Merhaba!

Sn.Besir Islamoglunun bu haftaki yazisini sizlerle paylasmak istiyorum.

“Rabbin, Adem Oğulları’nın sırtından zürriyetlerini alıp, bunları kendi hakkındaki şu sözleşmeye şahit tutmuştu: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? “Elbette böyle” dediler.

Böyle yaptık ki kıyamet gününde “bizim bundan haberimiz yoktu” demeyesiniz; yahut, önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mi edeceksin” demeye kalkışmayasınız.

İşte, böyle ayetleri açık açık bildiriyoruz. Umulur ki dönüş yaparlar.” (Araf, 172-174)
Nedir “kalu bela”? “Onların sırtlarından zürriyetlerini almak” ne demektir?
Hangi sözleşmeye Allah bizi şahit tutmuştur?
Bu sözleşmeden haberimiz var mı?
Gerçekten “evet, elbette böyle” gibi ifadeler kullandık mı? Kullandıksa ne zaman kullandık? Nelere “evet” dedik?

Klasik kaynaklarda yer alan rivayetlere göre, Allah dünyayı yaratmadan önce, yeryüzüne gelecek bütün insanların ruhlarını, ruhlar aleminde bir araya toplayarak “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diyerek kendi varlığına onlara tanık kılmış ve onlardan “bela (evet)” sözünü alarak onaylatmıştır. Böylece Allah, yeryüzüne gelecek kullar ile bir tür sözleşme akdetmiş ve buna kendilerini de tanık etmiştir. Dolayısıyla artık hiçbir insan, “benim bu sözleşmeden haberim yoktur” diyemez. Evet, ilk dönem alimleri ayeti böyle anlamışlardı.

Her şeyden önce şunu temellendirelim ki, Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etme ve sadece O’na kulluk etme görevi, insanın yaratılış amacıdır. Bu amacın gerçekleşebilmesi için, insanların kendi sorumluluklarını mutlaka açık seçik bilmeleri gerekir. Sadece bilmeleri de yetmez, bu sorumluluklarını yerine getirebilmek için yeterli donanıma da sahip olmaları gerekir. İşte bu ayet, insanların sorumluluklarını yerine getirebilmeleri için yeterli bilgi ve birikimle donatıldığını vurgulamaktadır.

Ayette, soru-cevap şeklinde belirtilen husus, tamamen mecazi bir yolla anlatılmak istenmektedir. Kur’an’da başka ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah’ın “konuşması, sorması” gibi ifadeler temsili ifadelerdir. Bu ifadelerde asıl söylenmek istenen husus, insanların, Allah’ın varlığını ve birliğini kavrama yeteneğine sahip kılınmış olmasıdır.

Yani, insanın ana rahmine yerleşip organik oluşumunu tamamlama surecinde, Allah insanın doğasına, kendisinin varlığını, birliğini ve sadece kendisine kulluk yapılması gerektiğinin bilinmesini istemiş ve bunun için de yeterli akli ve biyolojik donanıma sahip kılmıştır. Bu süreç, sanki Allah’ın, “ben sizin Rabbiniz değil miyim” diye insanlara sormakta, onlar da “elbette Rabbimizsin” diyerek bunu kabul ettiklerini belirtmektedirler.

Oysaki bu gibi söylemler, tamamen temsili bir ifadeyle anlatılmaktadır. Bu metot, Kur’an’ın zaman zaman kullandığı bir metottur. Bu metotta “sordu, çıkardı” gibi geçmiş zaman kipi kullanılarak anlatılmak istenenin kolay anlaşılmasını sağlamaktadır.

İşte, Allah’ın insanlardan taahhüt alması, insanın, başta iman olmak üzere Salih amel ve diğer sosyal ve ahlaki sorumlulukları açısından yetenekli ve hazır hale getirmiş olmasıdır. Allah nasıl ki arıya bal verme, koyuna süt verme, güneşe ısı ve ışık verme yeteneği (gücü) verdiyse, insana da Rabbini tanıma, sadece O’na kulluk etme ve sosyal alanda güzel işler yapma kabiliyeti vermiştir.

“Ben sizin Rabbiniz değil miyim” sorusuna, “elbette bizim Rabbimizsin” diye verilen cevap, insanın yaratılışı ile Rabbi arasında kararlaştırılmış olan bir anlaşmayı ifade eder. Bu anlaşmanın içeriği insanın benliğine kodlanmıştır. İnsanın her hücresine yaratılış aşamasında bu diyalogun (sözleşmenin) şartları emanet edilmiştir. Böylece her hücre alemlerin Rabbi olan Allah’ın Rab oluşuna şehadet eder.

Buradaki şehadetten maksat, Allah’ın, iç ve dış alemde kendi varlığına ve birliğine kılavuzluk yapacak bir çok kanıtlar yaratmış olmasıdır. Sadece insanlar değil, yaratılan her bir varlık, O’nun Rab olduğunu doğrulamakta ve kendi lisanıyla O’nu tesbih etmektedir; ancak bütün varlıklar arasında cinler ile insanlar sözleşmelerini bozmaktadırlar.

Oysa Allah, insanların sözleşmelerine sadık kalmalarını istemektedir. İnsanlar kendi nefis (öz) lerinde olanı (tevhidi) değiştirip bozmadıkça, Allah, o toplulukta olanı özü (inancı) değiştirip bozmaz. (Ra’d,11) Bu temel bir ilkedir, genel bir kural kuraldır. Bu da göstermektedir ki, insanların özlerinde, hücrelerinde tevhit inancı yerleştirilmiştir. İnsanlar bunu doğuştan kazanmışlardır, ancak kimi insanlar doğuştan sahip oldukları bu imkanları sorumsuzca kullanarak hem kendilerine, hem de başkalarına haksızlık yapmaktadırlar.

Hadiste de belirtildiği gibi, “her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar.” İnsanın fıtrat üzere doğması, Allah’ın Rab olduğu gerçeğini kavrayabilecek güç ve yetenekte yaratıldığını ve bu hususta kendisinden temsili olarak söz alındığını bilmesidir.

Doğuştan bu özellik ve kabiliyetle yaratılan insan; kendini beğenmişlik, nefsine düşkünlük, şeytani dürtüler gibi arızi duygular eliyle veya yoldan çıkarıcı diğer çevresel faktörlerle doğasını (öz benliğini) değiştirebilir; çünkü büyük sınav (cennet veya cehenneme varma) nedeniyle, temiz fıtratında tevhidin yanı sıra şirk, nankörlük, kin, düşmanlık, zulüm ve adaletsizlik gibi bir çok kötü duygu taşıma imkanına da sahiptir.

İşte, tertemiz yaratılışı değiştirip bozmayarak Allah’ın sevgisini kazanmak kişinin elindedir. Bu konuda her türlü bilgi ve birikime sahiptir. Allah böyle yaptı ki; insanlar; “kıyamet gününde, bizim bundan haberimiz yoktu” demesin. Ayrıca, “Önce atalarımız Allah’a ortak koştu. Biz de nihayet onların ardından gelen bir nesiliz. Şimdi batıla saplanıp kalanların yaptıkları yüzünden bizi helak mı edeceksin!” demeye kalkışmasın.

Sonuç olarak bir cümleyle belirtmek gerekirse, “kalu bela”, diğer bir ifadeyle “yaratılış sürecinde yapılan sözleşme”, Allah’ı gereği gibi tanımak ve sadece O’na kulluk etmektir. Bunun için de yüce Allah, her insanda bütün alt yapıyı (donanımı) sağlamıştır ve hiçbir mazeret kabul edilmemektedir.

Beşir İslamoğlu ajans 7/24