Şevval ayının sonlarına doğru uzak ve yakın diyarlardan; afaki ve hılli[1] müminler “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk…” nidalarıyla tevhidin merkezi Kabe’ye doğru yola koyuldular. Yol esnasında zihinleriyle tarihin derinliklerine ulaşıp, Arap Yarımadası’nın her bir köşesinde münadilerin “Allah Resulü -sallallahu aleyhi ve sellem- bu yıl haca gidecek.” şeklinde yaptıkları çağrıyı dinlediler. Ve sonra gözlerinde müthiş bir tablo canlandı: Uçsuz bucaksız çöllerde develerle ya da yalın ayakla yollara düşen, boğazları çatlayacak derecede “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk…” diye çağıran on binlerce sahabi; önlerinde Allah Resulü Mekke’ye doğru ilerliyorlar.
Afakiler yani uzak diyarlardan gelenler, Allah Resulü’nün tayin ettiği beş noktada (mikat) ya da evlerinde ihrama girdiler. Mikat sınırlarıyla Harem arasında yaşayan hılliler ise oldukları yerlerde “muhrim” oldular.

Hacılar, ihramları giyerken bütün elbiselerini çıkardılar. “İzar” ve “rida”dan oluşan iki parça örtüye büründüler. Yeni halleriyle kendilerini dünyadan ya da dünyaya ait değerlerden tecrit ettikleri mesajını verdiler.

Elbiseleri ile birlikte günah, isyan, kötülük gibi mefhumları da çıkardılar. Nefislerini öldürüp ruhlarıyla dirildiler. İki rekat namaz kılıp “telbiye” getirdiler.

Artık önlerinde yeni bir hayat vardı. Yeni hayatta yeni kurallar olacaktı. Eskisi gibi yaşamak bir takım şer’i cezalara tabiydi.

Afakiler Cidde Havalimanı’na indiklerinde farklı iklimlerden çok sayıda kardeşleriyle karşılaştılar. Kimi Malezyalı, kimi Endonezyalı, kimi Ganalı, kimi Türkistanlı… Irkları, dilleri ve iklimleri farklı milyonlarca mümin hep bir ağızdan aynı hakikati terennüm ediyordu: “Lebbeyk Allahumme Lebbeyk…”

Müminler havalimanından otobüslere binip, Allah Resulü’nün 53 yıl yaşadığı dağların, vadilerin arasından geçip Mekke’ye ulaştılar. Otellerine yerleştikten sonra telbiyelerle “mananın maddeye tecelli remzi” Kabe’ye doğru hareket ettiler. Babusselam’dan Mescid-i Haram’a girdiler. Kabe’yi gördükleri o ilk anda yüreklerinde müthiş hafakanlar yaşandı. Çünkü yıllarca özlemi ile yaşadıkları Beytullah ile karşı karşıya idiler. Yeryüzünde Allah’ın evi olarak anılan o en özel mekanda Allah’ın misafiriydiler. Hususi dünyalarına çekilip Alemlerin Rabbine dua ettiler. Ardından “Rükn-ü yemani” cihetinden “Hacer’ul-esved”e yaklaşıp “istilam”da bulundular.

Yürekleriyle her gün en az beş defa ulaştıkları Kabe’yi görmenin ve Hz. İbrahim’in –aleyhisselam- hareminde bulunmanın heyecanını yaşadılar.

Milyonlar milyonlara kavuştu. Dilleri ve renkleri farklı insan seli Allah Teala’nın affına nail olabilmek için dua etti, yakarışta bulundu.

Çoklukta vahdet yaşandı. Kabe çevresinde kardeşlik nikahı akdedildi. Çeçenistan’ın, Filistin’in, Keşmir’in, Doğu Türkistan’ın kurtuluşu için yapılan dualara milyonlar “amin” dedi.

Ganalı Nasiruddin’le, İstanbullu Abdullah; Buharalı Zekariyya ile Nijeryalı Abdulfettah omuz omuza namaz kıldı. Farklı nisbeler altında toplanan müminler yanyana Kabe etrafında tavaf ettiler. Bir binanın taşları olduklarını, aynı duygu ve heyecanı paylaştıklarını anladılar. Mültezem’de, Rükn-i Yemani’de, Hicr’de tek bir elbisenin içerisinde benzer ifadelerle Allah’a yalvardılar. “Selefi”, “modernist” gibi nisbelerle kendilerini tanımlayanlar “şüphesiz ben müminlerdenim.” ayetini terennüm etti.

Safa ve Merve arasında sa’y ederken İsmailler’in geleceği için fedakarlığa göğüs germenin ve mutlaka Hacerleşme’nin gerekli olduğunu idrak ettiler. Mesa’da yeşil çizgiler arasında “hervele” yaparken kutsi mekanın dile gelip Hacer validemizin dilinden şöyle konuştuğunu hissettiler: “Müslüman! Su ve ekinin olmadığı, yabani hayvanlardan başka hiçbir canlının yaşamadığı dağlarla çevrili bu vadide kundakta ki yavrusuyla Hacer’in başbaşa kalmasını ve ‘burada ikamet etmemizi Allah emrettiyse mutlaka bizi gözetecektir’ deyişini yani ilahi emre bütün varlığı ile teslim oluşunu düşün! Düşün ki; zor şartlar altında mücadele etmen gerektiğinde isyan ederek ya da taviz vererek değil; Allah’ın emrine teslim olarak kurtulacağını anla.”

Sa’yden sonra tıraş oldular. Bedenlerinin bir parçası olan saçlarını kesmeleri gerektiğinde Allah yolunda canlarını feda edebileceklerini resmetti.

Kabe çevresindeki dağlarla hasbihal ettiler. Ebu Kubeys’in, Sevr’in, Hira’nın, Sebir’in nabzını tuttular. Allah Resulü’nün mübarek ayak izleri ile şereflenen Mekke onlara şöyle seslendi:

“Basmasa idi mübarek kademin ruyi zemine

Pak etmezdi kimseyi hak ile teyemmüm Ya Resulellah!”

Allah Teala’nın ağaç ve bitkiden tecrit ettiği dağlar, çıplak halleriyle onlara dünyadan soyunmalarını ve ihramın hakikatine ermelerini telkin etti. Yeryüzünü çimen ve ağaçlarla donatan Cenab-ı Hakk, evini inşa ettirdiği Mekke dağlarını işte bunun için yeşilden soyutladı; orayı görenler de dağlar gibi dünyadan soyunsunlar.

Tevriye günü herkesi bir heyecan sardı. Müminler dünya libasını yeniden çıkartıp ihramlarını giydiler. İlk tecridi te’kit ettiler. Ardından Mina’ya yani affın temenni edildiği vadiye doğru muazzam bir yürüyüş başladı. Allah Resulü’nün Arafat öncesi gecelediği ulvi mekana varanlar çadırlarda gecenin büyük bir kısmını ibadetle ihya ettiler. Sabah namazını eda ettikten sonra Arafat’a doğru yola revan oldular.

Allah Resulü’nün “hac Arafat’tır.” dediği vadide milyonlar aynı elbisenin içerisinde “Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin” ayetinden cesaret alarak yalvardılar, göz yaşı döktüler. Allah Teala’ya günahların itiraf edildiği, kulların marifete erdiği, hakkın batıldan ayrıldığı meydanda yakarışlar birbirine karıştı. Dilencinin ısrarla istemesi gibi elleri omuzlarının hizasında Allah Teala’ya kendileri hakkında itirafda bulunup, af talep ettiler. “Hac, sesi yükseltmek ve kurban kesmektir.” hadisinin muhatabı olan müminler telbiye getirmekten kısılan sesleri ile saçları başları birbirine karışmış halde mahşeri yaşadılar. Göklerin kapısının açıldığı ve Arafat’a mağfiretin boşaldığı an “Cebelü’r-rahme/Rahmet dağı” yine en mutlu anlarından birini yaşadı.

Arafat dile gelip rahmet dağının eteklerinde Kusva’nın üzerinde “veda hutbesi”ni irad eden Allah Resulü’nün sözlerini haykırdı. Çirkini ve yanlışı kaldıran; güzeli ve doğruyu hakim kılan hutbe milyonların şehadetiyle yeniden içselleştirildi. “Sözlerimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsin.” Emri, müminlere büyük ödevin sorumluluğunu hatırlattı.

Yeryüzünün en çok göz yaşı dökülen meydanında insanlık tarihinin en temiz simaları güneşin batması ile birlikte seller gibi Müzdelife’ye aktı.

Kulların Allah’a yaklaştıkları ya da kendilerini yakın hissettikleri Müzdelife’de ayrı bir iklim vardı. Dünyaya kapalı, Allah’a açık bir gece yaşandı Müzdelife’de.

Gece boyu Müzdelife tekbir, telbiye ve tehlil sesleri ile dalgalandı. Sabah namazının akabinde yine ilahi huzurda duruş başladı. Eller semaya doğru yöneldi; Arafat’la başlayan yoğun mağfiret talebinin şahıslar hakkında “güzelliklerle” sonuçlanması niyaz edildi.

Mina’da taş atarken “şeytana ve adamlarına rağmen Allah en büyüktür.” diyen müminler şeytandan uzaklaştıkça Allah’a yakın olduklarını hissettiler. Her bir taş onları daha metin hale getirdi.

Kesilen kurbanla malların Allah yolunda feda edileceği, akıtılan kanla kötü duydukların toprağa gömüleceği simgelendi.

Sahabe, Mescid-i Haram’da namaz kılmak yüz bin, Mescid-i Nebi’de ise bin derece daha faziletlidir deyip Haremeyn’de kalmadı. Allah Resulü ile hac yapanlar, O’ndan dinlediklerini ve gördüklerini insanlarla paylaşabilmek için dünyanın farklı bölgelerine dağılmıştı.

Hacı olan müminler de kutsal topraklarda yaşadıkları tecrübeyi insanlara anlatabilmek için geldikleri noktalara dağıldılar.

Dipnotlar:

[1] Mikat sınırları dışında olanlara “afakî”, mikatla Harem hudutları arasında yaşayanlara ise “hılli” denir


kaynak