1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon
Gösterilen sonuçlar: 1 ile 10 Toplam: 18

Tarikat ve Tarikatçılık

Din ve İnanç Kategorisinde ve islam (Müslümanlık) Forumunda Bulunan Tarikat ve Tarikatçılık Konusunu Görüntülemektesiniz,Konu İçerigi Kısaca ->> Sual: Mutlaka bir tarikata bağlanmak gerekir mi? Din kitaplarından, din öğrenilemez mi? CEVAP Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ...

  1. #1
    - Çevrimdışı
    İletileri Onay'a Tabi
    Üyelik tarihi
    Jun 2007
    Nerden
    Huzûru İlahî
    Mesaj
    1.427
    Blog Mesajları
    18
    Rep Gücü
    7864

    rose Tarikat ve Tarikatçılık

    Sual: Mutlaka bir tarikata bağlanmak gerekir mi? Din kitaplarından, din öğrenilemez mi?
    CEVAP
    Eskiden hak tarikatlar vardı. Oralarda dinimizin emir ve yasakları anlatılır, bunlara kolay uymanın yolları ve tasavvuf ilmi öğretilirdi. Zamanla, bunlar çok azaldı. Belki de hiç kalmadı. Aslı olmayınca da, taklitleri çoğaldı. Her köşe başında, bir tarikat, bir şeyh türedi.

    Şimdi yapılacak iş, dinimizi, o büyüklerin kitaplarından; yetkili âlimlerce, doğru tercüme edilen kitaplardan öğrenmek ve bunlara uygun yaşamaya çalışmaktır. Bu kitapları okuyan, hem bilmediklerini öğrenmiş olur, hem de kitapta ismi geçen Velileri tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Bütün dünyaya saçtıkları nurları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamanla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi yetişerek kâmil bir insan olur. Nefsi de gafletten kurtulup, namazın tadını duymaya, ibadetlerden zevk almaya başlar. Günahlardan, haram olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder. Millete faydalı olur. Ebedi saadete kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.

    Sapık tarikatçılar
    Sual: Şeyh-ül-İslam Ebussüud Efendi, tasavvuf ehline sert davranıp, idamlarına fetva vermiş mi?
    CEVAP
    Büyük din âlimi Ebussüud Efendi hazretlerinin tasavvuf ehline sert davrandığı iddiası doğru değildir. Ancak tasavvuf ehlinin içine karışan sapık tarikatçılar için ve (Tasavvufta yüksek dereceye varanlar için, din teklifleri kalkmıştır. Onlar için helal ile haramın farkı yoktur) diyenler için sert davranmış ve bunların, fitne çıkarma, İslamiyet’i yıkma faaliyetlerinden dolayı, idam edilmelerine fetva vermiştir.

    İslamiyet’ten ve tasavvuftan haberi olmayan kimseler, dini, dünya kazançlarına alet edip tasavvufa, hatta ibadetlere, mistik bir hareket olarak müzik sokmuşlardır. Dinimizde tasavvuf müziği diye bir şey yoktur.

    Keramet ve hokkabazlık
    Sual: Iraktan gelip, Avrupa’da ağızlarına ateş alan, avurtlarına şiş sokup çıkartan ve bu yaptıklarına keramet diyen kimselerin halleri İslamiyet’e uygun mudur?
    CEVAP
    Allahü teâlâ, böyle kimselerin Musa aleyhisselam zamanında da bulunduğunu haber veriyor. Bunlara keramet değil, sihir diyor. Böyle göz boyamanın haram olduğu (Fetava-yı hadisiyye)de yazılıdır. Bunlar, müslümanları aldatmaktadır. Bu hareketleri din değil, dinsizliktir. Japonya’daki gayrı müslimler de, sirklerde bunlarınkinden daha acaip şeyler gösteriyor. İslamiyet, hokkabazlık, cambazlık, sihirbazlık dini değildir. İslamiyet, inanması, yapması, sakınması gereken şeyleri, güzel ve çirkin huyları öğrenmek, herkese iyilik yapmak dinidir.

    Hadis-i şerifte buyuruluyor ki:
    (Bir kimsenin havada uçtuğunu ve deniz üzerinde yürüdüğünü yahut ağzına ateş koyup yuttuğunu görseniz, fakat dine uymayan bir iş yapsa, keramet ehliyim derse de, onu büyücü, yalancı, sapık ve insanları doğru yoldan saptırıcı biliniz!) [El-Münire]

    İmam-ı Rabbani hazretleri de buyuruyor ki:
    Nefsi cilalanan bazı kimseler, harikulade haller gösterip sapıklık uçurumuna sürüklenmektedir. Evliyayı böyle yalancılardan ayıran en bariz fark, her sözünün, her hareketinin dine uygun olması, yanında bulunanların kalblerinde Allah korkusu ve sevgisi hasıl olmasıdır ve başka şeylerden soğumalarıdır. (2/92)

    Muhammed Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:
    Ahirette, Cehennemdeki ebedi, sonsuz azaptan kurtulmak için, İslam âlimlerinin bildirdiklerine inanmak gerekir. Evliyanın, bu bildirilenlere uymayan keşfleri kıymetsizdir. Tasavvuftan maksat, nefsin gizli ayıplarını anlamaktır ve dine uymanın kolay olmasıdır ve ihlasa kavuşmaktır. (1/182)

    Fıkıh ve Tasavvuf
    Sual: Fıkıh yerine tasavvuf kitabı okumak uygun mu ve zikir nedir?
    CEVAP
    Fıkhı bilmeden dine uymak mümkün olmaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

    (İbadetlerin en kıymetlisi, fıkıh öğrenmek ve öğretmektir.) [İ.Abdilberr]

    (Her şeyin dayandığı bir direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh bilgisidir.) [Beyheki]

    (Fıkıh öğrenmeden ibadet eden, gece karanlıkta bina yapıp, gündüz yıkana benzer.) [Deylemi]

    İmam-ı Malik hazretleri buyuruyor ki:
    Fıkıh öğrenmeyip, tasavvuf ile uğraşan dinden çıkar, zındık olur. Fıkıh öğrenip tasavvuftan haberi olmayan bid'at ehli, yani sapık olur. Her ikisine kavuşan hakikate varır. (Merec-ül-bahreyn)

    İbrahim Edhem hazretlerine, gece gündüz ibadet eden, vecde gelip kendinden geçen bir gençten bahsettiler. Gencin yanına gidip üç gün misafir kaldı. Çok acaip haller gördü. Gencin bu halinin şeytandan olup olmadığını öğrenmek istedi. Yediğine baktı. Helalden değildi. Bu hallerin şeytandan olduğunu anladı. Genci evine davet etti. Gence helal yemek verdi. Gençteki eski aşk ve gayret kalmadı. Bana ne yaptın diye sordu. İbrahim Edhem hazretleri, gence, (Sendeki haller şeytandandı. Helal yiyince şeytan giremedi. Esas halin meydana çıktı) buyurdu. (Tezkiretül-evliya)

    Kerameti inkâr, büyük sapıklıktır. Çünkü keramet, Peygamberin mucizesinin devamıdır. Ancak, istidracı keramet sanmamalıdır! Mucizeden başka harikulade haller, keramet, firaset, istidraç ve sihir adını alır. Velinin su üstünde yürümesi keramet, papazın su üstünde yürümesi sihir, fasıkınki ise istidraçtır.

    Zikrin fazileti
    Zikir, Allahü teâlâyı hatırlamak demektir. Bu da, kalb ile olur. Zikredince, kalb temizlenir, yani kalbden dünya sevgisi çıkıp Allah sevgisi yerleşir. Bazı kimselerin, bir araya toplanıp hay huy etmesi, oynaması, dönmesi, zikir değildir. Yüz yıldır, tarikat diyerek, birçok şey uyduruldu. Eshab-ı kiramın yolu unutuldu. Cahiller, fasıklar şeyh olarak zikir ve ibadet ismi altında, günah işledi. Bugün hiçbir İslam ülkesinde, tasavvuf âlimi yok gibidir. Fakat sahte mürşitler, müslümanları sömüren tarikatçılar çoktur. Din büyüklerinin, eskiden kalma, halis kitaplarını okuyup, zikri, fikri bunlara göre doğrultmalıdır. Tarikatçılık, şeyhlik, müridlik gibi isimlerin perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı, bunlardan kaçınmalıdır.

    Bir şeyin sahtesinden kaçın demek iyisinden de kaçın demek değildir. (Hakiki tereyağı alın, hilelisini, karışık olanını almayın) demek tereyağına hakaret olur mu? Bilakis tereyağının önemi bildirilmiş olur. Her şeyin sahtesi de hakikisi de vardır. (Tasavvuf perdesi altında iş gören, mal ve din hırsızlarına aldanmamalı) dedik. Tasavvuf âliminin yok gibi olduğunu, yani çok az olduğunu bildirdik. Zaten kıymetli şeyler az, taklitleri çok olur. Bütün yayınlarımızda tasavvuf büyüklerinin, hayatlarını, menkıbelerini anlatıyoruz. Tasavvuf, evliyalık demektir. Tasavvufa hiç kimse karşı çıkamaz. Hakiki tasavvufa karşı çıkmak Müslümanlığa karşı çıkmak demektir. Fakat sahte tasavvufa karşı çıkmak her müslümana gerekir.

    Tarikat ve ilim
    Tasavvufu, yani tarikatı öğrenmeden önce, ilim öğrenmek gerekir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibadet etmekten daha sevaptır.) [Ebu Nuaym]

    Bedreddin-i Serhendi hazretleri buyuruyor ki: İmam-ı Rabbani hazretlerinden Buhari, Mişkat, Hidaye, Şerh-i Mevakıf kitaplarını okudum. Gençleri ilim öğrenmeye teşvik eder, Önce ilim, sonra tasavvuf buyururdu. Benim ilimden kaçındığımı, tasavvuftan zevk aldığımı görünce, hâlime merhamet ederek, (Kitap oku, ilim öğren, cahil sofu, şeytanın maskarası olur, rütbetül-ilmi aler rüteb yani, rütbelerin en üstünü, ilim rütbesidir) buyurdu. (Hadarat-ül-kuds)

    Tarikat maskesi
    Bir okuyucumuz, uzun mektubunda özetle diyor ki: (17 yaşında genç bir kızım. Okulda bir arkadaşım bana bir tarikata girmemi tavsiye etti. Onun tavsiyesine uyarak bir tarikata girdim. Hoca dediğimiz bu şahıs, belli tesbihler söylememi söyledi. "Sen kaza namazı kılma. Bunun sorumluluğunu da ben üstleniyorum" dedi. Sonradan hoca değil, bir büyücü olduğunu öğrendiğim bu adam, bana şeker vesaire yedirdi. Büyü yapmış. Bana yakın olmaya çalışıyor, beni kucaklıyordu. Zamanla iyi arkadaşlardan ve dinimden soğumaya başladım. Artık namazı falan bıraktım. Müziğe çok tutkun oldum. Kötü birisi olmama sebep olan bu büyüden nasıl kurtulabilirim?)
    CEVAP
    Buna benzer mailler çok alıyoruz. Nakşi, Kadiri, Rufai gibi isimlere sığınarak, tarikat adı altında insanları kötü yola sürükleyenler gün geçtikçe çoğalmaktadır. "Sizden namazı kaldırdım, günahınız benim boynuma" diyen sapıkların tuzağına düşmemek için, önce dinimizi iyi bilmemiz gerekir.

    Eğer gülü solan bu kız, yabancı bir erkekle, yalnız bir odada kalmanın, onunla konuşmanın, elini öpmenin haram olduğunu, Peygamber efendimizin hiçbir kadına mübarek elini öptürmediğini, hiç kimsede günah affetme yetkisinin olmadığını bilseydi, başına bu felaketler gelmezdi.

    Müzik, her çeşit çalgı, insanı alkolik ve morfinman gibi gaflet içinde, uyuşuk yapar. Böylece, nefsleri azdırarak, ebedi saadetten mahrum kalmasına sebep olur. İslam dini, insanları bu afetten, bu sonsuz felaketten korumak için, müziğin zararlı olanlarını haram kılmış, yasak etmiştir.

    Müzikten uzak durmaya çalışın. Her sıkıntının çaresi namaz kılmaktır. Namazı doğru kılarsanız, her kötülükten uzaklaşmış olursunuz. Haramların her çeşidinden kaçmanız, kötü arkadaşlardan uzaklaşmanız gerekir.

    Bakü’de bir sapık
    Azerbaycan-Bakü’den bir okuyucumuz, uzun bir mektup yazmış. Bakü’deki sapık bir tarikat şeyhi varmış. Bu şeyhin bir çok sapık görüşlerini bildirmiş. Temiz kimselerin de bu şeyhin kurbanı olmasından korkuyor. (Birkaçına olsun cevap yazın da, şeyhin sapık olduğu meydana çıksın) diyor.

    1- Sapık şeyh, (Her şey gibi günahı işleten de Allah’tır. Bunun için günah işleyenleri hoş görmelidir) diyormuş.

    Allahü teâlâ, (Kötülük yapmayın, günah işlemeyin) buyuruyor. Hâşâ kendisi günah işletiyorsa, ne diye günah işlemeyin diye emretsin?

    2- Sapık şeyh, (Her şey, Allah’ın bir parçasıdır) diyormuş. Böyle söylemek de küfür olur.

    3- Sapık şeyh, (Çoğunluğun ayıp saymadığı şey, günah olmaktan çıkar) diyormuş.

    Bu da zındıkların sözüdür. Bugün dünyanın çoğu içkiyi günah saymıyor diye, içki günah olmaktan çıkar mı? Bütün insanlar ne derse desin, Allahü teâlâ haram etmişse haramdır. Peygamber efendimiz haram olduğunu bildirmişse haramdır.

    4- Sapık, (Kâfir hor görülmemeli) diyormuş. Kur'an-ı kerimde kâfirler aleyhine birçok âyet-i kerime vardır. Peygamber efendimiz, kâfirleri niçin hor görüp onlarla savaştı?

    5- Sapık, (Kurban kesmek nefsi kurban etmektir) diyerek kurban emrini inkâr ediyormuş. Müslümanlıkta kurban kesmek yoksa, Peygamber efendimiz niçin kurban kesmiş ve kurban kesmeyi emretmiştir?

    6- Sapık, reenkarnasyona inanıyor. Halbuki bu inancın küfür olduğunu daha önce bildirmiştik.

    7- Sapık, (Cennet ve Cehennem bu dünyadadır) diyormuş. Bu görüş de Kur'an-ı kerimi inkâr etmek olur.

    Birçoğu hurufilik inancına benzeyen sapık görüşlerden birkaçı bunlardır. Demek ki sadece Türkiye’de değil, her yerde insanları doğru yoldan sapıtan şeytanın adamları varmış. Dinimizi iyice öğrenmeden merak için de olsa, herhangi bir şeyh ile görüşmek doğru değildir.

    Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır.

    Tarikat kardeşliği
    Sual: Yabancı bir erkek ile yabancı bir kadın ahiret kardeşi olur mu? Komşumuz bir kadın, bir erkek ile ahiret kardeşi olmuş. Beraber bir odada kalıp, yiyip içiyorlar. "Namahremlik şartları aradan kalktığı için bize günah olmaz" ve "Biz aynı zamanda tarikat kardeşiyiz" diyorlar. Bu hususun dinimizdeki yeri nedir?
    CEVAP
    Bir erkek, yabancı bir kadına "Seninle ahiret kardeşi olalım" dese veya bir erkek diğer erkeğe, "Ahiret kardeşi olalım" dese, kardeş gibi yaşasalar, biri imanlı, diğeri imansız ölse, biri Cennete öteki Cehenneme gider. İmanlının imansıza hiç faydası olmaz.

    Rasgele iki kişi arkadaş olsa, biri salih, diğeri fasık müslüman olsa, salih kimse, ahirette fasık arkadaşına şefaat eder. Onun için salihlerle, haramdan kaçan kimselerle arkadaşlık etmelidir!

    Bir erkek, yabancı bir kadınla "Ahiret kardeşi" olup onunla yalnız kalamaz. O kadın ona yine yabancıdır. Onunla evlenebilir. "Aradan namahremlik şartları kalkar" demek, dinsizlerin, mülhidlerin, zındıkların uydurdukları şeylerdir. Nikah olmadan hiçbir yabancı kadın, bir erkeğe helal olmaz. Beraber bir odada bulunmaları haram olur.

    Abdülkadir-i Geylani, Ahmed Rufai, imam-ı Rabbani hazretleri gibi tasavvuf büyükleri zamanında, onların yolundan giden tarikat ehli var idi. Şimdi bunların ismini kullanan, tarikat adı altında çeşitli rezaletler işleyen kimseler çoğaldı. Böyle kimseler, dinimizi bozmaya, yıkmaya çalışan sapıklardır. İslam âlimlerinin bildirdiği yoldan ayrılan dalalete düşer. Dinimizin hükümleri ortadadır. Haram belli, helal bellidir. Hiç kimse, haramı helal, helalı haram yapamaz. Harama helal diyen kâfir olur. İslamiyet’te din kardeşliği vardır. Din kardeşiyle de evlenebilir. Ahiret kardeşi olmak da, din kardeşi olmak demektir. Bir kimse, ahiret kardeşiyle de evlenebilir. (Hadika)

    Kan kardeşliği
    Sual: Aynı tarikata bağlı bir kızla birbirimizin kanını yaladık. Kan kardeşi olduğum bu kız ile evlenmem uygun mudur? Kan vermekle de kan kardeşliği olur mu?
    CEVAP
    Kan yalamak, kan içmek haramdır. Eti yenen koyun, sığır gibi hayvanların da kanlarını içmek haramdır. Birbirinin kanını yalamakla veya birbirine vermekle kan kardeşi olunmaz. Yani birbirinin kanını yalayan veya birbirine kan veren kimseler, birbiriyle evlenebilir.

    Sahteleri çoktur
    Sual: Tarikat dine aykırı olur mu? Bir yere gitmem gerekir mi?
    CEVAP
    Tarikat, dine aykırı olmaz. Her şeyin sahtesi çıktığı gibi, günümüzde sahte tarikatlar çoktur. Bugün yapılacak iş, eskiden yazılmış, İslam âlimlerinin kitaplarını okumaktır. Önce dinimizin emirlerini iyi öğrenmek gerekir. Bid’atleri ve haramları dinin emri gibi işleriz de haberimiz olmaz. İslam âlimlerinin kitaplarını okumaya devam etmeniz kâfidir. Bir yere gitmeniz gerekmez.

    Evliyalık taslayan
    Sual: Evliya ile evliyalık taslayanı birbirinden ayırmak mümkün müdür?
    CEVAP
    Evliyayı, evliyalık taslayan yalancılardan ayıran farkların en açığı, bütün söz ve hareketlerinin dine uygun olmasıdır. Evliyanın yanında bulunanlarda Allah sevgisi kuvvetlenir, haramlardan soğur. Fakat bugün dünyada böyle salih kimseleri bulmak zordur. Hakiki parayı bilmeyenin, kalbını, yani sahtesini ele geçirince, hakikisinden ayırması kolay olmaz. Bundan istifade eden yalancılar, sağda solda atını rahatça oynatabilmektedir. Bunları iyi tanıyabilmek için, dinimizi iyi bilmek gerekir. Sözü ve hareketi dine uygun olmayan, bırakın evliya olmayı, salih müslüman bile olamaz.

    Keramet ehli mi?
    Sual: Dine uymakta gevşek davranan, hatta bid'at ehli olan kimselerden keramete benzer harikulade haller zuhur ediyor. Böyle kimseler keramet ehli sayılır mı?
    CEVAP
    M.Masum-i Faruki hazretleri buyuruyor ki:
    Resulullaha uymakta gevşek olanları, Onun ışıklı yolundan ayrılanları din adamı sanmayınız! Onların yaldızlı sözlerine ve ateşli yazılarına aldanmayınız! Yahudiler, Hıristiyanlar ve Budistler de, tatlı ve yanık sözlerle, hileli mantıklarla, kendilerinin doğru yolda olduklarını, insanları iyiliğe, saadete çağırdıklarını bildiriyorlar.

    Ebu Ömer bin Necib hazretleri buyurdu ki:
    (Kendisi ile amel olunmayan ilmin, sahibine zararı, faydasından daha çoktur.)

    Bütün saadetlerin yolu İslamiyet’tir. Kurtuluş yolu, Resulullahın izinde olmaktır. Hak ile bâtılı ayıran alamet, Resulullaha "sallallahü aleyhi ve sellem" uymaktır. Onun dinine uymayan her söz, her yazı ve her iş kıymetsizdir. Harika, açlıkla ve riyazet çekmekle hasıl olur. Yalnız Müslümanlara mahsus değildir.

    İbni Mübarek hazretleri, (Müstehapları yapmakta gevşek davranan, sünnetleri yapamaz. Sünnetleri yapmakta gevşeklik de, farzların yapılmasını zorlaştırır. Farzlarda gevşek davranan da, marifete, Allahü teâlânın rızasına kavuşamaz) buyurdu. Bunun içindir ki, hadis-i şerifte, (Günah işlemek, insanı küfre sürükler) buyurulmuştur.

    Evliyanın büyüklerinden Ebu Said Ebülhayra sordular;
    Filan su üstünde yürüyor. Buna ne dersiniz? (Bunun kıymeti yoktur. Ördek ve kurbağa da suda yüzer) dedi. Filan havada uçuyor dediler. (Sinek ve çaylak da uçuyor. Sinek kadar kıymeti var) dedi. Filan, bir anda şehirden şehre gidiyor dediler. (Şeytan da, bir solukta şarktan garba gidiyor. Böyle şeylerin dinimizde kıymeti yoktur. Mert olan, herkesin arasında bulunur. Alışveriş yapar, evlenir, ama bir an Rabbini unutmaz) buyurdu. (2/110)

    En iyi insan, dinimize en iyi uyan kimsedir. Bazı iyi huylara sahip kimse de iyi insandır. Bir hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Tevazu eden, helal kazanan, huyu güzel olan, herkese karşı yumuşak davranan ve kimseye kötülük etmeyen iyi bir insandır.) [Berika]

    Bundan bana zarar gelmez denilen, çekinmeden yanına gidilen kimse iyi insandır. Sert davranır, kalb kırar korkusu ile yanına yaklaşılmayan kimse de kötü insandır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (İnsanların en kötüsü, zararından kurtulmak için yanına yaklaşılmayan kişidir.) [Buhari]

  2. #2
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    17

    rose Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi KS

    AHMED ZİYÂÜDDÎN-İ GÜMÜŞHÂNEVÎ KS HAZRETLERİ
    Beynelmilel şöhrete sahip, nâdirü'l-emsâl, meşhur bir İslam âlimi, gerçek bir âbid ve zâhid, cihâd-ı ekberi ve cihâd-ı küffârı bihakkın eda etmiş örnek bir mücâhid, turuk-ı aliyyemiz silsilelerinde kendi adına özel bir şube teşkil edecek kadar ileri mertebede bir şeyhler şeyhi, aşkın en yüksek tasavvufî makam olduğuna dair bir eser yazmış olmasına rağmen, şöhret ve şatafata kapılmamış, ilm-i zâhiri ve ilm-i bâtını, tasavvufu, tarikatı ve şeriatı beraber götürmüş, ehl- i sahh ve ehl-i temkinden, çok ciddi ve çok vakur bir ârif-i kâmil; yüzden fazla kâmil mürebbî ve halîfe yetiştirmiş bir mürşid-i kâmil ve mükemmil, nice nice hadis, kelam, fıkıh ve tasavvuf eseri yazmış çok velud bir müellif; muhaddis, mütekellim, fakih, kutbül-aktâb, gavsül-vâsılîn Ahmed b. Mustafa b. Abdurrahman el-Gümüşhânevî 1228 (1813) senesinde Gümüşhane'nin Emirler Mahallesi'nde dünyaya gelmiştir.

    Ondokuzuncu yüzyıl gibi Osmanlı Devleti'nin çalkantılı, buhranlı bir devrinde yaşamış olan Gümüşhânevî Hazretleri; tarikat anlayışı, tekkesi, irşad hususiyeti, bir milyondan fazla müridi, padişahlar nezdindeki nüfûzu, tasavvuf, fıkıh ve hadise dair eserleri ve dünyanın çeşitli bölgelerine gönderdiği yüz on altı halifesiyle günümüzde de halen canlılığını muhafaza eden bir tesir ve şöhrete sahiptir.

    Yetişmesi

    Gümüşhânevî KS'nin çocukluğundan beri ilim tahsiline ayrı bir merak ve kaabiliyeti vardır. Beş yaşında Kur'ân-ı Kerîm'i hatmeder, sekiz yaşına geldiğinde ise Kasâid, Delâil-i Hayrât ve Hizb-i A'zâm adlı eserleri hatmedip icâzet alır.

    On yaşlarına geldiğinde ailesiyle birlikte Trabzon'a göç eder. Ağabeyinin askere gitmesiyle yalnız kalan babasına işyerinde yardım etmektedir ama bir taraftan da o yörenin âlimlerinden sarf, nahiv ve fıkıh dersleri almaya başlar. Hem ilim tahsili hem ticari işler altında ezilmesinden endişe eden babası, ağabeyi askerden gelince onu İstanbul'a Dârü'l-Ulûm'a göndermeye söz verir. O da bunun sevinciyle bir taraftan derslerine devam eder; hıfzını tamamlar, bir taraftan da eli ile ördüğü para keselerini satarak ileride ihtiyacı olacak parayı biriktirmeye başlar. Düşündüğü, hayal ettiği ve en çok arzuladığı şey ise mâsivâdan soyutladığı bedenini yalnızca ilim tahsiline hasretmektir.

    İlim Tahsili

    Onsekiz yaşlarına geldiğinde ticari alış-veriş için amcasıyla İstanbul'a gelir. Babasının verilmiş bir sözü vardır, ağabeyi de askerden dönmüştür. Bunları göz önünde bulunduran genç Ahmed, gerekli malzemeleri satın alıp amcasına teslim ettikten sonra Trabzon'a onunla dönmeyeceğin i , ilim tahsili için artık İstanbul'da kalmaya karar verdiğini uygun bir dille anlatır. İhtiyaçları için biriktirdiği bir miktar parayı da kendisine hiç pay ayırmadan babasına gönderir.

    "Yardımcı ve dost olarak Allah bana yeter" diyerek İstanbul'da hiç bir tanıdığı, yanında da tek kuruş parası olmadığı halde Rabbine tam bir teslimiyet ve tevekkül duygusu içinde Bayezid Medresesi'nde yapayalnız kalır. Burada bir velînin mânevî murakabesinde Hikmet, Ahbâr, Tasavvuf ve Fen gibi aklî-naklî ilimleri tahsil eder. Bu zâtın vefatının ardından Mahmutpaşa Medresesi'nde bir hücreye yerleşerek kendisini ilme verir.

    Çocukluğundan beri hep Şeyh Salim, Şeyh Ömer el-Bağdâdî, Şeyh Ali el-Vefâî ve Şeyh Ali gibi şeyhlerin dizi dibinde olan Gümüşhânevî KS, mânevî bir olgunluk içerisindedir. Bir gece Süleymaniye Camii ile ilgili dehşetli ama bazı mânevî müjdelere de işaret eden bir rüya görür. Bu rüya Süleymaniye menşeli Mevlânâ Hâlid-i Bağdadî KS'nin yine Süleymaniye menşeli Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî'yi onun irşâdı ile görevlendirmesi ve nihayet kendi türbesinin de Süleymaniye Camii Şerîfi avlusunda bulunmasıyla geniş tabirini bulmaktadır. Mahmud Paşa Medresesi'nde Abdülaziz, Abdülmecid ve II. Abdülhamid'in hocası Abdullah el-Mekkî el-Erzincanî'nin halifesi ve d a ha sonra kendisine intisap eden Şehri Hafız Muhammed Emir el-İstanbulî ile Erzincan'lı Nakşî Şeyhi Kürd Hoca namıyla bilinen Abdurrahman el-Harpûtî'den ders okumuştur. Bu hocaların rahle-i tedrisinde ikmâl-i nüsah ederek İstanbul'daki onüç yıllık tahsil h a yatı sonunda 1844'de icâzet almıştır.

    Şer'î ve zâhirî ilimleri, padişah ve saray hocalarının rahle-i tedrîsinde tamamlayan, icâzet almadan önce ardadaşlarına ders verebilecek kadar başarılı olan Gümüşhânevî KS, icâzet aldıktan sonra Bayezid ve Mahmud Paşa Medreselerinde müderrisliğe başlar. Bir yandan geceli gündüzlü otuz yıl sürecek olan ilmî eserler tertip ve te'lîfine çalışırken bir yandan da gittikçe ders halkasını genişletir.

    Tasavvufa İntisabı

    Gümüşhânevî KS, şer'î ilimlerde zirvede iken, bâtınını teslim edip, gönül bağlayabileceği, kâmil bir mürşid arayışı içine girmiştir. Bu sıralarda 1845'de İstanbul'a gelip yerleşen ve Üsküdar Alaca Minare Tekkesi'nde tarîkat neşrine çalışan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî KS'nin İstanbul halifelerinden Abdülfettah el-Ukarî (1281/1864) ile bir sohbet meclisinde tanışır. Kendisine intisap etmek isteyen Gümüşhânevî KS'nin bu arzusunu ileride gelecek olan bir zâtın buna izinli olduğunu söyleyerek kabul etmez.

    Nihayet bir gün Abdülfettah Efendi'nin bulunduğu tekkede, kendisi için önceden tayin edilmiş ve yalnızca kendisinin mânevî irşadıyla görevli olarak İstanbul'a gönderilmiş bulunan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî KS'nin bir başka halifesi Trablus-Şam Müftüsü diye anılan Ahmed b. Süleyman el-Ervâdî ile karşılaşır ve ona intisab eder. Onun mânevî murakabesi altında seyr u sülûkunu tamamlar.

    İki yıl aralıkla iki defa halvete giren Gümüşhânevî, ikinci halveti müteakip 1848'de şeyhi Ervâdî'den Nakşıbendiyye, Kàdiriyye, Kübreviyye, Çeştiyye, Sühreverdiyye, Şâzeliyye, Desûkiyye, Halvetiyye, Müceddidiyye, Mazhariyye, Rifâiyye, Hâlidiyye tarikatlarından hilâfet-i tâmme ile icâzet alır. Bu ledün ilmi alış verişi onaltı yıl sürer. Kendileri artık mânevî ilimlerin de bir kutbu olmuştur.

    Pek çok meşayıhın mânevî bir işaretle varlığını öğrendikleri mürşidlerini arayıp bulmak için diyar diyar gezdikleri ve uzun yolculuklar yaptıkları bilinir. Gümüşhânevî Hazretlerinde ise tamamen farklı bir durum söz konusudur. Şems-i Tebrîzî'nin Mevlânâ'yı arayıp bulmasında olduğu gibi Ervâdî KS'nin de Şam'dan İstanbul'a kadar gelerek Gümüşhânevî'yi irşâd etmesi onun ileride Hàlidiyye Tarîkatı içindeki yerinin büyüklüğüne işaret etmektedir.

    Ervâdî Hazretleri, 1858 senesinde Şam'da vefat eder. Şeyhinin tavsiyesi üzerine Gümüşhânevî, onun vefatından sonra Abdülfettah Efendi'yi sohbet şeyhi ittihaz eder. Bu bağlılığını kendisi Cağaloğlu'nda, Ukarî KS de Üsküdar'da olduğu halde haftada bir defa karşılıklı ziyeretlerle devam ettirir. Gümüşhânevî, Hâlidî âdâbına riayet ederek, bu z â tın vefatına kadar müstakil hareket etmekten sakınmış ve böylece Mevlânâ Hâlid KS'in İstanbul halifelerinde bulunmasını istediği en kıdemli halifeye uygun hareket etme esasına riayet etmiştir.

    1864'de Abdülfettah Efendi'nin vefatına kadar tarîkat neşrinden daha çok ilmî çalışmalarda bulunmuş, bütün te'lifâtını bu tarihe kadar tamamlamıştır.

    1864'de başladığı haftalık sohbetlerde Râmûzü'l-Ehâdîs'in şerhedilmesi ve yorumlandırılması ile Levâmiu'l-Ukûl adlı eserini meydana getirmiştir. On altı yıl müridlerine Nakşbendiyye ve Hâlidiyye usûlü zikir tâlim etmiş ve Hatme-i Hace zikri icra eylemiştir.

    Bu dönemden sonra artık irşad faaliyetlerine de hız vermiş, pek çok talebe yetiştirmiştir. İsimleri bir icâzetnâme hacmine sığmayacak kadar çok olan eserin kendisi tedkik ve mütâlaa ettiği gibi bazı talebelerine de bu eserlerin tamamından icâzet vermiştir.

    Onun bu ilmî seviyeye gelmesinde etkili olan hocalarından Şehri Hafız Muhammed Emin el-İstanbulî ilk önce Abdullah-ı Mekkî KS'den hilâfet aldığı halde daha sonradan Ervâdî KS'den Hâlidî Tarîkatı üzere irşad icâzeti alan talebesi Gümüşhânevî KS'ye intisab etmiştir. Hocalarından bir diğeri de belirtildiği gibi Kürd Hoca diye meşhur olan Abdurrahman el-Harpûtî'dir.

    Tekkesi

    Tarikat neşrine başladığında önceleri tekkeye fazla rağbet etmeyen Gümüşhânevî, Mahmud Paşa Medresesi'ndeki hücresi ile iktifa etmiştir. Burası sayıları zamanla artan müridlerinin ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince ibadete kapalı ve metruk bulunan Fatma Sultan Câmii tekk e ittihaz edilmiştir. Halîfelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi'nin gayretleriyle beş vakit ibadete açık hale getirilen bu caminin bitişiğine Gümüşhânevî KS tarafından onaltı odalı bir ev ile bir de tekke yaptırılıp vakfedilmiştir. Ev ve tekke yapımından sonra Şeyh Hazretleri buraya taşınmış, bu cami ve müştemilatı zamanla ìGümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfiî diye şöhret bulmuştur.

    Gümüşhânevî'nin tarîkat ve tasavvuf anlayışında ferdî planda kâmil insanlar yetiştirme hedefi gözetilirken, ictimâî hayatın da asla ihmal edilmediğini görüyoruz. Esasen O'nun tarikat faaliyeti ve tasavvufî eğitimle ulaşmak istediği asıl hedef fikriyle, îmanıyla, ahlâkıyla kemâle ermiş, şuurlu müslümanların oluşturduğu ideal bir toplum ortaya çıkarmaktır. O'nun Bâb-ı Alî'nin ta m karşısında yer alan, metruk bir camiyi ihyâ ederek, idare merkezine böyle yakın bir yeri tekke olarak seçmesi bu anlayışın bir tezâhürüdür. Toplumun istikametini tayin etmek, büyük ölçüde idarenin insiyatifini ele geçirmeye bağlıdır. Gümüşhânevî hazretle r i de ehemmiyetli bir mevkiyi tekke olarak seçmiş, devlet idaresine yön verici bir irşad siyaseti ile hareket etmiştir.

    Kendi zamanında hem bir tekke, hem de bir ìdârü'l-hadîsî hüviyeti kazanan dergahına Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid ve daha bir çok devlet adamının zaman zaman gelerek sohbet ve derslerine iştirak etmeleri, müridleri arasında Arap Mehmed Ağa, Erkân-ı Harb livalarından Münib Bey, saray doktorlarından Emin Paşa, Reîsü'l-Ulemâ Tikveş'li Yusuf Ziyâeddin Efendi gibi zatların yer alması, O'nun ne derece etkili ve hürmet edilip sözü dinlenen bir şahsiyet olduğunu göstermektedir.

    II. Abdülhamid ile hususî bir yakınlıklarının bulunduğu özel istişare ve toplantılarının olduğu da bilinmektedir.

    Toplumun her türlü ihtiya cına cevap verme gayreti içinde olan Ziyâüddin Hazretleri, o devirde yeni kurulmaya başlanan ve faizle çalışan bankalara bir alternatif olarak, müntesiplerinin ellerinde bulunan menkul kıymetleri bir araya getirerek bir yardım ve borç sandığı kurdurmuştur . Atıl vaziyette bulunan bu birikimler toplanarak ortak yardımlaşma ve yatırım amacıyla kullanılacak bir sermaye olmuştur. Kapısında:

    Nakşbendî Dergâhıdır bu makâm-ı dil-küşâ,

    İşte meydân-ı muhabbet gel azîzim merhaba!

    yazılı olanìGümüşhâneli Dergâh-ı Şerîfiî diye şöhret bulan tekkesi, tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonra 1942'ye kadar mabed olarak korundu. Anıtlar Yüksek Kurulu'nun, korunması gerekli eski eser kararına rağmen, 1857 senesinde yol yapımı gerekçesiyle yıktırıldı. Bugün sadece minares i nden tuğla enkazı ile; "Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddîn Sokağı" hatıra kaldı. Arsası üzerinde ise, İstanbul Defterdarlığı bulunmaktadır.

    Cihadı

    Kalemi ve kelâmıyla mücâdele veren Gümüşhânevî, yeri gelince kılıca ve silaha sarılmayı da bilmiş 93 Harbi diye bilinen Osmanlı-Rus savaşlarına iştirak ederek cephede bizzat çarpışmış, gönüllü gittiği bu savaşın kesintiye uğradığı bir ara Of'a gelerek tarikat neşrinde ve irşad hizmetinde bulunmuş, savaş başlar-başlamaz muharebe meydanına tekrar dönmüştür.

    Gümüşhâne vî'nin toplum hayatına, insanlara hizmet etmeye, sosyal faaliyetlere bu derece önem vermesi, biraz da müntesibi bulunduğu tarikatın hususiyetinden kaynaklanmaktadır. Nakşbendî Tarikatı, irşad faaliyetinde halkın içine karışmayı ve insanlara hizmeti ön pla n da tutan bir anlayışa sahiptir.

    Bu tarikatın en önemli prensiplerinden biri de ìhalvet der encümenîdir. Bu prensip, toplum içerisinde meşru olan her türlü faaliyete iştirak ederek insanlara hizmet etmeyi, bütün bunları yaparken de kalben daima Allah CC ile beraber olmayı, yani halvet şuurunu muhafaza etmeyi ifade eder.

    İlmî Şahsiyeti

    Gümüşhânevî Hazretleri, talebelerinden birine verdiği icâzette şunları söylüyor:

    "Bu aciz kula Cenâb-ı Hak ikramlarda bulunmuş, onu itaatlerin en üstünü ile meşgul etmiş ve ibadetlerin en büyüğünde çalıştırmıştır ki o da şerefli ilmi taleb etme işidir. Zira insan Allah Tealâ'nın rızasını istemekte, ihlas sahibi olduğu, çirkin olan gösteriş ve desinlerden uzak bulunduğu zaman, ilâhî emirle mükellef olanlar arasında temâyüz eder ve şeref kazanır. Aksi halde ilim, sahibine vebal olur.

    Kulluk ve yaradılış gayesinin Cenâb-ı Hakk'ın vahdâniyetine ermek olduğunu ifade eden Gümüşhânevî, kişiyi bu gayeye götüren sebeplerin başında ilmi görmektedir. Gerek meşrebi, gerekse tasavvuf ve tarikat anlayışı bakımından ilme ve ilim tahsiline ağırlık verilmesini isteyen Gümüşhânevî'nin eserleri, sohbetleri ve talebelerinin hususiyeti de bunu yansıtmaktadır.

    Bütün eserlerini Arapça yazmış olması, Mısır'daki derslerini Arapça takrîri onun yazacak ve okutacak derecede Arapça'ya vukûfiyetinin dolayısıyla ilmî kudretinin delilidir.

    Vasiyetlerinde, "Amelleriniz, tahsiliniz ve ahlâkınızla âlim olup, insanlara seviyelerine göre hitap ediniz. Alimlerin zâlim ve inatçılarından olmayınız. Daima müzâkere, hak ve hakikati izhar için ilminizi ve araştırmalarınızı artırınız!" diyen Gümüşhânevî KS, bu konudaki hassasiyetini göstermektedir. Kendisi de ilme ve ilmî araştırmalara büyük önem vermiş, ömrünün yirmi sekiz senesini telif hayatına vakfe t miş nice geceleri uykusuz geçirip, durup dinlenmeden çalışmıştır.

    Halifelerinden Kastamonulu Hasan Hilmi Efendi KS bir defasında altı ay boyunca geceleri hiç uyumadığını anlatarak şöyle demektedir: "Çok uzun süren bu dönem içerisinde, öğleye az bir zaman kala kıbleye karşı döner, başına bir havlu örterek uyumaya çalışırdı. Böyle yaparken de her defasında çevresindekilere, 'Öğle ezanına az bir zaman kala beni uyandırın!' diye tenbih ettiği halde, her defasında kendiliğinden uyandığı için, onu uyandırmak hiç kimseye nasip olmamıştır."

    Gümüşhânevî KS, tekkesinde kurduğu yardımlaşma ve yatırım sandığında biriken sermaye ile büyükçe bir matbaa satın alarak, ilmî eserlerin ilim erbabına bedelsiz ve hediye usûlü dağıtılarak, ilmin daha verimli ve yaygın hale getirilmesine gayret göstermişti. Aynı sermayeden tahsis edilen beşyüzer altınlık vakıflarla İstanbul, Bayburt, Rize ve Of'ta onsekizbin ciltlik dört ayrı kütüphane tesis edilerek ilmin Anadolu'da da yayılması temin edilmeye çalışılmıştır.

    Tekkeler zamanın şartları ve imkanları dahilinde ictimâî hayata yön veren çeşitli faaliyetleri tarihin her döneminde gerçekleştirmişlerdir. Ancak Gümüşhâneli Dergâhı'nın toplumun ihtiyaçlarına ve zamanın şartlarına hitap eden böyle verimli bir metodla, ilmî, iktisâd î ve ictimâî gayeleri hedef alan bir usul ile ortaya çıkması takdire şayandır.

    İlme ve Sünnet-i Seniyye'ye uymaya ayrı bir önem verdiği görülen Gümüşhânevî'nin ikinci büyük hususiyeti, tekkesinde hadis ilmine ağırlık vermesi ve hadis ilmi ile meşguliyeti tarikatının bir rüknü haline getirmiş olmasıdır.

    Alfabetik sıraya göre yazmış olduğu Râmûzü'l-Ehâdîs adlı Hadis kitabından, haftanın iki günü, çoğu defa sorulu-cevaplı ders takrir eden Gümüşhânevî ömrü boyunca yetmiş defa bu usulle Râmûz 'u hatmettirmiş tir. Kendisinden okuyup icâzet alanlar da aynı usule riayet etmişlerdir. Bu silsilenin en son halifelerinden Mehmed Zâhid Kotku (Rh.a) İskender Paşa Camii imamı iken burada Râmûz okutarak, bu geleneği günümüze kadar devam ettirip getirmiştir. Ondan sonra da, Mahmud Es'ad Coşan Hoca Efendi pazar günleri ikindi namazını müteakip İskender Paşa Camii'nde Râmûz sohbetlerini devam ettirmiştir.

    Hadis ilmine yaptığı hizmetlerden dolayı "Muhaddisîn-i Rûm", "Hâtimetül-Muhaddisîn" gibi ünvanlarla da anılan Gümüşhânevî'nin bu gayretleri meyvesini vermiş ve Gümüşhâneli Dergâhı bir Dârü'l-Hadîs hüviyetine bürünmüştür. Bu çalışmalar, Gümüşhâneli Dergâhı'nda icâzet almış, yüzlerce hadis âliminin yetişmesine, bir çoğunun ìHuzur Dersleriî mukarrir ve muhataplığına, bazılarının da Safranbolu'lu İsmail Necâti Efendi ve Dağıstanlı Ömer Ziyâeddin Efendi Hazretleri gibi Dârül-Hilâfetil-Aliyye Medresesi hadis ve hilâfiyyat dersleri müderrisliğine kadar yükselmelerine sebep olmuştur.

    Eserleri

    Hadis öğretimine önem veren, hadîse dair eserler kaleme alan Gümüşhânevî, tasavvuf tarihi içinde köklü bir geleneğin sürdürücülerinden biri olmuştur. Onun bu yönü en azından hadis sahasında verdiği eserlerin hacmi bakımından, seleflerinin çoğundan daha belirgindir.

    Hadise dair eserlerinden ilki ve en önemlisi adı geçen Râmûzül-Ehàdîs'tir Kendi ifadesiyle az sözle çok mana veren veciz ve alimlerce muteber bir kısım hadisleri bir araya getirip yazdığı bir eserdir.

    Levâmiul-Ukûl adlı eseri ise Râmûz 'un şerhidir. Bunlar dışında hadisle alakalı Acâibün-Nübüvve, Letâifül-Hikem, Hadîs-i Erbaîn adlı üç eseri daha vardır.

    Gümüşhanevi'nin tasavvufî yorumlarını ihtiva eden hadisle ilgili eserleri ile tasavvuf ve kelâma dâir te'lifâtı, dünyanın dört bir yanına dağılarak yakın-uzak bütün bölge ilim adamlarının el kitabı olma hüviyeti kazanabilmiştir.

    Tasavvuf konusundaki eserlerinden ikisi, daha önce adı geçen Câmiül-Usûl, Mecmûatül-Ahzâb dışında Rûhul-Arifîn gibi tasavvufun inceliklerini ihtiva eden eserleri de mevcuttur.

    Ahlak konusunda Necâtül-Gâfilîn, Devâül-Müslimîn, Netâicül-İhlâs adlı eserlerinden başka Gümüşhânevî Hazretleri Fıkıh ve Kelam ilmine dair eserler de vermiştir.

    Tasavvufî Şahsiyeti

    Gümüşhânevî Hazretleri, az yemek, az uyumak ve az konuşmak gibi prensipleri içeren zühd ve takva dolu bir hayatı benimsemişti. Misafirsiz sofraya oturmazdı. Bütün nafile oruçları tutardı. Haftada iki defa müridleriyle topluca Hatme-i Hâce zikri icrâ ederdi. Salı geceleri zikirden sonra yetmiş bin kelime-i tevhid zikri yaptırmayı adet hal i ne getirmişti.

    Yazlarını Beykoz'daki Yûşâ tepesinde çadır kurarak geçirirdi. Yine bir yaz günü Yûşâ tepesi'nde yakınlarıyla çadır kurmuş olan Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî KS, elinde eski bir kemanla geçmekte olan bir çalgıcıyı çağırdır. Adam, sizin hocanızla benim ne işim var, gidin işinize, siz keman çaldırıp para vermezsiniz, ben de sizin sözlerinize kulak asıp dediğinizi yapmam, derse de ısrar eder ve huzura getirirler.

    Gümüşhânevî Hazretleri, çalgıcının kulağına gizlice bir şey söyler. Adam bu sözler özerine öyle bir cezbeye tutulup bağırır ki, etraftakiler şaşırıp kalırlar. Çalgıcı, tövbekâr olur. Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri'nin kendisinin kulağına neler söylediğini merak edip soranlara, uzun süre bir şey söylemez. Nihayet bir gün anlatır:

    "Ben gençliğimde bir Bektâşî şeyhine intisab etmiştim, kendisi ehl-i sünnet vel-cemaatten idi. Vefat edeceği zaman ìseni büyüklerden birine emanet ettim, sakın reddedip perişan olma, âhir ömründe iyi bir insan olursun inşaallahî demişti. Gümüşhaneli Efendimiz de bana ìşeyhin seni bana emanet etmiştiî demesi ile kendime sahip olamadım, bağırdım ve ellerine kapandımî demiştir.

    Nakşıbendiyye ve Hâlidiyye usulü gereği halvete çok önem verir, Zilhicce ve Recep aylarında senede iki defa halvete girerdi. Müridlerinden girmek isteyenlere de bu aylarda halvet yaptırırdı.

    Yatarken ayak uzatarak uyumayı edebe aykırı saydığı için hiç bir zaman ayak uzatarak uyumamıştır. Bir defasında, hasta yatağında baygın bir şekilde dört büklüm yatan Gümüşhânevî KS'nin tedavisi için gelen doktor tarafından, ayakları uzatıldığında, kulaklarının ucuna kadar utancından kıpkırmızı kesilmiş, gözlerini hafifçe açarak, ìbir de beni Rabbım'ın huzurunda ayak uzatma suçu ile başbaşa bırakmayınî diyerek ayaklarının toplanmasını istemiştir.

    Kerâ metleri zâhir olan, Gümüşhânevî Hazretleri, ihvânına nasihatlerinde her zaman şunu tekrar ederlermiş:

    "--Kimsenin sakalına, bıyığına, tarikine, sigarasına karışmayın!"

    Müridlerinden iki kişi bir gün yakınlarındaki bir mevlevi tekkesinde ayin seyretmeye karar verirler. Akıllarına Gümüşhane'li hezretlerinin tenbihi gelir ama, nasıl olsa biz kimsenin işine karışmayız, diyerek giderler. Bir ara birisinin gözüne mevlevi şeyhinin gür bıyıkları takılır, gittikçe zıddına gitmeye başlar ve nihayet dayanamaz arkad a şının kulağına eğilerek hafif bir sesle ìbu adam kızılbaş mıdır nedir?î der. O anda mevlevî şeyhi sunlara gözlerini öyle bir diker ki az daha sıkıntıdan göğüsleri patlayacak olur. Derhal kendilerini dışarı atar dergahın yolunu tutarlar. Karşılarına çıkan G ümüşhane'li Hazretleri: ìAdam öyle bir gözlerini dikti ki... diker ya... Ben size demedim mi ki kimsenin âyinine, bıyığına karışmayın diye tekdîr eder ve ruhî inkıbazı da onlardan giderek merhamet buyururlar.

    Gümüşhânevî Hazretlerinin vefatından hayli seneler sonra, son demlerini yaşayan ilim ve irfan sahibi bir zat, --Derhal kadınlar yanımdan çıksın veya başlarını örtsünler şeyhim Hazret-i Ahmed Ziyâ geliyor demiş ve biraz sonra da:

    "--Elhamdülillâh şeyhim bana dedi ki: Cenâb-ı Hak günahlarını bağışladı, bize geliyorsun müjdeler olsun!" diyerek ağlamış ve kelime-i şehâdet getirerek emr-i ilâhîye icâbet eylemiştir.

    Ne zaman kendi halifelerinden Oflu Hacı Yusuf Efendi Trabzon'dan İstanbul'a doğru gelen vapura binse, dergâhta bulunan Gümüşhânevî Hazretleri etrafındakilere:

    "--Yusufumun kokusu geliyor!" buyururlarmış.

    Mahmud Es'ad Coşan Hoca Efendi anlatıyor:

    "Gümüşhânevî Ahmed Ziyâüddin Hocamız hayatta iken, Medîne-i Münevvere ahalisinden Muhammed isminde bir şahsı rüyasında, 'İstanbul'a gel!' diye çağırmış. Medîneli, kendisi Arap... Seyyid, Peygamber Efendimiz'in sülalesinden... O da atlamış vapura, kalkmış İstanbul'a gelmiş. Bir rüya üzerine, Medîne-i Münevvere'den deniz yoluyla İstanbul'a gelmiş. Ama, adres yok. İşte rüyada ìİstanbul'a gelî dedi bir sakallı şahıs, ondan geldi. Çıkmış vapurdan... Yürürken bir şahıs yanına yanaşmış:

    "--Sen Medine'li Muhammed filanca mısın?"

    "--Evet..." demiş.

    "--Düş peşime!.." demiş.

    O önden, bu arkadan bir yere gelmişler. Bir hoca efendinin yanına girmişler. El öpmüş... Bir de bakmış ki rüyada kendisini İstanbul'a çağıran, gel diyen şahıs. O şahıs demiş ki:

    "--Yahu burası neresi, bu zât-ı muhterem kim?"

    O şahıs demiş ki:

    "--Burası Gümüşhaneli Tekkesi... Bu zât-ı muhterem de, Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri'dir."

    Bayram ve kandil gecelerini, müridleriyle birlikte sabahlara kadar zikir, fikir, tekbir, tehlil ve tahmidle geçiren Gümüşhânevî KS, ömrünün son onsekiz yılını bayram günleri hariç oruçlu geçirmiştir.

    Lüzumsuz sözlerden hiç hoşlanmaz, boş vakitlerini ve çoğu gecelerini, ilim ile meşgul olarak geçirirdi. Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar ve yatsı namazından sonra mecbur kalmadıkça dünya kelamı konuşmazdı. Kendisine yakın olanlarca rivayet edildiğine göre, yatağa gireceği zaman, mutlaka ìYâ-Sînî suresini okumayı a det edinmişti. Kendisi okuyamayacak kadar bitkin olduğu zaman birisine okutup dinlerdi.

    Seyahatleri ve Evliliği

    Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri, ömründe iki defa hacca gitti. Birinci yolculuğunda İskenderiye ve Mısır'a uğradı. Buradaki enbiyâ ve evliyâ kabirlerini ziyaret etti. Bir buçuk ay süren bu ziyaretinde Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin sohbetiyle şereflenenlerden Küçük Aşık Efendi ile sohbette bulunmuşlardır. İlk haccından sonra altmış üç yaşında iken Şeyhü'l-Harem-i Nebevî Mehmed Emin Paşa ' nın kızı Havva Seher Hanım'la evlenmiştir. Hanımı kendisinden onsekiz sene sonra vefat etmiştir.

    İkinci hacc yolculuğuna ailesiyle beraber çıkmış, Mekke ve Medine'de pek çok kişi ile görüşmüştür. Bunlardan bazılarına hadis okutmuş, bazılarına da tarikat telkininde bulunmuştur. Hacc dönüşünde Mısır'a uğramış ve burada üç yıldan fazla kalmıştır. Bu süre zarfında Tanta, Kahire, Nâsıriyye, Câmiu'l-Ezher ve Seyyidinâ Hüseyin câmilerinde Râmûz okutmuş, beş kişiye de tarîkat hilâfeti vermiştir.

    Şemâili

    Son zamanlarında, yaşı çok ilerlediği için vücudunda zayıflık hasıl olmuştu. Bir şeye dayanmadan oturamıyor, asasız yürüyemiyordu. Konuşmasını ise ancak sohbetlerine müdavim olanlarla, konuşma tarzına alışık olanlar anlayabiliyordu.

    Bütün mecalsizliğine rağmen, gözünden fışkıran feyz nuru, yüzünde parlayan müşâhede-i cemâl tecellîsi müridleri üzerinde aynı şekilde aşk, vecd, ızdırap ve hararet meydana getiriyordu. Ömrünün sonlarına doğru görenlerden nakledildiğine göre şemâili şu şekildeydi:

    Dengeli ve uzuna yakın orta boylu, yanakları kırmızı, beyaz yüzlü, orta kısmı hafifçe yüksek çekme burunlu, çatık kaş ve açık alınlı, sağ ve sol gözünün altında birer siyah ben bulunan yuvarlak yüzlü, siyah ve iri gözlü, başı devamlı traşlı ve beyaz sakallı bir zat idi. Başla r ına nakşi tacı ve beyaz imame sarar, cübbe, hırka ve uzun entari giyerlerdi. Ayağında devamlı ayakkabı bulunur, siyah renge hiç rağbet etmezdi. Yazları beyaz, kışları da yeşil renkli elbise giymeyi tercih ederlerdi.

    Vefatı

    Gümüşhânevî Hazretleri 7 Zilkàde 1311 (13 Mayıs 1893) senesinde sabahleyin saat on sularında, ansızın gözünü açıp, "Hepsini isterim yâ Kibriyâ!" diyerek dâr-ı bekàya irtihal eylemiştir. Kabri, Süleymaniye Camii avlusunda Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi'nin kıble tarafındadır. Yanlarındaki kabirde, zevceleri Havva Seher Hanım yatmaktadır.



    Halifeleri

    Hâlidiyye'nin Ziyâiyye Kolu'nun pîri ve müessisi olan Gümüşhânevî KS, pek çok eser kaleme alan bir müellif-mutasavvıf olduğu kadar, yüzden fazla kişiye de hilâfet tâcı giydiren bir mürşiddir .

    İstanbul başta olmak üzere Anadolu'nun çeşitli yerlerinde, Kazan'dan Komor Adaları'na, Mısır'dan Medine'ye Çin'den Afrika'ya kadar olan geniş bir saha içerisinde ismini, ilmini, tarikatını ve tasavvufî düşüncelerini halîfeleri devam ettirmiştir.

    Bir milyondan fazla müridi bulunan Gümüşhânevî'nin tesir sahası yalnızca İstanbul'la sınırlı değildi elbette. O, dünyanın çeşitli bölgelerine de halifelerini göndererek etkinliğini artırmış, müslümanların uyanmasına ve İslam'ın ihyasına büyük gayret sarf etmiş ti.

    Gümüşhânevî'nin büyük değer verdiği halifelerinden Lüleburgaz'lı Muhammed Eşref Efendi Pekin'e gönderilmiştir. Oradan dönerken Pekin'li müslümanlar II. Abdülhamid adına bir üniversite yaptırmaya başlamışlardır. Bu Hoca Efendi'ye bundan sonra Çin'li Hoc a denmiştir.

    Komor Adalarında da faal bir Gümüşhânevî Dergâhı'nın bulunduğu 1976'da İstanbul'da tertip edilen İslam Ülkeleri dışişleri bakanları toplantısına katılan Komor Adaları dışişleri bakanı tarafından Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A) Hazretleri'ne bildirilmiştir.

    Gümüşhânevî KS II. Hac yolculuğu dönüşünde Mısır'a uğramış orada üç yıl kalmıştır. Bu müddet zarfında yetiştirdiği kişilerden; Mısır Müftüsü Muhammed b. Salim Tamum el-Menûfî, eş-Şeyh Cevdet, Seyyid Muhammed b. Abdürrahim et-Tantâvî, eş-Şeyh Mustafa b. Yusuf es-Sa'dî, Şeyh Rahmetullah el-Hindî olmak üzere beş kişiye de tarikat hilâfeti vermiştir. Tanta'da halen faal bir Gümüşhaneli Dergâhı bulunmaktadır. Bugün bu vazifeyi ise Ezher Üniversitesi Tefsir Profesörü ve Usulü'd-Dîn Fakültesi Deka n ı olan Cûde Ebu'l-Yezîd el-Mehdî adında bir zat devam ettirmektedir.

    Gümüşhânevî'nin halifelerinden Ahmed Ziyâüddîn Efendi , imamlıkta iken yaş haddinden emekli olmuş, Medine'de kırk sene mücavir kalmış, hizmetlerde bulunmuştur.

    Zeynullah el-Kazânî, Gümüşhânevî'nin Kazan ve Kafkasya'da tarikat neşrine memur ettiği halifelerindendir.

    Muhammed Zâhid el-Kevserî'nin babası Hasan Hilmi b. Ali el-Kevserî KS Düzce'de yıllarca Râmûz ve Garâib okutmuştur. Düzce'nin ileri gelenleri tarafından yaptırılan Yeni Cami bitişiğindeki medresede müderris olarak ders okutmakta iken Gümüşhânevî'nin emri üzerine bu medresenin yanına 1892'de bir tekke yaptırdı. 1926'da vefatına kadar otuzbeş sene burada hizmet etti.

    Halifelerinden Ünye'li Yusuf Bahri Efendi 1869'da Gümü şhânevî'den icâzet almıştır. Ünye Sadullah Bey Medresesi'nde müderrislik yapmış, 1872'de Ünye Müftülüğü'ne tayin olmuş, hem ilim hem tarikat neşrine çalışmıştır.

    Nallıhan'lı Hasan Ziyâüddin Efendi, 1886'da seyr-u sülûkunu tamamlayarak hilâfet icâzeti alm ıştır. Memleketi Nallıhan'a giderek Hacı Mehmed Ağa Medresesi Müderrisliği'ne tayin olmuş, burada bir taraftan ders okuturken bir taraftan tarikat neşrine çalışmıştır.

    Ankara'lı Ahmed Hilmi Efendi , Gümüşhânevî'den hilafet aldıktan sonra, İzmit'te Fevziye, Taşçılar Başı ve Yeni Cuma camillerinde ifa ettiği imameti sırasında, haftada iki gün salı ve cuma günleri yatsı namazından sonra Hatme-i Hâce yaptırmıştır. Tarikatı yaymak hususunda büyük gayreti görülmüştür.

    Yarım asırdan fazla Tarsus muhitinde ilim, ahlak ve edep dağıttığı söylenen Hamza Efendi de Gümüşhânevî'nin halifelerindendir. 1955'de vefat etmiştir.

    Gümüşhânevî Hazretlerinin halifelerinden biri de eski Bayramiç Müftüsü Çırpılar'lı Ali Efendi'dir. 1863 yılında doğmuş, Gümüşhâneli Dergâhı'nda yetişmiş, hilâfet almıştır. Köyüne dönerek orada bir cami ile 24 odalı bir medrese inşa ederek tâlim-terbiye, tebliğe ve irşad hizmetlerinde bulunmuştur. 1910'larda açtığı medresesindeki irşad faaliyeti 1924'de medreseler kapatılıncaya kadar sürmüştür.

    Gümü şhâneli Dergâhı son şeyhi Mahmud Es'ad Coşan Hoca Efendi'nin babası Halil Necati Efendi'yi 17 yaşlarında iken dedesi Molla Abdullah Efendi Çırpılar'lı Ali Efendi'nin bu medresesine getirip yerleştirmiştir.

    Mahmud Es'ad Coşan Hoca Efendi'nin Büyük Dedesi Molla Abdullah Efendi, Halil Necati Efendi'nin babasını da diğer iki kardeşiyle beraber İstanbul'a getirmiş, Fatih Medreseleri'ne yerleştirmiş ve kendisi de Gümüşhânevî'ye intisab eylemiştir. Gümüşhânevî Hazretleri Molla Abdullah Efendi'yi çok severlermiş Hatta bir kere ìsen benim oğlum olî diye teklif ve iltifat eylemiştir.

    Molla Abdullah Efendi, Çırpılarlı Ali Efendi ile karşılaşınca elini öpmeye davranır o da mukabele ederek onun elini öpmeye çalışırmış. Molla Abdullah Efendi'nin küçük kardeşi Molla Hüseyin Efendi de Çırpılarlı Ali Efendi'ye intisap eylemiştir.

    Çırpılar'lı Ali Efendi, İstiklal Savaşı sırasında Bayramiç yöresinin Kuvâ-yı Milliye temsilcisi olarak görev yapar. Bir ara Bayramiç Müftülüğü görevinde de bulunan Ali Efendi 1947 yılında 82 yaşlarında iken vefat eder.

    Gümüşhânevî'nin halifelerinden biri de Karadeniz Bölgesi'nin irşadı ile görevlendirilen ìŞeyh Efendiî diye ma'ruf Osman Niyâzî Efendi'dir (1828/1909).

    Nakşî halifesi olarak Varda'ya (bugünkü adı Rize İkizdere'nin Nahiyesi olan Güneyce) dönen Şeyh Efendi, Varda büyük Camii Medresesi Müderrisliği ve caminin imamlığını üstlenir. Burada bir müddet kalır. Ardından Varda'nın Kolekli (Kurtuluş) Mahallesi'ne geçer. Burada bir cami-tekke inşa edilir. 1909 tarihinde vefatına kadar 14 y ıl burada hizmet eder. Gümüşhânevî'nin vakıf kütüphanelerinin mütevelliliğini de yapmış olan Şeyh Osman Niyâzi Efendi, Rize Güneyce'deki bu tekkede, sağlığında kendisinin de kullandığı bir vakıf kütüphane tesis etmiştir.

    Bunlardan başka Ziyâiyye'yi kendi beldelerinde neşreden bazı halifelerini de yalnızca isimleriyle anabiliriz. Şam'da Yusuf en-Naşuki (1318/1900), Kırım'da İsmail el-Kırımî, Erzincan'da Hasan el-Erzincanî, Mahmud el-Bosnevî, Adapazarı'nda Mustafa el-Kürdî el-Harputî (1328/1910), Düzce'de H asan Hulusi Efendi, Of'ta Huccetü's-Sâlikîn müellifi Yusuf Şevki el-Ofî başta gelmektedir.

    Hayatı, eserleri, fikirleri, tarikat anlayışı, irşad hizmetleri ve halifeleriyle dünden bugüne etkin bir şahsiyet olan Gümüşhânevî, derin izler bırakmıştır. Halen ülkemiz içinde ve dışında milyonlarca müntesibi bulunmaktadır.

    Gümüşhânevî Hazretlerini anlatabilmek, okyanusu avuçlayabilmek gibi zor, imkansız. Her yönü ayrı bir makale konusu. Halifelerinin herbiri ayrı bir derya, eserlerinin her biri birer hazine. Der yaya dalabilene, hazineye sahip olabilene ve bu dergaha mensup olabilene ne mutlu!

    Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî Hazretlerinin Süleymaniye Camii Şerifi avlusunda, Kanûnî Sultan Süleyman Türbesi'nin, kıble duvarına bitişik, demir parmaklıklarla çevrili makberinin, mezar taşı kitabesi aynen şöyledir:

    Nazar kıl çeşm-i ibretle, makâm-ı ilticâdır bu! Erenler dergâhı, bâb-ı füyûzât-ı Hüdâ'dır bu! Ziyâüddîn-i Ahmed, mevlidi anın Gümüşhâne, Şehir-i şark-u garbın, mürşid-i râh-ı Hudâdır bu!.. Muhakkak ehl-i Hakk ölmez, ebed haydır bil ey zâir! Saray-ı kalbini pâk eyle, bâb-ı evliyâdır bu! Şu'a-ı dürr-i vahdet, menba'-ı ilm-i ledünnîdir. Mükemmel vâris-i şer'-ı Mahmmed Mustafâ'dır bu. Hilâfet müddetinden, ìİrciiî vaktine dek Hakk'a, Tarîk-i Hâlidî'yi neşr eden, Hakk-reh-nümâdır bu. Cilâ-yı ruhdur zikri, mürîdana gıdâdır bu!î

    Sene 1311, 7 Zilka'de (13 Mayıs 1893, Pazartesi saat: 10.00)

    Bir Mektubu:

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî Hazretleri Mısır'da ikamet ettikleri sırada halifesi Hasan Hilmi Efendi KS'nin şahsında bütün müridlerine hitap eden mektubunda şeriat, tarikat, hakikat ve ma'rifetin on makamını, ìusûl-i ‘aşereî prensibi içerisinde izah etmektedir.

    Tarikattan olan on makam:

    1. Tevbe ve inâbe ile bir şeyh-i kâmilden el almak, teslimiyet ve inkiyad,

    2. Müridlik ve şeyhliğin şartlarını bilip, itirazı terkederek, sohbet ve hizmete devam etmek,

    3. Havf ve reca arasında doğruluk, ihlas ve tevekkül duygusu ile muahedeye riayet etmek, irade ve maksadda müstakim olmak,

    4. Kişiyi bosuna övünmeye sevkeden sü s ve debdebeyi terketmek ve temizliğe dikkat göstermek.

    5. Sıhhat ve tefekkür ile vukûf-ı kalbî, zikr-i dâimî ve rabıtaya devam etmek. 6. Nefs ve şehveti kırarak, ahlakı güzelleştirmek, çok ibadet ve taatle Allah'a yaklaşmaya çalışmak.

    7. Rahat ve huzur v eren şeylerden uzak bulunarak, seyr-ü sülûk ve uzleti ihtiyar etmek.

    8. Nefs, şeytan, heva ve havatırı yok etmeğe gayret göstermek.

    9. Tevazu, şükür ve kanaata sahip olmak.

    10. Murâkabe, muhâsebe, muâyene, tefekkür ve basîreti elde etmek.

    Vasiyetleri

    * En az on kişi bir araya gelindi mi, akşam ve sabah Hatme-i Hâce icra edilmeli! Mümkünse Kur'ân'ın tamamı, üç de biri okunmalı, cüz yok ise hatimsiz toplu zikir yapılmalıdır. Daima râbıta ve huzûr maallah'a riayet ederek, tazarru ve niyazı elden bırakmamalıdır.

    * Yiyecek ve içecekleri helalinden, huzur, râbıta ve sünnetlerine göre yemeye dikkat etmelidir.

    * Belde ahalisine, ana-babaya, sair dostlara hased ve nizâ edilmemelidir. Çünkü tasavvufun ilk başlangıcı, mahlukâtı incitmekten sakınmaktır.

    * Günlük vird ve zikirleri, aynen yerine getirerek, bilhassa mübarek gün ve geceleri ihyâya gayret etmelidir.

    * Tarikat ehli olan kimse, def'i kabz için evliyâ kabirlerini ziyaret etmeli, üstadının sohbet ve ziyaretine devam etmelidir. Çok zikir ve muhabbet üzere râbıtaya devam etmeli tasavvuf kitaplarını okumalıdır.

    * Uyku ve fetreti uzaklaştırmak için, önce zikir mahallini değiştirmeli, râbıta kurup, üstâdına mektup yazmak suretiyle istiâze ederek, zikirde fütûrun giderilmesine çalışılmalıdır.

    * Musâfaha, cemaat, sabır, şükür ve kanaate devamla, vakitlerin, şehirlerin ve mahlûkatın ihyasına çalışılmalı, ibadetlerde sabr-u sebât gösterilmelidir.

    Sözlerinden Bazıları:

    * Muhabbetin dört çeşidi vardır: Allah'ı sevmek, Allah'ın sevdiklerini sevmek, Allah için sevmek, Allah'la beraber seveb ilmek.

    * Aşk, bütün his, irâde ve düşüncelerden sıyrılarak yalnız Allah'a büyük bir iştiyakla yönelmek, mal, evlât, dünya ve her türlü alâkadan koparak, Hâlık'a hasret duymaktır.

    * Günahlardan kurtuluşun en sür'atli yolu, muhabbetullah ve cemalullah'a aşk ve şevk ile bağlanmalıdır. Bu ise çok ibadet etmek, istiğfar etmek, ölümü ve cehennem ateşini çok düşünmek, gecelerini ibadetle ihyâ etmek, mahlukâta şefkat göstermek, hüsn-i zan beslemek, şehvet, kin ve kötü fikirlere karşı sabretmekle elde edilir.

    * Sağa-sola bakmak nasıl kalbin gücünü parçalayıp zayıflatıyorsa, gözleri kapamak da, aksine kuvvet ve ferahlık verir.

    * Kim ki gözünü haramdan sakınır, nefsini şehvetten korur, bâtınını murâkabe ile ma'mûr hale getirir ve helal rızıkla beslenirse, ferasetinde yanılmaz. Fakat feraset, bedende nefsin hakimiyeti ile değil, Cenâb-ı Hakk'ın nuru ile bakabilme hassasını kazanmakla elde edilen bir haslettir.

    *Tarikatların muhtelif prensipleri, usulleri vardır. Ama bütün tarikatlarda müşterek olan husus, temel esas hizmettir. İnsan hizmet ettikçe himmete mazhar olur, izzet bulur ve saâdet-i dâreyne erer.

    KAYNAKLAR:

    Hüseyin Vassaf, Sefînetül-Evliyâ, c.2, s.185, Süleymaniye Ktp., Yazma Bağışlar 2306

    Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî, Râmûzül-Ehâdîs, Müt. Abdülaziz Bekkîne, c.1, s.7-8, ts.

    Feridüddin Attar, Tezkiretül-Evliyâ , Haz. M.Z.K., İstanbul 1983

    Gündüz, İrfan, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevi, İstanbul 1984

    Kara, İsmail, Gümüşhanevî Halifelerinden Şeyh Osman Niyazi Efendi,

    Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri Ansiklopedisi, s.315-325, İstanbul 1993 Büyük İslam ve Tasavvuf Önderleri Ansiklopedisi, Vefa Yayıncılık, s.297-302, İstanbul 1993,
    [url=http://www.mahiyet.com]dan alıntıdır.

    ---------- Postalandı 11:34 PM ---------- Önce gonderilen mesaj at 11:24 PM ----------

    Naşibendi Tarikatı Halidiyye Kolu Gümüşhanevi Dergahı Postnişi
    Halid Yaşar Mutlu Ef. Hazretleri

    1957 Yılında Sandıklı'da dünyaya geldi. 1977 yılında askere alındı. 1979 yılında Sandıklı Belediyesinde çalışmaya başladı. 1980 yılının ilk aylarında belediyedeki işinden ayrılarak mesleğiyle alakalı dükkan açtı. Bu dükkanda elektrik malzemesi satışı ve tesisat işleri yaptı. 1986 yılında rüyada bir zat görür bu zat Mehmet Zahid Kotku (ks) dır. Kimdir nerede oturur araştırır ve altı sene önce vefat ettiğini öğrenir. Dolayısı ile Mahmut Esad Coşan (ks) tanır ve biat eder. Esad Efendiyle ilk karşılaştığında sorar. Adıın ne? Yaşar Mutlu efendim der. Bundan sonra Adın Halid Yaşar olsun der o günden sonra Halid Yaşar olarak anılır. Aynı yıl beş arkadaşı ile konuşur gelin beraber dinimizi öğrenelim ve yaşamaya çalışalım diye.
    O güne kadar boş vakitlerini kahvehanelerde geçirirlerdi. Arkadaşları kabul ederler ama nasıl,nerede.kimde? öğreniriz sorusu çıkar. Sandıklıda bulunan çok eski viran olmuş bir Tekke var orayı yeniden yapalım Allah birde hoca verir der. Eski Tekke binasına bakıp gelirken karşılarına Emekli imam Mehmet Atasoy gelir zaten yakinen tanıdığı Mehmet hocaya derki Hocam biz seni arıyoruz. Mehmet Atasoy hoca hayırdır. Hocam sen emekli hocasın biz sana talebe elif den başlayarak bize kiabımızı ve Dinimizi öğret sana düzenli belli bir miktar ücret ödeyeceğiz der. Mehmet Atasoy hoca efendi tamam kabul ediyorum yalnız ücreti yani parayı kabul etmiyorum der. Halbuki Mehmet hoca efendinin emekli maşından başka geliride yok maddi sıkıntı çekdiğide oluyor. Buna rağmen ücret kabul etmiyor. Yıllaca Mehmet hoca efendiden istifade edilir sözkonusu Tekke binası hala müslümanlara hizmet veriyor.
    ''Mehmet Atasoy Hoca Efendi1999 ylında Hakkın rahmetine kavuşmuştur. Allah rahmet eylesin.
    Peygamber efendimizin yanında buluşmak nasip eylesin.'' 1988 yınında Sandıklıda talebe faliyetlerine başlar 1990 yında Sandıklı Ekspres gazetesini çıkarır 1993 yılında İpekyolu adında bir Radyo yayın hayatına başlatır 1996 yılında mahkeme karaı ile kaptılır bütün malzemeleri müsadere edilir. Bu yüzden bir müddet medereseyi yusufiyede kalır. Bütün bu hizmetleri kendi imkanları ile yapmıştır hiç bir kişi ve kuruluştan maddi yardım almamıştır. Mart 1999 yılında yurtdışında bulunan Mahmut Esad Coşan'dan (ks) bir telefon gelir İstanbula gitmesini ister şunu şöyle yap bunu böyle yap diye söyler emri üzere ertesi gün istanbula gider. Bazı sıkıntılı günler yaşar bu sürec sonu 4 Şubat 2001 gelir Mahmut Esad Coşan (ks) Nakişbendiyye Tarikatını Halidiyye kolulunun,Gümüşhanevî Dergâhı'ı olrak bilinen, Mahmut Esad Coşan,ın verdiği icazet ile Halid Yaşar Tasavvuf faaliyliyetlerini sürdürüyor. İstanbulda ikametetmekte.
    Gümüşhanevi Tekkesi alıntı.

  3. #3
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye atmaca34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    dünyadan
    Mesaj
    1.766
    Rep Gücü
    15313

    Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    kopyala yapıştırdan biraz fırsat bulursan..azda açıklama yapabilirmisin...

  4. #4
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    17

    Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Alıntı atmaca34´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    kopyala yapıştırdan biraz fırsat bulursan..azda açıklama yapabilirmisin...
    Tabiki kardeş ne konuda acıklama istiyorsun

  5. #5
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye atmaca34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    dünyadan
    Mesaj
    1.766
    Rep Gücü
    15313

    Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    şeriati bilmeyen bir insan tarikati yaşayabilirmi..veya yaşamaya kalkarsa nelerle karşılaşır..

    tarikate bağlanmanın hükmü dinimizce nedir..?

    tarikatin genel anlamdaki anlamı nedir..?

    tarikatin tarikatler olarak bir çok parçaya ayrılmasının nedenleri nelerdir..?

    rica etsem kardeş..

  6. #6
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    17

    rose Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Hadim değil ama bildiklerimi yazayım.
    Alıntı atmaca34´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    şeriati bilmeyen bir insan tarikati yaşayabilirmi..veya yaşamaya kalkarsa nelerle karşılaşır..
    Bu konuda ahmed bin hambel Hazretleri şöyle der. Şeriyatı bilmeden öğrenmeden Tarikata giren Zındıklığa. Şeriyatı bilipte Tarikata girmeyen Fasıklığa düccar olabilir der.

    tarikate bağlanmanın hükmü dinimizce nedir..?
    Peyğamber Ef. s.a.s. buyurmuş. Zamanın din önderini bilmeden ve ona biat etmeden ölen kişi cahiliye ölümü üzerine ölmüş gibidir.

    tarikatin genel anlamdaki anlamı nedir..?
    Bu sorunun cevabı iki türlüdür.Birincisi Tasavvuf Şeyh lerine Allahın halifesi diye biat edilir Osmanlı Padişahları bu anlamda Şeyhlere biat etmişlerdir. İkicişi nefis terbiyesi Kalbi teskiye ve tasviye etme yeridir.

    tarikatin tarikatler olarak bir çok parçaya ayrılmasının nedenleri nelerdir..?rica etsem kardeş..
    Tasavvuf Büyükleri Bulundukları yere ve kültüre göre faliyet gstermiştir çesitlilik vardır ve ayrılma yoktur Hepsi temelde aynıdır. Ama günümüzde çogunlulukla dejenere edilmiş haldedir.Selam ve dua ile.
    Konu iskenderpaşa tarafından (23-02-2009 Saat 04:47 PM ) değiştirilmiştir.

  7. #7
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye atmaca34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    dünyadan
    Mesaj
    1.766
    Rep Gücü
    15313

    Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Alıntı iskenderpaşa´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    [COLOR="Green"]Peyğamber Ef. s.a.s. buyurmuş. Zamanın din önderini bilmeden ve ona biat etmeden ölen kişi cahiliye ölümü üzerine ölmüş gibidir.

    din alimini bilmemek...burada bilmeyenmi..?yoksa bildirmeyenmi.? suçlanmalıdır..

    cahiliye ölümü üzerine ölmek..bu kısmı biraz açabilirmisin..kardeş..tşk..

    bildiklerin kadar..

  8. #8
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    17

    rose Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Alıntı atmaca34´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    din alimini bilmemek...burada bilmeyenmi..?yoksa bildirmeyenmi.? suçlanmalıdır..
    Burada tektaraflı suclanamaz Din alimi kendi varlıgını hisedirecek Değeride arayıp bulacak bulmak için çaba gösterecek. Tabiki Bu Alimlerin belirgin vasıfaları, ve belirlenmiş şartları vardır.

    cahiliye ölümü üzerine ölmek..bu kısmı biraz açabilirmisin..kardeş..tşk..

    bildiklerin kadar..
    Cahiliye ölümü üzere ölmek. Ne peygamber görmüş, ne duymuş ne kitap ne din hiç bir şey duymamış ve görmemiş bir insanın ölümü gibi.

  9. #9
    - Çevrimdışı
    Aktif Üye atmaca34 - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Jan 2007
    Nerden
    dünyadan
    Mesaj
    1.766
    Rep Gücü
    15313

    Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Alıntı iskenderpaşa´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    Cahiliye ölümü üzere ölmek. Ne peygamber görmüş, ne duymuş ne kitap ne din hiç bir şey duymamış ve görmemiş bir insanın ölümü gibi.

    bu hal üzere ölen birine..yaptıklarının günah veya sevap olduğunu bilmeden ölen birimi demeliyiz..yorumunuzdan öyle anlıyorum..

    bir önceki yorumunuzda tarikate bağlanmayanı cahiliye üzere ölür demiştiniz..


    (ahmed bin hambel Hazretleri şöyle der. Şeriyatı bilmeden öğrenmeden Tarikata giren Zındıklığa.)


    şeriati bildikten sonra tarikat yaşanmalı dediğiniz halde...tarikati bilmeyene nasıl hiç bir şey duymamış görmemiş diyebiliriz..

    bu kısmıda açıklarsanız çok teşekür ederim ...kardeş..

  10. #10
    - Çevrimdışı
    Üyecik
    Üyelik tarihi
    Feb 2009
    Mesaj
    6
    Rep Gücü
    17

    rose Cevap: Nakşibendi Tarikatı Halidiyye kolu Gümüşhanevi Dergahı Ahmed Ziyaüddin Gümüşha

    Alıntı atmaca34´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    bu hal üzere ölen birine..yaptıklarının günah veya sevap olduğunu bilmeden ölen birimi demeliyiz..yorumunuzdan öyle anlıyorum..

    bir önceki yorumunuzda tarikate bağlanmayanı cahiliye üzere ölür demiştiniz..


    (ahmed bin hambel Hazretleri şöyle der. Şeriyatı bilmeden öğrenmeden Tarikata giren Zındıklığa.)


    şeriati bildikten sonra tarikat yaşanmalı dediğiniz halde...tarikati bilmeyene nasıl hiç bir şey duymamış görmemiş diyebiliriz..

    bu kısmıda açıklarsanız çok teşekür ederim ...kardeş..
    Ben böyle demiyorum. Bana Ahmed bin Hanbel hazretleri tercüman oluror. Bu konuyu bu eksende düşünmek lazım. Diyorki.
    ''Şeriyatı bilmeden öğrenmeden Tarikata giren Zındıklığa
    Şeriyatı bilipte Tarikata girmeyen Fasıklığa dücar olabilir''. Allaha emanet olun.

1. Sayfa, Toplam 2 12 SonSon

Benzer Konular

  1. Tarikat- aracı
    mopsy Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 7
    Son mesaj: 20-05-2012, 09:10 PM
  2. Tarikat Şeyhi
    mopsy Tarafından Tasavvuf Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 17-09-2011, 10:10 AM
  3. Tarikat mı? Bir daha düşünün!
    Apollonius Tarafından islam (Müslümanlık) Foruma
    Yorum: 11
    Son mesaj: 13-01-2010, 05:10 PM
  4. Yorum: 13
    Son mesaj: 05-01-2010, 10:58 PM
  5. şeriat-tarikat-hakikat
    RABİA Tarafından Din ve İnanç Foruma
    Yorum: 20
    Son mesaj: 13-03-2008, 01:35 AM
Yukarı Çık