yüzden iyilerin hediye ve isteklerini kabul edip kötülerinkini reddetmek şanına uygun değil. Zaten dilenenler de “ben” diye istemiyor, “biz” diye istiyorlar. Yani ya hep, ya hiç. Hepsini reddetse bu sefer de içlerinde sevdiği, isteklerini geri çevirmediği iyiler var. Kötüler önlerine iyileri alıp gelmişler. Hep birlikte yalvarıyorlar, feryatları Arş-ı Alâ'yı titretiyor. Hal böyle olunca, o da lütuf ve kereminin gereği isteyen herkese veriyor.

    Kadı Beydavî'nin , Envâru't -Tenzîl ve onun haşiyesi Şehzâde adlı tefsirlerde yer alan bu hakikati biz bir misalle anlatmaya çalıştık. Misalde belirtildiği gibi, günahkârlar kusurla dolu ibadetlerini ve ihtiyaçlarını salihlerle bir arada Allah'a takdim ediyorlar. İyiler hürmetine ibadetlerinin kabulünü ve ihtiyaçlarının karşılanmasını istiyorlar. “Yalnız senden yardım dileriz” derken, çoğul sigasıyla “biz” ifadesini kullanarak, “içimizde bulunan salihler ve velilerle sana yalvarıyor ve yalnız senden yardım bekliyoruz” demiş oluyorlar. Allahu Tealâ da kerem ve lütfuyla hepsinin ibadetini kabul edip ihtiyaçlarını karşılıyor. Bu da tevessülden başka bir şey değildir.

    “Himmet şeyhim” demenin anlamı

    “Himmet şeyhim”, medet ya filan” diyen kimsenin mecaz olarak kullandığı bu ifadelerden maksadı şudur: Ey şeyhim, bu günahkâr müridin için Allah'a yönelip O'ndan iste, O'na yalvar da şu durumdan kurtulayım veya şu işim olsun”. Bu ifadelerde ne gibi dinî bir mahzur olabilir?

    Talip kişi bunu şeyhinden uzakta söylese de yine bir şey olmaz. Çünkü Allah dilerse mürşidi onu işitir ve durumuna muttali olur. Esasen o gibi zatların kalp ve ruh latifeleri çok geniştir, bütün alemle münasebet halindedir. Hatta ehl -i keşfin beyanına göre, alem onların kalp latifesi içinde bir nokta kadardır. Fakat bu durumu zahir ehlinin anlayamayışına şaşmamak lazımdır. Çünkü böylelerinin hayatlarında bu tip manevi meseleleri idrak etmelerine yardımcı olabilecek tablolar ya hiç yoktur ya da bunların üzerinde düşünüp ibret almamışlardır.

    Söz buraya gelmişken şu misali verelim: Büyük Veli Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri kendi eseri “ Vâkıât ” da anlatıyor. Şeyhi Üftade Hazretleri'nin yanında terbiye görüyordu. Henüz 3-5 aylık mürid iken, her geçen gün birçok manevi hallere mazhar olmuştu. Bir defasında şeyhinin huzuruna çıktı ve dedi ki:

    - Efendim, himmetinizin bereketiyle bir halle karşılaştım. Gördüm ki Bursa'da oturduğum yerde elim İstanbul ve Mısır'a kadar ulaşıyor. Oralarda herhangi bir şey üzerinde rahatlıkla tasarruf edebiliyorum.

    Üftâde Hazretleri buyurdu:

    - Evladım senin bu dediğine tasavvufta meddü'l-cism derler. Bundan çok daha öteleri vardır. Senin yaşadığın bu hal, onların yanında bir şey değildir. Fakat sana şu faydası var ki, bizzat kendin yaşadığın için, artık bu ve benzeri halleri inkâr etmezsin.

    Evet, bu bir keramettir. Allahu Tealâ dilediği kuluna ihsan eder. Her velinin kerameti olması da şart değildir. Fakat ekseriyetle kâmil velilerde bu gibi haller milyonlarca sûfiler tarafından görülmüş ve yaşanmış hadiselerdir. Bunların yalan üzerine ittifak etmeleri de âdeten imkansızdır. Her şey Allah'ın kudret elindedir. Dilerse müridinin himmet talebini mürşidine ulaştırır. Hatta meleklerini kulunun imdadına yetiştirdiği gibi, veli kulunu da yetiştirebilir ve onun üzerinde tasarruf ettirebilir.

    “Benim kendime bile faydam yok”

    Vahhabîler yanlış tefsir ettikleri şu ayet-i kerimeyi ileri sürerek yine yanlış sonuçlara ulaşmaktadırlar. Allahu Tealâ , Hz . Peygamber s.av. Efendimiz'e hitaben: “De ki: Allah'ın dilemesi dışında ben kendime bir fayda ve zarar verecek durumda değilim. Görülmeyeni bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de gelmezdi. Ben sadece, inanan bir milleti uyaran ve müjdeleyen bir peygamberim.” ( A'raf , 188) buyuruyor. O bile kendine fayda veya zarar veremezken, nasıl oluyor da bir şeyh müridinin imdadına yetişiyor, tasarruf ediyor?
    Evet, Allah dilemeden hiçbir kimsenin kendine dahi fayda ve zararı olamaz. Hatta parmağını bile kımıldatamaz. O yüzden mecazî anlamda kullanılan “doktor beni iyileştirdi, filan beni doyurdu, filanca filanı öldürdü, Azrail filanın canını aldı” gibi sözleri konuşurken, hakiki fâil olan Halık-ı Zülcelâl Hazretlerine iman etmek gerekir.
    Fakat bu ayet-i kerimeyi Hz . Peygamber s.a.v.'in mucizelerini inkâr etmek için ileri sürenler de dinden çıkar. Çünkü başta Kur'an olmak üzere, onun çok sayıda gaybdan verdiği haber vardır. Ayrıca ayı iki parça etmek, çakıl taşlarını kâfirlerin üzerine fırlattığında onları dağıtması gibi pek çok harikaları vardır. Bunların bir kısmı ayetle sabittir.

    Demek ki yukarıdaki ayette Hz . Peygamber'in gaybı hiç bilmediği, herhangi bir olağanüstü tasarrufunun bulunmadığı anlatılmıyor. Sadece Allah'ın izni ile bunlara kadir olabileceğine parmak basılıyor.

    Halbuki Kadir-i Mutlak olan Allah, peygamberlerinden başka meleklerine ve velilerine de tasarruf izni vermiş, onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan etmiştir. Bu tasarruf, Vahhabîlerin anladığı gibi -hâşâ- Allahu Tealâ'nın iş ve yetkilerinin tamamını veya bir bölümünü başkalarına devretmesi manasında değildir. Bu düşünce küfürdür. Fakat Cenab-ı Zülcelâl Hazretleri, saltanatı gereği dilediği işlerini dilediği şekilde meleklerine yaptırır. Bunlar ayet ve hadislerde belirtildiği üzere sayılamayacak kadar çok işlerdir. Aynen bunun gibi, Allahu Tealâ kendi muradı doğrultusunda, mübarek zatlardan dilediğine dilediği hususlarda tasarruf ettirir. Onlara olağanüstü güç ve kudret ihsan eder.

    Ayet-i Kerimeyle bildirilen Hz. İsa a.s.' ın şu sözü, bunun açık delîlidir:

    “Ben size çamurdan kuş biçiminde bir yaratık yapar üflerim, Allah'ın izniyle hemen bir kuş olur. Yine Allah'ın izniyle, anadan doğma körü ve abraşı iyi eder, ölüleri diriltirim ve size evlerinizde yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi haber veririm.” (Âl-i İmran , 49)

    Görüldüğü gibi Allahu Tealâ , Hz . İsa a.s.'a yoktan bir kuş var etme, ölüleri diriltme, bazı hastalıkları iyi etme tasarrufu vermiş, kalp gözünü açarak gaipten haber verme imkanını bahşetmiştir. Yoksa -hâşâ- yetkilerinin bir bölümünü ona devredip kendisi aradan çekilmemiştir.

    Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz'in de yüzlerce mucizesi vardır. O da geçmişten ve gelecekten haberler vermiş ve bunların hepsi doğru çıkmıştır. Yine milyonlarca velinin milyonlarca kerametleri ve bunların geçmişten bugüne dek en az bir o kadar da şahitleri vardır. Dolayısıyla bunlara karşı gözünü kapamak, kulaklarını tıkamak, manevi körlük ve nasipsizlikten başka bir şey değildir.

    Müminlere haksızlık ediliyor

    Genel olarak sufîlerin bazı görüşlerine karşı çıkmalarıyla tanınan İbn-i Teymiyye ve onun izinden giden Muhammed Abduh , Reşit Rıza ve Şah Veliyyullah Dehlevî gibi zatlar, şefaat ve tevessül konusunda da aşırı gitmişler, sert davranmışlardır. Gerçi bazıları bunu tevhidi korumak gibi iyi bir niyetle yapmışlardır. Fakat sonraları onların fikirlerinden beslenen birçok kimse, işin tamamen çığırından çıkmasına da sebep olmuşlardır. Bu yüzden onlar ve özellikle kendilerine “selefî” adını takıp onların ardından gidenler, Haricîlere bile rahmet okutmuşlardır.

    Son dönemde bu zevatın fikirleriyle uzun zaman meşgul olan ilahiyat hocalarının başında gelen Prof. Dr. Hayreddin Karaman'ın görüşleri konumuz açısından önem arz eder.

    Fatiha Suresi'ndeki “ Allahım , yalnız senden yardım dileriz” cümlesinin tevessül ve şefaati dışlamadığını söyleyen Karaman, usulünce tevessül edenlerin şirkle bir alakası olmadığını belirterek şöyle der:

    “Bu cümlenin mutlak ve genel olmadığı kesindir. Eğer böyle olsaydı, Allah'tan başka birinden herhangi bir yardım istemek bu ayetin kaps***** girseydi, bir insana ‘şu konuda bana yardım et' diyen herkes şirke düşmüş olurdu.”

    Nasıl yardım istenmesi gerektiğini ise, şöyle izah eder:

    “Bir kimse diğerinden bir yardım istiyorsa, yardım edecek şahsın ilahî yardıma vasıta olduğunu, Allah'ın o kulu vasıtasıyla bu kuluna yardım ettiğini düşünmeli, böyle bilmeli, böyle inanmalıdır.”

    Tevessülü müşriklerin putlar vasıtasıyla yardım istemelerine benzetenlere de şu cevabı verir:

    “ Kur'an -ı Kerim'in hassasiyet gösterdiği husus, Allah'tan başkasını O'nun yerine koymak veya O'na yaklaşmak, dileğinin kabulünü sağlamak için O'nun yerine bir başka şeye ibadet etmektir. Yani müşrikler putları araya koyarak, ‘bunların hürmetine dualarımızı kabul et' diye yalvarmıyor veya bununla yetinmiyor, doğrudan puta yalvarıyor ve ona ibadet ediyorlardı. Müminlerin Allah'a yalvarırken Peygamberimiz s.a.v.'i veya salih bir kulu araya koyarak, ‘ ya Rabbi, şu kulun için, onun senin katındaki makamı sebebiyle duamızı kabul buyur' demelerini şirke sokmak, müşriklerin yaptıklarına benzetmek doğru değildir.” (Hayatımızdaki İslâm, İstanbul, 2002)

    Sonuç olarak, “ Allahım yalnız senden yardım dileriz” mealindeki ayet, müfessirlerin beyanlarına göre, tevessüle aykırı değildir. Bilakis ona işaret eden bir delildir. Alimlerin görüşlerine göre de, tevessül caiz ve faydalıdır.
    Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz'in tevessülle ilgili şu duasıyla bitirelim:
    “ Allahım ! Senden dileyen kişilerin hakkıyla senden dilerim.”

    Kaynak: Semerkand Dergisi - Aylık Tasavvufî Dergi

  2. #102
    Acemi Üye çerkeş18 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2007
    Mesaj
    197
    Rep Gücü
    1513
    MEZHEPSİZLİK NİÇİN DİNSİZLİĞİN KÖPRÜSÜDÜR?
    Deniz tarafından Per, 2007-08-23 21:15 tarihinde gönderildi. dinsizlik Dr. Ebubekir Sifil ehli sünnet düşmanları hadis düşmanları Mezhep mezhep düşmanlığı mezhep tanımıyanlar mezhepsizler mezhepsizlik modernist anlayış modernist müslümanlar reformist çevreler reformist fikirler sapık fikirler yenilikçiler
    Bismillâhirrahmânirrahîm

    Bilindiği gibi "Mezhepsizlik Dinsizliğin Köprüsüdür" sözü, yirminci yüzyılın yetiştirdiği en büyük alimlerden ve son Osmanlı Şeyhülislam vekillerinden biri olan merhum Muhammed Zâhid el-Kevserî'ye aittir ve merhumun "Makâlât" adlı eserinde yer alan makalelerden birisinin başlığıdır.[1] Bu hikmetli söz, bahse konu makale neşredildikten sonra adeta darb-ı mesel haline gelmiş ve dilden dile yayılmıştır. Bu yazıda, bu sözün ne anlama geldiği ve İslam Dünyası'nın yaşadığı ilmî ve fikrî tecrübeye ne ölçüde denk düştüğü gibi hususları irdelemeye çalışacağız.

    Öncelikle başlıkta geçen iki kavramın, "mezhepsizlik" ve "dinsizlik" kavramlarının nasıl anlaşılması gerektiği üzerinde duralım. Buradaki "mezhepsizlik", hem hiçbir mezhebi tanımamayı, hem de klasik tabiriyle "telfik"i, yani mezheplerin hükümleri arasından bir derleme ve seçme yaparak karma bir mezhep oluşturmayı anlatmaktadır. Zira her birinin ayrı bir usul ve metodu olan mezheplerden hiçbirisini tanımamakla, aralarındaki ihtilafları ve bunların sebeplerini görmezden gelerek bu metot ve usuller doğrultusunda konmuş olan hükümleri birleştirme girişimi arasında netice olarak hiçbir fark yoktur. Çünkü son tahlilde her iki davranış şekli de, belli bir metodu iltizam etmeme noktasında buluşmaktadır. Başlıktaki cümlede yer alan "dinsizlik" ise, hiçbir dini tanımamaktan ziyade, dinler arasında herhangi bir fark gözetmemek ve muhtelif dinlere mensup insanları aynı kategoride değerlendirmek anl***** gelmektedir.

    Bilindiği gibi İslam Dünyası'nda başgösteren –ve genellikle Cemaleddin Efganî ile başlatılan– "yenilikçi" hareketin en önemli taleplerinden birisi ve belki de birincisi, Müçtehit İmamlar'ın içtihatlarının artık eskidiği, miadını doldurduğu ve bugünün meselelerine çözüm getirmekten uzak kaldığı gerekçesiyle yeni içtihatlar yapılmasıdır. İslam Hukuku'nun (Fıkıh) modernize edilmesi ve çağa uydurulması için, içtihat mekanizmasının temel unsurları ve belirleyicileri olan Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'ın yeniden gözden geçirilmesi ve akılcı bir bakış açısıyla yeni yorumlara ve fonksiyonlara kavuşturulması şeklinde başlayan bu hareket, geçen zaman içinde muhtelif veçhelere büründü ve farklı yönelişlere teşne oldu. Her ne kadar yenilikçilerin muhtelif konularda birbiriyle bağdaşmayan çeşitli görüşleri ve bu görüşler etrafında –taraftarları ve karşıtları arasında– cereyan eden tartışmalar konumuzla yakından ilişkili ise de, bu yazının amacı bu ayrıntıya girmek olmadığından, burada sadece yukarıdaki kuşbakışı tesbite şu noktayı eklemekle yetineceğiz: Az önce "yenilikçi hareket" şeklinde ifade ettiğimiz reformist/modernist yaklaşımın talepleri ve teklifleri elbette Fıkıh ve İçtihat sahalarına münhasır değildi. Bu hareketin boyutlarının kaçınılmaz olarak Akait alanına da uzandığını müşahede etmekteyiz.

    Nitekim Cemaleddin Efgânî'den başlayarak Fazlur Rahman'a ve oradan da günümüz Türkiye'sindeki bazı isimlere uzanan "İbrahimî dinlerin diyaloğu" söylemi, (kimi zaman bu dinlerin esasta bir olduğu, kimi zaman da Ehl-i Kitab'ın da cennete gideceği şeklindeki iddialarla) reformist/modernist çevrelerin üzerinde ısrarla durdukları bir tez olarak canlılığını muhafaza etmektedir.[2] Her ne kadar meselenin bu boyutu konumuz ile yakından ilişkili değilmiş gibi görünse de, bu yazının başlığı, bu boyutu da ilgi alanımız içine sokmaktadır. Zaten aşağıda izleyeceğimiz 4 merhalenin sonuncusu üzerinde dururken bu nokta kendiliğinden tebellür edecektir...

    Evet, reformist/modernist çevrelerin talepleri "yeni içtihatlar yapılmalıdır" söylemiyle, aslında "eski" içtihatların Kur'an, Sünnet, İcma ve Kıyas hakkındaki değerlendirmelerinin geçersizliğini dile getirmiş oluyordu. Peki bu 4 asl hakkında reformist/modernist çevrelerin yaklaşımı genel olarak nasıldır? Bu sorunun cevabını, söz konusu 4 aslın sonuncusundan başlayarak verecek olursak:[3]

    1- Kıyas: Kıyas, nasslardaki hükmün dayandığı illetin tesbitine dayanan bir faaliyettir.[4] Dolayısıyla tabiatı gereği, ahkâma ilişkin nassların tek tek ele alınması ve hükme temel yapılması esasına dayanır.[5] Oysa nassların tümünün bir arada değerlendirilmesi (tümevarım) yoluyla mesajı özü/ruhu yakalanarak buradan bütünlük arzeden bir metodoloji geliştirilmeli ve çözüm bekleyen meselelere bu metodoloji esas alınarak cevap verilmelidir. Reformist/modernist çevreler, bu yaklaşımlarına, Malikî mezhebinde tali (ikincil) bir delil olan "maslahat" unsurundan ve özellikle Endülüs'lü Malikî fakihi eş-Şâtıbî'nin bu unsur hakkındaki değerlendirmelerinden de destek aramayı ihmal etmediler. Çerçevesi şu ana kadar net olarak çizilememiş olan "Kur'an'ın ruhu" söylemi ve maslahat prensibinin –belirleyicilik alanı Malikî mezhebinin yaklaşımını çok daha fazla aşacak şekilde[6]– devreye sokulması sonucu Kıyas prensibi devre dışı bırakılmış oluyordu.

    2- İcma: Sahabe'nin ileri gelenleri tarafından işletilmeye başlanmış bulunan İcma prensibi, fer'î bir mesele hakkında bir dönemde yaşayan bütün müçtehit imamların içtihatlarının aynı doğrultuda oluşması demektir. Tafsilatını yine Usul-i Fıkıh kitaplarına havale edeceğimiz bu prensip de reformist/modernist çevreler tarafından aşındırılmaya çalışılmıştır. İcma'ın vukuunun mümkün olmadığı; hakkında icma bulunduğu söylenen meseleler hakkında, iyi araştırıldığında aslında ihtilaf bulunduğu, tarihin bir döneminde meydana gelmiş bir icmaın, başka bir dönemde aynen kabul edilmesinin, insan aklının dondurulması demek olacağından, böyle birşeyin kabul edilemeyeceği gibi bir çok gerekçeye dayandırılan İcma itirazları, İmam eş-Şâfi'î'nin konu hakkındaki bazı değerlendirmeleri de istismar edilmek suretiyle[7] güçlendirilmeye çalışılmıştır. Oysa İcma, fer'î bir hüküm hakkındaki bir nassa dayanıyorsa, o nassın bildirdiği hükmü zannî olmaktan çıkarıp kat'î kılması ve İslam Hukuku alanında derin vukufiyet sahibi Müçtehit İmamlar'ın konsensüsü olması bakımından İlahî İrade'nin tesbitinde elbette belli bir fonksiyon icra etmektedir. Üstelik reformist/modernist çevreler, İcma hakkındaki değerlendirmelerinde yukarıda söylediğimiz noktada da durmadılar. Birtakım hadislerde geçen "ümmet" kelimesinin, Ümmet-i Davet dediğimiz gayri müslimler ile Ümmet-i İcabet dediğimiz müslümanlar arasında herhangi bir ayrım yapmadan tümünü, yani bütün insanları kapsadığını ileri sürerek, Hz. Peygamber (s.a.v)'in ümmetinin bütün insanlık olduğunu söylediler.[8] Bizzat Allah Teala'nın Kitabı'nda ve Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nde en keskin hatlarla çizilmiş olan iman-küfür sınırı, reformist/modernist çevreler tarafından böylece ortadan kaldırılmış ve bunun yerine, özellikle masonik çevrelerin dillendirdikleri "insanlık dini", "tüm insanların kardeşliği" sloganları, İslamî kılıflara büründürülerek yeniden ifade edilmiş oluyordu.

    3- Sünnet: Mezhep İmamları'nın içtihatlarının büyük bir kısmının Sünnet'e dayanıyor olması ve Sünnet'in ve hadislerin birçok noktada rasyonel bakış açısına aykırılıklar arz ettiğinin kabul edilmesi, temelde akılcılığa (rasyonalizm) dayanan reformist/modernist hareketi, Sünnet'i ve hadisleri de "sorgulamaya" itmiştir. Tabiatiyle modern akla ve bugünkü bilimsel verilere uymadığı kabul edilen birçok hadis, bu bakış açısı tarafından "uydurma" olarak kabul edildi. Bu yaklaşımı desteklemek için, sadece Kur'an'ın ilahî garanti altında olduğu ve Sünnet için böyle bir garantiden söz edilemeyeceği temel bir tez olarak ısrarla işlendi. Zira işin içine beşer unsuru girdiği anda şüpheci davranmak "bilimsel" davranışın bir gereği idi. Geçmiş alimler tarafından sahih olarak kabul edilmiş olsa da, pek çok hadis, reformist/modernist çevreler tarafından "uydurma" olarak damgalandı. Böylece Sünnet'in büyük bir kısmından kurtulma imkânı doğmuş oluyordu. Burada, alimlerin (buradaki "alimler"den kastımız, özellikle Fıkıh ve Usûl-i Fıkıh alimleridir), mütevatir ve meşhur kategorisine girmeyen hadisleri "ahad hadis" (veya "haber-i vâhid") olarak değerlendirmeleri ve bu tür hadislerin ilim bildirmeyeceğini söylemeleri de, reformist/modernist çevreler tarafından iddialarını destekleyici bir unsur olarak kullanıldı. Burada üzerinde durulması gereken bir diğer nokta da, "Kur'an'a aykırı hadis olamayacağı" söylemidir. Bu söyleme göre eğer herhangi bir hadis –isterse eski alimler tarafından mütevatir olduğu söylenmiş olsun– Kur'an'a aykırılık teşkil ediyorsa, onun sahih olarak kabul edilmesi söz konusu olamaz. Oysa Kur'an'a aykırı görüldüğü gerekçesiyle uydurma olduğu söylenen hadisler hakkında, meseleyi bütün veçheleriyle araştırmadan verilen bu hükümler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti'nin büyük bir kısmının iptal edilmesinden başka bir anlama gelmemektedir. Meselenin bir diğer yönü de, Sünnet'in yol göstericiliğine baş vurmadan Kur'an'a doğrudan gitme söyleminin bünyesinde barındırdığı tehlikeler ile karşımıza çıkmaktadır. Tam bu noktada 4. merhale ile karşı karşıya geliyoruz ki, meselenin en can alıcı noktasını da burası oluşturmaktadır.

    4- Kur'an: Kur'an ayetlerinin anlamı ve ihtiva ettiği hükümlerin anlaşılıp uygulanması noktasında Sünnet'in otoritesi de dahil olmak üzere hiçbir vasıta kabul etmeye yanaşmayan reformist/modernist anlayış, bu aşamada artık önünde uçsuz bucaksız bir hareket alanı bulmaktadır. "Fikir hürriyeti", "Allah'ın Kitabı'na aracısız olarak baş vurmak", "Kur'an'ın, kendisini "açık/anlaşılır" bir kitap olarak nitelendirmesi"... gibi pek çok söylem burada devreye girdi ve artık her isteyen, Kur'an ayetlerinden istediği hükmü çıkarma "özgürlüğüne" kavuşmuş oldu. Yüzyıllar içinde bitmez tükenmez samimi çabalarla ve tam bir ehliyetle vücuda getirilmiş olan Tefsir ve Fıkıh kitapları, Müfessirler, Fakihler ve diğer ulema, binbir ithamla töhmet altında bırakıldı ve asırların bilgi birikimi hoyratça çiğnenerek devre dışı bırakıldı. Oysa Kur'an'ın doğru anlaşılması ve tefsiri[9] için öncelikle ilmîliği ispatlanmış bir metot geliştirilmesi gerekir. Böyle bir metot olmadan Kur'an'dan hüküm çıkarmak, onu tahrif etmekle eş anlamlıdır. Nitekim günümüzde bunun büyük bir rahatlıkla yapıldığını görmekteyiz. Her isteyen, Kur'an'dan istediği hükmü çıkarmakta ve "ben böyle anlıyorum" diyerek işin içinden sıyrılmaktadır. Tevrat ve İncil'in aslında çok da fazla tahrife uğramadığı, dolayısıyla bu kitaplara inanan Yahudi ve Hristiyanlar'ın da "hak din" ve "tevhid dini" üzere olduğu hükmünden tutunuz, Kur'an'da yer almayan bir hükmün Hz. Peygamber (s.a.v) de olsa hiç kimse tarafından konamayacağı tesbitine kadar, aslında İslamî olmayan pek çok anlayış, güya Kur'an merkeze alınarak vaz edildi. Kur'an ve Sünnet tarafından konmuş olan en temel sabiteler bile yıkılıp geçildi ve ortaya ne idüğü belirsiz bir din çıktı. Her ortama ayak uyduran, her anlayışa uyan, hiç kimsenin hiçbir anlayış ve hareketine müdahale etmeyen, uyulsa da olur uyulmasa da kabilinden varla yok arası bir din!

    İşte bu yazının başından beri 4 merhale halinde sıralamaya çalıştığımız bu hareket, aşama aşama bu noktaya geldi. Din'de Mezheb'in niçin önemli olduğu, tam bu noktada kendisini bütün ağırlığıyla hissettirmektedir. Çünkü Mezhep, dinî hassasiyettir, din hakkında konuşmanın ve dinî bir hüküm vermenin kuralı, çerçevesi ve sistemidir. Mezhep, metot demektir; mezhepsizlik ise metotsuzluktur. Metotsuz, kaidesiz yapılan her türlü faaliyet ise karmaşaya ve yanlışlığa düşmeye mahkûmdur. Mezhep tanımayan insan, kendisini metotsuzluğa, karmaşaya ve belirsizliğe atmış demektir. Dolayısıyla onun, Allah'ın dini hakkında söylediği her söz ve ileri sürdüğü her görüş, daha baştan yanlış olarak damgalanmayı hak etmiştir. Kendisini mezhep imamlarından üstün görerek onların kurdukları sistemleri yıkma selahiyetinde gören kimseler, aslında dinî bir kurumu tahrip etmiş olmaktadırlar. Bunun neticesi ise, yukarıdan beri gördüğümüz gibi sonunda zarûrât-ı diniyye dediğimiz alana kadar gitmektedir. Zira bu hareket, nerede duracağı –onu yürütenler tarafından bile– önceden kestirilemeyen bir "kör gidiş"i ifade etmektedir.

    Mezhep tanımadığını söyleyenlere sorunuz: Bugüne kadar Kur'an ve Sünnet'i anlama ve onlardan hüküm çıkarma konusunda geliştirdiğiniz dört başı mamur bir usûl/metot var mıdır? Bu soruya verebilecekleri en küçük bir olumlu cevap yoktur. Mezhep ve metot tanımadığını, geçmiş ulemanın bize bıraktığı devasa ilmî mirası yıkmakla, yıpratmakla meşgul olmaktan başka bir mahareti olmayan böyle kimseler, kendi içlerinde korkunç çelişkilere düşmekten kurtulamıyorlarsa, sebebi burada aranmalıdır. Her ne kadar hiçbir mezhebe bağlı olmama düşüncesi mutlak olarak ve her zaman yukarıda çerçevesini çizdiğimiz "dinsizlik" vakıasına götürmese de, bu başlangıcın, genellikle bu sona götürdüğünü de görmezlikten gelmemiz mümkün değildir.

    İşte bugün aşama aşama gelinen noktada bizzat Allah Teala ve O'nun Resulü tarafından çizilmiş olan iman-küfür sınırının pek çok reformist/modernist tarafından ortadan kaldırılması, Muhammed Zâhid el-Kevserî merhumun, bu yazıya başlık olarak seçilen sözünün ne kadar doğru ve hikmetli bir söz olduğunu en anlışılır biçimde ortaya koymaktadır. Selam, hidayete tabi olanlara...

    Ebubekir SİFİL

  3. #103
    Aktif Üye Ammar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Nov 2009
    Mesaj
    1.016
    Rep Gücü
    9720
    =doğangüneş;247693]Sayın Ammar siz fetvalarınızı site linkiyle yapıştırırken sorun yoktu ama ..:(

    Bakınız süper admin siniz konunun gidiş hattını ve verilen cevapları görüyorsunuz, sizin hoşunuza gitmeyen şeyler söyledim diye bana tepki göstermeye hakkınız yok... Kim olursan ol, ne olursan ol, sıfatın ne olursa olsun, hiç önemli değil... Sen Yöneticisin efendi.. Üyelerden bir tanesini karşına düşman gibi almaya hakkın yok... Sen aksine tarafsızlığını her daim herne şartta olursa olsun muhafaza etmek durumundasın...Senini düşündüğün gibi düşünmek zorunda olmadığım gibi, sende benim düşündüğüm gibi düşünmek zorunda değilsin... Senin hoşuna gitmeyen söylemler yorumlar yazıyorum, söylüyorum diye haklı iken bana fırça atar gibi bir tavır sergileyip, sonrada kızım sana söylüyorum gelinim sen işit demeye hakkın yok..

    Beni daha tanıyamadınız galiba ben ALLAH C.C dan başkasından korkmam, o tarikatçılar gibi sıkıyı görüncede su koyvermem... Adam gibi adil davranacaksan davran.. davranmayacaksan banlayacaksan banla.. Elinde geleni yap... Şunu bil HAK ne ise onu söylemekten asla korkmadım korkmam, karşımda ki kim olursa olsun sözüm hak ise suratına söylerim...

    Şimdi oku bakalım SUPER ADMIN şu son 2-3 sayfayı konu kilidi kalktıkdan sonra ki kısımı ve HAKLIYI HAKSIZI ALLAH C.C RIZASI İÇİN VİCDANINA SOR BAKİYİM...

    VE SENİ İSPATA DAVET EDİYORUM BENİM DELİLSİZ KAYNAKSIZ BİLGİSİZ, BELGESİZ BİR TEK CÜMLE KURDUĞUM VE HÜKÜM VERDİĞİM BİR TEK YAZI GETİR YAPIŞTIR, ARAMIZDA İKİLİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER HARİÇ YORUM YAZDIĞIM KONU BAŞLIĞI HAKKINDA HÜKÜM BİLDİRDİĞİM TEK MESAJ VAR İSE GETİR BURAYA YAPIŞTIR...

  4. #104
    Onursal Üye dogangunes - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Apr 2007
    Burç:
    Kova
    Cinsiyet
    Kadin
    Mesaj
    17.801
    Rep Gücü
    137443
    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bakınız süper admin siniz konunun gidiş hattını ve verilen cevapları görüyorsunuz, sizin hoşunuza gitmeyen şeyler söyledim diye bana tepki göstermeye hakkınız yok... Kim olursan ol, ne olursan ol, sıfatın ne olursa olsun, hiç önemli değil... Sen Yöneticisin efendi.. Üyelerden bir tanesini karşına düşman gibi almaya hakkın yok... Sen aksine tarafsızlığını her daim herne şartta olursa olsun muhafaza etmek durumundasın...Senini düşündüğün gibi düşünmek zorunda olmadığım gibi, sende benim düşündüğüm gibi düşünmek zorunda değilsin... Senin hoşuna gitmeyen söylemler yorumlar yazıyorum, söylüyorum diye haklı iken bana fırça atar gibi bir tavır sergileyip, sonrada kızım sana söylüyorum gelinim sen işit demeye hakkın yok..
    Bakınız sayın Ammar benim hoşuma gitmeyen şeyler söylediniz diye birşey demedim ben yeri ve zamanı geldiğinde forum kurallarını hatırlatmak tepki vermek oluyorsa biz burda niye varız o zaman..?
    Size ben hangi konuda düşmanlık yaptım sayın Ammar şaşırdınız herhalde yada size benim gibi düşünün diye ne yorumu yaptım...
    Ayrıca ben kızım sana söylüyorum gelinim sen işit işit diye başkasına söylüyormuş gibi yapıp size laf dokundurmam direk söylerim...!


    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Beni daha tanıyamadınız galiba ben ALLAH C.C dan başkasından korkmam, o tarikatçılar gibi sıkıyı görüncede su koyvermem... Adam gibi adil davranacaksan davran.. davranmayacaksan banlayacaksan banla.. Elinde geleni yap... Şunu bil HAK ne ise onu söylemekten asla korkmadım korkmam, karşımda ki kim olursa olsun sözüm hak ise suratına söylerim...

    Sizi tanımak gibi bir isteğimde yok zaten sayın Ammar şaşırmayın ben konulara,yorumlara,kurallara uyuyormu ona bakarım bu kadar önemsemeyin kendinizi..


    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Şimdi oku bakalım SUPER ADMIN şu son 2-3 sayfayı konu kilidi kalktıkdan sonra ki kısımı ve HAKLIYI HAKSIZI ALLAH C.C RIZASI İÇİN VİCDANINA SOR BAKİYİM...

    VE SENİ İSPATA DAVET EDİYORUM BENİM DELİLSİZ KAYNAKSIZ BİLGİSİZ, BELGESİZ BİR TEK CÜMLE KURDUĞUM VE HÜKÜM VERDİĞİM BİR TEK YAZI GETİR YAPIŞTIR, ARAMIZDA İKİLİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER HARİÇ YORUM YAZDIĞIM KONU BAŞLIĞI HAKKINDA HÜKÜM BİLDİRDİĞİM TEK MESAJ VAR İSE GETİR BURAYA YAPIŞTIR...
    Şimdi sen oku bakalım Sayın Ammar Ben size kaynaksız,belgesiz konu eklediniz diye bir kere mesaj yazıp yada uyarı verdimmi hayırr..
    Nerden çıkarıyorsunuz bu hurafeleri bilmiyorum ama siz yöneticilerle konuşma tarzınızı düzeltene kadar siz asılsız iftiralar atmayı bırakana kadar KISITLIYORUM sizi...:((

    Benim size ve bu konuda yazan diğer üyelere mesajım buydu sizin bana karşı yazdığınız hiçbir iddayı göremedim ben mesajımda...


    Alıntı doğangüneş´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Sayın Ammar siz fetvalarınızı site linkiyle yapıştırırken sorun yoktu ama ..:(

    Forum kurallarına göre site linkinin verilmesi yasak değil sayın Ammar bunuda nerden çıkardınız biz forum kurallarını değiştirmedik sizinde değiştirme gibi bir yetkiniz yok zaten..

    1. Forumda yazılan mesajlardan tamamen yazan forum üyesi sorumludur. (Herhangi bir siteden veya kaynaktan alıntı yapıyorsanız Mümkünse yazı sahibinden izin alarak izin alma şansınız yok ise yazarın ismi ve site adresini kaynak gostererek forumda paylaşınız.Aksi takdirde ileride doğabilecek hukuki durumlardan tamamen yazıyı forumda paylaşan uye sorumlu olacaktır.)
    Şahısların yazdıkları yazılardan dolayı Supermeydan.NET hiçbir sorumluluk kabul etmez.

    7. Dininizle ilgili propaganda amaclı yazılar yazmak, dininizi yazdığınız yazılarla başka kişilere aşılamaya çalışmak, başka dinler hakkında olumsuz yorum yapmak, dinler arasında karşılaştırma yapmak, msjlarınızda inancınızı örnek göstermek ve bu tür konularla kullanıcıları rahatsız etmek kesinlikle yasaktır.

    Arkadaşlar lütfen ben bu sitede Din konularına yazan arkadaşlar kadar sorun çıkaran başkalarını görmedim .Birbirinizi anlayacak şekilde yazmayıp durmadan şikayet edecekseniz hiç yazmayın.
    Bundan sonra konuyu kilitlemeyi bırak anlaşamayanları kısıtlayacağım haberiniz olsun...:(((

    Her Hakkım Saklıdır®
    |l|lllll|lll||ll||lll||ll||
    ³³°¹³²¹³ °¹²¹²²³
    © σяigiиαL-ρяσfiLє ®

    Supermeydan

  5. #105
    Tecrübeli Üye collection - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Alem-i Hakîkât
    Mesaj
    308
    Blog Mesajları
    20
    Rep Gücü
    1459
    Alıntı Ammar´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bakınız süper admin siniz konunun gidiş hattını ve verilen cevapları görüyorsunuz, sizin hoşunuza gitmeyen şeyler söyledim diye bana tepki göstermeye hakkınız yok... Kim olursan ol, ne olursan ol, sıfatın ne olursa olsun, hiç önemli değil... Sen Yöneticisin efendi.. Üyelerden bir tanesini karşına düşman gibi almaya hakkın yok... Sen aksine tarafsızlığını her daim herne şartta olursa olsun muhafaza etmek durumundasın...Senini düşündüğün gibi düşünmek zorunda olmadığım gibi, sende benim düşündüğüm gibi düşünmek zorunda değilsin... Senin hoşuna gitmeyen söylemler yorumlar yazıyorum, söylüyorum diye haklı iken bana fırça atar gibi bir tavır sergileyip, sonrada kızım sana söylüyorum gelinim sen işit demeye hakkın yok..

    Beni daha tanıyamadınız galiba ben ALLAH C.C dan başkasından korkmam, o tarikatçılar gibi sıkıyı görüncede su koyvermem... Adam gibi adil davranacaksan davran.. davranmayacaksan banlayacaksan banla.. Elinde geleni yap... Şunu bil HAK ne ise onu söylemekten asla korkmadım korkmam, karşımda ki kim olursa olsun sözüm hak ise suratına söylerim...

    Şimdi oku bakalım SUPER ADMIN şu son 2-3 sayfayı konu kilidi kalktıkdan sonra ki kısımı ve HAKLIYI HAKSIZI ALLAH C.C RIZASI İÇİN VİCDANINA SOR BAKİYİM...

    VE SENİ İSPATA DAVET EDİYORUM BENİM DELİLSİZ KAYNAKSIZ BİLGİSİZ, BELGESİZ BİR TEK CÜMLE KURDUĞUM VE HÜKÜM VERDİĞİM BİR TEK YAZI GETİR YAPIŞTIR, ARAMIZDA İKİLİ ŞAHSİ GÖRÜŞLER HARİÇ YORUM YAZDIĞIM KONU BAŞLIĞI HAKKINDA HÜKÜM BİLDİRDİĞİM TEK MESAJ VAR İSE GETİR BURAYA YAPIŞTIR...
    Yazdıklarınızın tamamı Ehli sünnet Alimleri tarafından xxxxx olduğuna sözbirliği edilen xxxxxxxxxxx İbni Teymiyye 'nin sapkın fikirleri....

    Bu mu delil ?

    Gülüyorum , dinen kafir olduğuna milyonlarca Alim icma hasıl etmiş , sen ise bu xxxxxx sözlerini kitaplarının zırvalarını getirip buna delil üstelik dini delil diyorsun.

    Ne delili nee .... Bu düpedüz dinsizlik yayma propagandasıdır.Kafirlerin dinimizi bozmaya çalışan düşüncelerini reformlarını din diye buralara asamazsın ... Hee bunlar benim benimsediğim görüşlerdir dersen buna saygı duyarız.Ama din diyemezsin hele İslam asla diyemezsin.....Ehli Sünnet itikadı ve dinimiz İslam bu xxxxx düşüncelerden beridir.
    Konu RABİA tarafından (25-12-2009 Saat 09:22 AM ) değiştirilmiştir.

  6. #106
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Alıntı collection´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Yazdıklarınızın tamamı Ehli sünnet Alimleri tarafından Kafir olduğuna sözbirliği edilen Din Cahili Sapık İbni Teymiyye 'nin sapkın fikirleri....

    Bu mu delil ?

    Gülüyorum , dinen kafir olduğuna milyonlarca Alim icma hasıl etmiş , sen ise bu sapığın sözlerini kitaplarının zırvalarını getirip buna delil üstelik dini delil diyorsun.

    Ne delili nee .... Bu düpedüz dinsizlik yayma propagandasıdır.Kafirlerin dinimizi bozmaya çalışan düşüncelerini reformlarını din diye buralara asamazsın ... Hee bunlar benim benimsediğim görüşlerdir dersen buna saygı duyarız.Ama din diyemezsin hele İslam asla diyemezsin.....Ehli Sünnet itikadı ve dinimiz İslam bu sapık düşüncelerden beridir.
    Konumuz mezhepler. Yani sadece Ehli sünnet mezhepleri değil. Bu konu çerçevesinde kendine müslüman diyen her alimin görüşleri rahatlıkla yazılabilir. Kimseye kafir deme hakkınız yok. Size göre herkes kafir. Hatta yılbaşı kutlayanlar, diş dolgusu yaptıranlar, hatta size göre Ebu Hanife bile kafir (bkz: ehli sünnetin Hanefi mezhebi) :)))

    Kaynak da vereyim:


    İmam Buhari (ehli sünnetin 1 numaralı hadis rivayetçisi) Ebu Hanife (ehli sünnet imamı) hakkında demiş ki:
    - "Güvenilmez Adam." (Tarihul Kebir c. 8 s.81)
    - "Sapık Mürcie Mezhebinin Mensubu." (Tarihul Evsat c.2 s.93)
    - "Küfründen dönmesi için iki defa tövbeye çağrılan adam." (Kitabuz Zuafa s.132)

    İmam malik (ehli sünnet imamı) ebu hanife (ehli sünnet imamı) hakkında demiş:
    "Ebu Hanife, İslam bünyesinde doğan en şerir varlıktır. Bu ümmete, fikirleri yerine kılıçla vursaydı daha iyi olurdu." (El İntika s.150)

    Süfyan bin Üneyye (Ehli sünnet alimi)
    "Allah ona lanet etsin! İslam'ın can damarlarını, bir, bir kopardı. Müslümanlar arasında ondan daha şerir biri doğmamıştır." (İbni Abdulbirr, El İntika s.149-150)

    İbnul Carud
    "Müslüman olup olmadığı tartışmalıdır." (El İntika s.150)


    Sadece ebu hanife hakkında söylenmedi bunlar. Hepsi birbirine çamur atmış. Aramızda birlik var diyordunuz ya Daha imamlar birbirine kafir dememeyi öğrenememişler ki normal müslümanları tabi ki kolaylıkla atarlar dinden. Sizin gibi mezhep taklitçilerine de sağa sola kafir diyip ahkam kesmek kalır. Aynı şekilde hanefiler de malikileri dinden atmış. Aynı şekilde malikiler şafiileri dinden atmış. Dahası var.

    Devam edecek...
    Konu Apollonius tarafından (25-12-2009 Saat 12:48 AM ) değiştirilmiştir.

  7. #107
    Tecrübeli Üye collection - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Alem-i Hakîkât
    Mesaj
    308
    Blog Mesajları
    20
    Rep Gücü
    1459
    Alıntı Apollonius´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Konumuz mezhepler. Yani sadece Ehli sünnet mezhepleri değil. Bu konu çerçevesinde kendine müslüman diyen her alimin görüşleri rahatlıkla yazılabilir. Kimseye kafir deme hakkınız yok. Size göre herkes kafir. Hatta yılbaşı kutlayanlar, diş dolgusu yaptıranlar, hatta size göre Ebu Hanife bile kafir (bkz: ehli sünnetin Hanefi mezhebi) :)))

    Kaynak da vereyim:


    İmam Buhari (ehli sünnetin 1 numaralı hadis rivayetçisi) Ebu Hanife (ehli sünnet imamı) hakkında demiş ki:
    - "Güvenilmez Adam." (Tarihul Kebir c. 8 s.81)
    - "Sapık Mürcie Mezhebinin Mensubu." (Tarihul Evsat c.2 s.93)
    - "Küfründen dönmesi için iki defa tövbeye çağrılan adam." (Kitabuz Zuafa s.132)

    İmam malik (ehli sünnet imamı) ebu hanife (ehli sünnet imamı) hakkında demiş:
    "Ebu Hanife, İslam bünyesinde doğan en şerir varlıktır. Bu ümmete, fikirleri yerine kılıçla vursaydı daha iyi olurdu." (El İntika s.150)

    Süfyan bin Üneyye (Ehli sünnet alimi)
    "Allah ona lanet etsin! İslam'ın can damarlarını, bir, bir kopardı. Müslümanlar arasında ondan daha şerir biri doğmamıştır." (İbni Abdulbirr, El İntika s.149-150)

    İbnul Carud
    "Müslüman olup olmadığı tartışmalıdır." (El İntika s.150)


    Sadece ebu hanife hakkında söylenmedi bunlar. Hepsi birbirine çamur atmış. Aramızda birlik var diyordunuz ya Daha imamlar birbirine kafir dememeyi öğrenememişler ki normal müslümanları tabi ki kolaylıkla atarlar dinden. Sizin gibi mezhep taklitçilerine de sağa sola kafir diyip ahkam kesmek kalır. Aynı şekilde hanefiler de malikileri dinden atmış. Aynı şekilde malikiler şafiileri dinden atmış. Dahası var.

    Devam edecek...
    Din cahili yobazların , din adamı kılığındaki din düşmanlarının müslümanların arasına fitne sokmak için uydurup yazdığı kitaplardan alıntılar ile neyin savunmasını yapıyorsunuz.

    Bu kitapları yazan müsüman mıdır ki delil oalrak dikkate alalım.Her eline kalem alan kendini Ehli sünnet alimi ilan ediyor diye doğrumudur.

    İmamı Azam Efendimize kafir diyenin kendisi kafir olur.

    Siz ilk önce yanlış kaynaklardan değil doğru kaynaklardan beslenin ki yazıklarınızı itibara alsınlar.

    Müslümanlıkla alakası olmayan din ajanlarının yazdıklarını dini delil diye buralara asarsanız size sadece güler ve acırım.

    İçinde bulunduğunuz durum muteber olmayan kaynakların sapıtmaları ve çelişkilerinden kaynaklanıyor.

    İbni Teymiye sapığına biz kafir demiyoruz ki , biz ilan etmiyoruz ki ; binlerle Ehli Sünnet alimi kafir olduğuna dair fetva yayınlamış , kitapları zehirlidir diye müslümanları uyarmış.Sen tutmuş masal anlatıyorsun...Kafir demeyin diye..Ehli Sünnet alimileri dindeki 4 delile göre bir sapığın sapıklığını ifşa edip bu kafirdir demişse elbette ki öyledir...

    Bizim aramızda yani 4 hak mezhep arasında ayrılık yoktur , ayrılık çıkartmaya çalışan siz ve okuduğunuz din ajanı kafirlerin kitaplarıdır.

  8. #108
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Hiç okuma alışkanlığınız yok sanırım. Benim yazdığım iki satır yazıyı bile okumamışsınız. Bakın bakalım hangi kitaplardan kaynak vermişim. Hepsi sizin kaynaklarınız, imamlarınız. Okuma alışkanlığınız olmadığı için kendi adamlarınıza da cahil ve kafir dediniz ya, ne diyeyim :))
    Konu Apollonius tarafından (25-12-2009 Saat 02:50 PM ) değiştirilmiştir.

  9. #109
    Tecrübeli Üye collection - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Nerden
    Alem-i Hakîkât
    Mesaj
    308
    Blog Mesajları
    20
    Rep Gücü
    1459
    Alıntı Apollonius´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Hiç okuma alışkanlığınız yok sanırım. Bakın bakalım hangi kitaplardan kaynak vermişim. Okuma alışkanlığınız olmadığı için kendi adamlarınıza da cahil ve kafir dediniz ya, ne diyeyim :))
    Sen diyorsun bunu ve senin gibiler diyor biz öyle bişey demiyoruz , sizin yazdığınız kaynakların sahibini söylüyorum size , din ajanı olduklarını , din düşmanı olduklarını , müslümanları bölmek için safsatalar uydurduklarını söylüyorum...Anlama kabiliyetiniz yoksa bilemem...Siz hala tutmuş bu yanlış kaynaklarla delil getirdiğinizi iddia edip , öyle yaptınız böyle yaptınız diyorsunuz.

    Vehalsıl böyle kelime oyunları ile olmuyor syn. Apollonius...

    Söyledikleriniz döner dolaşır boynunuza dolanır...Yanlış kaynaklarla müslümanlara dil uzatan mezhepelre dil uzatan din ajanlarının sözleri hiçbir müslüman için delil ve senet olmaz...

  10. #110
    Kıdemli Üye
    Üyelik tarihi
    Dec 2009
    Mesaj
    626
    Rep Gücü
    41960
    Alıntı collection´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Yanlış kaynaklarla müslümanlara dil uzatan mezhepelre dil uzatan din ajanlarının sözleri hiçbir müslüman için delil ve senet olmaz...
    Bu lafınızı iyi tartın ve mesajımdaki kaynakları tekrar gözden geçirin :) Sizin reddedebileceğiniz bir kaynaktan bilgi vermedim. Büyük lokma ye büyük konuşma demişler. Bu işi yapan yukarıdaki mesajımda görüldüğü gibi sizinkiler. İnsanların müslümanlıklarına dil uzatanlar da yine sizinkiler. Allahın dininden adam atanlar da sizinkiler. Sonra dinden attıkları adamlarla barışanlar da sizinkiler :))

    Allahın dinini ellerinde oyuncak yapmışlar, sizi de düşünmesi yasak olan ve koşulsuz itaat etmesi gereken kuklalar haline getirmişler.

11. Sayfa, Toplam 14 BirinciBirinci ... 910111213 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Seyhle konusma- MEZHEPLER-.III
    mopsy Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 30-05-2009, 07:57 PM
  2. Dinimizdeki BÖLÜCÜLER ve BOZUK MEZHEPLER
    bziya Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 4
    Son mesaj: 30-01-2009, 08:10 PM
  3. Mezhepler konusunda ne düşünüyorsunuz?
    SAHARAY Tarafından Dini Sohbet Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 01-05-2008, 02:29 AM
  4. MEZHEPLER ARASINDAKİ FARKLILIK NEDİR ?
    onuc13 Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 25-08-2007, 12:15 AM

Anahtar kelimeler

Yukarı Çık