1. Sayfa, Toplam 4 123 ... SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 38

Müslüman-hıristiyan!

Din ve İnanç Kategorisi islam (Müslümanlık) Forumunda Müslüman-hıristiyan! Konusununun içerigi kısaca ->> Selam! Kelamcilik uzerine ornek olmasi amaciyla, Sayin İbrahim KAPLAN'in (KELÂM) ANABİLİM DALI'nda 2006 yilinda:Hazirladigi DOKTARA TEZINI bolumler halinde Bu baslikta ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Müslüman-hıristiyan!

    Selam!

    Kelamcilik uzerine ornek olmasi amaciyla,
    Sayin İbrahim KAPLAN'in (KELÂM) ANABİLİM DALI'nda
    2006 yilinda:Hazirladigi DOKTARA TEZINI bolumler halinde
    Bu baslikta foruma asiyorum.
    Faydali olmasi umidiyle....

    ERKEN DÖNEM MÜSLÜMAN-HIRİSTİYAN TEOLOJİK İLİŞKİLERİ

    İslâm'a özgü bir ilim olan Kelam, Kur'an'daki inanç esaslarını ispat ve izah ederek bunları aklî yollarla temellendirmeyi amaç edinmiş, Kur'an'da tespit edilen inanç esaslarını diğer dünya görüşlerine karşı savunma görevini de üzerine almıştır. Her türlü inanç problemine çözüm bulabilme gibi bir iddia ile yola çıkan Kelam İlmi, hem Kur'an'daki inanç ilkelerinin akla ve insan fıtratına en uygun ilkeler olduğunu, hem de Kur'an'daki inanç esaslarına aykırı olanların bu uygunluktan yoksun olduğunu ispatlayabilmek için öteki dinleri konu edinmiştir.
    "Öteki " olarak Hıristiyanlığın, Kelam'ın gündemine girmesini sağlayan teolojik ve tarihî sebeplerin ortaya konulması erken dönem ya da oluşum dönemi Kelamının işlevi ve yöntemi konusunda bize ışık tutacaktır. Buradaki "erken dönem" tabiri ile İslâm'ın zuhurundan H. III. asrın sonlarına kadar geçen tarihi süreç kastedilmektedir. Bu bakımdan, erken dönemin ilk dönemi de içine alan tarihî süreci ifade ettiğini belirtmemiz gerekmektedir. Bu da bizi, Müslüman-Hıristiyan teolojik ilişkilerinin başlangıcını tespit etmeye yöneltmektedir. Kur'an'da Hıristiyanlar ve Hıristiyanlıkla ilgili pek çok ayetin yer alıyor olmasından hareketle, Müslüman-Hıristiyan teolojik ilişkilerinin, Kur'an'ı Kerim'in nüzûlü sırasında başladığını söyleyebiliriz. Bu bağlamda, Kelamı Hıristiyan teolojisiyle ilgilenme yönünde harekete geçiren en temel etken, Hıristiyan teolojisyle ilgili ayetlerin anlaşılması gayesidir varsayımında bulunabiliriz.
    Bu bakımdan, Kur'an'ın, Hıristiyan teolojisine bakış açısının ortaya konulması ve Hıristiyan teolojisine karşı tavır almada neyi önerdiğinin belirlenmesi öncelikli öneme sahip görünmektedir. Bu belirlemeyi yapabilmemiz için, ilk olarak Kur'an'ın din kavr***** yüklediği anlamın, dinleri nasıl bir sınıflandırmaya tâbi tuttuğunun ve bu sınıflandırma içinde Hıristiyanlığın nerede olduğunun tespiti gerekmektedir. Yine, Hz. Peygamber döneminin teolojik ilişkiler açısından incelenmesi ve bu konuda nasıl bir örneklik teşkil ettiğinin ortaya konulması tezin içeriğinde önemli bir yere sahiptir.
    Kur'an'da Hıristiyan teolojisine yöneltilen teolojik eleştirilerle başlayan Hıristiyan karşıtı söylemin özellikle H. III. asrın başlarında metot ve muhteva bakımından çeşitlendiğine şahit olmaktayız. Müslüman-Hıristiyan teolojik ilişkilerinin erken döneme ait ilk belgelerinin içerik ve metot olarak tanıtılması, hangi şartların ürünü olduklarının belirlenmesi Kelam araştrmaları açısından farklı bir bakış açısını gözler önüne serecektir. Zira, Kelam ilminin tarihî gelişimi teolojik ilişkiler açısından ayrıca ele alınıp değerlendirilmeye muhtaç görünmektedir. Bu anlamda, son yıllarda ilâhiyat çevrelerinin gündemini en çok meşgul eden konulardan biri olan dinlerarası diyalog çalışmalarında Kelam'ın nasıl bir tavır alması gerektiği noktasında, tarihsel tecrübeyi de dikkate almanın faydalı olacağı kanaatindeyiz.
    Erken dönemin teolojik tartışmalarını sistematik olarak ele aldığımız bölümün, Müslüman ve Hıristiyan teolojileri arasındaki farklılıkları ve benzerlikleri ortaya koymak suretiyle, bugünlerde sıkça dile getirilen "amentüde ittifakımız var" şeklindeki söylemlerin teolojik açıdan değerinin kavranmasına yardımcı olacağını ummaktayız.

    Devam edecek...

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Din’in fıtrî/ontik ve bilgisel/epistemik dayanağı

    Arapça d-y-n kökünden mastar veya isim olduğu kabul edilen din, en fazla yol anlamında olmak üzere adet, durum, ceza, mükâfat, hesap, itaat, kulluk ve boyun eğme gibi anlamlara gelmektedir1. Bunun yanında din, Latince karşılığı religiodan farklı olarak, Arapça, teslimiyet, temyiz, yani iyiyi kötüden ayırt etme, tabiî meyil, hikmet, takva, saltanat, mülk ve hal gibi anlamları da içermektedir2
    Kur’an’da din kelimesi, doksan iki ayette yukarıdaki anlamların birini veya birkaçını kapsayacak şekilde kullanılmış, bunun yanında, ifade ettiği anlam açısından hak din3, fıtrat ve hanif dini4, dosdoğru din5, halis din6 ve dinde samimi olma ya da dini Allah’a has kılma7 şeklindeki vurgularıyla birlikte kullanılmıştır. Bu vurgular dinin özellikle zihnî ve içe ait olan yönleri ile ilgili olan esas ve asıllar olarak, vahye dayanan bütün dinlerin değişmezlerini ifade eden kavramları olarak değerlendirilebilir. Dışa ait yönle ilgili olanlar ise, dinin aslından olmayan ve değişebilen yönlerini ifade etmektedir ki, bunlar da farklı şeriatler olarak anlaşılabilir8.
    Kelimenin Kur’an’daki tanımlayıcı veya içerik belirleyici bu vurguları aslında öteki dinler de göz önünde bulundurularak, özellikle yapılmış, vahiy sürecini
    dikkate alan vurgular gibi görünmektedir. Nitekim Kur’an, doğru ve yanlış bütün inançları9 ve Ehl-i Kitab’ın dinlerini10 ifade etmek için de din kelimesini kullanır. Hak din ya da dosdoğru din zorunlu olarak batıl olanları, halis din kavramı da zorunlu olarak bozulmuş, tahrif olmuş ya da insan eli değmiş din anlamlarını çağrıştırmaktadır. Yine dinin özüne ait bu vurgularla Allah’ın Dini yani İslâm’a işaret edilmektedir. Allah’ın dininin bu olumlu vasıflarla anılması da, bu dinin insanın fıtratına uygun olmasına ve aklın kabul edebileceği, akl-ı selîme uygun bir özelliğe sahip olmasına dayanmaktadır.
    İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onun varlık şartlarından birisi olan inanma, başka bir ifadeyle insanın dinle olan ilgisi, ilk insanla birlikte var olmuştur. Zira insanın yaratılışı Tanrı tarafından gerçekleştirilmiştir ve insan kendi varlığının şuuruna vardıktan sonra yaratıcısının farkına varmıştır11. Dolayısıyla, inanç ve Tanrı mefhumu, insanın kendi benliğinden çıkarıp atamayacağı bir fikrdir. İnsan, metafizik fikirlere sahip olup olmamakta, tabiatüstü bir duyguyu yaşayıp yaşamamakta serbest değildir12. Kısacası insan aslî tabiatıyla ilişkisini kesemez.
    Aslında, ilk insanın yaratılıştan din duygusuna sahip olduğu, ya da ilk insanın aynı zamanda bir peygamber olduğu hakkındaki bilgilerimiz temelde kutsal kitaplara dayanan bilgiler olmakla birlikte, ilkel kavimlerin yaşayışları hakkında yapılan incelemeler de, ilkel kavimlerin Allah fikrine ve dini akidelere sahip oldukları hakkında bir takım ipuçları vermektedir. Hatta denilebilir ki, onlarda da monoteist karakterli dinlerin varlığını gösteren deliller mevcuttur13.
    Kur’an’ın verilerine göre de din, insanla birlikte başlamıştır. Zira, Allah, ilk insan Hz. Adem’i yaratmış, ona eşyanın ismini öğretmiş ve ilk peygamber olarak görevlendirmiştir. İnsan, en güzel biçimde ve inanma ihtiyacı ile yaratılmış, buna rağmen o başıboş da bırakılmamış, uyarıcılarla, yani vahiyle desteklenmiştir14. Buna ilaveten, ilahi vahye muhatap olmayan hiçbir topluluk kalmamış, her topluluğa bir yol gösterici gönderilmiş, uyarıcı gönderilmedikçe azap edilmeyeceği15 ısrarla vurgulanmıştır.
    Yaratıcı ve vahyedici olarak yaratıklarıyla her an ve her yerde ilişki içinde olan Tanrı, kendisini âlemle öyle ilişkilendirir ki kendisine dair bilgi, istidlâli ya da mantıksal yolla keşfedilebilir hale gelir. Ancak bu istidlâlî ve mantıksal çıkarım bir ön hazırlığı; ontik ve epistemik olarak bir varoluş durumunu gerekli kılar. Bu istidlâl ve mantıksal çıkarıma imkân veren ontik yapı fıtrat olarak karşımıza çıkmakta16 ve fıtrat ile din arasındaki zorunlu ilişki Rûm Suresi 30. ayette şu şekilde ifade edilmektedir;
    “O halde, sen yüzünü bir hanif olarak dine; Allah insanı hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Hepiniz ona yönelerek ona karşı gelmekten sakının, namazı kılın, müşriklerden olmayın.”
    İlk insanın Tanrıyla bu ontolojik ilişkisi bir anlamda insanoğlunun yaratılışında sahip olduğu dinin özelliklerine işaret etmektedir. Bu da, din ile fıtrat arasındaki zorunlu ilişkiye temas etmektedir. İnsan, yaşamı boyunca kendisi için gerekli olan bilgi ve fiilleri anlama, yorumlama ve hayata yansıtabilme imkânı verecek iç donanıma sahip bir insan karakteri (el-cibilletü'l-insâniyye)17 ile doğar. Başka bir ifadeyle insan, saf dini kabule yatkın olarak ve bu imkânı içinde taşıyarak doğar.
    Yukarıdaki ayette geçen fıtratullah18 ile, “fıtrat-ı ûlâ” veya “fıtrat-ı aslî” de denilen19, bütün insanların insan olma noktasında yaratılışlarında esas olan ve hepsinde ortak olan gerçeğe meyletme yeteneğinden bahsedilmektedir20. Dış etkenler ve çevre faktörü gibi tali durumda bulunan unsurları dikkate almaksızın düşünülmesi gereken, bütün insanlarda ortak olan ve onların varlık yapısını oluşturan dinî içerikli bu özelliğin, söz konusu ayette fıtratullah tamlaması şeklinde, hanif dini ve dosdoğru din tamlamalarıyla birlikte kullanılması, insanın yaratılıştan tek bir Tanrıya inanmaya yatkın olduğunun ve yine yaratılıştan inancını rasyonel temellere dayandırma ihtiyacı içinde olduğunun bir ifadesidir. Zira dinin dosdoğru olması aklî gerçeklere ve fıtrata uygunluğa dayanmaktadır. Bu uygunluk ise, insan doğasına uygunluk, akla ve bilimsel gerçeklere uygunluk şeklinde detaylandırılabilecek bir uygunluktur. Yine bu uygunluk, dinin insanın sınırlı güç ve kuvvetlerinin varlığından haberdar oluşundan kaynaklanmaktadır21.
    Yine, buradaki hanif kavramı, Müslüman teolojisinde Hz. İbrahim’in özel öğretisinin adı olmakla birlikte, insanın yaratılıştan gelen bir istidatla yani akılla tevhid inancını bulması anlamını da içermektedir22. Aynı zamanda bu, insanın tevhide dönük doğuştan gelen eğilimini belirten insanî bir tutumu ve Allah'ın yaratılışta verdiği şekil23 anlamlarını da ifade etmektedir. Bu durum fıtratla ilgili meşhur hadiste, "Her doğan çocuk İslam fıtratı esası üzerine doğar. Sonra anası babası onu Yahudi, Hıristiyan ya da Mecusi yapar."24 şeklinde ifade edilmiştir.
    Fıtrat hadisindeki her çocuk İslam fıtratı üzere doğar sözü ile fıtratla ilgili ayetin sonundaki Allah’ın yarattığı fıtratta değişiklik olmaz şeklindeki vurgu, fıtratın her bir insanda içkin olduğunun, insanın yaratılışında o dini bulmaya kabiliyetli olduğunun ifadesidir. İnsan, bir tek Allah’a inanma yeteneğiyle yaratılmış olmasına rağmen, zaman içerisinde pek çok sebepten dolayı bu yeteneğini kaybetmiş25, fakat belirli aralıklarla tekrar tekrar asli tabiatına dönmeye davet edilmiştir. Bu anlamda, her bir vahiy, insan fıtratı üzerindeki tarihsel tortuları kazıyarak, insana fıtratına uygun davranma çağrıları olarak değerlendirilebilir26. İnsanın fıtraten sahip olduğu yeteneklerin neler olduğu ise aklı vasıtasıyla insanlara izah edilebilmektedir.
    İnanma duygusu insana Allah tarafından verilmiş olsa da, insan yapısı gereği inancını anlamlandırma ve aklî temellere dayandırma ihtiyacı içerisinde olmuştur. Bunun yanında o, varlıkları ve olguları bir bütünlük içinde anlayabilme ihtiyacının gereği olarak, kendini ve yaratılışını bir bütünlük içerisinde anlama ihtiyacını hissetmektedir. İnsanın inancını aklî temellere dayandırma ihtiyacı, fıtratı ile akl-ı selîmi arasındaki zorunlu ilişkiye işaret etmekte, varlıkları ve olguları bir bütünlük içinde anlama ihtiyacı da vahyin desteğine muhtaç olduğunu göstermektedir. Zira, insandaki fıtrî duygu, hakkı bilmek ve emirlerini anlayabilmek için yeterli olmamakta, ilâhî vahiyle desteklenmesi ve aydınlatılması gerekmektedir. Tarih boyunca gönderilen peygamberler de insandaki bu fıtrî duyguyu yaratıcının iradesine uygun bir şekilde yönlendirmeyi hedeflemişlerdir27.
    Subjektif de olsa bir kesinliği ifade eden inanç, bir önermenin doğruluğu konusunda bir ikna edilme durumunu, ya da bir emin oluşu ifade etmektedir28. Bu bakımdan, inanan açısından inançta yanlışlık bulunması mümkün değildir. Eğer yanlışlık söz konusu olsaydı, bir insanın inandığını savunması mümkün olmazdı. Burada da inancın makuliyeti öne çıkmaktadır. İmanın kalben tasdik29 şeklinde yapılan tanımları inanmanın akla dayalı bir akt olarak algılandığını göstermektedir.
    Eğer inanılacak şeyler, akla yatkın olmayan şeyler ise onların kabulü için güçlü bir irade gerekmektedir. Onun için Hıristiyan inanç sisteminde iradeye özel bir değer ve önem atfedilir. Hâlbuki İslam’da inanılması istenilen şeyler makul olan, dolayısıyla da herkesin kolayca kabul edebileceği şeyler olduğundan, İslam inanç sisteminde iradeye Hıristiyanlıktaki kadar vurgu yapılmaz. İslam’da iman objelerinin bu derece berrak ve muhakkak kabul addedilmesi vahyin açık seçik kabul edilmesindendir30. İslam’ın evrensellik iddiasını kuvvetlendiren delillerinden biri, iman ilkelerinin basit ve sade oluşu, herkesin anlayıp kavrayabileceği ilkeler olmasıdır. Yine, imanın bilgiye dayanması, bilgiden sonra gelmesi, fıtrat, akıl ve vahiy arasındaki uyumu da açıklamaktadır.
    Kavramlar arasındaki bu uygunluk, aklın taklit ve benzeri bütün bağlardan kurtulmasını sağlamış, ona bağımsızlığını kazandırmıştır. Buna karşın, İslam'dan önce dini anlama ve açıklamada aklın kullanılmasına karşı çıkıldığı, hatta dinin akla düşman gibi gösterildiği, böylece yanlış fikirlere ve her şeyi mucizelerle izah etme alışkanlığına düşüldüğü görülmektedir31. Kur'an'ın gelmesiyle dinde diğer kitaplarda olmayan bir metot takip edilmeye başlanmış, aklî istidlâl ve muhakeme yolu açılmıştır. Bizzat ilâhî kitabın kendisi söz konusu metotları kullanmış, karşı tezlerin geçersizliğini aklî deliller getirerek ortaya koymuştur32. Bu ise, diğer kutsal kitaplarda olmayan, sadece Kur'an'a has bir durumdur.
    Vahiy bilgisinin bütün gücü ve görevi, aklı desteklemek ve aklı yan etkilerden kurtarıp özüne, yani fıtratına uygun olarak hareket etmesini sağlamaktır. Vahiy, aklın önüne konan engelleri aşmasında ona yol ve yöntem göstermeye gelmiştir. Vahyin gelişiyle akıl, hem vahyi anlamak, hem de vahyin dışında kalan hususlarda yol bulmak gibi iki görevi yüklenmiştir33. Öyleyse, akl-ı selim ve fıtrat kavramlarını göz ardı eden din tanımlamaları Kur’an açısından eksik tanımlar olacaktır. Dolayısıyla din, insan akıl ve mantığına ters gelebilecek, akılla ve akıl ilkeleriyle çelişebilecek prensipler içermez. Getirdiği ilkeler insan aklının alabileceği, makuliyetini anlayabileceği yani taşıyabileceği ilkelerdir34. Bu yüzden dinen sorumlu olmanın şartları akıl ve temyiz gücüne sahip olma şeklinde belirlenmiştir35. Din ile insan doğası arasındaki bu ilişkinin niteliği; “Allah kişiye taşıyamayacağı şeyi yüklemez”36 şeklinde ifade edilmiştir.
    Sonuç olarak, evrensel olduğu iddiası ile yola çıkan herhangi bir din, bu iddiasını ancak insan fıtratına ve akl-ı selime uygunluğu ile ispatlayabilir. Doğuştan itibaren hak dini tanımak ve onu diğerlerinden ayırt edebilmek için gereken bütün yeteneklerle donatılmış oldukları için bütün insanlar bu dine davet edilmiştir. Son derece sade ve basit bir temele, yani tevhide dayanmasından dolayı değişmezlik niteliğine sahip olan bu din aklın gerektirdiği bir din, yani bir akıl dinidir.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Dinlerin köken birliği

    selam!

    DEVAM!...

    2. MUTLAK DİN-İSLÂM ÖZDEŞLİĞİ VE DİNLERİN KÖKEN BİRLİĞİ
    İnsanın fıtratına ve akl-ı selimine uygun olma özelliğinden dolayı, Allah’ın dininin temel niteliklerinden biri haktır. Hak, her şeyden önce doğru ve gerçek anlamlarına gelmekle birlikte, kullanıldığı yere ve duruma göre: değişmeyen, haklı, güvenilir, makul, uygun, sağlam, geçerli, gerekli, zorunlu, yeterli gibi anlamları ifade etmek için de kullanılır. Mâturîdî, hak kelimesinin, yukarıdaki anlamlara ilaveten, delil, ayet, tevhid ve sünnet anlamlarını da içerdiğini belirtmekte ve Hak Din”i; delil, şahit ve ispata dayandığı için; doğru, gerçek, makul, sağlam, güvenilir, geçerli ve yeterli olan; dolayısıyla gerekli ve zorunlu olup değişmeyen, değişmeden kalacak olan din, yani ‘Tevhid Dini’ şeklinde tanımlamaktadır38. Nitekim ilgili ayetlerde hak terimi Mâturîdi’nin yukarıdaki tanımını doğrular tarzda hidayet terimi ile birlikte kullanılmıştır. Epistemik yetenek olarak isimlendirilebilecek hidayet kavramı, insanın kendi dışındaki varlık alanını keşfedip anlamasını sağlayan bir yetenektir. Bu yeteneğin korelasyon kurup keşfedeceği varlık alanına yerleştirilen ontik nitelik ise yukarıda bahsi geçen hak kavramıdır39.
    Dini Allah’a has kılma, din ile ulûhiyet arasındaki sıkı ilişkiyi ifade etmektedir. Bu sıkı ilişkinin sonucu olarak, hak din olmaya layık tek din, ancak ulûhiyete layık bir varlığın, yani Hak’ın belirlediği dindir. Dinin Allah’a has kılınması, İslâm’ın beşerî bir planlama ile değil, Tanrısal bir girişimle vücut bulduğu anl***** gelmektedir40. Bu bakımdan İslâm, Hıristiyanlıktaki Tanrıyı yeryüzüne indiren anlayışların tersine, Allah’ın dini olma özelliğine sahip tek dindir. Bu anlamda Allah’ın dini, kültürlerin kendi üretimleri olan inançlardan tabiî ve fıtrî olmak bakımından farklıdır. Bu noktada, Kur’an’ın Hıristiyanların Papa, Kilise Babaları, Yahudilerin de Ezra ve Talmud yazarları gibi din büyüklerini ve âlimlerini yanılmazlık gibi Tanrısal vasıflarla vasıflandırmalarına, içtihatlarını Tanrısal buyruk gibi algılamalarına itirazını dikkate alacak olursak, aslında bu durumun dini Allah’a has kılma ilkesini korumaya yönelik olduğu görülür41.
    Bu dinin bir diğer adı da, yukarıdaki özelliğini teyit eder şekilde, Hanif Dini’dir42. Hanif, dâlaletten doğru yola meyletme43, hakka, gerçeğe yönelme44 anlamlarına ilaveten, delil, doğru olma, doğru ve sağlam istikamette bulunma, Allah’ın bir olduğunu itiraf etme gibi anlamları da içermektedir. Hz. İbrahim’in dini, inancında delile dayandığı için, hanif dini olarak isimlendirilmiştir. Hanif terimi ile yukarıdaki kelime anlamları dikkate alınırsa, aynı zamanda Hak dinin insanın yaratılıştan ve doğuştan kendisine verilen mizaç ve tabiata uygun olduğu bir kez daha ifade edilmiş olur45.
    Kur’an’da vahye dayalı tevhid dinini diğer inanç sistemlerinden ayıran özellikleri açıklamak için kullanılan dosdoğru din46 terkibi, hakkı ayakta tutan ümmetin dini şeklinde tanımlandığı gibi, hanif dini tabiri ile eş anlamlı olarak, peygamberlerin tebliğ ettiği, iman esaslarında ve ana ilkelerinde çelişki bulunmayan, hurafe ihtiva etmeyen, tahrife uğramamış, insanın yaratılış özelliklerine en uygun din şeklinde de tanımlanmıştır47. Yine dinin dosdoğru olmasının anlamı hüccet ve delile dayanmasındadır48.
    İşte, Kur’an’da, insanın fıtratına ve akıl ilkelerine en uygun ve tevhid özellikli dinin adı İslâm’dır. Din-İslâm özdeşliği “Şüphesiz Allah katında din İslâm'dır”49 ve "Kim İslâm'dan başka din ararsa bu din kendisinden asla kabul edilmeyecektir ve o ahirette ziyan edenlerden olacaktır"50 ayetleriyle vurgulanmakta, ötekinin konumu ise bu ilkeye göre belirmektedir51. Bu anlamda İslam, insanların Allah'la nasıl bir ilişki içinde olması gerektiğini ortaya koyan52 son ve evrensel dinin adıdır. Yine, Kur’an'da, “O, müşrikler hoşlanmasa da kendi dinini bütün dinlere üstün kılmak üzere resulünü hidayet ve hak din ile göndermiştir.”53 ifadesiyle öteki dinler karşısında İslâm’ın konumuna vurgu yapılmaktadır.
    Kur’an’a göre, Allah nezdinde bir tek din vardır ve adı İslâm olan bu din bütün insanlık içindir. Bütün peygamberler aynı dinin tebliğcileridir. Onun için Kur’an’da bütün peygamberler müslim olarak zikredilmektedir54. Dolayısıyla bütün peygamberler birbirlerine karşı çıkmak için değil, birbirlerini doğrulamak için gönderilmişlerdir. O halde, Allah’ın elçileri vasıtasıyla çeşitli zamanlarda insanlara bildirdiği dinin esaslarında bir değişme söz konusu olamaz. Bu anlamda her vahiy ebedî gerçeğin bir yenilenmesinden ibarettir. Değişiklik sadece dünya hayatını ilgilendiren idari bir takım hükümlerde yapılmıştır ki, esasla ilgili olmayan bu değişiklikler, toplumları daha ileri medeniyet seviyesine ulaştırmak maksadıyla yapılmıştır55. Dolayısıyla din, insanların kemale ulaşmak üzere takip edebilecekleri en doğru yoldur. Tarihi süreç içerisinde din, insanların kabiliyet ve sosyal gelişmişlik derecesine göre asırdan asıra mükemmelleşmiş, mükemmelliğin zirvesine de Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği İslâm’la ulaşmıştır. Dinlerin Adem’den, Hz. Muhammed’e geliş seyri, aynı zamanda somuttan soyuta, açıklık ve netlikten sembolizme kayış sürecidir. İlâhî olanın kendisini açış şekli ve bunu ifadelendirişi bu süreç içerisinde gittikçe soyut ve sembolik bir anlatıma kaymıştır56. Kısacası, insan yaratılışından bu yana belirli bir gelişme çizgisi takip etmiş, en son Hz. Muhammed’in Allah’tan alıp kendisine ilettiği vahiy sayesinde kendi ayakları üzerinde durabilecek olgunluğa ulaşmıştır. İzmirli’nin deyimiyle, “geçmiş peygamberlerin zamanında insanlar umumî hayata nispetle çocukluk devresinde idi. Zaman geçti insanlar çocukluk devrinden kurtuldu, olgunluk devrine erdi. Ebedî bir dine tabiî meyil hâsıl oldu.” 57
    Peygamberler vasıtasıyla çeşitli zamanlarda bildirilen dinin bir ve aynı olması, zorunlu olarak, kaynaklarının ve konularının da bir ve aynı olmasını gerektirir58. Dinin, kaynak ve konu birliği Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir; “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: Benden başka Tanrı yoktur. O halde bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım.”59
    O halde, dinin kaynağını vahiy, konusunu ise tevhid inancı oluşturmaktadır. Vahye dayalı bütün dinlerin temelini teşkil eden ve mutlak kudret sahibi bir varlığa teslimiyette kendini gösteren zihinsel bir olgunluk seviyesini ifade eden Tevhid, her şeyin yaratıcısı olan Allah’ın birliğine iman etmek, yeryüzünde ondan başka tapılacak, yardım istenecek ve boyun eğilecek otorite tanımamak, Allah’a verdiğimiz her türlü üstün niteliği ve ona gösterdiğimiz bağlılığı, onun dışındakilere de yönlendirme durumunun adı olan şirkin zihinlerden temizlenmesi demektir60.
    Birçok Tanrıya inanmanın getirdiği zihinsel parçalanmalardan ve bağımlılık duygusundan insanı kurtaran tevhid inancının en önemli özelliği, insanı özgür kılmasıdır. İnsanlık için en büyük kazanım olan tevhid ilkesi sayesinde, insanın iradesini sınırlayacak hiçbir otorite söz konusu olamaz. Denilebilir ki, tevhid, insan hürriyetinin teminatıdır ve dini Allah’a has kılma, aynı zamanda insanı hür kılma anl***** gelmektedir. Yine bu sayede insanoğlunun yönelebileceği bütün aşırılıkların önüne geçilerek, hiçbir kimse ya da gücün Tanrı adına hüküm verme yetkisine sahip olmadığı dile getirilmektedir.
    3. KUR'AN AÇISINDAN DİNÎ ÇEŞİTLİLİĞİN ANLAMI
    Söz konusu kaynak birliğine rağmen dinlerdeki farklılık gerçeği kelâmî bir sorun61 olarak karşımızda durmaktadır. Peygamberin de zihnini oldukça meşgul eden, hatta onu üzen bu sorun Kur'an'da değişik yönleriyle ele alınmıştır. Yalnızca dinlerin birbirlerinden ayrılmış olması değil, aynı zamanda kendi içlerinde bölünmüş olmaları konusu da Kur'an'da ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir. Kur'an'ın ifadelerine göre, insanlık başlangıçta birlik içindeydi62. Fakat, daha sonra bu birlik bozuldu ve bölünmeler oldu. Bu birliğin bozulma sebebi ise, aynı ayetin devamında insanlar arasında meydana gelen kıskançlık olarak belirtilmektedir. Peygamberlere gönderilen vahyin insanlar arasında birliği sağlaması gerekirken tam tersine insanlar arasında bölünmelere sebep olması, Fazlurrahman'ın deyimiyle bölücü güç görevi yapması çetin bir kelamî problem olarak durmaktadır. Fazlurrahman'a göre, çelişki gibi gözüken bu durum ilahî bir sır olarak kalacaktır63. Kaldı ki, Allah dileseydi elbette insanlar bir tek yolda birleşip, uzlaşabilirlerdi64. Öyleyse, bu farklılığın sebebi yine bizzat dinin kurucusu, yani Allah’tır diyebiliriz.
    Fakat, Kur'an'da, Fazlurrahman'ın ilâhî bir sır olarak nitelediği bu sorunun çözümüne yardımcı olan, bu sırrın perdelerini aralayan bazı ifadelere de rastlamaktayız. Değişik din ve toplumların olmasındaki hikmet, bunların iyilikte ve ahlakta yarış etmesi65 olarak açıklanmaktadır. Bir anlamda, “Eğer rabbin dileseydi bütün insanları tek bir ümmet yapardı…” şeklindeki uyarı dinî kabul konusundaki bütün zorlama ve baskıların önüne geçmekte, imanı tercihe bırakmaktadır. Öyleyse, Allah katında en makbul iman şekli tercihe ve özgür iradeye dayalı imandır. Onun için Kur’an’da diğer din mensuplarının inançlarına saygı emredilmekte, din ve inanç özgürlüğü teminat altına alınmaktadır.
    Bu ilkeyi göz önünde bulunduran Müslüman topluluklar, diğer din mensuplarıyla barış içerinde bir arada yaşamışlar, onların manevi değerlerine saygı göstermişlerdir. Bu ilke sayesinde, İslâm tarihinin hiçbir döneminde, özellikle de Ehl-i Kitab’ın din değiştirmesi için hiçbir zorlama yapılmamıştır66.
    Aynı ayetin devamındaki, "Ama onlar, ihtilaf yapmakta devam ederler" şeklindeki ifade ise, kanaatimizce, insanın yapısına vurgu yapmaktadır. Nitekim, insanoğlunun tarihî serüveni göz önünde bulundurulduğunda, yeni bir vahyin gelmesini sağlayan ortamı insanın hazırladığı ortaya çıkmaktadır. Başka bir ifadeyle, eğer insan fıtratını bozmasaydı vahyin yenilenmesine gerek kalmayacaktı. Ancak bu geri dönülmeyecek bir şekilde olmuş bitmiştir ve gerekli görülen durumlarda insan bozulmamış doğasına çağrılmıştır67. Bu açıdan insanın tarihi, bir anlamda dinlerin de tarihini oluşturmuştur. İnsanın bu tarihi serüveni, onun gelişme çizgisini de göstermektedir. İnsanoğlunun ilahî emirleri algılama ve uygulamada ortaya koyduğu tutum farklı şeriatler ve dinler olarak karşımıza çıkmıştır.
    Daha önce bahsettiğimiz, İslam, hak din, fıtrat dini, dini Allah'a has kılma, hanif dini ve din-i kayyim gibi ifadelerin yanında, Kur'an'da dinle ilgili olarak kullanılan ve dinin anlam alanını doğrudan ilgilendiren ümmet, millet, şeriat ve minhac gibi kavramlar da sözü edilen problemin çözümüne yardımcı olabilecek nitelikte kavramlar olarak göze çarpmaktadır.
    Ümm ya da emm kökünden geldiği kabul edilen Ümmet, insanlar, hayvanlar vs den oluşan sınıf veya cemaat anl***** gelmektedir. Dayandığı köke göre, bir önder ve arkasından gidenler ya da bir hedef ve gaye etrafında toplananları ifade etmektedir68. Bu maksat da bir din, bir yaşam biçimi, belirli bir zaman dilimi veya mekân olabilir69. Ümmet veya ümem, Kur'ânî kullanımı anlamında, dinî, ahlâkî, sosyal ve politik bir topluluğu oluşturan halkı ifade ettiği gibi, bir halk, bir millet, bir kültür ve bir medeniyeti de akla getirir. Fakat bütün bu insan topluluklarının her biri temeli tek bir dinî-ahlâkî kanun veya değerler sistemine bağlı olma görüşünde buluşur70.
    Öteki dinî gelenekleri ifade eden bu kavramla ilgili olarak en önemli tartışma konusu, insanların tek bir ümmet olduğunu ifade eden ayetler üzerinde odaklanmaktadır. Bu konuyla ilgili ayetlerin üç bağlamda kullanıldığını söyleyebiliriz; 1-Dinin kaynağına ve başlangıcına vurgu yapan ve insanların dünya sahnesine çıktıklarında tek bir ümmet olduklarını ifade eden ayetler. 2-Bütün peygamberlerin aynı mesajı getirdiklerine dikkat çeken ayetler72. 3-Dinde özgür seçimin ve tercihin esas olduğunu belirten ayetler ki, bu grup ayetlerde Allah'ın insanları tek bir ümmet yapmak istememesinden bahsedilir73.
    İnsanlığın tarihsel dinî tecrübesini özetleyen74 bu üç konumu şu şekilde ifade edebiliriz; Bütün insanlık başlangıçta tamamen Fıtrat Dini üzere tek bir dinî topluluktu. Allah, insanlığı bu şekilde tek bir dinî topluluk olarak tutabilirdi; ancak Allah, kullarına baskı yapmamayı, onları iradeleriyle özgür bırakmayı murad etti. Daha sonra Allah, insanlık fıtrat dinini uygulamada farklılaşmaya başlayınca, fıtrat dininin gerçek halini insanlara hatırlatmaları ve sapkınlıklarını düzeltmeleri için onlara peygamberler gönderdi75. Son olarak, "Bugün size dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm'ı seçtim"76 ifadesi ile Kur'an'ın süregelen menşei olan tarihî İslâm, fıtrat dininin son, somut ve evrensel şekli olarak ilan edildi. Böylece, Kur'an'a uyanlar ve hayatını onun düsturlarıyla ikame edenler örnek ümmet olarak nitelendirildi77.
    Bu noktada, son peygambere inanan insanlara atfen kullanılan ümmet kelimesi öteki kullanımlarından farklı bir anlam taşıyor görünmektedir. İlgili ayetlerde ümmet kelimesi, bir anlamda, herhangi bir toplumdan ziyade, nitelikli bir toplumu ifade eden, Medine'de kurulan topluluğa gönderme yapmaktadır. Bu ümmeti diğerlerinden ayıran iki özellik ise; onun en hayırlı78, itidalli ve dengeli ümmet79 olmasıdır. Söz konusu ayetler Yahudi ve Hıristiyanların aşırılıklarından bahseden ayetlerden sonra gelmektedir. Bu bağlamda, bu ümmeti diğerlerinden ayıran özellik, onların Yahudi ve Hıristiyanların eleştirilen aşırılıklarından uzak kalmaları, Yahudi ve Hıristiyanların düştüğü yanlışlara düşmemeleridir80. Dinî çeşitliliği ifade etmek için kullanılan bir diğer kavram olan Millet kelimesi, bütün müştaklarıyla birlikte Kur'an'da, el-milletü'l-âhira, millete kavmin, milletiküm, milletünâ, milletühum ve milletü İbrahim şeklinde, hepsi de tamlama olarak on beş yerde geçmektedir81. Bunlardan, millet-i İbrahim dışındaki tamlamalar beşerî oluşumları anlatmakta olup Mekke döneminde inmiştir82. Bu anlamda, millet kelimesi farklı insan topluluklarıyla ilişkili olarak kullanıldığında dine göre ümmete daha yakın bir anlamı ifade ederken, İbrahim ile ilişkilendirildiği yerlerde ümmete göre dine daha yakın bir anlamı çağrıştırmaktadır83.
    Ancak, Mutlak Din'in Kur'an'da sadece Allah'a nispet edilmesi, peygamberler dâhil hiç kimseye nispet edilmemiş olması84 millet kelimesinin değişken din tanımlaması içinde yer alması gerektiği yönündeki kanaati güçlendirmektedir. Zira, ed-din mutlaklığı ifade ettiğinden millet kavramından daha genel, kesin ve hakikati ifade edicidir. Nitekim Hz. İbrahim çocuklarına milleti değil de dini tavsiye etmektedir85. Kaldı ki, millet'e din, hele de mutlak din anlamı verilmesi durumunda, dinin Allah'tan başkasına izafe edilemeyeceğine dair hüküm anlamını yitirecektir. O halde, Kur'an bütünlüğü içerisinde millet kavramının, vahiyle gelmiş olsa da insan tarafından yaşam biçimi haline getirilmiş ilkeler ve umdeler bütününü ifade ettiğini söyleyebiliriz. Dolayısıyla, Kur'an'da millet kavramının İbrahim'e izafe edilmesini politik bir tavır olarak görebiliriz. Çünkü, Kur'an vahyi boyunca sık sık tekrar edilen İbrahim'in yoluna davet ile hem müşrik Araplara hem de Yahudi ve Hıristiyanlara bir uzlaşma çağrısı yapılmaktadır. Bu sağlandığı takdirde onların gittiği yolun yanlışlığı tescil edilmiş olacaktır86. Zira, millet-i İbrahim terkibinin geçtiği yerlerde tevhide vurgu göze çarpmaktadır. Hanif İbrahim pasajlarının çoğunda tevhid ilkesinden uzaklaşan Yahudi ve Hıristiyanlar, putperestliği benimseyen müşrikler ve dolaylı olarak da diğer milletlere ihtar söz konusudur. Bu anlamda millet kelimesinin beşerî oluşumlara işaret etmek üzere kullanıldığına şahit olmaktayız. 2.Bakara 120. ayette, açık bir şekilde Yahudi ve Hıristiyanların hevaları anlamında kullanılan milletuhum terkibi, bu kavramın beşerî oluşumlara işaret ettiğini gösteren bir örnektir; "Sen onların yoluna tabi olmadıkça Yahudi ve Hıristiyanlar senden razı olmayacaktır."
    O halde millet, insanların kendilerine göre doğru olduğunu kabul ettikleri ve umde haline getirdikleri şeylerdir. Başka bir tanımla millet; "İnsanların kendisiyle Allah'a yakın olabilmeleri için peygamber aracılığı ile bildirdiği şeylerin ismidir."87 Dolayısıyla, din ile birebir örtüşmeyen kelimenin şeriat kavramıyla daha yakın bir ilişkisi olduğunu söyleyebiliriz88.
    Dinin anlam alanıyla ilgili bir diğer kavram da şeriattir. Şeriat ve şir'at, açıklamak, tavzih etmek, izhar etmek anl***** gelen şerea fiilinden türetilmiş masdar isimlerdir. Şeriat, insanların ve hayvanların su içmek için gittikleri yol, suya giden yol, suyolu ve açık geniş yol anl***** gelirken, şir'at, yol, âdet ve misal anlamlarına gelmektedir89.
    Kur'an'da bu kelimeler, dördü konumuzla ilgili olmak üzere, beş kez kullanılmaktadır. Bu kelimeler Kur'an'da, iki kez fiil90, iki kez de isim91 olmak üzere, istiare yoluyla dinî bağlamda kullanılmışlardır. "Buradaki istiarenin suyun kaynağına değil de kaynağa giden yola yapılması dikkat çekicidir. Dinî anlamda bunun anlamı şudur: Şeriat, ed-din'den tarihin herhangi bir anında, bir topluma bir peygamber aracılığıyla açılan yoldur; yani şeriat, din değil tedeyyündür. Lügat anlamında şeriat, canlıları hayat kaynağı suya götürürken, dinî anlamda şeriat insanları ilâhî hakikate bağlamaktadır."92
    Kur'an açısından, bütün peygamberler muhtelif dinlere değil, aynı dine mensuptular. Peygamberler kendisinden önce gelmiş peygamberin dinini terk etmeyi emretmediği halde, önceki peygamberin şeriatına uymayı yasaklayabiliyordu. Zira, peygamberlerin dini bir olduğu halde şeriatleri farklıdır. Allah'ın dininin bir olduğu, buna karşın şeriatlerinin farklı olduğu Kur'an'ın vurguladığı hususlardan biridir. Nitekim Allah, bir taraftan; "Sizin için bir şeriat bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı"93 derken, diğer taraftan, bütün peygamberlere kendisinden başka ilah olmadığının ve sadece kendisine ibadet edilmesinin vahyedildiğini94 söylemektedir. O halde din değiştirilemez. Nitekim din, tebdîl, tağyîr ve tahvil edilmemiştir. Şeriatler ise tebdîl ve tağyîr edilmiştir. Zira bir takım şeyler bazı insanlar için helal iken, Allah onları diğer insanlara haram kılmıştır. Bu da şeriatlerin çok ve muhtelif olduğunu göstermektedir95.
    Öyleyse, şeriat, ed-Din'in kurumsal hale gelmesi, hukuk ve siyasete girmesi, toplum teorisi haline gelmesidir. Şeriat, vahiy/kitap ve peygamber aracılığı ile indiği toplumun somut sorunlarını evrensel ed-Din açısından çözer. Fakat şeriatın değişik olması, çözümün de zamana, mekana, toplumsal yapıya, kavimlerin etnik, antropolojik, demografik, ekolojik ve sosyolojik yapısına uygun olmasını gerektirmektedir. Hırsızlık, adam öldürme ve zinanın ahlaksızlık olarak nitelenmesi ve bunların engellenmesi, cezalandırılması gerektiği din, fakat, bu suçlara, yukarıdaki durumlara göre hangi cezaların terettüp ettiği şeraittir96. Mesela, Eski Ahit'te, merhamet yahut cezalandırmama bir ahlâkî davranış ve erdem değil, zayıflık belirtisi olarak algılanırken, Kur'an'da, suçlu bile olsa, bağışlamanın imkânından bahsedilmektedir. Bu durumda, şeraitlerin değişik olması, toplumların somut bir anlayıştan soyuta doğru bir evrim geçirdiğinin de ifadesidir97.

    DEVAM EDECEK!

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    Selam!

    DEVAM.

    1. İSLÂM’IN KARŞILAŞTIĞI HIRİSTİYANLIK
    İslâm Hicaz bölgesinde yayılmaya başladığında, Hıristiyanlık altı asırlık bir süreci geride bırakmıştı. Bu altı asırlık süre zarfında beş ekümenik konsilini98 gerçekleştirmiş olan Hıristiyanlık, bir devlet dini olmuş ve dayandığı doktriner esaslarını neredeyse tamamlamıştı. Fakat, başta Hz. İsa’nın tabiatı olmak üzere birçok tartışmalı konu kilise bünyesinde büyük ölçüde kopmalara neden olmuştu99.
    Asırlardır kiliseyi meşgul eden ve pek çok konsilin toplanmasına sebep olan İsa'nın tabiatı üzerindeki tartışmalar, Hıristiyanlığın ne Hz. İsa ne de onun havarileri zamanındaki durumunu koruyamamış olduğunu göstermektedir100. Nitekim, başlangıçta Allah'ın Oğlu ve Allah'ın kelimesi gibi tabirlerin anlaşılması ile ilgili sorunlar yaşanmıyordu101.
    I. yüzyılın sonlarına doğru putperestlerin ve gnostik din izleyicilerinin Hıristiyanlığa girmeleri, Hıristiyanlığın yorumlanmasında ve yeni anlamlar kazanmasında önemli bir rol oynamaya başladı. Bunlar, eski dinleriyle ilgili bazı düşüncelerini yeni dinlerine taşıyor ve yeni dinin pek çok noktalarını eski din ve kültürlerinin etkisinde yorumluyorlardı. Hıristiyan cemaatinin putperest bir ortamda çeşitli inanç ve felsefî akımlarla iç içe yaşaması Pavlus102'un teolojisinin daha da gelişmesine imkân sağlıyordu103.
    Yahudiliğin monoteizmini alarak ona Grek paganizmini ekleyen ve böylece eklektik bir teori geliştiren Pavlus, aslî günah, çarmıha gerilme ve yeniden dirilme unsurlarını söz konusu teorisinin üçayağı yaparak sentetik bir teolojik sistem geliştirdi. Buna bağlı olarak da üçlü tanrı anlayışının temellerini attı. Bundan sonra Hıristiyanlık, bir eşittir üç gibi matematiksel anlamsızlık, tarihsel yanlışlık ve psikolojik izlenimlerden müteşekkil olacaktı104.
    Bunun yanında, II. yüzyılda Hıristiyanlık dinî çevresinin bir başka kültürel ortamla, Yunan felsefesiyle, karşılaşmasından sonra İncil'deki tabirlerin anlaşılmasında da farklılaşmalar görülmeye başladı. Sınırlama ve inceleme özellikleriyle tanınan Yunan felsefesinin etkisiyle Hıristiyan din adamları İncil'deki tabirlerin anlamını sorgulamaya girişti. "Kendisiyle herhangi bir şey kastedilen bir anlamın ona tamamen aykırı olan bir anlamla ifade edilmesi nasıl doğru olabilir?" gibi ve benzeri soruların gündeme gelmesiyle ve bu sorulara verilen cevaplardan Hıristiyan Felsefesi veya Felsefîleşmiş Hıristiyanlık105 ortaya çıktı.
    Yukarıda sözü edilen tesirlerle ortaya çıkan, Oğul'un hem şahsiyet yönünden Baba'dan bağımsız oluşu, hem de gerçek Tanrılığı ve Baba'ya denkliği şeklindeki birbirine tamamen zıt görüşler, kristolojik tartışmaların daha da alevlenmesine ve Apolojistleri106 görüşlerini kabul ettirmek için daha sağlam kanıtlar aramaya yöneltti. Bu sırada yayılan Yeni Eflatunculuk ilkelerine sarılan Origen (185–254), Plotinus'un güneş kuramını107 temel alarak, Baba'nın kendi kelamı ile ilişkisini açıklamaya çalıştı108.
    II. yüzyılın başlarından IV. yüzyıla kadar kavramları ve dinî nassları te'vil etme metodunda Yunan felsefesinden etkilenen Hıristiyanlık, IV. yüzyılın sonlarından itibaren Johanna Philoponus (Yahya en-Nahvî) ve İskenderiyeli Stephanos gibi İskenderiye Okulu mensuplarınca doğrudan Yunan felsefesi üzerinde oluşturulmaya başladı109.
    Nassa dayalı, yani felsefeleşmemiş ve Yunan felsefesinden etkilenmemiş Hıristiyanlık, Emevî ve Abbasîler döneminde, Necran ve Tağleb ehlinden olan Arap asıllı Hıristiyanlar ve onlardan Müslüman olanlar aracılığıyla karşılıklı konuşma ve sohbet yoluyla Müslümanlara kadar ulaştı. İkinci türdeki, yani felsefeleşmiş ve şerhedilmiş Hıristiyanlığı Müslümanlara ulaştıranlar ise Nesturîler ve Yakubîler olmuştu110.
    İlk dönemlerde ortaya çıkan söz konusu teolojik tartışmalar küçük çaptaki sinodlarla çözülmeye çalışılırken, IV. yüzyılın ilk yarısından itibaren çözüm şeklinin değişmeye başladığına şahit olmaktayız. İlk dönemlerdeki teolojik tartışmalar devleti değil kiliseyi ilgilendirirken, Konstantin döneminde Hıristiyanlığın resmen kabulünden sonra kilisenin artık devletin resmî bir kurumu ve ayrılmaz bir parçası haline getirilmesi kilise üzerinde devletin denetimini de beraberinde getirmişti. "Devletin birliğini sarsacak kadar genişleyen kilise içindeki kristolojik tartışmalara devletin bir çözüm bulması ve bunları kendi devlet politikası lehinde sonuçlandırması kaçınılmazdı. İşte bu amaçla Bizans imparatorları tarafından sık sık toplanan konsillerin ilki ve en önemlilerinden biri 325'teki İznik Konsili'dir."111
    Bu dönemde, Pavlusçu Hıristiyanlığa karşı çıkan Hıristiyan fikir akımlarının en önemlilerinden biri olan Arianism, Hıristiyan birliğini tehdit eden112 bir hareket olarak görülmüştür. Üçüncü asrın ikinci yarısında Libya'da doğan, daha sonra İskenderiye piskoposu olan Arius (280-336), 318 yılında bir tartışma esnasında doktrininin temellerini ortaya koymuştu. Arius'un Pavlusçu Hıristiyanlığın özellikle İsa'nın tabiatı konusundaki görüşlerine itirazları ile Müslüman düşünürlerin bu konudaki itiraz noktaları arasında önemli benzerlikler söz konusudur. Arius'a göre, Allah yaratılmamıştır, doğmamıştır, başlangıcı yoktur. Oğul Baba'dan çıkmamıştır ve Baba ile karışmamıştır. Çünkü, aksi düşünüldüğünde Baba birleşmiş, bölünebilir ve değişken bir varlık olur. Baba'nın Oğul'u meydana getirdiği kabul edilirse, Oğul'un varlığının bir başlangıcının da olduğu kabul edilmelidir. O halde, hulûl etmiş olan Kelime ebedî değildir. Ne eşitlikte ne de cevher bakımından Oğul'un Baba gibi olmadığını söyleyen Arius, teslisin üç uknumu ihtiva ettiğini kabul etmesine karşın, uknumların farklı ve ayrı cevherler olduğunu, tabiatlarının de ayrı olduğunu iddia etmektedir113. Nihayet, Hıristiyanlık için tehlikeli bir akım olarak görülen Arianizm, 325 yılında toplanan ilk genel konsilde Hıristiyanlıktan aforoz edilmiştir.
    Kendi içindeki bütün bu tartışmalara rağmen, Hz. İsa’dan kısa bir süre sonra Filistin toprakları dışındaki yayılmasını sürdüren Hıristiyanlık, Arap yarımadasında da yayılma imkânı bulmuştu114. Yani İslâm’dan önce, sayıları az da olsa, Arap yarımadasında Hıristiyanlar mevcuttu. Mekke döneminde Hıristiyanlardan bahsediliyor olması, İslam’ın zuhuru sırasında bu bölgede Hıristiyanların varlığını göstermektedir. Burada ilk akla gelen isim, İbrânice bilen, Tevrat ve İncil’e vakıf olan bilge kişi Varaka b. Nevfel’dir115. Bilindiği gibi, Varaka b. Nevfel, peygamberliğinin ilk başlarında Hz. Muhammed’e gelen vahyin Musa’nın namusunabenzediğini söyleyerek
    Hıristiyanlığın Arap yarımadasına giriş tarihi hakkında kesin bir bilgiye sahip olmamakla birlikte, çok erken devirlerde bu yarımadada küçük de olsa Hıristiyan toplulukların bulunduğunu söyleyebiliriz117. Bununla birlikte, Hıristiyanlık Araplar arasında geniş halk kitleleri tarafından kabul görmemiştir. Misyon dini olan Hıristiyanlığın bu bölgede yayılma imkânı bulamamasının temel sebeplerinden biri, Arapların putperestliği milli bir din olarak benimsemeleri, bir diğeri de hürriyetlerine bağlı oluşlarının tabii sonucu olarak yabancı dinlere iltifat etmeyişleridir118. Ayrıca, Hıristiyanların Kâbe’yi yıkma teşebbüsleri de Kâbe’ye gönülden bağlı olan Araplar tarafından iyi karşılanmamış, dolayısıyla da Hıristiyanlık Araplar arasında fazlaca kabul görmemiştir.119.
    Hıristiyanlığın Araplar arasında fazlaca rağbet görmemesi, daha önce de belirtildiği gibi, bu bölgede hiç hıristiyanın olmadığı anl***** gelmez. Tağlib, Gassan ve Kudaa, Eyle, Dumetü'l-Cendel ve Tayy kabilelerinin yaşadığı bölgeler İslâm'ın zuhurundan önce Hıristiyan topluluklarının bulunduğu belli başlı merkezler olarak göze çarpmaktadır120. Bunun yanında yarımadanın güneyinde de Necranlılar bulunuyordu. Bu belli başlı merkezlerin yanında Mekke'de köle, tüccar veya misyoner olarak yaşayan Hıristiyanlardan, Mekke'ye bilhassa dil yönünden tesiri olan Ebahiş kabilesinin arasında bulunan Hıristiyan topluluğundan ve Hîre Hıristiyanlarından da bahsedilmektedir121.
    Arap Yarımadasındaki bu Hıristiyan gruplarının ise itikâdî bir birlikteliğinden söz etmek mümkün değildir. İslâm'ın zuhuru anında bilhassa Hîre ve Güney Arabistan'da Nestûrî fırkasının, Gassan ve Şam civarında Yakubîlerin, diğer bölgelerde ise Melkitlerin yaygın olduğu görülmektedir. Bölgede en yaygın olan Hıristiyan fırkası ise Nesturîlerdir122. Hıristiyanlara karşı yazılmış ilk reddiyelerde de bu üç Hıristiyan fırkasının muhatap alınmış olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla, kısaca da olsa, bu üç Hıristiyan mezhebinin görüşlerinin hatırlatılmasının faydalı olacağını düşünmekteyiz.
    1.1. Nesturîler
    Nesturîlik, İsa'da ilâhî ve insanî olmak üzere iki ayrı şahsiyetin yan yana, birbirine karışmaksızın varlığını sürdürdüğü görüşüne dayalı Diyofizit akideyi savunan İstanbul Patriği Nestorius (ö. M. 450) taraftarlarının oluşturduğu kristolojik cereyanlardan biridir. Antakya İlahiyat Okulunun teolojik görüşlerinden kaynaklanan123 Nesturî hareketi, teslisin ikinci uknumuna bağlı bir hareket olarak görülür124.
    Arius'un da öğrenim gördüğü125 Antakya İlahiyat Okulunun en büyük özelliği, İskenderiye İlâhiyat Okulu'na rakip bir konumda bulunmasıdır. İskenderiye Okulu Yeni Eflatuncu felsefenin temelleri üzerine bina edilmişken, Antakya Okulu eski Grek tesiriyle Aristo mantık ve felsefesinin temelleri üzerine kurulmuştu. Yine, Kitab-ı Mukaddes yorumunda kinayeli, simgesel ve mecazî anlatımı öne çıkaran İskenderiye Okulu'na karşılık Antakya Okulu literalizm ve tarihsel yorumu tercih etmektedir126. Bu bakış açılarıyla İsa'nın tabiatı problemini ele alan ve iki ayrı Helenistik temayülün tesiri altında gelişen İskenderiye ve Antakya Okulları, İsa'nın tabiatına ilişkin olarak iki ayrı görüşün temsilcileri olmuşlardır. Bu iki ayrı tesirle İskenderiye Okulu İsa'nın şahsiyetindeki birlik üzerinde durup, iki tabiatın ayrılığını inkar ederken, Antakya Okulu, İsa'nın tabiatındaki ayrılık üzerinde ısrar etmiş ve İsa'nın şahsiyeti ile kelimenin ayrılığını ispata yönelmiştir. Bu iki karşı temayülden, Doğu'nun iki büyük itizali doğmuştur; Monophisism ve Nestorianizm127.
    Nestorianizm hareketinin öncüsü olan Nestorius'a göre; İsa, içinde Allah'ın kelimesinin bulunduğu bir insandan başka bir şey değildir. İsa, insan Allah değil, sadece Allah taşıyıcısıdır. İsa, iki ayrı uknumdan oluşmuştur. Bu uknumlardan biri ilâhî diğeri de insanîdir. Fakat bu durum İsa'nın ulûhiyetine zarar vermez. Çünkü ona göre İsa, beşerî tabitıyla tam bir insan, ilâhî tabiatıyla da tam bir ilahtır. Bu iki tabiat İsa'da müstakil olarak mevcuttur. Ona göre, doğduğu zaman sadece bir insan olan İsa, kelime yani logos'un insan bedenine girmesiyle Allah olmuştur. Dolayısıyla Meryem İsa'nın insaniyetinin annesidir, ilâhî tabiatının değil. Bu bakımdan Meryem "Tanrı'nın Annesi" anlamında "theotokos" olarak nitelendirilemez; o sadece İsa'nın annesidir (Christokos). Meryem kendinden daha önce olan bir şeyi doğuramaz. O, bu haliyle sadece bir insan annesidir (Anthropotokos). Beden ancak bir beden doğurur. Allah bir kadından doğmuş olamaz128.
    Nestorius, III. genel konsil olan Efes Konsili (431) 'nde aforoz edilmiş ve önce Antakya'da bir manastıra, sonra da Mısır'a sürülmüş, uzun bir sürgün hayatından sonra 451 yılında Panapolis (Ahmin)'de ölmüştür129. Onun ölümünden sonra Edesa (Urfa)'ya sığınan Nestorius taraftarları, öğretilerini açtıkları bir okulda devam ettirmişlerdir. Bu okulun da kapatılmasından sonra İran'a iltica eden Nestorius hareketi Nusaybin'de de bir okul açmıştır. Politik nedenlerle İran'da hüsnü kabul gören Nesturilik kısa zamanda gelişmiş, misyonerleri sayesinde bütün Orta Asya'yı, Arabistan'ı ve Hindistan'ı propaganda sahası seçmiştir130.
    Bu yolla Arabistan'a giren Nesturîlik çalışmamız açısından da ayrı bir öneme sahiptir. İlk olarak, teolojik ihtilafların yaşandığı bir ortamda Aristo ve Yeni Eflatuncu felsefe Nesturîler için hayatî bir öneme sahipti ve bu nedenle mevcut teolojik ve felsefî malzemenin çoğu Süryaniceye çevriliyordu131. Bu eserleri Yunancadan Süryaniceye çevirmekle Nesturîler, Müslümanların bunları Arapçaya çevirmesine, dolayısıyla da Helenistik felsefeyle tanışmalarına zemin hazırlamaktaydılar132.
    İkinci olarak ise, ilk dönem Müslüman-Hıristiyan teolojik ilişkilerinde, Nesturîliğin doğruya en yakın hizip olarak görüldüğü yönündeki bazı ifadelere rastlanmasıdır. Haşimî ile Kindî arasındaki mektuplaşmada Haşimî, Kur'an'daki; "…Mü'minlere en yakın ve sevecen olanların "biz Hıristiyanlarız" diyenlerden bulursun…"133 ayetinden hareketle, doğruya en yakın grup olan Hıristiyanların Nesturîler olduğunu söylemektedir134. Buna karşın Haşimî'nin muhatabı olan Kindî, Kur'an'ın söz konusu ifadelerini, Hz. Muhammed'in Nesturî bir Hıristiyandan etkilendiği yönündeki iddiasına dayanak yapmaktadır135.


    DEVAM EDECEK

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Yakubîler

    Selam!

    DEVAM.


    1.2. Monofizit Süryâniler (Yakubîler)
    Nestorios'un görüşlerini reddeden I. Efes Konsili, Nesturîliğin tam tersi bir istikamette inkişâf eden yeni bir akımın ortaya çıkmasına zemin hazırladı. İznik ve İstanbul konsillerinde kabul edilen, İsa Mesih'in Baba ile aynı özden olduğu görüşü bu konsilde onaylanarak, birleşmeden sonra İsa Mesih'te tek tabiat ve tek uknumun var olduğu kararı alındı. İsa'nın Tanrı olduğu ve sadece ilâhî tabiat taşıdığı inancıyla, İsa'nın beşerî yanını yok eden ve onu tamamen tanrılaştıran bu görüş, Antakya ve İstanbul kilisesi dışında, başta İskenderiye ve Roma olmak üzere konsile katılan piskoposlar tarafından imzalandı. Ayrıca bu konsilde, Meryem'e resmen "Tanrı'nın Anası" ünvanı verilerek, ona "İnsan Annesi" diyenler küfürle suçlandı136.
    Hz. İsa'da olduğu kabul edilen ilâhî tabiatın, beşerî tabiata galebe çaldığı ve beşerî tabiatın ilâhî tabiat içinde kaybolduğu görüşünü savunan Monofizit hareket, Dioskorus ve Eutyces zamanında çok büyük ilerlemeler kaydetse de 451 Kadıköy Konsili'nde aforoz edilmiş ve buna bağlı olarak monofizit bir kopma yaşanmıştır. Bu kopma neticesinde Antakya Süryâni Kilisesi, Mısır Kıptî Kilisesi ve Ermeni Kilisesi gibi bağımsız ve özerk kiliseler ortaya çıkmıştır. İsa'da ilâhî ve beşerî tabiatın birleşerek tek tabiat olduğunu savunan ve diğer kiliselerden bu noktada ayrılan monofizit kiliselerden Antakya Süryâni Kilisesi çalışmamız açısından önemlidir. Daha sonra Yakubîler olarak isimlendirilen137 Antakya Süryâni topluluğunun görüşleri erken döeneme ait reddiyelerde ayrıntılı olarak ele alınmış ve ciddî şekilde eleştirilmiştir. Bunun yanında, Yakubîlerin inanç esaslarının, Hıristiyanlığa karşı yazılan reddiyelerden önce, Kur'an'da eleştiri konusu yapıldığı da iddia edilmiştir. Şehristânî, Yakubîlerin inanç esaslarını özetlerken, "Şüphesiz Meryemoğlu İsa Allah'tır diyenler kâfir olmuşlardır…" ayetinin "Kelime ete kana dönüşmüş, böylece Tanrı bizzat Mesih olmuştur" şeklindeki Yakubîlerin görüşlerinin eleştirisi olduğunu söylemektedir138.
    1.3. Melkitler
    Melkit Hıristiyanlığı, 451 Kadıköy Konsili'nde kabul edilen iman ilkelerine bağlı kalan Roma Hıristiyanlığına hasımları tarafından verilen bir isimdir. Reddiyelerde, Melkaiyye, Melikiyye, Milkaniyye şeklinde de bahsedilmiş olan Melkitlerin doktrinlerinin iman esasları 451 Kadıköy Konsili'nin iman formülünde şu şekilde özetlenmektedir:
    "Biz, Rabbimiz İsa Mesih'in ulûhiyette tam, insaniyette tam olduğuna, onun hakiki Allah ve hakiki insan olduğuna, onun düşünen bir ruh ve vücuttan meydana geldiğine, ulûhiyette Baba ile aynı cevherden, insaniyette bizimle aynı cevherden olduğuna, günah hariç bize benzediğine, ulûhiyete göre asırlar öncesi Baba'dan doğduğuna, insaniyete göre bizim selametimiz için son zamanlarda doğduğuna, Allah'ın annesi bakire Meryem'den doğduğuna inanırız. İki tabiatlı biricik oğuldur. Bu iki tabiat karışmamıştır, birbirine dönüşmemiştir. Bölünemez, ayrılamaz. Zira, birleşme, tabiatların ayrılığını ortadan kaldırmamıştır. Tabiatlardan her biri kendi özel varlığını korumuştur."139
    Melkitlerin yukarıda özetlenen inanç esasları erken döneme ait reddiyelerde müstakil olarak ele alınıp eleştiri konusu yapılmıştır. Aslında Melkitlerin söz konusu görüşlerinin ilk kez Kur'ân'da eleştirildiği de dile getirilmiştir. Şehristânî, "Andolsun ki, Allah üçün üçüncüdür diyenler kâfir olmuşlardır…" ayetinin muhataplarının Melkitler olduğunu iddia etmektedir140. Ancak, kanaatimizce, yukarıdaki ayette dile getirilen ve küfrü gerektiren bir ifade olarak algılanan, Allah üçün üçüncüdür şeklindeki inanç, Hıristiyanlığın genel anlayışını ifade etmektedir. Dolayısıyla, bu ayetin muhatabı yalnızca Melkitler değil genel anlamda Hıristiyanlık olmalıdır.

    2. KUR'AN PERSPEKTİFİNDEN HIRİSTİYANLAR VE HIRİSTİYANLIK
    İnsanlar farklı din ve mezheplere bağlı olsalar da kendi benimsedikleri yolun hak, diğerlerinin ise batıl olduğu konusunda aynı fikri paylaşmaktadırlar141. Dinler tarihi bilgilerine göre de, yegâne kurtuluş yolu olarak ortaya çıkan bütün dinler, kendinden önceki bütün dinî sistemleri lağv etmişler, sonrakileri ise eleştirel bir tarzda ele alıp reddetmişler ve kendi dinî elemanlarını savunmacı bir tarzda diğerlerinden üstün ve farklı tutarak kendilerine ait kurtuluş kutsalını geliştirmişlerdir142. Dolayısıyla, her din kendi teolojisini oluştururken şu veya bu şekilde, zorunlu olarak, ötekini de dikkate almaktadır. Fakat dinlerin ötekine ilgisi, genellikle onun geçersizliğini ya da tarihselliğini ortaya koymak suretiyle kendisinin doğruluğunu ispatlamak şeklinde olmaktadır. Tek ve biricik hakikat olma iddiası dinin mahiyetinin gereğidir. İzâfîlik bir çok yerde geçerli olsa da dinde asla söz konusu olamaz. Başka bir dinin de kurtarıcı olabileceğini düşünen insan için onu da tercih etmesinde hiçbir engel kalmamaktadır. Başka dinlerin de kurtarıcı ya da hakikat olduğunu öğreten bir dinin toplumda varlığını sürdürebilmesi hayli zor görünmektedir143.
    Semavî dinler söz konusu olduğunda ise, yukarıdaki anlayış geçerliliğini korumakla birlikte, bazı farkların olduğunu da söylemeliyiz. Şöyle ki; söz konusu dinler, aynı nebevî geleneği takip etmekte, Adem, İbrahim, Musa gibi karakterleri ortak bir dini unsur olarak kabul etmektedirler. Hıristiyanlık Yahudilikle ilgisini hiçbir zaman inkâr etmez. Dahası, Eski Ahit Hıristiyanlarca kabulü zorunlu bir metindir144. Hıristiyanlar, her ne kadar Yahudiliğin iptal edildiğini, Yahudiliğin seçilmişliğinin kiliseye geçtiğini iddia etse de, bilinen köken bağından dolayı,

    Tanrının evrensel kurtuluş planında onlara önemli bir rol vermektedir145. Son din İslâm ise, Yahudi ve Hıristiyanları Ehl-i Kitap olarak kabul etmekte, onları ortak oldukları bir kelimede birleşmeye davet etmektedir. Başka bir ifadeyle, Kur’an, bir taraftan Yahudi ve Hıristiyanları Ehl-i Kitap tamlamasıyla bir anlamda kendisinin selefi görürken, diğer taraftan da onların Allah tarafından gönderilen kitapları tahrif ederek doğru yoldan uzaklaştıklarını söylemektedir. Dolayısıyla İslâm, hem insanlığın son dini olması ve kendi anlayışı çerçevesinde bütün insanlığın dini haline gelmeyi hedeflemiş olması sebebiyle, hem de az önce değindiğimiz Ehl-i Kitapla olan halef-selef146, başka bir ifadeyle kalıtsal147 ilişkisi sebebiyle Yahudi ve Hıristiyanlarla diğerlerine göre daha yakın bir teolojik ilişki içerisinde görünmektedir.
    Bir anlamda, hem teolojik bir birlikteliği, hem de farklılığı ya da ayrışmayı içinde barındıran bu ilişki tarzı Müslüman düşünürler tarafından da fark edilmiş, bu yönüyle de Yahudilik ve Hıristiyanlık, Dinler Tarihinin konusu olmanın ötesinde, İslâm Kelamının da bir ilgi alanı olmuştur.
    Ötekinin azımsanmayacak ölçüde bulunduğu dinsel bir coğrafyaya evrensel değerler ihtiva ettiği iddiasıyla inmiş olan Kur’an’da birçok din adıyla birlikte zikredilmiş, Yahudi ve Hıristiyanlar ise Ehl-i Kitap özel statüsü içinde değerlendirilmiştir. Yine, İslâm’da bu iki dindeki birtakım inançların korunduğu, bu dinlerde olan pek çok inancın da eleştirildiği bir gerçektir148. Dolayısıyla, İslâm kendini tanımlarken özellikle bu dinlerin inanç sistemlerine sık sık atıfta bulunmaktadır.
    Kur’an’ın evrensellik ve biricik hakikat olma iddiasına karşın, bu durum, Tevrat ve İncil’in bir anlamda kısmî otoritesini kabul anl***** gelir mi? Böyle bir kabul söz konusu ise bunun teolojik olarak anlamı ve değeri nedir ve bu, İslam’ın evrenselliğini tartışma konusu haline getirir mi? Yine bu durumda bütün insanlığı İslâm’a davetin anlamı nedir? Ya da Ehl-i Kitap kavramının içi nasıl doldurulmalıdır


    DEVAM EDECEK
    Konu mopsy tarafından (07-08-2009 Saat 08:06 PM ) değiştirilmiştir.

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    2.1. "Ehl-i Kitap" Kavramının Anlam Alanı

    Kur’an, özellikle nazil olduğu coğrafya ve çevresinde daha önceden yaşanmış olaylar, topluluklar ve inançlar hakkında, kronolojik olmasa da öğretici amaçlarla bilgiler verir. Bu bağlamda, Adem ve Havva hikayeleri, Nuh Tufanı ve Yusuf Kıssası Kur’an coğrafyasının149 önemli olayları, Romalılar, Sabiîler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Cahilîler de topluluk ya da inançlarıdır150. Kur’an coğrafyasında yaşayan bu topluluklar da bağlı oldukları dinsel gelenek açısından ümmîler ve Kitap Ehli şeklinde ikiye ayrılmaktadır151. Bu ayırımda birinci gurubu politeizm ve paganizme dayalı geleneksel Arap dinine bağlı Arap halkı oluştururken152, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler153 diğer grubu oluşturmaktadır. Nitekim bu ayırımı

    Herhangi bir kutsal kitabın indiği çevre için “bir dinin ya da kutsal kitabın coğrafyası” adlandırması kullanılmaktadır. Bu bağlamda Kur’an’ın coğrafyasını bugünkü siyasi ve daha geniş anlamıyla Ortadoğu oluşturmaktadır. 152 Kur’an’da ümmî teriminin yer aldığı ifadeler dikkate alındığında, bu terimin kelimenin dar anlamıyla okuma yazma bilmeyen, cahil anlamından ziyade Hz. Muhammed’in muhataplarından Ehl-i Kitap kategorisinde olmayan ve geleneksel Arap inancını benimseyenlere vurgu yaptığı şeklindeki görüşün daha tutarlı olduğunu söyleyebiliriz; Kur’an’ın “kitap verilenlere ve ümmîlere de ki…”154 şeklindeki ifadesi de doğrulamaktadır155.

    İslâm öncesi Arap literatüründe Yahudi ve Hıristiyanları tanımlamak üzere özel bir deyim olarak kullanılan Ehl-i Kitap terimi156, Kur'an ve sünnette de bu anlam ve kullanımını korumuştur. Bu terim Mekke döneminden sonra ortaya çıkmış olmakla birlikte daha değişik bir şekli olan Ehl-i Zikr’e yani daha önceki vahiylerin bilgisine sahip olan kişilere işaret eden bir başka ibare Kur’an’da bulunmaktadır157. Kısacası, Kur’an, gerek Ehl-i Kitap terimini gerekse Ehl-i Zikr terimini vahiy yoluyla nazil olmuş Tevrat, Zebur ve İncil gibi kitapları bulunan Yahudi ve Hıristiyanları müşriklerden ayırt etmek için kullanmıştır158 denilebilir. Aşağıdaki ayetler bu görüşü teyit eder görünmektedir;
    “Kendilerine kitap verilenler, ancak o açık delil kendilerine geldikten sonra ayrılığa düştüler. Kitap Ehli ve müşriklerden İslâm’ı kabul etmeyen kâfirler ebedî olarak orada kalmak üzere cehenneme gireceklerdir. Onlar halkın en şerlileridir.”159

    “Allah katında hak din İslâm’dır. Kitap verilmiş olanlar, kendilerine ilim geldikten sonra, sırf aralarındaki kıskançlıktan dolayı, ihtilafa düştüler. Kim Allah’ın ayetlerini inkâr ederse, Allah hesabı çabuk görendir. Seninle münakaşaya kalkışanlara de ki; ‘Ben yüzümü İslâm ile tertemiz Allah’a tuttum, bana tâbi olanlar da’ Kendilerine kitap verilenlerle verilmeyen ümmîlere de ki; ‘Siz İslâm’ı kabul ettiniz mi? Eğer nizayı keser İslâm’a girerlerse doğru yolu tutmuşlardır. Yok, yüz çevirirlerse, sana da düşen ancak tebliğdir. Allah kullarını layıkıyla görmektedir.Gerek Mecusilerin gerekse Sabiîlerin161 en az Yahudi ve Hıristiyanlarınki kadar köklü bir dinî geleneğe sahip olmasına rağmen, Arapların, özellikle de Kur'an'ın, bu kavramı yalnızca iki din mensubuna has bir deyim olarak kullanması, Allah nezdindeki kutsal kitap ve risalet geleneğinin bunların tarihî geçmişiyle bir bütünlük arz ettiğini göstermektedir162 denilebilir.

    Allah’ı ilah ve yaratıcı bilme hususunda insanlığın tamamen kendi imkânlarıyla baş başa bırakılmadığını belirten, dini yalnızca Allah’a hasretsinler diye zaman zaman uyarıcılar gönderildiğini bildiren fıtrat dininin evrenselliği, İslâm’ın tarih anlayışıyla da teyit olunur163. Bu bakımdan İslâm, Allah’ın üstünlük ve birliğini tanımaya yetecek kadar akıl ve anlayış bahşettiği bütün Yahudi ve Hıristiyanların aynı zamanda peygamberlerle de uyarıldıklarını kabul etmektedir. Dolayısıyla, Yahudi ve Hıristiyanlar fıtrat diniyle tanışmış kimselerdir164 ve İslâm’ın kendini tanımlamasında, kısmen bu iki dine karşı takındığı tavır önemli bir yere sahip görünmektedir. Yahudi ve Hıristiyanların fıtrat diniyle tanışıklıkları, onların zihinsel altyapılarının tevhid ilkesini anlamaya diğer dinlerin mensuplarına göre daha yatkın olduğunu göstermektedir denilebilir. Zihinsel altyapılarının uygunluğundan dolayı Kur'an, Ehl-i Kitab'a ortak bir noktada buluşmayı teklif eder165. Aynı teklifin müşriklere yapılmamış olması, onların böyle bir gerçekliği kabul edebilecek zihinsel altyapıdan yoksunlukları sebebiyledir şeklinde yorumlanabilir166.

    Buna yanında, Kur’an-ı Kerim’de her bir millete kendi diliyle hitap eden peygamberlerin gönderildiğinden167, Allah tarafından gönderilen bu peygamberlerin aynı mesajı insanlara ulaştırmakla görevli olduklarından168 bahsediliyor olmasına rağmen, bu iki din dışındaki dinlerin neden Ehl-i Kitap kavr***** dahil edilmediği, Kur'an açısından bunun ne gibi bir anlam ifade ettiği gibi soruları gündeme getirmektedir. Nitekim, Hz. İsa ve diğer peygamberlerin gelecekte gönderilecek bir elçinin gelişini haber verdikleri gibi, Zerdüşt'ün de kendisine benzer birinin geleceğini haber verdiği iddia edilmekte, adı âlemler için rahmet anl***** gelen Soaşyant olan bu kişinin en önemli özelliğinin Astuat Erata, yani övülen, rahmet, tüm halkları tutan, bir araya getiren ve rehber olan hayırlı kişi olduğu iddia edilmektedir169. Yine, Hindu ve Budist kutsal metinlerinde de Hz. Muhammed'in geleceğini haber veren müjdelerin bulunduğu iddia edilmekte, bu iddia kutsal metinlerden desteklenmeye çalışılmaktadır170.

    Bu tür iddialara temkinli yaklaşmak gerektiğini belirtmekle birlikte, sadece Yahudi ve Hıristiyanları Ehl-i Kitap kaps***** alıp, diğer din ve inançları bu kavramın dışında tutmayı nasıl bir anlam çerçevisine oturtmak gerketiğini de sormak zorundayız. Fakat bu özel bir çalışmayı gerektirmektedir. Bununla birlikte, Kur’an’daki dinî gruplara ilişkin sınıflandırmanın o coğrafyada mevcut olan iki grubu birbirinden ayırmak için yapılmış olması ihtimali de göz önünde bulundurulmalıdır.
    Izutsu’nun aşağıdaki değerlendirmeleri, bu hususla ilgili farklı bir bakış açısını ortaya koyması bakımından zikredilmeye değer görünmektedir. Izutsı'ya göre, İslâm gelmezden önceki Araplara, yani kendilerine kitap verilmemiş olanlara, ümmiyyûn denilmesi henüz onların kâfir sıfatını almadıkları anl***** gelir. "Çünkü, Allah’ın muhteşem ayetlerine bakıp ibret almaya davet eden emirler, ikazlar henüz gelmemiştir. Kâfirler onlardır ki, bile bile Allah’ın emrine karşı çıkar, vahiy gerçeği kendilerine açıkladıktan sonra ona karşı gelirler."171
    Yine, Kur’an, resullere verilen mesajlara genellikle kitaplar yani kutsal metinler diye atıfta bulunur. Bu bakımdan bir resulün izinden gidenlere Ehl-i Kitap demek mümkün hale gelmektedir. Ancak, bu ifadenin kullanıldığı ayetlerin çoğunda
    169 Yine Zend Avesta'nın ilk kısmı olan Vendidad'da ve aynı kitabın ikinci kısmı Yashts'ta Zerdüşt şöyle demektedir: "Bir kadın Kasava Gölü'nde yıkanacak ve gebe kalacak. Kadın söz verilen peygamberi, Astuat Erata'yı (Arapça karşılığı Muhammed) ya da Soaşyant'ı doğuracaktır. Bu kişi Zerdüştî imanını koruyacak, şerri yok edecek, putlara ibadeti ortadan kaldıracak ve insanları hak dinine davet edecektir." ilk Müslüman topluluğun ilişki içinde bulunduğu Yahudi ve Hıristiyanların göz önünde bulundurulması sadece bu iki dinî grubu Ehl-i Kitap olarak tanımlamaya sebep olmuş olabilir. İki ayette geçen Zikir Ehli de aynı anlamda kullanılmıştır.

    Bütün bunlara rağmen, Kur’an-ı Kerim Ehl-i Kitap tanımıyla özellikle Yahudi ve Hıristiyanlara gönderme yapmaktadır. Kur'an'da Ehl-i Kitap deyiminin yanında, aynı anlamda olmak üzere; kitap verilenler172, kitap verdiklerimiz173, kendilerine kitaptan pay verilenler174, kitaba varis olanlar175, kitap bilgisi olanlar176, kitabı okuyanlar177, önceki vahiylere şahit olanlar anlamında "Ehl-i Zikr"178 gibi ifadelerin geçtiği ayetler dikkate alınarak Kur'anın bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde Ehl-i Kitap diye tanımlanan kimselerin sadece Tevrat ve İncil'in müntesipleri olduğu anlaşılmaktadır. Zira, Kur'an'da bu kavram sadece Yahudi ve Hıristiyanlara has bir kavramdır. Fakat, kavramının içeriğini genişletmek ya da daraltmak aslında sadece fıkhî uygulamalar açısından önem arz etmektedir. Çünkü, Kur’an’a göre, Allah’a, peygamberlerine, kitaplarına ve ahiret gününe inananlar Müslüman, bu esaslardan herhangi birini veya birkaçını reddeden de Müslüman değildir.
    O halde, Hamidullah’ın dediği gibi, İslam öncesi vahiy derlemelerine inanmakla yükümlü olan Müslüman'ın, Zerdüştlerin Avesta veya Hinduların Vedalarının kesinkes ilâhî kaynaklı olduklarını kabule yetkisi yoktur. Buna karşılık, söz konusu kitapların ilâhî vahiy esasına dayanmış olmaları ve Hz. Musa’nın Tevratı’nın uğradığı felakete maruz kalmış oldukları ihtimalini de dikkate almalıyız. Bu ihtimaller, Çin, Eski Yunan ya da dünyanın herhangi bir bölgesindeki inançlar için de geçerlidir. Bunlardan her biri belli bir devirde peygamberlere vahyedilmiş kitaplara sahip olmuş olabilirler179. Zira biz, Hz. İbrahim’e sayfalar verildiğinden haberdar olmamıza rağmen akibeti hakkında hiçbir bilgiye sahip değiliz.

    DEVAM EDECEK

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Ben sizin Rabb'iniz değil miyim?

    Selam!

    2.2. Kur'an'ın Ehl-i Kitab'a Karşı Tavrı ve İbrahimî Din Ölçüsü

    Allah, peygamberler vasıtasıyla birçok kez hür ve sorumlu bir varlık olan insanları bilgilendirmiş, onları tenkit etmiş, sorgulamış ve ikaz etmiştir. Allah’ın Adem soyuna; “ben sizin rabbiniz değil miyim?" sorusuyla ve “elbette dediler”180 cevabıyla başlayan kutsal tarih, başka bir deyişle Allah insan ilişkisi bir tabii sözleşme gibidir181. Kur’an’da, insanların, en çok da İsrailoğullarının, içeriği bu soru cevap tarzında özetlenen sözleşmeye sadık kalmadıkları, sözleşmeyi bozduklarından bahsedilir:

    “Bir zamanlar üzerinize Tur’u kaldırıp sizden kesin söz almıştık: Size verdiğimiz şeyi kuvvetle tutun, dinleyin! demiştik. ‘Dinledik ve isyan ettik’ dediler…”182
    Yahudilerin Nisa suresi 46. ayette de dile getirilen Tanrı'ya karşı bu sözleri, onların şimdi inanmadıkları gibi o zaman da kendilerine indirilene gerçekten iman etmediklerini göstermektedir183. Nitekim yukarıdaki ayetten bir önceki ayette Hz. Musa’nın kendilerine apaçık delillerle gelmesine rağmen Yahudilerin buzağıyı Tanrı edindiklerinden, yani ahitlerini bozduklarından, bahsedilir.

    Tanrıyla insan arasındaki bu sözleşmenin bozulma sebeplerinden belki de en önemlisi, "hevâ ve hevesin üstün gelmesinden dolayı dinde aldırış etmeme ile gayrı meşru adetlere uyma" anl***** gelen tevâhündür184. Bu durum aşağıdaki ayette belirtilmektedir:
    “And olsun biz Musa’ya kitabı verdik. Ondan sonra ard arda peygamberler gönderdik. Meryem oğlu İsa’ya mucizeler verdik. Ve onu Ruhu’l-Kudüs ile destekledik. Fakat, gönlünüzün arzulamadığı şeyleri söyleyen bir elçi geldikçe ona karşı büyüklük tasladınız. Peygamberlerden bir kısmını yalanladınız, bir kısmını da öldürdünüz”185
    Sözleşmenin bozulma sebeplerinden biri de inatlaşma olmalıdır. Bu durum Kur’an’da şu şekilde dile getirilir; “Kalplerimiz perdelidir dediler. Hayır, ama Allah, inkârlarından dolayı onları lanetlemiştir. Artık çok az inanırlar.”186 “Ve dediler ki; Bizi büyülemek için ne kadar mucize getirirsen getir biz sana inanacak değiliz.”187
    "Kalbin perdelenmesi" ya da 5.Maide/13’te dile getirilen, kalbin katılaşması Allah’tan yüz çevirmenin bir sonucudur ve genel olarak, akıl tutulması, ilâhî lütuf, rahmet ve cemal sıfatlarıyla olan bağlantının zayıflamasını ifade etmektedir188.
    Yukarıda bahsi geçen bu ahitleşmenin bir başka boyutu, Allah’ın açık ayetlerle göndereceği peygamberlere iman etmedir. Kendilerine indirilen kitaplarda gelecek peygamberlerin vasıfları açıkça bildirilmiş olmasına rağmen, bu ifadeler İsrailoğulları tarafından yukarıda belirtilen gerekçelerden dolayı tahrif edilmiştir.

    “Ey Ehl-i Kitap! Gerçeği görüp bildiğiniz halde niçin Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorsunuz?”189
    Aşağıda mealini verdiğimiz ayette Kitap Ehlinin Hz. İbrahim hakkındaki yanlış inançları eleştirilirken, Allah’ın dininden ne kadar saptıkları da vurgulanmaktadır. Yine bu ifadeler, yukarıda belirttiğimiz, Kitap Ehli tanımının sadece onları müşriklerden ayırt etmek için kullanıldığı yönündeki kanaatimizi güçlendirmektedir.

    “İbrahim ne bir Yahudi, ne de Hıristiyan idi. Ama kendini Allah’a teslim ederek her türlü batıldan yüz çevirmiş, dosdoğru Müslüman biriydi. Ondan başka bir şeye ilahlık yakıştıranlardan değildi. İnsanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar, şu peygamber ve ona iman edenlerdir. Allah müminlerin dostudur.”190
    “Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler. Fakat senin aleyhinde birleşen gruplardan onun bir kısmını inkâr eden de var…”191 Kur’an, bu ayet ile Ehl-i Kitab’ın doğru değerlendirilmesini, bazısının gerçeğe uyduklarını, bazısının da işlerine gelene uyup, gelmeyeni reddettiğini belirtmektedir. Bu da genelde misyonerlerin tavrını andırmaktadır192.
    Kur’an’da çok yönlü olarak ele alınan Ehl-i Kitap, her şeyden önce diğer İslâm dışı gruplar gibi Kur’an’a ve Hz. Muhammed’e imana davet edilmektedir193. Allah’ın, ellerinde mevcut kitaplar olmasına rağmen Kitap ehlini Kur’an’a imana davet etmesinin temel gerekçesi onların kendilerine de tek Allah inancı tebliğ edilmiş olduğu halde bu ilkeden sapmış olmalarıdır194. Yine onların, kendilerine gönderilen kitabı değiştirdikleri, yani tahrif ettikler195, gönderilen peygamberleri öldürdükleri196, Müslümanlarla yaptıkları antlaşmalara bağlı kalmadıkları197, dinlerinde taşkınlık yaptıkları198, bilmedikleri konularda bile kendi aralarında tartıştıkları ve yanlış hükümlere vardıkları199, yalancı oldukları200, birbirlerini suçladıkları201, bu yaptıklarıyla da kalmayıp Kur’an’a ve Hz Muhammed’e uyanları saptırmak istedikleri202 ifade edilmektedir.

    Kitap Ehlinden Yahudilerin buzağıyı put edinmeleri203, Üzeyir Allah’ın oğludur demeleri204, biz Allah’ın oğullarıyız205, bize belli günler hariç ateş dokunmayacak demeleri206, Hz. İsa’yı öldürdüklerini iddia etmeleri207, peygamberleri yalanlamaları208, Hz. Muhammed’i209, Kur’an’ı ve Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr etmeleri210, Allah’ın eli bağlıdır demeleri211 Kitap Ehli’ne yakışmayan tavırlar ve inançlar olarak yerilmiştir.

    Gerek kendi kitaplarında görülen, gerekse Kur’an’da dile getirilen bu aşırılıklarına rağmen Ehl-i Kitab’a gösterilen tolerans, sonradan tahrif edilmiş de olsa, aslen kutsal olan bir kitaba sahip olmalarından dolayıdır212. Yoksa onların doğru yolda olduklarından değildir. Zaten onların yolu doğru olsaydı Kur’an onları imana davet etmezdi.
    Bunun yanında, Kur’an’ın birçok suresinde kendini Allah’a adamış iyi niyetli kitap ehlinin övüldüğü görülmektedir. “İnsanlar içinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak Yahudileri bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da ‘biz Hıristiyanız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü, onların içinde keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar. Rasule indirileni dinledikleri zaman, tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki; ‘Rabbimiz! İnandık bizi şahitlerle beraber yaz. Biz, rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umarken neden Allah’a ve bize gelen gerçeğe
    inanmayalım?’ Bu sözlerinden dolayı Allah, onlara altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler verdi. Güzel davranışların mükâfatı işte budur.”213

    Çoğunun yoldan çıkmış olmasına rağmen Ehl-i Kitab’tan iman edenlerin de bulunduğu, hepsinin bir olmadığı, içlerinde istikamet sahibi bir topluluğun olduğu, Allah’a ve ahiret gününe inanan, iyiliği emredip, kötülükten men eden ve hayırlı işlere koşan bu Kitap ehlinin iyi insanlar olduğu ve yaptıkları hiçbir iyiliğin karşılıksız kalmayacağı vurgulanmaktadır214.
    Ayrıca, Kur’an Ehl-i Kitabın tam***** kâfir tanımlamasını yapmaz. Kitap ehlinden bir kısmını kâfir olarak tanımlar. Fakat onlara müşrik vasfını vermez. Onlar Hz Peygamberin peygamberliğini kabul etmemekle kâfir/nankör sıfatını almışlardır. Fakat Kur’an küfür kavramını asla kendi dininde kalmakla birlikte Hz Muhammed’in peygamberliğini de kabul eden tevhide bağlı kitap ehli için kullanmaz215.
    Kur’an’ın, zaman zaman olumlu vasıflarla andığı bu insanlar için Ehl-i Kitap tanımlamasını kullanması, bu insanların kendi dinlerini bırakmadıklarını gösterir mi? Şayet, Müslüman olmuş olsalardı onlardan bu şekilde bahsedilmesinin anlamı nedir? Kasas Suresi'nin 53. ayetinin nüzul sebebi hakkında216 söylenenler göz önünde bulundurulursa, bu insanlardan bazılarının, kendi dinlerini bıraktıkları söylenebilir. Söz konusu ayette: “Ondan önce kendilerine kitap verdiklerimiz ona da inanırlar. Onlara Kur’an okunduğu zaman: ‘Ona inandık. Çünkü o rabbimizden gelen bir hakikattir. Şüphesiz biz daha önce de Müslüman idik’ derler” denilmekte, ayetin, Yahudi ve Hıristiyanlardan, farklı zamanlarda Müslüman olan gruplar hakkında nazil olduğu iddia edilmektedir. Elmalı'ya göre ise, ayetin nüzulüne o dönemde Müslüman olan Yahudi ve Hıristiyanlar sebep olmuş olsa da, ayetin anlamını Ehl-i Kitap'tan
    213 5.Maide/82-85; Yahudi ve Hıristiyanların düşmanlık ve sevgi bakımından durumlarını belirten bu ayetin sosyolojik bir yorumu için bkz., Ebu Osman Amr b. Bahr el-Câhız, el-Muhtâr fi'r-Redd ale'n-Nasârâ, thk., Muhammed Abdullah el-Şarkâvî, Beyrut, 1991, s. 58-67 .
    bütün iman edenlere şamil kılacak şekilde genişletmek mümkündür.

    Öyleyse, bu ayette Ehl-i Kitap tamlamasının kullanılmasının, Kur'an'daki vahiy ve nübüvvet geleneği açısından bir değeri olduğunu söyleyebiliriz. Buradaki Ehl-i Kitap kavramının Müslüman olan Yahudi ve Hıristiyanların önceki durumuna işaret etmekte olduğunu düşünebiliriz.
    Ancak, Ehl-i Kitap'tan olumlu vasıflarla bahseden ayetlerin tümünün nüzul sebebi için aynı şeyi söylemek mümkün görünmemektedir. Özellikle bu insanların peygamber döneminde kitleler halinde Müslüman olduklarına dair sağlam belgelere de sahip değiliz. Fakat öyle anlaşılıyor ki, bu insanlar hiçbir art niyet taşımadıkları için Kur’an’ın vahiy ürünü olduğunu anlamış ve ona saygılı davranmışlardı. Kur’an’da bunlar “içlerinden haksızlık edenler hariç, kitap ehliyle ancak en güzel şekilde tartışın ve deyin ki, bize indirilene de size indirilene de inandık. Tanrımız ve Tanrınız birdir. Biz de ona teslim olanlarız.”218 şeklinde ayrılmışlardır. Bu anlamda, bu tür niteliklere sahip Yahudi ve Hıristiyanların Ehl-i Kitap olarak isimlendirilmeleri, kendi dinlerinde kalmalarına rağmen Kur'an'a ve Hz. Muhammed'e saygı gösterdikleri için ve tevhid çizgisinden sapmadıkları için olmalıdır:
    “Kitap Ehlinden öyleleri vardır ki; Allah’a inanırlar, size ve kendilerine indirilene de inanırlar. Allah’a saygı gösterirler, Allah’ın ayetlerini birkaç paraya satmazlar.”219 “De ki! Siz ona ister inanın, ister inanmayın. Şu bir gerçek ki, bundan önce kendilerine ilim verilenlere o okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”220
    Sonuç olarak, Kur’an’daki Ehl-i Kitap ile ilgili ayetleri göz önünde bulundurarak şunları söyleyebiliriz.
    Ehl-i Kitap kavramı, içerdiği bu anlamlar ve Kur’an’daki kullanımıyla, İslâm dini ile söz konusu dinler arasında hem teolojik birlikteliği, hem de teolojik ayrışmaları içinde barındırmaktadır. Vahyin kaynağının tek olması, başka bir ifadeyle dinin orijinal yapısı birinci durumu, Allah’ın vahyinin tarihi süreçte kitap ehli tarafından dejenere edilmiş haline işaret eden ifadeler ise ikinci durumu belirtmektedir.

    Kitap Ehlinin hepsi aynı değildir. Aralarında farklılıklar vardır. Hıristiyanlar Yahudilere göre daha ılımlı bir tavırla ele alınmakla birlikte onlar için de ciddi eleştiriler söz konusudur.
    Yahudilerin Kur’an’da inanç sisteminden çok, hareket tarzları ve içine düşmüş oldukları psiko-sosyal sapkınlıklar221 ekseninde ve Müslümanlarla olan ilişkileri bakımından eleştirildiğine şahit olmaktayız. Buna karşın, Hıristiyanlar Kur’an’da, daha sonra ele alacağımız üzere, çoğunlukla inanç sistemleri açısından tartışma konusu yapılır.
    Kitap Ehli için en ciddi eleştiri ve kınanma konusu dini Allah’a has olmaktan çıkarmaktır. Onun için, ruhbanlık, Hz. İsa’nın Tanrılaştırılması, Üzeyr’in Allah’ın oğlu olduğu gibi konular gündeme getirilerek eleştirilir.
    Kitap Ehli içinde olumlu vasıflarıyla ön plana çıkanların, Allah’a ve ahiret gününe inandıkları, Hz. Muhammed’i peygamber, Kur’an’ı da Allah’ın kitabı olarak kabul ettikleri vurgulanarak diğerleriyle aralarındaki farka dikkat çekilir.
    Bir taraftan Yahudiler ve Hıristiyanlar orijinal vahyi tahrif etmiş olmalarına rağmen, öteki din mensuplarına göre tevhide daha yakın gruplar olarak değerlendirilebilme imkânına sahipken, diğer taraftan da öteki inanç sahiplerinin işlemediği Allah’ın ayetlerini değiştirme ve peygamberleri öldürme ya da yalanlama günahını taşıyorlar şeklindeki değerlendirmelere de maruz kalabilirler.
    Izutsu’nun; “Yahudi ve Hıristiyanların dinî skandallarını temizleme ve tevhid inancını saf haliyle yeniden kurma hareketi”222 şeklinde tanımladığı İslâm ile Ehl-i Kitab’ın inanç esasları arasında, özellikle de vahdaniyet konusunda, derin görüş ayrılıkları vardır.

    Bu durum aslında diyaloğun hangi alanlarda geliştirilmesi gerektiği konusunda ipuçları vermektedir. Sarıkçıoğlu'nun Schimmel’den aktardığı, “diyalogta bir yerlere varılmak isteniyorsa, taraftarların ana konuya odaklanmaları, Tanrı Tasavvuru konusunda görüşmelere başlamaları” yönündeki tavsiyesi223 çok da anlamlı görünmemektedir. Zira, bu konudaki derin görüş ayrılıkları diyaloğu imkansız kılar. Ne Müslümanlar tevhid ilkesinden vazgeçebilir, ne de Hıristiyanlar teslisten.
    “Şimdi onların size inanacaklarını mı umuyorsunuz? Oysaki onlardan bir zümre, Allah’ın kelamını iştirler de iyice anladıktan sonra, bile bile onu tahrif ederlerdi”224
    “Ey Kitap Ehli! Siz Tevrat’ı, İncil’i ve rabbinizden size indirileni hakkıyla uygulamadıkça doğru bir yol üzerinde değilsiniz. İman edenler ile Yahudiler, Sabiîler ve Hıristiyanlardan Allah’a ve ahiret gününe gerçekte inanıp iyi işler yapanlara asla korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”225 Burada hemen belirtmeliyiz ki, Allah’a iman aynı zamanda peygamberlerine ve kitaplarına imanı da içermektedir. Zira, Allah’a iman “aslü’l-usûl”dür. Peygamber göndermek Allah’ın fiillerinden biridir226.
    Bütün bunlara rağmen, Kur’an hiçbir zaman şiddet ve zorlama ile diğer din ve inançları yok etmek gibi bir hedef gütmemiştir. Bilakis, dinde zorlamayı yasak eden227, herkesin inancına saygıyı emreden ve sizin dininiz size, benim dinim de bana228 ilkesiyle din hürriyetine kapılarını sonuna kadar açan Kur’an, herkesi inancıyla baş başa bırakmaktadır.

    DEVAM EDECEK!

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647
    MERHABA!

    2.3. Kur’an'da Hıristiyanlara Yönelik Teolojik Eleştiriler

    Kur’an’da 219 ayette Hıristiyanlık ve Hıristiyanlardan bahsedilmekte, bunlardan 14 tanesinde çoğul olarak “nasârâ” ifadesi kullanılırken, sadece bir ayette tekil olarak “Nasrânî” terimi kullanılmaktadır. Kelimenin etimolojik tahlili ve tarihsel gelişimini burada tartışmak çalışmamızın sınırlarını aşacağından şu kadarını söylemekle yetiniyoruz; Kur’an, Hıristiyanlardan bahsederken, yöre Hıristiyanlarının kullanmış olduğu, aynı zamanda Arapların da onları tanımlamak için kullandığı bu ismi kullanmıştır. "Biz Nasrânîleriz diyenler"ibaresi, isimlendirmenin bizzat Hıristiyanlar tarafında yapıldığını ve tasvip edildiğini göstermektedir.

    Kur'an'ın bu doğrudan hitabı onların varlığını kabul anl***** da gelmektedir.Bunun yanında Kur'an, İsa için Mesih234 isimlendirmesini kullanmasına karşın, onun öğretisine bağlı olduğunu iddia edenlere Hıristiyan (Christian/Mesihî) veya öğretilerine de Mesihiyye terimlerini kullanmaz. Bu tavır, Kur'an'ın, İsa'nın Tanrı oluşuna ve mutlak kurtarıcı oluşuna vurgu yapan temel Hıristiyan öğretisini (Kristoloji) kabul etmediğini göstermektedir235 şeklinde yorumlanabilir.

    Nitekim, İsa Mesih ile kendilerine Hıristiyan diyen zümre arasındaki irtibat kopukluğunun farkında olan Kur'an, sık sık Medine'li Yahudilerle Musa devrindeki İsrailoğullarını özdeşleştirmesine rağmen, aynı özdeşleştirmeyi İsa'nın kendi zamanındaki inananlarıyla236 Hz. Peygamber devrindeki Hıristiyanlar arasında yapmamaktadır237.
    Bundan başka Hıristiyanlar için Kur'an'ın kullandığı diğer bir isimlendirme de "Ehl-i İncil"dir. Kur'an, Ehl-i İncil'in Allah'ın bu kitapta kendilerine indirdikleriyle hükmetmesini ister, Allah'ın indirdikleriyle hükmetmeyenleri fasık olarak isimlendirir238. Kur'an, Biz Hıristiyanız diyenlerle bir ahit yaptığını kabul etmesine rağmen239, Hıristiyanların Yeni Ahit diye bildiği ve inandıkları kutsal kitaplar külliyatını kabul etmez.

    Kur’an’ın ilk inen ayetlerinde, diğer Ehl-i Kitap mensuplarıyla birlikte, Hıristiyanlar için oldukça dostça241 göndermeler vardır242. Medine’ye hicretten hemen sonra ise, Kur’an’da onlara Ehl-i kitap içerisinde de özel bir konum sağlayan ifadelere yer verilmekte; iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak Hıristiyanlar işaret edilmektedir243. Bununla birlikte, Medine dönemine ait Hıristiyanlarla ilgili ayetlerin daha çok eleştirel olduğu görülür. Fakat bu dönemde de, teolojik eleştirilere rağmen, onların olumlu davranışları övülmeye devam edilmektedir. Dolayısıyla, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki teolojik ilişkilerin Kur’an’daki Hıristiyanlar ve Hıristiyanlıkla ilgili ayetlerle başladığını söyleyebiliriz.

    Kur’an’da Hıristiyanlar inanç, tutum ve uygulama bakımından iki biçimde değerlendirilir. Birincisi, kurtuluşa erecek olan “Allah’a ve ahiret gününe inanıp iyi amel işleyen” Hıristiyanlar alay edenler" olup asla dost edinilmemesi gereken Hıristiyanlardır245. Yani Hıristiyanların hepsi bir değildir.

    Kurtuluşa erecek olan Hıristiyanlardan bahseden şu ayet dikkat çekicidir; “Ehl-i Kitap içinde öyleleri vardır ki; Allah’a iman ettikleri gibi, hakkı tanzim ederek hem size hem de kendilerine indirilene inanırlar. Onlar Allah’ın ayetlerini değersiz bir menfaat karşılığında satmazlar. İşte rabbi nezdinde mükâfatları olanlar onlardır. Muhakkak ki Allah hesabı çok çabuk görür.”247 mealindeki ayetin, daha önce de belirttiğimiz gibi, Necaşî ve Habeşistan'dan gelerek Müslüman olanlar hakkında nazil olduğu belirtilmektedir.

    Kur’an’ın Hıristiyanlığa karşı daha ılımlı yaklaşımının, Hıristiyan akidesinde meydana gelen sapmaları gündeme getirmesiyle gerginleşmeye başladığına şahit olmaktayız. Bu gerginleşmenin özellikle Medine döneminin başına rastlaması, Watt’ın, bu gerilimin sebebi olarak İslâm’ın güçlenip Hıristiyanlara ihtiyaç duymaması gibi siyasi ve askerî nedenlere bağlamasına249 yapmasına sebep olmuştur. Bu noktada, Watt’ın bu yorumuna katılmak mümkün değildir. Zira Kur’an’ın Hıristiyanlığı eleştiri noktalarının, ulûhiyet ve risalet gibi teolojik alanlarda odaklandığı açıkça görülmektedir.

    Kur’an’ın, genelde Ehl-i Kitap özelde de Hıristiyanlar söz konusu olduğunda, hedef kitlelere apolojetik ya da reddiyeci-savunmacı bir tavır ile meydan okuduğunu söyleyebiliriz. Ortadoğu dinleri, özellikle de Sami dinlerin tarihsel süreci dikkate alındığında önce gelen dinin kendinden sonra ortaya çıkan dini sapkınlık ile itham ettiğine, buna karşın sonrakinin kendine öncekini temel ve dayanak aldığına şahit olmaktayız. Yahudilik, kendisinden sonra ortaya çıkan Hıristiyanlığı sapkınlıkla suçlamakta, Hıristiyanlık ise Yahudiliği temel alarak İslâm’ı sapkın olarak görmektedir. İslâm ise kendine temel veya vahiy süreci olarak Ehl-i Kitap olarak adlandırdığı Yahudilik ve Hıristiyanlığı almaktadır. Kısacası, aynı coğrafyada ortaya çıkan dinler, kendinden öncekileri tamamen reddetmezken, onların eksiklik ve yanlışlıklar içinde olduklarını iddia etmektedirler. Bu durum, Hint yarımadasında ortaya çıkan dinler için de söz konusudur250. Kur’an’a göre Hıristiyanlar, ilâhî vahyin bozulmasının bir sonucu olarak eksiklik ve yanlışlıklar içerisindedir. Onların teslis doktrini Tanrı kavramındaki yanlışlıklarını, Hz. İsa hakkındaki inançları da yanlış ve eksik anlayışlarını oluşturmaktadır. Yine Tanrı’nın kelamının bir kısmını unutmuş ya da gizlemiş olmaları, bir kısmını da tahrif etmiş olmaları onların en temel yanılgı noktalarını oluşturmaktadır.

    Hıristiyanlara göre, İncillerde “Kelam beden oldu” şeklinde ifade olunduğu gibi, Allah’ın kelamı İsa’dır. İnciller İsa hakkında yazılmış ilhama dayalı kitaplardır. Bütün Yeni Ahit Allah’ın kelamının rengine bürünebilir; ama bütün bu durum, tecessüm etmiş İsa’nın yanında ikincil bir şeydir. Yeni Ahit olmaksızın, salt sözlü gelenekle ayakta duran bir Hıristiyanlık tasavvur etmek mümkündür. Buna karşın, İsa’sız bir Hıristiyanlığı hayal etmek bile mümkün değildir. Müslümanlara göre ise, Allah’ın kelamı Kur’an’dır ve Hz. Muhammed sadece bir elçidir. Asıl önemli olan mesajı getiren değil, mesajın kendisidir. Dolayısıyla, Kur’an'sız bir İslâm tasavvuru mümkün değildir251. Dolayısıyla, bu iki dinin vahiy ve nübüvvet anlayışları temel noktalarda ayrışmaktadır. Kur’an öteki din mensuplarını eleştirirken, aslında tevhidin bu din mensuplarınca açıkça çarpıtılmasını eleştirmektedir.
    Kur'an'ın genel muhtevası açısından, Allah, vahiy ve nübüvvet kurumu Hz. Adem'den başlayarak dönem dönem gerçekleşen ve Hz. Muhammed ile son bulan bir bütünlüğü ifade etmektedir. Hz. İsa da bu ilişki içinde, kavmine doğru yolu göstermek için gönderilmiş bir elçidir. Kur'an'da, İsa'ya gelen vahiy ve onun peygamberliği, Hıristiyanların vahiy ve peygamberlik anlayışından farklı tarzda tasvir edilir.

    Kur'an'da, kendinden önceki Tevrat'ı doğrulayıcı olarak Hz. İsa'ya İncil'in verildiği252, Allah'ın Hz. İsa'ya, kitabı, hikmeti, Tevrat ve İncil'i öğrettiğinden bahsedilir253. Kur'an'a göre, Hz. İsa da dahil, bütün peygamberler aynı içeriğe sahip mesajı iletmekle görevlendirilmişlerdir. Ancak, Hıristiyanlar, kendilerine vahyolunandan farklı şeyler söylemişler254, verilen mesajın önemli bir bölümünü unutmuşlar ve kitaptaki pek çok şeyi gizlemişlerdir255. Diğer taraftan onlar, "Mesih Allah'ın oğludur" demek256, Allah'ı bırakıp Meryemoğlu İsa'yı rab edinmek257, tevhid inancını bırakıp üçlü Tanrı inancını kabul etmek258 suretiyle Allah'ın kitabını tahrif etmişler ve kendi elleriyle yazdıkları kitabın Allah katından geldiğini iddia etmişler ve bu yolla insanları Allah'ın yolundan engellemişlerdir259. Yine Hıristiyanlar, kendilerine bildirildiği halde Hz. Muhammed'in geleceğini haber veren ayetleri gizlemişlerdir.

    Hıristiyanlar, gerçek İncil'de bulunan bazı ayetleri gizlemenin yanında, bazı ayetleri de yanlış yorumlamışlardır. Hz. İsa'nın babasız doğumu bunlardan biridir. Hz. İsa'nın mucizevî doğumu Kur'an'da şu şekilde anlatılmaktadır: İmran kızı Meryem, teyzesinin kocası Zekeriya tarafından Beyt-i Makdis'te büyütülmüş, kendini Her şeyden önce Kur'an, Hıristiyanların aksine, İncillerden değil, İncil'den bahsetmektedir. (Kur'an'da "İncil" isminin geçtiği yerler için bkz., 3.Âl-i İmrân/3, 45, 65; 5.Maide/46-47, 66-68, 110; 7.Âraf/157; 9.Tevbe/111; 48.Fetih/29; 57.Hadid/27.) Hz. İsa'ya Allah tarafından verilen İncil, aslı itibariyle, Tevrat ve Zebur gibi ilâhî kaynaklı bir kitaptır. Bununla birlikte, Hz. İsa hayatta iken şifahî tebligatının dışında yazılı bir eser bırakmamış, öğrencileri de onun öğretilerini konu edinen yazılı herhangi bir belge düzenlememiştir. Yazılı bir metin oluşmuşsa bile, bu metnin sonrakilere ulaşmadığı ortadadır. Bir tek isim altında birçok risaleden meydana gelen İncil derleme bir eser niteliğindedir ve onları Hz. İsa'nın ölümünden on yıllarca sonra kaleme alanlar onu görmemişler ve yazdıklarını ondan duymamışlardır. İncillerin Hz. İsa'nın ref'i ve ondan sonraki olayları anlatması, onların tahrif edildiğinin ve birçok şey eklendiğinin bir göstergesi olarak düşünülebilir. Aralarındaki çelişki ise bir başka göstergedir. İznik Konsili'nin karşılaştığı en önemli sorun İncillerin çokluğu idi. Birbiriyle çelişen 40-50 İncilden oluşan koleksiyon aslında tahrifin bir sonucu idi. Allah'a adamış, dindar ve iffetli bir kadındır. Tanrı'nın emirlerine teslim olan, oruç tutan ve diğer ibadetlerini yerine getiren, birçok ilâhî lütuf ve meleklerin getirdiği müjdelere mazhar olan Meryem'e bir gün melekler; "Ey Meryem! Allah sana kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor. Adı Meryemoğlu İsa'dır, Mesih'tir; dünyada da ahirette de itibarlı ve Allah'ın kendisine yakın kıldıklarındandır. Salihlerden olarak beşikte iken ve yetişkinlik halinde insanlara konuşacak." derler. Bunun üzerine Meryem irkilir ve: "Bana bir erkek eli değmediği halde benim nasıl çocuğum olur" diyerek tepki gösterir. Allah da bu tepkiye: "Evet öyledir. Allah dilediğini yaratır. O, bir işin olmasını dileyince sadece 'ol' der ve o da oluverir." 261 şeklinde cevap verir.
    Kur'an'ın, Hz. İsa için kullandığı, "Ondan, yani Allah'tan, bir kelime", "Onun Meryem'e ilkâ ettiği kelimesi"262 deyimi farklı şekillerde yorumlanmaktadır. Katâde'den rivayet edilen yoruma göre "kelime" Allah'ın "ol" emri; İbn Abbas'dan gelen rivayete göre ise, İsa'nın bizzat kendisidir. Taberî, Katâde'nin yorumuna katılırken263, Râzî, "kelime" teriminin mecazî olduğunu belirterek iki yorum getirir: Tıpkı, cömert biri hakkında "O cömertliğin ta kendisidir" cümlesindeki kullanım gibi, kelime İsa'nın kendisidir. Devlet başkanına, yeryüzünde ilâhî adaletin gerçekleşmesine sebep olduğu için "Allah'ın yeryüzündeki gölgesi" kullanımında olduğu gibi, İsa'ya da Allah'ın mesajının, hak ve batılı ayırıcı sözlerinin gerçekleşmesine sebep olduğu için "Allah'ın kelimesi" şeklinde kullanılmıştır.

    Kur’an, Hıristiyanların İsa’nın tabiatı konusundaki temel yanılgılarını Hz. İsa’nın Allah’ın kulu ve elçisi olduğunu ısrarla vurgulamak suretiyle düzeltme yoluna gitmektedir. Bazı ayetler doğrudan İsa’nın Allah’ın kulu265 olduğunu vurgularken, bazı ayetlerde İsa’nın dünyaya gelişi anlatıldıktan sonra266, Allah katında onun durumunun Adem gibi olduğunun altı çizilir267. Yine onun kulluğunu vurgulamak amacıyla268 16 kez İsa için Meryemoğlu İsa269 terkibini kullanmıştır.

    İsa’nın kulluğu bu şekilde defalarca vurgulandıktan sonra, onun Allah’ın rasulü270 ve nebisi271olduğu ifade edilerek, nübüvvet müessesesinin ana temaları İsa’nın peygamberliğini açıkça ortaya koyacak tarzda sıralanmaktadır272. İsa'ya pek çok mucize verildiğinden bahsedilmekle birlikte, bu mucizelerin onun Tanrılığına değil, peygamberliğine işaret ettiği vurgusu yapılmıştır

    Kur'an'ın Hıristiyan teolojisiyle ilgili olarak ele aldığı ve üzerinde önemle durduğu diğer bir konu da çarmıha gerilme ve bununla bağlantılı olarak kefâret anlayışıdır. Kur'an, çarmıh hadisesini esasta kabul etmekle birlikte, çarmıha gerilenin ve çarmıhta öldürülenin Hz. İsa olmadığında ısrar eder. Kur'an'ın açıklamalarına göre çarmıha gerilen ve çarmıhta öldürülen İsa'ya benzetilmiş biridir veya olayın kendisi olmuş gibi onlara gösterilmiştir274.
    Kur'an, çarmıha gerilenin İsa olmadığı konusunda ısrarlı olsa da, yeri ve zamanını belirtlmeden, öldüğünü söylemektedir. Kur'an'da, Meryem'den doğan, bir kul ve insan olan İsa'nın da ölümü tatmış olduğu şu şekilde haber verilmektedir: "Allah buyurmuştu ki: Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni katıma yükselteceğim, seni inkar edenlerden arındıracağım ve sana uyanları kıyamete kadar kafirlerden üstün kılacağım"".

    Ayrıca, İsa'nın kavmine hitaben söylediği: "Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün esenlik banadır"276 şeklindeki sözleri, yeri,zamanı ve şekli bildirilmemekle birlikte İsa'nın ecelinin tamamlandığına işaret etmektedir. Bunun yanında, İslâm'ın genel öğretisi içinde, "Bütün nefisler ölümü tadacaktır"277 inanç ve ilkesine göre, yeryüzüne gelen her canlı bir gün ölümü tadacaktır. Bütün canlılar için "belirlenmiş bir süre" verilmiş olup o sürenin dolmasıyla her canlı bir an bile gecikmeden ölümü tadacaktır278. Dolayısıyla, "Biz senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik"279 ilkesi İsa'nın fenomeninde de kırılmaya uğramamış ve İsa ölmüştür.

    Kanaatimizce Kur'an'ın, Hz. İsa'nın çarmıhta ölmediğini vurgulaması, aynı zamanda da Hz. İsa'nın öldüğünü haber vermesindeki amacı Hıristiyanlığın kefâret anlayışına reddiye için olmalıdır.

    Kur'an'ın genel öğretileri çerçevesinde, Hz. İsa'nın öldüğüne dair deliller gerçeğe daha yakın ve isabetli görünürken282, özellikle Hadis ve Tefsirle ilgilenenlerin, Hıristiyanların "millenium" inancına uygun ve yakın olarak İsa'nın yeryüzüne ineceği yönünde gelişen ve İslam'ın inanç esasları arasında olmayan "Mesihçilik" konusuna son vermesi gerekmektedir283. Maalesef bu konu, zorlama te'villerle ve kaynakları güvenilir olmayan, isnadları sağlam olmayan ve metin tenkidi açısından da sıkıntılı olan rivayetlere dayalı olarak284 neredeyse bir iman meselesi halinde tartışılmıştır hala da tartışılmaktadır.

    Resmi dört İncil'de yer almamakla birlikte, Pavlus'un: "Yalnız bir adamın itaatsizliği sebebiyle bütün insanlar günahkar kılındılar"286; "ve kan dökülmeden bağışlanma olmaz"287; "ve biliniz ki, atalardan kalma boş yaşantınızdan, fani şeylerle; gümüş yahut altınla değil, fakat Mesih'in kusursuz ve lekesiz kuzu gibi kıymetli kanının fidyesiyle kurtuldunuz"288 sözleriyle temellenen kefâret anlayışı, Adem'in Aden bahçelerinde işlediği yasak ağaçtan yeme suçu ile günahkar olan tüm insanları kurtarmak amacıyla kendini feda ettiği esasına dayanmaktadır. Dolayısıyla, kefâret, sadece fert veya toplumun işlediği günahları affettirmeye yönelik bir davranış olarak değil, aynı zamanda Hz. Adem'den gelen aslî günah'ın Hz. İsa tarafından ortadan kaldırılması olarak görülmektedir. İnsanlığın atası Adem'in işlediği ilk günah ve onun cezası olan ölümün bütün insanlara sirayet etmiş olduğunu kabul eden Hıristiyanlar, doğrudan doğruya Tanrı'ya karşı işlenen böylesine ağır bir günahın ancak Tanrı'nın kendisiyle giderilebileceğine inanmaktadırlar289. Bu anlayışa göre, Allah, insanları cehenneme atılmaktan kurtaracağını vaat etmiştir. Ancak soyut bir öze sahip olan Allah acı ve elemi hissetmeyeceğinden dolayı İsa'nın insanlığı ile birleşti ve kendisiyle birleştiği bu beden çarmıha gerildi290. Aslında, Hezekiel: 18/20' de yer alan: "Suç işleyen can, işte ölecek olan odur; Babanın fesadını oğul taşımaz ve oğlun fesadını baba taşımaz" gibi ifadeler yukarıda dayanaklarını verdiğimiz kefaret anlayışını reddeder mahiyettedir. Bu çelişik durum, aynı zamanda, bu anlayışın sağlam temellere oturmadığının ve sonradan uydurulduğunun delili olarak da kabul edilebilir.

    Evrensel bir kaide olan suç ve cezanın bireyselliği prensibini kabul eden Kur'an, insanlığın günahına kefaret olsun diye İsa'nın çarmıha gerildiğini asla kabul etmez. Kur'an, daha önce geçen kavimlerin yaptıklarını anlattıktan sonra şöyle buyurmaktadır: "Onların kazandıkları onların kendilerine, sizin kazandıklarınız da sizedir. Onların yaptıklarından siz sorumlu değilsiniz"291 Kur'an sorumluluğun kişisel olduğunu, her insanın kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ısrarla vurgular. Bir insanın fedakârlığının tüm insanlığı kurtaracağı düşüncesi toplumda bir çözülmeye ve bozulmaya sebebiyet verir. Bu durum sosyal dengenin ciddî bir şekilde bozulmasına yol açar292. Bu şekilde, Hz. Adem'in işlediği suç da dahil olmak üzere, kimsenin kendinden önceki bir başkasının suçunun cezasını çekmeyeceğini vurgulayan Kur'an dolaylı olarak Hıristiyanlıktaki "aslî günah" inancını eleştirmektedir293. Çünkü, Hıristiyanlığın çarmıh anlayışı, dolayısıyla da asli günah anlayışı kişisel sorumluluğun bölünmesi anl***** gelmektedir294. Aynı şekilde, daha önce bahsi geçen peygamberin fıtratla ilgili hadisi, insanların günahsız, saf ve temiz olarak doğduğunu belirtmekte, böylece Hıristiyanlığın aslî günah anlayışını reddetmektedir.

    Bu şekilde Kur’an, bir anlamda, Hıristiyanların İsa merkezli teolojik kafa karışıklığını gidermeyi ve İsa’nın tarihsel kişiliği üzerindeki kargaşaya son vermeyi hedeflemektedir denilebilir.
    Hıristiyanların, Hz. İsa'nın tebliğ etmiş olduğu Hak Din'in esaslarını değiştirmiş olduklarını belirten Kur'an, tahrif edilmiş Hıristiyanlığın inançlarını ana hatlarıyla ele alarak hepsini eleştiriye tabi tutar. Öncelikle, esas İncil'de bulunmadığı halde, Hz. İsa'nın ilah olduğu fikrini İncil'e sokan Hıristiyanlar böylece tevhid ilkesinden sapmışlardır296. Esas İncil'de olmadığı halde Hz. İsa'nın: "Ben ve baba biriz, ben babadayım, baba da bendedir"297 dediğini iddia ederek bunu kitaba ilave eden Hıristiyanlar, böylece Hz. İsa'nın Allah'ın oğlu ve ilah olduğu fikrini kitaba sokmuşlardır298. Hz. İsa'nın ilah olduğu fikrinin kitaba sonradan sokulan ifadeler olduğu, Kur'an'da Hz. İsa'nın böylesine bir tebliğde bulunmadığı, yine kendi ağzından şu şekilde ifade edilmektedir: "Hatırla ki, kıyamet gününde Allah şöyle "Ehl-i Kitaptan bir kısmı kitapta olmadığı halde kitaptan zannedesiniz diye dillerini eğip bükerler. O, Allah katından olmadığı halde Allah katındandır derler." (4.Nisa/171) Bu ayette, kitapta olmadığı halde bazı şeyleri kitaba sokanların Hıristiyanlar, tahrif edilen kitabın da İncil olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim takip eden ayetlerde şu ifadelere yer verilmektedir: "Allah'ın kendisine kitabı, hükmü ve peygamberliği verdiği insanoğluna 'Allah'ı bırakıp bana tapın, bana ibadet edin" demek yaraşmaz… Size melekeleri ve peygamberleri ilahlar olarak benimsemenizi emretmek ona yaraşmaz."buyuracak: Ey Meryemoğlu İsa! beni ve annemi Allah'tan başka iki ilah edinin diye insanlara sen mi söyledin? İsa: Ben seni tenzih ederim. Hak olmayan sözü söylemek bana yakışmaz. Eğer söyledimse muhakkak onu bilirsin…"

    Yukarıdaki ifadeler, Kur'an'da Hıristiyan teslis formülünün, Allah, İsa ve Meryem'den oluştuğu izlenimini vermektedir ki bu, söz konusu akidenin kilise konsillerince formüle edilen şekliyle uyuşmadığı anl***** gelmektedir300. Buradan hareketle, Kur'an'da tenkit edilen Hıristiyanlığın, Hz. Muhammed zamanında Hicaz çevresindeki bazı sapık Hıristiyan mezheplerini kapsadığı, dolayısıyla da Kur'an'ın tenkitlerinin bugünkü Hıristiyanlığı kapsamadığı dile getirilmektedir301. Bu bakımdan, Hz. Muhammed'in karşılaştığı Hıristiyanlık, teolojisi yoğrulmamış veya heretik folklorik inançlar bütünüydü302. Halbuki, bu iddianın aksine, o dönemde Hicaz bölgesinde yaşayan Hıristiyanlık, diğer bölgelerdeki Hıristiyanlığa nazaran daha az dejenerasyona uğramış bir Hıristiyanlıktı. O devirde Hicaz çevresinde yaşayan Hıristiyanların büyük bir kısmı Nesturî mezhebine mensup idi. Hz. İsa'nın beşerî vasfını da kabul eden Nesturiler, özellikle tevhid inancı noktasında, İslâm inancına en yakın Hıristiyan gurubu görünümündedirler. Öyleyse, Hıristiyanlık hakkında iddia edilenden daha fazla tarihî ve teolojik bilgilere sahip olduğu anlaşılan303 Kur'an'ın tenkidi diğer Hıristiyan mezheplerini ve bugünkü Hıristiyanlığı da hedef almaktadır.

    Kur'an'ın eleştirilerinin, sadece o bölgedeki sapık Hıristiyanlığı kapsadığı yönündeki iddiaların gerçeği yansıtmadığını öne süren Şaban Kuzgun, Kur'an'ın, nazil olduğu sırada dünyada mevcut olan Hıristiyan mezheplerinin inançlarını ayrı ayrı ele alarak bu inançların yanlışlığını ortaya koymuş olduğunu ispatlamaya çalışır. Ona göre, "Meryemiyye" veya "Berberaniyye" gibi mezhepler, Hz. İsa ile birlikte Hz. Meryem'in "Tanrı'nın Annesi" anlamında theotokos sıfatı ile ilahlaştığını iddia ediyor ve Hz. İsa ile Hz. Meryem'in ayrı ayrı birer Tanrı olduğunu ileri sürüyordu305. Muhtemelen Kur'an'ın indiği dönemde, sönmüş de olsa, bu görüşlere sahip Hıristiyan mezhepleri vardı. Ayrıca, Origen'in İbrânilerin incilinden yaptığı iktibasında, Mesih'in; "Annem, Kutsal Ruh" ifadesi yer almaktadır ki bu, Meryem'in teslisin bir unsuru olarak kutsal Ruh'un yerine konulmasına sebep olmuş olabilir306. Kur'an'ın bu ifadelerle Hz. İsa'yı ilahlaştıranların inancını tenkit ettiği gibi, Meryem'i de ilahlaştıranların varlığını haber vermektedir.

    Kur'an'ın, "Allah, ancak Meryemoğlu Mesih'tir diyenler şüphesiz kafir olmuşlardır"308 hükmü, Hz. İsa'yı, Allah'ın beden şekline bürünerek yeryüzünde tecelli eden ve insan şeklinde insanlar arasında dolaşan sureti olarak kabul eden Hıristiyanlar hakkındadır. Bu ayet ile, hulûl inancına sahip olan, dolayısıyla, "İnsan olan İsa yok, aksine insan şekline bürünmüş ilah İsa vardır" diyen ve Hz. İsa'nın insanî tabiatını inkar ederek sadece onun ilâhî tabiatının olduğuna inananların inançları tenkid edilmektedir.

    Sadece genel hatlarıyla teslisi eleştirmekle kalmayan Kur'an, teslisin farklı yorumlarıyla ilgili olarak ortaya çıkan görüşleri de eleştirmektedir. Bir yandan, Kur'an'da, "Baba Allah, oğul Allah, Ruhu'l-Kudüs Allah" şeklinde ortaya atılan üç ilahın var olduğu şeklindeki görüşe "üçtür demeyin"310 denilerek işaret edilmekte, diğer taraftan da, esasta teslisi kabul ettiği halde tesliste tevhidin var olduğunu ileri süren ve "Baba ayrı, oğul ayrı, Ruhu'l-Kudüs de ayrı ayrı şeylerdir, bu üç ayrı şeyden Baba Allah'tır, oğul Allah'tır, Ruhu'l-Kudüs de Allah'tır; bununla birlikte Allah yine de birdir, bu akıl yoluyla kavranamaz ilahî bir sırdır" diyenlerin görüşleri ile, baba ile oğlu ruhu'l-Kudüs'te birleştirenlerin görüşlerine aşağıdaki ayette ciddi eleştiriler
    yöneltilmektedir311. "Şüphesiz Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir olmuşlardır. Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur."

    Kur'an'ın Hıristiyan teolojisine yönelik eleştirilerinden biri de ruhbanlık konusudur. Kur'an'a göre Hıristiyanlar, kendilerine emredilmediği halde Allah’ın rızasını kazanmak için ruhbanlığı uydurmuşlar, ancak buna da gereği gibi uymamışlardır. Onlardan iman edenlere karşılıkları verilmiştir, ancak çoğu da yoldan çıkmıştır313. Kur’an özellikle son dönemde dikkat çekici bir şekilde, Hıristiyan toplumunu, önderleri olan rahiplerinin etkisinden kurtarma ve Hıristiyan toplumunu İslâm’a girenler arasına katma siyasetini ortaya koymaktadır.

    “Yahudiler Allah’ı bırakıp bilginlerini, Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryemoğlu İsa’yı rab edindiler. Hâlbuki hepsine de tek Tanrı’ya kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. Ondan başka hiçbir Tanrı yoktur. O bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.”

    Genel olarak, Hıristiyanlık söz konusu olduğunda Kur’an'ın, bir yandan gerçek Hıristiyanlık hakkında bilgiler verirken, diğer taraftan da mevcut Hıristiyanlık için eleştiriler yönelttiği gözlenmektedir.

    DEVAM EDECEK...

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    Sahte bir peygamber olduğu

    MERHABA!

    3. TEOLOJİK İLİŞKİLER AÇISINDAN PEYGAMBER DÖNEMİ
    3.1. Peygamberin Ehl-i Kitap Bilgisi

    Mekke’de putperest olmayan, ancak herhangi bir dine de bağlı olmayan Hanifler ile bazı Yahudi ve Hıristiyanların peygamber beklentisi içinde oldukları bilinmektedir316. Kaynaklarda, Hıristiyanların gönderilmesi beklenen peygambere sempatisini vurgulayan birçok rivayet yer almakta, hatta Kur’an’da, Ehl-i Kitap tarafından peygamberin kolayca tanınacağı vurgulanmaktadır317. Buna bağlı olarak Hz. Muhammed’in daha çocuk yaşta iken amcası ile gittiği Suriye’de rahip Bahîra’dan ilgi gördüğü318 şeklinde rivayetler ortaya çıkmış319, Hz. Muhammed’in ilk vahiy sonrası, hanımı Hz. Hatice ile birlikte olayı aydınlatmak üzere gittikleri, eski ve Yeni Ahid'i bilen bir Hıristiyan olan, Varaka b. Nevfel'in320 ona peygamber olduğunu söylediği iddia edilmiştir.

    Söz konusu rivayetler, bir taraftan Hz. Muhammed’in önceki kutsal kitaplarda müjdelendiği (tebşîrât) yönündeki Müslümanların iddialarının kanıtı olarak kullanılırken, diğer taraftan, İslam’ın, Hıristiyanlığın heretik bir kolu olduğu, Hz. Muhammed’in ilk bilgilerini bu keşişlerden aldığı, dolayısıyla da yalancı, sahte bir peygamber olduğu yönündeki Hıristiyan argümanlarının da bir dayanağı olmuştur322. Hâlbuki Bahîrâ ile ilgili rivayetlerin Hıristiyanlar tarafından
    kullanımı323, Gottheil’in de dediği gibi, "tarihî rivayetlerin İslâm Dini’ne karşı düşmanlık maksadı ile nasıl ifsat edildiğini gösteren birer delildir."

    Gotheil’e göre bu rivayetlerin, Hz. Muhammed’in yalancı bir peygamber olduğunu, Araplara tebliğ ettiği hususların da keşiş Bahira’nın telkinlerinden ibaret olduğunu ispatlamak için Hıristiyanlar tarafından uydurulduğu açıkça ortadadır. Bazı müsteşrikler ise, Ortaçağ boyunca peygamber ve Kur’an aleyhine kullanılmak üzere Hıristiyanlar tarafından istismar edilen bu rivayetlerin, Hz. Muhammed’in peygamber olacağının kendi kitaplarında müjdelendiğini ispatlamak için Hıristiyanlıktan dönen Müslümanlar tarafından uydurulmuş olabileceği ihtimali üzerinde durmaktadırlar325.

    Bahira ile ilgili rivayetler, rivayet tekniği açısından değerlendirildiğinde, sebebi ne olursa olsun, uydurma olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir. Herşeyden önce, Bahira hadisesine ait rivayetlerin sıhhati şüphelidir. Senedi mürseldir326 ve ravilerden hiçbirisi olayı görmemiştir. Ravilerden Abdurrahman b. Gazve münker hadis327 rivayet eden biri olarak bilinmektedir. Hadiseyi naklettiği ileri sürülen sahabe Ebû Musa el-Eş’ârî’nin olaya tanık olma ihtimali söz konusu olmadığı gibi, o, hadiseyi kimden duyduğunu da söylememiştir328.
    Bunun yanında, dokuz ya da on iki yaşında bir çocuğun bir keşişten edindiği bilgilerden yola çıkarak bir din tesis etmesi mantıklı görünmemektedir. Son derece önemli ve anlaşılması zor olan tevhid ve teslis gibi meselelerin dokuz ya da on iki yaşındaki çocuk ile konuşulmayacağı açıktır329. Kaldı ki görüşmeyle ilgili rivayetlerin doğru olabileceği varsayılsa bile, bu görüşmenin bir yemek yeme süresiyle sınırlı olduğu bildirilmektedir.

    Bunlara ilaveten, Hz. Muhammed'in vahiy gelmeden önce kendisinin peygamber olacağına dair bir bilince sahip olmadığı Kur'an tarafından bildirilmektedir330. Bu da söz konusu rivayetlerdeki, Bahira'nın kendisine peygamberliğini müjdelediği şeklindeki ifadelerin asılsızlığını ortaya koymaktadır. Bu rivayetler doğru olsaydı, Hz. Muhammed ilk vahiy sırasında ve sonrasında bu kadar şaşırmayacaktı. Çünkü beklediği bir olay gerçekleşmiş olacaktı.

    Varaka hadisesi de, Hıristiyanlar tarafından saptırılmış, Hz. Peygamberin vahiy irtibatını koparma gayretinin331 bir sonucu olarak değişik şekillerde yorumlanmış bir konu görünümündedir. Mesela Watt, Hz. Muhammed'in Varaka ile daha erken dönemlerde sıkı bir alış veriş içinde bulunduğunu iddia etmekte, Alak suresindeki "O insana kalemle yazmayı öğretti, insana bilmediğini öğretti" şeklindeki ayetlerin daha önceki vahiylere işaret ettiğini belirterek, bunların Hz. Muhammed'e Varaka'ya olan minnet borcunu hatırlatmış olabileceğini öne sürecek kadar ileri gitmektedir. Bununla da kalmayan Watt şu iddialarda bulunuyor; "Daha sonraki İslâmî düşünceler, söz gelişi, Hz. Muhammed'e gelen vahyin daha önceki vahiylerle ilişkisi gibi, çoğunlukla Varaka'nın fikirleriyle şekillenmiştir."332 Halbuki, bilindiği gibi, ilk vahiyle ilgili hadiste anlatılan sadece Varaka'nın olayı öğrenince Hz. Muhammed'in Tevrat ve İncil'de müjdelenen Allah'ın elçisi olduğunu söylemesinden ibarettir. Hal böyle iken, dahası Varaka'nın bunun dışında Hz. Muhammed ile görüştüğüne dair bir bilgiye rastlanmazken333, mesele çarpıtılmakta, hayalî yorumlara gidilmektedir.

    Meselenin bu ve başka yorumlarla çarpıtılması ihtimali Kur'an'da dile getirilmekte ve bu türden iddialar cevaplandırılmaktadır. Ona bir insan öğretiyor şeklindeki iftiraların farkında olduğunu334 belirten Kur'an, bu tür iddialara cevap olmak üzere meydan okumada bulunmaktadır. Hz. Muhammed’e indirilene şüpheyle bakanlara, ona Allah tarafından indirilenin benzeri bir kitap, bir sûre, bunu da yapamazlarsa bir ayet getirmeleri istenmekte ve asla bunu yapamayacakları meydan okumasında bulunulmaktadır335. Anlaşılan o ki, bu meydan okuma karşısında çaresiz kalan İslam karşıtlığı çareyi belli belirsiz, zayıf delillere dayanmakta bulmaktadır. Diğer taraftan, Müslümanlar da diğer ümmetler gibi kendi peygamberini önceki peygamberlerle karşılaştırmış, onlarda bulunanları kendi peygamberlerinde de görmek istemişlerdir. Müslümanların bu psikolojik durumu, Hz. Muhammed'e de hissî mucizelerin verildiğini ispatlama amacına yönelik rivayetlerin ortaya çıkmasına sebep olmuş olabilir336.

    Mucize arayanlar için Kur’an’ın kendisi bizzat ortada iken337, bu tür delillerle iddiaları destekleme çabası İslam’ın akıl dini olma özelliği ile pek de bağdaşmamaktadır. Kendisine indirilen Kur'an'da Hz. Muhammed'in doğumundan ve çocukluğundan bahsedilmemiş olması, mevcut bazı rivayetlerin aksine onun tamamen tabiî bir şekilde doğup büyüdüğü, herhangi bir olağanüstülük338 yaşamadığı anl***** gelebilir. Şayet, doğumundan itibaren iddia edildiği gibi olağanüstü olaylarla karşılaşmış olsaydı, onun hayatının her anı izlenir ve o harikulade biri olarak destan veya masal kahramanı olarak tarihe geçerdi. Mevcut tarih, siyer, megâzî vb. kitaplarında onun gençlik yıllarının tam on yılı hakkında hiçbir malumat bulunmaması da onun mitolojik bir varlık olmadığının bir göstergesidir339.

    Öyleyse, ne tarihî belgeler ne de Kur'an'daki ifadeler Hz. Muhammed'in önceden peygamber olacağına dair bir bilince sahip olmadığını göstermektedir. Bu durum bir başkası ya da başkaları için de geçerlidir. Ehl-i Kitap peygamber beklentisi içerisinde olmakla birlikte onun kim olduğu konusunda bir bilgiye sahip değildi. Buna karşın, Hz. Muhammed'in peygamber olduğu bilgisine sahip olunduktan sonra, Peygamber’in 40 yıl sade bir hayat sürmüş olması göz ardı edilerek, akıl geriye dönük işletilmiş ve sınır tanımaz muhayyileyle Hz. Peygamber’e dair tafsilât verilebilmiştir. "Bu bağlamda denilebilir ki, çocukluğu dahi elinden alınmıştır. Buna sebep olan en temel faktör ise, onun daha çocukken bile bir Peygamber olduğuna dair telâkkidir. Bu bakımdan da kendisiyle ilişkilendirilen her şey, hasâis yahut mucize cümlesinden (irhâsât) kabul edilmiştir."340

    Dolayısıyla, Hz. Muhammed'in gerek doğumu anında gerekse hayatının öteki aşamalarında ortaya çıktığı söylenen bir takım olağanüstü olaylara da temkinli yaklaşmak gerekmektedir. Bu tür rivayetler, peygamber için ön belirtiler aramanın sonucu ortaya çıkmış olabilir. Bu tür çabalar, ister istemez onun beşerî tabiatının dışına taşırılması ve ona diğer peygamberlerin taşıdığı niteliklerden ayrıcalıklı bir görünüm verilmesi341, dahası Tanrısal bir çerçeve ya da bu anlamda bir yapıya oturtulması gibi Kur'an ile bağdaşmayan sonuçlara kadar gidebilmektedir3

    Buna karşın Kur'an'ın bu konuda özellikle hassas davrandığına şahit olmaktayız.
    Buna ilave olarak, peygamberin risâletinden önce bir din ya da ideoloji tesis etme gibi bir girişimde bulunduğuna dair bir bilgiye de sahip değiliz. Dolayısıyla, ilk vahiyle peygamberliğinin farkına varan Hz. Muhammed, Ehl-i Kitap hakkındaki gerçek bilgilere de vahiy yoluyla ulaşmıştır. Elbette bu, daha önce Ehl-i Kitab hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığı anl***** gelmez. Zira, o toplumda Ehl-i Kitap'tan kimseler de yaşıyordu.
    Ehl-i Kitaptan kimselerin de bulunduğu bir toplumda yaşayan Hz. Muhammed, peygamberliğinin ilk anından itibaren daha önce nazil olan kitapların vahiy kaynaklı olduğunun bilincindeydi. Hem İbrahim, Musa ve İsa, hem de Tevrat ve İncil’de adları geçen diğer peygamberlerin kendisi gibi birer peygamberolduğunun farkında olan Hz. Peygamber, daha önce Allah tarafından gönderilen ilâhî mesajları tasdik etmek üzere geldiğini de biliyordu. Aynı zamanda o, daha sonra müntesiplerince kurumsal hale getirilen, daha doğrusu sonradan icat edilen dinlerin Allah’ın tek ve gerçek diniyle aynı olmadığının da bilincindeydi.

    Hz. Muhammed’in daha risaletinin başında iken sahip olduğu bu bilinç, yani Ehl-i Kitap peygamberlerini Yahudi ve Hıristiyan zümresinden ayrı tutması, nazarî ya da ideal dinî düzey ile fiilî inanç ve uygulama düzeyi343 arasındaki farklılığa işaret etmesi açısından önemli görünmektedir. Zira, Kur’an’ın Ehl-i Kitab’a karşı tavrını bu şekilde görmek, bu noktada daha önce gündeme getirdiğimiz teolojik problemlerin çözümünde bize yardımcı olmaktadır. Başka bir ifadeyle, Kur'an'da Ehl-i Kitab'a ilişkin hem övülen hem de yerilen ifadelerin yer alması onun açısından çelişik bir durum arz etmez. "O halde, ideal dinî düzeyde ilahî kaynağa yakınlığı ve saflığı muhafaza ettiği ölçüde Ehl-i Kitab’a ait bazı unsurlar, gerek Kur’an, gerekse peygamber tarafından övgüyle karşılanmış; fiilî itikat ya da mevcut haliyle aslından sapmış, saflığını yitirmiş ve haktan kopmuş birçok unsur da aynı şekilde eleştirilmiş ve aslına rücû etmesi istenmiştir."

    Hz. Peygamberin yukarıda özetlemeye çalıştığımız, Ehl-i Kitap ve onların inançlarına dair bilinç düzeyi, Hz. Peygamber tarafından; “Ben Meryemoğlu İsa’ya dünya ve ahirette insanların en yakınıyım. Esasen peygamberler, anaları ayrı babaları bir kardeştirler, dinleri ise aynıdır.”345 “Allah’ın peygamberlerini birbirinden üstün tutmayın…”346 şeklinde dile getirildiği gibi, fiilî uygulamalarına da yansımıştır.

    DEVAM EDECEK...

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Onursal Üye
    Üyelik tarihi
    Apr 2009
    Nerden
    ISTANBULLU -YURTDISINA OTURUYORUM
    Mesaj
    14.030
    Rep Gücü
    88647

    3.2. Teolojik İlişkiler Açısından Peygamberin Ümmîliği

    MERHABA!

    Hz. Muhammed'in okuma-yazma bilip bilmediği teolojik ilişkiler açısından özel öneme sahip bir konu olarak karşımızda durmaktadır. Hz. Muhammed'in Kur'an'ı uydurduğu ya da diğer kutsal kitaplardan derlediği şeklindeki iddialar,peygamberin okuma-yazma bilip bilmediğinin araştırılmasını zorunlu kılmaktadır. Zira, Kur'an'ın derleme bir kitap olduğu iddiasının ispatlanabilmesinin yolu Hz. Muhammed'in okuma yazma bildiğinin delilleriyle ortaya konulmasından geçmektedir. Ancak bu yöndeki iddiaları desteklemek için ortaya konan delillerin tatmin edici olmadığını söyleyebiliriz. Kur'an, özellikle mucize oluşuna ve önceki kutsal kitaplara gönderme yaparak bu tür iddiaların önünü kesmeyi hedefliyor görünmektedir.

    Hz. Peygamberin okuma yazma bilmeyen, önceki kitaplardan da haberi olmayan bir ümmî olduğunu vurgulayan ayet, Kur'an'ın derlenmiş olabilecği yönündeki şüpheleri ortadan kaldırmaktadır. Kur’an’daki bu beyanın yanında onun ümmî olduğu toplumu tarafından da bilinmekteydi. Peygamberin okuma yazma bilmemesinin hikmeti Kur’an’da şu şekilde ifade edilmektedir; “Sen bundan önce ne bir yazı okur ne de onu elinle yazardın. Öyle olsaydı batıla uyanlar kuşku duyarlardı”.347 Bu ayetten önceki iki ayette Ehl-i Kitaptan bahsedilmekte, böylece Kur’an hakkında Ehl-i Kitab’ın Kur’an’ın Allah’ın Kelamı olduğu konusunda ortaya atabileceği muhtemel bütün şüpheler kaldırılmak istenmektedir. Nitekim ayet, vahyin ve onu Allah'ın indirdiğinin doğruluğunu temellendirme meselesiyle ilgili bir sırada nazil olmuştur348.

    Zira yukarıdaki ayetlerin devamında, bu konuda delil arayanlara şu şekilde cevap verilmektedir; "Hayır o kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde yer eden apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi de bile bile ancak zalimler inkâr eder. Ona rabbinden başkaca mucizeler indirilmeli değil miydi derler. De ki! Mucizeler ancak Allah'ın katındadır. Ben ise sadece apaçık bir uyarıcıyım. Kendilerine okunmakta olan kitabı sana indirmiş olmamız onlara yetmiyor mu349 Elbette iman eden bir kavim için onda rahmet ve ibret vardır."

    Bu tür iddialara Kur'an'ın, bizzat önceki kitaplara ve Ehl-i Kitab'a gönderme yaparak cevap verdiğini belirtmiştik. Kur'an'daki; "Onlara önceki kitaplarda bulunan deliller gelmedi mi?" "İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi de onlar için bir delil değil mi?"352 "Eğer sen, sana indirdiğimizden şüphede isen, senden önce kitap okuyanlara sor"353 gibi ifadeleri, vahyin kaynağı konusunda şüphede olanların şüphesini gidermeye yönelik meydan okumalar olarak görebiliriz. Dolayısıyla Kur'an, ümmî olan, kitap okumayan ve ilim tahsil etmeyen bir insanın böylesine bir kitap getirmesini kendisinin bizzat mucize oluşuna şahit olarak yeterli olduğunu354 ve bunun dışında mucize aramanın da yersiz olduğunu vurgulamaktadır. Öyleyse Hz. Muhammed'in nübüvvetini tasdik eden en önemli delil aklî bir mucize olan Kur'an'dır355. Bunun yanında, Hz. Peygamberin okuma yazma bildiğini iddia edenler de yok değildir356. Fakat, yukarıda zikrettiğimiz ayetin lafzı tevile ihtiyaç hissetmeyecek şekilde açıktır. Ayrıca, peygamberin okuma-yazma bildiğine dair net bir tarihî belgeye de sahip değiliz. Bize göre, burada fazlaca yadırganacak bir durum da söz konusu değildir. Zira o dönemin kültürü, neredeyse tamamen, sözlü kültür idi. Okuma-yazma toplum tarafından üzerinde durulan önemli bir mesele değildi. Okuma-yazma bilmeden de insanlar işlerini yürütebiliyorlardı. Kaldı ki, o dönem Mekke’de okuma yazma bilenlerin bir rivayete göre on yedi, bir rivayete göre de yirmi yedi olduğunu göz önünde bulundurursak357 Arap toplumunun okuma yazmaya gösterdiği ilgiyi daha iyi anlamış oluruz. Okuma yazma oranının nüfusa nispetle çok aşağılarda kaldığı bir ortamda doğal olarak şiir ve edebiyat gelişme göstermiştir. Okuma ve yazmanın ilerleme kaydetmediği dönemlerde Araplar tüm zihnî donanımlarını ezber ve rivayete sarf etmişlerdir.

    Eğitim öğretime bu kadar değer veren bir peygamberin nasıl olup da okuma-yazma bilmediği sorusu ise, peygamberin risaletinin belli bir döneminden sonra okuma-yazmayı öğrendiği şeklindeki görüşlerle giderilebilir358. Ancak bu konuda da kesin bir delil bulmak zor görünmektedir.
    Bize göre, burada asıl olan Kur’an’ın ilâhî kaynağı konusunda o günün insanının kafasında oluşabilecek bütün şüpheleri gidermek olmalıdır. Çünkü o, kendisinde asla şüphe olmayan bir kitaptır359.
    Böylece Kur’an, açık bir şekilde peygamberin okuma yazma bilmediğini belirterek, onun için Kur’an’ı uydurmuş ya da diğer semavî kitaplardan derlemiştir şeklindeki suçlamaların dayanaktan yoksun olduğunu güçlü bir şekilde ortaya koymaktadır. Ayrıca, “İnkar edenler: Kur’an, olsa olsa onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre bu hususta kendisine yardım etmiştir dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır. Yine onlar dediler ki: bu ayetler onun başkasına yazdırıp sabah akşam okunmakta olan, öncekilere ait masallardır.”360 şeklinde Kur’an’da yer alan bu ifadeler de Hz. Muhammed’in okuma-yazma bilmediğinin bir kanıtı olabilir. Zira müşrikler, söz konusu ayette, onun başkasına yazdırdığını, sabah akşam kendisine okunduğunu söylemektedirler. Şayet, Hz. Muhammed okuma yazma biliyor olsaydı, inanmayanlar onu kendisinin yazdığını ve okuduğunu iddia edebilirlerdi.
    Şayet, bunun aksine, Peygamber okuma yazma bilip din, ilim ve felsefe ile meşgul olmuş olsaydı, Kur’an okuma yazma bilmediğini söylemezdi. Çünkü hitap ettiği topluluk, bunu dikkate alarak yalan beyanda bulunduğunu ileri sürerek ona bu konuda tepki gösterirdi361. Nitekim, onun getirdiği mesaja şiddetle tepki gösteren müşrikler asla onun diğer semavî kitaplardan alıntı yaptığı yönünde bir iddiada bulunmamışlardır362. Müşrikler ve Hz. Muhammed'i çok iyi tanıyan Ehl-i Kitap risaletinden önce onun okuma-yazma bildiğini ispatlayacak deliller bulsalardı bu delilleri kullanmaktan geri durmazlardı363. Müsteşrikler ise, vahyin kaynağını problemli hale getirme amacına ulaşmak için, onun okur-yazar olmamasının düşünülemeyeceğini söylemekte fakat sağlam delillerle bunu ispatlayamamaktadırlar364. Hz. Muhammed'in mükemmel bir şekilde okuma-yazma bildiğini iddia eden müsteşrik Ceatani, Kur'an'da mevcut menkıbelerin büyük çoğunluğunun İbrânî ayinleriyle aynı olduğuna dikkat çekerek, Hz. Muhammed'i bunları okuyarak kendine mal ettmekle itham etmektedirler365. Ona göre, Hz. Muhammed okuma yazma bildiğini muasırlarından bile saklamış, bunu itiraf etmek istememiştir366. Bütün bunlara rağmen, Ali b. Rabben et-Taberî'nin de dediği gibi, Kur'an gibi bir kitabı getiren kimse ümmî değil de büyük bir edip ve hatip bile olsaydı bu takdirde de onun mucize oluşunda kuşku duymamak gerekirdi367.

    Montgomery Watt, bu konuyla ilgili olarak şu değerlendirmeleri yapmaktadır: Hz. Muhammed'in okuma-yazma bildiğini kabul etsek bile bu sadece ticarî kayıtları tutacak kadar olmalıdır368. Ayrıca, Hz. Muhammed'in Kitab-ı Mukaddes ya da diğer kutsal kitapları okumadığını düşünmek için birçok neden vardır. Her şeyden önce, o dönemde Mekke'de Kitab-ı Mukaddes'in bir nüshası var idiyse bile bu nüsha kesinlikle Süryanice olmalıdır369. Okuma-yazma bilip bilmediği bile tartışmalı olan peygamberin Süryanice olan kitaptan alıntı yapması ise söz konusu bile edilemez.

    Peygamberin ümmîliği bağlamında son olarak S. Hüseyin Nasr'ın bir değerlendirmesine yorumsuz olarak yer vermek istiyoruz: "Allah'ın kelamı İslâm'da Kur'an'dır, Hıristiyanlıkta ise Hz. İsa'dır. İlâhî mesajın nakil aracı Hıristiyanlıkta Bakire Meryem, İslâm'da ise Hz. Peygamberin ruhudur. Hz. Meryem'in bakireliği hangi sebeple gerekli idiyse, Hz. Peygamber de aynı sebeple ümmî olmak durumundadır. Bir ilâhî mesajın beşerî aracı temiz ve arı olmalıdır. Zira ilâhî mesaj ancak beşerî kabulün saf ve 'dokunulmamış' levhasına yazılabilir. Bu söz vücut şeklinde olunca, saflık onu doğuran annenin bakireliğiyle sembolize edilmiştir; Allah'ın kelamı kitap şeklinde olunca da bu arılık onu insanlara tebliğ için seçilen insanın ümmî tabiatıyla sembolize edilmiştir. Mantıken bir kimse Hz. Peygamberin ümmî özelliğini reddedip aynı zamanda da Meryem'in bakireliğini savunamaz. Çünkü her iki husus da bu vahiy sırrının aynı derin yönünü sembolize ederler ve durum anlaşılınca da biri kabul edilip diğeri reddedilemez. Hz. Peygamberin ümmî tabiatı, beşerî alıcının ilâhî varlık karşısında nasıl büsbütün pasif durumda olduğunu gösterir. Bu ruh ve bekâret saflığı olmasaydı, ilâhî olan kelam bir anlamda tamamen beşeri olan bilgiyle lekelenecek ve aslî arılığı içinde insanlığa sunulamayacaktı. Peygamber Allah'tan aldığı vahiy karşısında tamamen pasif kaldı ve bu vahye kendisinden hiçbir şey eklemedi. O bir kitap yazmadı, kutsal kitabı insanlığa nakletti."



    DEVAM EDECEK....

1. Sayfa, Toplam 4 123 ... SonSon

Benzer Konular

  1. Misyonerlik ve hıristiyan misyonerler
    mopsy Tarafından Diger Dinler Foruma
    Yorum: 10
    Son mesaj: 14-02-2015, 09:44 AM
  2. Hıristiyan'a Müslüman diye işkence!
    RABİA Tarafından Vip Salonu Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 08-08-2010, 01:21 AM
  3. Hıristiyan dünyasını kızdıracak iddia
    mopsy Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 29-06-2010, 11:29 AM
  4. Canı Hıristiyan Öldürmek İstemiş
    SOSYALİST Tarafından Serbest Kürsü Foruma
    Yorum: 2
    Son mesaj: 23-07-2009, 02:03 PM
  5. Yorum: 0
    Son mesaj: 08-05-2009, 05:00 PM
Yukarı Çık