Ebu Leheb Zihniyeti

Aydın Başar/Anadolugençlik dergisi

Bir tarafta insan olmanın bir zorunluluğu olan zaaflarımız ve günahlarımız etrafımızı çepeçevre kuşatmışken diğer taraftan gençleri iman noktasında uyarma mesuliyetimiz karşımızda durmakta. Yeni nesle yarım bir din anlayışını naklederek sevimli Müslümanlar yetiştirmeye katkıda bulunmaktansa, acı ilacı bir anda içirmenin daha faydalı olacağını düşünüyorum. İşte her zaman karşımıza çıkan Ebu Leheb zihniyetinden bahsettiğimiz bu yazı Müslümanlığın bizden hayat imtihanının gereği olarak bir bilinç istediğini ve hatta zulme karşı siyasi bir duyarlılık kazanmamız gerektiğini ortaya koymak üzere yazılmıştır. Ebu Leheb zihniyeti ile tanışmak yeni neslin omuzlarına yüklenmiş bir yük gibi görünse de bu yük insanı cehennemde “hammalatel hatab” olmaktan kurtaracak bir yüktür.
Ebu Leheb zihniyeti ile yüzleşmek
Yüce Allah çeşitli maskeler altında bugüne kadar yaşamış ve yaşamakta olan bir zihniyeti benimsemediğini ve o zihniyetin fasid dairede debelenip durduğunu Kuran-ı Kerim’de bir bedduâ cümlesi kullanarak bizlere ilan etmiştir. İşte bu beddua cümlesi şudur: “Ebu Leheb’in iki eli kurusun.” Bizler Müslümanlar olarak bunun üzerinde düşünmeli ve kendimiz için gereken ibreti çıkartmalıyız. Bu ilk ayete bakarak şu basit tespitleri yapmamız mümkündür:
Birincisi; Yüce Allah Ebu Leheb’i sevmiyor.
İkincisi; Ebu Leheb’i sevmediğine göre Ebu Leheb zihniyetini de sevmiyor.
Üçüncüsü; bir beddua cümlesi kullanıldığına göre Yüce Allah Ebu Leheb’e beddua edilmesini öneriyor. Ve bu bedduayı da bizzat ilk ayet ile kendisi öğretiyor
Dördüncüsü; Yüce Allah Ebu Leheb zihniyetine karşı da beddûa edilmesini öneriyor.
Bu basit sonuç cümlelerini tespit ettikten sonra yapacağımız ilk şey zannedersem Ebu Leheb zihniyetini doğru tespit etmek ve Ebu Leheb’i ve onun düşüncesini temsil eden dünya görüşünü asla sevmememiz gerektiğini bilmektir. Bununla birlikte o zihniyete karşı beddua etmek de önerilmektedir. Bunu söylerken beddua etmemiz gereken alanı genişleterek etrafa yaymamız da önerilemez. Bizler bugün o dar alanda kalanlara karşı bir tepki vermemiz gerekirken bunu da yapmayıp neredeyse o dar alandaki mutlu azınlığı kendi ellerimizle besliyoruz. Burada hemen bir soru soralım? Ebu Leheb ve onun zihniyetindekilere karşı yapmamız gerekenleri yaptık mı? Veya söylememiz gerekenleri söyledik mi? Yoksa bu riskli konuların üstünü örtme telaşı içerisinde miyiz? Ne zamana kadar Ebu Leheb zihniyeti ile yüzleşmeyi erteleyeceğiz?
Sevgi ve buğz dengesi
İslam’ın sisteminde “sevgi” kadar “buğz” da önemli bir faktördür ve insan hayatında bu ikisinin de bir yeri vardır. Fakat nefret alanını mümkün olduğu kadar dar tutmak gerekir. Efendimiz’in içki içen bir adamın arkasından beddûa edenlere karşı “Kardeşinizin arkasından lanet okuyarak ona o kötülüğü yaptıran şeytana yardımcı olacağınıza, dûa ederek onun kurtulmasını dileyin” buyurduğu ve yine “Lanet okuyup beddûa etmeyin. Eğer o kişi buna layık değilse sözünüz kendinize geri döner de laneti kendinize yapmış olursunuz” buyurduğu bilinmektedir. Efendimiz’in hayatındaki bazı istisnai durumlar haricinde hiçbir zaman beddûa etmediği ve lanet okumadığı da kaynaklarda zikredilmiştir. Demek ki beddua edilecek alan çok geniş bir alan değildir. Bu yaklaşım ile kimlere beddua edilebileceğini tespit edecek olursak şöyle söyleyebiliriz: Ebu Leheb gibi Yüce Allah’ın egemenliğini tanımamakta ısrarcı olan veya bütün imkanlarını Yüce Allah’ın yeryüzündeki sistemini bozmak için seferber eden insanlara ıslahları için dua ettikten sonra ıslah olmadıkları takdirde beddua etmemizin de bir sakıncası yoktur.
Bu ayette Yüce Allah iki düşünceyi veya iki düşünce temsilcisini birbirinden ayırdıktan sonra, batıl zihniyetin temsilcisi olan Ebu Leheb’i bir beddûa cümlesi kullanmak suretiyle kerih, çirkin, fasit ve kötü görüyorsa, bu ayetin muhatapları olan biz Müslümanlar da bu zihniyeti ve temsilcilerini böyle görmeliyiz. Ve hatta görmek zorundayız. Çünkü Ebu Leheb zihniyeti bizim en yüce değerimiz olan dinimiz İslam’ın düşmanıdır. Bu zihniyetin ibadetlerimize ve dinimizi yaşama isteğimize saygısı da yoktur. Dini açıdan hiçbir talebimiz olmadığı takdirde ancak o zihniyetin iltifatına mazhar olabiliriz ki, ılımlı İslamcıların pohpohlanmasını da ancak bu şekilde izah edebiliriz. Şayet saflığı andıran aşırı bir iyi niyet durumu söz konusu değilse, onlara yönelik hidayet dileklerimizden sonra yukarıda zikrettiğimiz dördüncü hükmün ve “Allah (c.c.) için buğz etme” inancının bir gereği olarak onlara beddûa etmekten de geri durmamalıyız.
Tarafsız kalmayın
Yazımızın başında dört önemli tespiti yaptıktan sonra şimdi de bu dört önemli tespit veya hüküm cümlesinden çıkarmamız gereken çok önemli bir beşinci tespit daha çıkartacağız ki bu şu cümledir: “İki düşüncenin yani hak ve batılın ayrıştığı aşikar olan durumlarda asla ‘tarafsız’ kalmayın!” Yani eğer tarafsız kalırsanız farkında olmadan Yüce Allah’ın taraftarı olmadığı Ebu Leheb’in ve onun zihniyetinin tarafında kalıyor olabilirsiniz. Başka bir ifade ile bu ayetle Yüce Allah kesin çizgilerini bir kez daha ortaya koyarak tarafını belli etmiştir. Fakat bizler burada “Bu ayet Allah’ın tarafını belli etmesidir” diyerekten bunu hemencecik geçiştiremeyiz. Peki ya ne yapacağız? Müslümanlığımızın bir gereği olarak biz de tarafımızı belli edeceğiz yani Yüce Allah’ın ve Resulü’nün tarafında olduğumuzu insanlara ilan edeceğiz. Ömrümüzü siliklik ve tarafsızlık illetiyle heder etmeyeceğiz.
Şayet bu ilanı yapmakta tereddüt edecek olursak hayatımız tam mânâsıyla bir çelişkiler yumağına dönecektir. Şöyle ki, bir insan düşünün; Ebu Leheb’in tarafında olmadığımızı belgeleyen veya bunun bir ilanı niteliğinde olan üzerinde konuştuğumuz bu ayeti, her gün namazlarında defalarca okuyor ama namaz dışındaki yaşantısında, hak ve batılın ayrışım noktalarında tarafını hiçbir zaman belli etmiyor, sürekli susuyor, korkuyor, pusuyor ve kimliğini sürekli gizliyor. Her karşılaştığı olayda yorumsuz kalmayı tercih ediyor ve dünyada olan bazı zulümlerle ilgili konulara da “bunlar siyasi meselelerdir” diyerek hiçbir zaman girmiyor. Kendisine sorsanız çok iyi bir dindardır. Oysa bu çelişkili garip tipleme Maun Sûresi’nde bahsedilen namazlarında gafil olan insan tiplemesidir. Bir insan nasıl olur da her gün namazlarında birçok kere “Ah o Ebu Leheb’in elleri kurusun” der de yaşantısında Ebu Leheb zihniyeti ile hiçbir problemi olmaz? Böyle bir anlayış kabul edilebilir mi? Bu ayeti okuyarak Ebu Leheb’e beddûa eder fakat neye karşı olduğundan, kime beddûa ettiğinden haberi yoktur. Bu çelişkiyi anlamak gerçekten de çok güç! İşte burada son derece kısa ve öz olan şu soruyu sormak gerekir: “Bu mu Müslüman?” Burada Akif’in “Çünkü biz bilmiyoruz dini evet bilseydik,/ Çare yok, göstermezdik bu kadar sersemlik” dizelerine atıf yapmadan geçemeyeceğiz.
Zulme boyun bükmek
Zalimleri tanımak ve onlara karşı bir bakış açısı üretmek sorumluluğumuzla yüzleşebilmeliyiz. Bugün ABD dünyadaki vahşet sinemasında zalim yarasa rolünü üstlenen baş aktördür. Böyle bir ortamda Müslümanın çeşitli nedenlerden dolayı Amerika’ya karşı görüş bildirmekten korkuyor olması belki bir derece mazur görülse bile bir hayır alameti de sayılamaz. Fakat eğer kendi iç dünyasında bu zalime karşı buğz etmiyorsa veya “zalimlerin eli kurusun” diye beddûa etmiyorsa işte bu durum imanî açıdan bakıldığında oldukça tehlikeli bir durumdur.
“Biz Amerika’ya karşı hiçbir şey yapamayız” diyen insanlar hiç olmazsa ona karşı bilinçli olmaya çalışarak kendi çaplarında bir şeyler yapmış olacaklardır. Belki bu tavırlarıyla çok büyük bir üstünlük sağlayamasalar bile hiç olmazsa bu sayede hangi tarafta olduklarını iç alemlerinde pekiştireceklerdir. Bir insan düşünün; hiçbir şekilde Amerika’ya karşı bilinçlenme çabasına girmediği halde “Amerika çok güçlü, biz bir şey yapamayız” türküsünü tekrar edip duruyorsa Leheb Sûresi 2 ve 3. ayetlerini okumasının artık zamanı gelmiştir. Onu okuduktan sonra Ali İmran 160. ayeti de okursa bu da faydalı olacaktır. Bunları söylerken tek zalimin Amerika olduğunu da söylemek istemiyoruz. Onlara boyun bükmeyi tek alternatifmiş gibi gören zihniyetin de onlardan farkı yoktur.
Dünyada böylesine bir zulüm ortamı varken duyarlı bir Müslüman ister istemez günde birçok kere siyasî konulara girer ve esasen inancı gereği bu konulara girmek de zorundadır. Çünkü siyasetten veya siyasi kararlardan az veya çok etkilenmeyen hiçbir insan yoktur. Bu durumda insanın, kendisi ile ilgili konulardan bahsetmesinden daha doğal bir durum olamaz. Faraza ülkemizde toplumsal anlamda hangi sorunu siyasete girmeden konuşabiliriz ki? Pratikte dönüp dolaşıp varacağımız yer yine orasıdır. Hele ki “zulüm” konusunda dürüst bir şekilde konuşuyorsanız siyasete girmemeniz mümkün değildir. Fakat “Amerika zalimdir” dedikten sonra Irak’taki Pazaryeri katliamını yapan uçağın nereden kalktığını bilmek istemiyorsanız dürüst bir yaklaşım sergilemiyorsunuz demektir.
Eliyle düzeltme seviyesine gelmek
Eğer yapılan bu kötü işlere karşı imanın en alt seviyesi olan kalben buğz etme noktasından bir derece yukarı çıkmak ve “diliyle düzeltme” seviyesine yükselmek istiyorsanız, konuşmanız gereken yerlerde konuşmaktan da asla çekinmemelisiniz. “Bu konu siyasidir” filan diyerek bir kaçış yolunu tercih etmişseniz lafın kısası; imanın en alt seviyesinde kıvranıp duruyorsunuz demektir. Şayet imanının en üst seviyesine yelken açmış kemale doğru ilerleyen bir Müslüman’sanız bu iki dereceden de kendinizi kurtararak hadis-i şerifte üst seviye olarak bahsedilen “eliyle düzeltme” konumuna yükselmiş olmalısınız. Eğer gerçekten bu üst seviyedeyseniz dünyadaki haksız bulduğunuz uygulamaları düzeltmek için kalbî buğz ve dille eleştiri seviyesinin de üstüne çıkıyor ve bütün imkanlarınızı kullanarak o uygulamayı düzeltmeye ve yerine hayrı ikame ettirmeye çalışıyorsunuzdur. İşte hadis-i şerife göre imanın seviyesi böyle tespit edilmektedir.
Eliyle düzeltme derken insanın bütün yaptıkları işleri mübarek ve bilinçli bir amaca yönelik olarak yapmayı kastediyoruz. Misalen bir insanın alışveriş yaparken Amerikan ürünlerini almaması bile bir eliyle düzeltme girişimidir. İsmet Özel bu konuda; “Malımızı harcadığımız yerler toplumda bir bakıma bizim ayakta durmasını istediğimiz bir alanı gösterir. Yani bizler neye para harcıyorsak, o dünyanın o para harcadığımız alemin sıhhatine hizmet etmiş oluyoruz. Yani kitaplara para harcayan adam kitaplar aleminin gücünü artırır. Fuhşa para harcayan adam fuhuş aleminin gücünü artırır“ (Bkz. 40 Hadis) der. Sonuçta para dünyada önemli bir güçtür ve bizim elimizde olması gereken bir güçtür. İsmet Özel’e göre parayı harcadığımız yer kazandığımız yerden daha fazla önemli olduğu için, parayı harcarken kazanırkenkinden daha fazla dikkat etmeliyiz. Yani tabiri caizse Ebu Leheb’i şişmanlatmamalıyız. Mesela müstehcen resimler olan gazeteleri değil de İslam’a uygun ve siyasî zulümler karşısında “taraflı” olan gazeteleri almak da bu kabildendir. Bir insan kendisini insanların eğitimine adamışsa bu da bu kapsamdadır. İnsanın bütün tercihlerini yaparken, hatta siyasî tercihlerini yaparken de İslamî bir bilinçle hareket etmesi eliyle düzeltme eyleminin kaps***** girmektedir.
Cevapsız sorular
Eğer duyarlı olmamız gereken bir konuya siyasî olduğu gerekçesiyle el atmıyorsak, bu işe Müslümanlarca elleri kuruması arzu edilen, Ebu Leheb zihniyetinin el atma tehlikesi vardır. Hakkı savunan adaletli insanlar eğer siyaset alanında söz sahibi olmazsa kuşkusuz Ebu Leheb zihniyeti bu alanda söz sahibi olacaktır. Bu durumda Yüce Allah’a sığınılması gereken, siyasetin bizatihi kendisi değil, şerridir. Ki belli bir döneme mahsus olarak siyasetten Allah’a sığınan Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin kastı da budur. Talebelerinin de kendi hesabına siyasete girmelerine mani olmamıştır.
Siyasete girmek konusunda yazar Hüseyin Gülerce şöyle der: “…Böyle bir anlayış ve uygulama zemininde din ve millet hizmetinde koşuşturan samimi insanların siyaseti düşünmeleri, siyasete meyletmeleri yaptıkları hizmetin değerini anlamadıkları gibi büyük bir tehlikeyi de davet etmek demektir. Tehlikenin pek çok boyutu bulunmaktadır.” (Gülerce, Hizmet ve Siyaset, Zaman, 2004)
Hüseyin Gülerce ve onun fikrini savunanlara şu soruları sormamız gerekir: “Dini değerlere saygılı olan bizler siyasete girmeyelim de, bu alanı saygısızlara mı bırakalım?” Bu soruya “Evet bırakalım” diyorsa onlara söyleyeceğimiz kalmamıştır. Çünkü bu alanı din düşmanlarına bırakmayı aklı başında bir Müslüman düşünemez. “Hayır onlara bırakmayalım bunu” diyorlarsa o halde siyasete “evet” demiş olmaktadırlar. Bir de üçüncü alternatif vardır ki bize “Siz siyasetle ilgilenin ama biz siyasetten uzak duracağız” diyorlarsa zannedersem bizim de onlara “O zaman bize de uzak durmamızı tavsiye etmeniz gerekmez mi?“ demeye hakkımız vardır. “Evet uzak durun” derlerse o zaman, “siyaset alanını dine saygısız insanlara terk edin” demektir bu. “Biz uzak duruyoruz ama siz uzak durmayın” diyorlarsa onlara söyleyeceğimiz son söz şu olur: “Eğer bu iyi ve hayırlı bir işse bunu gelin beraber yapalım. Kötü ve şerli bir işse gelin bundan hep beraber kaçınalım.”
Bütün bu söylediklerimizle beraber bazı samimi müminler veya cemaatler hizmetlerini siyaset dışındaki alanlarda -örneğin eğitim alanında- yapmayı tercih ediyorlarsa -çoğu insanın hiçbir şey yapmadığı böylesi bir dönemde- onlara “Allah razı olsun” der, teşekkür eder ve hatta bu amellerinden dolayı da onları yürekten takdir ederiz. Çünkü siyaset alanında olduğu kadar siyaset dışındaki alanlarda da hizmete son derece ihtiyacımız olduğu muhakkaktır. Fakat hangi guruptan olursak olalım veya kim olursak olalım baştan beri bahsettiğimiz Müslüman’a gerekli olan bu “siyasî bilinci” taşımıyor ve yaptığımız bütün bu hizmetleri de bu bilinçle çelişecek tarzda yapıyorsak Leheb Sûresi’nin birinci ayetini bir kez daha düşünmeliyiz.
Aman ha siyasete girmeyelim (!)
Bugün bazı insanların din ile ilgili birçok konularda bülbül gibi şakırken, zulme sessiz kalma ve destek olma gibi konuları es geçtikleri ve “aman ha siyasete girmeyelim” diyerek konuşmadıkları gözlenmektedir. Oysa toplumu ve toplumun geleceğini ilgilendiren konularda bizlere örnek konumda olması gereken Resulullah’ın hiçbir zaman “bu konular siyasidir” diyerek konuşmaktan çekindiği vaki değildir. Yine aynı zamanda Resulullah’ın siyasî tavırlarıyla dinî tavırlarını birbirinden ayırmak da bir o kadar güçtür. Bizler için usvetü’l hasene olan Efendimiz’in hayatında dinî olan ve dünyevî olan ayrımı olmamakla birlikte siyasî ve siyasî olmayan ayrımı da yoktur. Bu ayrımlar Batı’da yapılmış veya Yunan kafasının bir yan ürünü olarak piyasaya sürülmüş aldatmacalı ayrımlardır. Konuya İslam açısından baktığımızda bir konu eğer toplumu direkt ilgilendiriyorsa, bu konu aynı zamanda dinî de ilgilendiren bir konudur. Resulullah’ın asla yapmadığı bu tür ayrımları bugün Müslümanların yapması hayli garip bir durumdur.
Sonuç
Sonuç olarak şöyle toparlayalım. Yüce Allah bu ayetiyle biz müminlere bir adres gösteriyor ve Ebu Leheb zihniyetinin bizleri doğru adrese götürmeyeceğini doğru yol arayıcılarına bildiriyor. Ayrıca sessiz ve tarafsız kalmayı kendilerine misyon edinmiş olan kardeşlerimize de hiçbir zaman “Ebu Leheb’in eli kurusun” demekten ve böylece de taraflarını belli etmekten çekinmemeleri gerektiğini öğütlüyor. Bizim ilahi kitabımızda Ebu Leheb’e ağır bir yergi cümlesi söz konusu olduğundan nefse ağır gelen bu tür konulara girmek istemeyenler Ebu Leheb zihniyetine karşı olduklarını ilan etmedikleri sürece ve bu siyasî bilinçle de tutarlı amellerde bulunmadıkları sürece farkında olmadan Ebu Leheb’in tarafında yer alacaklardır. Yüce Allah bu ayette bir beddûa örneği öğrettiğine göre biz de bunu yapmaktan çekinmemeliyiz. O “Ebu Leheb’in elleri kurusun” dediğine göre biz de demeliyiz.
Haksızlığa razı olmak veya ona ses çıkarmamak o haksızlığı yapanlarla bir nevi ortaklık kurmaktır ki bu da ilkeli ve dürüst bir müminin yapabileceği bir şey değildir. Dinimiz bunu “dilsiz şeytanlık” olarak niteler. “Güç sahibi” olmayan, ancak “hak sahibi” olan Müslüman; haksızlık karşısında; dimdik bir duruşa sahip olmalı, öyle hemen kolayca beli bükülmemeli, hafifçe bir rüzgarın esmesiyle eğilip usul bir akıntıya kendini bırakacak kadar güçsüz olmamalı, öyle hemen yanlışın esaretine sürüklenmemelidir. İnanan insan; hiçbir zaman pasta kalıplarına sokularak, şekilden şekle giren bir hamur gibi “cıvık” olmamalı, kukla gibi birilerinin eli altında oynatılamamalıdır. Ebu Leheb zihniyetinin karşısında dimdik duracak olanlar ancak izzetli Müslümanlardır. Heyhat nerede onlar?