2. Sayfa, Toplam 2 BirinciBirinci 12
Gösterilen sonuçlar: 11 ile 19 Toplam: 19

Konu: makaleler

  1. #11
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    rose Mesut olmanın sırrı

    Mesut olmanın sırrı

    Dünyadaki bütün insanlar mesut olmak ister. Fakat, mesut olan, pek azdır. Çünkü, saadetin neden ibaret olduğu bilinmiyor.

    Saadet, yalnız dünya saadetinden ibaret değildir. Aksine, asıl saadet ahiret saadetini elde etmektir.
    Ahiret saadeti için Allahü teâlânın kanunlarına ve emirlerine yani Kur�an-ı kerime ve Peygamber efendimizin sözlerine itaat etmek lazımdır. Allahü teâlânın emirleri arasında; Öldükten sonra tekrar dirilmek, yani ahirete inanmak da vardır. Cenâb-ı Hak ahiretin nihayetsiz olduğunu, ebedi olduğunu bize bildiriyor. Dünya hayatı ise, sayılı günlerden ibarettir. O halde, saadet iki başlı demektir:
    1-Biri ahiret saadeti,
    2-Öteki de dünya saadeti.

    Bu iki saadetten hangisi önemlidir? Bunu akıl ve izan sahibi insanlar kolaylıkla anlayabilir. Aklımız ve izanımız ahiret hayatının, dünya hayatı ile mukayese edilemeyecek kadar önemli olduğunu bize gösterir.

    Ahiret saadetine dair Hakkın kitabı, Kur�an-ı kerim ve Peygamber efendimizin sözleri ve din âlimlerinin binlerce kitapları vardır. Fakat, bugün artık bunları okuyan, bunları söyleyen, söyleyenleri ve yazanları dinleyen az insan kalmıştır. Çok ehemmiyetli olan ahiret saadeti adeta unutulmuş, sanki böyle bir şey yokmuş gibi bir gaflet içinde bulunmaktayız. Bu ise, felaketin en tehlikelisi ve âkıbetlerin en korkuncudur. Peygamber efendimiz; (Mesut o kimsedir ki, dünya onu terk etmezden önce, o dünyayı terk etmiştir) buyurmaktadır.

    Vaktiyle bir türlü mesut olamayan tüccarın biri, mutlu olmanın sırrını öğrenmesi için, oğlunu, insanların en bilgili olan birinin yanına göndermiş. Delikanlı günlerce yol yürüdükten sonra, sonunda bir tepenin üzerinde bulunan aradığı kimsenin evine varmış.

    Delikanlı, girdiği evde, hummalı bir manzara ile karşılaşmış. Tüccarların biri girip, diğeri çıkıyormuş. Evin sahibi sırayla içerideki insanlarla konuşuyormuş. Delikanlı, sıranın kendisine gelmesini beklemiş ve huzura alınınca, babasının arzusunu anlatmış. Hikmet ehli zat:
    -Mutluluğun sırrını açıklayacak zamanım yok demiş delikanlıya. Sonra da demiş ki:
    -Git, çevreyi dolaş! İki saat sonra da benim yanıma gel! Hemen arkasından ilave etmiş:
    -Ama, senden bir ricada bulunacağım.! diyerek delikanlının eline bir kaşık vermiş, içine de iki damla yağ koydurmuş. Arkasından tenbih etmiş:
    -Etrafı dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin!

    Delikanlı dışarı çıkıp etrafı dolaşmaya, verilen süreyi doldurmaya başlamış. Fakat gözü hep kaşıktaymış.

    İki saat dolar dolmaz, hemen çıkmış o kimsenin huzuruna. Hikmet ehli kimse,
    -Güzel, demiş. Sonra gence sormuş:
    -Bahçıvan başının, on yıllık bir çalışma sonunda meydana getirdiği eşsiz güzellikteki bahçeyi, çiçekleri, emsalsiz lezzetteki meyveleri gördün mü?

    Utanan delikanlı hiçbir şey göremediğini itiraf etmek zorunda kalmış. Çünkü kendisine verilen iki damla yağı dökmemek için hiçbir tarafa bakamamış. Ev sahibi demiş ki:
    -Öyleyse git, etraftaki güzelliklere bakarak, bahçeyi tekrar dolaş!

    Delikanlı kaşığı alıp, tekrar dışarı çıkarak gezmeye başlamış. Bu sefer bahçeleri, çevredeki dağları, çiçeklerin güzelliğini, bulundukları yerlere yakışan sanat eserlerinin zarâfetini görmüş.

    Hikmet ehli zatın yanına dönünce, gördüklerini bütün ayrıntılarıyla anlatmış. Ev sahibi sormuş:
    -Peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?
    Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın dökülmüş olduğunu görmüş. Bunun üzerine, ev sahibi, demiş ki:
    -Sana verebileceğim tek bir nasihat var:
    Mutluluğun sırrı, dünyanın bütün hârikalarını görerek, Allahü teâlânın büyüklüğünü idrak etmektir; ama kaşıktaki iki damla yağı da unutmadan.
    Sonra iki damla yağı yorumlamış:
    -Bu iki damla yağdan, birinci damla, sağlığımız. Eğer kendimize bakmazsak, sağlığımız yerinde olmazsa, başka şeyleri görmemiz zaten mümkün değildir. Acılar içinde kıvranan kimse, dünyanın en güzel manzaralı yerinde olsa bile gözü bir şey görmez. Kuş tüyünden yatakta yatsa, bu yatak iğneli yatak gibi gelir ona.

    İkinci damla da dostluklar, yani bizi ayakta tutan varlığımızın, var olmamızın hikmetini hatırlatan hakiki dostlar. Dostları olmayan kimse için dünyanın zindandan farkı yoktur.

    Sevmek ve sevilmek, insanı hayata bağlayan, bütün sıkıntıları unutturan en güzel ilaçtır.
    Sevmekten sonra da acımak gelir. Seven ve acıyan, herkese, her şeye iyilikle bakar. Kötülük düşünmez. İyileri iyi oldukları için sever. Kötülere ise kötü oldukları için acır. Onların da iyi olmaları, hidayete kavuşmaları için çırpınır.

    Bu iki şeyin hakikatine varan, gerçek mutluluğa kavuşur. Bunun için, artık hiçbir sıkıntı, dert olmaz. Bu mutluluğun verdiği haz, bütün sıkıntıları örter.

    Peygamber efendimiz de, İslamiyet�in hülasası ve saadetin sırrı olarak; (Allahü teâlâyı, emirlerini büyük bilmek, bunlara saygılı olmak ve yarattıklarına acımak, merhamet etmek) buyurmuşlardır.

    Hikmet ehli de diyor ki:

    Yüzüğünde ne yazılıydı, bilsen Süleyman�ın:
    Sakın aldanma, yoktur vefâsı dünyanın!
    Mesut, o kimsedir ki, bütün kazandığını,
    Yiye. Bırakıp, sevindirmeye düşmanın.

    kaynak(osman ünlü)
    Konu Mevt tarafından (25-12-2007 Saat 09:34 PM ) değiştirilmiştir.

  2. #12
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    rose Hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmak

    Hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmak

    Müslümanlık, dünya ve ahiret saadetidir. Allahü teâlânın en sevdiği şey, imandan sonra kullarına hizmet etmektir. Bunun için Peygamber efendimiz; (İnsanların hayırlısı, en üstünü, insanlara daha faydalı olanlarıdır) buyurmuşlardır.

    Yanan bir evden birini kurtarmak, çok büyük sevap olduğu halde, Cehennem ateşinden kurtarmak yanında hiç kalır. Bir kişi daha yanmaktan kurtulsun diye uğraşmak ve hiç kimse yanmasın düşüncesinde olmak lazımdır. Zira Tahrim suresinin altıncı âyet-i kerimesinde mealen; (Kendinizi, evlerinizde ve emirleriniz altında olanları ateşten koruyunuz!) buyurulmaktadır.

    Abdullah ibni Ömer hazretleri bir gün Resulullah efendimizin huzuruna gelmişti. Kendisine çok iltifat ederek; (Kıyâmet günü herkesin beratı, yani kurtuluş vesikası, her işi ölçüldükten sonra verilir. Abdullah�ın beratı ise, dünyada verilmiştir) buyurdu. Bunun sebebi sorulduğu zaman, Resulullah efendimiz; (Kendisi vera� ve takvâ sahibi olduğu gibi, dua ederken �Yâ Rabbi! Benim vücudumu, kıyâmet günü o kadar büyük eyle ki, Cehennemi yalnız ben doldurayım. Cehennemi insanla dolduracağım diye verdiğin sözün böylece yerine gelmiş olsun da, Muhammed aleyhisselamın ümmetinden hiç kimse Cehennemde yanmasın� diyerek din kardeşlerini kendi canından daha çok sevdiğini göstermiştir) buyurdular.

    Hazret-i Ebu Bekri Sıddıkın da böyle dua ettiği Menâkıb-i çihâr yâr-ı güzin kitabında yazılıdır.

    Hasan-ı Basri hazretlerinin Şem'un adlı mecusi bir komşusu vardı. Hastalanıp halsiz düştü. Hem ziyaret ve hem de komşusunu ateşten korumak için yanına gitti ve:
    -Ey Şem'un! Şu kadar müddetten beri ömür sürüp, rızkın için çalışıp didindin. Ama bu gayretlerin boşa çıkacaktır. Zira sen yıllarca ateşe taptın ve yaratıcı sanarak ona secde eyledin. Bu sebeple yerin ateş olacaktır. Ateşten kurtulman için, "Lâ ilâhe illallah Muhammedün Resulullah" demelisin.

    Mecusi, bazı mazeret ve bahâneler ileri sürünce Hasan-ı Basri hazretleri buyurdu ki:
    -Senin ileri sürdüğün bu bahâneler teferruattır. Asıl olan imandır. İmanla şereflenenler, Cehenneme girseler bile, sonsuz kalmazlar. Ama kâfirler sonsuz azap içinde olacaklardır. Eğer azâba uğramak istemiyorsan, gel ikimiz de elbiselerimizi çıkarıp yanan fırına girelim. Bakalım hangimizin bedenini ateşin alevleri yakmayacak.

    Hasan-ı Basri hazretleri orada yanan bir ateşin içine kollarını sıvayıp soktu ve;
    -Ey Şem'un! Ateş cenâb-ı Hakkın mahlukudur ve Hakk'ın emriyle yakar. Allah'ın emriyle ateşin mizâcı su gibi, suyun mizâcı ateş gibi olur buyurarak kor hâlindeki ateşten kollarını çekti. Fakat ellerinde en ufak bir yanma alameti görülmedi. Bu hâl karşısında gönlü yumuşayan mecusi, İslam�a meyletti ve;
    -Ey Hasan! Sözlerin güzel ve hoş. Fakat bu kadar telef edilmiş ömürden ve işlediğim kötülüklerden sonra affa ve merhamete layık olur muyum? O Kelime-i tevhidi söylemekle Cennet'e girip nimetlere nâil olabilir miyim? dedi. Hasan-ı Basri hazretleri;
    -Evet, buyurdu. Mecusi;
    -Ey Hasan! Eğer bir ahitnâme yazıp bana kefil olursan, imana gelirim. Çünkü ben hâlimden korkuyorum dedi.

    Hasan-ı Basri hazretleri gereken teminatı vererek onun iman etmesine vesile oldu. Şem'un imanla şereflendikten sonra da vefât etti.

    Hasan-ı Basri hazretleri evine dönünce yaptıklarına, söylediklerine pişman oldu ve kendi kendine;
    "Ey Hasan! Sen gayba hükmederek, küstahlıkta bulundun, acaip sözler söyledin" dedi. Bu düşünceyle uyuya kaldı. Rüyasında Şem'unun nurlar içinde, başına Cennet taşlarıyla süslenmiş bir tâc, beline altın bir kemer kuşanmış bir halde Cennet'e doğru gittiğini gördü. Şem'un, Hasan-ı Basri'ye yönelerek;
    -Allahü teâlâ bir zengin pâdişâh imiş. Kullarına lütfu büyük ve merhametinden bir damla içmekle benim gibi binlerce âsiler rahmetine gark olurmuş. Allah'ın yardımıyla bu âsinin günahları ve hataları da iyiliğe çevrilip Cennet-i âlâ bize nasip kılınmıştır dedi ve;
    -Senin yazdığın o kâğıda da ihtiyaç kalmadı. İşte kâğıdın deyip Hasan-ı Basri'nin eline verdi.

    Sabahleyin uykusundan uyanan Hasan-ı Basri hazretleri o kâğıdı elinde buldu.

    En zor iş, İslamiyet�e hizmet etmektir. Çünkü Allahü teâlâ en zor işi en güvendiğine en çok sevdiğine vermiştir. Peygamberlere ve vârislerine vermiştir. Allah�ın dinini, Allah�ın kullarının ayaklarına kadar götürmek, ne büyük bir zevktir ve ne büyük bir saadettir.

    Dünyada iken, Allahü teâlânın dinine, Onun razı olduğu şekilde doğru olarak hizmet edenler, Onun kullarının müşküllerini halledenler, mahşerde, tahtlar üzerinde, kürsülerde, gölgelerde oturacaklar. Allahü teâlâ onlarla konuşacak. Böyle olan kimseler için, ne hesap var ne de azap..

    Din Büyükleri, bir kimsenin imanının kemâle gelmesini, okuduklarından ve dinlediklerinden istifade etmesini; �Herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir� diye bildirmişlerdir. Zaten Peygamber efendimiz de; (En kıymetli amel, elinden ve dilinden kimsenin incinmemesidir) buyurmuşlardır.

    kaynak(osman ünlü)
    Konu Mevt tarafından (25-12-2007 Saat 09:33 PM ) değiştirilmiştir.

  3. #13
    1. Hikaye yarışma birincisi
    2. Avatar yarışma birincisi
    Venhar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Bilmiyorum :)
    Mesaj
    4.887
    Rep Gücü
    81913

    Cevap: makaleler

    (En kıymetli amel, elinden ve dilinden kimsenin incinmemesidir) buyurmuşlardır.
    harika bir yazı tşk ederim

  4. #14
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    rose Hatada ısrar helak olmaya sebeptir

    Hatada ısrar helak olmaya sebeptir

    Âlim, hakkı bâtıldan ayırt eden, İslam âlimlerinden nakil yapan kişidir. Âlim, ışığı, karanlığı gören kimsedir. A�ma, ışığı göremez. Zira a�maya, her şey hep karanlıktır.

    Hakiki âlim, nakledendir, vasıta olandır. Kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değildir. Bunun için dini konularda, kendinden bir şey söylememelidir. Zira dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar hep aynıdır, değişmez. Dinde yorum, görüş olmaz. Benim görüşüme, senin görüşüne göre din olmaz. Din, ne ise odur. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi Muhammed aleyhisselam nasıl bildirmiş ise, o öyledir. Buna ilave yapılamadığı gibi, eksiltme de olmaz. Bu sebeple nakleden aziz olur, nakle dayanmadan kendi düşüncesini din diye anlatan rezil olur. Ehli sünnet itikadını, ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından nakletmeli ve böyle kıymetli eserleri yaymalıdır. Zira doğru iman, doğru ibadet bilgilerini duymak, öğrenmek, insanların en tâbii hakkıdır. Bunu yapmak, kıymetli ve şerefli bir hizmettir.

    Bir insanın, iki şeyden birine tâbi olma mecburiyeti vardır. Ya kendi düşüncesine, görüşüne, anlayışına tâbi olur veya hakiki bir âlime tâbi olur. Kendine tâbi olan kendi gibi olur. Ama hakiki bir âlime tâbi olan, o âlimin bildirdiklerine mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözüne göre hareket eden insan, yavaş yavaş olgunlaşır, zamanla fazilet sahibi bir insan olur. Çünkü tâbi olunca, adeta onun kalbi ile tâbi olanın kalbi arasında bir hat kurulur. O âlimin kalbinden fışkıran iman dolu ihlâs, muhabbet, Allahü teâlâya karşı olan muhabbeti, Peygamber efendimize olan tâbiiyeti, ona uyana inikas eder, yansır, akseder. Aynen karpuzun, güneşin karşısında olgunlaşması gibi olur.

    İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi, nakli bırakıp, kendi yorumlarını, görüşlerini din diye anlatan din adamlarıdır. Böylelerine Ulemâ-i su� yani kötü din adamı, din yobazı denir. Kötü din adamları, mahsulün önündeki suyu kesmiş kayalara benzer. Suyu bırakmazlar ki mahsul sulansın, hayat bulsun. Taş oldukları için, kendileri de istifade edemezler.

    Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-ı Şâzili hazretleri buyurdu ki, hocam şöyle anlattı ki.." şeklinde söze başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri;
    -Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey söylemiyorsunuz, demesi üzerine buyurdu ki:
    -Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam hocamın derslerinden kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok şey anlatabilirim. Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile olan hocama karşı edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz konuşan rezil olur.

    Âlimlerin ziyneti; bilmiyorum demektir. Cahillerin özelliği ise, bilsin bilmesin her konuda konuşmaktır. Âlim, her kelimeden korkar, vesika bulmadan söyleyemez. Her suale cevap vermek, bir âlim için ahmaklık işaretidir. Bilmiyorum demek edeptir ve bir şeyler bildiğinin alametidir. Bilen ve edepli olan, tevazu gösterir, bilmediği konuda konuşmaz ve bilmiyorum der. İlimden önce edep lazımdır. Zira hazret-i Ömer; �Edep, ilimden önce gelir� buyurmaktadır.

    İslam âlimlerinin büyüklerinden olan İbni Mübarek hazretleri de; �Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm� buyururdu

    Her zaman her yerde edepli, hayâlı olmaya çalışmalıdır! Hayâsız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Hadis-i şerifte; (Hayâsızlık insanı küfre düşürür) buyuruldu.

    Hayâ, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayâsız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur. Hayâsı olan Allah�tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah�tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte; (Allah�tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor.

    Hiç kimse yağan yağmura düz tepsi tutarak su biriktiremez. Cenâb-ı Hak bu yağmuru toprağa indirir. Toprakta bu yağmur süzülüyor, kanallar meydana geliyor. Bu kanallar tekrar dünyaya çıkıyor. Tertemiz su, belirli bir yerde toplandıktan sonra dağılıyor ve herkes bir musluğa gelip su içiyor. Yani esasında her yere yağan rahmet, su, bir musluktan içilmek ihtiyacına haiz. Musluğa gitmeyen, suya kavuşamaz. Onun için kavuştuğumuz muslukların yani mezhep imamlarımızın, ehli sünnet âlimlerinin kıymetini iyi bilelim. Çünkü temiz su orada var.
    kaynak (osman ünlü)

  5. #15
    1. Hikaye yarışma birincisi
    2. Avatar yarışma birincisi
    Venhar - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Dec 2007
    Nerden
    Bilmiyorum :)
    Mesaj
    4.887
    Rep Gücü
    81913

    Cevap: makaleler

    Hayâ, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayâsız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur. Hayâsı olan Allah�tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah�tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte; (Allah�tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor..




    emegine sağlık arkadaşım harika bir yazı

  6. #16
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    rose Müslüman yol levhası olmalı

    Müslüman yol levhası olmalı

    Müslüman, yol levhası gibidir. Sizi arzu ettiğiniz yere götürür. Ebedi saadete götüren yol levhası olmak çok kıymetlidir. Çünkü Cehenneme götüren yol levhaları da var, hem de pek çok. Yolları gösteren levhaların maddi değeri, yok denecek kadar azdır. Ama gösterdiği istikamet çok mühimdir. Peygamber efendimiz, Eshab-ı kiram için; (Karanlık gecelerde, yıldızlar yol gösterdikleri gibi, Eshabım da, saadet yolunu göstermektedirler. Herhangi birisinin sözlerine tabi� olursanız, saadete kavuşursunuz) buyurmuşlardır.

    Müslüman, hasreti çekilen insan demektir. Bir kimsenin hasreti çekilmiyorsa, son nefeste imanı tehlikededir.

    Müslüman, bencil, egoist değildir. Sırf kendini düşünmez. Allahü teâlânın kullarına hizmeti, onlara yardım etmeyi birinci vazife bilir. Bunun için güler yüzlü olmaya, insanların itimadını, sevgisini kazanmaya mecburdur. Zira güler yüzlü olmayanın, insanların itimadını, sevgisini kazanması zordur. Cömert olmayan, vermekten hoşlanmayan, insanların sevgisini kazanamaz. İhlaslı olmayanın, yani sırf Allah rızasını gözetmeyenin, yaptığı hizmetlerde insanlardan takdir veya maddi bir karşılık bekleyenin ihlası zedelenir. Allahü teâlâ da ihlassız kimseyi muvaffak kılmaz.

    Bir Müslüman, başka bir Müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen Müslümanın son nefesinden korkulur.

    İslam âlimleri, güzel ahlakın çeşitli tariflerini yapmışlardır. Fakat bütün bu tariflerin özeti; �Güzel ahlak, kimseye yük olmamak, fakat herkesin yükünü çekmektir� şeklindedir.

    Bunun için Müslüman, yükünü çektiren değil, insanların yükünü çekendir. Elbette bunu başarmak kolay değildir. Ama başarılmaz da değildir. Çünkü başaranlar olmuştur. Sabırlı ve gayretli olan başarır. Zira sabır, insana mahsustur. Hayvanlarda sabır yoktur. Meleklerin ise sabra ihtiyacı yoktur. Peygamber efendimiz, Müslümanı; (Müslüman demek, Müslümanlara eli ile, dili ile zarar vermeyen kimse demektir) buyurarak tarif etmişlerdir.

    İnsan, ölüme hazırlanırsa, huyu güzel olur. En büyük müjde, mümine ölümü hatırlatmaktır. Müminin ölümü, büyük saadettir. Sevgiliye ancak ölümle kavuşur. Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ise, ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider. Topladığına doymaz, umduğuna kavuşamaz, ahiret yolculuğu için yeterli hazırlık yapamaz.

    Kendini beğenmeyip haramlardan sakınanın kabına, rahmet dolmaya başlar, ihlası artar, istifade etmeye başlar. İşte bu istifadenin hasıl olup olmadığı, kimseye yük olmayıp, herkesin yükünü çekmeye başlaması ile anlaşılır. Elbette herkese iyilik yapamayız, buna gücümüz de yetmez. Fakat, hiç kimseye kötülük yapmaya da hakkımız yoktur.

    Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olması demektir. Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır. Gözden ırak olan gönülden de ırak olur. Kendisini seveni, başkası sevmez.

    Din büyüklerinin naklettikleri ve talebelerine nasihat olarak bildirdikleri bir formül var; �Allahü teâlânın ve insanların sana nasıl davranmasını istiyorsan, sen de insanlara öyle davran� diye. Bir kimse, bu formüle göre hareket ederse, hem kendisi, hem de çevresindekiler rahat eder, huzurlu olur. Zaten mertlik demek, herkes ile iyi geçinmek demektir.

    Müslümanın kul hakkından çok korkması lazımdır. Her Müslümana karşı derin muhabbet ve hürmet içinde olmalıdır. Hiç kimseyi incitmemelidir. Büyüklerimize karşı mutlaka hürmetkâr olmalıyız. Emrimiz altında olanlara, çocuklarımıza karşı şefkatli olmalı ve onları dindar olarak yetiştirmeliyiz. Çünkü ölüm ani gelir. Herkes pişman olacak. O pişmanlık günü gelmeden tevbe etmek akla gelmeyebilir. Bugün fırsat varken istigfâr etmelidir. Peygamber efendimiz; (En iyiniz, günahtan sonra hemen tevbe edeninizdir) buyurmaktadır.

    Müslüman kibirli olmaz. Kimseye sıkıntı vermez. En büyük tehlike, kibirlenmektir. Dünyada verilen bazı payelerle kibirlenen, sonunda perişan olur. Kalbinde zerre kadar kibir olan Cennete giremez. Hiç kimse elbise veya etiketinden dolayı makbul olamaz. Müslümanın şerefi, ilim ve edep sahibi olmasıyladır.

    Sıkıntı veren, kibirlidir. Herkesi şikayet etmesi de kibrindendir. Mütevazı demek, ölmüş demektir. Ölü olan, kimseyi şikayet etmez, ölüyü şikayet eden de olmaz. Peygamber efendimiz; (Bir Müslüman, kendisine istediği bir iyiliği, başka bir Müslüman için istemezse ve bir Müslüman, kendisine gelecek bir kötülüğü istemediği halde, o kötülüğü başka bir Müslüman için isterse, onun imanı tam değildir) buyurmaktadır.

    Kim toprak gibi mütevazı olursa, her nimete kavuşur. Bir parça yükselse, su o toprakta durmaz. Büyüklerin feyz ve bereketine kavuşmak için toprak gibi mütevazı ve rahmete kavuşmak için de toprak olmak lazımdır.

    Mümin, toprak gibi, su gibi, hava gibi olmalıdır. Herkese akıl veren değil, yol gösteren olmalıdır. Kısacası mümin, Peygamber efendimizin; (En kıymetli amel, elinden ve dilinden kimsenin incinmemesidir) buyurduğu gibi olmaktır
    .
    kaynak (osman ünlü)

  7. #17
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    İnsanın iki kalbi yok ki

    İnsanın iki kalbi yok ki

    İnsanın iki kalbi yok ki, birisi ile Allahü teâlâya, diğeri ile de Allahü teâlâdan başkalarına yönelesin.. Allahü teâlâ, bir kalb yaratmış. Bu kalbde de, ya Cenab-ı Hakkın sevgisi veya Onun mahluklarının sevgisi bulunur. İkisi aynı anda bulunmaz. Zira iki zıd şeyin muhabbeti, sevgisi, bir kalbde, bir arada yerleşemez. İki zıddan birini sevmek, diğerine düşmanlığı icap eder. Kalbde, yâ dünya sevgisi, yahut Allahü teâlânın sevgisi bulunur. Dünya demek, haram olan şeyler demektir. Zikir, ibadet yaparak, kalbden dünya sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allahü teâlânın sevgisi, kendiliğinden dolar. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
    (Her derdin şifâsı vardır. Kalbin şifâsı, zikrullahtır)

    Günah işleyince, kalb kararır, hasta olur. Dünya muhabbeti yerleşerek, Allahü teâlânın sevgisi gider. Kalbin bu hâli, bir şişeye benzer. Su doldurunca, havası çıkar. Suyu boşaltınca, hava kendiliğinden dolar.

    Kalb, yürekte bulunan bir kuvvettir. Görülmez. Ampulde bulunan elektrik ceryânı gibidir. Buna, gönül diyoruz. Gönül, insanlarda bulunur. Hayvanlarda bulunmaz. Bedendeki bütün azâ, kalbin emrindedir. His uzuvlarımızın duydukları bütün bilgiler kalbde toplanır. İnsanın, inanmak, sevmek, korkmak, kalbindedir. İtikâd eden, yani iman eden ve kâfir olan, kalbdir. Kalbi temiz olan, İslamiyete uyar. Kalbi kötü olan İslamiyetten kaçar. Güzel, iyi ahlakın ve kötü huyların yeri kalbdir. Allahü teâlâ, dinleri, Peygamberleri, kalbi temizlemek için gönderdi. Kalbi temiz olan, herkese iyilik eder. Veşşemsi suresinin dokuzuncu âyetinde mealen, (Nefsini tezkiye eden kurtuldu. Nefsini günahta, cehâlette, dalâlette bırakan, ziyân etti) buyuruldu.

    Mevâkib tefsirinde diyor ki:
    (Nefs tezkiye edilince, kalb tasfiye bulur. Yani nefs, kötü isteklerden kurtarılınca, kalbin mahluklara bağlılığı kalmaz. Nefsin kötülükleri, pislikleri demek, İslamiyetin beğenmediği, haram ettiği şeyler demektir.)

    İslamiyete inanmayan, iman etmeyen kimsenin kalbi, şekerin tadını anlayamayan safralı gibi, hastadır. Bu hâl, Bekara suresinin dokuzuncu âyet-i kerimesinde mealen; (Kalblerinde hastalık vardır) buyurularak haber verilmektedir.

    Âyet-i kerimede bildirilen hastalık tedavi edilmedikçe, hakiki iman ele geçmez. Bu âfetler varken, akıl yolu ile kalbde hasıl olan iman, imanın suretidir. Çünkü nefs, bu imanın tersini istemekte, küfründe inat ve ısrar etmektedir. Böyle iman, safra hastasının, şekerin tatlı olduğuna iman etmesi gibidir. Her ne kadar inandım dese de, vicdânı, şekeri acı bilmektedir. Safrası düzeldikten sonra, şekerin tatlı olduğuna hakiki iman hasıl olur. İmanın hakikati de, nefsin tezkiyesinden ve kalbin itminânından sonra kalbde hasıl olur. İtminân, hakiki inanmak demektir. İşte böyle hakiki iman yalnız Evliyada bulunur ve elden gitmez. Yunüs suresinin altmış ikinci âyet-i kerimesinde mealen; (Biliniz ki, Allahü teâlânın Evliyası için, azap korkusu, nimetlere kavuşmamak üzüntüsü yoktur!) buyurularak bu durum bildirilmektedir.

    Aklın Peygambere kolay inanması ve kalbde tâm iman hasıl olması için en yakın yol, Allahü teâlâyı zikretmektir. Rad suresinin otuzuncu âyetinde mealen; (İyi biliniz ki, kalbler, Allahü teâlânın zikri ile itminâna, rahata kavuşur!) buyuruldu. Yani, tam imana kavuşur. Düşünerek, akıl ile ölçerek, bu yüksek makâma kavuşmak, güç, hem de çok güçtür.

    Akıllı insan, ahiretini düşünen insandır. Önce ahiret bilgileri öğrenilecek. İkinci olarak, bu bilgilere göre yaşanacak. Üçüncü olarak da, böyle olan kişilerle arkadaşlık yapılacak.

    Allahü teâlânın sevmediği bu dünyanın arkasında koşmamalıdır! Gönlünü hep Allahü teâlâya bağlamak sermâyesini elden kaçırmamalıdır! Ne sattığını ve buna karşılık neyi aldığını düşünmelidir! Dünyayı ele geçirmek için ahireti vermek ve insanlara yaranmak için Allahü teâlâyı bırakmak ahmaklıktır. Dünya ile ahiret birbirinin zıddıdır, tersidir. İkisinin sevgisi bir kalbde toplanamaz. İkisi bir araya getirilemez. Bu iki zıddan dilediğini seç ve seçtiğine karşılık kendini sat, fedâ et! Ahiret azâbı sonsuzdur. Dünyada olanlar çok azdır. Allahü teâlâ, dünyayı sevmez, ahireti sever.

    Seyyid Burhâneddin hazretleri buyurdu ki:
    "İnsanlar uykudadır. Öldükleri zaman uyanırlar. Fakat fırsat elden gider. Artık kaçırılan fırsatlara pişmanlığın faydası yoktur. Çünkü dün geçti, bir daha geri gelmez. Ahirette kurtuluşa erenler, haramlardan ve dünya sevgisinden yüz çevirip, hâlis bir niyet ile Allahü teâlâya dönenlerdir. Allahü teâlâya götüren yol yalnız bunlara açıktır. Peygamber efendimiz bir hadis-i şerifte; "Dünya sevgisi her kötülüğün başıdır" buyurdu. İki sevgi kalbde bir araya gelmez. Bu kısa hayata aldanmaktan sakının."

    Netice olarak, insanın iki tane kalbi yoktur, tek kalbi vardır. İstikbalini düşünen, bu tek kalbe ne dolduracağını iyi düşünmelidir. Şu beyt, her şeyi çok güzel izah etmektedir:
    İstediğin gibi yaşa, bir gün öleceksin!
    İstediğini topla, bir gün ayrılacaksın!
    kaynak(osman ünlü)

  8. #18
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Nakleden aziz olur

    Nakleden aziz olur

    Âlim, hakkı bâtıldan ayırt eden, İslam âlimlerinden nakil yapan kişidir. Âlim, ışığı, karanlığı gören kimsedir. Ama, ışığı göremez. Zira amaya, her şey hep karanlıktır.

    Hakiki âlim, nakledendir, vasıta olandır. Kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değildir. Bunun için dini konularda, kendinden bir şey söylememelidir. Zira dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar hep aynıdır, değişmez. Dinde yorum, görüş olmaz. Benim görüşüme, senin görüşüne göre din olmaz. Din, ne ise odur. Allahü teâlâ ve Onun Peygamberi Muhammed aleyhisselam nasıl bildirmiş ise, o öyledir. Buna ilave yapılamadığı gibi, eksiltme de olmaz. Bu sebeple nakleden aziz olur, nakle dayanmadan kendi düşüncesini din diye anlatan rezil olur. Ehli sünnet itikadını, ehli sünnet âlimlerinin kitaplarından nakletmeli ve böyle kıymetli eserleri yaymalıdır. Zira doğru iman, doğru ibadet bilgilerini duymak, öğrenmek, insanların en tâbii hakkıdır. Bunu yapmak, kıymetli ve şerefli bir hizmettir.

    Bir insanın, iki şeyden birine tâbi olma mecburiyeti vardır. Ya kendi düşüncesine, görüşüne, anlayışına tâbi olur veya hakiki bir âlime tâbi olur. Kendine tâbi olan kendi gibi olur. Ama hakiki bir âlime tâbi olan, o âlimin bildirdiklerine mesela İmam-ı Rabbani hazretlerinin sözüne göre hareket eden insan, yavaş yavaş olgunlaşır, zamanla fazilet sahibi bir insan olur. Çünkü tâbi olunca, adeta onun kalbi ile tâbi olanın kalbi arasında bir hat kurulur. O âlimin kalbinden fışkıran iman dolu ihlâs, muhabbet, Allahü teâlâya karşı olan muhabbeti, Peygamber efendimize olan tâbiiyeti, ona uyana inikas eder, yansır, akseder. Aynen karpuzun, güneşin karşısında olgunlaşması gibi olur.

    İnsanların çektikleri sıkıntıların sebebi, nakli bırakıp, kendi yorumlarını, görüşlerini din diye anlatan din adamlarıdır. Böylelerine Ulemâ-i su yani kötü din adamı, din yobazı denir. Kötü din adamları, mahsulün önündeki suyu kesmiş kayalara benzer. Suyu bırakmazlar ki mahsul sulansın, hayat bulsun. Taş oldukları için, kendileri de istifade edemezler.

    Ebü'l-Abbâs-ı Mürsi hazretleri sohbetlerinde hep; "Hocam Ebül-Hasan-ı Şâzili hazretleri buyurdu ki, hocam şöyle anlattı ki.." şeklinde söze başlar, hep hocasından nakiller yapardı. Bir gün biri;
    -Hep hocanızdan nakil yapıyorsunuz. Hiç kendinizden bir şey söylemiyorsunuz, demesi üzerine buyurdu ki:
    -Ben evden bir şey getirmedim. Ne kazanmışsam hocamın derslerinden kazandım. Hocamdan öğrendiklerimi "Allahü teâlâ buyurdu ki, Resulü buyurdu ki" veya "Ben diyorum ki" diyerek pek çok şey anlatabilirim. Ama bütün bunları öğrenmeme, bu dereceye yükselmeme vesile olan hocama karşı edebe riayet ederek, hep hocamdan naklederek konuşuyorum. Uygun olan da budur. Hocasından bahsetmeyen, hep ben diye konuşan kimsede hayır yoktur. En iyi âlim, kendinden söyleyen ve kendine bağlayan değil, nakleden, vasıta olandır. Dinimiz nakil dinidir. İman ibadet bilgileri kıyamete kadar aynıdır, değişmez. Nakleden aziz, nakilsiz konuşan rezil olur.

    Âlimlerin ziyneti; bilmiyorum demektir. Cahillerin özelliği ise, bilsin bilmesin her konuda konuşmaktır. Âlim, her kelimeden korkar, vesika bulmadan söyleyemez. Her suale cevap vermek, bir âlim için ahmaklık işaretidir. Bilmiyorum demek edeptir ve bir şeyler bildiğinin alametidir. Bilen ve edepli olan, tevazu gösterir, bilmediği konuda konuşmaz ve bilmiyorum der. İlimden önce edep lazımdır. Zira hazret-i Ömer;
    Edep, ilimden önce gelir buyurmaktadır.

    İslam âlimlerinin büyüklerinden olan İbni Mübarek hazretleri de; Bütün ilimleri bilenin eğer edebinde noksanlık varsa, onunla görüşmediğime üzülmem, bunu kayıp saymam. Fakat edepli ile görüşemesem üzülürüm buyururdu

    Her zaman her yerde edepli, hayâlı olmaya çalışmalıdır! Hayâsız kimse, zamanla küfre kadar gidebilir. Hadis-i şerifte; (Hayâsızlık insanı küfre düşürür) buyuruldu.

    Hayâ, bir binayı tutan direk gibidir. Direksiz binanın durması kolay olmadığı gibi, hayâsız kimsenin de imanını muhafaza etmesi zordur. Hayâsı olan Allah'tan utandığı için günahtan çekinir. İnsanlardan utanmayan Allah'tan da utanmaz. İnsanlardan utanarak günahı gizlemek de hayâdandır. İnsanlardan utananın, Allahü teâlâdan da utandığı anlaşılır. Çünkü hadis-i şerifte; (Allah'tan sakınan, insanlardan da sakınır) buyuruluyor.

    Hiç kimse yağan yağmura düz tepsi tutarak su biriktiremez. Cenâb-ı Hak bu yağmuru toprağa indirir. Toprakta bu yağmur süzülüyor, kanallar meydana geliyor. Bu kanallar tekrar dünyaya çıkıyor. Tertemiz su, belirli bir yerde toplandıktan sonra dağılıyor ve herkes bir musluğa gelip su içiyor. Yani esasında her yere yağan rahmet, su, bir musluktan içilmek ihtiyacına haiz. Musluğa gitmeyen, suya kavuşamaz. Onun için kavuştuğumuz muslukların yani mezhep imamlarımızın, ehli sünnet âlimlerinin kıymetini iyi bilelim. Çünkü temiz su orada var.

    kaynak:osman unlu.com

  9. #19
    Kıdemli Üye Mevt - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Oct 2007
    Nerden
    izmir
    Mesaj
    846
    Rep Gücü
    228

    Hakiki bayram

    Hakiki bayram

    Bayram, affa uğramaktır. Bayram, günahlardan kurtulma günüdür. Müminin bayramı, günahlarının affedildiği gündür. İmanla öldüğü gün bayramdır. Cennette Allahü teâlânın rüyetine kavuştuğu ve Peygamber efendimizi gördüğü gün, müminin bayramıdır. Hakiki bayram, Rabbimizin huzuruna, yüz akıyla çıkabilmektir.

    Bir bayram günü, insanların neşeyle eğlendiklerini göre hazret-i Ali; "Günah işlemediğimiz gün de, bizim bayramımızdır" buyurmuşlardır.

    Bir kimse, Dâvud-i Tâi hazretlerinden nasihat isteyince, ona hitaben; "Dünya hayatında oruçlu gibi ol. Ölüm geldiğinde bayram sevinci içinde ol! Halktan yırtıcı hayvandan kaçar gibi kaçıp kendini mesut kıl. Dilini koru. Lüzumsuz şeylerden kaçın. Dünya ile çok az ilgilen. Ahirete götüreceğin şeyler nispetinde dünya ile ilgilen" buyurmuştur.

    Behlül-i Dânâ hazretleri de şu beytleri sık sık okurlarmış:
    "Bayram, yeni elbiseler giyenler için değildir.
    Ancak ilâhi azâptan emin olanlar içindir.
    Bayram bineklere binenler için de değildir.
    Ancak hata ve isyânı bırakanlar içindir."


    Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselamın ümmetine, nice mübarek günler, geceler ihsan etmiştir. Ramazan ve Kurban bayramları da bu ihsanın içindedir. Bunları fırsat, ganimet bilerek, Rabbimizin rızasına kavuşmayı talep etmeliyiz.

    Ana-baba hayatta ise, rızasını almak için uğraşmalıdır. Zira ana-babasını razı eden kimse için, Cennette iki kapı açılır. Bir kimsenin ana-babası zâlim olsalar dahi onlara karşı gelmek onlarla sert konuşmak câiz değildir. Çeşitli vesilelerle, onların elleri öpülüp, duaları alınmalı, haklarını helal ettirmelidir. Ana-babanın dualarını almak için vesilelerden biri de bayramlardır. Bayramlarda, ana-babaya çeşitli hediyeler alıp, bayramları tebrik edilerek, hakları helal ettirilmeli ve dualarını almalıdır! Arada kırgınlıklar varsa bu vesile ile giderilmelidir. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama buyurdu ki:
    (Yâ Musa, günahlar içinde bir günah vardır ki benim indimde çok ağır ve büyüktür. O da, ana-baba evladını çağırdığı zaman emrini dinlememesidir.)

    Ana-baba, kızıp bir şey söylediği zaman onlara karşılık vermemelidir. Emrettikleri şeyleri bir an önce yapıp onların duasını almalıdır. Onların üzülüp beddua etmelerinden korkmalıdır. Zira atılan ok tekrar geri gelmez. Onlar hayatta iken kıymetini bilip, hayır dualarını almak lazımdır.

    Soğuk bir kış gecesinde, Bâyezid-i Bistâmi hazretleri küçükken annesi ile yatsı namazını kılıp yatmıştı. Gece yarısına doğru annesi uyandı. Çok susamıştı. Oğluna seslendi:
    -Oğlum, bir bardak su verir misin?
    Hemen yatağından fırlayarak su testisine baktı. Fakat içinde su yoktu. Annesine:
    -Anneciğim, testide su yok ben hemen doldurup geleyim, dedi.

    Koşarak dışarı çıktı. Her yer buz ile kaplıydı. Zorlukla testiyi doldurup geri döndü. Fakat, geri dönene kadar annesi tekrar uyumuştu. Elinde su dolu bardak ile, annesinin baş ucunda beklemeye başladı. Hava çok soğuk olduğu için, bir müddet sonra soğuktan titremeye başladı. Buna rağmen, bardağı bırakıp yatmadı. Elinde su bardağı saatlerce ayakta annesinin uyanmasını bekledi. Nihayet, annesi, "su, su" diye mırıldanmaya başladı. Hemen, "buyur anneciğim, suyun hazır" dedi. Annesi daha ilk sözünde suyun hazır olmasını anlayamadı. Oğluna sordu:
    -Oğlum ne çabuk getirdin?
    -Anneciğim, daha önce uyandığında, su istemiştin. O zaman su olmadığı için, testiyi doldurmaya gittim. Geldiğimde senin daldığını gördüm. Uyanmanı bekledim.

    Oğlunun bu kadar sadakatli olduğuna çok sevinen annesi sevinçten ağladı. Allahü teâlâ kendisine böyle bir oğul ihsan ettiği için şükretti:
    -Yâ Rabbi ben oğlumdan razıyım, sen de razı ol, dedi. Annesinin duası sebebiyle, Bâyezid-i Bistâmi hazretleri, evliyalıkta yüksek derecelere kavuştu. Allahü teâlânın sevgili kulu oldu.

    İmanlı olup, Cehennemden en son çıkacaklar Allah yolunda olan ana-babasının İslamiyet�e uygun olan emirlerine âsi olanlardır. Allahü teâlâ Musa aleyhisselama buyurdu ki:
    (Yâ Musa, ana-babasını razı eden beni razı etmiş olur. Ana babasını razı edip bana âsi olan kimseyi dahi iyilerden sayarım. Ana-babasına âsi olan, bana muti [itâatkâr] olsa bile, onu fenâlar tarafına ilhâk ederim.)

    Rabbimizin rızasına kavuşmak için bayramlar birer vesiledir. Kul haklarından ve günah kirlerinden kurtularak, hakiki bayramlara kavuşmayı talep etmeliyiz. Dinimizin emirlerine uyarsak, dünyada rahat ve huzurlu oluruz. Ahirette de ebedi saadete kavuşuruz. Zira İslamiyet ilaç gibidir, su gibidir. Müslümana iyi gelir, hıristiyana iyi gelmez diye bir şey yoktur. Kim kullanırsa ona iyi gelir. Çünkü mevcudiyeti şifadır. Aspirini kim kullanırsa, baş ağrısına iyi gelir.

    Eşrefoğlu Rumi hazretleri, sevdiklerine sık sık şu nasihati yapardı:
    �Akıllılar bu dünyada şu üç şey ile meşgul olurlar. Böylece onlar, herkesin üzüldüğü gün, bayram ederler: 1-Dünya seni terk etmeden sen dünyayı terk edesin. 2-Her şeyden kurtulasın. 3-Rabbinle buluşmadan, Rabbin senden razı olsun.�

    kaynak:Makaleler .:.: www.osman-unlu.com :.:.

Benzer Konular

  1. makaleler diye bir bölüm açmanız mümkün mü?
    SAHARAY Tarafından Sizden Yonetime! Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 15-05-2008, 03:47 AM
  2. Atatürk hakkında makaleler
    Mevt Tarafından Mustafa Kemal Atatürk Foruma
    Yorum: 1
    Son mesaj: 29-10-2007, 09:35 PM
Yukarı Çık