İlim insan için, bizzat insan kelimesine denk bir öne*me sahiptir. Hatta insan denen meçhulün, bilinmesi ve tanınması yine ilimle mümkündür. İnsanın ilmi edinme mekanizması beyninin bir fonksiyonu olan aklıdır. Akıl beyne, beyin de cesede, yani maddi vücudumuza aittir.

Dolayısıyla insanın beyni ve aklı hayvanı vücuduna ait bir organ ve mekanizmadır. İnsan aklının düşünme, öğ*renme, bilgi edinme, hatta Allah'ı bulma gibi çok önemli özellikleri olmasına rağmen, her zaman doğruyu bulama*yabilir. Hatta eğer insan iyi eğitilmemiş ise çok zeki de ol*sa, aklı insanı yanlışa götürebilir.

Eğer akıl doğru, güzel ve hakikatin norm ve standartlarından mahrum ise, hem o insana, hem de çevresine zararlı olabilir; egoist ve ben*cil olur. Yanlışta giden bir akıl geliştikçe daha zararlıdır. Nasıl ki atom bombası bir toptan tüfekten, tabancadan ve hançerden daha zararlı ise akıl da istikameti kaybettikçe ne kadar zeki ve hakiki olmayan ilimle donatılırsa o ka*dar zararlı olur. Burada insanın mânevi varlığından ener*ji alan ve beslenen başka bir unsur vardır: Vicdan...

Kimilerine göre böyle birşey yoktur. Herşeyi akılla hal*letmek isteyen, iyi ve kötüyü aklın deneme metodlarıyla tesbit eden bir anlayışla işi çözmeye çalışırlar. Oysa insan aklı yalnız bırakıldığında doğruyu bulmaktan acizdir. Hep kendi menfaatini, kendi çıkarını düşünür. Eğer kendisi bizzat, o işten menfaatleniyorsa sevinir, aksi halde üzün*tü duyar. Böyle yapmamayı, yani diğergâm olmayı aptal*lık sanar.

Şu halde insanın hakikî insan olması için aklı*nın tesviye edilmesi veya ruhunun bir şekilde mânevi açı*dan olaya müdahil olması icap eder. İşte burada vicdan devreye girer. Vicdan, her insanın kendisinde varlığını hissettiği insanî ruhla birlikte var olan, tabir yerinde olursa ruhun insanî boyutudur. İnsanın, vicdanı tarif et*mesi ve başkalarına anlatması zordur. Ancak insanın, vicdanı hissetmesi kolaydır.

İnsan olarak hepimizin yanlı*şı ve hatası vardır. Yanılır, hata yaparız. Ancak çoğu za*man gerek o yanlışı işlerken, bilhassa belli zaman sonra içimizde bir duygu, bir pişmanlık hissi duyarız. İşte bu, vicdanın kendisidir. Vicdan da akla benzer, geliştirilip in*kişaf ettirilebilir. Akıl nasıl ki eğitim ve öğretimle eğitilip ilmi kanunların maddi yönlerinde gelişirse, vicdanda da yine ilimlerin mânevi ikliminde yeşerir, kuvvet bulur, kemâle erer. Böylece aklı ve ruhu taşkınlıklardan korur. İstikamette muhafaza eder.

Bu hususu Bediüzzaman şöyle vecizeleştirmiştir: "Aklın nuru fünun-u medeniye*dir. Vicdanın ziyası ulum-u diniyedir. İkisinin imtizaciyle hakikat tecelli eder." Devam ediyor "Birincisinin eksikli*ğinden taassup ikincisinin noksanlığından ise hile ve şüpheler doğar."

İnsanın aklını fen ilimleri besler, aydınlatır, geliştirir. Yani matematik, fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, psikoloji vs. gibi ilimlerin yardımıyla akıl birtakım teknolojik gelişmeleri sağlar, dünyada yaşamanın şartlarını kolaylaştırır. Mesela, matematik ve fizik kanunları kullanarak birtakım . keşifler yapar. Motorun icadı, elektriğin keşfi, biyolojik ilmî prensiplerle hastalıkların tedavisi bu cümleden sayı*labilir.

Bu kanunun örnekleri çoktur. Sosyolojik düstur*lar kullanılarak topluluklar daha kolay yönetilir, belirli yönlere kanalize edilir. İdeolojik hareketler, sendikal ha*reketler ve siyasi parti hareketlerinde olduğu gibi sosyo-psikolojik prensiplerle akıl meseleye hâkim olmuştur.Eğer akıl bu bilim dallarında yeterli derecede eğitilmemişse, ilimlerin maddi düsturlarını, prensiplerini iyice kavramamışsa, o zaman işi zorla, taassupla götürmeye çalışır. İşte Bediüzzaman bunu tasvip etmiyor. Diyor ki "Aklın nuru fünun-u medeniyedir." Yani, akıl fen ilimle*riyle beslenir.

Şayet iyi beslenmezse, o insanda taassup/ hâkim olur, akıl işleri zorla çözmeye çalışır. Bu da insan*lığa yakışmaz. Vicdanının ziyası da din ilimlerdir; vicdanı aydınlatan, vicdanı besleyen dinî ilimlerdir.

Bilhassa son zamanlarda, herkesin "temiz toplum, te*miz vicdanlar"dan hasretle bahsettiği vicdan konusu üze*rinde durmak gerekir. Evet, gerçekten insan için son de*rece önemli bir vasfı da akıllı olmak. Ancak işin içinde akıllı olup da vicdansız olmak da var. Öyleyse aklın yanı-sıra vicdan da çok önemli. Aklın, insanın kendi şahsına, dünyevî menfaati var, ancak vicdanın hem o insanın dünyevî, uhrevî hayatına, hem de yaşadığı topluma çok kritik faydası var.

Herkese göre farklı bir vicdan anlayışı olmamalı. O za*man işin içinden çıkılmaz. Nasıl ilim objektifse, vicdanî ölçülerin de bir standardı ve normu olsa gerek. Vicdan in*sanın ruh kemali ve olgunluğu ve ruhuna ait bir özellik olduğuna göre, onun beşeri standartlarla tahdit edilmesi mümkün değildir.

Zira insan sayısınca ruhî mizaçlar ve meyiller oldu*ğundan, bütün ruhlara hitap edebilecek bir merciin vic*danları şekillendirmesi kaçınılmazdır. Böyle bir merci de ilahî kaynaklıdır. Dolayısıyla dindir. Vicdanların dinî duy*gularla terbiye ve tesviye edilmesi ruhun kemali şeklinde kendini gösterir. Nasıl ki akıl fen ilimleriyle gelişir, inkişaf eder, tabiattan maksimum seviyede yararlanmayı, kolay yaşaması netice verir. Aynen öyle de vicdanın dinî duygu*larla, dinî ilimlerle terbiye edilmesi, insan aklının en isti-kametli bir şekilde yönlendirilmesi demektir.

Ancak ne var ki insanlar aklı geliştiren, besleyen fen ilimlerini öğrenmek için birçok kurum ve kuruluşlarla hizmet vermelerine rağmen; akla istikamet veren, onu hem insanın kendisine, hem de cemiyete en faydalı kılan vicdanı besleyen dinî ilimlerin eğitim ve öğretimine gerekli önemi vermemektedir. Bunun sonucu olarak vicdansız kalan akıllar hilelerle, yolsuzluklarla hem kişinin kendi*ne, hem de topluma zararlı bir unsura dönüşür.

Şu kısacık fâni dünyada rahat bir hayat yaşamak, Ce-nab-ı Hakkın yaratmış olduğu nimetlerden yararlanmak için akıl nimetini kullanmak ne ölçüde iyi ve güzelse, aklı ifrat ve tefritten koruyacak; hem kişinin kendisi, hem de toplum açısından akıldan dengeli bir şekilde yararlanma*yı sağlayacak sağlam bir vicdana sahip olmak daha önemlidir. Nice insanlar var ki çok akıllıdırlar, çok zeki*dirler, ancak, maalesef akıllarını hep hilede ve kötüde kullanırlar. Böyleler, aklı besleyen fen ilimlerinde ilerle*dikçe, hem kendileri, hem de toplum için daha zararlı ha*le gelirler. Tarih böyle dengesiz, vicdansız akılların ibret tablolarıyla doludur.

Bu örneklerin içeride ve dışarıda benzerlerini sırala*mak mümkün; yüzlercesi, binlercesi vardır. İnsan aklının 20. asırda mazhar olduğu ve övündüğü en önemli olay herhalde nükleer enerjinin icadıdır ki, çağımıza adını ver*miştir: Nükleer çağ. Ancak atom enerjisi vicdansız akıllar*la Hiroşima ve Nagazaki'yi milyonlarca insana cehenneme çevirmiştir.

İlimlerin maddi boyutu kadar, verimli kullanmasını garanti eden bir başka boyutu vardır ki, o da vicdanı bes*leyen dinî ilimler boyutudur. İnsanlık mukadder ve mual-Ia mevkiine, o Kur'ân-ı Kerimde ifade edilen ahsen-i tak-imdeki yerine fen ve din ilimlerini birlikte dikkate alarak akabilir.

Yüce Yaratıcımızı zatıyla değil de isim ve sıfatlarıyla ta*nırız. İlim denilen şey Cenab-ı Hakkın isim ve sıfatlarının tecellileridir. İsim ve sıfatların ağırlıklı olarak tezahür ve görünmeleridir. Yerine göre tecelli eden isimlerle bizler Al*lah'ı biliriz, tanırız, ona göre iman ederiz. İnsan çoğu za*man bu isimlerin tezahür ve tecellilerinin arasında gaflet ve dalgınlığından kaybolur gider. Esas görevi o tecelli ve. yansımalardan Allah'ı tanımak iken, gafletin etkisiyle te*celliler arasında kaybolur.

Konuya bir örnekle açıklık ge*tirelim. Nasıl ki bir binada görünen ilmi prensiplerle mü*hendislik vasıflarını, o vasıflarla da bir mühendisi bize ta*nıttırır, bildirir. Binaya bakınca, iskeletiyle binanın mi*mar ve mühendisinin vasıflarını görürüz; Elektrik tesisa*tına bakınca, elektrik projesini yapan elektrik mühendisi*nin maharetini anlarız; mekanik tesisatıyla makina mü*hendisini, binanın iç dekorasyonu ve tefrişatıyla iç mima*rın vasıflarını idrak ederiz. Hattâ çoğu zaman hoşumuza giden bir binanın mühendis ve mimarını, bir dekorasyonun iç mimarını sorarız ve görmek isteriz. Güzel bir tablo görünce hemen ressamını merak edip sorarız. Eserlerde tecelli eden, yansıyan vasıf ve isimlerle aklımız eseri ya*pana gider; eğer tanıyorsak, usta ve sanatkârları görür gi*bi oluruz.

İşte bu basit örneklerde olduğu gibi bir bakteride, bir kardelen çiçeğinde, bir papatyada tecelli eden incelik ve güzellik bizlerin dikkatini bir sanatkâra çeker. O güzelim, rengârenk çiçeklerin kara ve kuru topraktan çıkması biz*lere birşeyler anlatır, sessizce kulağımıza birşeyler fısıl*dar. O Yüce Yaratıcının isim ve sıfatlarını anlatır, bizim onu daha iyi anlamamıza yardımcı olur. Bu meyanda herbir yaratık adeta nutka gelip, biz insanlara Onu anla*tır.

İlimler, bir çeşit konuşma, bir çeşit iletişim şeklidir. Her bir ilim sanki Allah'ın bir isminin özel olarak tecellisi gibidir. Yaratıklar farklı bakış açılarını, farklı isimleri farklı tonlarda bize tanıtır. Bu tecelli ve tanıtım konusun*da atomdan galaksilere kadar mahlukat kusursuzdur. Ancak biz, şuurlu mahlukat hataya düşer, görmeyiz. Akılsız çocuklar gibi ilimlerin derinliğine dalar, modeller oluşturur, formüller kurarız. Bunlar hep iyi de, ilimlerden isimlere, isimlerden sıfatlara, nihayetinde O Yüce Yaratı*cıya gitmemek en/büyük hatadır. /

Kur'ân-ı Kerim birçok âyetiyle bu hususa işaret edip dikkatimizi çeker. Mesela; "Onlar, göklerin ve yerin ifade ettiği mânâlara bakmazlar mı?" (A'raf Süresi, 185.) diye*rek geniş ve/oir bütün olarak gökde ve yerde tecelli eden isimlere dikkat çeker.

"Göklerde ve yerde olan herşey Allah'ı teşbih eder" (Haşir Sûresi, 24.)

Buradaki teşbih, herşeyin Allah'ı tanıması, göstermesi, Onun emirlerine uygun davranması demektir.

Yine; (Câsiye Sûresi, âyet: 3) de Cenab-ı Hak buyuru*yor ki;

"Muhakkak ki, göklerde ve yerde, iman edenler için deliller vardır."

Bu deliller, elbette yaratıkların Allah'ı tanıtması ve göstermesi anlamındadır. Eğer yaratıklarda tecelli eden, görünen ilimler dikkatlice incelenirse o yüce Yaratıcının bütün isim ve sıfatlarını tanımak mümkün olur. Bu isim*lerden Hafız ismini anlamaya ve görmeye çalışalım.


Prof. Dr. Faris Kaya