Gösterilen sonuçlar: 1 ile 5 Toplam: 5

Kürsü.....

Din ve İnanç Kategorisi islam (Müslümanlık) Forumunda Kürsü..... Konusununun içerigi kısaca ->> Allah'ın Rızasını Kazanma Yolunda Diyaloğa Açık Olmak Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye yolunda çalışma, gayret gösterme, tamamen Allah rızası için olmalıdır. ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Kürsü.....

    Allah'ın Rızasını Kazanma Yolunda Diyaloğa Açık Olmak


    Hizmet-i imaniye ve Kur'aniye yolunda çalışma, gayret gösterme, tamamen Allah rızası için olmalıdır. Zira kullukta en önemli mertebe, rıza-yı İlahi mertebesidir. Bu itibarla da insan, hayatı boyunca hep onu avlama ve onu elde etme peşinde olmalıdır. Bu mertebe, tasavvuftaki 'nefs-i mutmainne' pâyesiyle de irtibatlandırılabilir; evet Cenab-ı Hak: 'Ey mutmain olmuş nefis, Rabbine dön!..' (Fecr, 89/27-28) buyurarak buna işaret eder. Bu itminanı elde etmiş Sahabe Efendilerimiz için de: 'Allah onlardan razı, onlar da Allah'tan' (Beyyine, 98/8) ifadesi kullanılır ki, bu da rıza vasfının çok önemli olduğunu gösterir. Bu konu üzerinde hemen bütün büyük mutasavvıf ve alimler kemal-i hassasiyetle durmuş ve rıza mertebesinin, ihlas ve muhabbet pâyesi olduğunu vurgulamışlardır.

    Muhibbiyet-Mahbûbiyet Makamı

    Muhibbiyet Allah'ı sevme, mahbûbiyet de Allah tarafından sevilme makamıdır. Buradaki mukabele, yani hangisinin mebde, hangisinin münteha olduğu hususunda çeşitli açıklamalar yapılmıştır. Mesela Rabia Adviye; Allah'ın sevmesinin önce geldiğini; dolayısıyla Allah'ın bir insanı sevmesi sonucunda onun da Allah'ı sevmeye başlaması söz konusudur ki, buna göre insan, evvela mahbûb, sonra da muhib olur.

    Ameli esas alan ve insan iradesine önem verenlere, hususiyle de Ehl-i Sünnet içinde Maturidilere göre, öncelikle muhibbiyet, yani ferdin Allah'ı sevmesi, sonra da Allah tarafından sevilmesi gelir. Batı'da bu esası kabul eden Bergson gibi düşünürler de olmuştur. Ancak sonuçta kişi için önemli olan şey; Allah'ın rızasını elde etmek ve O'nun sevgisine ulaşabilmektir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bir anlık rü'yet-i cemalin, cennetin binlerce sene hayatına muadil olduğunu beyan eder. Halbuki Cemalullah'ı müşahede, cennette mü'minlere bir lütuftur ve verilecek şeylerin en önemlisidir. Mü'minler cennet yamaçlarında, Cenab-ı Hakk'ı müşahede eder ve her gün o tecelliye mazhariyetin ayrı bir buudunu yaşarlar. Cennet hayatı ki, onun da bir saati binlerce dünya hayatına bedeldir. Allah rızasına gelince; rüyet içinde o, bütün bunlardan daha öte bir mazhariyettir. Kur'an-ı Kerim'de onun büyüklüğü; 'Allah'ın rızası her şeyden büyüktür' (Tevbe, 9/72) ayetiyle ifade edilir. Mesele gidip Hak hoşnutluğuna dayanınca, bizim hayatımızda da her şey, gidip Allah'ın rızasına bağlanmalı, ona göre planlanıp ve hep rıza yörüngeli olmalıdır.

    Sadece Allah'ın Rızası

    Diğer bir yaklaşımla, her yapılan şeyin Allah rızası için yapılması, her kazanılan şeyin O'nun rızasına bina edilmesi bu konuda en inandırıcı emaredir. Sofilerin bakışı daha da farklıdır. Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri, ben cehennemden korkup ibadet edene 'abdü'n-nar=cehennemin kulu'; cennet arzusuyla ibadet edene 'abdü'l-cenne=cennetin kulu', sana kulluk yapmanın zevki ile coşana da 'abdü'l-lezze=lezzetin kulu' diyerek ibadetlerin sırf Allah emrettiği için yapılması gerektiğine işaret edermiş. Bu itibarla Kur'an hizmetkarları, gönüllerinde rıza-yı İlahi'den başka hiçbir şey taşımamalıdırlar. Onlar, gönüllerinde maddi-manevi hiçbir şey taşımadıkları halde, şayet beklenmedik bir surette, Allah'tan bazı şeyler gelecek olursa, o zaman da bunları birer armağan ve hediye olarak alıp öper ve başlarına kor, şükranla iki büklüm olurlar.

    İnsanın Kendi Rağmına Yaşaması

    Diğer bir ifade ile rıza hissi, insanın kendi rağmına yaşaması demektir. Mesela insan bir şeyler anlatır ve bu anlattığı şeylerde başkalarına yararlı olmayı düşünebilir. Tabii başarılı olmayı da. Ancak bunda, Allah'ın hoşnutluğunu gözetmesi çok önemlidir. Allah (cc), onun tumturaklı laflar etmesinden, hadisin ifadesiyle 'alîmu'l-lisan' olmasından hoşlanmayabilir. O halde eğer onun yüreği varsa, 'Allahım! Eğer senin hoşnutluğun benim burada sükut etmemde, hatta bu insanlar karşısında 'kemküme bağlı ise vallahi ben onu istiyorum..' diyebilmelidir. Evet, işte bu şekilde bir rıza düşüncesi hayatımızın yörüngesi olmalı ve hiçbir zaman başkalarının takdiri ya da tahkiri bizim için kriter sayılmamalıdır. Üstad'ın vermiş olduğu ölçüler içinde, halkın teveccühü Allah'ın rızasının bir gölgesi bir neticesi olması itibariyle hüsn-ü kabulle karşılanıp kabul edilebilir. Değilse katiyen ona iltifat edilmemelidir. Cahiliye şairlerinden biri, halkın teveccühünü, hiçbir zaman ulaşılamayan bir ümniye olarak niteler. Allah Rasulü (sav), yüzüne tükürükler atılıp, başına topraklar saçıldığı ve olmadık hakaretlere maruz kaldığı halde, rızadan geri durup halkın teveccühünü aramamıştır. Çağımızın fikir mimarı da aynı şekilde, köy köy kovulmuş, kasaba kasaba sürgün edilmiş, bir avuç insanla o nurani ömrünü tamamlamış olduğu halde, kimsenin himaye ve iltifatını aramamıştır.

    Sevgi Yolu

    Evet, iman ve Kur'an hizmetinde bulunanların hedefi sadece ve sadece i'la-yı kelimetullah olmalı ve rıza-yı ilahiden başka bir gaye gözetmemelidirler. Her zaman, Kur'an'ın elmas düsturlarıyla hareket edip, her kapıyı sevgiyle çalmalı ve yine sevgiyle insanlara bir şeyler anlatma yolları araştırmalıdırlar. Bunun için de zannediyorum her zaman, insanlarla diyalog yolunun açık olması gerekecektir.

    Burada bir hatıramı nakletmede faide mülahaza ediyorum: Bir arkadaş vasıtasıyla tanıdığım bir doktor oldu. O, bana belinde disk olup, sabah namazına kalkmakta zorlandığını söyleyen onlarca başı açık insanın gelip tedavi olmak istediğini söylemişti ki, benimle beraber başkaları da hayret etmişti. Yine tanıdığım öyle insanlar oldu ki, evlerinde bir mevlid okunması halinde bile, hıçkıra hıçkıra ağlıyor ve gözyaşları içinde Allah'a dua ediyorlardı. Bazı kimseler, bir zamanlar onları tenfir etmiş; dinden, imandan soğuttuğundan ötürü Müslümanlığa farklı bir nazarla yaklaşıyor olabilirler. Eğer bunlar, dinin temel esasları olan Allah'a, Kur'an'a, Peygamber'e.. inanıyorlarsa, bu insanların kucaklanması gerekir. Birtakım yanlışları varsa, o yanlışlar pekala uygun bir üslupla izale edilebilir.

    Dinde Vaz' Edilen Prensipler

    Dinde vaz'edilen prensipler, genel olarak temel meselelerdir.. teferruata ait meselelerde ise, büyük ölçüde bir esneklik vardır. Mesela, füruuta ait bir mesele hiçbir zaman Allah'ı inkarla kıyaslanmamalı. Evet çeşitli sebeplerle başlarını kapatmayıp ve dinin bazı emirlerini yerine getiremeyen insanlar, yılda bir-iki defa da camiye geliyorlarsa onların başlarını gözlerini yarma yerine, zihinlerine bir şeyler koyma yolları araştırılmalıdır. İşte asıl bu tarz bir hareket, Allah hatırı ve O'nun rızasını arama istikametindeki harekettir. Hadis-i şerifin ifade ettiği mana ile, halk içinde olup ondan gelen sıkıntılara katlanmak, tek başına inzivaya çekilip halvet yaşamaktan daha hayırlıdır.

    Diyalog Ufkunu Yakalamak

    Burada yine kendi başımdan geçen bir olayı anlatmak istiyorum. Komünizmin revaçta olduğu dönemlerde, birçok kez bu düşüncenin taraftarlarıyla görüşmüş ve onlara bir şeyler anlatabilmek için, belki saatlerce küfürlerini dinlemiş ve saygısızca tavırlarına katlanmışımdır. Hele bir defasında, konuştuğum insan ayağını ayağının üstüne attı, -haşa- şu Tanrı denen şey nedir, peygamber denen kimdir, şu kader denen mevzu da neyin nesi.. bunları bize anlatabilir misin?. gibi sorular tevcih etti. Sadece böyle bir sual tarzı karşısında bile, insanın çıldırıp cinnet getirmemesi mümkün değildir. Ama bütün bu sözleri dinlerken çoğu zaman ağlayarak: 'Allah'ım bu laflar benim içimi deliyor ama, senin hatırın için dinliyorum' demişimdir. Bu, bir histir; mü'minin daima içinde beslemesi gerekli olan bir his. Üstad Hazretleri: 'Bana ceza veren mahkeme heyeti, yazdığım bu risalelerle imanlarını kurtarsınlar, ben onlara hakkımı helal ediyorum' der. Evet, eğer sunulacak mesajlar, bu anlayış içinde sunuluyor ve bir yakınlık hissediliyorsa, böyle düşünüp hareket etmede bir mahzur yoktur. Zaten insanlarla böyle bir barışıklık, bizim de aradığımız şeydir. Zira bizler senelerden beri, insanların ruhumuzda bizden kaçışının ızdırabını yaşayıp durduk.

    Hasılı; yeniden İslam'ın kendi ruhuna uygun olarak anlaşılması ve anlatılması bu ölçüde engin bir müsamahaya bağlanabilirse o nisbette hüsn ü kabul görecektir.


    Fethullah Gülen 03.07.2000 Fethullah Gülen Web Sitesi - Allah'ın Rızasını Kazanma Yolunda Diyaloğa Açık Olmak

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Cevap: Kürsü.....

    Niçin Geri Kaldık?

    Fethullah Gülen
    17.01.2000

    Müslümanlar, dinleri hak olmasına rağmen niçin başka devletlerden geri kalmıştır?


    Evet Müslümanlar bugün pek çok sahada, bilhassa Batılı ülkelerin hemen hepsinden geri kalmış durumdadırlar. Bu bir vakıa olarak doğrudur. Bunun pek çok sebebi vardır; ama zannediyorum en başta Kur'an'ı doğru anlayıp seviyeli temsil edememeleri gelmektedir. Daha başka sebepler üzerinde de durulabilir; ama bana göre tedenni saiklerinin başında bu gelmektedir. Allah'ın (cc) yüce kelamını ruhumuza mal etmede, yaşamada, hayatımıza hayat kılmada gösterdiğimiz gevşeklik bugünkü durumumuzu netice vermiştir. Bir zamanlar, Kur'an'ı olduğu gibi anlayıp tam temsil eden insanlar, dünya çapında başarılar elde edip, hemen her alanda zirveleri tutmuşlardı. Başta 4 büyük raşid -doğruyu bulmuş, doğruyla kaynaşmış ve bütünleşmiş, Allah Rasulü'nün hilafet yanının temsilcileri- halifeler, bunların başında gelir. Daha Hz. Osman (ra) döneminde Hazar Denizi aşılmış, Amuderya'ya varılmış ve Aral Gölü çevresi huzurun soluklandığı, ilmin yaygınlaştığı bir ideal bölge haline gelmişti. Bütün bu baş döndürücü gelişme ve ilerlemeler, 10-15 sene gibi kısa bir zaman içinde gerçekleşmiş oluyordu. Çünkü bu dönemde temsil vazifesi bihakkın yerine getiriliyordu. Daha sonraları Emevi-Abbasi, Selçuklu-Osmanlı gibi devletler bu süreci belli ölçüde devam ettirdiler.

    İslam'ı Hakkıyla Yaşamamak


    Hasılı, mesele gelip İslam adına bilinmesi gerekli olan şeylerin bilinmesine, idrak edilmesi ve hayata geçirilmesi zaruri olan hususların kavranıp yaşanmasına bağlanmaktadır. Zannediyorum Müslümanlar, bunları yapamamanın cezasını çekiyorlar bugün. Tarihin şehadetiyle sabittir ki; bugüne kadar zamanın aşındırıcı dişleri arasında çiğnenmemiş ne bir millet, ne bir toplum, ne bir devlet ve ne de bir medeniyet vardır. Şimdiye kadar ne büyük devletler ne muhteşem imparatorluklar ve ne medeniyetler o gaddar u devvarın dişleri arasında öğütülüp gitmişlerdir de bunu kimse durduramamıştır. Evet, herkes, her toplum, her millet bir gün mutlaka miadını dolduracak ve yok olacaktır. İkballeri idbarlar takip edecek ve bir bir gelenler bir bir gidecektir. Ancak birinin talih yıldızı sönerken, bir başkasınınki parlayacak ve bu şekilde ölüm ve doğumlar birbirini takip edip duracaktır. Bu Allah'ın (cc) bir kanunudur. İnsanlar ve medeniyetler doğarlar, büyürler ve ölürler. Biz de bir manada, eski şartlar çerçevesinde miadımzı doldurmuş sayılırız.

    Düşmanlarımızın Baskısı

    Öte yandan; 8-10 asırdan beri, milletimiz bir kısım kafir ve zalimler tarafından sürekli baskı altında tutulmakta ve onun gelişip inkişaf etmesine fırsat verilmemektedir. Evet, şu 8-10 asırlık tarihimiz itibariyle bizler, İslam'ı temsile çalışırken, korkunç bir taassup ve yobazlıkla gelip gelip bize toslayan bir düşman cephe vardı ki, hiçbir zaman ellerini yakamızdan çekmediler. Tek başına bir milletin bütün bunlara mukavemet etmesi ise çok zordu. Bakın, Haçlı seferleri başladığı günden itibaren, hiç durmadan gelip gelip üzerimize çullandılar. Biz 3-4 asır sürekli bunları göğüsledik. Sonra devleti aliye ile uğraşmaya başladılar; hatta onun içine sızıp bu koca milleti paramparça ederek birbirine düşürdüler.. yer yer içimize ırkçılık mülahazaları atarak, Türk'ü Kürt'e, Kürt'ü Boşnak'a, Boşnak'ı Arnavut'a vurdurdu ve herkesi birbirinin kurdu haline getirdiler. Çekip giderken de geride bir sürü virüs bıraktılar. Bütün bu olumsuzlukları da geri kalışımızın sebepleri arasında zikredebiliriz.

    Entelijansiyamızın Gafleti


    Entelijansiyamızın gafleti, geri kalışımızın önemli sebeplerinden biridir. Buna 'münevver körlüğü' de denebilir. Evet bir dönemde, biz de ilim, teknik ve teknoloji açısından aydınlanma mülahazasıyla dışarıya bir hayli insan göndermişiz. Ancak gidenlerin çoğu gittikleri yerlerde mahiyet değiştirmiş, fıtrat ve karakter dejenerasyonuna uğramış, hatta bunlar arasında milletini, teb'asını değiştirenler bile olmuş.. ve sonra bu çarpık beyin gücü hiç de arzu edilmeyen bir seviyeye ulaşmış ve koskoca bir millet üç-beş maceraperestin gadrine uğramıştır. Bu konuda Bediüzzaman'ın yaklaşımları da çok dikkat çekicidir. Onun bu konudaki düşüncelerini özetlemede yarar var: O, bizim geriye kalışımız ve başkalarının ileriye gitmesini, bize ait bir kısım kusur ve seyyielere bağlar. Bunu biraz daha açalım; her mü'minin her sıfatının mü'min olması şart değildir. Bazı mü'minlerde kafir sıfatları bulunabilir. Her kafirin de her sıfatı kafir olmayabilir. Bazı kafirlerde mü'min sıfatlarının bulunması mümkündür. Mesela tembellik bir kafir sıfatıdır. Kahveleri doldurup sabahtan akşama kadar oturmak da öyle. Sistem ve yöntem bilmemenin de mü'mine yaraşır yanı yoktur. Bir mü'min namaz kılıyor, oruç tutuyor olabilir; ama eğer o, kahvelerde zaman öldürüyor, sistemden, yöntemden de haberi yoksa, mü'min evsafı adına onu olumlu kabul etmemiz mümkün değildir. Allah'ın ilk emri 'oku' iken, okumadan nefret etmek bir kafir sıfatı olsa gerek...

    Şimdi gelin bir kafir düşünün ki, hayatını disipline etmiş, program altına almış ve öyle metotlu çalışıyor ki, bir dakikasını bile zayi etmiyor. İşte bu kafir, bir mü'min sıfatını haiz sayılır. O, bir durakta otobüs beklerken kitap okuyorsa mü'mince bir iş yapıyor demektir. Eğer Allah (cc), insanların ihraz ettikleri vasıflara göre hüküm veriyorsa -ki veriyor- bir mü'min sıfatı olduğu takdirde onu galip kılması adet-i sübhaniyesinin gereğidir. Tabii, kafir vasıflarıyla ittisaf etmiş bir mü'min için de bunların aksi söz konusudur.

    Hakka Giden Vesileler Hak Olmalı

    Bediüzzaman ikinci olarak, yaklaşık şu mütalaayı serdeder: İnsanları hak bir hedefe götüren vesileler de hak olmalıdır. Aksi halde maksadın aksiyle tokat yenilir. Aksine eğer hakka ulaşma adına batıl vesileler değerlendiriliyorsa, mesela, insanlara İslam adına bir şeyler anlatalım denirken, kitle ruh haletinden istifade etme gibi batıl bir yola tevessül ediliyor, propaganda gücüne dayanılıyor ve insanlar aldatılıyorsa, böyle bir yolda başarıların devamı imkansızdır. Biz, Allah'a giderken, attığımız her adımın, onun rızası dairesinde olup olmadığına fevkalade dikkat etme mecburiyetindeyiz.

    Biraz daha açabiliriz: Birkaç asırdan beri Müslümanlar, hakka, hakikate giderken, hep batıl yolları, batıl sistemleri denemişlerdir. Allah da (cc) maksatlarının aksiyle onları sürekli tokatlamıştır. Diğer yandan Müslümanlar arasında uzlaşmacı olacağımıza hep uzaklaştırmadan yana olmuşuzdur. Halbuki tevfiki İlahinin en büyük teminatı ve bizim Allah (cc) katında kabul gören en büyük fiili duamız, ittifakımızdır. Hakkın hatırı alidir. Meşrep ve mizaç farklılıkları fıtratın muktezasıdır. Öyleyse hemen şunun bunun aleyhinde olmamak ve onunla uğraşmak yerine yapılan her hizmeti alkışlamak mü'min olmanın gereğidir.

    Allah'ın Kanunlarına Uyulmalı

    Bu konuda üçüncü husus da Allah'ın kanunlarına riayet meselesidir. Allah'ın (cc) iki çeşit kanunu vardır. Bunlardan biri, kainatta cereyan eden ve fizik, kimya, astronomi, astrofizik, biyoloji ve tıp gibi değişik ilimlerin esaslarını teşkil eden kanunlardır. Buna kainat kitabı da diyebiliriz. Bu kitap bir bakıma sessizdir; fakat dilinde bin bir nağmenin tesiri gizlidir. İkincisi; nebiler vasıtasıyla Allah'ın bize gönderdiği kanunlardır ki, bizde Kur'an, diğer peygamberlerin elinde de Tevrat, Zebur, İncil gibi kitaplardan ibarettir. İşte bu iki kitabın da bilinmesi ve hükümlerine riayet edilmesi şarttır. Ekseriyet itibariyle, kainat kitabını okuyup değerlendirmenin mükafatı dünyada verilegelmiştir.. Kur'an'a uymanın mükafatı da ahirette.

    Binaenaleyh müminler, Kur'an'ın sadece ibadet ü taata müteallik meselelerine uyuyorlarsa, mükafatsız kalmayacaklar ama bu, ahirette olacaktır. Başkaları kainat kitabını okuyor ve onun kanunlarına riayet ediyorsa onun mükafatı da dünyada verilecektir. Hem dünya hem ukba muvaffakiyetlerine gelince; bu da her iki kitabı aynı seviyede okuyup anlamaya bağlıdır. Aslında bu iki kitap, bir hakikatin iki yüzünden ibarettir. Her ikisinde de aynı el ve aynı kudret vardır. Kainatı, çeşitli zenginlikler ve derin muhtevasıyla bir kitap, bir meşher haline getirip önümüze seren Cenab-ı Hak -tabiri caizse- aynı zamanda onu bir de Kur'an'ıyla seslendirmektedir. Hatta O, kainat kitabının bir parçası olan bizleri de yine Kur'an'la bize anlatıyor. Cazibe-dafia, infilak, nümüvv kanunları çerçevesinde, bütün varlıkla alakalı bize neler ve neler anlatıyor.! İşte bu iki kitaptan herhangi birindeki bir eksiklik, bize telafisi imkansız nelere ve nelere mal olagelmiştir...

    Evet, bugün bazı Müslümanlar, belki Kur'an'ın ibadet ü taata müteallik meselelerini biliyorlar ama; şeriat-ı fıtriye veya ayatı tekviniyeyi, yani kainattaki cari kanunları bilemiyorlar; bilip uygulamaya koyamıyorlar. Onun için de sürekli mağlubiyet ve hezimet tokatları yiyip duruyorlar. Kafirlere gelince, onlar Kur'an'ın dünyaya ait meselelerini, hayata geçirebildiklerinden her zaman mükafatlarını alabiliyorlar. Öyleyse bizler her iki kitabı da aynı seviyede mütalaa edip hayatımıza hayat kılmakla, hem dünya hem de ukba saadetine namzet olduğumuzu düşünce ve tavırlarımızla ispat etme mecburiyetindeyiz.

    19. Asırda Yaşadığımız Hezimetler

    Son bir husus da, 19. asırda üst üste yaşadığımız hezimetlerdir. Evet bu yıllarda biz sürekli, içte ve dışta sırtımızdan hançerlendik ve iki büklüm olduk. Aslında bu bir bakıma bizim uyanmamıza vesile olmadı da değil. Evet biz, dünya ile hesaplaşmaya hazırlanan bir toplumuz. Müslümanlığı bütün dünya karşısında en üst seviyede temsil edecek ve dinimizi bütün dünyaya bir kere daha duyuracak kıvama gelmiştik. Zannediyorum artık İslam'ın, ilimler adına ortaya koyduğu meselelere tercüman olacak, hukuk sistemiyle, dünya hukuk sistemlerine ışık tutacak, iktisadi sistemiyle dünyanın iktisadi sistemlerini çağdaşlaştıracak ve kendimizi bir kere daha ifade edecektik. Halbuki 18. asra girerken, Batı'da başdöndürücü değişmeler karşısında, insanımız şaşırıp kalmıştı. İhtişam dönemini çoktan unutmuş, milli hisleri sarsılmış ve mazisiyle bütün bütün kopuk hale gelmişti. Dolayısıyla o günün insanı kendi çağı ile katiyen hesaplaşamazdı. Bize gelince, zannediyorum aynı şeyler bizler için de geçerli. Bakın 21. asrın eşiğinde bulunuyoruz ama teorik seviyede dahi olsa hala kendimize ait, herhangi bir konuyla alakalı hiçbir sistem geliştiremedik. Sağlam bir iktisadi sistem kuramadık. Pozitif ilimleri bütün bütün ihmal ettik. Bari şimdilerdeki şu kıpırdanışı değerlendirebilseydik. Gece-gündüz çalışarak, okuyarak, düşünerek ve çağı kavramaya çalışarak... Bunu başarabilirsek bir taraftan Rabbimize karşı iştiyakımız, sevgimiz ve inancımızla kanatlanabilir, diğer taraftan Allah'ın kainat kitabı içinde araştırmalar yapıp, elde ettiğimiz neticeleri hayata geçirebiliriz. Bunları gerçekleştirdiğimiz takdirde 21. asrı yaşadığımızdan söz edilebiliriz; yoksa kendi kendimizi aldatmış oluruz.

    Fethullah Gülen Web Sitesi - Niçin Geri Kaldık?

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    İrşad Ekseni

    Fethullah Gülen
    10.07.2000

    İrşad Ekseni


    İyiliği emredip kötülükten sakındırma mânâsına gelen emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker her Müslüman'ın yapması gerekli olan bir mükellefiyettir. Bu mükellefiyet pek çok ayet ve hadisle te'yid edilmiştir. Mesela; 'Sizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü men eden bir topluluk bulunsun.' (Âl-i İmran, 3/104) 'Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder kötülükten men edersiniz ve Allah'a imanınız tamdır.' (Âl-i İmran, 3/110) ayetleriyle, 'Ya marufu emredip münkerden nehyedersiniz ya da Allah sizin başınıza en şerlilerinizi musallat eder; sonra da ne büyüklerinize saygı gösterilir, ne de küçüklerinize merhamet edilir. O zaman en hayırlılarınız dua eder de kabul edilmez; istiğfar edersiniz de mağfiret olunmazsınız; yardım istersiniz de yardım gelmez.', 'Ademoğlunun bütün sözleri lehine değil, aleyhinedir; ancak marufu emir, münkeri nehy ve Allah'ı zikir müstesna..' hadisleri bunlardan sadece birkaç tanesi...

    Bu mükellefiyetin eda edilebilmesi için, ne hususi bir mesleğe, ne de hususi bir makama ihtiyaç vardır. Bir yazar, yazmış olduğu nesir ve manzum yazılarıyla bu görevi yerine getirebileceği gibi başka bir sanatkâr da sanatın güzelliğini ve dilini bu konuda kullanabilir. Bir öğretmen, verdiği derslerle, okuldaki rehberliğiyle, işadamı da işyerinde her zaman bu görevi yapabilir; yapılmalıdır da; zira bu görev, her bir Müslüman üzerine farz-ı kifayedir. Yeryüzünde bu vazifeyi üstlenen bir cemaat ya da topluluk olmadığı takdirde, herkes günaha girmiş olur.

    Hisbe Teşkilatı

    İslam tarihinde, bu hizmet, ta Peygamber Efendimiz (sav) döneminde başlatılıp, gelişe gelişe zamanla en mükemmel organizasyonlarla yürütülür olmuştur ki, bu organizasyonların bir bölümünü de hisbe teşkil eder. Kelime olarak hisbe; bir fiilin ecrini sırf Allah'tan talep etmek, başka bir ifadeyle bir fiili sırf Allah rızası için yapmak mânâsına gelir. Tarihteki yeri itibariyle ise, dini ve dünyevi, ferdi ve içtimaî bütün şer'i ve örfi hususlarda şer'an güzel görülen şeyleri emretmek ve kötü görülen şeylerden de men etme işine denir. Bu teşkilat, devlet reisinin eli, gözü ve kulağıdır; eğrilikleri o görür, beldenin en ücra köşelerine o gider ve yanlışları o takip eder. Dolayısıyla o, yapmış olduğu vazife itibariyle, adeta hem emniyet teşkilatını, hem cumhuriyet savcılığını hem belediye zabıta teşkilatını hem maliye müfettişliğini ve daha birçok işi birden temsil eder. Devlet reisini temsilen iş görür ve yerinde ikaz, tekdir, tehdit ve hapse kadar bir kısım müeyyideleri uygulayabilir. Aynı şekilde bu müessese elemanları, topyekün bir toplumun örf ve âdetinin gözcüsü ve muhafızıdırlar. Cemiyetin sıhhatli ve dinamik kalması için gereken şeyleri yaparlar. Bu teşkilat, daha sonraki İslam toplumlarının hemen hepsinde, şu ya da bu şekilde devam edegelmiştir.

    Ancak, dînî hayatın büyük ölçüde terk edildiği ve Müslümanlığın bir yönüyle fetret dönemini yaşadığı günümüzde durum oldukça farklıdır. Ahlaksızlık, haram, günah, fıskın toplumu bir baştan bir başa işgal ettiği, değişik günah müesseselerinin herkesi masiyete sürüklediği, buna karşılık, hayra davet etmesi gereken kişi ve müesseselerin de bu meseleyi Kur'anî ölçüler içerisinde ve Rehber-i Mutlak'ın prensipleri çerçevesinde yerine getiremedikleri bir dönemde bu hizmet 'cemm-i nefir' mülahazalarıyla ele alınmalıdır ki bu da yukarıda işaret ettiğimiz gibi 'emr-i bi'l-ma'ruf nehy-i ani'l-münker'in farz-ı ayn olması anl***** gelir.

    Diğer taraftan, böyle bir hizmetin ifası belli bir zaman ve mekâna da tahsis edilmemiştir. Belli bir zaman ve mekâna tahsis imkânlarının elverdiği ölçüde Müslümanlar, her zaman ve mekanda bu vazifeyi yerine getirir ve herhangi bir beklentiye de girmezler. Aslında bugün başkaları, kötülük adına ellerinden gelen her şeyi yapıyor ve adeta bu işte yarışıyorlar. Öyle ise bizler de, Allah ve Rasulü'nün emrettiği bir hizmette yer ve zaman gözetmeden; yarışırcasına gayret göstermeliyiz. Günümüzde, sinema, tiyatro merkezleri dinimizi, diyanetimizi anlatma adına önemli merkezlerdir. Gazeteler, mecmualar, radyolar, televizyonlar, internetler de aynı ölçüde önemlidir.

    Cami ve Mescitler

    Bunlardan başka bazı sahalar var ki, eğer oralarla alakalı üslup yakalanabilirse, zannediyorum o mekanlarda yapılacak emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker, daha geniş fütuhata yol açacak ve fevç fevç İslamiyet'e dehaletlere vesile olacaktır. Bunların en başında cami ve okullar gelir. Evet, bir zamanlar cami, hem mektep, hem de mabed olarak vazife ifa ediyordu. O, bir yandan her yaş ve her baştan insanı, yaş-baş, mizaç ve mezakına göre ilimle, irfanla yükseltirken, diğer yandan da onları ibadet ü taat ve evrad ü ezkarla yüceltiyordu. Ne var ki gün gelip onun kolu-kanadı kırılınca artık bu fonksiyonlarını eda edemez oldu ve ona ait vazifeler de mektebe, medreseye kaydı. Malesef bu dağınıklık, günümüzde adeta bir Müslüman arabeski görünümü arz etmektedir.

    Dolayısıyla, bugün hem cami, hem de mektep ayrı ayrı önem arz etmeye başlamıştır. Günümüz insanının aşağı-yukarı yüzde doksanı, en az yılda iki defa camiye gitmektedir. Cumalarda bu oran, tahminen yüzde elli atmış nisbetindedir. Seviyelerine göre Allah'a gönül vermiş bu kişiler, camide anlatılan şeyleri derin bir ibadet neşvesi içinde dinlemekte, hatta akıllarına, mantıklarına yatmayan şeylere sırf camide oldukları için itiraz etmemektedirler ki başka müesseselerde, caminin bu perçinleyici ve tahkim edici özelliğini bulmak mümkün değildir. Onun için camilere ait bu avantajlar çok iyi değerlendirilerek insanlara en uygun üslupla sadece dinleri, diyanetleri anlatılmalıdır. Böyle yapılabildiği takdirde cami yeniden saygınlığını kazanacak ve misyonunu eda edebilecektir.

    Emr-i bi'l-maruf nehy-i ani'l-münker adına en az cami kadar önemli diğer müesseseler de okul, yurt, dershane vb. gibi mekânlardır. Bu müesseseler, sırf ilim ve irfan adına açılmış olması, her an içinde binlerce insanı barındırması yönüyle daha hususi bir konum arz ederler. Onlar bu özellikleri itibariyle camiden daha az ehemmiyetli değillerdir. Buralarda tebliğ erlerine düşen, insanların his ve heyecanlarını nazar-ı itibara alıp, İslam'ı kendi orijinine uygun yumuşak bir dille anlatmak olmalıdır.

    Fethullah Gülen Web Sitesi - İrşad Ekseni

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Efendimizin (sav) Şecaat ve Şefkat Ufku-1

    Efendimizin (sav) Şecaat ve Şefkat Ufku-1

    Fethullah Gülen

    24.07.2000

    Allah Resûlü (sav), bir birine zıt gibi görünen iyi vasıfları nefsinde toplamış farklı bir insandır; şecaat-i kudsiyesini arz ederken arslanların ödünü koparır; bir mazlum iniltisi duyduğu zaman onun ruh haletini paylaşır, onunla oturur inler..

    Efendimiz'in (sav) zahirde birbirine zıt gibi görünen sıfatları olduğu gibi, birbirini takviye edip destekleyen vasıfları da vardır.

    Birbirine zıt gibi görünen bu sıfatları, Din-i Mübin-i İslam'da mühim bir esas olan 'sırat-ı müstakim' yorumu çerçevesinde ele almak ve öyle değerlendirmek mümkündür. Mesela Efendimiz (sav), her şeyden evvel bir şecaat ve cesaret abidesi idi. Öyle ki, muharebe meydanlarının Haydar-ı Kerrar'ı Hz. Ali (ra), O'nun bu yanını ifade ederken; 'Biz, muharebelerde başımız sıkıştığı zaman Resûl-ü Ekrem'e (sav) sığınırdık.' der. Nitekim Huneyn'de öyle olduğu gibi Uhud'da da, bir yönüyle kırılıp dökülmüş ve adeta felç olmuş cemaatini, düşmanın içine korku salacak şekilde yeniden harekete geçirmiş; geçirmiş ve adeta 'Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarırsın.' (Âl-i İmran, 3/27) hakikatinin mazharı olarak o sarsılmış, kırılmış ve dökülmüş cemaatten dipdiri ve taptaze bir ordu çıkararak yeniden düşmanı yakın takibe almış ve Mekke'ye kadar kovalamıştır. İşte bu, O'nun şecaat-i kutsiyesinin bir ifadesidir ve sahasında nazirsizdir.

    Seni Kim Kurtaracak?

    Bir örnek olarak Efendimiz'le Gores ismindeki bir kafir arasında geçen hadise, O'nun korkusuzluk, şecaat ve cesaretinin azametini resmetme bakımından yeter zannediyorum: Allah Resûlü (sav), bir ağacın altında istirahat buyururlarken, Gores, O'nun uykuda olmasından istifade ederek, ağaca asılı bulunan kılıcını alır ve müstehzi bir eda ile: 'Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?' der. Onun bu sorusuna karşılık Allah Resûlü, hiçbir panik emaresi göstermeden ve kendisinden gayet emin olarak öyle bir 'Allah' der ki, O'nun orada sergilediği bu teslimiyet, yakin ve Allah'a itimad, elindeki kılıçla karşısında duran Gores'i sarsar ve kılıç elinden yere düşer. Bu defa düşen bu kılıcı, İnsanlığın İftihar Tablosu eline alır ve sorar: 'Ya şimdi seni kim kurtaracak?' Adam korkusundan sıtmalı hasta gibi titremeye başlamıştır ki, o esnada, Allah Resûlü'nün sesini duyanlar oraya koşarlar; koşar ve gördükleri manzara karşısında hayrette kalırlar. Onların Allah'a karşı iman ve itimatları bir kat daha artar; Gores de orada görüp duyduğu şeylerle 'el-Emin'e güven sözü verir ve Allah Resûlü'nün şecaat ve cesaretine hayranlık hisleri içinde oradan ayrılır.

    Allah'a Güven ve İtimadı

    Meşhur mütefekkir Bernard Shaw, Allah Resûlü'nün Allah'a olan bu teslimiyetini ve korkusuzluğunu anlatırken hislerini şu takdirkâr ifadelerle dile getirir: 'Hz. Muhammed, çeşitli yönleriyle insanın başını döndürecek üstünlükleri olan bir insandır. Bu sır insanı, tam manasıyla anlamak mümkün değildir. Bilhassa O'nun anlaşılamayacak üstünlükte bir yanı vardır ki, o da Allah'a olan güven ve itimadıdır.'

    Allah Bizimle Beraberdir

    Allah Resûlü (sav), eşsiz cesaret örneklerinden birini de, hicret-i seniyyeleri esnasında, Sevr mağarasında sergilerler. Sevr, gençlerin bile zor çıkabilecekleri zirvede bir mağaradır. Ancak O, elli üç yaşında olmasına rağmen bu zirveye tırmanıyor ve bu mağarayı kıymetler üstü bir değerle şereflendiriyordu. Mekke müşrikleri, mağaranın ağzında dolaşırken, Seyyidina Hz. Ebu Bekir, sırf O'nun adına duyduğu endişeden ötürü telaş içindedir.. ve ihtimal endişeden yüzü sapsarı kesilmiştir. Halbuki onunla aynı atmosferi paylaşan Nebiler Serveri'nin dudaklarındaki tebessümde en ufak bir değişiklik bile olmamıştır; olmamıştır ve endişe içindeki dostu Hz. Ebu Bekir'i (ra) 'Korkma! Allah bizimle beraberdir.', 'O iki kişiyi ne sanıyorsun ki, onların üçüncüsü Allah'tır.' sözleriyle teselli ve teskin etmiştir.

    Şefkat Peygamberi

    Evet buraya kadar arz ettiklerimiz birer şecaat, cesaret ve teslimiyet örneğidir; ne var ki bu zat aynı zamanda bir rahmet, şefkat ve merhametin de zirvedeki temsilcilerindendir. Öyle ki o, eğer ağlayan bir çocuk görse, oturur, onunla birlikte ağlar ve inleyen bir ananın acı ve ızdırabını tâ vicdanında duyar. İşte Hz. Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir hadis ve O'nun engin şefkati: 'Ben namaza duruyor ve onu uzun kılmak istiyorum. Sonra bir çocuk ağlaması duyuyorum. Annesinin ona duyacağı heyecanı bildiğim için hemen namazı çarçabuk kılıp bitiriyorum.'

    Oğlu İbrahim'in Vefatı

    Bir başka sefer, Mâriye Validemiz'den oğlu İbrahim'in ölümü karşısında O, dünya kadar hadiseyi göğüslemiş ve her şeyi aşmış bu büyük şefkat kahramanının gözleri dolu dolu olmuş ve onu kucağına almış, derin bir sevgiyle bağrına basmış ve hüznünü gözyaşlarıyla süslemişti. O'nun bu durumunu istiğrab edip de hayretle bakanlara, 'Gönül mahzun olur, gözler ağlar; ancak Allah'ın dediğinden, Allah'ın hoşnut olduğundan başkasını söyleyemeyiz.' buyurmuştu.. Evet O, insanların en merhametlisi ve en şefkatlisiydi.

    Fethullah Gülen Web Sitesi - Efendimizin (sav) Şecaat ve Şefkat Ufku-1

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Türbe Ziyareti ve Bir Hakikat

    Türbe Ziyareti ve Bir Hakikat
    Fethullah Gülen
    24.01.2000

    Yaşar Hoca efendi ile aramızda geçen bir hatıradan hareketle külli bir hakikate küçük bir işarette bulunmak istiyorum:

    Bir defasında İstanbul'a gelirken, Hoca efendi bana 'Fatih'in türbesini ziyaret et, Fatihanı oku ve ardından ona şöyle de: 'Manevi güzellikleriyle koruyamayacağın İstanbul'u ne diye aldın?!' Bu hadisenin üzerinden yıllar geçti. Şimdi düşünüyorum; Yaşar Hoca gibi imanı ölçüsünde aşkı, aşkı ölçüsünde heyecanı olan bir insanın bu sözleri acaba yitirilmiş tarihi bir miras karşısındaki mukaddes hafakanları mıydı? Hoca hangi mülahaza ile bana böyle bir teklifte bulunmuştu bilemem. Tabii benim ruhum bu sözü söylemeye müsait miydi, o da ayrı bir konu... Ben Fatih'in kabrinin başında durdum, tazim ve tebcil içinde dualarımı okudum ve sonra hocanın dediği şeyleri söyledim. Ama çok duygulandım, kendimden geçtim ve hıçkırıklara boğuldum. Hem öyle bir boğuldum ki o andaki hislerimi katiyen ifade edemem.

    Cedlerimizi Ziyaret

    Bana göre bizim, Osmanlı'nın mirasını koruyamadığımız ve onlara layık bir mirasçı olamadığımız muhakkak. Yalnız bu durum, bizim Osmanlı'ya hakaret etmemizi, padişah türbeleri başında bu ve benzeri sözler söylememizi de gerektirmez. Burada ille de bir suçlu aranacaksa, hiç şüphesiz o suçlu bizleriz. Öyleyse her zaman cedlerimizi ziyaret etmeli, onlara dualar okumalı ve katiyen saygısızlıkta bulunulmamalıdır. Hele cihanı idare etmiş o sultanların huzuruna mutlaka tazim, tekrim ve tebcille gidilmeli ve Kur'anlar okunmalıdır. Fakir, türbeyi her terk edişimde, sanki Kabe'den ayrılıyor gibi geri geri çıkmış ve saygısızlık yapmamaya çalışmışımdır.

    Şimdi de fırsat buldukça aynı şekilde ziyaretlerde bulunmayı düşünürüm. Ruhuma o insanlar hiç ölmemiş de mezarlarında dipdiri ve bizi gözlüyor gibi geliyor. Vicdanlarımız sanki onların diri olduğuna dair bir şeyler fısıldıyor kulaklarımıza, kalblerimize, ruhlarımıza...

    İnsani Ufku Yakalamak

    Bazıları bu hususları farklı şekillerde değerlendirebilir, kabul etmeyebilir, hatta bu yüzden beni tenkit de edebilirler. Ama bana göre insan, düşünceleriyle, mülahazalarıyla, niyetleriyle ve niyetlerindeki enginlikleriyle insandır. İnsan cismaniyete ait duyguları, sadece o kafes içine hapsettiği zaman, insani yolu, insani yaşayışı ve insani ufku daraltmış sayılır. Oysa ki mahiyet-i insaniye, meleklerden de ulvidir. Öyle olmasaydı Allah, meleklerden sonra Adem'i yaratır mıydı? Melekler potansiyel olarak Adem'le ifade edilecek mana, muhteva ve memuriyet ruhunu haiz idiler; ama onu alem-i şehadetle sergileyecek istidatta değillerdi. Onun için Allah Hz. Adem'i yani insanı yarattı. Evet, insanın yürüdüğü yolda veya yolun sonunda 'esfel-i safilin' de var, 'ala-yı illiyyin' de. Cibril'in ulaşamadığı ufuklara ulaşmak da var, şeytanı şeytanlıkta geride bırakmak da.

    Melekleri Geçen İnsanlar


    Evet, melekler bu enginliği ihraz edememişlerdir. Bazı hususi faziletlerde onlar insanın önünde olsalar da, hususi açıdan 'Mercuh, racihe tereccüh edebilir.' kaidesi itibariyle, insan meleklerin önündedir. Buna göre başta İnsanlığın İftihar Tablosu olmak üzere, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali (ra) ve altın silsile içinde daha niceleri seyr-i süluk-u ruhanide meleklerin mukarreb olmayanlarını geçmişlerdir. Hasılı; insan, mülahazalarının enginliği, niyetinin derinliği ile insandır. Dar yaşayan, dar gören, dar düşünen ve cismaniyetin eteğine takılıp kalarak beden endeksli hayat yaşayanlar, gerçek insani mana ve muhtevayı kavrayamazlar. Dilerim Rabbim, çağın nuranileri içinde yer alan herkesi böylesi mazhariyetlerden mahrum bırakmaz...

    Emirü'l-mü'minin Hz. Ömer'in Bidatlara Karşı Tavrı

    Hz. Ömer (ra), Hudeybiye antlaşması esnasında, altında Efendimize (sav) biat edilen Rıdvan ağacını, daha sonraları bazı kimseler tarafından saygı ve hürmet gösterildiği için kestirmiştir. Vakıa Allah Rasulü'nün (sav) her hatırasına sahip çıkmak ve onlara saygı duymak güzel bir duygudur. Hatta O'nun o gül kokulu mübarek ayaklarını bastığı tozu-toprağı, bir Kuddusi edasıyla: 'Ol Medine izi-tozu bu Kuddusi yüzüne tutiyadır.' deyip koklamak isteriz. Ancak başlangıçta halis duygu ve düşüncelerden kaynaklandığı halde, daha sonraları su-i istimal edilebilen bu türlü hareketlerin, zamanla ibadete dönüşmesi endişesine karşı önceden tedbir almak lazımdır ki, Hz. Ömer de bunu yapmıştır.

    Evet Hz. Ömer'in, altında Allah Rasulü'ne (sav) biat edilen ağacı bu türlü endişelerden dolayı kestirmiş olması engin bir basiret ve feraset ifadesidir. Ama ne acıdır ki bizler, hiçbir zaman bu dengeyi tam koruyamamışızdır. Ya, şöyle böyle büyüklerle alakalı eserleri, yerleri takdis eder şekilde ifratlara sapmış, ya da, sözde tevhit adına veya bidatlara karşı tavır alma mülahazasıyla tefritlere saparak; tarihi tahrip etmiş, evliya, asfiya ve enbiyayı hafife almışızdır. Bu konuda orta yol, Allah (cc) indindeki kıymetli yerler ve büyükler mutlaka tazim edilip büyük kabul edilmeli, ama büyüklüklerine esas teşkil eden nisbeti görmezlikten gelerek bizzat bir takdis ve tazime de gidilmemelidir.

    Fethullah Gülen Web Sitesi - Türbe Ziyareti ve Bir Hakikat

Yukarı Çık