Selam!




Kur’an sayıca 114 bölüm veya sureye ayrılır. Sureler arasında uzunluk bakımından bir eşitlik yoktur. İlk Mekki sureler en kısa olanlarıdır; zamanla giderek uzunluk kazanırlar. İlk surelerdeki ayetler, son derece derin ve güçlü bir “psikolojik etki” ile yüklüdür; kısa fakat şiddetli bir volkan fışkırmasını andırır. Bir ses, hayatın da derinliklerinden haykırır ve şuur seviyesine çıkıp açık ifadesini bulmak için Hz. Peygamber’in zihni üzerinde güçlü bir etki yapar. Bu ton özellikle Medine devrinde, iyice örgütlenme ve yeni doğan cemaat devletinin yönetimi için gerekli hukuki muhteva arttıkça, gitgide daha akıcı ve kolay bir üsluba bürünür. Bu, kesinlikle sesin yatıştığı, hatta keskin niteliğini değiştirdiği anl***** gelmez: Bir Medeni ayette şöyle buyrulur: “Eğer biz Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık, sen, onun Allah korkusuyla baş eğerek parça parça olduğunu görürdün” (Haşr, LIX, 21). Sadece görevin kendisi değişmiştir. Kur’an tamamıyla ahlaki ve dini uyarının güçlü ifadesini terk ederek, gerçek sosyal düzeni kurmaya yönelmiştir.

Kur’an’ın kendisi ve dolayısıyla Müslümanlar için Kur’an, Allah’ın kelamıdır. Hz. Muhammed de, kendisinin vahyi Allah’tan, bütünüyle Başka varlıktan aldığı sarsılmaz inancı içerisindeydi (biraz sonra bu bütünüyle Başka varlıktan ne anlaşıldığını daha kesin bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız). İşte bu sebeple o, bu bilincin sonucu olarak, Yahudi ve Hıristiyanların Hz. İbrahim ve diğer peygamberler hakkında ileri sürdükleri en esaslı tarihi iddialardan bazılarını reddetmiştir. Bu “Başka” varlık şu veya bu şekilde mutlak bir yetki ile Kur’an’ı “imla” ettirmiştir. Hayatın derinliklerinden gelen bu ses, açıkça, şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde emredercesine konuşmuştur. “Okuma” anl***** gelen Kur’an kelimesi açıkça bu hususa işaret etmekle kalmamakta, bizzat Kur’an’ın metni de birkaç yerde onun sadece anlam ve fikir olarak değil, sözlü olarak vahyedildiğini belirtmektedir. Kur’an’da “ilahi bildirinin” karşılığı olarak “ilham”a oldukça yakın bir anlamı bulunan “vahiy” kelimesi kullanılmıştır. Ancak “ilham” sözünün zorunlu olarak şifahiliği dışarıda bıraktığı düşünülmemelidir (şüphesiz “Kelam”dan biz “ses”i anlamıyoruz). Kur’an diyor ki: “Allah bir insanla ancak vahiy suretiyle (seslerden meydana gelen kelimelerle değil, fikrin meydana getirdiği kelimelerle) veya perde arkasından konuşur, yahut elçi (bir melek) gönderir ve bu melek vahiyle konuşur… İşte sana da bizim emrimizden bir ruhla vahyettik…” (Şura, XLII, 51-52)

Bununla birlikte, İslam’ın ikinci ve üçüncü yüzyılları sırasında vahyin mahiyeti hakkında kısmen Hıristiyan akideden etkilenen ciddi fikir ayrılıkları ve tartışmalar Müslümanlar arasında ortaya çıkınca, o sırada kesin muhtevasını oluşturmak gibi nazik bir merhalede bulunan doğuş halindeki Sünni İslam, vahyin ‘başkalığını’, objektifliğini ve sözlü niteliğini korumak için, onun dış hakikati üzerine ağırlık vermiştir. Bizzat Kur’an vahyin ‘başkalığını’, objektifliğini ve sözlü niteliğini kesinlikle belirtmiş, fakat yine aynı kesinlikle onun Hz. Peygamber’in karşısında bir hakikati bulunduğunu reddetmiştir. Kur’an şöyle buyuruyor: “Uyaranlardan olman için Ruh el-Emin onu senin kalbine indirmiştir” (Şuara, XXVI, 194). Ve yine buyuruyor ki: “De ki: Cebrail’e düşman olan kimseyi (bırakın),çünkü Kur’an’ı senin kalbine indiren odur” (Bakara, II, 97). Fakat Sünnilik (hatta bütün Ortaçağ İslam düşüncesi), akideyi oluştururken, bir yandan vahyin başkalığı ve sözlü niteliğini, öte yandan vahyin Hz. Peygamber’in yaptıkları ve dini kişiliğiyle yakın ilişkisini birleştirecek gerekli fikri araçlardan yoksundu. Başka bir deyişle Sünnilik, “Kur’an hem tamamıyla Allah Kelamıdır, hem de olağan anlamda tamamıyla Hz. Muhammed’in kelamıdır” diyecek fikri yeterlilikte değildi. Kur’an açık bir şekilde her iki hususu da kabul etmektedir, çünkü vahyin Hz. Peygamber’in “kalbi”ne geldiği üzerinde ısrar ettiğine göre, vahiy nasıl onun dışında olabilir? Şüphesiz bu, muhakkak surette Hz. Peygamber’in, hadislerde görüldüğü gibi, aynı zamanda dışa aksettirilmiş bir şahsı algılamadığını da göstermez. Ancak şurası dikkate değer ki, bizzat Kur’an bu hususta herhangi bir şahıstan söz etmemektedir: sadece bazı özel tecrübelerle (genel olarak Hz. Peygamber’in miracı ile ilgili bazı özel tecrübelerle) ilgili olarak Kur’an, Hz. Peygamber’in “en uzak uçta” veya “ufukta” bir şahsı veya bir ruhu, yahut da bir başka nesneyi gördüğünden söz etmektedir. Ancak son bölümün I. kesiminde işaret ettiğimiz gibi, burada da bu tecrübe manevi bir tecrübe olarak nitelendirilmektedir. Fakat Sünnilik, Hz. Peygamber’den kısmen uydurularak rivayet edilen hadisler ve büyük ölçüde bu hadislere dayanan kelam ilmi vasıtasıyla, Hz. Peygamber’e indirilen vahyi kulak vasıtasıyla işitilen, onun dışında olan bir şey haline getirdi ve “kalbe gelen” melek ya da ruhu tamamıyla dışarıda bulunan bir aracı olarak gördüler. Bugün Batılıların Hz. Peygamber’e indirilen vahiy hakkında çizdikleri tablo, sıradan Müslümanların inancında olduğu gibi, Kur’an’dan ziyade geniş ölçüde bu Sünni anlayışa dayanmaktadır.

Bu eser, Kur’an’a dayanan bir vahiy nazariyesini ele alıp ayrıntılarıyla inceleyeceğimiz bir eser değildir. Ancak İslam tarihiyle ilgili gerçekleri ele alacaksak, Kur’an’ın kendisi hakkındaki gerçek ifadeleri, bir ölçüde incelemeyi gerektirir. Aşağıda ana hatlarıyla verilmiş kısa malumatta hem tarihi, hem de İslami taleplere hakkını verecek bir teşebbüste bulunulmuştur. Bir önceki bölümde Kur’an’ın temel hareket noktasının ahlaki olduğunu ve buradan onun sosyal adaleti olduğu kadar tektanrıcığı da vurguladığının ortaya çıktığını açıkça ifade etmiştik. Ahlak Kanunu değişmez: O, Allah’ın “emri”dir, insan Ahlak Kanununu ne meydana getirebilir ne de ortadan kaldırabilir. O, bu kanuna boyun eğmek zorundadır, bu boyun eğme hususuna, İslam ve onun hayattaki uygulamasına da ibadet veya “Allah’a kulluk” adı verilir. Kur’an’ın Ahlak Kanunu üzerine son derece büyük ağırlık vermesi dolayısıyladır ki, Kur’an’ın Allah’ı, çoğu kişiye öncelikle Adalet Allah’ı gibi görünmüştür. Fakat Ahlak Kanunu ve manevi değerlerin, uygulanmak için, bilinmeleri gerekir. Bu durumda insanlar, hiç kuşkusuz, anlayış ve kavrayış güçleri bakımından, büyük ölçüde farklılık arzederler. Ayrıca, ahlaki ve dini kavrayış da tamamıyla akli kavrayıştan büyük ölçüde ayrılır, çünkü birinci tür kavrayışın kendi öz niteliği, ‘‘kavrayışla birlikte olağanüstü bir ağırbaşlılık duygusu getirmesi ve konuyu önemli ölçüde şekil değiştirmiş olarak bırakması” dır. Öyleyse kavrayışın, aynı zamanda ahlaki kavrayışın dereceleri vardır. Farklılık sadece farklı bireyler arasında olmayıp, belli bir bireyin deruni (iç) hayatı da bu açıdan farklı zamanlarda değişiklikler gösterir. Biz burada farklılığın en açık olduğu özgün, ahlaki ve fikri gelişme ve evrimden söz etmiyoruz. Ancak ortalama fikri ve ahlaki niteliği ve durumu, bir anlamda, sabit olan iyi ve olgun bir insanda bile bu değişmeler ortaya çıkmaktadır.

Buna göre, Hz. Peygamber bir insandır; onun ortalama genel karakteri, onun fiili davranışının bütünü, genel olarak insanlarınkinden çok daha üstündür. O,başlangıçta insanları ve onların ideallerinden çoğunu tahammülle karşılamayan bir kişidir; tarihi yeniden yaratmak ister. Böylece İslam Sünniliği, mantıken doğru olan şu sonucu çıkarmıştır: Peygamberlerin günahlardan azade olarak görülmeleri gerekir (ismet öğretisi). İşte Hz. Muhammed böyle bir kimse idi; hatta gerçekte, tarihin tanıdığı bu türden tek insandı. Bu nedenledir ki, onun bütün davranışı Müslümanlarca sünnet, başka deyişle, “mükemmel örnek” sayılmıştır. Fakat, bütün bunlarla birlikte, onun, bilindiği gibi, kendi kendine aştığı, ahlak anlayışının son derecede keskin ve canlı olduğu ve böylece bilincinin (şuurunun) ahlak kanunuyla aynılaştığı anlar bulunmaktaydı. “İşte sana da emrimizden bir ruhla vahyettik: Sen Kitap nedir, önceleri bilmezdin. Fakat biz onu bir nur (aydınlık) kıldık” (Şura, XLII, 52). Ancak, ahlak kanunu ve dini değerler Allah’ın emridir; onlar Allah’la tamamen aynı olmasalar da, O’ndan bir parçadır. Dolayısıyla Kur’an tamamıyla ilahidir. Ayrıca, olağan bilinç söz konusu olduğu zaman bile fikir ve duyguların onda rastgele dolaşması ve mekanik bir şekilde kelimelere bürünebileceği hususu hatalı bir düşüncedir. Aslında duygular, fikirler ve kelimeler arasında uzvi bir münasebet mevcuttur. Vahiyde, hatta şairin ilhamında, bu ilişki o derece tamdır ki, duygu-fikir-kelime kendine özgü bir canlılığı olan karmaşık bir bütündür. Hz. Muhammed’in ahlaki sezgiye dayalı kavrayışı en yüksek noktasına ulaşıp, bizzat ahlak kanunu ile aynılaşınca, (gerçektende bu gibi anlarda onun zaman zaman takındığı tavır, bir önceki bölümün ikinci kesiminde gösterildiği ve Kur’an ayetlerinde de açıkça görüldüğü üzere, Kur’an’ın eleştirisine uğramıştır) Kelam bizzat vahiyle birlikte verilmiştir. O halde Kur’an salt ilahi kelamdır, fakat aynı ölçüde Hz Muhammed’in iç kişiliği ile de yakından münasebettedir. Ancak Hz. Muhammed’in Kuran’la olan ilişkisi, bir kayıtta olduğu gibi mekanik bir şekilde kavranamaz. İlahi Kelam Hz Peygamber’in kalbinden süzülerek dışarı akmıştır.

Bununla birlikte, eğer Hz Muhammed, vahiy aldığı anlarda, ahlak kanunu ile kendisini bir hissettiyse, onun mutlaka Allah’la, hatta O’nun bir parçasıyla aynılaşmış olduğunu düşünmek gerekmez. Kur’an böyle bir şeyi kesinlikle yasaklamakta, Hz. Muhammed’de ısrarla bundan kaçınmaktadır. Öte yandan Müslüman adına layık herkes, şirki en büyük günah olarak kötülemektedir. Bunun sebebi, hiç kimsenin “Ben Ahlak Kanunuyum” diyememesidir. İnsanın ödevi bu kanunu dikkatle ifadelendirmek ve bütün fiziki, zihni ve ruhi yetileriyle ona bağlanmaktır. Bundan başka, İslam “falan falan şey ilahidir” cümlesine herhangi bir anlam vermek hususunda hiç bir yol tanımamaktadır.

Prof. Dr. Fazlur Rahman-Islam
Ankara Okulu Yayınları