Kendimizle hesaplaşmak

Ahmet Taşgetiren

Pakistanlı büyük İslam mütefekkiri Muhammed İkbal "Kaç bu Müslümanlar'dan sığın Müslümanlığa" demiş on yıllar önce.


Bizim büyük şairimiz Mehmet Akif "Kaç hakiki Müslüman gördümse hep makberdedir - Bilmem amma Müslümanlık galiba göklerdedir" diye seslenmiş gene yıllar önce.


Evet, belli ki "Bir hadise var can ile canan arasında." İslam'la aramızda bir sorun var. Ve on yıllardır, belki birkaç yüzyıldır bu "hadise" devam ediyor. Bir fark bu, yeterince kimliğin içini dolduramama hali. Bugün de İslam dünyası İkbal'i veya Akif'i içi yanarak hatırlıyor.


Yıllar önce karayolu ile hacdan dönüyorduk. Habur gümrüğünde hacıların girişi yapılıyordu. Binlerce insanın toplandığı o mekanda, köftecilerin, sucuların, meşrubatçıların da bulunması tabii idi. Köfteciler önünde kuyruk oluşmuştu. Baktım, köfteci kuyruğunda öne geçmeler, sıra atlamalar yaşanıyor. Oysa o insanlar daha birkaç gün önce Afarat'a çıkmışlar, dua etmişler, geçmişteki tüm kirlenmelere tevbe etmişler, bir anlamda "hayat defterleri"ni sıfırladıkları duygusunu yaşamışlardı. Aradan sadece birkaç gün geçmiş ve sanki Arafat'ta yaşananların hiçbiri yüreklerde saklanmamışçasına bir küçük köfte kuyruğunda hak gasbının farkına varmayacak bir duygusal anafor içine düşmüşlerdi.


Ben hep, trafikteki hak gasplarını, manavdaki çürük elma, domates sokuşturmalarını kişiliğimizin çürük yanını sergileyen örnekler olarak görmüş ve önemsemişimdir.


Oysa bunlar, Müslümanlığımız'ın en hassas olduğu konulardır. Demek biz Müslümanlık içine girdiğimizi farzederken Müslümanlık bizim içimize yeterince nüfuz etmemişti. Belki bunun için Kur'an'da "inandık" diyen insanlara "İnandık demeyin, İslam dairesine girdik" deyin" uyarısından sonra "iman henüz sizin yüreklerinize nüfuz etmedi" tesbitinde bulunulmuştu.


Hayatta, yani yaşama planında Müslümanlığımız'ın son derece duyarlı olduğu alanlarda fire veriyorduk.


Hacda yaşanan faciaları düşünüyorum; içim sızlıyor.


250'ye yakın insanın kaybı... "Dile kolay" sözü, işte tam bunun için söylenmiş olmalı. "Bu kaçıncı" diyoruz, çünkü aynı mekanda veya oraya ulaşan tünellerde benzeri kaç facia yaşandı.


Acaba Sevgili Peygamberimiz'in "Bir mü'min bir yılan deliğinden iki kere sokulmaz" sözü tam da böyle durumlar için söylenmiş olamaz mı?
Hacda yaşanan bu acılar, tıpkı çok yüksek heyecanlar gibi, bizim dindarlığımızın azlığı – çokluğu ile ilgili bir durum değil mi?


Şöyle bir soru üzerinde düşünüyorum:


-Acaba Rasulullah Efendimiz bugün yaşıyor olsaydı, haccın böyle facialara sahne olmasına müsaade eder miydi, kaç kere müsaade ederdi? Bu iş oraya hac için gelen Müslüman'ın kusurundan ileri geliyorsa onun kişiliğini, o bölgeyi tanzim edenlerin kusurundan ileri geliyorsa onların yönetme liyakatlerini yeniden inşa etme gereğini ifade buyurmaz mıydı?


Şeytanı taşlarken bile şeytanın tuzağına düşecek durumda mıyız?


Ne kadar yazık!


Belli ki Müslümanlık bir hayat çerçevesi oluşturuyor. Yani, sadece namaz, oruç gibi ibadetlerle sınırlı değil. Yönetim becerisi de Müslümanlığın hassasiyet kıstasları içerisinde. Suudi yetkililer acaba şu kaç zamandır yaşanan facialar dosyası ile iyi bir yönetici olarak Hazreti Peygamber'in huzuruna çıkabilirler miydi?


Hazreti Peygamber Ebuzer (r.a.)'e "Sen yönetici olma" diyor. Çünkü Ebuzer güzel bir insan ama fazlasıyla duygusal tepkileri var. Anlaşılıyor ki Peygamber ölçüsünce yöneticilikle Ebuzer ölçüsünde duygusallık birbiriyle bağdaşmıyor.
Bu noktadan baktığınızda, belki sadece duygusallık açısından değil, başka hasletler yönünden de İslam dünyasında ne kadar insanın yönetici olmasını engellerdi İslam'ın Peygamberi.


Yine Hazreti Peygamber Veda Haccı'nda Ömer b. Hattab'ı yanına çağırıp "Sen güçlü kuvvetli bir insansın, Hacer-i Esved'i öpmek için sokulmak istersen diğer Müslümanlar'ı incitebilirsin. Sen öpmeden, uzaktan selamlayarak geç" diyor. Acaba bugün Rasulullah yaşasaydı kaç kişiye "Sen güçlü kuvvetlisin, diğer Müslümanlar'ı incitebilirsin, Şeytan taşlamayı şöyle, tavafı böyle yap" derdi.


Bugün Müslüman olmak demek, bu dinin Peygamberi'nin ve O'nun insanlığa tebliğ ettiği Kitab (Kur'an-ı Kerim)'ın sesini duymak, özüne sindirmek ve hayatına taşımak demek. Kitap ve Peygamber orada çağırıp duruyor, Müslüman ise burada, nereden eseceği bilinmeyen rüzgarlarla savruluyor.
"Bir hadise var can ile canan arasında" dediğim bu.


Bir camide namaz kılarken bile "Safları sık ve düzgün tutunuz" diyerek, peşindeki insana nizam veren bir Peygamber, birkaç milyon insanın saflarını hem can güvenliği hem de dünyaya vereceği imaj açısından nizama sokmaz mıydı?


Koca İslam dünyası, Peygamber'in izinden gidip bu kadar Müslüman'ın canına mal olan, onun kadar önemli olarak, hac gibi evrensel bir mesajı gölgeleyen, perdeleyen bir mükerrer perişanlığı önleme tedbirlerini alamaz mıydı?


Erdoğan hükümetinden çok şey mi bekliyoruz bilmem ama, sıcağı sıcağına şu "facia"ları önlemek için bir girişim başlatmasını isteyebiliriz, diyorum. "Ortak akl"ı harekete geçirip, huzur içerisinde bir hac ibadetini gerçekleştirmek... İslam dünyası her işi bırakıp bunu başarmalı, diye düşünüyorum.



YENİ ŞAFAK


3 Şubat 2004 ,Salı


http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/20...asgetiren.html