Ramazan ayı geldiğinde yardım ve infak faaliyetlerinde gözle görülür bir artış hissediliyor. Oruç, insana fakirlerin yoksunluğunu bir kez daha hatırlatırken, ihtiyaç sahiplerine uzatılan eller bu ayda çoğalıyor. Fakat son yıllarda, yardımlaşma bilincimizde bazı yaralanmaların olduğunu üzülerek müşahede ediyoruz. Fakirlere yapılan yardımlar, belirli bir gösteriye, kampanyaya dahil edilirken; işin reklam boyutu ön plana çıkıyor. Bu durum, İslam’ın infak konusunda gösterilmesini istediği hassasiyetlerle kesinlikle uyuşmuyor.

İlk olarak hatırlatmak gerekiyor ki; yoksullara yardım etmek, mal sahiplerinin gösterdiği bir lütuf değildir. Maldan, kazançtan ya da birikimden, fakirlere yapılan yardım, yerine getirilmesi gereken bir sorumluluktur. Üstelik yardımın fayda sağladığı asıl kişi, yardım yapılandan ziyade, yardım yapandır. Bu konuda Tevbe Suresi’nin 103. ayetine bakabiliriz:

<,>“Onların mallarından sadaka al; bununla onları (günahlardan) temizlersin, onları arıtıp yüceltirsin. Ve onlar için dua et. Çünkü senin duan onlar için sükunettir (onları yatıştırır). Allah işitendir, bilendir.”

Ayetten de anlaşılacağı gibi, mallardan verilen sadaka, yardım yapanın günahlarından arınmasına vesile olmaktadır. Yardım eden, rızkını veren Allah’a şükretmiş sayılır ve kendisini cehennem ateşinden uzaklaştırır. Bakara Suresi’nin 265. ayetinde ise, Allah yolunda harcamanın, kişiye sağladığı başka bir yarardan daha bahsedilir.

“Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarfedenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir.”

Rabb’imiz; kendi yolunda malını harcayan kişinin, böylelikle kendisini her türlü zarardan koruyacağını ve mükafatının kendi katında kat kat olacağını da Bakara Suresi’nin 261. ayetinde şöyle beyan etmiştir:

“Allah yolunda mallarını harcayanların örneği, yedi başak bitiren bir dane gibidir ki, her başakta yüz dane vardır. Allah dilediğine kat kat fazlasını verir. Allah'ın lütfu geniştir, O herşeyi bilir.”

Allah’ın kendisine verdiği mallardan infak eden, Allah yolunda harcayan, Allah’ın takdir ettiği hakkı ait olduğu yere teslim etmiş sayılır. Böyle bir düzende, fakir; rızkını yardım edenden değil, Allah’ın verdiği paydan sağlamıştır. Pay sahiplerine ise Bakara, 177. ayette işaret edilmiştir:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekat verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakiler ancak onlardır!”

İslam’da yardım etmek önemli bir vazife olduğu için; yardım eden el, yaptığı hayır ile burada aslında bir aracı konumundadır. Bu yüzden yardım edenin bundan kendisine pay çıkarması ya da yaptığı yardımın karşılığında dünyalık başka türlü bir menfaatler sağlaması uygun bir davranış olmayacağı gibi, yardım edilen de kesinlikle minnet altına alınamaz. Bu konuda Bakara, 262. ayet yeterince açıktır.

“Mallarını Allah yolunda harcayıp da arkasından başa kakmayan, fakirlerin gönlünü kırmayan kimseler var ya, onların Allah katında has mükafatları vardır. Onlar için korku yoktur, üzüntü de çekmeyeceklerdir.”

İslam’da yardım iki şekilde dağıtılabilir. Gizli olarak veya açıktan. Açık yardımda amaç, gösteriş yapmak değil, başkalarına örnek teşkil ederek, insanları yardıma teşvik etmektir. Bu amacı yerine getirebilmek için çeşitli yollar kullanılabilir ama dikkat edilmesi gereken en önemli husus, açıktan yapılan yardımın, herkesin gözü önünde yardım edilenin halini dramatize ederek, yardımı büyütürcesine takdim etmenin doğru olmadığıdır. Bu konuda, Bakara Suresi’nin 274. ayetine başvurabiliriz:

“Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarfedenler var ya, onların mükafatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler.”

İslam’da yapılan yardımda gizlilik gerçekten üzerine düşülen çok önemli bir husustur. Öyle ki, Peygamber efendimiz, sağ elin verdiği sol elden gizlemeyi tavsiye etmiştir. Yardım yaparken dikkat edilmesi gereken bir diğer husus ise gösterişten uzak durmaktır. Bu konuda Bakara suresindeki şu ayetleri hatırlamakta fayda var.

“Bir tatlı dil ve kusurları bağışlamak, arkasından eza ve gönül bulantısı gelecek bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, hiçbir şeye muhtaç değildir, halimdir, yumuşak davranır. Ey iman edenler! Sadakalarınızı, başa kakmak, gönül kırmakla boşa gidermeyin. O adam gibi ki, insanlara gösteriş için malını dağıtır da ne Allah'a inanır, ne ahiret gününe. Artık onun hâli, bir kayanın hâline benzer ki, üzerinde biraz toprak varmış, derken şiddetli bir sağanak inmiş de onu yalçın bir kaya halinde bırakıvermiş. Öyle kimseler, kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu doğru yola iletmez.”

Ayetlere dikkat edilirse, yapılan yardımı başa kakmak gerçekten kötü bir davranıştır. Gösterişe yönelik yapılacak yardımdan elde edilecek bir yarar da yoktur. Fakat yazının başında da belirttiğimiz gibi, son yıllarda yapılan yardımlar; giderek belirli bir gösterinin, kampanyanın ya da reklam faaliyetinin parçasına dönüşüyor. Televizyon kanallarında, gazetelerde, internet sitelerinde ellerinde gıda poşetleriyle yardım yapan kişi ve kurumları görüyoruz.

Dağıtılan her yardımın üzerinden belirli bir reklam yapılıyor. Ramazan paketleri düzenlenirken, paketlerin içindeki her kalem malın ekranlarda görüntülenmesi isteniyor. Hangi markanın, hangi yardımı(!) yaptığını gören izleyiciye, böylelikle kimlerin ne konuda hassas olduklarını da anlaması bekleniyor! Özellikle televizyonlardaki yardım programları; fakirlerin evlerini ekranlara açarken, İslam’ın yardım konusundaki gizlilik esası da çiğnenmiş oluyor. Bu durumu çağın gerekleriyle izah etmeye kalkışmak doğru bir tutum sayılmaz. Çünkü İslam’ın ilkelerinin çağın şartlarına göre değişmesi asla söz konusu değildir. Zamana bağlı olarak araçlar değişebilir ama “yardımda mahremiyetin gözetilmesi ve fakirlerin incitilmemesi esası” bir araç değil, ihlal edilmemesi gereken temel bir ilkedir.

Yapılan yardımı aşikar kılmak, televizyona, internete ya da gazete sayfalarına taşımak, bahsettiğimiz haliyle, yardımı yapılması gereken vazife olmaktan çıkararak, bir tür ihsana dönüştürmektedir. Fakirler, burada kendilerine yardım edilen olmaktan çıkıp, bir tür reklam unsuruna dönüşmektedir. Yapılan yardım da, Allah yolunda harcanmışlıktan çıkıp, reklam uğrunda dağıtılmış seviyesine inmektedir.

Oysa ki, İslam’da yardım etmek, mal sahiplerinin yükümlülüğüdür. Hem bu yükümlülüğü yerine getirmek hem de bunu göstererek, reklam ederek başka türlü faydalar sağlamak, Müslümanca bir davranış değildir. Bu tür programların, yapılan yardımların sahiplerine ulaştığının ve yeni yardımlara kapılar açıldığının bir göstergesi olarak takdim edilmesi ise, aslında yardım etme bilincimizin ne kadar da zedelendiğinin ifadesidir. Birbirimize olan güvenimizin zedelendiğinin ispatıdır. Çünkü yardım eden kişi, yardımı ulaştırmasını istediği kişiye güveniyorsa, görmekte ısrarcı davranmaz. Şayet ısrarlıysa, o halde yardımı kendi elleriyle teslim edebilir. Böylece, yardımı ekranlara taşımaya gerek duyulmaz.

Ancak bu tür dramatik görüntüleri izleyince yardım etme hissimiz kabarıyorsa, ortada daha ciddi başka bir sorun daha var demektir; o da sorumluluklarımızı, kardeşlik ve infak şuurumuz yeterince kirlenmiştir. O halde, bu Ramazan ayı, sadece bedenimizdeki değil, imanımızdaki, düşüncelerimizdeki ve bilincimizdeki kirliliklerden de arınma ayı olsun.

***

Bu konuda son bir notu, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, milletvekillerine “fakir sofralarında ve Ramazan çadırlarında oruç açma” emri ve kendisinin fakir sofralarına misafir olma alışkanlığıyla ilgili düşmemiz gerekiyor. Yılın 11 ayı en lüks restoranlarda, zengin sofralarına kurulanlar, reklam amaçlı böylesi bir hareketle kendilerini aklayabileceklerini zannediyorlarsa, fena halde yanılıyorlar!

Partilerin kurdukları iftar çadırlarından, siyasi bir rant sağlama çabası ise, aslında düştükleri aciz durumu göstermiyor mu? İnsanlara söyleyecekleri sözü kalmayanların, ortaya sahici bir çözüm getiremeyenlerin, toplumsal sorunlarla yüzleşmekten kaçanların sığındığı yer, iftar çadırları olmamalı!