Aydın Başar

Allah ile barışık bir düzen
Aydın Başar
aydin_basar@hotmail.com

23.08.2008


Tıpkı bizim dışımızdakiler gibi biz Müslümanların da toplum, millet, hukuk, adalet, ahlak, devlet ve sistem gibi konularda düşünmeye ve konuşmaya hakkımız vardır. Diğer dinlerin müntesipleri, ateistler veya seküler anlayışları benimseyenler nasıl bu konularda söz söyleyebiliyorlarsa, bu ülkenin gerçek ev sahipleri olan biz Müslümanlar da kendi fikirlerimizi açıklayabilmeliyiz. Kimse bizden bu ülkede misafirmişiz gibi çekingen tavırlara girmemizi beklemesin.

Toplumun bir parçası olduğumuza göre toplumu ilgilendiren konular, bizim de ilgi alanımıza girer. Konuşmamız gereken yerlerde özgürce konuşmak bir insan hakkı olmanın da ötesinde dinimizin bir gereğidir. Bizi fikirsizleştirmeye ve eğilimsizleştirmeye çalışanlar istemese de toplumu ilgilendiren alanlarda söyleyecek sözümüz ve "gözümüz" vardır. (Bkz. Anadolu Gençlik, Eğilimsizlik Tehlikesi, Haziran) Bunu Kuranı anlamaya çalışan herkes fark etmiş ya da etmelidir.

Gariptir ki referans olarak Peygamberimizden binlerce yıl önce gelen filozofların sözlerine atıf yapanlar çağdaş ve ilerici kabul edilirken, "benim referansım Kuran ve sünnettir" diyenler ise mürteci, gerici ve yobaz kabul edilirler. Bu yoz ve sığ tavır ile diğer alanlarda olduğu gibi, hukuk alanında da karşılaşılır. Bu anlayışın tezahürü, "hukuku ancak ben yaparım, gerekirse de yine ben delerim" mantığıdır. Yani başka bir ifadeyle bu; "Bütün bu alanlarda başrolde ancak ben oynarım, sizlere gelince; bu demokrasi oyununda sizler ancak bir figüran olabilirsiniz" demektir.

Müslüman hayatın figüranı olamaz

Diğer taraftan Kuranın Müslümanlar için çizdiği bir yol haritası ve gösterdiği bir ufuk vardır. Ve Kuran, insan ve toplum hayatını ilgilendiren her konuda zaman ve mekândan bağımsız olarak söz söylemeye devam eder. Kurana muhatap olan Müslüman ise toplumsal hayatın her alanında Kuranın buyruklarını görmezden gelemez. Bu bir bakıma Müslümanın hayatın figüranı olmayı reddetmesi ve toplumsal hayata müdahil olabilmesi demektir. Kuşkusuz ki böyle bir talebin bir takım çıkar çevreleriyle çatışması da söz konusudur. Buna karşın Müslüman; -uzanıp almadığımız müddetçe- kimsenin bize bir şeyleri hediye etmeyeceğini bilmektedir. Nitekim hayat denilen mefhum talepler ve gayretler olmaksızın ancak bir çeşit köleliğe razı olmaktır. Bu tür bir kölelikte; benimle ilgili konuları bile başkasının benim adıma konuşması söz konusudur. Oysa Müslüman böylesine edilgen olmayı veya kıyıda köşede silik kalmayı kendisine layık göremez. Çünkü İslam, ondan toplumsal hayatın başrolünde oynamasını ve ahlaktan hukuka kadar hemen her türlü sosyal alanda söz söyleyebilecek yetkinliğe ulaşmasını ister. Nitekim başrolde Müslümanın olması demek, hakkın gelmesi, batılın zail olması ve adaletin ikame edilmesi demektir.

Kuranın Cuma hutbelerinde genellikle okunmayan bazı ayetleri vardır. Mesela Kuranda, Allah'ın hükümleriyle hükmetmeyenlerin, fasıkların, kâfirlerin ve münafıkların ta kendileri oldukları bildirilir. (Bakınız; Maide 44) "Allah'ın hükümleriyle hükmetmek" ifadesi şayet tevil edilmek sureti ile tahrip edilmez veya en sade biçimiyle tefsir edilirse, Kuranın bu ayete taalluk eden alanlarda da söz söylediği ve Müslümanlara birtakım sorumluluklar yüklediği anlaşılır.

Bugün biz Müslümanların bu gizli kalmış ayetlerden bahsedeceğimiz yerde, birilerinin bize dayattığı birtakım anlayışları İslam adına savunuyor olmamız ve onların reklâmını üstlenmemiz oldukça talihsiz bir durumdur. Sanki o savunduğumuz kavramları biz Batıdan nakletmemişiz de kendi özümüzden tevarüs etmişiz gibi bağrımıza basıyorsak bu ne büyük bir gaflettir! Bu ortamda bir taraftan konjonktür bahane edilerek İslamın sosyal hayata bakan yönleri gizlenirken, diğer taraftan da kendi bünyemizde seküler bir din anlayışı inşa edilmektedir.

Seküler anlayışların amacı

Seküler anlayışların amacı Yüce Allah’ı ahlak, hukuk ve yönetim alanlarından uzaklaştırmak, dini hayatın içinden çıkartmak ve Müslümanları İslam’ın değer yargılarından soğutmaktır. Gerçek din, hayatın merkezinden koparıldığında ise dallarımıza yapılan modernite aşısının tutması beklenilecektir. Modernite dininde ahlak ve hukukun dayandığı temeller bile görecelidir yani Yüce Allahın tek doğrusunun dışında bir sürü doğrular vardır onda… İslam dini ise seküler/dünyevi düşünceyi temelden reddeder. Bu reddedişi anlayabilmek için Nas Suresi’nde geçen "Rabbin nas", "Melikin nas" ve "İlahin nas" ifadelerini doğru anlamak gerekir.

Yüce Allah "Rab" oluşuyla "ahlak" ve "hukuk", "Melik" oluşuyla "yönetim", "İlah" oluşuyla da "ibadet" alanına taalluk eder. Bu alanlar İslam’ın temel konularıdır aynı zamanda. Bunların her birisi diğerinden bağımsız değildir ve hele ki söz konusu olan din İslamiyet olunca, bunları birbirinden ayırmak çok daha zordur. Yüce Allahın sadece "İlah" olduğunu söylemek dini sadece "ibadet"ten ibaretmiş gibi görmeyi; O’nun sadece "Rab" olduğunu söylemek dini salt bir ahlak ve hukuk doktrini olarak algılamayı doğurur.

Ahlak ve hukuk alanlarını birbirinden ayırmak mümkün değildir. Burada "Rab", "terbiye edici" anlamı taşıdığı için "ahlak" alanına, "düzen koyucu" anlamı itibariyle de "hukuk" alanına taalluk eder. Aslında hukuk alanının "hüküm" ve "hikmet" gibi aynı kökten gelen iki kavramla da ilgisi vardır. Bu nedenle Rab isminin "hükümdar" anl***** gelen "Melik" ismiyle de bir alakası vardır. Yani bu isimlerin yeryüzündeki tecelli alanları iç içedir. "Melik" ise yönetici demektir. "Mülk" de yönetim demektir. Hz. Ömer "Adalet mülkün temelidir" derken ideal bir yönetimin adalet esasına dayanması gerektiğini söylemek istemiştir.

Kur'anın bize bir devlet sisteminden bahsetmediği, İslam dininin sınırları beli bir "sistem"i önermediği. Kur'an’da veya hadis-i şeriflerde tarif edilmiş bir "sistem önerisi"nin olmadığı veya "devletinizi kurun" şeklindeki bir emrin söz konusu olmadığı söylenilse de Kuranın bu alanlardaki bazı işaretleri ve Hz Peygamber’in de bazı fiili sünnetleri söz konusudur. Mesela Kuran "yemuru bil adl" der, yani adaleti emreder. Adaletin tesisi için ise düzene ve devlete ihtiyaç vardır. Diğer taraftan Kur'an bize terbiye eden bir "Rab", hüküm koyan bir "Hâkim" ve yöneten bir "Melik"ten bahseder. Yine Kur'an ve hadisler, bir takım hukukî ilke ve kuralları vaaz ederler. Hatta Kur'anda "yönetim" ile ilgili bazı emirler de söz konusudur. (Ulul emre itaat konusu) Demek ki dinin bu yönlerinin yaşanabilmesi için orijinal bir sisteme ihtiyaç vardır. Bundan dolayıdır ki Efendimizin Hicretten sonraki ilk işi Medinede bir Site Devleti’ni kurmak olmuştur. Bu olayı; Efendimizin yönetim alanıyla da ilgilendiğini gösteren fiili bir sünneti olarak değerlendirebiliriz. Müslümanların siyasetle uğraşmasını yadırgayanların bu fiili sünneti düşünmelerinde fayda vardır.

Kur'anın bir üst referans olması ve sistemlerin fevkinde bir konumda yer alması hasebiyle ismen bir sistemden bahsetmese bile, olması öngörülen sistemlere tümel ilkelerini veren bir konumdadır. Aynı zamanda hırsızlık cezası, miras dağıtımı gibi konularda bazı hukuki tikel ilkelerden de bahseder. Kuranın bu konulardan bahsetmesinin sebebi, arşivleri kalın İslam hukuku kitaplarıyla doldurmak veya o kitapları nostalji olsun diye okumak için değildir. Elbette bu ilkeler toplumsal hayatın her alanında kullanılmak için vardır. "Bunlardan yararlanalım" diyenlere kimsenin tepeden bakmaya hakkı yoktur. Bir yerde güzel bir şey var ve ona sırf dini bir metinde geçtiği için hor bakılıyorsa bu durum Müslümanın kabul edebileceği bir durum değildir. Zira Müslümanların parçasını oluşturdukları düzen Yüce Allahla barışık olmak zorundadır. Yani sistem adalet esasına dayanmalıdır. Kuranın yönetim alanında bizden istediği en önemli ilkelerden bir tanesi de budur.

Hukuk devleti ideali

Bu hedefe ulaşmak için ise Batılı anlamda değil bizdeki "hak" kelimesinin cemisi/çoğulu olan hukuk anlamında- "hukuk devleti" idealinin gerçekleşmiş olması gerekir. Molla Sadra on yedinci yüzyılda insan hakları ve hukuk devletinin bir zaruret olduğunu şöyle açıklamaktadır: "Yeryüzünde bütün insanlık bireylerinin meydana getirdiği toplum en büyük (uzma) toplumdur. Hayr-i efdal ve kemal-i aksa (En üstün iyilik ve varılabilecek en ileri aşamadaki olgunluk) Medine-i fazıla (Hukuk Devleti) ve ümmet-i fazıla (Hukuk Devletinin bilincine varmış ve onu kurabilmiş toplum) ile elde edilir. Böyle bir toplumda bu toplumun kentleri gerçek hedefe ve gerçek Hayr’a ulaşmak için birbirlerine yardımcı olurlar. Yoksa Medine-i nakısa (Hukuk Devleti olmayan devlet türleri) ve ümmet-i cahile (Hukuk Devleti bilincine varamamış ve zorbaların tahakkümü altında kalmış toplum) ile Hayr’a ulaşılmaz. Böylesi toplumlarda Hayra değil Şerre ulaşmak için insanlar birbirine yardımcı olurlar." (Hatemi, İnsan Hakları Öğretisi, İstanbul, 1988, s. 304)

Tarih boyunca Müslümanlar birbirinden farklı birçok sistemler kurmuşlardır. Misalen Devlet-i Osmaniye’nin kendisine "İlayı Kelimetullah" vazifesini yüklediği bir yönetim sistemi vardır. Bu sistem tüm eleştirilere rağmen İslamî bir sistemdir. İslamîdir fakat bu sistem İslamın sistemi veyahut İslamın bizzat kendisi değildir. Emeviler ve Abbasilerin sistemleri için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. İslamiyet dini, sistemlere "doğru öğreti" diye de tabir edebileceğimiz üst değerleri yani adalet esasına dayanan değişmeyen tümel ilkeleri verir. Yüce Allahın "El Adl" isminin tecellisi olan bu ilkelerinin yerine yapay bir akıl dininin izafi doğruları benimsenirse, bu yeryüzünde gerçek adaletin yerini zulmün aldığı anl***** gelir. Birçok İslam arifi gibi Farabi de bu ilkelerden bahsetmiştir. "Farabi adaletin ancak doğru öğreti ile anlam kazanacağını yoksa hukuk devleti (medine-i fazıla) olmayan bir düzende galibin mağlubu sömürmesinin adalet sayılabileceğini, gayet isabetli olarak belirtir." (Hatemi, Hukuk Devleti Öğretisi, s.217) ,

İnsanın hilafeti

Kuran-ı Kerim, Allahın insanları halife olarak yarattığını söyler. (Bakara, 30) İnsanın hilafeti onun yeryüzüne hükmetme ve ona bir şekil verme yetkisidir. İnsan, aklı sayesinde bunu yapar. Zaten akıl sahibi olmasından dolayı, ona hilafet sorumluluğu yüklenmiştir. İnsan yeryüzünü işleyecek, imar edecek ve onu yönetecektir de... Ancak bunu yaparken mutlak yöneticinin "Melik" olan "Rab" olduğunu inkâr edemez. Bunu inkâr etmesi demek, Melikin mutlak egemenliğini inkâr etmesi demektir. İşte "kâfir" de bu inkârı yapan kişidir. "Mümin" ise Allahın "İlah" ve "Rab" ismini göz ardı etmediği gibi diğer isimlerini ve "Melik" ismini de gözardı etmez. Yeryüzünde hükmeden mutlak hükümdarın "Melik’in nas" ve "Ehkamul hâkimin" (Bkz. Tin Suresi) olduğunu yani Onun insanların Meliki ve Hâkim’i olduğunu kabul eder.

Kur'anda insanların yeryüzündeki hilafetinden bahsedilmesi bizi yönetim alanında düşünmeye de sevk eder. İnsana verilen hilafet vazifesi sayesinde, insan yeryüzünde hükmeder. Pratikte hukukunu kendisi yapsa bile dayandığı ilkelerini Mutlak Hükümdardan almak zorundadır. Zira inanan bir mümin, Rabbi’nin her alandaki buyruklarına önem vermek durumundadır. Onun her alanda Rabbini önemsemesi halifeliğini gerçekleştirmesi, önemsememesi ise hilafet görevini "adl"in üzerine değil "zülm"ün üzerine kurması ve görevini kötüye kullanması demektir. Bu konuda Hatemi şöyle der: "Dinin hukuk alanında da etkilerinin olabileceğini tespit etmiş oluyoruz. Ne var ki batı demokrasilerinde yaygın olan kanıya göre de İslam değerler felsefesi olarak itibar görmeye bile elverişli bir din değildir. Sadece dar anlamda ibadet törenleri alanına itilmeli ve kilitlenmelidir. Bu alanda bile haddini bilmeli, bayram ve cuma namazlarında dahi sokağa taşmamalı, uygar gözleri incitmemelidir." (Hukuk Devleti Öğretisi, İstanbul, 1989, s.274)

İslamı seküler mantıkla bozmak

Bu durumda Allahın "Melik" ve "Rab" oluşunu göz ardı ettiğinizde dini "yönetim" ve "hukuk" alanlarından soyutlar, böylece de Müslümanları Nasrettin Hoca&nın fıkrasındaki kolu ve kanadı kırılıp sonra da "şimdi kuşa benzedin" denilen leyleğe benzetirsiniz. Fakat fıkradakinden farkı, leyleğin seküler oluşudur. Seküler bir leyleği seven, destekleyen ve onun hep öyle kalmasını isteyen kargalar, ahlak, hukuk ve yönetim alanlarında söz hakkını kimseye vermez ve dini ibadet alanına hapsederek derler ki: "Bu ülkede din ve vicdan özgürlüğü vardır, camiler açıktır isteyen istediği kadar ibadet eder." Hatta bununla da kalmaz dünya siyasetinin yırtıcı kartallarının finansmanı sayesinde çokça "Seküler leylekleri koruma ve yaşatma" dernekleri kurarlar. Seküller olmayan leylek kaldı ise onu da toplum mühendisi akbabalar, bilinçaltı tahribatıyla seküler bir leyleğe çevireceklerdir. Böylece ideal gördükleri sevimli Müslümanlar yetiştirerek seküler din anlayışını daha da çabuk yaymış olacaklardır. Biz Müslümanlar sekülerizm bataklığına iyiden iyiye düşmek istemiyorsak biran önce Kur'an hastanesinde bilinçaltı tedavisi olmalıyız. Nas Sûresi adeta bu tedaviyi yapan bir doktor gibidir. Çünkü bu sûre seküler mantıkla bağdaşmayan Melik ve Rab olan bir İlahtan bahseder.

Suredeki "İlahin nas" (insanların ilahı) ifadesi ile ilgili olarak da şunları söylemeliyiz: "İlah" ismi Yüce Allahın "ibadet" alanına taalluk eden ismidir. İbadet ise niyetlere göredir. Yani insanın yapıp ettiği bütün işler eğer temelde Yüce Allahın hoşnutluğunu kazanmaya yönelik ise, bir ibadet hükmüne geçer.

İbadette aslolan kulluğa şirkin bulaştırılmamasıdır. O halde insanların İlahı olan Yüce Allaha inanıyor ve Onu ibadete layık yegâne zat olarak biliyorsak mevcut putları reddettiğimiz gibi, her gün kendi ellerimizle yeni putlar da yontmamalıyız. Bu putlar ne atalarımızdan miras kalan yanlış geleneklerin ve yanlış inançların hamurundan olsun ne de modernite çamurundan imal edilmiş olsun. Her ikisi de bizi tek mabudumuz olan Rabbül Aleminden uzaklaştıracaktır.

Sonuç

O halde niyetlerimizi sorgulamakta acele edelim. Şu âlemde niyetlerimiz Yüce Allahın rızasını kazanmak değil ise eğer, bizim mutlaka başka putlarla alakamız var demektir. Davranışlarımıza yön veren değer yargılarını ve yaşam tarzını atalarımızın yanlış inançlarından alıyorsak, menfi bir gelenek putuna, yok modernitenin yeni yumurtladığı seküler anlayışlardan alıyorsak modernite putuna "abd" (kul) olmuşuz demektir.

İslamın değer yargılarına "rabt" (bağlı) olmadan Yüce Allaha "abd" olamayız. Bunun için de Yüce Allahı tanırken parçacı yaklaşımlarla değil, O’nu tüm isimleri ile birlikte tanımalıyız. Evet! Allah Teala hem Rabdir, hem Melik hem de İlahtır. Nas Sûresinin devamında bahsedilen şer odaklarından ve tüm karanlık güçlerden kurtulmanın çaresi de, bu üç ismi bir arada idrak etmek ve Allahla barışık bir düzeni desteklemektir. Yani Yüce Allahı hem Rab, hem Melik hem de İlah olarak bilmek ve bu isimlerin taalluk alanları olan İbadet, Hukuk, Ahlak ve Yönetim alanlarından Onu çıkarmaya yeltenmemektir. Başka bir ifadeyle şirke bulaşmamak ve böylece hakiki bir Müslüman olarak tertemiz kalmaktır.

Dikkat edelim! Zira Abdullah İbni Abbas’ın (r.a.) da buyurduğu gibi; "Gizli şirk sütün içindeki beyaz kıl gibidir."