Merhaba:

Guncel bir konu oldugu icin, Sn Beşir İslamoğlu nun yazisini foruma asiyorum!

Kimleri Müslüman olarak kabul edemeyiz?

Kimler cehennem ehlidir?

Kimlerin cenaze namazı kılınmamalıdır?

Türkiye’de zaman zaman bazı cenazelerde “Bu kişinin namazı kılınır mı, kılınmaz mı” şeklinde tartışmalar yaşanmaktadır. Geçenlerde ünlü bir kişinin cenazesinde kamuoyunda yine benzer tartışmalar yaşandı.


Kimileri, “bu şahıs Müslüman’dır, namazı kılınır” derken, kimileri de “hayır, Müslüman değildir, namazı kılınmaz” dediler.


Bu tartışmalar yaşanırken, Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulunda uzun yıllar görev yapan yetkililerden birinin konuştuğu bir program izledim. Diyanet yetkilisi konuşmasında, halk arasında tekrarlanan şu meşhur sözü söylüyordu:


“Bizler, bir kişinin Müslüman olup olmadığı hakkında karar verirken, yüzde 99 aleyhinde, yüzde bir de lehinde bir emare (işaret) görürsek, o yüzde birlik emareyi dikkate alarak onun Müslüman olduğuna yeterli delil sayarız.”


Doğrusu bu düşünce birçok İlahiyaçı tarafından zaman zaman dile getirilir. Halbuki yüce Allah, kimin Müslüman olup olmadığının ölçüsünü net olarak ortaya koymuştur. Koyulan bu ölçüler hiçbir kimsenin hatırı için değiştirilemez. Bu ölçüler hakkında hiçbir müsamahaya da sahip değiliz.


Peki nedir bu ölçüler? Müslüman olmanın esasları nelerdir?


Müslüman olmanın olmazsa olmaz üç temel esası vardır:


[RENK] 1. İlahiyat inancı. Her Müslüman’ın, kainatı yaratan ve yöneten bir yüce varlığın (Allah’ın) mevcudiyetini kabul etmesi zorunludur. Diğer bir ifadeyle, Müslüman’ın “tevhit ehli “ olması gerekir. Yani şirki ret ederek, Allah’tan başka yaratıcı ve mabud kabul etmemesidir.


2. Nübüvvet inancı. Allah ile kullar arsında haberci ve elçi olan insanları/peygamberleri kabul etmek, imanın esaslarından biridir. Bu peygamberler, imanın hayata geçirilmesini ve dinin birey ve toplum hayatındaki sınırlarını tespit ederler.


Kitaplara iman da yine nübüvvet programı içerisinde mütalaa edilir; çünkü Kur’an’da bütün peygamberlerin vahye muhatap oldukları açıkça belirtilir. Kaldı ki bütün inanç ve ibadet esaslarını zaten Kur’an’dan öğrenmekteyiz. Dolayısıyla Kur’an’ı devreden çıkararak hiç kimse İslam’dan söz edemez.


3. Ahiret İnancı. Ölüm sonrası hayat kıyametin kopmasıyla başlayacak, cennet ve cehennemle noktalanacaktır. Zaten ahiret inancıyla ilgili yüzlerce ayet bulunmaktadır.

[/RENK]

Bu üç temel esası hiçbir baskı olmadan kendi özgür iradesiyle kabul eden kişi Müslüman olarak kabul edilir. Bu konuda hiç kimse bir başkasını sınava tabi tutma hakkına sahip değildir. Hiç kimseye de “niçin benim gibi düşünmüyor ve benim gibi İslam’ı yaşamıyorsun” diyemez.

[RENK]Dolayısıyla bir kimse “ben Müslüman’ım” dedikten sonra hiç kimse o kimseye “sen Müslüman değilsin” diyemez; isterse inanç ve ibadet konularında bir takım eksik ve yanlışları olsun; zira kişinin bütün hayatını ölümden sonra değerlendirecek olan sadece Allah’tır. Cehenneme de cennete de koyacak odur. Kimlerin cehenneme gideceğini veya oraya layık olacağını da Allah saptayacaktır. Bir kere bunu temellendirelim.[/RENK]


Diğer taraftan, açıkça Allah’ı ve buyruklarını kabul etmeyen ve inkar yolunu tutan inkarcıları, Allah’a ortak koşan müşrikleri ve küfrünü gizlemeye çalışan münafıkları da göz ardı etmemek gerekir; zira bu vasıfları taşıyanlar hakkında Kur’an’da yüzlerce ayet bulunmaktadır. Bu ayetleri hiçbir zaman görmezlikten gelemeyiz. Allah’a, peygamberine ve inananlara düşmanlık içerisinde olanları dost/veli kabul edemeyiz. Bu hakkı Allah bize vermemiştir:


[RENK] “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi (bile) olsa onları veli edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” Tevbe, 23)[/RENK]


Demek ki, küfrü imana tercih eden, yani Allah’ı veya buyruklarını inkar eden, Allah’a eş koşan ve küfrünü gizleyerek münafıklık yapan insanları tanıdığımız sürece onlarla inanç noktasında dostluk kuramayız; ancak insani ilişkiler konusunda bireysel olarak onlarla iyi dostluklar kurmamızda hiçbir beis yoktur. Aksine çok iyi ilişkiler içerisinde olmamız da gerekir.


İnanç/din konusunda onlarla dostluk kurmanın yasaklanmasının nedeni de yine kendileridir; çünkü onlar, Müslümanları inançlarından dolayı kabul etmemektedirler. Her fırsatta bozgunculuk yapmakta ve zarar vermeye çalışmaktadırlar. Bakınız bir ayette, Allah onların kinlerini nasıl belirtmektedir:


“(Onlar) Allah’ın nurunu (Kur’an’ı) ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Halbuki kafirler hoşlanmasa da Allah nurunu tamamlamaktan asla vazgeçmez.” (Tevbe, 32)


Oysa Müslümanlarla barış içerisinde yaşamayı ve her türlü özgürlüklerine saygı göstermeyi kabul etmiş olsalar, aralarında hiçbir sorun yaşanmayacaktır.


Bilinmelidir ki dinin geliş amacı, siyasal alanda dinin yayılmasındaki engelleri kaldırmak, sosyal alanda da insanlar arasındaki barış ve huzur ortamını sağlamaktır. Onun içindir ki, dinin adı İslam, yani “barış” olmuştur. Yine onun içindir ki, Müslümanların bütün derdi, Allah’ın mülkünde Allah’ın dini olan İslam’ı yaymak, zulüm ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmak, sosyal alanda barış ve huzur ortamını sağlamak ve herkesin barış ve kardeşlik içerisinde yaşamalarına imkan hazırlamaktır. İşte insanlığa örnek ve rehber olan peygamberimizin bütün mücadelesi de bu ilkeleri gerçekleştirmekten başka bir şey değildi.


Bakın yüce Allah Münafıkları bizlere nasıl tanıtıyor! “İnsanlardan bazıları vardır ki, İnanmadıkları halde, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler.”


“Onlar (kendi akıllarınca) güya Allah’ı ve müminleri aldatırlar. Halbuki onlar ancak kendilerini aldatırlar ve bunun farkında değillerdir.”


“Onlara yeryüzünde fesat çıkarmayın, denildiği zaman, ‘biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir.”


“onlara: insanların iman etmesi gibi siz de iman edin, denildiği zaman, ‘biz hiç sefihler (akılsız ve ahmak kişiler) gibi iman eder miyiz’ derler. Biliniz ki, sefihler ancak kendileridir; ancak bunu bilmezler (veya bilmezlikten gelirler).” (Bakara, 8-13)


Münafıklarla ilgili ayetler uzar gider. Demek ki, barışı bir yana bırakarak bozgunculuk yapmak onların işidir. Sadece münafıklar değil, müşrik ve inkarcılar da böyledir. İşte bu yüzden Müslümanların onlara karşı dikkatli olmaları ve onları veli edinmemeleri istenmiştir. Yine, işte bu küfür ve ihanetleri sebebiyle yüce Allah;


“Onlardan ölmüş olan hiç birine asla namaz kılma; onun kabri başında da durma! Çünkü onlar, Allah ve Resulünü inkar ettiler ve fasık olarak öldüler.” Buyurarak ikazda bulunmaktadır. (Tevbe, 84)


Şimdi, “yüzde 99 Müslümanlığının aleyhinde, yüzde bir lehinde emare olduğunda, yüzde birlik emare Müslümanlığı için yeterli bir delildir” ifadesine dönelim.


Öncelikle belirtelim ki bu düşüncenin hiçbir dayanağı yoktur. Ne ayet, ne de hadis. Tamamen asılsız, mesnetsiz boş bir iddiadır; zira her insanda İslam’a uygun fıtrattan gelen birkaç emare zaten vardır. Bu emarelerden hareketle her insanı Müslüman kabul etme imkanı yoktur.


Halbuki onun yerine kişinin kendi beyanı esas alınmış olsa çok daha sağlıklı bir emare olacaktır. Bütün hukuk sistemlerinde geçerli olan kural, kişinin beyanıdır. Bir kimse “ben Müslüman’ım” beyanında bulunuyorsa, hiç kimsenin onu dışlaması veya İslam dışı görmesi doğru değildir; ancak İslam’a ve Müslümanlara savaş açar veya asıl inancını gizleyerek münafıklık eder, bozgunculuk yaparak huzur ve barışı (İslam’ı) ortadan kaldırmaya çalışırsa, o zaman “hiçbir emare” ye bakılmaksızın, İslam dini dışında kabul edilir ve ona göre de muamele edilir. İşte peygamberimizin metodu da bu idi.

Ajans7/24