İnsan ihsânın kulcağızıdır. Herkes kimden iyilik görürse onu sevmeğe başlar. Herhangi bir insana bir iyilik etmek, gökten lamba olarak yere inse, bu iyilikten hasıl olan nur o kadar parlaktır ki; güneş onun yanında çok sönük kalır. Hele bu hizmet ile bir insanın hidayetine sebeb olunursa kıymeti hiç ölçülemez.

Allahü teâlâ’ nın aziz ettiğini kimse zelîl edemez, Allahü teâlâ’ nın zelil ettiğini kimse aziz edemez..
Büyüklerimiz buyuruyor ki; Allahü teala bir kuluna iki şeyi vermişse, ona herşeyi vermiştir, tam vermiştir. Onun bir başka şey istemeye hakkı yoktur. Birincisi Ehl-i sünnet itikadı, ikincisi Allahü tealanın sevgili bir kulunu tanımaktır... o halde bunun şükrünü iyi yapmak lazımdır ki elimizden gitmesin.

Ayet-i kerimede mealen buyuruluyorki;
Kim Allah içinse Allahda onun içindir. Allahü tealanın rızasını düşünerek haraket edenleri, insanlar neder diyerek Allahü tealanın rızasından vazgeçmeyenleri, insanların kızacakları işlerde Allahü tealanın rızasına uyanları Allahü teala himayesine alır.
İnsanların rızasını gözetip, Rabbimizin rızasına uymayanların,
Allahü tealanın gadab edeceği işlerde insanların rızasına uyanların işini insanlara bırakır.


Îmân ni'metinin şükrünü yapabilmek için,
sahip olduğumuz îmân cevherini herkese anlatmak, duyurmak lâzımdır.
İnsanlar ebedî ateşde yanmasın düşüncesinde olmak lâzımdır.
Emr-i ma'rûf da bu demekdir.

İmamı Rabbani hazretleri buyuruyor ki;
"Va’zların özü ve nasîhatların kıymetlisi, Allah adamları ile buluşmak, onlarla birlikde bulunmakdır. Allah adamı olmak ve islâmiyyete yapışmak da, müslimânların çeşidli fırkaları arasında, kurtuluş fırkası olduğu müjdelenmiş olan, Ehl-i sünnet vel-cemâ’atin doğru yoluna sarılmağa bağlıdır. Bu büyüklerin yolunda gitmedikçe kurtuluş olamaz. Bunların anladıklarına tâbi’ olmadıkça, se’âdete kavuşulamaz.

Dinimizin yayılması, tanınması için fevkalade gayret etmeliyiz.
Zira büyüklerimiz buyuruyor ki; "Bir beldede emr-i mâruf yapılıyorsa oraya umûmi bela gelmez".
Îmânı tam olan bir müslüman emr-i maruf yapmadan duramaz, çünki hiçbir canlının yanmasına dayanamaz...
eğer bir insan ben kurtulayım da başkası ne olursa olsun diyorsa, imanında noksanlık vardır. Her kabdan içindeki dışarıya sızar, herkes yanında ne varsa onu ikram eder..

İnsanlar ebedî ateşde yanmasın diye uğraşmak aşkı, Allahü tealanın sevdiği kullarının kalbindeki hususî bir haldir, kime verilirse çok şükretmesi lazımdır.
Rabbimizin karşılıksız ihsân etdiği, îmân ni'metine şükr edebilmemiz elbette lazımdır.

Îmânın temeli ve en mühim alameti, hubb-i fillah ve buğd-i fillahdır.
Yani, Allahü tealanın sevdiklerini yalnız Allahü tealanın rızası için sevmek ve Allahü tealanın sevmediklerini de yalnız Allahü tealanın rızası için sevmemekdir.
Çünki Hadis-i şerif'te, dünyada birbirini sevenler, ahirette de beraber olacaktır buyuruluyor. Allahü tealanın sevgili kullarını sevenler, son nefeste imanla ölürler.
Ve mahşer yerinde de sevdiklerinin yanında haşr olup, ahiret hayatında da beraber bulunurlar. Bunun için de, kimin sevilip kimin sevilmeyeceğini iyi öğrenmemiz lazımdır... Kim olduğumuz değil, kiminle olduğumuz önemlidir.
Ahiretde bize, sen kimsin demezler, dünyada iken kiminle idin derler.
Ahiretde nerede ve kiminle olmak istiyorsak bunu dünyada iken seçmemiz lazımdır. İmanın korunması, ancak imanını koruyanlarla beraber olmakla mümkündür.
İyi insanlar ile beraber olmak, kurtulmaya alamettir.

Bu imanın korunması ancak imanını koruyanlarla beraber olmakla mümkündür.
Kötü ahlakta bulaşıcıdır, iyi ahlakta bulaşıcıdır. Onun için iyi insanlar ile beraber olmak, kurtulmaya alamettir. Ahir zamandaki insanların en büyük sıkıntısı imanını korumaktır.

Dünyânın neresinde olursa olsun, her insana önce lâzım olan şey, dînini, îmânını öğrenmekdir.
Din, eskiden islâm âlimlerinden kolayca öğrenilirdi.
Şimdi, âhir zemân olduğu için, hiçbiryerde hakîkî din âlimi kalmadı gibi.
Şimdi dîni, îmânı doğru olarak öğrenmek için tek çâre, Ehl-i sünnet âlimlerinin kitâblarını okumakdır. Bu kitâbları bulmak, Allahü teâlânın büyük bir ihsânıdır.

Peygamber efendimiz ‘sallallahü aleyhi ve sellem’ hazreti Aliye, "Ya Ali, müslümanın iki alameti vardır. Birincisi; cömert olmak, ikincisi; güler yüzlü olmak. Kafirin de iki alameti vardır. Hasis olmak ve çatık kaşlı olmak", buyurmuşlar.
Cömert olmak, dünyaya düşkün olmamakdır ki dinimizin şiarındandır.
Dinimize hizmet edecek kişi, güleryüzlü olmağa mecbur ve mahkûmdur.
Resulullah efendimiz (aleyhisselatü vesselam), buyurdular ki;
"Dünya, uykudaki bir kimsenin rüyasıdır. İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar. Ahiret ebedî hayattır. Cennet dünyanın karşılığıdır"... dünyayı terk edene, bırakana oranın ebedi nimeti verilecektir.
Yani dünyayı sahiplenmeyen, dünya malını sahiplenmeyen, onun bir karanlık olduğuna, emanet olduğuna iman eden için Allahü teala kalıcı olanı verecektir. Cehennem de dünyanın karşılığıdır, dünyayı isteyip, ahireti unutana verilir, oradan ebediyen ayrılamaz. Bu bir tercih meselesidir. Ahireti tercih edene Allahü teala cenneti verecektir, dünyayı tercih edene cehennemi verecektir. Resullullah efendimize, bugünün en hayırlısı kimdir denildiğinde; "Dünyada Allaha itaat eden ve ömrünü o yönde bitirendir" buyurdu. Yine buyuruluyorki, "Eğer bir şey mutlaka olacaksa siz onu olmuş bilin".

Allahü teala müminlere çok kıymet vermiş, muhatab kabul etmiş, kulum demiş. .. bundan daha büyük şeref olurmu... Kim dine sahip çıkarsa, Din ona sahip çıkar.
Aynaya baktığınız zaman kendinizi görürsünüz. Siz o aynanın neresindesiniz? İçindemisiniz, dışındamısınız?
Aynanın içinde deseniz yalan olur, içinde değilsiniz.
Yok deseniz olmaz, bakınca görüyorsunuz.
Görülen kendinizmisiniz, o görüntü nedir?.
Bir ipe taş bağlayın ve hızlıca çevirin, taş dönerken bir daire göreceksiniz.
Bu nokta-i cevvale denilen daire varmıdır yokmudur.
Var deseniz taş çevirilmeyince daire yok oluyor.
Yok deseniz taş çevrilince daire görülüyor. Fakat aslında daire yok.
Bu görülen daire nedir, nerededir?.
İmam-ı Rabbani Hazretleri buyuruyor ki; bunların her ikisi de aslında olmayıp bizim hayalimizde oluşan vehimdir, görüntülerdir.
İşte dünya da hakikatde bulunmayıp yok olacak bir görüntüdür.
Dünya hayatı, hayaldir. Hakikat ise ahiret hayatıdır.
Dünya hayatı, hakikat olan ahiret hayatının aynadaki görüntüsü gibidir.
Nasıl, aynada ki görüntü bir müdded durur ve karşısında ki hakikat çekilince görüntü kaybolursa, taş çevrilmeyince daire görüntüsü kaybolursa, dünya da, bir gün kaybolacak görüntüdür. Vehmin arkasından koşan hayalperest dir.
Hayalin ideali olmaz. İnsanın ideali, hayalhane olan bu dünya olmamalıdır..

Asıl olmadan, görüntü olmaz. Aynanın karşısında cisim varsa görüntü vardır. Cisim yoksa, görüntü de yoktur.
Asıl (hakikat) ahiretdir, görüntü ise dünyadır.
Ahiretteki asıl, cennette ise, bunun dünyadaki görüntüsü, izdüşümü belli yerlerdedir. Cehennemde ise, görüntü kötü yerlerde görülür.
Dünyadaki görüntü, ahiretteki aslın, hakikatin alametidir.
Onun için, iyiler iyileri, kötüler kötüleri bulur.
Ne yapıp yapıp, iyilerle beraber olmağa çalışmalıdır.

Büyüklerimiz buyuruyorki; HAYAT HAYALDİR.

Kaynak: Huzur Pınarı