Kurbanınız olayım... Bastığınız yerleri taş taş öpeyim... Veliler... Evliyalar... Allah dostları... Ne demek iyi düşünmeli... Allahü tealanın dostları... Kendine dost edindikleri onlar...

İnsanların kalplerini yakan; kalpleri Allah ve Resulünün aşkı ile yanan nurlu büyükler... Bizzat Sevgili ve Şanlı Peygamberimiz 'sallallahü aleyhi ve sellem' alametlerini haber vermiş: - Evliya ol kimselerdir ki, onlar görülünce Allah hatırlanır, diye...

Osmanlı zamanında Anadolu toprakları kum gibi evliya yatağıydı... Şimdi onlara ne kadar da hasretiz... Düşünebiliyor musunuz? Her mahallede bir veli... Sıkıldığınız, bunaldığınız zaman kapısı size ardına kadar açık... Hemen huzuruna koşturuyorsunuz; o gül yüzünü görerek, tatlı sözlerini işiterek kendinize geliyorsunuz. Sizi kurtarıyor o sıkıntının dünyaya bağlayıcı etkisinden... Ötelerden nimetler ikram ediyor size... Dağ gibi sıkıntıyla gidiyorsunuz; kuş gibi hafiflemiş, bulutların üzerinde dönüyorsunuz geriye...

Rabbimizin bu dostları için iliklerime kadar beni titreten bir ölçü var. İslam büyükleri koymuşlar o ölçüyü: - Veliler o mertebeye namazla, oruçla yükselmediler. Güzel ahlakla yükseldiler... Namaz ve oruç zamanı geldiğinde zaten farz...


EFENDİYE ÖYLE BİR SORU SORAYIM Kİ…

Onlar bizim gibi zavallıların ulaşmak için bir ömür harcayıp da ulaşamadığı ahlaka hocalarına tabi olarak kısa sürede erdiler. Nasip işi...
Necip Fazıl bir gün Abdülhakim Arvasi 'kuddise sirrehül aziz' hazretlerinin sohbetine gitmektedir. Yolda düşünür.
- Efendiye öyle bir soru sorayım ki. İki-üç saat sürsün o sualin cevabı. Bütün talebeleriyle sohbete doyalım, diye.
Ve karar verir düşünen beyin... 'Salih mümin nasıl olur' diye soracaktır. Sohbet esnasında bir fırsatını bulur ve sorar. İşte Efendi hazretlerinin cevabı: Nasip işidir!..

***

Büyükler büyüğü Bayezid-i Bistâmi 'kuddise sirrehül aziz (Allah onun sırrını temiz, mübarek ve mukaddes etsin)' ne zaman caminin kapısına gelse gözyaşlarına boğulur. Talebeleri niye böyle ağladığını sorarlar. Şu cevap karşısında hangimiz kendimizden utanmayız: - Vücudumla camiyi kirleteceğim diye üzülüyorum. Ağlayarak tevbe ediyorum. Ondan sonra girebiliyorum...
O zamanın büyükleri, - Bayezid'in veliler arasındaki yeri Cebrail aleyhisselamın melekler arasındaki yeri gibidir buyuruyorlar... O ise kendini nasıl görüyor... Bizler de önümüze gelenden üstün görürüz kendimizi. Huzur yüzü bulamayız da sebebini bilemeyiz. Nasip işi çünki...

KÖPEĞE GÖSTERİLEN TEVAZU…

Bir gün bu büyük veli dar bir sokaktan talebeleri ile geçmektedir. Karşıdan bir köpek gelir. Cübbesini toplar kenara çekilir. Onu gören talebeleri de hocalarının yaptığını yaparlar. Ancak bir talebesinin kalbinde, - Hocamız çok mütevazi ama bir köpeğe de tevazu yapılır mı? diye bir düşünce peyda olur. Hemen ona dönerler...

- Evlat o köpek lisân-ı hal ile bana ne dedi biliyor musun... Talebe mahcuptur... Devam eder büyük veli:

- Bana dedi ki 'Ey Bayezid... Allahü teala seni zamanın kutbu olarak yarattı. Beni de bir köpek olarak yarattı. Bunda ne senin ne benim bir tesirim yok. Rabbimiz dileseydi beni Bayezid olarak yaratıp seni köpek olarak yaratabilirdi. Sakın kendinde bir üstünlük görme'...
Ben de dedim ki, - Senden cübbeme necaset sürünmesin. Namazıma mani olur diye çekindim...
O da bana dedi ki, - Ey Bayezid. Benden sana bulaşacak necaseti bir testi su temizlerdi. Senin kalbinde ise öyle bir kibir var ki 7 derya bir araya gelse temizleyemez. Bu sözlerin taraf-ı ilahiden söyletildiğini anladım ve o köpeğe yol verdim evlat...

Gel de yanma... O nasıl bir ahlaktır... Tevazu... Emsalsiz tevazu... Kibir sadece kibirliye gösterilir. Biz ise neredeyse 24 saatin hepsinde kibir gösteriyoruz. Allahtan uyuyoruz. Uyumasak o zamanı da değerlendireceğiz (!)...

Bu büyüklerin ikliminden uzaklaştıkça (uzaklaştırıldıkça) huzur, bereket kalmadı hayatımızda. Samimi dostlar edinemez olduk. Şehirlerimiz birbirine tafra yapan insanlarla dolu. Maske üzerine maske takan insanların oluşturduğu metropollerde yaşıyoruz artık.

Dertli zamanınızda başınızı omzuna yaslayıp rahatlıkla ağlayabileceğiniz bir dostunuz varsa yanı başınızda, sakın üzmeyin onu, kıymetini bilin...

Bu arkadaşımın ne elinden ne dilinden bana bir zarar gelmez diyilenlerden olmaya çalışın.

İnsanlar yalnızlar kalabalıklar içinde. Gözlemliyorum. Kimse kimseyi anlamaz, şefkat etmez, beğenmez oldu. Çünkü günümüz insanı kendini beğeniyor, kendi kusurlarını görmüyor... Hep ve sadece kendini seviyor, hep ve sadece kendini düşünüyor...


Bu büyük velilerin hayatlarını inceden inceye okuyorum, kendim ve sizler için notlar alıyorum... Ortak bir özellikleri var. Kendilerinden iğrenerek, hep kendi kusurlarını görerek o mertebelere erişmişler. Bid'at sahipleri hariç hiçbir müslümanda kusur görmemişler... Hep karşılarındakilere tevazu göstermişler.

Sevgili Peygamberimiz 'aleyhisselam' buyuruyorlar ki: - Kendi kusurlarıyla uğraşmaktan karşısındakinde kusur görmeye fırsat bulamayana müjdeler olsun...

İşte Allahü tealanın dostları hep böyle yapmışlar... Huzuru bulmuşlar ve onları tanımakla şereflenenlere de buldurmuşlar... Gördükleri kusurları hep örtmüşler... Çünkü, (Kim bir ayıp örterse, diri diri kuma gömülen suçsuz kız çocuğunu kurtarmış gibi sevap olur) hadis-i şerifini biliyorlardı...

Çünki, din büyüklerinin, 'Mümin tavus kuşuna benzer. İnsanlar onun rengarenk tüylerine hayran hayran bakarken, o ise devamlı çalı çırpıya benzeyen çirkin ayaklarına bakar' sözleriyle hemhal olmuşlar...ve olmuşlar...
Kendilerini hiç görmüşler... Bütün güzelliklerin Allahü tealanın bir emaneti olduğunu algılamışlar.

Seyyid Abdülhakim Efendi, o tatlı dudaklarından dökülen şu emsalsiz ölçüyle tevazu dersi vermiş talebelerine bir gün: - Önceden ilmim şu kadardı (asalarıyla yere küçük bir daire çizmişler)... Bilmediğim bunun etrafı kadardı... Sonra ilmim şu kadar oldu (asalarıyla yere çok daha büyük bir daire çizmişler), bilmediklerim çevresi kadar...

KIZMA… SİNİRLENME…

Hep güzel ahlak, hep güzel ahlak... Alemlerin Efendisinden 'aleyhisselam' bir kimse bir nasihat istiyor... -Kızma sinirlenme, buyuruyorlar... Bir nasihat daha istiyor, - Kızma, sinirlenme, buyuruyorlar. Bir nasihat daha - Kızma, sinirlenme... Dördüncü kere nasihat istiyor o kimse... Efendimiz, - Niye anlamıyorsun... Mümkün olduğunca kızma, buyuruyorlar...
Çünki kibir var kızmakta. Kendini üstün görmek var. Kibir ise Allahü tealanın hakkı...
İşte harfiyen uymuş bu ölçülere evliyalar... Kızmanın nefsten geldiğini bilmişler... Dünyanın fani olduğunu, kızdıran kişilerin de fani olduğunu idrak etmişler. Kul odaklı yaşamaktan kurtulmuşlar. Nefslerinden kurtulmanın çaresini, ilacını hırslı bir şekilde tatbik etmişler. Dünya için değil, ahiret için hırslanmışlar...

CİĞERİ DEĞİL NEFSİNİ SATTI…

Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin zamanındaki nice 'kadı'ların bugün ismi bilinmiyor. Ama Hocası Üftade hazretlerinin emrine hemen peki deyip Bursa sokaklarında sırmalı kaftanıyla CİĞEEEEEEER, CİĞEEEEEER diye bağıran, insanların alaylı bakışlarına ve sözlerine aldanmayan Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin şefaatini talep ediyor bugünkü nasipli nesiller... Onlar bütün yükseklikleri hocalarının emrine uymakta aramışlar ve bulmuşlar...

Velilik yolunun İmamı Hazreti Ali 'kerremallahü vecheh' yumuşak huyludurlar ve kızdıkları görülmez... Kamber adında bir kölesi vardır ki, severek yapar her hizmetini.

Bir gün odasında iken seslenir İmam Ona:

- Kambeer!

Cevap gelmeyince, sesini yükseltir:

- Kambeeer!

Yine cevap yok... Halbuki Kamber işitmekte ama cevap vermemektedir. Hazret-i Alî merak eder... Zîra biraz önce kapının önünde görmüştür onu.

Tam yedi defâ çağırıp cevap alamayınca dışarı çıkar Yüce İmam. Çıkar çıkmaz da donakalır hayretten. Çünkü Kamber, kapının önünde fütursuzca oturmakta, üstelik Onu görmesine rağmen istifini bozmamaktadır...

Hazret-i Alî sorar:

- Kamber, beni duymadın mı?

Umursamaz bir tavır ve cevap:

- Duydum.

- Peki niçin cevap vermedin?

- Sizi imtihan ettim. Cevap vermeyince kızacak mısınız, diye denedim sizi.

- Peki ya netîce?

- Kızmadınız ve kazandınız imtihanı.

Hazret-i Alî radıyallahü anh gâyet sakindir:

- Ey Kamber! Dünyâlık şeyler için kolay kolay öfkelenmem. Ama seni bu imtihana teşvîk edeni kızdırayım da gör der ve;

- Seni âzâd ettim. Hürsün artık! buyurur.

Onu, bu imtihâna teşvik eden Şeytânı, büyüklüğüne yakışır bir şekilde rezil eden veliler önderi... Allahın Arslanı... O gün şefaatini talep ederiz...

***

Mektubat-ı Rabbani'de "Vermek istemeseydi, istek vermezdi" müjdesi var… İsteyiniz efendim… Eğer isterseniz sonunda mutlaka kavuşursunuz. Çünki o istemeyi de nasip eden Rabbimizdir…

ADI GÜZEL, KENDİ GÜZEL…

Büyüklük küçüklükten geçiyor. Çünkü bütün büyüklükler alemlerin Rabbine mahsus… 'Kibriya ve azamet bana mahsustur. Bu ikisinde bana ortak olmak isteyeni, hiç acımam yakarım' buyuruyor…

Onun için başta peygamberler olmak üzere, onların izi sıra giden Allah dostları hep tevazu ettiler.

Her şeyi bilen Allahü teala Adem aleyhisselama sormuş,

- Ya Adem… Sen kimsin…

Adem aleyhisselam, - Ya Rabbi Safiyullah buyurduğun, peygamberin Adem'im…

- Ya Nuh… Sen kimsin…

- Ya Rabbi Neciyullah olan, peygamberin Nuh'um

- Ya İbrahim… Sen kimsin?

- Ya Rabbi… Halilim buyurduğun, peygamberin İbrahim'im…

- Ya Musa… Sen kimsin…

- Ya Rabbi… Kelimullah olan, peygamberin Musa'yım…

- Ya İsa… Sen kimsin…

- Ya Rabbi… Kelimetullah buyurduğun, peygamberin İsa'yım…


Sıra Allahü tealanın sevgilisi, hepimizin yaratılış hikmeti, yüceler yücesi Muhammed aleyhisselama gelir…

- Ya Muhammed… Sen kimsin…

- Abdullahın yetimi Muhammed'im ya Rabbi…


Allah dostları asırlar boyunca O'nun (sallallahü aleyhi ve selem) tevazusuna benzemeye çalışarak o dereceleri buldular.

BU YAPTIĞIMDA NE VAR Kİ EVLAT…

Bir veliyi zengin biri düğün yemeğine davet eder… Mübarek 40 yamalı hırkasıyla gelir. Ancak ev sahibi adamın mağrur çocukları kapıda böyle bir garibi görünce,

- Amca nereye böyle, sen bu kılıkla buraya giremezsin, deyip kovarlar mübareği.

- İyi gideyim, der geri döner… Tam gitmektedir ki bu sefer aynı kişiler - Gel amca gel, derler…

Veli zat nefsiyle olan savaşında zirveleri zorlamaktadır… Geri döner - İyi geleyim, der… Tam 7 kere tekrarlanır bu üzücü olay… En sonunda 8. kez kovarlar kapıdan ki, zengin adam gelir yanlarına. Duruma vakıf olunca, oğullarını paylar. Allah dostuna, - Efendim çocuklarımın kusuruna bakmayın. Sizi tanıyamamışlar. Size baş köşede yer hazırlattım. Lütfen buyurunuz der… Çocukları babalarından bu zatın evliya bir kimse olduğunu öğrenince çok pişman olurlar ve özür dilerler… Ve derler ki, - Efendim siz ne büyük, ne mübarekmişsiniz. Sizi tam yedi kere çağırdık, sekiz kere kovduk hiç sesinizi çıkarmadınız… Gerçek evliyasınız…
Bu gençleri bu sözleri karşısında asıl o Allah dostundan duyacakları şu sözler donduracaktır: - Evladım ne olmuş ki… Köpeği de 7 kere çağırsanız gelir, bir o kadar kovsanız gider…
***

Bizler ise gözümüzün üzerinde kaş var diyene içten içe kin tutan insanlar güruhu olup çıkmadık mı… 'Benim istediğim değeri bana vereceksin' der olduk sözlerimizle; olmazsa tavır ve davranışlarımızla… Oysa huzurun sahipleri kendilerine bir üstünlük vehmetmemişler.

Allahü tealanın hakkı olan kibre ortak olmak isteyenler hep sevimsiz olmaya mahkumdurlar. Gerçek tevazu edenler ise Allahü tealanın hakkını ona teslim etmekle ve kendi acziyetlerini anlamakla O'nun rızasına varırlar… Böyle olanı Allah da sever, kullar da…

Ömer Çetin Engin / Saatli Maarif Mecmuası