Gösterilen sonuçlar: 1 ile 8 Toplam: 8
  1. #1
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754

    Bir hidayet günlüğü

    Ben Mehmet EROL, 1931 yılında, Malatya ili Doğanşehir ilçesi Polat köyünde doğdum. Babamın adı Halil, annemin adı Meryem’dir. Babamın sanatı demircilikti. Çevre köyler çift ve el aletlerini bizim köyden temin ederlerdi. Benden küçük olan kardeşlerim babamın sanatını öğrendiler. Kendim ise okumak istiyordum. O zamanlar köyümüze gelen öğretmenlere çok saygı gösterilirdi. Köyde bir anlaşmazlık meydana gelse her iki taraf da öğretmenlere müracaat ederek meselelerini çözüme kavuştururlardı. Bugünkü gibi iletişim ve yayın organları yaygın olmadığı için dünyadan pek haberimiz olmuyordu. Dünyayı içinde yaşadığımız köyden ibaret biliyorduk. Yeryüzünde öğretmenden daha bilgili ve değerli bir kişinin varlığı bize hayal geliyordu.
    1943 yılında, ilkokulu bitirip diplomamı aldığım gün Allah’a dua ederek beni öğretmen yapmasını istemiştim. Bu duamı yazılı yapmak için çocukluk ruhu içerisinde Alemlerin Rabbına dileğimdir diye, şu anlamda bir dilekçe yazdım. “Rabbimiz! Şu öğretmenlerime öğretmen olmalarını nasip eylediğin gibi, bana da öğretmen olmamı nasip eyle. Senin kulların ancak okumak suretiyle cehaletten kurtulabilir. Öğretmen olarak başkalarını yetiştirmek mesleklerin en güzelidir. Hz. Muhammed’i (s.a.v.) bütün insanlığa son olarak öğretmen seçip gönderen sensin.Yeryüzünde Allah Resulünü Başöğretmen kabuledip, onun izinden samimi olarak gidenlere rahmetini esirgeme.” Yazdığım bu dilekçemi şiddetle esen bir rüzgarla göndermiş oldum.
    Asırlardır sahipsiz kalmış köylüler Osmanlı’dan kalmış Arap harfiyle yazılı kitapları kış ayları köy odalarında okumakla vakit geçirirlerdi. Bu kitaplar ki, içi hurafe, şirk dolu kitaplardı. Ahmediye, Muhammediye, Karadavut, Envarul-Aşıkin, Miftahul Kulub ve Hz Ali adına uydurulmuş cenk kitaplarıydı.
    İlim ve bilimin düşmanı, hurafelerin tek kaynağı tasavvuf ve tarikatlar hakkında, o tarihlerde yasaklandığı halde, göstermelik birkaç karakol vakasından başka ciddi bir kovuşturma olmamıştır. Tekkeler yön değiştirerek her şeyhin evi bir tekke gibi çalışmıştır. Bilgisiz ve kültürsüz halk tabakaları şeyhlerin kölesi haline getirilmiştir.
    Ayrıca iktisadi kriz, hiç bir asırda görülmemiş bir canavar haline bürünerek işsiz-güçsüz kalmış insanlara ölüm korkusu saçmıştır. Bu canavarı yok edecek bir çare de ortalarda görünmüyordu. Ogünün gençleri, günümüzün güngörmüş ihtiyarları bilirler ki, ergenlik çağına girmiş bir gencin ayağında ayakkabısı, sırtında donu yoktu. Üzerinde boydan boya uzanan Amerikan bezinden bir gömlekten başka giysisi bulunmuyordu. Çocuklar yırtık pırtık giysiler içerisinde idi. Para çok kıttı. Zorunlu ihtiyaç malzemeleri bulunamadığı için, parası olanlar için bile satın alma gücü yoktu. Vergiler çoğalmış, yol parası denilen yıllık bir vergi ödenemeyecek hale gelmişti. Vergilerini ödeyemeyenlerin evleri jandarmalar trafından basılarak en kıymetli eşyaları satılığa çıkarılırdı. Şeker, tuz, gaz, bez, sabun piyasada yoktu. Anadolu düşman istilasından kurtulmasına rağmen memleketin heryanını pire ve bitler istila etmişti. Çekirge afeti gibi yedi bölgeyi sarmıştı. Erkek ve kadınların saçları arasına, gömleklerinin koltuk altlarına yuva yapmışlardı.
    Kadın ve genç kızların saçları kil denilen bir çamurla yıkanıp taranıyor, çamaşırlarımız odun külü ile yıkanıyordu. Çileli analarımız çamaşırlarımızı büyük bir su kazanında kaynatıp bitleri öldürüyorlardı. Fakat evler ve ahırlar zehirli haşarat ile dolu olduğu için ikinci gün tekrar vücudumuzdaki taze kanı emmek için çılgınca saldıran vampirler gibi hücum ediyorlardı. En büyük ihtiyaç malzemesi ekmek ele geçmez olmuş, buğday altın fiyatına yükselmişti. Evlerde soba yok. Dumanı geniş bacaladan çıkan ve ocaklarda yanan odun ışığında ders çalışıyorduk. Gündüzleri bile ışık almayan hayvan ahırlarına çam ağaçlarından yapılan çıralarla girebiliyorduk.

    KÖY ENSTİTÜSÜNE GİRİŞİM
    Malatya ili Akçadağ ilçesi Karapınar köyünde kurulmuş olan köy enstitüsünün idarecileri köylüleri dolaşarak, çocuklarını öğretmen yetiştiren bu okullara göndermeleri için telkinde bulunuyorlardı. Anne ve babama beni bu okula göndermeleri için ricada bulunuyordum. Babam pek ilgilenmiyordu. Kendi sanatını öğrenmemi istiyordu. Bu hususta annemi ikna ettim. Bir sabah babamdan habersiz olarak ilçeye giderek okulun istediği evrakları hazırladım. Ozamanlar köyümüz Akçadağ ilçesine bağlı olup, altı saat uzaklıkta idi. Annem beni yaşı benden büyük olan bir arkadaşa emanet ederek köyümüze döndü. Ben ise arkadaşımla beraber okul yolunu tuttuk.
    Okul ile ilçeyi birbirinden ayıran Sultan Suyu çayı, mayıs ayı içerisinde bulunduğumuz için dağlardan eriyen kar sularıyla coşkun ve hızlı akıyordu. Köprü yok. Çaresiz olarak çaya gireceğiz. Gömleklerimizi boynumuza sararak suya girdik. Birbirimizin elini tutarak zor bela karşıya geçtik. Arkadaşım su içerisinde heyecanlandığı için diğer elindeki çarığını suya kaptırdı. O da benim gibi yalınayak kalmıştı. O vaziyette okula vardığımızda bütün öğrenciler bu halimize acımışlardı. Hemen okul başkanına haber verdiler. Okul başkanı bizi idareye götürerek giysi ve ayakkabımızı takdim eyledi. Böylece sırtımız bir elbise ve ayağımız bir ayakkabıya kavuşmuş oldu. Duam kabul olmuş, Allah istediğimizi vermişti. Gözlerim 1944 yılı okula girişimin göz yaşlarını akıtıyordu.

    KÖY ENSTİTÜLERİNİN KURULUŞU
    Köy enstitüleri, köy okullarına öğretmen ve eğitmen yetiştirmek, yöre kalkınmasına etkin bir görev yüklenmek üzere ilk olarak 1940 yılında açılmış olan eğitim kurumlarıdır.
    İlköğretimin yaygınlaşması amacıyla harekete geçilmesi, 1931 ve 1935 CHP kurultaylarında alınan kararlara göre “yetiştirilen eğitmen projesi”ne değin uzanır. Askerliğini onbaşı ya da çavuş olarak yapan yetenekli gençler devlet üretme çiftliklerinde yetiştiriliyor ve atandığı okullarda genel öğrtimin yanı sıra tarımsal alanda da öncülük yapıyorlardı. 1936 yılında başlayan uygulamaların olumlu sonuçlar vermesi üzerine, konuyu kapsamlı bir biçimde ele alan 3238 (1937) ve 3704 (1939) sayılı yasalar çıkarıldı. Saffet Arıkan’ın Milli Eğitim Bakanlığı döneminde atılan bu adımlar, İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı ve Hasan Ali Yücel’in Milli Eğitim Bakanı oluşu ile İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un mimarlığını yaptığı “köy enstitüleri projesi”ne dönüştü.
    Köy enstitülerine 5 yıllık köy okulunu bitirenlerle 3 yıllık köy okullarından çıkıp 2 yıl hazırlık sınıfı okuyan çocuklar alınıyordı. Eğitim süresi 5 yıldı. 1946-1947 ders yılında köy enstitülerinden 5447 köy öğretmeni, 8756 eğitmen, 541 sağlık memuru yetişti. Sayıları önceleri 14 olarak düşünülen ve sonra 20 olarak gerçekleşen enstitülerde, genel bilgi ve kültür derslerinin yanısıra tarımsal ve teknik bilgiler-beceriler kazandırmaya yönelik uygulamalı derslere büyük ağırlık verilirdi.
    Bu uygulama çalışmaları ile enstitülerin altyapı sorunları da büyük ölçüde çözümlenmiş oluyordu. Başlangıçta çeşitli yüksek ve orta düzey meslek okullarından karşılanan öğretmen gereksinimi yeni bir kuruluşu zorunlu kılıyordu. Köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek ve projenin yürütülmesine ilişkin araştırmalar yapmak üzere, 1942-1943 öğretim yılında, Hasanoğlan Yüksek Köy Estitüsü açıldı.
    Siyasal yaşamda çok partili döneme girildiği 1946 yılında, bu eğitim kuruluşlarına yöneltilen eleştiriler Kenan Ömer-Hasan Ali Yücel davası ile noktalandı. Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilen Reşat Şemsettin Sirer zamanında, önce Hasanoğlan’daki yüksek bölüm kapatıldı ve enstitülerin kuruluş amaçlrından önemli sapmalar oldu. Enstitüler, teker teker klasik öğretmen okullarına dönüştürüldü. 1950’den sonra işlevlerini tümüle yitirdi[1].
    Okulumuz Karapınar köyüne bitişik düz bir arazi üzerinde kurulmuştu. Okula ekseriyet Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Mardin, Urfa, Adıyaman.illerinden öğrenciler gelirdi. Öğrenci sayısı heryıl ikibinden aşağı düşmezdi. Öğrenciler giriş senesine göre devre ismini alırdı. Birinci, ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci devreler. Biz beşinci devre idik. Okul yatılı ve parasızdı. Kız erkek beraber okumakytaydık. Öğrenciler kendi aralarında gruplara bölünürdü ve her grup en az elli kişiden aşağı değildi. Her grubun bir öğretmeni vardı. Bütün ihtiyaçlarımız grup öğretmenleri tarafından giderilir, şikayetlerimiz önce grup öğretmenine yapılırdı. Okul öğrencileri her ay kendi aralarında bir okul başkanı seçerlerdi. Her hafta bir grup temizlik işlerine ayrılır ve okul başkanı da bunu denetlerdi. Yiyecek ambarının anahtarı başkanda bulunurdu. Onun gözetiminde mutfağa yiyecek gönderilirdi.
    Sabah altıda kalkılarak halk oyunları ve spor yapıldıktan sonra kahvaltı yapılırdı. Kahvaltıdan sonra toplantı zili çalardı. Öğrenciler iki gruba ayrılır, bir grup işe, diğeri derslerine girerdi. İş olarak , demircilik, marangozluk, inşaatçılık, tarımcılık ve çobancılık vardı. Branşlarına göre ayrılmış öğrenciler, öğretmenleri başlarında olmak şartıyla iş yerlerine giderlerdi. Öğleden sonra iştekiler derse, derstekiler işe giderlerdi. Ayrıca kız öğrenciler için dikiş-nakış kursları açılırdı.
    Tarım olarak toprağı yarım metre yararak aktarma yapardık. Buna krizma derdik. Sonra buralara kayısı fidanı dikerdik. Buğday, arpa, mercimek, nohut ekip-biçerdik. Sebzemizi kendimiz yetiştirirdik. Okulun bir sürü koyunu vardı. Süt ve yoğurdumuzu bu koyunlardan sağlardık. Her öğrenci kendi branşında tam bir usta oarak yetişirdi. Öğretmenlikle ilgili meslek derslerinde ise, yılda bir kere imtihan olarak sınıf geçerdik. Sınıfta kalma vardı.
    O tarihlerde yaşayan dünya insanlarının en büyük hastalığı ve zulmü inkarcılığı moda haline getirmesiydi. İnkarcılığı belli olan kişiler en yüksek makamlara getiriliyordu. Dininde ciddi ve samimi olanlara makam ve mevki verilmediği gibi daima göz altında tutuluyorlardı. Sosyalist olmak ilericiliğin simgesi haline gelmişti. Bunlarla yetinmeyerek alemlere rahmet olarak gönderilen son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’e dil uzatılıyordu.
    Hiç bir okulda din dersi verilmiyordu. Hiçbir müessesede namaz kılma yeri ayrılmamış, okullarda namaz kılmak ve oruç tutmak yasaklanmıştı. Anadolu halkı hurafelerin içine gömülmüş ve kur’andaki islamı tamamiyle unutmuş, batıl inançları kendine din edinmişti. Babalar ve analar bu duruma getirilmişti. Artık onlardan korkulmazdı. Ya onlardan meydana gelen çocuklar uyanırsa felaketimiz nice olur diyerek, nüfusun yüzde seksenini teşkil eden köy çocuklarını vakit geçirmeden kendimiz gibi yetiştirmeliyiz dediler.
    İşte köy enstitüleri bu zeminler üzerine oturtuldu. Çünkü halk fırkası sol görüşe yöneldi. Onun için köy enstitülerinin zihniyeti, sol fikirler üzerine inşa edilmiştir. Okullara sol görüşlü öğretmenler gönderildi. Okul müdürleri katıksız solcu idi. Okulda namaz kılmak ve oruç tutmak yasaklanmıştı. Öğretmenler sınıflarda yer yer Allah’ı inkar ederlerdi. Din, insanları ahiret korkusu ile uyuşturan bir afyondu. Kainat tesadüfi olarak oluşmuştu. Tabiat ananın eseriydi.
    Namus diye bir mefhuma inanılmıyordu. Erkek kız ilişkilerine göz yumuluyordu. Birbirlerini sevenler okul idaresine başvurarak nişanlanabiliyordu. Şehveti kamçılayıcı yazılar okul dergisinde yayınlanıyordu. Bize yapılan telkinlere göre marksizm bir dünya cenneti idi. Oraklar elimizde, çekiçler belimizde rus şarkılarıyla işe gidip gelirdik. Okul kütüphaneleri rus klasikleri ile doldurulmuştu. İlkokulu bitirmiş bu masum köy çocukları, milli ve dini duygulardan böylelikle soyutlanarak anarşi bir ruha sürükleniyordu. Çünkü bize, köye gidersek muhtarı, nahiyede müdürü, ilçede kaymakamı, ilde valiyi dinlemememiz, köylüyü harekete geçirerek marksist halk ihtilali yapacağımız, bunun için önce gerici inançlarla mücadele edip onları baskı altına alacağımız ve her yerde haya ve namus duygusunu yok edeceğimiz üzerine telkinler yapılıyordu.
    Başımızdaki müdür ve eşi tam bir solcu idi. Bu sosyalist hanım, grup öğretmeni olarak defalarca sınıfta Allah’ın varlığını inkar ederdi. Bu okullara girip de solcu olmayan bir tek kişiye rastlanamaz. Arasıra tesadüfen okulumuza milliyetçi öğretmenler gelirdi. Bunların durumu belli olunca derhal okuldan uzaklaştırılırdı. Bunu önlemek için Ankara Hasanoğlan köy enstitüsünü açarak burada solcu öğretmen yetiştirip , köy enstitülerini tam sosyalist kadroya kavuşturmak istediler. Buna da muvaffak oldular.
    İşte bu çocuklar müslüman köylü ana-babaların çocukları idi. Maneviyatsız bir ortamda manevi duygulardan mahrum olarak ilkokulu bitirmişlerdi. Masum ve günahsız idiler. İnançtan yoksun kalmış beyinler, beyinsizlerin dinine teslim edilmişlerdi. Bu beyinsizler Allah’ın peygamberine ve kitabına cephe almışlardı. Haktan ayrılarak Lenin’in batıl inançlarına iman etmişler, ne yazık ki, bu okullarda bu çocuklara, beş sene, kominizm zehirini yudum yudum içirmişlerdi.
    Ben ise, Rabbime beni öğretmen yapması için dua etmiştim. Allah duamı kabul etmişti. Taklidi olan imanım bunların telkinleri karşısında sarsılmıştı. Aklımı çalıştırmadığım için yıkılıp gitmişti. Bu telkinler altında korkunç bir materyalist olmuştum. Tatillere gidip geldikçe anne ve babamı gericilik ve yobazlıkla suçluyordum. İnkarcılık bizler için birdin, bir inanç halini almıştı. Ben okulu altı yılda bitirdim. Bir defaya mahsus olarak dört kişi müdürün dersine girmemiştik. O sene dördümüzü sınıfta bıraktı. Belki bu benim için bir ikazdı ama yine inkarcılığın tesirinden kurtulamadım.

    ÖĞRETMENLİĞE ATANMAM
    1949 haziran ayında okuldan mezun oldum. Eylül ayında tayin emrim gelmiş oldu. Kahramanmaraş iline bağlı Elbistan Orta Ören Köyü’ne tayin edilmiştim. Ekim ayı içerisinde köye giderek vazifeye başladım. Kerpiçten yapılmıştek sınıftan ibaret bir okulu vardı. Öğretmen evi yoktu. Köy altmış haneden ibaret olup, Hüseyin Ağa denilen bir kişiye aitti. Yirmiden fazla erkek çocukları vardı. Köy bunların evlenip çoğalmasıyla meydana gelmişti, o tarihlerde yaşı yetmiş-sekseni bulmuştu.
    Evi misafirsiz kalmaz, yedirip içirmeyi çok severdi. İlme ve irfana çok açık olan bir ağaydı. O güne göre tam bir marifçi. Ayrıca müslümanlığı yaşayan muhterem bir kişiliği vardı. Okulun evi olmadığı için beni kendi evine aldı. Ben de onların ailesinden bir fert olmuştum. Beni evlatları gibi severdi. Böylelikle manevi bir anne ve babaya kavuşmuş oldum. Oğlu Mehmet Efendi muhtardı. Bir yılım böyle geçti. Birinci ve ikinci sınıfları tek sınıfta okutuyordum. İkinci sene muhtar beni misafir etti. Beni kardeşlerinden bir kardeş gibi kabul ediyordu. Muhtarın evine de gelen giden çok olduğu için okuma fırsatı bulamıyordum. Muhtara rica edip, okula bitişik bir oda yapmasını söyledim. Muhtar bu ricamı kabul ederek isteğimi yerine getirdi. Yıl ortasında, yapılan küçük tek odadan ibaret evime taşınmış oldum.

    KÖYDE BAŞIMA GELEN BİR OLAY
    Arasıra evlere davete gidiyordum. Bir gün Mustafa isminde bir öğrencinin ailesi beni davet etti. Anişe isminde bir kızları yemeklerimizi sofraya getirmişti. Çay sohbetinde köy ile ilgili sorunları görüştük. Köyün arazisi geniş olduğu halde tarıma pek elverişli değildi. Çünkü ovaya su getirilmemişti. Karşı tepelerde üzüm yetiştirildiği halde meyve bahçeleri çok azdı. Gelir düzeyi düşük olduğu için köyün gençleri evlenmek ve başlık parasını ödemek için nişanı iki üç sene uzatırlardı. Kızın annesi benim niçin evlenmediğimi sordu. Durumumun müsait olmadığını söyledim. Benim evlenme fikrim olmadığı için ergenlik çağına gelmiş köy kızlarıyla ilgilenmiyordum. Hanelerini bana açmış olan bir köyün genç kızlarına kötü gözle bakamazdım. Solcu olmama rağmen fıtratımı koruyabiliyordum.
    Bize yemekte hizmet eden evin güzel ve terbiyeli kız iç aleminde bana aşık olmuş. Bu tutkusunu bir iki ay anne ve babasından gizli tutuyor. Neticede annesine derdini söylemek zorunda kalıyor. Annesi de sabır etmesini söyleyerek teselli ediyor. Aşk hiç sabır dinler mi? İkinci sınıfa devam eden kardeşi Mustafa ile bir mektup göndererek aşkını ilan ediyordu. Benim için tehlike çanlarının çalmaya başladığını anlamıştım. Mektuba cevap vermedim. Sabır göstermekten başka bir çarem de yoktu. Mektuplar üst üste gelmeye başladı. Cevap vermedikçe üzerime geliyordu.kendisini anne babasından istememi arzu ediyordu. Köyün en güzel kızlarından biriydi. Ne olursa olsun benim evlemek fikrim yoktu.
    Birgün annesi ile beraber okula geldiler. Kızıyla evlenmemi teklif etti. Bunu yapmazsam kızının bu aşktan keder olup gideceğini söyledi. Ben ise, böyle bir işe teşebbüs imkanımın olmadığını söyledim. Bu tavrımdan dolayı kızcağız aşkını şiirle ilan etmeye başladı. Ben ne yapacağımı şaşırdım. Durumu muhtara söyleyerek bir tedbir almasını söyledim. Muhtar, merak etmememi, böyle şeylerin olabileceğini, köyün bu konuda anlayışlı olduğunu söyledi. Ağanın sağ olduğu müddetçe bana kimsenin zarar veremeyeceğini, benim doğru ve namuslu bir insan olduğumu herkesin şahid olduğunu söyledi. Anişe’yi anne ve babasından isteyip her ikimizi nişanlamakla bu olayı kapatırız diyerek söz verdi.
    Birkaç gün sonra muhtar evlerine giderek kızcağızı istedi. Kızın babası kardeşinin bu işe razı olması şartıyla kabul edebileceğini söylerken, amca ise bu işi duyar duymaz değil razı olmak küplere binmişti. Kızın ailesini tehtid ediyor, siz benim gelinliğimi nasıl olur da yabancı bir kişiye verirsiniz diyordu. İki kardeşin oğlu ve kızı aynı sene dünyaya gelmişlerdi. Bu iki minik çocuk beşik geleneği olarak nişanlanmış, büyüdüklerinde evlenmeleri için heriki taraf söz vermişti.
    Muhtarın isteğinden sonra kızın amcası harekete geçti. Birkaç gün içinde kız ile oğlanı nişanlanmış, kızcağız takıları kabul etmeyerek önlerine fırlatmıştı. O yörenin hiç bir yere uymayan bir geleneği vardı. Nişan merasimi yapıldıktan sonra herikisinin nikahı hoca tarafından kıyılarak oğlanın kız evine serbest olarak gidip gelmesi sağlanmış olurdu. Çok ailede kız gelin olmadan evlilik meydana geliyormuş. Anişe’nin de nikahı kıyıldığı için nişanlısı serbest olarak gidip gelebiliyordu. Yine şiirler ve mektuplar devam ediyordu. Bana güvenmemi söylüyordu. İkisini biraraya getirmeyi başaramadılar. Anişeyi birleştirmek için başka bir köyde akrabalarına götürdüler. Orada da bir bu işe bir çare bulamadılar. O köyden merak etmememi, kendisine elini vuracağı zaman bir yumruk vurarak köşeye sıkıştırdığını bildiren haberler gönderiyordu. Anişe’yi tekrar köye getirmek mecburiyetinde kaldılar.
    Okulun kapanmasına üç ay kalmıştı. Artık beni yer yer tehtid ediyorlardı. Babama bir telgraf çekerek bana bir kız bulup nişanlamasını yazdım. Hayatımın tehlikede olduğunu söyledim. Babam da isteğimi kabul ederek, yakın bir dostunun kızı ile beni sözledi. Evleneceğim kızın fotoğraflarını alarak beni ziyarete geldi.
    Babamın beni nişanladığı bütün köye yayılıyordu. Köylüler Anişe’nin durumunu bildikleri için onun adına üzülüyorlardı. Artık emin olarak görevime devam edebilirdim. Kız evi babamı davet ettiği için husumetin kalktığına inanmış oldum.
    Okulun kapanmasına bir ay kalmıştı. Bir Pazar günü köyün alt taraflarında kalan bahçelere inmiştim. Köyün içinden geçip okula giderken, evlerine yakın bir yerde önümü kesip kendini kaçırmamı söyledi. Sevginin gözü kördür diye bir atasözü meşhurdur. Bu sözü büyük kardeşinin yanında söylüyordu. Ben bir olayın çıkacağını anlayarak muhtarın evine yöneldim. Kızkardeşinden bu sözleri duyan abisi, arkamdan tabanca ile bana ulaşıp durmadan bana ateş ediyordu. Tabanca bir türlü ateş almıyor veya tutukluk yapıyordu. Böylelikle muhtarın evine ulaşmış oldum. Köy halkı bu olaya şahid olmuşlardı. muhtarla birlikte ilçeye giderek, İlköğretim Müdürü’ne durumu beraberce izah edip savcılığı haberdar ettik.
    Durumu yerinde incelemek için müfettişler gönderildi. Haklı olduğum rapor edilerek ilgililere bildirildi. Okulun kapanmasına bir hafta kala, beni bir gün kız arkadaşının evine çağırdı. Ev halkının diğerleri arazilerine gitmişlerdi. Elinde bir mendil, yüzünden boncuk boncuk göz yaşları boşalıyordu. Titrek bir sesle nişanlımın fotoğrafını görmek istedi. Elbette diyerek gösterdim.
    Sevginin ne demek olduğunu bilmeyen ve engel olanların hepsini suçlayarak artık bu sevginin ahirete kaldığını ifade etti ve beni son olarak uğurladı. Ben de helalleşerek o köyden ayrıldım. Üçüncü yıla girmeden bakanlık tarafından Malatya il emrine atanmıştım.

    HAK İLE BATILI AYIRMAK İÇİN YİRMİ YIL GEÇTİ
    1951-1952 öğretim yılı içerisinde Doğanşehir İlçesi, Sürgü Nahiyesi, Kurucaova Köyü’nde öğretmenim. Beş sınıfı birlikte okutuyorum. İslam ile hiçbir ilgim yoktur. Çünkü Malatya Akçadağ köy enstitüsünde sol fikirler ile yetiştirildim. O zamanlar bütün dünya materyalizme yönelmiş, her millet inkarcılığı kendisi için bir din, bir yaşam biçimi olarak kabul etmişti. Ben, bu maddeleşmiş cesetten biran evvel kurtulmak istiyordum. Ne çare ki, bir türlü kurtuluş yolu bulamıyordum.
    Düşünmeye başladım. Bir yaz gecesi okul bahçesinde gökyüzünü seyre dalmıştım. Ay bütün haşmetiyle yüzünü dünyaya çevirmiş, öncelikle benim gibi insanlara te*bessüm ederek beni oku diyordu. Birdenbire, “Allah!” diye bağırmaya başladım. Hanım pencereye koşarak, “ne oluyor?” dedi. “Müjde müjde! Ben Müslüman oldum” dedim. “Bak! Ay, boşlukta, kendi yörüngesinde, dünyamızın etrafında dolaşıp dururken, yolundan sap*mıyor ve Rabbine teslim olmuşken, benim gibi akıllı olduklarını sanan milyonlarca in*san Rabbinin yolundan saparak, maddeciliğin kölesi olmuştur. Sen şahit ol. Şu andan itibaren kula kulluk zincirini kırarak, Rabbime kul köle olarak gerçek hüviyetime ka*vuşmuş bulunuyorum.”
    Hemen namaz kılmak aklıma geldi. Abdest alarak Rabbimin huzuruna durdum. Bundan sonra Allah'tan başka hiçbir kimsenin huzurunda kıyama durmayacağıma and içtim. Kıyamdayım, hiçbir dua bilmiyorum. Babamdan Allahu Ekber kelimesini duy*muştum. Bu kelime ile namaz hareketlerini tamamladım. Ey Allah'ım! Beni affet diye ağlıyordum. O gün sevincimden uyuyamadım.
    Sabahın erken saatlerinde Malatya il merkezine hareket ettim. İslâm ile ilgili bir kitap bulup, İslâm'ı öğrenecektim. Ne kadar kitapevi varsa, hepsini dolaştım. Ne yazık ki, İslâm'la ilgili bir kitap bulamadım. Elim boş olarak köye döndüm. İbadetime devam
    ediyorum. Üç ay sonra tekrar gittim. Bir kitap evinde Yunus Emre'nin şiirler antolojisi elime geçti. Bütün şiirleri bir araya getirilmişti. Onu alarak sevinçle köye döndüm. İçe*risinde Allah, peygamber geçen şiirleri okuyarak teselli bulmaya çalışıyordum.
    Her ay maaşımı almak için Doğanşehir ilçesine gidiyordum. İlçe ile köy arasında Sürgü nahiyesi var. Sürgüye kadar yaya iki saat yolum var. Yol dağların arasından geçerdi. Bu gördüğüm ve göremediğim varlıklar Rabbime işaret eden ayetlerdi. Yol boyunca her on adımda beni selamete hidayet eden Allah'ıma hamd ediyordum. İlçeye her gidiş ve gelişimde nahiyeye uğramak mecburiyeti vardı. Çünkü yolum içinden geçiyordu. Zamanla nahiyede bulunan müslümanlarla tanışmak nasip oldu.
    Bir gece beni nahiyede misafir ettiler. “Bir evde dini sohbet var, bu gece seni o eve götüreceğiz”, dediler. Beni evinde misafir eden Bağdat Ahmet ile beraber sohbet yapılacak eve gittik. Evin salonunda tam kırk kişi vardı. Yatsı namazından sonra halka şeklini aldılar. Onbaşıları ortada komut vererek zikre başladılar. “Allah!” diyerek bir öne bir arkaya sallanıyor, başları hızla inip kalkıyordu. Bir müridin elinde zilli bir def vardı. Devamlı ilahi söyleyerek müridleri coşturuyordu. Hep birden kol kola ayakta bir öne bir arkaya gidip geliyorlardı. Bazıları halkadan ayrılarak gözleri kapalı hızla dönüyor, “Yetiş Ya Şeyh kurban!” diyerek şeyhinden yardım istiyordu. Ben divanda oturmuş bun*ları seyrediyordum. Bir mürid kolumdan hızla tutarak, beni halkanın içine çekti. Ben de Allah diyerek hızla dönmeye başladım.
    Zikirden sonra çay sohbeti başladı. Şeyhlerinden gördüklerini anlatmaya başladılar. Şeyh Ali Efendi her gün, Kore'de savaşan Türk askerlerine yardım için Kore'ye gidip geliyormuş. Defalarca kanlı elbiseleriyle gördüklerini söylediler. Şeyhe gittikle*rinde kapı anahtarının «la ilahe illallah» zikrini yaptığını işitmişler. Tarikat çok ince bir yoldur. Bu yola girmeden şeriat, tarikat, marifet ve hakikate ulaşmak mümkün değildir. O gün onbaşımız Şeyh adına bizi tarikata kabul etti. Yapacağım tesbihleri yazarak bana verdiler. Her hafta Pazar günleri Sürgü nahiyesine gelerek zikir meclisine katılı*yordum.
    Üç ay sonra beni Akçadağ ilçesine bağlı Örüşkü köyünde oturmakta olan Şeyh Ali Efendiye götürdüler. Şeyhimizin iki katlı evi ve üç karısı vardı. Büyük araziye sahip evi, jeneratörle aydınlatılıyordu. Malatya çevresinde çok müridi vardı. Adıyaman, Gaziantep, Adana, Mersin, Antalya, Konya, Kayseri taraflarından mürid akını vardı. Her mürid elindekini ve avucundakini Şeyhine getirirdi.
    Benim Şeyhimin Şeyhi Şeyh Osman, emekli olduktan sonra Malatya il merkezi*ne yerleşiyor. Arap asıllı olduğu için güzel Kur'an okuyormuş. Kendisini Kadiri Tarikatı Şeyhi olarak tanıtıyor. Kısa bir zamanda ünü her tarafta duyuluyor. Çünkü yapılan propagandalara göre, dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar ona selam veriyor ve O da, onlarla konuşabiliyormuş. Doğudaki ve batıdaki bir müridin çağrısı üzerine yetişip, o müridini teh*likelerden koruyabiliyormuş. Yer küre avucunun içinde bir ceviz misali her şeyi gördüğü gibi, bir anda istediği yerde görülebiliyormuş. Cuma namazlarını Mekke-i Mükerreme'de kılar, her çeşit hasta, evinde bir gece kalsa bile şifaya kavuşurmuş. Okuduğu her şeker derde derman olur, Levh-i mahfuzu okuyarak müridlerinin kaderine hükmedebiliyormuş. Kalplerden geçenleri sen söylemeden okuyabiliyormuş.
    Üç sene sonra, yani 1954-1955 öğrenim yılında kendi köyüm olan Doğanşehir Polat köyüne tayin edildim. Kendi evimi tekke yaptım. Bizim köyümüz bin haneye yakındı. Şirin bir kasaba, belediye başkanı ve karakolu mevcut. İki ilkokulu, iki camisi, orta okul ve lisesi var. Her hafta bizim evde toplanarak zikre devam ediyoruz. Erkek*ler ön safta, kadınlar arkada halka şeklinde oturuyoruz. Şeyh Ali Efendi, beni Doğanşe*hir çevresine Çavuş olarak tayin etti. Artık zikirleri ben yaptırıyorum. Şeyh n***** her*kese tesbih verebiliyorum. Gerçek İslâm'ı bulmuş gibi inanıyorum. Sözde değil, hareketlerimle yaşamaya çalışıyorum. Onun için müridler beni çok seviyorlar.
    Bütün öğretmenler aleyhimde çalışıyorlar. Çünkü hepsi sol fikirli, kendilerinden ayrıldığım için, hazmedemiyorlar. Durmadan ilgili makamlara şikayet ediyorlar. İlçe kaymakamı çağırarak nasihat ediyor. Ara sıra savcılığa ve karakola ifade veriyorum. İlden müfettişler gönderilerek ifadelerim alınıyor. Beni bu işten vazgeçirmeye çalışı*yorlar. Bir taraftan kayınpeder, annem ve babam, beni görevden alırlar diye korku içeri*sinde, durmadan bana baskı uyguluyorlar. Onlara diyorum ki, "Benimle boşuna uğraşı*yorsunuz. Ben Rabbime teslim olmuş bir askerim. O'nun emrettiklerini yapmak, yasaklarından kaçınmak gerekir. Bir müslüman inandıktan sonra tekrar küfre döner mi? Atıl*malar, işkenceler, hapisler onun için bir mükafattır. Okumadınız mı Peygamberler bu yolda ne çileler çekti? Şahsım için ne olursa olsun bu davadan vazgeçemem. Bu çilelere sabredebilirsen, sonunda rıza-i ilâhi ve cennet var." Ben, inkarcılığın dünyada dahi bir cehennem azabı verdiğini ruhumda yaşamıştım. İlgili makamlara defalarca söyledim. Beni her an bu görevden alabilirsiniz. Ümitleri kesilmişti. Ne yapsalar dönmeyeceğimi anlamışlardı.
    Belediye Başkanı Mehmet Efendi ateist bir kişiydi. Benimle tartışmayı çok severdi. Bir gün makamında kendisini ziyaret ettim. Ayağa kalkarak yer gösterdi. “Geldiğine sevindim”, dedi. “Kahvemizi içtikten sonra bugün sana son sözümü söyleyeceğim. Senin dediğin gibi bu dünya hayatından başka bir ahiret hayatı olsaydı Lenin, Mao, İnönü, Nasır gibi, toplumlarında devrimler yapmış ve halkları tarafından sevilen akıllı insanla*rın inandıklarını ilan etmeleri gerekirdi. Sen, bunlardan daha mı akıllısın”, dedi. Bu sö*zünden dolayı çok üzüldüm. “Bak arkadaş, ben de sana karşı son sözlerimi söyleyerek münazara kapısını kapatalım. Sen de biliyorsun ki, insan ömrü çok kısa. Ölümün hangi gün, hangi saat kapıyı çalacağı belli değil”, dedim.
    Sabahleyin acı bir haber kasabayı sardı. Başkan sabahleyin evinden dairesine giderken, köy meydanında bayılıp yere yığılıyor. Meydanda toplananlar, Başkanın etrafında toplanıyorlar. Dili tutulmuş, cevap alamıyorlar. Bir taksi ile acele ilçeye ulaştırı*yorlar. Doktor Malatya Devlet Hastanesine ulaştırmalarını söylüyor. Kavuşmadan yarı yolda ruhunu teslim ediyor. Bakalım bu dünyada aklını çalıştırıp, iman etmeyenlerin tartışmalarını gözleriyle gördükten sonra, aklın insanoğluna Allah tarafından verilen büyük bir nimet olduğunun farkına varmış olacaklardır.
    Okulumda Hasan Mumcu diye bir öğretmen var. Biraz felsefe okumuş, ara sıra münazara ederdik. Ben, onu Allah'a inandırmaya çalışırken, o gün inanır, ertesi gün inkar ederdi. Bu durum altı ay devam etti. Hasan Öğretmeni Şeyhe götürmeye karar verdik. Hasan Bey teklifimizi kabul etti. Yanımıza Şeyh Osman'ın müridlerinden bir kişi daha alarak yaya olarak Şeyhe gittik. Şeyhin köyü, bizim köye yedi saat uzaklıkta idi. Hasan Beyin durumunu Şeyhime izah ettim. Bütün köydeki müritlerini toplayarak evinin büyük bir salonunda zikir yaptırdı. “Ya Allah, Ya Şeyh” diye bağıran biri vardı. Zikirden sonra Şeyh Ali sohbete başladı. Şeyhi Osman’dan duyduklarını ve gördüklerini anlatıyordu:
    (Ben şahsen Şeyh Osman'ın sağlığına kavuşamadım. Tarikata girmeden çok önce ölmüştü. Şeyhim Ali Efendinin otomobili ve özel şoförü vardı. Hanımlarına emir verir: “Taksinin bagajına peynir, çökelek, tereyağı, bulgur doldurun. Şeyhim Osman'ı ziyarete gideceğim”, der giderdi.)
    “Malatya İl merlezinde oturan Şeyhim Osman’a giderek kapısının zilini çaldım. Kapısı açılınca Şeyh bahçesinde beni gördü. “Oğlum Ali, hediyeleri üst katta anana ver, bir sandalye alarak yanıma gel”, dedi. “Ben de şoföre Yeni Caminin arka tarafına taksiyi park eyle ve çarşı*da gez dolaş, ikindi ezanı okunduğu zaman gel”, dedim. Ben bir sandalye alarak havuzun başına geldim. Şeyhim oyuncak bir kayığı su üzerinde uzun bir çubukla yüzdürüyor, ben de seyrediyorum. Bir den bire kayık yan yattı. Kayığı çubukla kaldırdıktan sonra, bana dönerek şöyle dedi: ‘Oğlum Ali şu anda bir olay oldu. Sen bilir misin?’, dedi. ‘Şeyhim bilir’ dedim. ‘Oğlum, Basra Körfezi'nde içinde müritlerim bulunan bir vapur alabora oldu. Tam batmak üzere iken, bir müridim ‘Yetiş ya Şeyh Osman!’ diye bağırdı. Buradaki bu oyuncak kayığı doğrultmakla oradaki vapuru doğrulttum. İşte oğlum Ali, bir şeyhin müridi, doğuda ve batıda bir tehlikeye maruz kalsa ona ulaşamayan şeyh, köpeklerin şeyhi olsun. Kim ki, müridine ulaşamıyorsa, o kişi köpeklerin şeyhidir’ dedi.” Yü*zünü Hasan'a dönerek, “İşte ben böyle cihan kutbunun müridiyim”, dedi. “O gün havuz başında şeyhimden aldığım feyzi tarif edemem. İkindi vakti yaklaşmıştı. ‘Şoför beni bekliyor. Müsaade ederseniz döneyim’, dedim. ‘Gidebilirsiniz’, dedi. Yeni caminin yanına geldi*ğimde ikindi ezanı okundu. Cemaatle beraber namaza durdum. Şeyhime uyarak namazı bitirdim. Namaz içerisinde şeyhimi gözümün önüne getirerek rabıta yapıyordum. So*nunda ellerimi açarak cemaatle birlikte dua ediyorum. Dua içerisinde kendi kendime dedim ki, ‘senin bu şeyhin, Şeyh Osman var ya, Allah'tan daha büyüktür dedim.” Hasan'a dönerek, “şeyhine böyle inanmayan mürit tarikatta yol alamaz”, dedi.
    Harem tarafından büyük tepsi içerisinde etli pilav geldi. Hepimiz davet edildik. Müritler tepsinin etrafını sardılar. Hasan yerinden kalkmadan; “şeyhim kusura bakma ben senin yemeğini yemeyeceğim”, dedi. “Niçin oğlum”, dedi. “Çünkü ben Allah'ın var ol*duğuna inanmıyorum. Ama sen, kendi şeyhini Allah'tan büyük yaptın. Senin yemeğin yenmez”, dedi. Ben de, “Ulan Hasan, ben seni irşad olman için getirdim. Şimdi ise, sen beni yeniden irşad ettin. Evet, bu putperest adamın yemeği yenmez”, dedim. Beş sene batıl bir yola hizmet ettiğimin farkına vararak bu batıl inançtan tövbe ettim. Böylelikle şeyhten ayrılmış oldum. Hasan bu cehaleti gördükten sonra Allah'a inanmış oldu.
    Doğanşehir ilçesinde teşbih verdiğim bütün müritleri gezerek tevbe etmelerini bildirdim, uyanan uyandı, uyanmayan bu batıl yolda devam etti. Ben yine çölde kervanı kaybetmiş bir yolcu gibi yalnız kalmıştım. 1956'ya gireceğimiz sene bizim köye Süleymancı olduklarını söyleyen bir takım kimseler geldiler. Camide halka vaiz vererek, ilkokulu bitirmiş çocuklara Kur'an öğreteceklerini uzun uzadıya anlattılar. Köylünün ver*dikleri boş bir evde hizmete başladılar. Diğerleri çevre köylere dağılarak Kur'an Kursu adı altında çalışmaya başladılar. Süleymancı grup, Nakşi tarikatına mensuptu. Yine eli*me İslâm'la ilgili bir kitap geçmediği için bunlarla ilgi kurmaya başladım. Benim Kadiri tarikatından ayrıldığımı öğrenmişlerdi. Beni kendi tarikatlarına teşvik ettiler. Neticede onlara dahil oldum. Burada zikirler sessiz ve kalpten yapılıyordu. Bizim tarikat ile pek farkı yoktu. Bunlar da aynı şeylere inanıyorlardı. Her toplantıda Hatmi Hace yapılırdı.

    Küçük Hatme
    Değirmi bir halka teşkil edilecek şekilde oturulur. 100 adet taş hatmeye iştirak edecek şahıs adedine taksim edilir. Hatmeyi idare edenin işareti üzere gözler yumulur ve 25'er defa estağfurullah denir. Rabıta-ı şerif nidası üzere beş dakika rabıta yapılır. Fatiha-ı şerif nidası üzerine nidayı yapan şahıs dahil sağ taraftaki yedi kişi euzü besmele ile birer fatiha-ı şerif okur. Ya baki entel baki üzerine herkes şahsına düşen taş adedince “Ya baki entel baki” der ve beş defa tekrar edilir. Fatiha-ı şerife salavatı şerife, hatmeyi idare eden silsile-i şerife okur. Bu bitince asrı şerif okunur. Gözler açılır.
    Büyük Hatme
    Hatmeye iştirak edenler 15 defadan fazla, İnşirah suresini okur. Nida üzerine gö*zünü kapayıp, 25 defa estağfurullah der. Elem neşrahleke duasını bilen sağ avucu sol göğsü üzerinde açık tutularak taş verilmesini bekleyenlere 79 taş dağıtılır. Rabıta-ı şeri*fi salavatı şerife, sonra taşlar adetince İnşirah suresi okunur. Daha önce taş almamış olanlara 21 taş daha dağıtılır. Böylece dağıtılan taş adedi 100 adete tamamlamış olur. İhlas-ı şerif nidası üzerine İhlas-ı şerif 10 defa okunur. Böylece 100 İhlas-ı şerif okun*muş olur. İdare eden bir fazla okuyarak 101'e tamamlanır. Fatihayı şerif, salavatı şerifle hatme tamamlanır.

    SÜLEYMANCILARIN NAKŞİ İTİKATLARI

    Seyr-i sülük[2]
    Rabıta ve Silsile-i Saadet

    S.125. Vaktaki Tarikat ehli kendi tertiplerine dair okunuşu basit ifadesi düzgün, rabıta ehlinin[3] bütün hallerini içinde toplamış, bir risaleye muhtaç olduklarından, bu fakir ve acizi rabıta ehli olduğuna inanarak, hertürlü hüsnü zanda bulunup Rabbimiz Teala’nın feyiz ve ihsanına muhtaç olduğum halde acizlerden hallerine uygun bir risale istediler. Ben de hallerine muavafık risaleler içinde bir risale arayıp, mizanüssülük[4] isimli risaleyi azıcık açıklayarak rabıta ehlinin hal ve arzularına uygun kılıp ve her tarikatın özünü şamil[5] ve ehl-i tarikat ile ehl-i iman aralarını bulup tarikatın, şeriatın bir hülasası olduğunu ve şeriatın da tarikatın temeli bulunduğunu açıkladım ki mağfiretime ve cennete girmeme sebep olsun.
    Mehmet Arif


    S.134. İkinci Edep Rabıta Edebidir
    Rabıta Edebi (Rabıtanın tam şekli): iki gözün arasında bulunan bütün düşünce ve hayallerin hazinesi ve toplandığı yer ile mürşidin ruhani yüzlerine bakılacaktır. Çünkü mürşidin manevi yüzü ruhani feyiz kaynağıdır. Sonra mürşid vesilesiyle mürşidin ruhaniyeti, hayal ve düşünce hazinesine sokulacak, o anda kalb derinliğine devamlı birşey iniyor diye düşünülecek, ötesinden yavaş yavaş inilip o kalbde kaybedilmeyecektir. Hatta nefsten gaib (bile) olunacaktır. Çünkü kalb derinliğine nihayet yoktur. Ve Allah’a seyr kalbden hasıl olur.
    Rabıta heran ve heryerde yapılması mümkün bir ibadettir. Zikri kalbiyle beraber yirmidört saatte bir defa yapılmasına vazife denir. Ve şöyle yapılır: Abdestli ve temiz olarak tenha bir yere kıbleye dönük eller diz üstünde oturulur. Euzu besmele ile bir fatiha, üç ihlas-ı şerif okunup silsele-i saadet efendilerimizin (k.s.) ve yaşadığımız asırdaki mürşid-i kamilin ruhlarının makamlarına hediye edilir. Usulu ile yedi istiğfar ve yedi salavat okunur. Gözler kapalı, baş öne ve kalb üzerine eğik olarak durulur. İki kaşımızın arasındaki bütün vesvese ve düşüncelerin çıkış noktası olan nefis, kalbe, kalb de mürşid-i kamilin kalbine bağlanır. Dil damağa yapışık olarak ve kalbine cenab-ı hakkın ihsan-ı olan feyzin mürşidinin manevi kalblerinden kendi kalbine aktığı tahayyül edilerek[6] en az çeyrek saat durulur. Bu hallerde mürşidle diz dize durma en iyi şeklidir.
    Sonra dil damağa tam yapışık olarak yalnız kalb ile (verilen miktar ne ise) tesbihle lafza-i celal[7] kalbde zikredilir. Zikir anında masivadan hiçbirşey düşünülmemelidir. Eğer herhangi bir düçünce gelecek olursa zikri bırakıp 3-4 dakika daha rabıta yapıp sonra zikre devam edilir. Zikir bitince en az elli en çok beşyüz ihlas-ı şerif okunup dua yapılır. (A.D.)

    S.147. Mürşid-i kamilde bir ruhaniyyet vardır ki, bütün hallerde müridden ayrılmaz. Hatta ihvanımızdan bazıları ruhaniyyeti mürşid üzerlerinde hazır ve kendilerine nazır olduğunu bildikleri için uykuda bile ayak uzatmazlar. Eğer mürid bu haleti görmezse görür gibi inansın. Çünkü bu inanç sebebiyle edeplendiği için görmüş olan mürid ile feyzde müsavi olur. Ruhaniyyeti mürşid, müridin ruhu çıkacağı ve şeytanın tasallutu[8] hazır olup şeytanı defeder. Ruhaniyyet-i mürşid kabir suali zamanında da müridin yanında hazır olarak münkürlerin[9] suali anında imdat ve tesliyet[10] edip, şeytan ondan kaçar. Çünkü zikolunduğu gibi ruhaniyyette perde, madde ve zaman yoktur.

    Sonunda Nakşiliğin ruhban sınıfı meziyetleriyle sayılır.
    Nakşibendilerin "Silsile-i Sâdatı"
    1. Ebu Yezid-i (Bayezıd) Bestami
    2. Eb'ul-Hasan el-kharagâni
    3. Ebu Ali Fermadi
    4. Yusuf Hemedani
    5. Abdulhalıg-ı Gonjduwâni
    6. Arifi R'wegeri
    7. Mahmud-i İnjir fagnavi
    8. Aliyyi Ramiteni
    9. Muhammed Baba Semmasi
    10. Emir Kulâl
    11. Muhammed Bahâuddîn Buhâri
    12. Akruddin Attar
    13. Ya'gûb-i Çarkhi
    14. Nasuriddin Ubeydullah-ı Ahyar
    15. Gâdıy Muhammed Zahid Bedakhşi
    16. Derviş Muhammed Semerkandi
    17. Muhammed Khuwajegi-yi Emkeneği
    18. Muhammed Bağıy-Billah
    19. Ahmed Farugıy-i Serhindi
    20. Muhammed Ma'sum Farugıy
    21. Seyfeddin Farugıy
    22. Nur Muhammed Bedevvani
    23. Şemsuddin Habibullah Mirza Mazhar Can-ı Canan
    24. Gulam Ali Abdullah-ı Dehlevi
    25. Halid Bağdadî
    26. Taha-yi Hakkari (Nehrili Seyyid Tâhâ)
    27. Sibgatullah Arvasi (Kuşağı ve halifeleri)
    28. Süleyman Hilmi Tunahan

    İşte ben bir sene boyunca bu ruhban sınıfını kutsadım. Süleyman Hilmi Tunahan'ı hatırlayarak onun kalbinden bizim kalbe nur aktanyorduk. Neticede resme taptığımı anlayarak bu tarikattan da tövbe eyledim.

  2. #2
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754
    Nasıl Nurcu Oldum?
    Sene 1956. Yine elimde İslâm'la ilgili bir kitap yok. Yine açıkta kaldım. Radyo dinlerken Nurcular diye bir grubun olduğunu duydum. Beni merak sardı. İlk işim Ma*latya merkezine gidip, nurcuları bulmaktı. Merkezde günlerce soruşturma yaptım. Dev*let demir yollarında çalışan Tarık isminde bir Nurcuyu buldum. “Ben Nurcu olmak isti*yorum. Ne yapabilirim?”, dedim. Bana Diyarbakır'dan bir adres verdi. “Mehmet Kayalar diye yüzbaşılıktan ayrılmış bir ağabeyimiz var, oraya gideceksin”, dedi. Üstadımız Said Nursi, onu Diyarbakır'a temsilci olarak tayin etmiş. Tarikattan uyandığım kişilerle Di*yarbakır'a gittik. Yatsı ezanı okunmuşken kapı zilini çaldık. Kapı açılarak bizi içeri al*dılar. O günde tesadüfen ders varmış. Biz Malatya'dan geliyoruz. Mevsim sıcak, açık avluda tam 95 kişi var. Namazdan sonra Mehmet Kayalar Arap harfleriyle yazılı lemalardan ders yaptı. Dersten sonra, “ağabey müsaade ederseniz, misafirleri birer birer evlerimize götürelim” dediler. “Hayır olmaz. Hasırlar üzerinde kalabilirler”, dedi. Sabah namazından sonra biz ders yaptık. O da bize ders yaptı. “Said Nursi ahir zamanda gelen son Mehdi'dir. Bundan sonra bir başka Mehdi gelmeyecektir. Risale-i Nur'da son tefsirdir. Risale-i Nur Mehdi'nin elinde elmas bir kılıçtır. Risale-i Nur gönülleri fethedecektir. Bütün dünya müslümanlarım bir hilafet altında toplayacaktır. Şam'a inecek olan Hz. İsa (a.s.) imam olacak. En sonunda üstadımız 2005 yılında ölecek, götürüp Medine-i Münevvere'de Peygamber (a.s.m.) yanima gömeceğiz”, dedi.
    Ben, “üstadın 2005 yılında öleceğini nereden biliyorsun”, dedim. Bir âyet alarak onu cifir-ebced hesabına vurarak ispat etmeye çalıştı. “Öyleyse ağabey, bize müsaade et, biz trenle İsparta'ya gidip, Mehdi'ye biatimizi yapalım”, dedim. Üstadın, «Benim fani şahsımı ziyaret etmektense, eserlerimi okumak ondan bin kere daha kıymetlidir» sözünü hatırlatarak, bana arap harfleriyle yazılı bütün külliyatı verdi. Ne çare ki, ben Kur'an harflerini bilmiyorum. Elime bir elif-ba geçir*dim. Başladım kendi kendime öğrenmeye. Bizim köyde Bayram Hoca diye eski Rüştiye mezunu bir hoca vardı. Risale-i Nurları ona okutuyorduk. Bir de ondan eski yazıyı okumaya başladım. Kopya kağıdı koymak suretiyle yazıları öğrenmeye çalışıyordum. Gecemi gündüzüme katarak 6 ay içinde kendi kendime okuyacak duruma geldim. Yine dersleri Bayram Hoca yapıyordu. Şimdi de evim tekke olmaktan çıkarak Nur dershane*si olmuştu. Artık elimizde İslâm adına yazılmış Mehdi'nin elmas kılıçları vardı. Risale-i Nur okunduğunda hepimizi ağlama tutardı. Çünkü üstadımız Said Nursi'nin başına ge*lenleri duydukça kendimizden geçerdik. Yumruklarımızı masaya vurmakla teselli oluyor*duk.

    Bir Nurcu Asker
    1957'de askere çağrıldım. Ankara Piyade Harp Okulunda 4 ay kurs gördük. 44. Dönem olarak eğitime başladık. Bu döneme katılan öğretmen arkadaşlarla bir araya gelmiştik. Hepimiz Malatya Akçadağ Köy Enstitüsünden mezun olmuştuk. Ekseri arkadaşlarım sol fikirlerini halen devam ettiriyorlardı. Benim Nurcu olduğumu öğrendiklerinde hepsi bana cephe aldılar.
    Beni gerici ve yobazlıkla itham ettiler. Ben de onlara şöyle dedim: “Bir müslüman asla gerici ve yobaz olamaz. Müslüman daima kendini yenileyen ve geriye adim atan değil,
    ileriye adım atandır. Biz Müslüman Türkler ve diğer Müslüman ülkeler çok gerideyiz. Eğer bizler Müslümanlar olarak İslâm'ı yaşamış olsaydık, Amerika ve Avrupa ülkeleri bizden çok gerilerde kalır, ilmi ve fenni bizden öğrenirlerdi. Bakınız pusula, harita, saat, takvim, barut, cebir, geometri, fizik, kimya ilimleri bizim buluşlarımızdır. Mehmet Fa*tih devrinde o kalın sur duvarları toplarla delik deşik eden Müslüman Türkler değil miydi? İslâm coğrafyası olarak aslımızı unuttuk ve İslâm'ı yaşamadığımız için, Allah'ın gazabına uğradık. Kur'an ile cihat etmeyi terk ettik. Onu dirilere değil, ölülere okuduk. Param parça olduk. Kardeşlik ruhunu yitirdik. Birbirimize düşman gibi davrandık. Al*lah da İslâm'ı çekip bizden aldı. Hz. Musa'ya asi olanların, çöllerde 40 yıl başı boş dolaş*tıkları gibi. Her ülke kendi topraklarında köle ve esir durumuna düştü.” İşte o gün onlara böyle konuştum. Baktım pek dinleyen yok. “Sizin dininiz size benim dinim bana”, dedim.
    Okulumuzun bir mescidi vardı. Müslüman arkadaşlarla yatsı namazını mescidde toplu olarak kılardık. Ortasına büyük bir İsparta halı serilmişti. Bir gün namaz kılmak için mescide girdiğimizde halı yerinde yoktu. Kimin götürdüğünü araştırmaya başladık. Neticede anons yaptırmak mecburiyetinde kaldık. Okul komutanının emri ile o gün dans yapılacak salona alındığını öğrendik. Okul komutanı heybetli bir kişi idi. Herkesin gö*zünü korkutmuş. Onun için okul disiplinli bir hayat yaşıyor. Aramızda konuştuk. “Alba*ya kim gidebilir”, dediler. “Ben giderim”, dedim. Yanıma bir arkadaş daha alarak Albayın odasına gidip, askere yakışır bir selam verdik. “Niye geldiniz?”, dedi. “Albayım, mescidin halısı dans yapılacak salona alınmış. Müsaade ederseniz halıyı almaya geldik”, dedim. “Danstan sonra gönderirim”, dedi. “Albayım, namaz kılınan halı ayakkabı ile çiğnenip, üzerine şa*rap, viski dökülürse, bir daha onun üzerinde namaz kılınmaz”, dedim. “Teşekkür ederim, ben bunu bilmiyordum”, dedi ve emriyle halı tekrar yerine gönderildi. (Yıkanıp ve silinip kılınabilir deseydim, belki de vermeyecekti).
    Kıtalara dağıtım günü gelmişti. Kuralar çekilmeye başlandı. Ben içimden İsparta'*ya düşeyim diye dua ediyordum. Torbadan İsparta değil Van çıktı. Yine Üstadımın senelerce kaldığı şehir çıktı diye gözlerim sevinç yaşları döktü. O gece elbiselerimiz verildi. Subay olduğumuza kani olduk. Gece yarısı yedi kişi isimleriyle idareye çağrıldı. Elbiseleri soyularak er olarak kıtalarına gönderildi. Bunlar aşırı solcu militanlardı.
    15 günlük izin müddeti içinde Malatya'ya gelerek çocukları alıp, 1958 Ocak ayı içinde Van'a hareket ettik. Alaya yakın bir yerden bir ev kiralayarak yerleştik. Malatya'*dan ayrılırken Van'daki kardeşlerin adreslerini almıştım. Bir anda alaya bir nurcu subay gelmiş diye herkes birbirine haber vermiş. Nurcular aileleriyle birlikte ziyaretime geliyorlar. Risale-i Nurlar yeni harflerle piyasaya sürülmüştü. Kuralkanlar diye bilinen bir ticarethane, Risale-i Nurları satışa sunmuştu. Birkaç gün sonra sözler kitabını masamın üzerine koydum. Ben onlardan vazifeye daha erken gelirdim. Yanımda çalışan Kemal isimli binbaşı kitabın üzerindeki Bediüzzaman Said Nursi yazısını görünce korkmaya başladı. “Sen yoksa nurcu musun?”, dedi. “Evet”, dedim. “Derhal bu kitabı buradan kaldır.” “Hayır kaldıramam, bu benim dini kitabımdır. Akşam eve götürüp, sabahleyin tekrar getiriyorum”, dedim. İki binbaşı, beni Albaya şikayet ettiler. Albay bizzat gelerek kitabı masanın üzerinde görünce şaşkına döndü. “Bu kitabı bir daha buraya getirme” dedi. “Albayım bu benim dini kitabımdır. Boş kaldığım zaman bunu okumak mecburiyetindeyim”, de*dim. “Hayır, bu kitaplar yasak kitaplardır, askeriye içerisinde okuyamazsın”, dedi. “Bunlar yasak değildir, mahkemelerde beraat etmiştir. Hiçbir art niyetim yok. Propaganda yap*mamak şartıyla kendim okuyorum”, deyince Alay kumandanı bir şey demeden çekip gitti.
    O tarihlerde nurcular için sıkı takibat vardı. Dersleri gizli olarak evlerde yapı*yorlardı. Ben bir ay sonra Müftü Bey’e gittim. Üstadımızın uzun zaman Van'da kaldığı*nı, Erek dağında inzivaya çekildiğini söyledim. Üstadımız bir yandan Vanlı sayılır. Ben “Nurşin Camisi’nde yatsıdan sonra Risale-i Nur okuyabilir miyim?”, dedim. “İçten ve dıştan kapısı olan camiye bitişik eski bir medrese var. İmama söyle dıştaki kapının anahtarını sana versinler. Orayı temizleyerek Risale-i Nur okuyabilirsin”, dedi. Medreseyi kısa za*manda temizleyerek derslere başladık. Bir ay içinde 100 kişi olduk. Dersleri resmi elbi*se ile yapıyorum. Polisler etrafımızda dolaşıp duruyorlardı. Subay olarak resmi elbi*se ile yaptığım için ilişemiyorlar. Şikayetler Albaya kadar gidiyorsa da Albay şikayet*lere aldırış etmiyor. Ayrıca Pazar günleri çayhanelerde Said Nursi ve Risale-i Nurları anlatıyorum.
    Bir gün askeri yatakhanede nöbetçi subay ile asker arasında bir anlaşmazlık çı*kıyor. Askerleri susturamıyor. O akşam bir yarbay beni alarak yatakhaneye götürdü. “Bizim subay hocadır. Size vaaz edecek”, dedi. Ben, “Bismillah her hayrın başıdır. Biz dahi başta O'na başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübarek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudatın lisan-ı haliyle vird-i zebanıdır. ‘Bismillah’ ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsili hikayeciği bak dinle. Şöyle ki“ deyip, birinci sözü ezbere sonuna kadar okudum. Askerde Allah sedaları yükselmeye başladı. Bir daha da yatakhanede uygunsuz bir hareket olmadı.
    Günler böyle devam ederken, teskereye üç ay kala teğmen oldum. Apolete yıl*dız takmış oldum. Benim bu açık çalışmalarım, nurcuların ve halk üzerinde olan korkuyu kaldırdı. Albay beni serbest bıraktı. Benimle uğraşmanın bir yararı olmadığının farkına vardılar. “Bu samimi bir müslümandır. Bir çıkar ve menfaat gözetmiyor. İnançlarını olduğu gibi söylüyor. Bundan zarar gelmez” diyerek beni serbest bıraktılar.
    Teskereme bir ay kalmıştı. Camilerde konuşmaya başladım. Said Nursi ve Risa-le-i Nurları anlatıyorum. Ben, Kur'an'dan mahrum olduğum için Risale-i Nurları, Kur'an-ı Kerim'in hakiki bir tefsiri sanıyordum. Abiler de bize böyle telkin ediyorlardı. Çünkü Üstadımız Said Nursi, bunları kendi düşüncesine göre yazmıyordu. İhtiyari dışında Allah tarafından ilham (vahiy) ediliyordu. Risale-i Nur'da hata aramak, Allah korusun insanı nurculuktan çıkarmış olur. Risale-i Nur'da hata aramak Mehdi'yi inkar etmektir. Çünkü elimde Risale-i Nurlardan başka ne bir tefsir, ne de Kur'an-ı Kerim'in Türkçe anlamı vardı. İbadetlerin nasıl yapılacağına ait bir ilmihal dahi yoktu.
    Bir gün kalabalık bir camide cumadan sonra Mehdi ve Süfyanı anlattım. Beşinci Şua'yı olduğu gibi ezbere okudum. O risalede bir takım rivayetler tevil edilerek anlatılı*yor.
    Alay yakın olduğu için bir vatandaş konuşmayı yarıda bırakarak doğru alay kumandanına koşuyor. “Sizin teğmen Mehdi'nin geldiğini ilan ediyor. Süfyan diye birinin çıkacağını söylüyor”, diye şikayette bulunuyor. Albay acele iki inzibat suba*yı gönderiyor. Dışarıda beni tutuklayarak alaya götürdüler. Albay beni çağırmadı. Sabah*leyin beni sivil mahkemeye sevk ettiler. Mahkemeye gönderildiğim bir anda Van'da duyu*lunca, binlerce insan mahkemenin önünü doldurdu. Kalabalığı gören savcı ve hakim beni serbest bıraktığında, meydan “Yaşasın Adalet!” sesleriyle çınladı. Böylece askerlik görevimi bitirerek Van'dan ayrıldım. Bakanlık beni Malatya il emrine tayin etti. Milli Eğitim Müdürü şahsımı tanıdığı için Arguvan ilçesine bir nevi sürgüne gönderildim. İlçede tam kadro olarak Alevi vatandaşlar yaşıyorlar. Onlar bilmi*yorlar ki, alevi ve sünnilerin birbirlerinden ayrı ve gayrı bir tarafları yoktur. Her ikisi de İslâm ve Kur'an'dan uzaklaşmış bir kısım insanların kendi adlarına kurdukları batıl tari*katları din olarak kabul etmişlerdi. Böyle bir ilçeye gönderildiğime cidden memnun oldum. 1958-59 öğretim yılında görevime başladım. İlçede cami var, fakat kapısı kapalı. İmam ve müftü yok. Kaymakama müracaat ederek camiyi açtırdım. Bazı vakitler memurlarla birlikte kılıyoruz namazlarımızı. Müracaatlarımız üzere Diyanet bir imam gönderdi. Cuma namazları da kılınmaya başlandı.
    Ben o sene çocuklarımı götüremediğim için kendime bir ev kiraladım. Alevi vatandaşları birer ikişer eve davet eyledim. Birlikte Risale-i Nurlar okumaya başladık. Bir ay içinde otuz kişi olduk. Onlar hep bana şarabın helal ve haram olup olmadığını soruyorlar. “Bu sonraki bir mesele önce Rabbimize ve O'nun Kitabına iman etmeyi öğre*nelim”, dedim. Risale-i Nur Külliyatından Sözler'in birinci sözünden başlayarak her ak*şam bir söz okuyoruz. İlçede benden başka sünni öğretmen bulunmadığı için, halk üze*rinde etkin oluşumu engellemek istediler. Halka korku vererek vatandaşların gelmesine mani oldular. Bu defa Risaleleri getirerek çevre köylere dağıtmaya başladım. Ne yaptılarsa hizmete engel olamadılar.
    Yalnız, valiliğin almış olduğu bir karara göre terfi edemiyorum. Müfettişler ona göre rapor veriyorlar. Bir gün şöyle bir olayla karşılaştım: Sabahleyin okula geldiğimde, müdür dahil bütün öğretmenler oturdukları sandalyede uykuya dalmış, mışıl mışıl uyu*yorlar. Sonradan öğrendiğime göre bir düğün evine davet edilmişler. Sabaha kadar içe*rek uykusuz kalmışlar. Kendilerini uyarmadan sınıfıma gittim. Bizim okul hademesi de bir sınıfa girerek çocuklara aile bilgisi anlatıyormuş. Tesadüfen o saatlerde ilk öğretim müfettişi teftişe geliyor. Müdür odasına girince hepsinin derin bir uykuya daldığına şahit oluyor. O da uyarmadan sınıfları kontrol ediyor. Bakıyor ki, okul hademesi sınıfın içinde çocuklara aile bilgisi anlatıyor. Hiçbir şey demeden benim sınıfa geldi. Dersimi dinledi. “Bak hocam” dedi, “Ben Bektaşiyim. Biz Bektaşiler Allah'a inanırız. Allah'a inanan öğretmenlerle inanmayanların durumunu gözümle gördüm. Şimdi ben ne yapayım. Va*liliğin hakkında talimatı var. Sana iyi rapor veremeyeceğim. Sabret, inşallah baskılar bir gün ortadan kalkar”, dedi. Üçüncü sene halk benim terfi etmediğimi öğreniyor. 20 kişi bir araya gelerek hakim beyi ziyaret ediyorlar. “Sizden bir ricamız var, ilçemizde sünni bir öğretmen var, terfi ettirilmediğini öğrendik. Bu üç senedir ilçemizde yaşantısını takip ediyoruz. Ayrıca nurcu olduğunu söylüyorlar. Mesela bunu bir örnekle size ifade edebiliriz. Erol Hoca dediğimiz bu kişi evimize izinsiz girmiş, çoluk-çocuğumuz içinde oturduğunu görsek kalbimize hiçbir şüphe gelmez. Bizden bir öğretmen yapsa onu has*tanelik ederiz. Onun sınıfındaki çocuklar daha ahlaklı ve daha bilgili yetişiyor. Böyle bir öğretmen terfi ettirilmiyor da, her melaneti yapan bizim öğretmenler mi terfi ede*cekler” diyorlar. Hakim Bey, “Ben ne yapabilirim” diyor. “Sen önümüze düş, valiye gidip durumu anlatalım”, diyorlar. Hakim Bey ricalarını kabul ederek, Vali Bey’le görüşüp terfi etmemi sağlamış oldu.
    Yıl 1960 Mart ayı. Üstad Said Nursi'nin İsparta'dan Urfa'ya götürülüp İpek Palas Oteline yerleştirildiğini duymuştum. Kulağım radyoda. Mart'ın 23. günü bütün radyolar, Said Nursi'nin Urfa'da öldüğünü haber veriyordu. İnanmak istemiyordum. Malatya'daki kardeşlere telefon açtım. Haberi doğruluyorlardı. Ağlamaya başladım. Üç gün yemek yiyemedim. Çünkü Üstadım dünyayı terk ediyordu. Arguvan bana zindan olmuştu.
    Okulumuz tatil olunca yine kendi köyüm olan Polat köyüne geldim. Üç öğretim yılı Arguvan'da bekar olarak çalıştım. Çocuklarımı götüremedim. Hafta içinde evimde gençlere Risale-i Nur okuyorum. Artık Türkiye'de tanınmış bir nurcuyum. Sungur Ağa*bey her yıl ziyaretime geliyor.
    Yine 1960 ihtilalinde kendi köyümde tatil yapıyorum. Komşum olan öğretmen Hasan Mumcu geçici olarak Belediye Reisi oldu. Hasan Bey’in hanımı, bizim hanıma Risale-i Nurları evden kaldırın. Bize örfi idare kumandanından telefon geldi. Sizin eve baskın yapılacak” diyor. Hanım korkarak, benim evde olmadığımdan istifade edip, Risale-i Nurları amcasının evine taşıyor. Ben çarşıdan dönünce baktım ki, hiçbir kitabım ortada yok. Hanım kızacağımı bildiği için hemen cevap verdi. “Belediye Reisine ilçeden telefon gelmiş, bizim eve baskın düzenlenecekmiş. Onun için Risale-i Nurları amcamın evine taşıdım”, dedi. “Hanım sen ne diyorsun. Risale-i Nur'un tokadını yeriz. Hiç bir Nurcu kor*kar mı?”, dedim. Hemen koşup, Risale-i Nurları getirip kütüphaneye yerleştirdim. Za*vallı hanım ikinci gün yine evde olmadığım bir vakitte babamın evine taşıtıyor. Eve geldiğimde bu defa, “Seni görevden uzaklaştırırlarsa biz perişan oluruz. Hiç çare yok evimiz basılacakmış”, dedi. “Bak hanım, böyle bir inanç senin ahiret ve dünyanı yok eder. Allah korusun seni dinden çıkarır. İnsanların rızkına Rabbim kefil olmuştur. Rızkı ya*ratan, veren O'dur. O'nun izni olmadan hiç kimse beni görevden uzaklaştıramaz. Allah bir kulunu koruma altına alırsa, dünya üzerine gelse hiçbir şey yapamazlar. Bu sözlerin*den dolayı, tövbe et ve Rabbine yönel. Allah bizimle beraberdir”, dedim. Ben hiç vakit geçirmeden babamın evine gidip Risale-i Nurları getirerek kitaplığa yerleştirdim. Ger*çekten üçüncü günü örfi idare kumandanı olan yüzbaşı, bir başçavuş, üç jandarma eri eve baskın yaptılar. Hemen çalışma odama girdiler. Risale-i Nurları görünce beni su*çüstü yakalamış oldular. Hanıma dedim “bunlara bir kahve yap”. Kahvelerini içtikten son*ra görevlerine başladılar. Kitaplığımda ne kadar kitap varsa hepsini daktilo ile liste yapıp bir çuvala doldurdular. İçinde Kur'an-ı Kerim'de vardı. Beni jipe alarak kitapla*rımla birlikte ilçe karakoluna getirdiler. Savcı gelip ifademi aldı. Üç jandarma hazırlan*dı, beni Sivas'a gönderecekler. İhtilalde binlerce müslümam Sivas'ta topladılar. Yüzbaşı eli arkada bir ileri bir geri gidip geliyor. Bir ara şöyle dedi: "Sizin gibi müslümanları Sivas'ta toplayacağız. Mahkeme etmeden götürüp Akdeniz'de boğacağız". Bu söz üze*rine şehadet parmağımı kaldırarak, “Yüzbaşım bana bak, değil beni Sivas'a göndermen ve denizde boğman, etlerimi paramparça etsen, her parçasını bir tarafa savursan La ilahe illallah Muhammedenresulullah demekten vazgeçmeyeceğim. Eğer sende cesaret varsa yapacağını burada yapabilirsin” dedim. Gezerek bir tur daha yaptı. Savcıya hitaben “daktilodan o kağıdı çıkararak bana ver” dedi. Kağıdı yırtarak çöp sepetine attı. Jandar*malara hitaben jipi hazırlayın emrini verdi. Bana dönerek “Arkadaş şu kitaplarını al, doğru Polat'a. Ben bu kazada olduğum müddetçe Doğanşehir köylerini gez ve davanı anlat. Kaşının üstünde kara var diyeni bana bırak”, dedi. Beni jiple köye gönderdi. Köy*lüler artık benim bir daha köye dönemeyeceğimi, görevden atılacağıma tam olarak inanmışlardı. Bizim köyün geniş bir meydanı var. Bütün vasıtalar orada durur. Bir de ne görsünler, Erol Hoca askeri jiple kitaplarıyla birlikte tekrar geldi. Buna bir mana vere*mediler. Sonra ben, onlara “Bu, Risale-i Nurların kerametidir”, dedim. O zamanlar böyle inanıyordum. Gittiğin ve kabul ettiğin inanç yanlış da olsa, o inançta samimi olmak ge*rekirdi. Sonradan beni tanıyanlar, yüzbaşıdan soruyorlar. “Erol Hocayı niçin Sivas'a gön-dermedin?” Şöyle cevap veriyor: “Davasına öyle inanmış ki, ne yaparsan yap, nereye gönderirsen gönder vazgeçmez. Böyle insanlara saygılı olmak gerekir. Ben de bir dava adamıyım. Dava adamı dava ad***** eziyet etmez.”
    O yıl içinde öyle nurcuları öğrendik ki, korkusundan Risale-i Nurları götürüp toprak altına gizlemiş ve ateşte yakanlar olmuş. 1960 Ekim ayında il emrine verildim. Sıtmapınar semtinde Cumhuriyet İlkokulunda göreve başladım. Böylelikle köy haya*tım bitmiş oluyordu. Şehirde iman hizmetini daha geniş çapta yapacağıma inanıyordum. İldeki nurcular da benim ile tayin edildiğime çok sevinmişlerdi. Hiç vakit geçirmeden şehir merkezinde bir ev kiralayarak Risale-i Nur okumaya başladık. O zamanlar okul*larda sabahçılık ve öğlencilik vardı. Ben hep sabahçı olmayı tercih ediyordum. Amaç, öğleden sonra boş kalıp, gece birlere kadar çarşıda, pazarda, çayhanelerde insanlara Risale-i Nurları okuyabilmekti. Elimde siyah çanta her an benimle birlikte gezerdi. İçinde ya mektubat ya Lemalar ya da Sözler bulunurdu. Her önüme gelene Risale-i Nur okumalarını söylüyordum. Nerde bir kalabalık görsem onlara Risale-i Nurları anlatı*yordum. Öyle faal bir nurcuydum ki herkes bu hareketliliğime hayret ediyordu. Maa*şımın çoğuna Risale-i Nur alıp, bedava dağıtıyordum. Çocuklarımı sıkıntıya sokuyor*dum.
    Merkezde İslâm'a hizmet bakımından çeşitli gruplar var. Özellikle Nakşi ve Ka*diri tarikatı çok yaygındı. O zaman biz Nurcular tarikatçılarla iyi anlaşıyorduk. Onların itikatları ile bizim itikadımız arasında bir fark yoktu. Yalnız üstadları değişikti. Biz, Said Nursi'ye Mehdi diye inanıyorduk.
    Malatya'da bizleri ikaz eden, meseleleri bilen münevver müslümanlar da vardı. Hele hele bir kişi vardı ki, Allah kendilerinden razı olsun, kendisini yetiştirmiş alim ve fazıl bir kardeşti. Sanatında da mahirdi. Bu kişiye Terzi Said yahut Çekmegil derlerdi. Her hafta Pazar akşamı dükkanında yatsı namazından sonra gelenlerle sohbet ederdi. Onun usulü, kaç kişi gelmişse onların içinden toplantıyı idare etmek için bir başkan se*çilir, herkes neyi konuşmak istiyorsa söylerdi. Bunlar başkan tarafından kaydedilir, ko*nuşularak konular reye sunulurdu. Hangi konu çok rey alırsa, o gündem konusu olurdu. Sağdan konuşmaya başlanır, herkes görüşünü anlattıktan sonra birinci tur sona ermiş olurdu. Bundan sonra ikinci tur başlar. Bu tur tenkit tamamlama turudur. En son başkan konuşur. Yanlış konuşanların yanlışları düzeltilir. Toplantıda insan sayısı çoksa, dakika olarak belirlenir. Toplantı bir disiplin içerisinde sona ererdi. Çünkü bu usul, insanı okumaya teşvik ederdi. Delilsiz konuşanların konuşmalarına önem verilmezdi. Sait Çekmegil bir ilkokul mezunudur. Fakat kendisini serbest hayatta okuyarak yetiştirmiş*tir. O muhterem insan Malatya'da bir halk üniversitesinin profesörüdür. Otuzun üstün*de eseri vardır. Eserlerinde bir tane dahi hurafe bulamazsınız. Delilsiz bir şey yazmaz. Binlerce insanın şirkten, hurafeden kurtulmasına Allah'ın izniyle sebep olmuştur. Halkın ekserisi onu anlayamamış, ona profesörlük cübbesini giydirmemiştir. İnsanlar takdir etmese bile hayat boyu çalışmasının eserini Cenab-ı Hak verecektir. Allah, ondan ve onun gibi mümin ve müslümanlardan razı olsun. Benim Nurcular içinde samimi oldu*ğumu bildiği için, şahsım üzerinde çok durdu. “İslâmiyet, şuculuk buculuk dini olmaz. Bir müslüman için, temel kaynak Allah'ın Kitabıdır. Hiçbir insan ve kitabı, hüccet (de*lil) olamaz. Delil Allah'ın Kitabı ve Resulü'dür. Eğer bir insanın eseri, Allah'ın kitabı*nın ve Resulünün sünnetinin dışına çıkmamışsa okunmaya değerdir” der, bizleri defalarca Kitap ve sünnete teşvik ederdi.
    Halk profesörlerinden ikincisi Said Ertürk hocamızdır. Senelerce cami kürsülerinde gerçekleri haykırdı. O gerçi eser yazmadı ama, yüzlerce insan yetiştirdi. Boğaziçi diye bir çayhanemiz vardı. Osmanlı kıraathanesinin bir benzeri idi. Hocamız geldiği zaman herkes susardı. Oradakiler etrafını sarar, oturduğu ufacık yer kürsüsünde o konuşur, herkes payına düşeni alırdı. Malatya halkı onun tebliği ile canlılığını muhafaza ederdi. Alimin ölmesi, alemin ölmesi olduğundan Malatya eski canlılığını kaybetti. İnşaAllah yetiştirdiği öğrencilerinden birisi onu örnek alarak Malatyamızı irşada kalınan yerden devam eder. Allah rahmet eylesin.
    Üçüncü profesör: Mehmet Alptekin hocamızdır. Kendisini küçüklüğünden beri tanırdım. Samimiyeti ve takvası her hareketinden belli olurdu. Fakat fakru zaruret içinde yaşadığı halde halini kimselere açmazdı. Kendine has bir dershanesi olmadığı için muhtelif dernek ve vakıflarda Arapça öğrenmek isteyenlere ders verirdi. Ölene kadar bu görevi sürdüreceğine tüm kalbimle inanıyorum. Allah bu muhlis kardeşim gibi olanlardan razı olsun.
    Dördüncü halk profesörü: Ramazan Keskin kardeşimizdir. Ömrünün büyük bir kısmını bir halk mescidinde geçirdi. Asırlarca duvarlarda asılı kalmış Kur’an-ı Kerimi hayata hakim kılmanın hakimiyetini anlattı. Cuma hutbelerini dinlemek için gelen insanlarla caddeler doluyordu. Bu kalabalıklardan ödü patlayan münafıklar sesini kesmek için hapse mahkum ettiler. Bilmediler ki Hz. Yusuf (as)’ın medresesine giren bir mü’min bilenir, yenilenir, güçlenir ve kavminin öncülüğünü yaparak neticede Mısır’a sultan olur. Ölene kadar bu kutsal görevde daim olması için yüce yaratana duacıyız. Cenab-ı Allah, kardeşimiz gibi bu davaya kendilerini adayanların yar ve yardımcısı olsun. Amin…


    Aşağıdaki ayetler kıyamete kadar halk önderlerine söyle hitabediyor:

    “Her insan topluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız o günde, kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okuyacaklar.” (İsra:71)
    “Bu dünyada kör olan kimse ahirette de kördür; üstelik iyice yolunu şaşırmıştır.“ (İsra: 72)
    “Müşrikler, sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan yere bize isnat etmen için seni neredeyse, sana vahyettiğimizden saptıracaklar ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi.” (İsra: 73)

    “Eğer seni sebatkâr kılmasaydık, neredeyse onlara birazcık meyledecektin.” (İsra: 74)

    “O zaman hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” (İsra: 75)

    “Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse dünyayı başına dar getire*cekler. O takdirde, senin ardından kendileri de fazla kalamazlar.” (İsra: 76)

    “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun (da budur). Bizim kanunumuzda bir değişiklik bulamazsın.” (İsra: 77)

    “Yine de ki: Hak geldi batıl yıkılıp gitti. Zaten batıl yıkılmaya mahkumdur.” (İsra: 81)
    “Biz Kur'an'dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise yalnızca ziyanım artırır.” (İsra: 82)
    Sene 1969. Hasan Basri Çantay'ın Kur'an-ı Hakim ve Meâl-i Kerim adlı kitabı elime geçti. Bir sene müddetle Risale-i Nurları karşılaştırdım. Allah'ın kitabını okudukça Said Nursi ve Risale-i Nur gözümde küçülmeye başladı. Bu nasıl Mehdi ki, her kitabın*da Kur'an'a muhalefet ediyor, kendini Kur'an'ın üzerine çıkarıyordu. Sanki kendisine yeniden bir vahiy geliyormuş gibi, indi tevillerle Kur'an'ı yorumlamaya çalışıyor. Kur'an'ı kendi maksatlarına alet ediyor, kendini Kur'an âyetleriyle teyid etmeye çalışı*yordu. Hazret-i Ali, Abdulkadir Geylani, İmam-ı Rabbani gibi kişilere iftira ederek on*lara isnad edilen sözlerle bu asırda kendinin ve eserlerinin zuhur edeceğini onlara söy*letmiş oluyordu. Artık nazarımda yalancı, sahtekar, bir yerlerin adamı olduğu meydana çıkmıştı. Cenab-ı Hakk'a çok şükür ki, bu tarihe kadar ömür verdi. Eğer Kadiri ve Nakşi (Süleymancı) tarikatlarında ecelim yetmiş olsaydı, müslüman olarak değil, Kadiri ve Sü*leymancı olarak ölmüş olacaktım. Eğer 1969'dan önce ölmüş olsaydım tam bir nurcu iti*kadında ölmüş olup, ebedi cehennemi boylamış olacaktım. Kadri, Nakşi, Nurcu olduğum zamanda dünyevi bir çıkar ve menfaatim yoktu. Samimi olarak ahiretimi kazanmak ve günahlarımın affedilmesi için gayret gösteriyordum. Cenab-ı Hak benim bu samimiye*timi bildiği için beni kendi kitabı ile karşı karşıya getirdi. Rabbime hamd olsun bana hidayet etti ve beni kendi kitabı ile selamete çıkardı. 1970 yılında bir bildiri yayınlaya*rak 1951 ile 1970 arasındaki geçirdiğim günlere tevbe ettim. Yeni baştan Kur'an-ı Kerim'deki İslâm'a yönelmiş oldum. Artık Kur'an-ı Kerim'in son kitap, Hz. Muhammed'in son nebi ve resul olduğuna iman ettim. Kur'an'ı Kerim'in haber vermediği müceddid, Mesih-üd-deccal, Sahib-üz-Zaman, Mehdi-yi Muntazır, Gavs, Kutub gibi hadis diye uydurulmuş sözlerin istismarından kurtulup hidayet kitabı Kur'an'da karar kıldım. Sahih hadis ve sünneti kendim için prensip edindim. Bu anlayışa geldikten sonra bir görevim kalmıştı: Risale-i Nur kitaplarına karıştırılmış bine yakın batıl inançları kimin yazdığını araştırmak. Said Nursi'ye hüsnü zan edenlere göre bu hurafeleri, Said Nursi'den habersiz talebeleri yazmıştı. İşte ben bu meseleyi öğrenmek için, abilerle gö*rüşmek istedim. İlk önce Ankara'da Hacı Bayram semtinde bulunan Nur Dershanesine uğradım. Bekir Berk, Hüsnü ve Bayram Ağabeylere dedim ki; “hak ve batılın karışımın*dan meydana gelen bu eserler gerçekten Said Nursi'ye mi aittir?” Bu sözüme şiddetli tepki gösterdiler. “Sen Risale-i Nuru anlamış olsaydın, bu soruyu bize sormazdın, çünkü bu risaleleri ne Said Nursi, ne de biz yazdık. Bu eserler baştan sona İlham-ı Rabbani'dir. Üstadımız Said Nursi bile Risale-i Nur talebesidir. Risale-i Nurlarda hata aramak, maksatlı kişilerin işidir”, dediler. Bunlardan net bir cevap alamadığım için Kastamonu'ya hareket ettim. Kastamonu'da Bediüzzaman'a sekiz sene hizmet eden Mehmet Feyzi Efendi’yi ziyaret ettim. O da: “Kur'an-ı Hakimin otuz üç âyeti Said Nursi'ye işaret etmekte ve İmam-ı Ali (r.a.), Celculitiye ve Ercüze kitaplarında Said Nursi'nin bin dört yüz sene sonra zuhur ederek, Risale-i Nurları yazacağını bildirmiştir. Ayrıca Abdulkadir Geylani 9 asır önce Said Nursi ve eserlerinin ortaya çıkacağını müjdeleyerek beyan etmişlerdir” diyerek beni başından savmak istedi. Mehmet Feyzi bu görüşünü, Bediüzzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayatı, Yeni Asya Neşriyat, Temmuz 1994, s. 284'te beyan etmektedir.
    Oradan doğruca Denizli'ye hareket ederek Ahmed Feyzi Efendiyi ziyaret ettim. Bu meseleleri onunla da konuştum. Yemin ederek; “Risale-i Nurdaki bütün yazılar, Üsta*dımız Said Nursi'ye aittir. Şakirtlerin (öğrencilerin) bütün yazıları Üstadımızın uygun görmesiyle Risale-i Nurlara girmiştir. Ona gösterilmeden ve okumadan hiçbir talebenin yazısı, şiiri, Risale-i Nura alınmamıştır”, dedi. O da bana Said Nursi ve Risale-i Nur hakkında yazmış olduğu Maidetü'l-Kur'an adlı eserini gösterdi. En az kırk elli hadis ile Mehdi'nin geleceğini ve asırlarca beklenen Mehdi'nin Said Nursi olduğunu ispat etmeye çalıştı. Bu eseri Said Nursi tarafından tasdik edilerek tılsımlar mecmuasında neşir edilmiştir[11].
    Denizli'den Isparta'ya hareket ettim. Husrev Beyle görüştüm. Üç günde ancak muvaffak olabildim. Ona dedim ki: “Bütün Risale-i Nurlar senin elinle yazıldı. Hiç kim*se Risale-i Nurlara senin kadar vakıf değil.” Bir takım hurafeleri anlattım. “Bunları sizler mi, yoksa Üstad mı yazdı?”, dedim O da yemin ederek Üstadın yazdığını söyledi. “Bunlar siz*ce doğru mudur?”, dedim. “Evet”, dedi. Mesela Asa-yı Musa Risalesinde Isparta'daki umum Risale-i Nur talebeleri ve on üç fıkra ile tadil edilmiş bir mektup var. Üstad bunu tas*dik etmiş1. Orada aynen şöyle yazılmaktadır: “Ve Risale-i Nur'un şakirtlerini, talebe-i ulum sınıfına dahil edip, münker, nekir suallerine Risale-i Nurla cevap verdiklerini merhum kahraman şehid Hafız Ali'nin vefatıyla keşfeden ve hayatta bulunanlarımızın da yine Risale-i Nur ile cevap vermenizi rahmeti ilahiyeden dua ve niyaz eder; Hazret-i Kur'an-ı Azimüşşanın kırk tabakadan her tabakaya göre bir nevi i'cazı manevisini gös*termesiyle ve umum kainata bakan kelamı ezeli olmasıyla ve tefsiri olan Risale-i Nur'un Mu'cizat-ı Kur'aniye ve Rumuzat-ı semaniye risaleleriyle ve Risale-i Nurun gül fabrika*sının serkatibi gibi kahraman kardeşlerin ve şakirtlerin fevkalade gayretleriyle asr-ı saadeten beri böyle harika bir surette mucizeli olarak yazılmasına hiç kimse kadir olama*dığı halde, Risale-i Nurun kahraman bir katibi olan Husrev'e “yaz” emri buyurulmasıyla, Levh-i Mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi yazılması.”
    Husrev'e dedim ki; “Levh-i mahfuzu hangi peygamber görmüştür, bir örnek ve*rebilir misiniz?” Bu soru karşısında sustu. “Sen kim oluyorsun da Levh-i mahfuzdaki yazılan Kur'an gibi bir Kur'an yazıyorsun. Orayı görmeden orada yazılış şeklini nasıl bilebiliyorsun? Bu sözden tevbe et” dedim. Etmedi.
    Bunda sonra İzmir'e döndüm. Karşıyaka'da tuz fabrikası olan bir nurcunun evinde toplandık. Sikke-i Tasdik-i Gaybi kitabında mevcut olan birinci şua, sekizinci şua, yirmi sekizinci lema, on sekizinci lemadaki Allah'a, Resulüne, kitabına, Hz. Ali (r.a.)’ye yapılan iftiraları anlattım. Bunlara inanmayan nurcu olamaz deyip bana karşı çıktılar. “Sen Risale-i Nurları anlamamışsın. Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Risale-i Nurun hakkaniye*tine bir delildir”, dediler.
    “Bakınız”, dedim; “Üstad Said Nursi, Sözler Mecmuası 25. sözde Kur'an-ı Kerim'i şöyle tarif ediyor: ‘Şu alemi insaniyetin mürebbisi ... ve insaniyet-i kübra olan İslamiyetin ma ve ziyası... ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi ve insaniyet-i saadete sevk eden hakiki mürşidi ve hadisi. Ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı zikir, hem insanın bütün hacat-ı manevisine merci olarak çok kitapları tazammun eden tek cami-i bir kitabı mukaddestir,”.
    Said Nursi Kur'an-ı Kerim'i böyle tarif ederken nurcular, Risale-i Nur kitapları için aynı tarifi yapıyorlar.
    Müellifin (Said Nursi'nin) vasiyetnamesi münasebetiyle Halil İbrahim'in Risale-i Nur hakkındaki Nur şakirtleri n***** yazdığı bir fıkrasının bir parçasıdır[12].


    RİSALE-İ NUR
    Halil İbrahim adlı bir nurcu, Risale-i Nur'u şöyle anlatıyor:
    “Risale-i Nur, Nur'dan bir ibrişimdir. Kainat ve kainattaki varlıkların tesbihleri onda dizilmiştir.
    Risale-i Nur, alıcı ve vericiyle cihazlanmış bir Kur'an ilaçlarıdır. Onun teli, lam*baları, ampulleri ve bataryaları durumunda olan satırları, kelimeleri, harfleri öylesine düzenli ve öylesine mucizelidir ki, yarın her ilim, fen adamları, her meşrep ve meslek sahipleri, gerek gayb aleminden (görünmeyen dünyalardan), gerek görünen âlemden ve gerek ruhlar âleminden, kainatta cereyan eden olaylardan bilgi ve yetenekleri ölçüsün*de haberdar olabilirler. Çünkü Risale-i Nur, bir yayılmış biçimidir.
    Risale-i Nur, insanlara bir hidayet hediyeleri, bir saadet vesilesi, bir şefaat aracı ve bir rahmanın feyiz kaynağıdır. Risale-i Nur, ilk baharın feyzini veren bir ölümsüzlük suyudur. Rahmet kaynağı, hakikat kalesidir. Ve bir gül bahçesinin gül bahçesidir.
    Risale-i Nur, Tanrı'nın lütfu, imanın üstün derecesi, Kur'an'ın işareti ve ihsanın bereketidir.
    Risale-i Nur, kafire ziyan, inanmayanlara tufan, delâlete düşmandır.
    Risale-i Nur, bir gizli hazinedir. Bir cevahir sandığı ve bir nurlar kaynağıdır.
    Risale-i Nur, Kur'an'ın gerçeği, imanın miracıdır.
    Risale-i Nur, evliyanın baştacı, eserlerin sultanı, manaların özü, Tanrı'nın vergisi ve ihsan edilmiş bir hediyesidir.
    Risale-i Nur, hastalara şifahane, zemzem suyu, sağlara hakikat besini, reyhan kokusu ve misk ile amberdir.

    Risale-i Nur, Hazret-i Muhammed'in vadettiği kitaptır. Hazret-i Ali'nin teyid et*tiği kitaptır. Abdülkadir Geylani'nin yardımını sağlayan kitaptır. İmam-ı Rabbani ve İmam-ı Gazali'nin tavsiye ettiği kitaptır. Hz. Ömer'in haber verdiği kitaptır.
    Risale-i Nur, Kur'an güneşinin yedi renginden saçılmış bulunduğundan, bu haki*katte tam tecelli ettiğinden; hem bir şeriat kitabıdır, hem bir dua kitabıdır, hem bir emir ve çağrı kitabıdır, hem bir zikir kitabıdır, hem bir düşünce kitabıdır, hem bir gizli ilimler kitabıdır, hem bir tasavvuf kitabıdır, hem bir mantık kitabıdır, hem bir kelam kitabıdır, hem bir ilahiyat kitabıdır, hem bir sanat teşvikçisi kitabıdır, hem bir edebiyat ve sözler kitabıdır, hem bir vahdaniyet kitabıdır, hem de muarızları susturma kitabıdır.

    Risale-i Nur'un parçaları, dünyanın manevi semasının güneşleri, ayları ve yıl*dızlarıdır.
    Güneşten, aydan, yıldızlardan bütün kainat nasıl aydınlanıyor ve bütün eşya onlarla nasıl hayat buluyorsa, çağımızdaki bütün insanlık dünyası da Risale-i Nur'dan hayat bulur.

    Risale-i Nur, Kur'an'ın tasarrufunda bulunduğundan ona uzanan ve ilişmek isteyen her el kırılır ve dil kurur. “[13]
    Halil İbrahim

    Yine aynı şekilde Said Nursi, Nur suresi 35. âyetim şöyle açıklıyor: “Nasıl ki elektriğin kıymettar meta-ı (fayda ve menfaati, kıymetli eşyası) ne doğudan, ne de batıdan celbedilmiş (getirilmiş) bir mal değildir. Belki (katiyetle) yukarıda, cevvi havada (gök boşluğunda) rahmet hazinesinden, semavat (gökler) tarafından iniyor. Her yerin maldır. Başka yerden aramaya lüzum yoktur”, der. Öyle de manevi bir elektrik olan Resail-in-Nur dahi ne doğunun bilgilerinden, ilimlerinden ve ne de batının felsefe fenlerinden gelmiş bir mal ve onlardan olduğu gibi alınmış bir nur değildir. Belki semavi olan Kur'an'ın doğu ve batının üstündeki yüksek arşın makam ve derecesinden alınmıştır[14].
    Risale-i Nur talebelerinden Hasan Feyzi aynı âyeti şöyle açıklıyor:
    “Ey Risale-i Nur! Senin Kur'an-ı Kerim'in nurlarından mucizelerinden geldiğine, Hakk'ın ilhamı, Hakk'ın dili olup, O'nun emri ve O'nun izni ile yazıldığına artık şek şüphe yok. Fakat, acaba senin bir mislin daha yazılmış mıdır? Türkçe olarak telif ve tertip ve tanzim olunan müzeyyen ve mükemmel, fasih ve beliğ nüshalarının şimdiye kadar bir eşi ve benzeri görülmüş müdür?
    Mensur ve Türki ibareli olduğu halde yine mislin getirilemez. Senin gibi parlak bir eser, bir daha kimseye nasip olmaz.
    Kur'ani Arabi'den Türkçe sözlere akan ve bugün öztürkçeden fışkıran bu feyiz ve nurlar kalplerde senin bir numune-i kudret ve nişane-i rahmet olduğuna hiçbir rayb ve güman bırakmıyor. Sen ayine-i cila ve âlem-i kalbe ve ruh-u revana gıdasın. Çünkü sendeki mukayese ve muhakemelerin vaka ve temsillerin bir naziri bir daha gösterilemez. Allah Allah!... Türk milleti seninle ne kadar iftihar etse yine azdır. Gözleri nurlandırıp gönülleri sürurlandıran bu hüccetler ve tabiratın ve kelimat ve teşbihatın, arş-ı azamdan indiği muhakkaktır[15].”
    Bu aşırı ve saçma sapan medhiyeyi yapan Halil İbrahim adlı bir nurcu ise de, “Medresetüz-Zehra n***** biz de iştirak ediyoruz!” diyen Osman Rüştü, Refethusrev, Said, Hilmi, Mehmet, Nuri adlı büyük nurcular bu deli saçması medhiyeye katılıyorlar.
    Yalnız dikkat ederseniz, medhiyenin saçmalığı yanında bir de anlamı vardır: Bu aşırı övmelerle, Risale-i Nura kutsal kitaplar ölçüsünde, mesela Kur’an’ı Kerim gibi bir kutsallık verilmek istenir. İşte temel amaç budur ve iyice eleştirilerek okunduğunda, bu anlam kendiliğinden ortaya çıkar. Neden derseniz, bu medhiyedeki niteliklerin çoğu, peygamberlerin, kutsal kitapların söz konusu edildiği yerlerde kullanılabilecek niteliklerdir. Mesela; “Evliyanın baştacı, eserlerin sultanı, Kur’an’ın saçılmış biçimi...” gibi sı*fatlar, velilerin, ulu kişilerin eserlerine bile verilmez. Yani herhangi bir eser şöyle dur*sun, Kur'an gibi semavi bir kitabın dışında hiçbir eser için böyle söylenemez. Şimdiye kadar da söylenmemiştir. “Evliyanın baştacı, eserlerin sultanı, Kur’an’ın saçılmış biçimi" ne demektir, bunların üzerinde durup düşünmek gerek.
    Sonra Risale-i Nurun, Kur'an'a bir benzetiliş var bu övgüde: Şeriat ilminden, edebiyat ilmine kadar her çeşit ilmin Kur'an-ı Kerim'de bulunduğu nasıl söz konusu ediliyorsa, bu övgüde Risale-i Nurun da aynı özelliği taşıdığı anlatılmak isteniyor. Yani demek istiyor ki:
    “Risale-i Nur da, Kur'an gibi bütün ilimleri içine almıştır.”
    Nur suresi 35. Âyet-i meali:
    “Allah, göklerin ve yerin nurudur. Onun nuru, içinde lamba bulunan bir kandile benzer. Lamba cam içerisindedir. Cam, sanki inciden bir yıldız. Ne doğuya, ne batıya mensup olmayan mübarek bir zeytin ağacı(nın yağı)ndan yakılır. (Öyle mübarek bir ağaç) ki, neredeyse ateş değmese de yağı ışık verir. Işığı parıl parıldır. Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlara misaller verir. Allah her şeyi bilir." (Nur:35)
    Said Nursi, Halil İbrahim, Hasan Feyzi birbirlerine destek vererek Risale-i Nurların Kur'an gibi arş-ı azamdan indiğini, alındığını, Kur'an'la mukayese yapıldığını açık*ça beyan ediyorlar. Ey okuyucu! İskender Evrenesoğlu ile bunların ne farkı var? Bunlar tevbe etmeden ve tevbelerini açıktan ilan etmedikçe, bunlara nasıl müslüman diyelim? İslâm'a bunlar gibi zarar vermeyen ve müslüman olduklarını söylemeyen Hıristiyan, Yahudi, Budist, Brahmanistlere niçin kafir, müşrik diyoruz da, müslümanız dedikleri halde Hak olan İslâm'a bütün batıl çeşitleri karıştırıp, kendine özgü bir din, bir mezhep, bir tarikat oluşturanlara aynı kelimeyi söylemiyoruz. Halen bunların cenaze namazlarını kılıyoruz. Cahilliye devrinde Ebu Cehiller, Ebu Lehebler, Mugireler, Ebu Talipler na*maz kılıyor, oruç tutuyor, hac yapıyor, sünnet oluyor, sadaka veriyor, kurban kesiyor, kısas uyguluyor, dini nikah yapıyor, bizim yaptığımız ibadetlerin hepsini yapıyorlardı. Allah birdir, şeriki benzeri yoktur, diyorlardı. Müşrik ve kafir olmalarına sebep olan şey; hakkın içine akla hayale gelmez batılı karıştırdıkları halde, hakta olduklarına inan*maları değil miydi?
    Ey Nurcu! Risale-i Nurun içerisinde binden fazla batıl inanç mevcuttur. Bu zih*niyetin yıkılması, Kur'an'ı okuyup, anlayıp, yaşamakla mümkündür.
    Nurculuğun din içinde ayrı ayrı bir din olduğunun farkına vardım. Hemen yazılı bir bildiri yayınlayarak Nurculuktan da tevbe ettim. Yeniden şehadet getirerek Kur'an-ı Kerim'deki İslâm'a dönüş yaptım. Allah bana ömür verdi ve hidayet etti de böylece müşrik olarak ölmekten kurtulmuş oldum. Eğer 1951 ile 1970 arası ölmüş olsaydım, ebediyen cehennemi boylamış olurdum.
    Benim gibi hızlı ve samimi bir kimsenin bu ekolden ayrılışı Nurcuları çok üzdü. Malatya Nurcuları, Risale-i Nurun tokalını yedikten sonra tekrar döneceğim hususunda yer yer ihtarda bulundular. Elhamdülillah o günden bu güne otuz yıl geçtiği halde tokat yemedim. Ak*sine Rabbimin bitmez tükenmez nimetlerine kavuşmuş oldum.
    Malatyalılar bilirler; elimde siyah bir çanta içinde Kur'an-ı Kerim taşıyorum. Açıklanmış Türkçe anlamını devamlı okuyorum. Artık önüme gelene Allah'ın kitabını okumaya davet ediyorum.
    Üç tarikatı; Nurculuk, Nakşilik, Kadirilik tarikatını yaşadığım için bu üç zümrenin içindeki bütün pislikleri gözümle gördüm.

    FETHULLAH GÜLEN HOCA EFENDİ
    Zaman gazetesi, 29 Kasım 1996 Perşembe
    [Birden “ya Hamza!” dedim...]
    Küçük Dünyam -2- Röportaj: L. Erdoğan
    Yayına hazırlayan: A. Aymaz, A. Kurucan

    “Son Avcılar kampında Bedir ashabıyla alakalı bir hadise olmuş. Bedir Ashabıyla alakalı başka hadiseler de varsa anlatır mısınız?”
    “Hz. Hamza ile alakalı müşahedelerime gelince bunların hepsini hatırlamam imkansız. Hatırlayabildiklerimden bir ikisini kısaca arz edeyim:
    İhtilalden sonraydı. Salih Bey, Cevdet ve ben, üçümüz Ankara'dan İstanbul'a geliyoruz... Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi ve rampanın dibine indiğimizde de bujiler su aldı ve araba stop etti. Bir iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldı*rıp sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım dedim. İçeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elimden hiçbir şey gelmiyordu. Koca koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan bir kaçı sağımızdan, solumuzdan geçerken, “geçen sene burada bir sürü taksi sü*rüklendi gitti”, diyerek moralimizi de bozdular... Cevdet soğukkanlı ve gülüyor. Salih Bey ise benim adıma endişeli.
    Arkadaşlara, “dua edin”", dedim. Her ikisi de, “Sizi kalas yüklü bir kamyona bin*direlim, biz arkadan geliriz” diyorlardı. Tabii ki kabul etmedim. Ben araba için endişe*leniyordum; zira o araba bizde emanet olarak bulunuyor, ya giderde şu kıyıdaki bariyerlere çarparsa diye ödüm kopuyordu. Zaten böyle olmaması için de herhangi bir sebep yok. Selin ortasında ordan oraya sürüklenip duruyoruz. Yer yer diğer arabalar bizim üzerimize, biz de onların üzerine gidiyoruz. Direksiyon hakimiyeti diye bir şey yok ve tabi yapacak da. Adam üzerimize gelmeyin diye bağırıyor. Nasıl gitmeyeceksin, sel tutmuş, seni oraya sürüklüyor... Sonra bakıyorsun, aynı adam senin üzerine geliyor. Bütün bunlar olurken benim “fikri sabitim”dir. Kibir o değişmiyor. Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet, durmadan bunları düşünüyorum.
    “Bir ara baktım ki, büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim, kendim de "Ya Seyyidena Hz. Hamza! Ya Seyyidena Hz. Hamza!", diyerek o yüce ruhu imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk'a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas yanımızdan geçerek gözden kayboldu. Ve hayrettir, selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı. Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmazı fiziki kanunlarla imkansız ki, Cenab-ı Hak, o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi.
    Hz. Hamza (r.a.) ile alakalı bir başka müşahedem de şudur: Kaldığım yerin salo*nunda arkadaşlarla öğle namazını kıldık. Ben son sünneti kılmak için odama döndüm. Bir tuhaf ruh haletinde bir garip müşahede; baktım cin diyebileceğim bir yaratık. Biraz da Tatarlara benziyordu. Beni elimden tuttu ve götürmeye çalıştı.
    Teferruatını unutmuşum. Ancak çok bunaldığımı hatırlıyorum. Birden istimdat ile “Ya Hz. Hamza!” dedim. O şanlı sahabi benim gibi aciz bir insanın davetine icabet etti ve adeta odanın içinde belirdi... Cin onu görünce korkudan geri geri gitti ve duvardan süzülerek gözden kayboldu”.
    Fethullah Hoca, Hitab Çiçekleri kitabında da böyle bir tehlike anında “Ya Hz. Hamza!”, diye çağırdığında Hz. Hamza'nın ruhunun orada hazır olacağını söylüyor.
    Fethullah Hoca'yı bu itikata sürükleyen Üstadı Sait Nursi, Hz. Hamza hakkında bakın ne söylüyor:
    Mektubat altıncı baskı 1991 İstanbul. Birinci mektup. Dördüncü Tabaka-i Hayat.
    S. 6. hatta seyyid-üş-şuheda olan Hz Hamza (r.a.) mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevi işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş.
    Türkiye toprakları üzerinde yaşayan, müslümanım diyen her Allah’ın kulundan rıza-i ilahiyi kazanmak için bir istekte bulunsam kabul eder misiniz? Kabul ederiz derseniz, isteğim şudur: İslâm'ı temelinden saptıran ve İslâm adına binlerce eser yazan bini aşkın batıl tarikat ve mezhep kurulmuştur. Bunlar Kur'an ve sünnet diyerek hak ve batılın karışımı bir kültür oluşturmuşlardır. Bin yıldan beri bu kültür İslâm coğrafyasına hakim durumdadır. Bunların sahtekar, yalancı, münafık, müşrik ve kafir olduklarını ve çürük ipliklerini pazara çıkarma zamanı gelmiştir. Bunları hiçbir maddi güç yolundan çeviremez. Bunları toptan piyasadan silmenin bir tek yolu var. O da her müslümanın, Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'i baştan sonuna kadar bir kere okumasıdır. Göreceksiniz ki, bu bine yakın tarikat ve batıl mezheplerin hiç birinin Kur'an'da yeri yoktur. Bu sapıkları, Kur'an'ımız müslüman olarak kabul etmiyor. İnşallah bu tavsiyemi tutar, Kur'an'ı bir kere okursunuz da bu zalimlerin zulmünü Allah'ın izniyle önlemiş olursunuz. Bu hu*susta bendeniz size bir öncülük yapmak istiyorum. Ölülerin, ne zaman tekrar dirilecek*lerinin bilincinden de mahrum olduğunu belirten Nahl suresinin 20-22. âyetleri, aynı zamanda onların da yardıma ihtiyacı olduğunu; kimseye yardıma kudretleri bulunma*dığını da belirtmektedir. Adı geçen âyetlerin nüzulunda müşriklerin diktikleri putlardan, isimleri ve anılarına yaptıkları putları vesile kılarak kendilerinden (adına putlar diktikle*ri ölülerinden) yardım talep ettiklerine değinilmekte ve hele ölülerden yardım talep et*menin, ölülerin de yardım edebilmesinin mümkün olmadığı vurgulanmaktadır. Ayette ölüler için “Ne zaman dirileceklerine dair şuurları da yoktur” buyurularak ölülerin tekrar dirilecekleri vakte kadar bilinçten (şuurdan) da yoksun oldukları belirtilmektedir.
    Kabirdeki ölüler bir şey de hissetmez. Ta ki Allah, onları yeniden diriltene ka*dar. Nitekim ne zaman dirileceklerine dair bilgileri de yoktur ölülerin. Artık bir daha dünyaya gelici de değildirler. Dirildikten sonra hayat orada devam edecektir. Hesap görüldükten sonra ya cehennem ya da cennette.
    Resulullah da yaşadığı zamanda bir takım müşküllerle karşılaşmıştır. Ümmetin maişetinden tutunuz, onlara yapılan zulme, düşmanlarını savmaya kadar karşılaştığı müşküllerin çözümünde Allah'ın Resulü nasıl davranmış, kimden istimdat etmiştir ki, ümmetine de onu tezkiye etsin, aynı yolu salık versin.
    Nitekim Uhud Harbi ile ilgili olarak, düşmanın şehirde ya da şehrin dışında ova*da karşılanması konusunda farklı fikirlerin oluşması ve bir müşkülün ortaya çıkması, bu müşkülün halli ile ilgili ayete bakıldığında çözüm usulünün de beraberinde bulunduğu görülür. Allah “Bir kere de azmettin mi, artık Allah'a güven, O'na tevekkül et” buyurmaktadır. Yani düşünülüp, taşınılıp, istişare edilip uygun görülen bir karar verilecektir ve Allah'a tevekkül edilecektir.
    Müşküller dünyada böyle çözülecektir. Müşküllerin çözümünde Allah'tan gayrisinin yardıma gücü de yoktur, yardım edebilmesi mümkün de değildir. Hele ölülerin bu yardıma hiç imkanları yoktur. Zira ölüler yeniden dirilecekleri vakte kadar hiçbir şeyden haberdar da değillerdir.
    1971 yılından başlayarak 2000 yılına kadar 466 tarikat inceledim. Her tarikatın öz kaynakları temin edilerek bir kütüphane meydana gelmiş durumda. Hiç kimseye iftira edilmiş değildir. İftiradan Allah'a sığınırım. Okuyanlar göreceklerdir ki, tasavvufçulara bir iftirada bulunmadım. Ve kendi mallarını kendilerine göstermekten başka bir şey yapmadım. Haklarında şu veya bu kişilerin söylediklerine değil, bizzat tasavvuf kitapla*rından inançlarını açıkça ifade eden metinlere ve sözlere yer verdim. Bunları Kur'an-ı Kerim âyetleri ve Resulullah'ın (s.a.v.) sünnetiyle karşılaştırdım. Böylece hiçbir tasavvufçu Allah'a (c.c.) birer iftira olan kendi sözlerini kendilerine aktarmanın dışında her*hangi bir iftirada bulunduğumuzu iddia edemez.
    Geçmişte ve çağımızda tasavvufu eleştiren bir takım kişilerin yolunu izleyebilirdik. Tasavvufçular hakkında İslâm âlimlerinin fetvalarım nakleder yahut tasavvufçulardan naklettikleri ifadeleri aktarabilirdik. Ne var ki, hakkı, adaleti ve araştırmayı önde tuttum ve inanageldikleri, kaynak saydıkları kitaplarından dinlerini naklettim. Bu ki*tapların adlarını, basma yerlerini ve alıntı sayfalarını dilleriyle beraber belirttim. Böyle*ce zan ve şüpheleri kesin yakin ile dağıttım. Kendilerine iftira ettiğimizi yahut haklarını yediğimizi sanmalarının önüne geçtim. Artık her okuyucu fetvasını bizzat kendisi versin ve hak ile tasavvufçuların batılları arasında hakemlik yapsın.
    Yine de bir takım kimseler duyup araştırmadan hücum oklarını şahsıma yöneltecekler. Kafirleri bırakıp müslümanlarla uğraşıyor diyecekler. Ama böylelerine yavaş olun demek istiyoruz. Bizim yaptığımız eşyaya kendi ismini vermek, sıfatlarıyla nitele*mekten başka bir şey değildir. Zakkum ile (için??) cennet elması, cehennemliklerin vücutların*dan akan irin için cennet şarabı ve şirk için tevhiddir demiyoruz. Hatta münafıklık yap*maya alışmış, aldatmak ve kandırmada hüner kazanmış bir takım şeyhleri, hem mü*minler, hem de kafirlerle beraber sayılmaları için yaptıkları gibi, tasavvufçuların içinde bulunduklarının şirk değil, sadece bir yanlışlık olduğunu iddia edecek değiliz. Ne tuhaf*tır ki, adımızdan başka bir adla anıldığımız zaman öfkelenip küplere biniyoruz, ehlin*den başkasına intisap edenleri horluyoruz da, batılı hak diye anmaya yahut batıla hak adını vermeye neden öfkelenmiyoruz? Karanlık geceyi aydınlık ve güneşli gündüz ola*rak isimlendiren, yahut acıya tatlı diyen, yahut bire üç diyen, yahut bir mezhebin görüşü*nü başka bir mezhebe nisbet eden, yahut tarihi, coğrafi veya kanuni bir meselede yanılan kişileri körlük ve cahillikle suçladığımız halde, tasavvufun sahih bir İslâm olduğunu veya mezarlarının etrafını kabe gibi tavaf ederek sağır taşlardan meded umanların müslüman olduklarını iddia edenleri körlük ve cehaletle suçlamıyoruz? Bütün bunlar apaçık olduğu halde gerçeği gizleyerek ve kurnazlık yaparak böylelerinin müslümanlar arasında sayılması için “sadece yanılmışlar” demek nasıl yetinilebilir?...
    Hayret ediyorum, hadis uydurup Resulullah'a (s.a.v.) nisbet eden veya Allah (c.c.) üçte biridir diyenleri tekfir ediyoruz da, ilk sofunun Resulullah (s.a.v.) olduğunu ve tasavvufçuların dinini vahiyle onun getirdiğini iddia edenlerin gerçek müminler olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Allah (c.c.) her şeyin kendisi ve milyarlarca varlığın aynısı olduğunu söyleyenlerin, sadece müslümanların isimlerine benzer isimler taşıdıkları için mümin olduklarını nasıl söyleyebiliriz?
    Gerçeği yalnızca gerçeği savunmak. Her şeyi kendi adıyla adlandırmamızı ve sıfatlarıyla nitelenmemizi gerektirmektedir. Aksi halde gerçeğe iftira etmiş, batıla üstün*lük ve hakimiyet tanımış, iman konusunda kafirlik yapmış oluruz. Şüphe yok ki, hakkı savunmak ve hak sözü açıkça söylemede korkaklık, uzlaşmacılık, gevşeklik ve sinsi yaltaklık yüz karası zilletin en kötüsü, iki yüzlülük, ödleklik ve utandırıcı acizliğin en çirkin örneğidir.
    Hak ölçülerini aşmadan bizim için istediğiniz her şeyi söyleyiniz. Çünkü hakkın öyle bir hamlesi vardır ki, karşısında bütün hamleler fiyasko ile sonuçlanır. Hakkın bazı erlerini katı davranma ve ifadede dozajı kaçırmakla suçlamanız, hakkın bu hamlesini hiçbir zaman durduramaz. Kaldı ki dinin ve faziletin en kutsal yanını savunurken katılık ve sertlikle suçlamanız ne garip bir şey! Halbuki yüce Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:
    “Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et, onlara karşı sert davran, onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir varış yeridir.” (Tevbe 9/73)
    İstediğinizi söyleyin. Ama unutmayın ki, tasavvufu savunma, yahut can çekişen nefislerini sürdürmede, söylediklerimizin hiçbir yararı olmayacaktır. Unutmayınız ki, bütün söylediklerimize rağmen bu gerçekler tasavvufun tapınaklarını yıkan ve yerle bir eden yıldırımlar ve kasırgalar olarak devam edecektir. Tasavvufun, İslâm'ın amansız düşmanı olduğunu gösteren delilleri, açık ve hak ve adaletin şahidi olarak kalacaktır. Unutulmamalıdır ki bu düşman, insanları kucaklama içkisiyle sarhoş ve öpücüktü gazelleriyle büyülenmiş yapar. Tatlı rüya neşesiyle gözlerini kapatır kapatmaz kalplerinin orta*sına zehirli hançerini saplar[16].
    Yazdıklarımızla insanların hoşnutluğunu aramıyoruz. Sadece Yüce Allah'ın rızasını arıyoruz. Bütün çalışmalarımız Allah rızası içindir. Bizim için yoluna verilmiş bir çaba saymasını ve günahlarımız sebebiyle bizi bağışlamasını diliyoruz.

  3. #3
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754
    Sene 1974. Malatya Yeşilkaynak İlkokulu’nda öğretmenliğe devam ediyorum. Bu arada Yeşilkaynak Lisesi’ne ek ders olarak din derslerine gidiyorum. Bu sene Elazığ'dan bizim okula bir bayan öğretmen geldi. Kocasını da ayrı bir okula vermişler. Bunlar sol fikirli olduğu için Malatya'ya sürgün olarak gönderilmişler. Mao Sosyalizmini Türkiye'ye yaymak istiyorlar. Bizim diğer öğretmenlerle anlaşama*mışlar. Onlar, Rus Sosyalizmini savunuyorlardı. Okulda sadece namaz kılan benim. Bir müslüman sağ sol diye bir tarafı savunamaz. Beni müslüman olarak biliyorlar. Kadıncağız benim namaz kıldığımı görünce bana yakınlık gösterdi. “Sen müslüman olarak ne yapmak istiyorsun”, dedi. Ben de, “Bizim, Allah tarafından bütün insanlık için son olarak gönderilen bir kitabımız var. İşte biz bütün insanlara diyoruz ki, insanlık için gönderilen Kur'an-ı Kerim'i tek tek okuyunuz. Dünya saadeti de ahiret saadeti de bu ilahi kitabın bilinmesinde ve yaşantısındadır. İster bir fert, isterse millet olsun, yaşam tarzını Allah'ın kitabına göre tanzim ederse, buna inanarak yaşayacak olursa, maddi manevi zenginliğe ulaşır. Artık o millet sulh, adalet ve hürriyet içinde sosyal adaleti dünyada gerçekleştir*miş olur. Çünkü artık o toplumda yöneten ve yönetilenler mü'mindir ve kardeştirler” dedim.
    “Demek öyle”, dedi. “Evet”, dedim. “Öyle ise sen bana bir kitap ver, ben de Mao'nun sistemi ile ilgili iki cilt kitap vereyim bir ay içinde okuyalım. Sonra seni bizim eve davet ederim. Kocamla beni ikna edersen, biz müslüman oluruz. Şayet biz, seni ikna edersek solcu olur musun? Bir deneyelim”, dedim. Ben O’na, Muhammed Kutup'un ‘İslâm'ın Etra*fındaki Şüpheler’ adlı kitabı takdim ettim. O da bana, ‘Çin Uyanınca Yer Yerinden Oynar’ adlı iki ciltli bir kitap verdi.
    Bana verdiği kitap Fransızca'dan dilimize tercüme edilmiş. Mao'nun devriminden iki üç sene sonra Fransa'dan on beş muhabir Çin’e gelip Mao'yu ziyaret ediyorlar. Mao'ya hitaben; “Sen, İmparatorluğu yıkarak sol bir sistem oluşturdun. Bizler masa ba*şında oturup komünizm, kapitalizm, faşizm, liberalizm diye izimleri hayali olarak yazıyoruz. Sen, bunların müesseselerini oluşturdun. Bize müsaade et, senin sistemini göre*rek ve yaşayarak kaleme almak istiyoruz”, diyorlar. Mao buna çok seviniyor. Kalmaları*na müsaade ediyor. Bu heyet 4 yıl kalarak bu iki cilt kitabı meydana getiriyorlar. Kitap çok akıcı ve olayları sinema filmi gibi insanın gözü önünden geçirmiş oluyor.
    Aradan bir hafta geçti. Baktım ki kadın okula gelmez oldu. Müdüre, “Bu Maocu kadın niçin gelmiyor”, diye sordum. “Onları bir gece içinde Çanakkale'ye sürgün ettiler”, dedi. Benim kitap onda gitti. Onların kitapları ben de kaldı. Ben iki cildi de okudum. Bana cazip gelen bir yerini siz okuyucularıma aynen aktaracağım. Tabii özet olarak.
    Sonra kitapları kütüphanemden biri aldığı için, kaybettim. Hatırımda olanları size aktaracağım.
    Bir gün Mao, büyük bir kalabalığa konuşma yapıyor. Halka hoperlör ile hitap ediyor. Kürsüden ayrılacağı zaman bütün halk hep bir ağızdan bağırıyor: “Bir millet din*siz yaşayamaz. Bize dinimizi göster” diye ortalığı çınlatıyorlar. Bunun üzerine Mao tekrar kürsüye dönerek halka şöyle hitap ediyor: “Benim sizlere neyi getirdiğimi anladığınıza inanmıştım. Şimdi anlıyorum ki, benim size ne getirdiğimin farkında bile değilsi*niz. Ben esasta sizin için bir din getirdim. Komünizm, sadece Çin'in dini değil, evrensel bir dindir” diyerek kürsüden ayrılıyor. 15 kişilik Fransız heyeti bu sözleri kayda geçirdi. “Bu söz bizde bir inkılap yaptı. Biz dinimizin Hıristiyan olduğuna inanıyorduk. Şimdi anladık ki, bir millete hangi izim hükmediyorsa, o milletin dini o iznidir. Fransa'da Sos*yalizm uygulandığı için bizim dinimiz Sosyalizmdir. Artık biz Hıristiyan değiliz”, diyor*lar. Bu sözün etkisinde kalan heyet, başka bir şehirde bir kısım Çinlileri başlarına topla*yarak onlara şu soruyu yöneltiyorlar: “Sizler, yabancı dinlerin Çin'de yayılmasına niçin izin vermiyorsunuz?” “Hayır, öyle bir şey yok. Bizim ana yasamızda her yabancı inan*dığı dini Çin'de yaşar, yayar diye bir madde vardır”, dediler. Onların içinden bir aydın ileri çıkarak “Beyefendiler, bu halktan siz yabancı dinleri soruyorsunuz. Acaba kendile*ri dinlerini biliyorlar mı?” dedi. Onlar n***** şöyle konuştu: “Mao'nun getirdiği Ko*münist düşünce Çin halkı için aşk ve şevkin en yüksek seviyeye ulaştığı bir dindir. Bu dinin ayın sıraları ve ilmihali mevcuttur. Biz, komünizmden başka bir din tanımıyoruz” diye karşılık verdi.
    Aynı sene Yeşilkaynak Lisesinde din derslerine giriyorum. Sınıfın birinde şöyle bir olay meydana geldi. İslâm'ın amentüsünü anlatıyorum. Sırada bir çocuk arkadaşını yumruklamaya başladı. Olaya müdahale ettim. “Arkadaşını niçin yumrukladın?”, dedim. “Öğretmenim, bu çocuk kulağıma yaklaşarak benim Tanrım Mao'dur”, dedi. Onun için vurdum. Böyle inanan çocuğu ayağa kaldırdım. “Gerçekten Mao'nun Tanrı olduğuna inanıyor musun?”, dedim. “Evet”, dedi. “Bak yavrum, Mao bir insandır. Senin gibi yer ve içer. Evlenerek çoluk çocuk sahibi olmuştur. Ömrünü tamamlayarak dünyadan ayrıl*mıştır. Bundan sonra sana kim tanrılık yapacak?”, dedim. Çocuk, kendi inancına göre çok makul bir cevap verdi. “Mao'nun düzeni devam ettiği güne kadar, benim tanrım ölmemiştir”, dedi. Bu çocuk dinin ne manaya geldiğini çok iyi biliyordu. Hemen not defterini cebimden çıkararak öğrencilerin huzurunda samimi inancından dolayı on numara verdim. Böyle bir çocuk dövülmez, kovulmaz ve kınanmazdı. Bu çocuğu döven öğrenci, “Din hocamız, İlahım Mao diyene on verdi” diye mahalleyi tahrik ediyor. Sabahleyin 20 veli ile okula gelip, beni okul müdürüne şikayet ediyorlar. Okul müdürü çocukla bir*likte beni odasına çağırdı. “Bu veliler, hakkınızda şikayetçi. Sen ilahım Mao diyene on vermişsin.” “Evet”, dedim. Müdür Beye ve sayın velilere, “İlahın kimdir? diye çocuğa sorun”, dedim. Çocuk, “Benim ilahım şüphesiz Mao'dur”, dedi. “Gördünüz mü? Siz kula*ğınızla duydunuz. Türkiye laik bir devlettir. Herkes inancında serbesttir. İşte bu çocuk, laik bir devletin laik vatandaşıdır. Onun için bu çocuğu takdir ettim. Samimi inancından dolayı on verdim.” Sustular ve gittiler. İşte ben, bütün dünya insanlarının en az bu çocuk kadar samimi olmasını istiyorum. Neye inandığını her fert serbest olarak söyleyebilmelidir.
    Takdir ettiğim kişilerden birisi de Aziz Nesin'dir. İnanmadığını ve cenaze namazı*nın kıldırılmamasını beyan etti. İşte bu açık beyan, münafıklara bir ders olmalıdır. Ka*firler kendilerine yazık etmişler ve kimseye zarar vermemişlerdir. İnsanlığa maddi ve manevi zarar münafıklardan gelmiştir. Bir millet, bir fert, bir devlet hangi izme inanı*yorsa, benim dinim budur diyebilmelidir. Türkiye'de yayınlanan iki sözlüğü okumanızı tavsiye ederim. Birisi, Türk Dili Kurumunun 1944-1955 tarihli Türkçe Sözlüğü, diğeri de Milliyet Gazetesinin 3 cilt halinde çıkarmış olduğu Milliyet Türkçe Sözlüğü. Din kelimesi birinci ciltte olduğu için bir cildini okumanız yeterlidir. Her ikisinde de bir millet, bir devlet hangi izme inanıyorsa, dinlerinin o izm olduğunu açık olarak beyan ediyor. Adolf Hitler bile Almanya'nın dininin Nasyonal Sosyalizm olduğunu ilan etmiş*tir.
    1970 yılında Yüce Allah (c.c.) bana doğru yolu gösterdi. Rahmeti ve hidayetiyle tevhid ve iman yoluna girdim. Ondan sonra olanlar oldu. Matemle dolu felaketin yaptığı tahribattan inleyerek, arkada bıraktığım putperest geçmişime dönüp baktım. Benim gibi tasavvuf ve tarikatların cinayetlerine kurban giden binlercesinin, hala kavrulmakta ol*duğu alevli ateşinden kurtulduğu için sevinen, diğer taraftan da geçmişini düşünerek ürperen bakışlarla dönüp maziye baktım. Tarikat şeyhlerinin köleleştirip sömürdüğü zavallı halk yığınlarına baktım. Yoksul ve kimsesiz çocukların ellerinden lokmalarını nasıl al*dıklarını, bir ihtiyacı gidermek veya bir bedeni örtmek için dul kadınların biriktirdiği üç beş kuruşu nasıl kaptıklarını, zavallı köylünün bin bir türlü meşakkatle ürettiği bir avuç mahsulü ellerinden nasıl çaldıklarını hatırladıkça nefret ateşi yüreğimi daha çok dağladı.
    Zavallı köylü kesime baktım. İnançlarını, tasavvuf ve tarikatçıların nasıl bozduğunu, düşüncelerini nasıl saptırdığını, zillet ve meskenet ahlakına nasıl alıştırdığını, mitoloji ve hurafe cehaletinin oluşturduğu kokuşmuş bidat bataklığına nasıl batırdığını, haham ve keşişlerin heveslerine boyun eğerek nasıl köleleştirdiğini gördüm. Tağutların azgınlığına zavallı köylüleri nasıl birer muhafız yaptığını, onların birer iyilik ve rahmet meleği olduklarını halk arasında yaymak için birer propaganda aracına nasıl dönüştür*düklerini hatırladım.
    Şehre baktım. Bucaklarında, ilçelerinde tasavvuf ve tarikatçıların nasıl tahribat yaptıklarını, aydınların bir çoğu dahil, insanların kabirlerde toprak olmuş ölülerden nasıl yardım istediklerini, haram ve haksızlığa dört elle sarılan azgın ve zalim her tağuta kul köle kesilen birer kapıkulu haline getirildiğini gördüm.
    Köylüye de şehirliye de baktım. Sonra başımdan geçenleri hatırladım. Zavallı kurbanları uyarmaya çalışarak felaketin dehşetinden ve acıların şiddetinden feryad ettim. Din kisvesine bürünmüş yırtıcı canavarın tuzağına düşüp, onlara yem olmak üzere bekleyen zavallı insanları uyarmak için avazım çıktığı kadar bağırdım.
    Yüce Allah'tan yardım isteyerek -çünkü yalnız O'ndan istenir yardım- bu hatıratımı yazdım. Zavallı kurbanlara cennet şarabı sunarak, cehennem ehlinin vücutlarından akan cerahatleri içtiğini, cennet meyveleri zannederek leş etleri yediğini hatırlatmak, Allah'ın rahmetiyle yıkanmış tertemiz bir tevhid sunarak şeytanın dostlarının uydurduğu en çirkin bir putperestliğe taptıklarını belirtmek ve uyarı görevini yapmak için bunları yazdım[17].
    Materyalizmin pençesinden kurtulup, müslüman olduğumu sanarak Kadiriliği, Süleymancılığı, Nurculuğu yaydım. Boşuna kürek çekmişim. Yirmi senem heder olup gitti. O günlerime çok acıyorum. Eğer Allah ömür vermeseydi, müşrik olarak ölüp gidecektim. 1969'da Hasan Basri Çantay'ın Kur'an-ı Hakim ve Meali Kerim elime geçene kadar......... Kadiri ve Süleymancılığın önceki sahifelerde şirke nasıl düştüklerini
    kısaca beyan etmiştim.
    Onbeş senemin kaybına sebep olan Nurculuğun inançlarından bir iki örnek vermek istiyorum. İçerisinde en çok şirk, küfür, hurafe, bid'at, efsane bulunan kitaplar şunlar*dır: Sikk-i Tasdik-i Gaybi, Zülfikar, Tılsımlar Mecmuası, Siracu'n-Nur, Kastamonu, Emirdağ, Barla Lahikası, Bediüzzaman Said Nursi Tarihçe-i Hayat, Asa-yı Musa, Mektubat, Lem'alar, diğer eserleri olan Sözler, İşarat'ül-i'caz gibi eserlerinde şirke rast*lamak mümkündür.
    Şimdi sizlere Sikke-i Tasdik-i Gaybi'den bir şirk örneği vereceğiz: Türkiye'de ilkokuldan üniversiteye, köylüsünden şehirlisine kadar bir araştırma yapsak ve “Vahiy kimlere gönderilir?, diye bir soru sorsak, her Allah'ın kulu şöyle cevap verecektir; “Allah, insanlar arasından seçip beğendiği Nebi ve Resullere gönderir.” Son Nebi ve Resul Hz. Muhammed'dir. Bundan sonra peygamber gelmeyeceğine göre, vahyi de sonra ermiştir. Bu Allah'ın değişmez bir kanunudur. Bu hususta biraz bilgi vermek istiyorum.

    VAHİY
    Vahiy, Allah'ın kullarına onlar arasından seçtiği elçiler aracılığıyla mesajını iletme biçimidir. Vahiy ile kitap birbirinden farklıdır. Her peygambere vahyedilmiş olmakla birlikte, her peygambere kitap verilmemiştir. Kur'an'ın vahiyden söz eden pasaj*larında işlenen ana konular, Allah'ın vahiy yoluyla tarih boyunca insanlara mesaj gön*derdiği ve vahyin yegane kaynağının Allah olduğudur.
    Vahiy: (4/163, 164 11/37, 20/114, 21/45, 23/27, 42/51, 53/4)
    “Nuh'a ve ondan sonra gelenlere vahyettiğim gibi sana da vahyettik...” (4/163)
    “Sana anlattığımız peygamberlere ve sana anlatmadığımız peygamberlere de (vahyetmiştik).” (4/163, 164 Ayrıca bakınız: 6/42, 35/24)
    “Musa'nın kavmini Harun'a bırakarak Tur-i Sina'ya vahiy almağa gitmesi.” (2/51, 52, 92, 93; 7/148, 152, 155, 156; 20/83-97)
    “Musa (a.s.)'ya da ilk vahiy bir ağacın yanında verilmişti.” (Bkz: Sidretü'l-Münteha)
    “Allah, Musa ile (perde arkasından konuşmuştu)” (4/164, 7/143, 19/52)
    “Rabbim, bana (kendini) göster, sana bakayım”, dedi. (7/143)
    “Musa (a.s.)'ya Tur-i Sina'da vahyedilirken Muhammed (a.s.) orada değildi: “Allah, Musa (a.s.)'ya (kutsal vadi'nin batı tarafında) vahyedeceği zaman Muhammed (a.s.) orada değildi.” (28/44,46)
    “Peygamberler, yalnızca kendilerine vahyeden ayetlere uyarlar.” (6/150, 106 7/203, 10/15, 109 11/112 33/2 43/43 45/19 46/9)
    Peygamberimize vahyin ilk gelişi: (73/1 74/1 96/1-5)
    Vahyin bir ara kesilmesi/Fetret devri: (19/64 44/1-3)
    “Bu kitabın vahyedileceğini ummuyordun: Sen, bu kitabın sana (vahiy yoluyla) bırakılacağını ummuyor (beklemiyordun).” (28/86)
    “Allah vahyi kullarından dilediğine indirir.” (40/15)
    Kıssaların en güzeli Kur'an'ın vahyedilmesi:
    “Biz, bu Kur'anı vahyetmekle sana kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Sen bundan önce bilmeyenlerden idin. (Bunlardan habersizdin)” (12/3-3/44)
    “... İşte bunlar gaybın haberleridir. Onu sana vahyediyoruz.” (3/44)
    “İşte bu gaybın haberlerindendi, onu sana vahyediyoruz.” (12/102)
    Muhammed (a.s.)'m konuştukları (âyetler) vahiydir. (33/1-3 53/3-5)
    “Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, O azmadı. O, havadan konuşmuyor. O, (Kur'an) kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.” (53/3-4)
    “Vahyedilen (Kur'an)'ı oku ve ona uy”:
    “Sana vadedileni oku” (18/27)
    “Rabbinden sana vahyolunanauy.” (6/106 7/3 32/2)
    “Rabbinden size indirilenin en güzeline (Kur'an)'a uyun.” (39/55)
    “Kur'an'a uyun ki, size rahmet edilsin.” (6/106 7/3 32/2)
    “Peygamber (a.s.)'in eşlerine kızarak Allah'ın helal kıldığı bir şeyi kendine haram etmesi ve Allah'ın ona vahiyle ikaz etmesi” (66/1-5)
    Kur'an, insanları uyarmak için vahyedildi:
    “De ki: "Bu Kur'an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım.”(6/19)

    Vahyin Geliş Şekilleri
    Kaç çeşit vahiy vardır?
    “Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder.” (42/51)
    Cebrail'in görünerek vahiy getirmesi: (53/6-15)
    Kafirlerin gelen vahiylere karşı tutumları: “Bana da (bize de) vahiy gelmeli, (yoksa inanmayız) diyorlar.” (6/124)
    “Biz dururken vahiy O'na mı indi? Hayır, O şımarık bir yalancıdır” dediler. (54/25)
    Allah'ın Verdiği (Vahiyler) Yüzünden Onları Kıskanıyorlar mı?
    “Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiği (vahiyler) yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa İbrahim Ailesine de kitabı ve hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştik.” (4/54)

    “Bana da Vahyolundu” Diyenler
    “Allah'a karşı yalan uydurandan, ya da kendisine bir şey vahyedilmemiş iken, “bana vahyolundu” diyenden, ve “ben de Allah'ın gibi indireceğim!” diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimler ölüm dalgaları içinde, melekler ellerini uzatmış, “Haydi canlarınızı çıkarın, Allah'a gerçek olmayanı söylemenizden ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bugün alçaklık azabıyla cezalandırılacak*sınız. (Derken onların halini bir görsen)” (6/93)
    Rabbin meleklere vahyediyor ki: "Ben sizinle beraberim... vurun boyunlarının üstüne, vurun bütün parmaklarına" (7/12) ?????????
    "Rabbin bal arısına şöyle vahyetti..." (16/68)

    Tasavvuf dininin mezhepleri olan tarikatların kurucuları bütün mutasavvıflar En'am suresi 96.âyetin şümulü içine girmişlerdir. Kıyamete kadar böyle inanan kimselerin hakkında nazil olmuştur. Beyazıd-ı Bestami ve Hallac-ı Mansur'dan Said Nursi'ye kadar geçen bütün mutasavvıflar âyetin dediği gibi inanmışlardır. Bazıları açıktan vahiy geldiğini ve eserlerinin vahiy ile yazdırıldığını söyledikleri halde, bazıları ise insanların tekfir etmesinden korktukları için eserlerinin ilhamla yazdırıldığını söylemişlerdir. Bunlardan bir iki örnek verebiliriz.
    Abdulkadir Geylani şöyle diyor: “Cenab-ı Hak (c.c.) bana (ilham yoluyla) şöyle buyurdu:
    - Ey Gavs-ı Azam!
    - Buyur Allah'ım buyur, emrine amadeyim!
    - İnsanlık alemiyle melekut (Ruhlar) âlemi arasındaki her hal ve sınır, şeriatın kendisidir. Melekut alemiyle, Allah'a varmanın üçüncü basamağı Ceberut â-lemi arasındaki her hal ve sınır, tarikatın kendisidir. Ceberut (batın) alemiyle lahut (ilahi âlem) arasındaki her hal ve sınır ise hakikatin kendisidir.
    Ve sonra Allah (c.c.) şöyle buvurdu.
    - Ey Gavs-ı Azam, Ben insanda zahir (belirgin) olduğum hiçbir şeyde zahir olmadım. Ve sonra şöyle sordum:
    - Ya Rabb! Melekleri neden ve hangi şeyden yarattın?
    - Ey Gavs-ı Azam, Melekleri insanın nurundan yarattım; insanları da kendi nurumdan vücuda getirdim. Rabbim sonra buyurdu:
    - Ey Gavs-ı Azam! İnsanın cismi, nefsi, kalbi, ruhu, kulağı, gözü, ayağı, dili var ya, işte onların hepsinde Ben varım. (Hepsinde benim tecellim zahir olur; ben onların başkası değilim)[18]
    Karşılıklı konuşma devam edip gidiyor.

    MESNEVİ[19]
    Mesnevi, Mısır'daki Nil'e benzer. Sabırlılara içilecek sudur. Firavun'un soyuna sopuna ve kafirlere hasret. Nitekim Tanrı da, Hak onunla çoğunu azıtır, çoğunun da yolunu doğrultur demiştir. Şüphe yok ki Mesnevi, gönüllere şifadır, hüzünleri giderir, Kur'an'ı apaçık bir hale koyar, rızıkların bolluğuna sebep olur, huyları güzelleştirir. Şanları yüce, özleri hayırlı katiplerin elleriyle yazılmıştır. Temiz kişilerden başkasının dokunmasına müsaade etmezler. MESNEVİ, ÂLEMLERİN RABBİNDEN İNMEDİR: Batıl ne önünden gelebilir, ne ardından. Tanrı onu korur, gözetir; Tanrı en iyi koruyandır. Merhametlilerin en merhametlisidir.

    FUSÛS ÜL-HİKEM[20]
    Çünkü bu kitap nefis arzularından münezzeh ve içine fesad karışmamış olan en kudsi makamdan indirilmiştir.
    Umarım ki ulu Tanrı duamı işitince nidamı kabul ede. Çünkü ben ancak indirilmiş hakikatleri dile getirdim. Halbuki ben Nebi değilim, Resul hiç değilim. Lakin Nebi'nin mirasçısı ve âhiretin koruyucusuyum.

    HZ. ALİ'YE (R.A) SUHUF İNDİ Mİ?
    ON SEKİZİNCİ LEM'A
    Gizlidir herkese gösterilemez. Otuz birinci mektubun onsekizinci lem'ası Risale-i Nur şakirtlerine (talebelerine) işaret eden Hz. Ali (r.a.)nin bir keramet-i gaybiyesidir. (Gaybi, bilinmeyenleri bildirmesidir)[21].
    Said Nursi'nin, Hz. Ali'ye suhuf indiğine dair bazı iddiaları mevcuttur. Bu iddialarını on sekizinci lem'ada şöyle ifade ediyor:
    Hazret-i Gavs-ı Âzam Şeyh Geylani'nin sarahat (açıklık) derecesindeki keramet-i gaybiyesini te'yid ve takviye eden (sağlamlaştıran) Hazret-i Esedullah-ul Galib Ali ibn-i Ebu Talib (r.a.) ve keremullahu vechehü (Ebu Talib'in oğlu olan galip ve üstün Allah'ın arslanı Hz. Ali (r.a.). (Allah, Hz. Ali'nin şahsını muhterem kılsın) kaside-i Ercüze-i Meşhuresinde aynen İhbarat-ı Gavsiyeyi tasdik edip işaret ediyor.
    Bu surette İmam-ı Ali'nin (r.a.) hicretten otuz sene sonra Kufe'de yazdığı bu Ercüze'deki dokuz defa almış, otuz ilave edilse beş yüz yetmiş olur ki, Cengiz'in ve Hülağû'nun hücum ve tahribat zamanıdır. Sonra Hz. Cebrail'in, Âlâ Nebiyyina (a.s.m.) huzur-u nebevide getirip Hz. Ali'ye sekine namıyla bir sahirede yazılı ism-i âzam, Hz. Ali (r.a.)'nin kucağına düşmüş: “Ben Cebrail'in şahsını yalnız alaim-üs-sema (gök kuşa*ğı) suretinde gördüm. Sesini işittim. Sahifeyi aldım; bu isimleri içinde buldum” diyerek bu ism-i azamdan bahs ile hadisat-ı zikirden sonra tahdis-i nimet suretinde diyor ki: Yani “evvelki dünyadan kıymete kadar ulumu esrar-ı mühimme (bilinmeyen gizli ilimler) bize meşhud derecesinde inkişaf etmiş. Kim ne isterse sorsun, sözümüzde şüphe edenler zelil olur. Vahiy ile Allah tarafından gönderilen Zebur, Tevrat, İncil, Kur'an gibi büyük kitaplar, suhuf (sahife ç.) sahifeler kimlere gönderilir diye bir soru yöneltsek şüphe yok ki, çoğunluğu peygamberlere diye cevap verirler.
    Peygamber olmayan herhangi bir kimseye kitap ve sahife gönderilir mi? Hayır derler. Bu Allah'ın adet kanunlarına aykırıdır. Bakınız Allah bu hususta şöyle diyor:
    “Sizden öncede nice sünnetler (yasalar) gelip geçmiştir (uygulanmıştır). Yeryüzünde dolaşın da yalancıların sonunun nasıl olduğunu görün.” (3/137)
    “Bu, Allah'ın öteden beri süre gelen sünneti (yasası)dır. Allah sünnetinde (yasa*sında) bir değişme bulamazsın” (48/23)
    “Sizden önce geçenler arasında da Allah'ın yasası böyle idi. Allah'ın emri, olup bitmiş bir şeydir.” (33/38)
    Cenab-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde herhangi bir sahabiye, özel olarak da Hz. Ali'ye bir sahife (suhuf) gönderdiğini söylemediğine göre Said Nursi'nin Hz. Ali'ye Cebrail vasıtasıyla sekine adında bir sahife gönderdiğine ait bir delili olmalıdır. Bir delil gös*termediğine göre böyle bir inanış Allah'a, Resulüne, kitabına ve Hz. Ali'ye iftira olur.


    NURCULARI İKAZ
    Sapık olan Gulat-ı Şia'nın bu batıl inancının ilk önce Türk Milletine telkin edilmesinin öncülüğünü Said Nursi ve Nurcular yapmıştır.
    İşte bu şeni yalanlara ancak Gulat-ı Şia'sından sayılan Gurabiyye fırkası (Rafiziler) inanabilir. Gurabiyye fırkasının iddiasına göre: “Nasıl bir karga diğerine çok benziyorsa, Hz. Peygamber de Hz. Ali'ye öylesine benziyor” der. Bu bakımdan Cebrail şaşırdı, peygamberliği (haşa) yanlışlıkla Muhammed (a.s)'e verdi. Onlardan bir kısmı, bu fiili hata ile işlediği için Cebrail'e lanet etmezken, diğer bir kısmı bu işi kasten yapmıştır, der, lanet ederler[22].
    “Sapık olan Gulat-ı Şia'nın bu batıl inancını ilk önce Türk Milletine telkin edilmesinin öncülüğünü Said Nursi ve Nurcular yapmıştır. Nurcular, Said Nursi'ye son Mehdi ve Risale-i Nur'lara da son kitap diye inanmaktadırlar. Aynen nurcular gibi Şia fırkalarına göre Mehdi zuhur ettiği zaman yanında Musa Peygamberin ordusunu, onun vasıtasıyla yedirip içirdiği meşhur.?????
    Tus (asıl) -büyük ve küçük- iki cerf[23], Hz. Ali'nin mushafı[24], Hz. Fatıma'nın mushafı[25], el Camia[26] ve birinde kıyamete kadar ki dostları, diğerinde de düşmanları yazılı olan iki sahife bulunacaktır. Hz. Peygamberin ve kılıcı zülfıkar[27] onun yanında ola*caktır.
    Said Nursi ve Nurcular, Hz. Ali'ye Allah tarafından Sekine adıyla yazılı sahife geldiğine inanmalarına mukabil; ilk cahilliye müşrikleri de Allah'ın Resulü olan Hz. Muhammed'e Allah tarafından kağıtlara yazılı bir kitap göndermesini istemişlerdi. Müşriklerin bu itirazına karşı Cenab-ı Hak, Rasulüne şu âyet-i kerimeyi gönderdi: “Eğer sana kağıt üzerinde yazılı bir kitap indirmiş olsaydık da onu elleriyle tutsalardı, yine inkar ederler, ‘Bu, apaçık bir büyüden başka bir şey değildir!’1 derlerdi.”[28]
    Aynen bu müşrikler gibi, Şi'anın bir kolu olan Gurabiyye fırkası Hz. Ali'nin peygamber olduğunu, ondan sonra oğullarının peygamber olacaklarını ileri sürmüşlerdir.[29]
    Nurcuların, bunlardan daha ileri giderek Hz. Ali'ye, Allah tarafından içinde ism-i â'zam bulunan Sekine adlı yazılı sahifenin geldiğine inanmaları sapıklığın ve şirke düş*menin bir örneği değil midir?
    Diğer taraftan Nurcular, Hz. Ali'nin kim ne isterse sorsun, dünyanın yaratılışından kıyamete kadar olacak hadiseleri gördüğünü, geçmişte neler olduğunu, gelecekte neler olacağını bilip cevap verdiğine inanmaktadırlar.
    Allah'ın bir muhlis ve veli kulu olan Hz. Ali bu gibi iftiralardan uzaktır. Aslında bir ilim sahibi olan bu büyük sahabi, kendi asrında uzun bir devre düşmanları tarafından kendine yapılan bu gibi iftiraları önlemek için uğraşmıştır.
    Şimdi Nurcuların, Hz. Ali'nin kendi zamanında bizzat kendi lisanından, gelecekten haber veren sapıkları ikaz ettiğini ve bu düşüncelerden vazgeçmezlerse cezalandırılacaklarını duyduktan sonra tevbe etmeyip halen müslüman olduklarına inanmaları şirkin başka bir çeşidi değil midir?
    Bakınız Ashabın, Allah'a tevekkülünü ve ehl-i batılın yalanlarını Hz. Ali'den dinleyelim:
    Abdullah b. Afv. b. Ahmed'den Müsafır b. Afv bin Ahmed, Hz. Ali (r.a.)'nin Enbar'dan Nehrivan'lılar üzerine gitmek üzere olduğu sırada
    - Ey Müminlerin emiri! Bu saatte yola çıkma. Akşam karanlık bastıktan üç sa*at sonra yola çık, dedi.
    - Niçin?, diye sordu. Müsafır:
    - Eğer bu saatte yola çıkarsan, sen ve ordun büyük bir belaya maruz kalırsınız. Benim söylediğim saatte yola çıkarsan zafer kazanırsın, galip gelirsin. Ar*zularına nail olursun, dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.):
    - Muhammed (s.a.v.)'in müneccimi (falcısı) yoktu. Ondan sonra bizim de ol*mayacak. Şu kısrağın karnında ne olduğunu biliyor musun?, dedi. Müsafır:
    - Tahminle bilirim, dedi. Hz. Ali (r.a.):
    - Senin şu sözünü kim tasdik edecek? Kur'an bunu yalanlıyor. Allah: “O kıyamet saatine ilişkin bilgi Allah katındadır. Yağmuru o yağdırır, rahimlerde olanı o bilir? Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse nerede öleceğini bilmez. Her şeyden haberi olan yalnız Allah'tır” buyuruyor (Lokman Suresi:34). Müsafir:
    - Evet, diye cevap verdi. Hz. Ali:
    - Sana kim inanır, zararı ve ziyanı Allah'ın men edeceğine inanmıyorsun. Sana uyan kimsenin, işinde Allah'a değil de sana güvenmesi gerekir. Sen, sefere çıkanın zarardan kurtulacağı saati tayin ettiğini söylüyorsun. Bu sözüne inanan kimsenin Allah'a şirk koşan müşrikler gibi olmayacağından emin ola*mam. Allah'ım hayrı ve şerri halk eden sensin, dedi. Müneccime:
    - Söylediklerinin aksine, uğursuz dediğin bu saatte yola çıkıyoruz, dedikten sonra orduya dönerek:
    - Ey inananlar! İlim nücumu (yıldızların hareketlerinden mana çıkaran falcı*lığı) öğrenmeyin. Ancak kara ve denizde gecenin karanlığında yolunuzu bulmak için gerekli olan yıldızları öğrenin. Müneccimler (falcılar), kafirler gibidir. Küfür ise, Cehennemdir, dedi. Tekrar müneccime döndü:
    - Eğer yıldızlara bakıp, bunlarla insanları aldattığını duyarsam canım sağ ol*dukça ömrünün sonuna kadar seni hapis eder, ganimetten hisseni keserim, dedi.
    Sonra müneccimin yola çıkma dediği saatte yola çıktı. Nehrivan'a ulaştı. Savaşarak onları hezimete uğrattı. Askerlere hitaben: "Eğer müneccimin söylediği saatte hare*ket edip de, zafer kazansaydık, bazıları: ‘Müneccimin dediği saatte yola çıktılar da zafer kazandılar’, diyeceklerdi. Hz. Muhammed'in (s.a.v.) müneccimi yoktu. Ondan sonra da bizim olmaz. Allah (c.c.) bize Kisra ve Kayser'in[30] ülkelerini ve diğer ülkelerin fethini nasip etti. Ey insanlar! Allah (c.c.)'a uyun ve O'na güvenin ki, başkasına muhtaç olmayasınız.[31]
    Müminlere yaptığı hutbesinde Hz. Ali diyor ki: "Bak ey sonraki kişi! Onun sıfatlarından Kur'an'ın gösterdiğine uy ve Kur'an'ın hidayet-i nuru ile ziyalan. Bundan gayri her ne varsa şeytanın teklifidir ki, Allah onu sana kitabında teklif etmemiş ve Resulullah sünnetinde bildirmemiş ve hidayet imamları (hidayete vesile olanlar) bu hususta bir eser ortaya koymamışlardır. Bilmediğin yerde dur ve onu bilmeyi Allah'a ha*vale et. Allah'ın sen de nihayet hakkı budur. Bil ki, ilimde rusuh bulmuş (ilmin fenninin derinliğine vukufiyet kazanmış) olanlar onlardır ki, örtü olan gaybın tefsir ve tevilini bilmemeyi ikrar ve itiraf etmek, onları gaybın üzerine vurulmuş kalıplara hücumdan da alıkoymuştur. İlimlerin ihatası dışında kalan maddeler hususunda aczlerini itiraftan do*layı Allah, o kişileri methetti. Ve onların bu mükellef olmadıkları meselelere dair araş*tırmayı bırakmalarına, rüsuh adını verdi.[32]
    Ey arkadaş, Hz. Ali'nin ordusu içinde gaybı bildiğini iddia eden bir askeri ile aralarında geçen tartışmaları dinledin. Bakınız Müneccimin; şu kısrağın karnında ne olduğunu sormasını iyi düşün ve gerçek veliye yakışan sözün bu olduğunu anla.
    Cehalet ne kadar büyük bir suçtur; Hz. Ali'nin ordusunda dahi böyleleri çıkabiliyor. Hz. Ali (r.a.) onu ikaz edip tövbeye davet ediyor. Dinlemezse müebbet hapis ile cezalandırıp, ganimetten hissesini vermeyeceğini beyan ediyor.
    Lokman suresinin son ayeti ile o kişiyi ikaz ederken kıyamete kadar son sözünü söylemiş oluyor. "Sen çıkanın zarardan kurtulacağı saati tayin ettiğini söylüyorsun. Bu sözüne inanan kimsenin, Allah'a şirk koşan müşrikler gibi olamayacağından emin olamam" demektedir. Müneccimler (gaybı bildiğini iddia eden) kafirler gibidir, kafirler ise cehennemdedir.
    Ne yazık ki, bu gün Hz. Ali'nin askeri Müsafir gibi düşünenleri yeryüzünde ikaz edip cezalandıracak bir merci yoktur. Şu anda inancınızın temel kitapları olan Risale-i nurların en üçte birinde, Hz. Ali ve Abdulkadir Geylani'nin gaybı biliyorlardı, diye yaptığınız yalan isnatlardan dolayı sizleri kim cezalandıracaktır.
    Elbette dünyada cezalandırılacak (cezalandıracak) bir otorite olmadığı herkesçe bilinen bir ger*çektir. Bir gün mutlaka kurulacak olan mahşerde Hz. Peygamber, Hz. Ali, Cebrail (a.s.) sizlerden, Allah adına davacı oldukları zaman ne cevap vereceksiniz.
    Dinin içinde şirk koşanlar, kendilerini dindar ve doğru yolda sandıkları için müş*rik olduklarının farkında değillerdir, buna ihtimal vermezler. Hatta ahirete gittiklerinde bile şirk koştukları kendilerine haber verildiği zaman müşrik olduklarını kabullenmek istemezler. Onların bu durumunu âyet şöyle bildirmiştir:
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz Allah'a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ deme*lerinden başka bir fitneleri olmadı.” (En'am: 22-23)
    Kur'an ifadesiyle kitaplar ve suhuf ancak peygamberlere indirilmiştir. Peygamberler dışında hiç kimseye kitap ve suhuf indiğine dair bir kayıt yoktur. Bunun varlığını iddia edenler, kitapta delilini göstermek zorundadır.
    “İlimsizler dediler ki: ‘Allah bizimle konuşmalı veya bize de bir âyet gelmeli de*ğil miydi?’ Onlardan öncekiler de, onların bu söylediklerinin benzerini söylemişlerdi.
    Kalpleri birbirine benzedi. Biz, kesin bilgiyle inanan bir topluluğa âyetleri apaçık gösterdik." (Bakara 118)
    “İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyarıcılar olarak peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere hak kitaplar indirdi.” (Bakara 213)
    “Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahiy ettiğimiz gibi sana da vahy ettik. İbrahim’e, İsmail'e, İshak'a, Yakup'a, torunlarına, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahy ettik Davud'a da Zebur'u verdik.” (Nisa 163)
    Böylece Allah'ın kitaplarının yalnızca peygamberlerle birlikte indirildiği apaçık anlaşılmış oluyor. Âyette suhuf ile ilgili olarak şöyle buyurulur:
    “Şüphesiz bunlar ilk suhuf ta İbrahim ve Musa'nın suhufunda vardır.” (El.........,86/18-19)
    “Onlar dediler ki: (Muhammed) bize bir âyet getirmeli değil miydi? Önceki suhuftan kendilerine apaçık bir burhan gelmedi mi?”(Taha 133)
    “İşte o apaçık delil, Allah tarafından gönderilen, içinde doğru yazılmış hükümler bulunan suhufu okuyan Resul'dür.” (Beyyine 2/3)
    “Güya onlardan her biri, kendilerine (özünde) açılmış suhuf (ilahi vahiy) verilmesini istiyor. Elbette olacak şey değil! Aslında onlar ahiretten korkmuyorlar.” (El-Müddesir 52-53)
    Gerçekten olacak şey değil... Allah ancak kitaplarını ve suhufu peygamberlere göndermiştir. Bununda sebebi şöyle belirtilmiştir:
    “Öyle ki Resullerden sonra, insanların Allah'a karşı (savunacak) delilleri olmasın.”(Nisa 165)
    Demek ki peygamberlerden sonra böyle bir kitap ve suhuf gelmeyecek ki, bu şekilde ifade kullanılmıştır. Eğer vahiy devam etmiş olsaydı, kitaplar ve sayfalar gelmiş olsaydı, niçin Allah böyle söylesin idi? Nitekim kitapta son nebinin Hz. Muhammed olduğu apaçık ilan edilmiyor mu? Yüce Allah şöyle buyuruyor:
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden birinin babası değildir. Fakat Allah'ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.” (Ahzab 40)
    Yine Allah'ın Resulü de sahih bir hadiste, “benden sonra peygamber gelmeyecek*tir” buyurmuştur. Her ümmete peygamber gönderilmiş ve şöyle denilmiştir:
    “Her ümmetin bir rasulü vardır.” (Yunus 47)
    Son peygamber ise, âlemlere rahmet olarak indirilmiştir. Bütün toplumların son peygamberidir. Kendisine kitap olarak da Kur'an verilmiştir. Onun için iman edenlerin önemli özelliklerinden biri şöyle ifade edilir:
    “Onlar sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler.” (Bakara 4)
    Bu yüzden Kur'an'ın hiçbir yerinde, “Son peygamber Muhammed'den indirilene iman ederler” şeklinde bir ifadeye rastlamak mümkün değildir. Çünkü bu, risaletin tamamlanması ve kemale ulaşması açısından da imkansızdır. Yüce Rabbimiz bu ikbal ile ilgili şöyle buyuruyor:
    “Bugün size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım. Ve sizin için din olarak İslâm'ı beğendim?” (Maide 3)
    Âyette görüldüğü üzere din, tamamlanmış ve Allah'ın nimeti son nebi ve son kitap ile kemale ermiştir. Dinde hiçbir eksiklik ve risaletin eksik bıraktığı hiçbir nokta kalmamıştır. Eğer böyle olsaydı son peygamber görevini yapmamış olacaktı. Bu da bir peygamber için muhaldir. Öyleyse peygamberin varlığı ile birlikte böyle bir suhufün veya sekinenin indiğini söylemek, boş ve çürük bir iddiadır, safsatanın ta kendisidir. Ancak bu tür iddiaları, yukarıdaki ayette de belirtildiği üzere ilimsizlerden başkaları ortaya atamazlar.
    Yine Allah şöyle buyuruyor:
    “Biz, senden önce, şehirler halkına kendilerine vahy ettiğimiz kimseler dışında göndermedik.”(Yusuf 109)
    Kendilerine vahy edilenler de, Kur'an'da isimleri geçenlerdir, peygamberlerdir. Eğer Hz. Ali'ye bir suhuf inmiş olsaydı, o da mutlaka Kur'an'da geçecek ve bize bildi*rilmiş olacaktı. Vahiy ile ilgili şu âyet-i kerime, bu ilişkinin nasıllığı konusunda bize bilgi veriyor:
    “Kendisiyle Allah'ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir, ancak bir vahiy ile ya da perde arkasından veya bir Resul gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi başkadır. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Şura 51)
    Ondan sonra Cebrail bir melek olarak suhuf indirecek ve bu âyetler Kur'an'da yazılı olmayacak. Acaba bu mümkün müdür? Yoksa Allah'a karşı yalan ve iftira uydurmaktan başkası değil midir?
    Halbuki bir şey âyet ise, son kitapta bunun bilgisine rastlamak gerekir. Son nebinin bunu ilan etmesi ve tebliğ etmesi gerekir. Hz. Ali'ye böyle bir suhuf (sahifeler ve kitap), hem de yazılı olarak indiğine dair ne kitapta ne de Resulün sahih hadislerinde bir ifadeye rastlamıyoruz. O halde bu tür ifadeler, bir hezeyandan öte bir şey değildir. Bunların varlığına inanmak dahi insanın imanını tehlikeye düşürür. Son risalete karşı, Allah'ın kitabına karşı cürüm işlemiş olur. Yüce Allah bizleri böylesi uydurma ve safsatalardan uzak tutsun. Âmin.
    Rabbimizin şu âyetiyle bu hususu bitirmemiz yerinde olacaktır:
    “Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenler veya kendisine hiçbir şey vahyolunmamışken ‘Bana da vahiy geldi’ diyen ve ‘Allah'ın indirdiğinin bir benzerini ben de indireceğim’ diyenden daha zalim kim vardır”. (Enam 93)
    Âyette de ifade edildiği gibi, ister bana vahiy geldi denilsin, isterse başka bir şahsa vahiy geldi denilsin veya bana Allah'ın indirdiğinin benzeri indirildi denilsin, fark etmez. Hepsi de Allah'a karşı yalan uydurmak ve iftira atmaktan başka bir şey de*ğildir.
    Netice itibariyla, “Hz. Ali'ye suhuf indirildi”, demek bir yalan ve iftiradır. Asılsız ve delilsiz boş ve çürük bir iddiadır.

    GAYB BİLGİSİ
    Kur'an'da varlık bilgiye konu olması itibariyle iki ana kategoriye ayrılır: Şehadet (görünen âlem) ve gayb (görünmeyen âlem). Bu bakımdan gayb kelimesi yer yer görünmeyen şeklinde çevrilmiştir. Kur'an’da, Allah'ın peygamberlere vahiy yoluyla verdiği bilgiler dışında, hiç kimsenin gaybı bilemeyeceği konusu ısrarla vurgulanmaktadır. Bu noktada gaybın tanımı önem arz etmektedir. Gayb kelimesi, müşahede alanı dışında kalan her şeyi ifade etmekle birlikte, Allah'tan başka kimsenin bilemeyeceği gayb, ahiret ahvali, melekut (ruhlar) âleminin mahiyeti ve istikbalde (gelecekte) vuku bulacak olaylar şeklinde belirmektedir.
    “Yoksa, gayb yanlarında da, onlar yazıyorlar mı?” 68/47
    "En yüce toplulukta geçen tartışmalardan bir bilgim yoktur.”[33] 38/69
    "Bana sadece benim ancak apaçık bir uyarıcı olduğum vahyolunuyor.” 38/70.
    “Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: ‘O’nun bilgisi ancak Rabbimin katındadır. Onu zamanında ancak o çıkarır.’ Göklerin ve yerin ağırlığını çekemeyeceği o saat size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi Allah'ın kalındadır.’ Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” 7/187
    “De ki: Allah dilemedikçe ben kendime bir fayda veya zarar verecek güce sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim, daha çok iyilik yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben ancak inanan insanlar için bir uyarıcı ve müjdeciyim.” 7/188
    “O, gaybı bilendir ve gaybını kendisinden razı olduğu elçileri dışında kimseye bildirmez. (Onların da) Rablerinin elçiliğini yerine getirip getirmediklerini bilmek için (her birinin) önüne ve arkalarına gözcüler salar; onların yaptıklarını çepe*çevre kuşatır ve her şeyi bir bir sayar.” 72/26-28
    “Biz (cinler) göğü yokladık, onu sert bekçiler ve alevlerle doldurulmuş bulduk. Halbuki, biz göğün dinlenebileceği bir yerde oturuyorduk, ama şimdi kim dinleyecek olsa kendisini gözleyen bir ateş buluyor. Yeryüzünde olanlara kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlara bir iyilik mi dilemiştir? Biz bilmeyiz." 72/8-10
    “Allah, göklerin ve yerin gaybını bilir. O gönüllerde olanı bilendir.” 35/38
    “De ki: ‘Göklerde, yerde, gaybı Allah'tan başka bilen yoktur.’ Ne zaman diriltileceklerini de bilemezler.” 27/65
    “Musa'ya emrimizi bildirdiğimiz zaman, sen batı yönünde (Musa'yı bek*leyenler arasında) değildin, onu görenler arasında da yoktun.” 28/44
    “Ama biz, (ondan sonra) nice nesiler var ettik. Üzerlerinden yıllar geçti. Medyen halkı arasında bulunup, onlara ayetlerimizi okumuyordun, fakat (seni) Biz elçi olarak gönderdik.”[34] 28/45
    “Sen (Musa'ya) seslendiğimiz zaman Tur'un yanında da değildin. Ama Rabbinden bir rahmet olarak senden önce kendilerine uyarıcı gelmeyen bir toplumu, düşünüp ders alsınlar diye uyarman için (gönderildin).”28/46
    “Onlar, ilmini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar. Çünkü o henüz başları*na gelmedi. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Haksızlık yapanların sonları*nın nasıl olduğuna bir bak!” 10/39.
    “Bunlar, sana bildirdiğimiz gayb haberlerindendir.[35] Sen de kavmin de bundan önce bunları bilmezdiniz. Öyleyse sabret. Çünkü sonuç, Allah'a saygılı olanla*rındır.” 11/49.
    “Biz bu Kur'an'ı sana vahyederek, kıssaların en güzelini anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan habersiz olanlardan idin.” 12/3.
    “Gaybın anahtarları[36] Allah'ın kalındadır. Onları O'ndan başkası asla bile*mez. O, karada ve denizde olanı bilir. O'nun bilgisi dışında bir yaprak düşmez. Yerin karanlıklarında olan tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, bunlar apaçık bir kitapta olmasın.” 6/59.
    “Biz, yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik. Onu her isyankar şeytandan koruduk.” 37/6-7
    “Onlar en yüce topluluğu asla dinleyemezler. Her yönden kovularak atılır*lar. Onlara sürekli bir azap vardır.” 37/8-9
    “Hele bir tek söz kapan olsun; delici bir alev onun peşine düşüverir."[37]37/10
    “Kıyamet saatini bilmek Allah'a mahsustur. Yağmuru O indirir. O, ra*himlerde bulunanı bilir. Kimse yarın ne kazanacağını bilmez, hiç kimse nerede öleceği*ni de bilmez[38]. Şüphesiz Allah bilendir, (her şeyden) haberdardır.” 31/34
    “O'nun (Süleyman) ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü cinlere, onun değneğini yiyen bir ağaç kurdu fark ettirdi. O, ölü olarak yere düşünce ortaya çıktı ki, şayet cinler gaybı bilmiş olsalardı, bu alçak düşüren azab içinde kal*mazlardı.”34/14
    “De ki: Onların (Ashab-ı Kehf) orada ne kadar kaldığını, göklerin ve ye*rin gaybı kendisinin olan Allah bilir. O, ne kadar iyi görür ve ne kadar iyi işitir. İnsanla*rın O'ndan başka yakın dostu yoktur. O, kendi hükmüne kimseyi ortak etmez.” 18/26
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah'a aittir. Kıyametin kopuşu bir göz kırpma*sı kadar veya daha kısa bir zaman işidir. Allah'ın gücü her şeye yeter.”16/77
    “Yoksa (müşriklerin) üzerine çıkıp (vahiy) dinledikleri bir merdivenleri mi var? Öyleyse, onların dinleyenleri açık bir delil getirsin.”52/38
    “Yoksa gayb onların yanında da, onlar yazıyorlar mı? Ama o tuzağa yakalanacak olanlar inkar edenlerdir.” 52/41.
    “Andolsun ki, en yakın göğü ışıklarla donattık. Onlarla şeytanların taşlan*masını sağladık ve onlara çılgın alev azabını hazırladık.”67/5.
    “Rumlar en yakın bir yerde yenildiler; onlar bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde yeneceklerdir.”[39] 3/2-3
    “Allah inananları, şimdi bu bulunduğunuz durumda bırakacak değildir. Temizi pisten ayıracaktır. Allah gaybı size bildirecek değildir. Ama, elçilerinden istedi*ğini seçer.Öyleyse Allah'a ve elçilerine inanın, inanırsanız ve (Allah'a karşı) saygılı olursanız size büyük ödül vardır.”3/79
    “Bu, sana bildirdiğimiz gayb haberlerindendir. Meryem'e hangisi bakacak diye oklarıyla kura çekerlerken sen yanlarında değildin. Onlar çekişirlerken de yanla*rında bulunmadın.”[40]3/44
    “İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır... Kim bilir, belki de kıyamet vakti yaklaşmaktadır.’ " 33/63
    "(İki yüzlüler) Allah'ın onların sırlarını ve gizli toplantılarını bildiğini ve Allah'ın bütün gizlilikleri çok iyi bildiğini bilmiyorlar mı?”[41] 9/78.

  4. #4
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754
    NURCULARA GÖRE MEHDİ GELMİŞTİR
    Hadis-i şerif meali: “Mehdi, evladımdan kırk yaşlarında bir şahıstır. Yüzü, necmi ziyadar gibi, onca zulüm ile doldurulan yeryüzünü, hak ve adaletle doldurur. Hilafette; yerde gökte ve hatta havadaki kuşlar bile razı olacaklardır."
    Haşiye 1: Cihet güneş gibi aşikar bir hakikattir ki, o zât-ı zihavarik (herkesçe hayranlık uyandıran) daha hali sabavetinde (çocuk) iken ve hiç tahsil yapmadan zevahiri (insanları kurtarmak üzere), üç aylık bir tahsil müddeti ulûm-i evvelin ve ahirin (ilmin öncesini ve sonrasını) Ledünniyat ve hakaik-i eşya, esrar-ı kâinata ve hikmet-i ilahiyyeye (kendisine verilen ile eşyanın iç yüzüne, kâinatın bilinmeyen gizliliklerine ve ilahi ilimlere) varis kılınmıştır ki, şimdiye kadar böyle bir mazhariyet-i ulyaya (yüksek şerefe) kimse nail olmamıştır. Bu harika-i ilmiyenin iş asla mesuk değildir (sevk olunan, ileri sürülen, gönderilen olmamıştır). Bu cihet, Risale-i Nur'u anlayarak okuyanlara malumdur.
    Hadis-i şerif Meali: “Mehdi (r.a.)'nin çıkmasından önce doğudan, parlak kuyruğa sahip bir yıldız doğacaktır.” (Haşiye 1)
    Hadis-i şerif Meali: "Mehdi (r.a.), evladımdan kırk yaşında biridir. Yüzü necmi (yıldız) ziyadar gibidir. Sağ yanağında siyah bir ben vardır. Üzerinde iki pamuklu hırkası bulunur. Bu halife, ben-i İsrail erkeklerine benzer. Hazineler istihraç edip (çıkarıp), şirk medinelerini (şehirlerini) fethedecektir." (Haşiye 2)
    Haşiye 1: O yıldız, birinci harb-i umumide (birinci cihan savaşında) Risale-i Nur'un ilk intişarı anlarında zuhur etmiştir. Bu senede görenlere şayan-ı dikkattir.
    Haşiye 2: Hazret-i üstada (Said Nursi'ye) dikkat edenler, sağ yanağındaki siyah beneği kolaylıkla görebilirler. İki pamuklu hırkası olup, hal-i sabavetinden (çocukluğundan) beri acib ve başkalarına benzemeyen bir giyime sahip olup, hadis-i şerifi fıilen tasdik etmektedir. Lisanındaki siklet (ağırlık) ise, kendisi ile görüşenlere malumdur ve kırk yaşında Risale-i Nur'un te'lifiyle (yazılmasıyla) meşgul olup, mukaddes vazifesine, iman-ı tahkikin neşri vazifesi başlamıştır.[42]
    Nurculara göre Said Nursi'den başka kimse bu şerefe nail olmamıştır. İşte ben 15 sene böyle inandım. 1970 yılında Nurculuk dininden ayrılarak İslâm'ı seçtim.
    Sene 1971 tasavvuf eserlerini incelemeye aldığım senedir. İlk elime geçen Tasavvuf Kitabı Miftah-ül-Kulub (Kalplerin Anahtarı). Yazan Mehmet Nuri Şemseddin Nakşibendi. Demir Kitabevi 1968 İst.
    KUTUPLAR
    Önsöz
    Kitabımızın yazarı Şeyh Mehmet Nuri Şemseddin El-Nakşibendi, 1216 Hicri yılında İstanbul'da doğdu. 1231'de Beyazıd Camiinde devrin ünlü dersiamlarından Baltacı Hasan Efendi’nin talebeleri arasına katıldı. 14 yaşında Kur'an-ı Kerim'i ezberlemiş oldu. 1257'de tekrar hacca gitti. 1259 senesinde "Miftah'ül-Kulub" adlı kitabını yazmağa başla*dı. 1280 senesinde 64 yaşında vefat etti.
    Kitabın başlangıç kısmını şöyle özetleyebiliriz.
    “1259 senesinde Muhammed (s.a.v.) Şeyhin hücresine gelip, ‘Evladım Nur’, buyurdu. ‘Vakitler acaib (hayret verici) oldu. Zira birçok kimse evliya elbisesine bürünmek, kuşak bağlayıp, başına taç giymekte, fakat şeriatıma kıymet vermemektedir. İşte bir risale yaz ki, bunları mahvolma tehlikesinden kurtarsın. Şeriat, tarikat, marifet, hakikat ve sevdiğine kavuşma nedir bilsin de, doğru aşıkların yüzünü görmeyi isteyen ümmetim, ona uyarak amel etsinler. Yollarını doğrultsunlar. İsmi de Miftah'ül-Kulub sırr-ı Şemseddin olsun.’
    Hz. Muhammed (s.a.v.) efendimizin emirlerine uyarak işte bu risale-i yazmağa başlıyorum.”
    Allah Resulü'nün emrine uyarak yazılan bu eser bir şirk namedir. Hak ve batıl karıştırılmıştır.
    Aynı kitap, Tam Miftah'ül-Kulub ‘Kalplerin Anahtarı’ olarak Salah Bilici Kitabevi yayınları arasında 1979 İstanbul'da neşredilmiştir. İki kitap konu itibarıyla aynıdır.
    Bu kitaptan birkaç örnek:
    Üçüncü Bab.
    s. 40. Sırrı hilafet, kutbul-aktab, Gavs'ül-azam, kutbu ula ve aktab-ı saire bütün evliyaları üç bölümde beyan eder.
    Bu gizli yönetim, her asırda Allah tarafından bu şahıslara ihsan edilir. Muhammed (s.a.v.) ümmeti idare ve terbiye etmeleri için izin verir.

    s. 42. Vazife tayin edilen bu zata bir zerre bile olsa, gizli hiçbir şey yoktur, hilafet nuruyla, kendisi ortada bulunup da bir müridi batıda, bir müridi doğuda olsa ikisine birden emr-i Hak (ölüm) vuku bulup da can boğaza geldiğinde iblis, rahatsız etse, o anda iblisin şerrinden kurtarmak için yetişebilir.
    Yakın-uzak, gece-gündüz onun için birdir. Herkesin haline vakıftır. Kişinin hali*ni kendisinden iyi bilir. Nereye uzansa yetişir. Yakın uzak, nereye uzansa ayak basar. Göz açıp yumuncaya kadar nereyi görmek isterse görür.
    Kutbu ula, Bağdat, Şam, Halep gibi beldelere mutasarrıf olur. Öbür kutublarda hallerince, birer ikişer yere mutasarrıftır. Hatta kafir beldelerine bile mutasarrıftırlar.[43]
    Ancak bunların mutasarrıfları kutbul aktabın emriyledir. Kainat dışında bir şey olmaz ki, ona mutasarrıf olmasın. Bütün eşyaya, bütün velilere mutasarrıftır. Kainatta iyi, kötü ne vuku bulursa onun bilmesi ve dilemesiyledir.
    Kutublar, memur edildikleri yerden kalkıp da tasarruf etmez. Kendisi İstanbul'da memuriyeti Hint'te olsa, yine o anda icrasına muktedir olur. Bunlar için uzak yakın müsavidir.
    Sonra yüzler, üç yüzler, yedi yüzler ve binler yer alır. Bunlar da taraf-ı ilahiden kutbul-aktabın ve öbür kutubların hizmetindedir. Bunlardan başka üç binler, beş binler, yedi binler, on binler vardır. Bunların ka*mil ve mükemmeli de olsa, tasarruf işlerine karışmaz.

    s. 82 Bunlar her asırda üçü geçmez.
    Birincisi : Kutb-i irşaddır. Bütün halifelere üstündür. Kendisi doğuda, müridi batıda olsa da müridini terbiye ve irşad eder. Allah'a ulaştırır. Yakın ve uzak kendisine müsavidir.
    İkinci : Gavs-ı Azamıdır. Bütün âlemin idarecisidir. Fakat kutb-ul aktab'a bağlı ol*duğu için tasarrufa karışmaz. Daima kendi halinde olur.
    Üçüncüsü : Kutbul-aktabdır. Zamanın bir tanesi, ariflerin sultanı, Allah'ın halifesidir. Derecesi ve kimliği olduğu için bütün yaratılmışların, bütün varlıkların yiyimi, içimi, hareketleri, kaza ve kaderleri, hasılı dünyada olan her şey onun tasarrufu altında*dır. Dilemesiyle vücuda gelir.

    s. 100 Aktab ve Ehlullah
    Tecelli-i zatta ilerleyenler, mustağrak-i fizat olurlar. Yüksek olan Allah'ın zatında yok olurlar ki, kendisinden asla haberleri olmaz. Bu tecellide iki hal zuhur eder. Celaliye, cemaliye.
    Celaliyede, kendinden habersiz olarak kahır yüzünden tasarrufa dair bazı alametler zuhur eder ve o anda husul bulur. Mesela bir kimseye o anda "öl" dese o saat ölür. Bir ölüye "iznimle kalk" demiş olsa, o saatte hayat bulur.
    30 yıl içinde toplayıp incelediğim tasavvuf kitapları büyük bir kütüphane haline geldi. Bu işi tek başıma başardım. Bir yılın 365 günü, gece gündüz çalışmakla ileride çıkacak ansiklopediyi hazırladım.
    Sene 1974. Elime ‘Kitab'ül-ibriz’ diye bir tasavvuf kitabı geçti. Kitap, 1/11/1969'da Abdullah Arığ diye biri kişi tarafından İzmir'de yayınlanmış. Kitabı açar açmaz karşıma Erbakan'ın şeyhi Mehmet Zahid Kotku çıktı. Takdim yazısını şeyh yazmış. Ben nurcu iken dershanemize bazı haftalar Mehmet Zahid Kotku'nun müridleri gelirdi. O tarihlerde aramızda pek muhalefet yoktu. Çünkü hiçkimse gittiği yolun ne olduğunu bilmiyordu. Herkes gittiği yolu hak biliyordu. Bu uyanmalar, Kur'an mealleri, yeni Türkçe anlamı ve Kur'an tefsirleri yayınlandıktan son*ra anlaşılmaya başladı.
    El-İbriz isimli kitabı, Ziraat Mühendisi olan bir kişiden almıştım. Mehmet Zahid Kotku önsöz yazdığına göre kitabın okunmaya değer olduğunu düşündüm.. Kitabı okuyup bitirince hayretler içinde kaldım. Adam bütün batıl dinlerdeki hu*rafeleri özetleyerek tasavvuf adı altında müslümanlara sunmak istiyor. Müslümanların cehaletinden istifade ederek velayet velilik adı altında alet olduğu İslam düşmanlarına hizmet veriyor.



    Takdim
    Bismillahirrahmanirrahim
    İslâm'ın nuru ile nurlanmış nıü'min kardeşlerimizin ve faziletli evlatlarımızın istifadesine sunduğumuz Kitab'ül-İbriz tercümesi, büyük kültür, ilim ve irfan hayatımızın çok kıymetli hazinelerindendir.
    Büyük velilerden Fas'lı Abdülaziz Debbağ Hazretlerinin sohbetlerinden, menkıbelerinden, bazı sorulara verdiği cevaplardan meydana gelen ve değerli katibi ve talebe*si Ahmed ibni Mübarek tarafından kaydedilen kitap, Kur'an ve hadis ilimleriyle tasav*vufun anlaşılması zor bazı meselelerini aydınlatmakta ve okuyanları hayrete düşürebile*cek bir rahatlıkla, ruhani bir hazla tesir etmektedir.
    Yaşadığımız devirde uzay çağına ulaşan insanlığın yeryüzü ve kainat hakkında çok şeyler öğrendiği fakat henüz insan ve onun ruhu hayatı hakkında meçhullerle karşı karşıya bulunduğu hatırlanır ve yeni ruhiyet ilminin üzerine eğilip de halledemediği çetin meseleler düşünülürse kitabul-İbriz ve benzeri kıymetli eserlerin ne büyük yararlar sağlayacağı anlaşılır.
    Eseri tercüme ederek Türk okuyucularına sunan değerli zevatı tebrik ederiz.
    Aziz Milletimizden, saygılı okuyucularına kadar bu yolda ihlasla çalışanların hepsinden Allah razı olsun. Âmin.
    Tevfik Allah'tandır.
    Mehmet Zahid Kotku

    Bu şirk name olan kitabı 1974 senesinde çantama koyarak Erbakan'la görüşmek için Ankara'ya geldim. Kızılay merkezinin arkasında bulunan Selamet Partisi Ankara İl Merkezine gittim. Orada beni tanıyanlarla görüştüm. Erbakan'la görüşmek için 10 gün bekledim. Akşamları partili arkadaşlar sıra ile beni evlerine misafir ettiler. Her evde kitab-ül İbriz mevcuttu. Erbakan'ın da bulunduğu özel bir toplantıya girebildim.
    Çantamdan kitab-ül-İbriz'i çıkararak şirk olan birkaç yerini gösterdim. İtiraz ettiler. Bunlar şirk olsa hiç şeyhimiz önsöz yazarak bu kitabı bize tavsiye eder mi dediler. Ben sözümde ısrar edince sen bunları anlamazsın dediler. Ben de onlara İstanbul'a gidip şeyhlerinden öğreneceğimi söyledim. Hatırladığım kadarıyla temmuz ayı içerinde İstanbul'a hareket ettim.
    İstanbul'da üniversitede okuyan Malatyalı dört öğrencimiz vardı. Bunlar, Malatya Okumayı Çoğaltma Deneğinden aldıkları bursla okuyorlardı. Adresle onları buldum. Hoş beşten sonra İstanbul'a geliş maksadımı söyledim. Çocuklar “baş üstüne hocam”, de*diler. “Akşam yemeğinden sonra seni Beyazıd'ta bulunan İlim Yayma Cemiyetine götü*relim. Yurt olarak faaliyet yapıyor. Mehmet Zahid Kotku'nun ekser müridleri bu yurtta kalır. Seninle onları görüştürelim. Başkandan izin alarak şirk ve tevhid hakkında bizlere bir sohbet yaparsın”, dediler. Aynen öyle oldu. Sonunda kitab-ül-İbriz'i çıkararak; “Bu kitap, Allah'a, Resulü'ne ve Kitab’ına iftira ediyor”, dedim. “Alim ve Şeyh dediğimiz Mehmet Zahid Kotku böyle bir kitaba nasıl önsöz yazabilir” diye söyleyince, müritler karşı çıktılar. “Hiç şeyhimiz, içinde şirk olan bir kitabı, okumamız için tavsiye eder mi?”, diye bana karşı çıktılar. Ben onlara: “Denemesi kolaydır. Benimle yarın İskender Paşa Camiine gelirseniz orada meseleyi çözüme kavuşturabiliriz”, dedim. 10 öğrencinin isim*lerini yazarak bana verdiler. “Öğle namazını Beyazıd'da kıldıktan sonra şeyhe gideriz”, dediler.
    Gençlerle öğleden sonra İskender Paşa Camii’ne gittik. 15 kişi kadar varız. Bunun üç tanesi Malatyalı. Diğeri şeyhin müritleri idi. Camiye vardığımızda onlar da öğle namazını eda etmişler. 30 kişi kadar müritlerine hadis dersi veriyordu[44].
    Ders sona erince ben, elimi kaldırarak kendimi tanıttım. “Malatya'dan özel bir meseleyi görüşmeye geldim. Lütfederseniz maruzatımı beyan edeyim”, dedim.
    “Siz neşredilen kitab-ül-İbriz kitabını okuyarak mı önsöz yazdınız, yoksa sizin adınıza herhangi biri mi yazdı?”.
    “Ne demek? Bir kitabı okumadan önsöz yazmak cinayettir. Kendi idam kararını kendin vermek demektir. Ben takdir etmesem başkasına takdim edebilir miyim”, dedi.
    “Teşekkür ederim, bir sorum daha var. Belki bir daha görüşeme*yiz. Ölüm kalım var. Ben bu eserden size birkaç madde söylesem bana izah eder misi*niz?”, dedim.
    “Tabii ki ederim, bana onları oku”, dedi. Kitabın ortasından başına doğru başladım.

    “s.340 Yine Şeyh hazretlerinden. Şeyh, mürid için ‘La ilahe illallah Muhammedün Resulullah’ kelime-i derecesinde mühimdir. İmanı ona bağlıdır. Basireti, keşfi açık olan zevat bunu açıkça müşahede eder.
    Şeyh hazretleriyle çok kere beraber dolaşırdık. Ben, onun derecesini bilmezdim. Bana dedi ki:
    - Senin benzerin, şehrin surlarının en yüksek yerlerinde gölgelenmiş kişi gibidir.
    Ben bu sözün manasını anlayamazdım. Ancak nice zaman sonra anladım da bu sözü hatırıma geldiği zaman beni büyük bir korku ve titreme tutardı. Bir gün kendisine dedim ki:
    - İşlediğim işlerden dolayı Allah'tan korkuyorum.
    - Nedir işlediğin işler?, dedi.
    Ben de o sözünü, ondan korkarak ürpertiye tutulduğumu anlattım. O zaman A. Debbağ Hz.leri bana dedi ki:
    - Bunlardan korkma. Fakat senin hakkında en büyük günah nedir biliyor mu*sun? Beni, bir dakika hatırından çıkarırsan, işte en büyük günah odur. Dinine ve dünyana zarar verecek günah budur. Bunu kalbinden at. Sen benim ya*nımda ki menziline bak. Sen ona göre taşınırsın”, dedi.
    “s. 259. Yine bir gün A. Debbağ Hz.lerine sordum. Dedim ki:
    - Tasarruf ehli velilerin kafirleri helak etmeye güçleri yeterken niye yap mıyorlar? Halbuki bu Allahsızları katletmek farzdır. Ayetler var!
    Abdülaziz Debbağ Hz.leri yüzünü bir kere arkaya çevirdi ve sonra tekrar dön*dükten sonra:
    - Veli şu anda bütün kafirlerin hepsini mahve kadirdir. Bununla beraber bir sır vardır ki, onlara dokunmaz. Ancak kafirlerle harp eden müslümanlar arasın*da bulunursa diğer müslümanların vasıtasıyla harp eder. Çünkü Peygambe*rimiz de böyle yapmıştır. Bir kere düşman gemileriyle müslüman gemileri harbe tutuşmuşlardı. Müslüman gemisinde biri yeni olmuş küçük bir veli, di*ğeri kamil büyük bir veli olmak üzere iki veli de harbe iştirak etmişti. Küçük veli gayrete geldi ve tasarruf kuvvetiyle kafir gemisini yaktı. Bu tasarrufunu da bir sebep perdesiyle gizleyemedi. Kafir gemisi bila sebep yandı. O zaman büyük veli, küçük velinin yaptığı bu tasarruftan dolayı ceza olarak tasarruf kudretini ondan soydu aldı. Allah, o kafirleri kahretsin, onların üzerinde böyle tasarruf caiz değildir.”

    “s. 78. Bir gece iki hanımım aynı odada bulunuyordu. Bu bir mazeretten dolayı olmuştu. Onlardan herbiri ayrı bir yatağa uzanıp yattı. Ben de başka bir yatağa uzandım: Odamızda bir dördüncü yatak daha bulunuyordu, o boş kaldı. Sonra hanımlarımdan biriyle yatmak istedim. Diğerinin uyuduğunu zannediyordum. Bi müddet sonra diğer hanımımla yatmayı uygun buldum ve yanında yattığım diğer hanımımın artık uyuduğunu sanıyordum. Geceyi böylece geçirdikten sonraşeyhimin ziyaretine gittim. Aramızdaki mesafe uzak da olsa sık sık bu ziyaretlerimi yerine getiriyordum. Beni görünce hafif bir tebessüm ederek şöyle buyurdu:
    - İki karıyı bir odada biraraya getirip ikisiyle cinsi yakınlıkta bulunan kimse hakkında ne dersin?
    Beni kastettiğini anladım ve cevap verdim.
    - Efendim, bunu nasıl bildiniz?
    - Ya dördüncü boş yatakta kim yattı?, diye sordu. Bunun üzerine dedim ki:
    - Ben, onların uyuduğunu zannederek öyle yaptım.
    - Hayır, hiçbiri uyumadı. Böyle yapman doğru değildir. Kaldı ki, uyanık oldukları zaman...
    - O halde bundan böyle buyurduğunuz gibi hareket edeceğim ve bu yaptığım düzensizlikten dolayı Allah’a tövbe ederim, diyerek duasını talep ettim[45].

    “s. 253. Ahmed ibni Mübarek diyor ki: ‘Benim arkadaşlarımdan birinin evladını polis yakalamış. Babası korkusundan bana geldi. Ben gittim şeyh hazretlerine sordum:
    - Ne buyurursunuz?, dedim.
    Şeyh hazretleri buyurdu ki:
    - Kedi fareyi benim iznim olmaksızın yiyebilir mi? O halde sen başka şey ne düşünebiliyorsun? Git babasına söyle, hatırını hoş tutsun, hiç tehlike yok, gitsin çocuğunu istesin, verirler, dedi
    ve dediği gibi oldu.”

    “s. 252 Yine Debbağ Hazretleri buyurdu ki:
    - Divan ehli toplandığı vakit, o vakitten yarın ki vakte kadar olacaklarını itti*fak ederlerse, gelecekte Allahü Teâlâ'nın kazası hakkında konuşurlar. Ondan sonra gelecek kaza hakkında konuşurlar. Bu veliler, sufli ve ulvi bütün alemlerde tasarruf ederler. Hatta yetmiş perde gerisine, üstüne de onun ehline de tasarruf ederler. Onların kalplerinde hatıralarına da tasarruf ederler. Bu ta*sarruf ehlinin izni olmadan kimsenin hayatına bir şey gelmez. Bu yetmiş perdenin üstünde olan Rık'a alemi arşın üstündedir. Buralara tasarruf edebi*lenlerin başka âlemlere tasarrufu hakkında ne diyebilirsin, evla bittarik ederler.”

    “s. 22 Bir gün de Şeyh Hazretlerini ziyaret ettim de bana:
    - Sen Pazar gecesi ne yaptın? dedi.
    - Ne iş yapacağım efendim, dedim. Bunun üzerine,
    - Yok! Sen karın ile görüşüyordun. Çocuğun da uyumadı. Onu kaldırıp, minderin üzerine oturttun. Lambayı da sandığın üzerine koydun. Benim seninle beraber hazır olduğumu bilmiyor musun?, dedi.

    “İşte şeyhim ben bunları anlayamıyorum, izah eder misiniz?”, dedim. Biraz düşündükten sonra “Sen bunları anlamazsın”, dedi. “Ben de anlasam niçin so*rayım”, dedim. “Başta bunları anlatacağına söz verdin. Şimdi de anlamazsın diyorsun”. “Evet, evet sen anlamazsın”. Birkaç defa tekrar ettiğim halde hep öyle söylüyordu. Artık sabrım taştı. “Şeyhim bu hususta anlaşmaya gidelim. Sen bunlara bir kelimeyle şirk diyor musun?”, dedim. “Hayır, bunlar şirk değildir”, dedi. Bunun üzerine “Sen, tam müşrik oğlu müşriksin”, dedim.
    Bütün müritler, yıldırım hızıyla yerlerinden fırlayıp üzerime doğru gelmeye başladılar. Allah'a hamd olsun ki, ilim yayma cemiyetinden gelen 10 kadar olan o genç müritler etrafımı sararak şehadet getirmeye başladılar. “Hocam! Allah senden razı olsun. İkinizi karşılıklı olarak dinledikten sonra şeytanın velisine hizmet ettiğimizi anlamış olduk”. Beni aralarına alarak “Eğer Erol Hocaya biriniz elinizi dokundurursanız, onu*muzda burada ölmeden size vermeyiz” dediler. Beni kucaklayıp dışarı çıkardılar.
    “Hocam teşekkür ederiz. Bir tağuttan Allah'ın izniyle kurtulmuş olduk. Laleli'de ikinci bir tağut var. Birlikte oraya gidebilir miyiz?”, dediler. “Evet”, dedim. “Benim vazifem bu. Bu tağutlarla mücadele etmek. Bu kimdir?”, dedim. “Abdulkadir Duru Özden tarikaının şeyhidir” dediler.
    Gençlerle yatsı namazını Beyazıd Camiinde kıldıktan sonra Ozdencilerin Laleli'deki lokaline gittik. Çok büyük bir salon. Karşıda bir sahne mevcut. 3 kişi sahnede sazla beraber Şeyhleri olan Abdulkadir Duru üzerine ilahiler söylüyorlar. Aşağıda sandalyede müritler oturmuş dinliyorlar. Biz de oturduk. Biraz sonra saz çifte telliye başladı. Herkes yerinden kalkıp oynamaya başladı. Yerlerine tekrar oturduklarında ben sormak mecburiyetinde kaldım. “İlahiye bir şey demiyorum da, bu çifte telli ne oluyor?” İçlerinden bir hacı bu, “bizim için kamufledir. Tarikatımızı gizlemek istiyoruz”, dediler. “Haydi öyle olsun, biz şeyhiniz Abdulkadir Duru ile görüşmek istiyoruz”, dedik. “Bizim dini sohbetimiz, Cuma akşamı yapılır. O gün şeyhimiz, halifesiyle gelir. Siz, o gün ge*lin, sizlere özel yer ayırırız, görüşürsünüz, dediler”.
    Biz, Cuma akşamını sabırsızlıkla bekledik. Yatsıdan sonra gittik. Gerçekten bize özel yer ayırmışlardı. Abdulkadir Duru'ya dini sorular soruldukça, o da halifesiyle birlikte cevaplandırıyor. Bir ara birisinin sorusuna karşılık şöyle cevap verdi: “Oğlum, ben zahir alim değilim. Ben batın alimiyim. Zahirden anlamam. Sen bu sorunun cevabını benim sohbetler kitabından okuyabilirsin”, dedi. Ben, fırsatı yakaladım. “Şeyhim” dedim. “Sen batından anlıyorsan ben de zahirden anlarım. Bir âyet alalım. Sen onun batın mana*sını söyle, ben de zahir manasım söyleyeyim. Şu insanlar zahir ile batının ne olduğunu anlasınlar”, dedim. “Ben âyet bilmiyorum”, dedi. “Ben bir âyet okuyayım, sen anlamını ver”, dedim. “Ben, anlam da bilmem de”, dedi. “Sen âyet ve anlam bilmediğine göre dini sorulara nasıl muhatap oluyorsun?”, dedim. “Sen, Allah'ın velisine inanmaz mısın?”, dedi. “Evet, ben Allah'ın velilerine inanırım”, dedim. “Öyleyse şimdiye kadar bir veliye intisap etmedin mi?”, dedi. “Arıyorum”, dedim. “Yazıklar olsun sana, bu kadar yaşa kadar günlerini boşa geçirmişsin. Şu anda içinizde bir veli var, hiç biriniz farkında değilsiniz”, dedim. “Kimdir o?”dedi. “İşte ben, Allah'ın velisiyim”, dedim. “İşte bu çok güzel”, dedi. “Şimdi arkadaşı per*çeminden yakaladık.”
    “Söz hakkı bize geçti. Sen veli isen benimle zehir içebilir misin?”, dedi. “Ben de ve*liyim de Allah'ın haram kıldığı bir şeyi helal kılamam, bu küfür olur. Allah, kulunu im*tihan eder de, kul Allah'ı imtihan edemez. Ya rabbi, ben bu zehiri içiyorum, beni koru, diye bir sual soramam. Bu sui edeptir. Ahlaksızlıktır”. Hemen bizden bir genci çağırdım. “Şu parayı al, eczaneden dedete getir”, dedim. “Dedete getirdikten sonra suya karıştırıp gözümüzün önünde içtikten sonra çırpına çırpına nasıl öleceksin”, dedim. Bizim genç parayı alıp giderken burun müritler ayağa kalkarak çocuğu gitmekten men edip, parayı bana iade ettiler. Hepsi bir ağızdan, “Allah'ı bize göster”, diye bağırıyorlardı. “Yerlerinize oturun, Allah'ın varlığını sabaha kadar anlatayım”, dedim. “Allah kendi kitabında kendini bize tanıtıyor. Sabaha kadar türkçe anlamından okuyabilirsiniz” dedim. “Hayır olmaz, bize özünden göstermelisin”, dediler. Başka çare bulamadım. “Evet, anladım. Oturun ilahınızı özünden göstereceğim. Dikkat! İşte sizin ilahınız Abdulkadir Duru'dur”, dedim. “Hep birden nasıl anladın”, dediler. “Ben, sizin sohbetler kitabınızı okudum”, dedim. “Bakınız şeyhiniz olan Abdulkadir Duru'nun sohbetler kitabı[46] (s 21). Şimdi gelelim, Allah'la insanın bir olduğu*nu idrak etmek nasıl olacak, diyerek ispat etmeye çalışıyor.

    S.37 İnsan-ı Kâmil, Allah'ın yetkisine mazhar olan insan: İnsan-ı Kâmil... Bir annenin, bak bir baba, çocuğun halk edilmesini teşekkül ettiremiyor da, bir anne teşekkül ettirebiliyor. Demek ki, Allah'ın halk etmesi anada olduğu gibi, insanın yaratılması da insan-ı kâmilden tecelli ediyor. Allah, o insanı kâmil ile bizi yaratacak.
    Böyle Allah'ın ruhandırma mazhariyetine düşmüş olan hakiki insan-ı kamil, dıştan hiçbir şeye benzetilmez.

    s. 45 Tasarruf:
    Tasarruf vardır. Tasarruf demek, kendine mahsus olan eşyayı, parayı, her nesi olursa olsun, kullanır, değil mi? ...
    Ona göre kullanır.
    İnsan-ı kâmil, kendisinden ruhlanan insanlara iflah olmaları için hakikaten insan-ı kâmil olmaları için tasarrufunu kullanır.
    Bak, tebligatı vardır. Allah'ın emirlerini değil, Allah'ı tebliğ eder. Çünkü Allah'ın emirlerini âlimler tebliğ ediyor. Allah şen etsin ocaklarını.
    Peki, Allah'ı tebliğ eden lazım. Allah'ı Allahlaşmış olan tebliğ eder.

    s. 46 Bu tasarruf, her birinde başka türlü tecelli ettiği gibi, bugün elimize geçecek insan-ı kâmil de başka türlü yapar. Muhakkak... falanca tasarrufunu şöyle kullanmış, bu böyle kullanmadı... Hayır, bu daha başka türlü... Çünkü Allah, bundan da başka türlü tecelli ediyor. Bir tanesi zinaya gittiği zaman karıyla erkeğin arasına kolunu sokar. Öbürü de gırtlağına basar. İçinden ulan!... boğuluyorum, öldüm ha! Dur hele, evvela can lazım, karıdan evvel can lazım, der kaçar ondan.
    s. 48. Allah, iyi olmak niyetinde, has kul olmak niyetinde olan insanlara ikram olarak, o insan-ı kâmil'in ağzından kelam eder.
    Bir kere böyle bir insan bir beşer değildir. Dış kısım beşerdir. Fakat onun vücudu beşer (insan) değil, yok olmuştur o... Allah ondan yapacağını yapar, diyeceğini de der. Size göre insan-ı kamil Abdul Kadir Duru’dur.
    ÇAĞIMIZDA KUTUP İNANCINA ÖRNEKLER

    1. Örnek
    ALTINOLUK DERGİSİ, ARALIK 1995, SAYI 118, SAYFA 32-33
    Tasavvuf Meseleleri – Doç. Dr. H.Kamil YILMAZ
    Ricalü’l-Gayb – Gayb Erenleri
    ….
    Allah dünyanın cismani düzenini sağlamak için bazı insanların bir takım görevler üstlenmesini murad ettiği gibi, alemdeki manevi ve ruhani düzenin korunması, hayırların temini, kötülüklerin giderilmesi için de sevdiği bazı kullarını görevlendirmiştir. Bunlar büyük peygamberlerin yerine, onlardan bedel kişilerdir. Allah’ın yeryüzünü kendilerine musahhar kıldığı kimseler olarak değerlendirmiştir. Onlar alemin intizam sebebidir. İnsanların işlerini tanzim ettiklerine inanılır.
    Kerkes tarafından kolayca tanınmayan ve gizli olan bir takım sırlara vakıf olan ”ricalü’l-gayb” ın kendi içinde hiyerarşik bir düzen söz konusudur. Bu düzenle ilgili verilen bilgilere, genellikle, ibn Arabi öncesi kaynaklardakilerle ibn Arabi sonrakiler arasında birtakım farklar müşahede edilmektedir. Ebu Kettani’ye izefe edilen bir tasnifte ricalü’l-gayb aşağıdan yukaru doğru nukaba, nüceba, abdal, ahyar, umed ve gavs şeklinde sıralanmıştır.
    İbn Arabi ise ricalü’l-gayb’ı nüceba, nukaba, abdal, evtad, imameyn ve kutub şeklinde tasnif etmiştir.
    Velilerin üstün vasıflı olanlarına “evtad” (direkler) denir. Onların üstünde ”revasi” (dağlar) vardır. Bir felaket zamanında kulların mercii evtad, evtadın mercii de revasi’dir. Revasi seçkin velilerdir. Revasi’yi kutub idare eder.
    Bir başka tasnife göre kutubdan sonra gelen iki kişiye de imaman denir. Bunlardan birine “imam-ı yemin” diğerine “imam-ı yesar” adı verilir. İmam-ı yemin kutbun hükümlerine, imamı yesar da hakikatına mahzardır. Kutbun yerini imam-ı yesar alır. Kutup ile iki imam üçleri oluşturur.
    …..
    Bu topluluğun içinde kadınlar da bulunabilir. Abdal, maddelerini mana, nefislerini ruh, mevhum varlıklarını gerçek varlığa verdiklerinden bu adı alırlar.
    Kutub: Lüğatta değirmen taşının iği demektir. Tasavvuf ıstılahında en büyük velidir. Bütün ricalin başı, Allah’ın izni ile kainatta tasarruf sahibidir.
    Gavs: Darda kalındığında iltica ve istimdat edilen kutub demektir. Darda kalan sufiler,”Yetiş yaa Gavs!” diye gavsa sığınırlar. Gavs istimdat edene yardım elini uzatır. Abdu’l Kadir Geylani gavs-ı azam lakabı ile ünlüdür.
    Ancak bütün bu sığınma ve istimdatlar, zahirde gavsa ise de hakikatte Allah’a dır. Çünkü sufilere göre alemde yegane mutasarrıf Allah Tealadır. O’ndan başka fail-i mutlak yoktur. Gavs olarak bilinenler esma ve sıfat-ı ilahi mahzarıdırlar.
    Bunlardan başka sayıları bir rivayette 8 diğer bir rivatte 40 olan “nüceba” ile sayıları 10 ya da 300 olan “nükeba” denilen ve insanların iç dünyalarından haberdar olan yüce şahsiyetler vardır. Genel olarak ricalü’l-gayb ve gayb erenleri olarak anılan bu hakk dostlarının makamı boş kalmaz. Ölenin yerine tedricen kendisinden sonraki yükseltilir.
    Abdal ve ricalü’l-gayb ile ilgili rivayetlerde bunların sayıları ve özellikle Şam, Irak, Mısır ve Suriye gibi bölgelerde bulunduklarına dair rivayetler ilgi çekicidir.
    2.Örnek
    ALTINOLUK DERGİSİ, TEMMUZ 1996, SAYI 125, SAYFA 31-32
    Tasavvuf Meseleleri – Prof. Dr. H.Kamil YILMAZ
    İnsan-ı Kamil
    “İnsan-ı Kamil” kavramının tasavvufta lüğat anlamından farklı ve kapsamlı bir manası vardır. İnsanın Allah’ın yeryüzünde halifesi olması itibarı ile O’nun bütün isim ve sıfatlarına mahzar olan hazarat-ı hams ve meratib-i vücudu kendinde toplayan kişiye İnsan-ı Kamil denir.
    “İnsan-ı Kamil” kavramı ilk devir süfilerinde hemen rastlanmayan bir kavramdır. Ancak Hallac-ı mansur (ö.309/921): “Allah Ademi kendi suretinde yarattı.”[47] hadisinden yola çıkarak, Allah’ın kendi nefsinde, kendisi için tecelli ettiğini söylemiştir. Hallac’ın bu anlayışı, daha sonra İbn Arabi (ö.638/1240)’nin “İnsan-ı Kamil” düşüncesine zemin hazırlamıştır.
    …..İnsan-ı Kamil Allah’ın bütün isimlerini bilen tek varlıktır. İnsan-ı Kamil, maddi ve manevi bütün kemal mertebelerini kapsamaktadır.
    İnsan-ı Kamil Hz. Muhammeddir. Ancak O’nun tarihi şahsiyeti değil, henüz Adem balçık halinde iken peygamber olan Muhammed’dir. Yani hakikat-ı Muhammediyye’dir. İnsan-ı Kamil varlığın ve hilkatın gayesidir. Zira ilahi irade ancak O’nun vasıtası ile tahakkuk edebilir. Eğer İnsan-ı Kamil olmasa Allah bilinemezdi.
    ….Kamil insana birçok isimler verilmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır: Şeyh hadi, mehdi, arif, imam, halife ve sahib-i zaman. İnsan-ı Kamil, cihanı gösteren ayna, ölüyü dirilten İsa, kuşların dilini bilen Süleyman gibi tasarruf sahibi, ab-ı hayatı içeren Hızır gibidir. İnsan-ı Kamil alemde daima vardır. Birden fazla olmaz. Çünkü tüm mevcudatın bütünlüğü tek şahıstadır. İnsan-ı Kamil için mülkte, melekutta ve ceberutta hiçbir şey örtülü ve gizli değildir. O eşyayı ve eşyanın hikmetini olduğu gibi bilir.



    3.Örnek
    İMAM-I RABBANİ ve İSLAM TASAVVUFU, İlaveli 3. Baskı,
    Nesil Yayınları. Bayrak Matbaacılık 1992
    Prof. Dr. HAYREDDİN KARAMAN
    …(C.1,260.Mektub)
    Ey oğul! Ben, “el-Mebde ve’l –Me’ad” isimli kitabcığımın, fayda alış-verişi (ifade ve istifade) bahsinde, kutbu’l-İrşad ile ilgili bilgiler vermiştim. Aynı konunun burası ile de alakası bulunduğu ve faydalı olacağı için bu mektupta da aynı şeyleri kaydettim. Buradan da anlaşılmalıdır ki, ferdiyet kemalatını da haiz olan kutbu’l-irşad son derece az bulunur. Uzun zamanlar ve asırlar geçtikten sonra böyle bir cevher ortaya çıkar, hidayet ve zuhurunun nuru ile karanlık cihanı aydınlatır. Onun irşadı bütün cihana yaygındır. Arştan yeryüzünün merkezine kadar her kime rüşd, hidayet, iman ve marifet ulaşırsa onun yolundan ulaşır ve ondan alınır. Onun aracılığı olmadan bu devlet kimseye nasib olmaz. Nuru, mesela büyük okyanus gibi cihanı kaplamıştır da bu denizde hiçbir hareket meydana gelmemiştir, sanki donmuş gibi durmaktadır. Ona yönelen ve samimiyetle inanan, yahut onun yöneldiği talibin –yönelme sırasında- sanki kalbinden bir pencere açılır ve bu yoldan, ve bu yoldan yöneliş ve samimiyeti (ihlası) nisbetinde nasib alır ve doyar. İnkar ettiği için değil de onu tanımadığı, bilmediği için (doğrudan) Allah zikri ile meşgul olan ve gönlünü Allah’a yönelten kimse de –tıpkı o kutuba yönelenler gibi- ondan istifade ederler; ancak birinci durumdaki istifade daha ziyadedir. Kutbu inkar eden, yahut ondan rahatsız olan kimselere gelince, Allah’ı zikir ile meşgul olsalar bile gerçek rüşd ve hidayetten mahrum olurlar. Onu inkar ve rahatsız etmek kişinin feyz yolunu tıkar, kutub onu faydalandırmamayı, ona zarar vermeyi istemese bile o gerçek hidayetten uzak kalır. Onda bulunan ancak rüşd ve hidayetin görünüşüdür (suretidir). Manadan uzak, içi boş suretin faydası da azdır. O kutbu seven ve ona içten inanan kimseler, ona gönülleriyle yönelmeseler, Allah’ı zikir ile meşgul olmasalar dahi, yalnızca sevgileri sebebi ile rüşd ve hidayetin nuru onlara ulaşır. Bu bilgi mektubun da sonu olsun.
    Bununla yetiniyorum, çünkü bu kadarı anlayanlara yeter, sese kulak verenlere defalarca seslenmiş oldum.
    Allah’a hamd, Rasülüne salat ve selam olsun.[48]
    Hayreddin Karaman Hocanın Marmara İlahiyattaki Makamında kendilerini ziyaret ederek bahsi geçen kitabındaki yukarıda alıntıladığımız kısımları gösterdim. Bu metni kendilerine okuduktan sonra, “Ben bunun şirk olduğuna kani değilim” dedi!!!

  5. #5
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754
    Malatya İl’i İçinde Çalışmalarım
    Bundan sonra çalışmalarımda Kur'an'ın anlamını okumalarını önerdim. Bir ramazan ayında teravihten sonra 27 camide konuşmalar yaptım. Dünyada hükmeden zalimlerin zulümlerinden kurtulmanın tek çaresi, her şahsın Allah'ın kitabını anlayarak okumasına ve yaşamasına bağlıdır. Artık O’nu asılı olduğu duvardan indirip, yaşantımızı O’na göre tanzim etmeliyiz. Türkiyeli her müslüman hane her gün yatmadan bir saat önce çoluk çocuğu ile Fatiha'dan başlayıp, Nas suresine kadar her gün 10 âyet okuyarak yatmalıdır. Ailede her fert ne anladığını söylemelidir. Hep birlikte yanlış anlamalar düzeltilmelidir. Size şöyle bir misal verebilirim: Her haneye Amerika Cumhurbaşkanın*dan bir mektup gelse, postacı bu mektupları gece yarısı evlere dağıtsa, bütün ailenin uykusu kaçar. “Baba, şu saatte git bize bir tercüman getir. Başkanın ne dediğini öğren*miş olalım. Belki bize bir hediye göndermiştir”, der ev halkı. Hıristiyan bir başkandan gelen bir mektubu öğrenmek için tercüman ararken, Rabbinden 114 mektup geldiği hal*de Rabbim bizden ne istiyor diye hiç merak ettin mi acaba? Rabbinin dünya ve ahirette verdiği nimetlerini hiç düşündün mü? Yazıklar olsun kitabını okumadan müslümanım diyenlere. Şu asrımız içinde dünya milletlerinde maddi ve manevi buhranın sebebi, Kur'an'dan uzak yaşamanın neticesidir. Her ülkede aile düzeni bozulmuş, anne, baba ve evlatları birbirine düşman hale getirilmiştir. Medeni olduklarını sanan insanlar birbirlerini sö*müren ve öldüren canavar durumuna girmiştir. Birinci ve ikinci cihan savaşında mil*yonlarca insan öldürülmüştür. Amerika'daki kapitalist yönetim yerlileri öldürürken, Rusya'daki komünist yönetim 50 milyon insanı öldürmüştür. Amerika beyaz insanları, derileri siyah olan insanları insan olarak saymamış, senelerce bir lokma ekmeğe köle olarak çalıştırmıştır. Onlara hayvan muamelesi yapmıştır. Meseleyi birazcık anlamış olanları gördükleri yerde öldürmüşlerdir. Bosna Hersek savaşında namuslar bayımal edilmiştir. Türkiye-??? savaşında elli bine yakın suçsuz insan öldürülmüştür. Bugün bile Filistin halkına yapılan zulüm gözlerimizin önünde cereyan etmektedir. Müslümanım dediği halde Kur'an-ı Kerim'e göre yaşam tarzını oluşturmayan bir mille*tin felaket bilançosu bundan başka olamaz. Ey insan şu fen asrında aklını çalıştır. Va*kit geçirmeden Kur'an'a dön. Dünya ve ahiret saadetine kavuş. İslâm'a (sulh ve selamete) gir, kurtul.
    Bu çalışma 1978'e kadar devam etti.

    Malatya'dan Ayrılış
    1979'da ailece Malatya'dan İzmir'e göç etmek için karar verdik. O sene evi İzmir'e gönderdim. Ben bir öğretim yılı Malatya'da kaldım. 1980 yılında naklimi İzmir'e aldırdım. Buca'da Süleyman Bilgen İlkokulu’na tayin edildim. İki sene daha görev yaptıktan sonra 1982'de emekliye ayrıldım.
    Bir ev kiralayarak Kur'an-ı Kerim'e çağrı hizmetimi devam ettirdim. Bir taraftan da tasavvuf ve tarikatları araştırmayı hızlandırdım. 1982'den 1989'a kadar 400-500 kişiye faydalı olmaya çalıştım. Kur'an-ı Kerim'i nüzul sırasına göre okumalarını tavsiye ettim. Her suredeki emirleri, yasakları, tavsiyeleri, bilinmesi gerekenleri yazmalarını söyledim. İkinci sene tekrar bu şekilde çalışmalarını söyledim. Bu çalışmalarım yazılı olarak yaptılar. Bu şekilde çalışmalarının amacı, emirleri kesinlikle yapmak ve yasaklarından kaçınmaktır. Tavsiyeleri yerine getirip, bilinmesi gerekenleri öğrenmektir.
    Üçüncü sene, kütübü sitte denilen altı hadis kitaplarını okuyarak sureler içerisinde ayetleri izah eden hadislerin toplanmasını tavsiye ettim.
    Dördüncü sene, müçtehid imamlarının hangi âyet ve hadislere göre içtihad ettiklerini yazıp getirmelerini söyledim.
    Beşinci sene, bir İslâm Tarihi özetleyip getirmelerini kararlaştırdım.
    Altıncı sene, çağdaş ilimleri okumalarını tavsiye ettim. Bundan sonra her insanın ilim, bilim ve bir meslek sahibi olmasının faydalarını anlattım. İlim derken, Kur'an-ı Kerim, İncil, Tevrat, Zebur'u kabul etmiş oluyorum. Bilim derken Fizik, Kimya, Biyo*loji, Jeoloji, tıp vb. bilimleri söylemiş oluyorum. Son kitap olan Kur'an-ı Kerim, bize lazım olan özetlerini vermektedir. Bilimle ilim asla çatışmaz. Bu iki ilmin tek kaynağı Allah'ın kitabı olan Kur'an-ı Kerim'dir. İlim, bilim ve meslek sahibi olan her şahıs, bir iş başaran, çalışkan, örnek ve güvenilir insan olma vasfını kazanmalıdır. Dünya ve ahiretini mamur etmelidir.
    1982 senesi Bursa Keles'te görev yapan bir yakınımı ziyarete gittim. O kardeşime dedim ki, “Benim seni ziyarete geldiğimi kimseye söyleme. Bir hafta bu ilçeyi incele*dikten sonra, sende misafir olduğumu açıklayabilirsin”, dedim. İlçede bir yabancı gibi gezerek, ilçenin bütün durumlarını öğrenmiş oldum. Orta, lise, imam hatip okullarını ziya*ret ettim. Kaymakam Beyle tanıştım. İlçe, ormanlar arasında kurulmuş şirin bir kasaba görünümünde olup, sanayi kuruluşlarından mahrum durumda. İşsizlik son haddinde. Halk bağ ve bahçesinde çalışmakla geçimini sağlamaktadır. İlçenin tam ortasında büyük bir camileri var. Caminin önü ilçenin meydanını oluşturuyor. Meydanın etrafı esnaf dükkanları ile çevrili. Meydanda her Cuma günü pazar kuruluyor. Köylüler mahsulle*rini bu pazarda değerlendirmeye çalışıyor. O gün ilçe çok kalabalık oluyor. İlçe insanla*rı ilim ve bilimde çok geri kalmış. Çok yaşlı kimseler namaz kılıyor. Gençlerin ibadetle ilgisi yoktur. Kitap okuma alışkanlıkları olmadığı için kafalarının içi hurafelerle doldu*rulmuş. Hükümet yeni anayasa yapmakla meşgul. Bu ilçe halkını aydınlatmak üzerime vacip oldu. İkinci cuma haftasında konuşmak için kendimi hazırladım. Halk pazara akın etmiş iş güç ile meşgul. Cuma ezanı okunmaya başladı. Halk yavaş yavaş camiye dolmaya başladı. Ben ön safta yerimi aldım. Çantamı pencerenin önüne koydum. Cuma namazı kılındı. Herkes elini açmış Rabbine dua ederken, çantamdan Kur'an-ı Kerim'i alıp, imamın sağına geçtim. Kur'an'ı sağ elime alarak, yüzüm cemaate dönük vaziyette ellerimi havaya kaldırmış ayakta dua ediyorum. Herkes göz altından bana bakıyor. Eller yüzlere sürülür sürülmez “Ey Cemaati Müslimin! Ben bir yolcuyum. Yolum Keles kaza*sından geçmektedir. Esasta hepimiz bir yolcuyuz. Yarın Cenab-ı Hak Ey Yolcu yolun Keleş kazasından geçtiği halde benim kullarımı niçin uyarmadın sorusuna muhatap kalmamak için sizinle kısa bir sohbet etmek istiyorum. Oturup dinlerseniz sevabı bera*ber alacağız. Eğer camiyi terk edip giderseniz ben yine konuşacağım. Allah ve melekleri ahiret günü hakkımda şahitlik edecektir”. Hiç kimse yerinden kalkmadı. “İşte şu elimdeki Kur'an-ı Kerim Hz. Muhammed'den tâ kıyamet gününe kadar bütün insanlık için gönde*rilen temel ana kitaptır. Hangi bir millet dünya ve ahiret yaşam biçimini bu kitaba göre tanzim etmiş ise, o millet müslüman bir millettir. Yani, iktisat, ticaret, ekonomi, hukuk, maliye, maarif, mülkiyet, veraset, aile, ahlak, ibadet sulh ve savaş, inanç ve akideleri Kur'an'a göre değilse o millet için Allah, Kitabında şöyle buyuruyor:
    ‘Şüphesiz ki, Tevrat'ı biz indirdik, onda bir hidayet, bir nur vardır, kendisini Allah'a teslim etmiş olan (İsrail Peygamberleri), Yahudiler(e ait davalarda) onunla hükmeder(ler)di. Âlimler, fakihler de Allah'ın o kitabını hıfza (korumaya) memur oldukları için (yine hükümlerini onunla verirlerdi). Hepsi de onun (Allah tarafından gönderilmiş olduğu) üzerinde (ittifakla) şahid idiler. O halde (Ey Yahudiler!) siz insanlardan kork*mayın, benden korkun. Benim âyetlerimi az bir bahaya (hasis [bayağı, küçük] menfaat*lere) satmayın. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kafilerin ta kendileridir.’ (Maide: 44)
    ‘Biz onda (Tevrat'ta) onların üzerine (şunu da) yazdık: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş (karşılıktır. Hülasa bütün) yaralar birbirine kısastır. Fakat kim bunu (bu hakkını) sadaka olarak bağışlarsa o, kendisine (günahına) kefaret (onun yargılanmasına vesile)dir. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse onlar zalimlerin ta kendileridir.’ (Maide: 45)
    ‘(Ve dedi ki): İncil sahipleri Allah'ın onun içinde indirdiği (hükümler) ile hükmetsin. Kim Allah'ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse onlar fasıkların ta kendileri*dir.’ (Maide: 47)
    Bu âyetlerden sonra Müftü Bey ayağa kalkarak beni sorgulamaya başladı. “Sen kimsin? Nereden geldin? Kim sana izin verdi? Camii terk et”, diye beni tehdit etti. Ben de “Konuşmamın sonunda kim olduğumu açıklayacağım. İzne gelince, bana bu izni elimdeki bu kitabı vermektedir. Sana düşen oturup dinlemektir”. Güzelce yerine oturdu.
    ‘Sana da hak olarak kitabı (Kur'an'ı) kendilerinden evvel ki kitap(lar)ı tasdik edici (ve doğrultucu) ve ona karşı bir şahit olmak üzere gönderdik. O halde (bütün ehli kitap) aralarında Allah'ın (sana) indirdiği ile hükmet, sana gelen hakikatten (dönüp de) onların heva (ve heves)lerine uyma. (Ey Musa'nın, İsa'nın, Muhammed'in ümmetleri!)
    sizden her biriniz için bir şeriat, bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi (topunuzu bir şeriata tâbi) bir tek ümmet yapardı. Fakat o size verdiği (muhtelif şeriatler dairesi)nde sizi imtihan etmek için (ayırdı). Öyle ise (hepiniz) hayırlı işlerde birbirinizle yarış edin. Zaten hepinizin en son dönüp gelişi Allah'adır. Artık o hakkında ihtilaf etmekte olduğunuz şeyleri size (orada) haber verecektir.’ (Maide: 48)
    Müftü Bey yine ayağa fırladı. Halka hitaben “susturun bu adamı, yoksa her birimiz 15 seneden aşağı ceza almayız”, dedi. Halktan bir tek ses yok. Müftü Bey yine yeri*ne oturdu.
    ‘O gökte de tanrı, yerde de tanrı olan (bir Allah)tır. O, yegane hüküm ve hikmet sahibidir; (her şeyi) hakkıyla bilendir.’ (Zuhruf: 84)
    Müftü Bey tekrar ayağa kalkarak gür sesle: “Savcı ve hakim, bu arkadaşı dışarıya çıktığı zaman yakalamazsanız, bu kadar insan şahid oldun ki, sizi anayasa mahkeme*sine vereceğim” dedi. Bunun üzerine Hakim Bey camiden ayrılarak üç jandarma eri yetiştirip kapıda beklemeye başlamıştı.
    Halkın içinden biri kalkarak şöyle hitap etti: “Arkadaşlar Kur'an ve iman dile geldi. Eğer bu arkadaşı dışarıdaki jandarmalar teslim edersek bize dünya ve ahirette huzur yoktur. Ben dışarıda bir taksi hazırlattım. İki tarafı el ele tutuşun. Hocayı ortaya alın. Taksiye bindirebilirseniz hocayı alıp götürecekler” dedi.
    Halk, Savcı beyin emrine uyarak beni taksiye bindirdiler. Taksi düdüğünü çalarak ilçeden ayrıldı. Ben nereye gittiğimi bilmiyordum. Beni aynı ilçenin bir saat uzaklığındaki bir köye götürdüler. O gece misafir edip, sabahleyin başka bir yolla Bursa'ya götürecekler. Köyde muhtarın evine misafir olduk.
    “Bak muhtar köyümüze öyle bir adam getirdik ki, Kur'an diyor başka bir şey demi*yor. Kur'an-ı Kerim'i okuyup anlamadan ve yaşamadan müslüman olunamayacağını anlatıyor. Bütün dünya insanlarını Kur'an okumaya davet ediyor. Çabuk hoparlörü ca*miye taktır. Bekçiye emir ver, bütün köylüye çağrı yapsın. Yatsı namazından sonra vaiz olduğunu haber versin. Hiçbir kimse evinde kalmasın. Caminin önünde toplansın. Cami dolunca diğerleri dışarıda dinlesin” dediler.
    Yatsı namazı kılındıktan sonra beni kürsüye davet ettiler. Allah'a hamd peygambere salavat getirdikten sonra konuşmaya başladım. Ko*nuşma üç buçuk saat sürdü. Bütün konuşmalarım bantlara alındı.

    Kur'an Nasıl Bir Kitaptır?
    Kur'an'ı okumak: (27/92; 29/45; 35/29,30; 57/16,17; 73/4)
    “Kur'an'ı ağır ağır insanlara okumak için okuma parçalarına ayırdık.” (17/106)
    “Kendilerine verdiğimiz kitabı gereği gibi okuyanlar var ya, işte onlar ona inanırlar. Onu inkar edenler ise ziyana uğrarlar.” (2/121)
    “Kendilerine okunmakta olan kitabı (Kur'an'ı) sana indirmemiz onlara yetmiyor mu?” (29/51)
    Kur'an'ın Gönderiliş Gayesi
    “Kur'an uyarıcı olarak gönderildi.” (32/3, 41/4)
    “Kur'an zalimleri uyarmak için indirildi.” (18/2)
    “Onu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt alsınlar.” (38/29)
    “Kur'an insanları karanlıklardan nura çıkarmak için gönderildi.” (5/16)

    Kur'an Ölülere Değil, Dirileredir
    “(Ölüleri değil), diri olanları uyarmak (dirilere okumak) için indirildi.” (36/70) “Sen ölülere duyuramazsın.” (27/80, 30/52, 35/22)
    “Onlar ölüdürler, diri değildirler. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.”(16/21)
    “İnsanlar, ahirette yalnızca kendi kazandığı amelleri bulur (arkadan hiç bir şey beklemesin) .” (2/110, 22/77, 36/12, 59/18, 75/13, 82/5)

    Ölmüş Mü'minler İçin Ancak Af Dilenir
    “Onlardan sonra gelenler derler ki: Rabbimiz bizi ve bizden önce inanan kardeşlerimizi bağışla.”(59/10)

    Kur'an Apaçıktır
    “Allah size, Kur'an'ı açıklamış olarak indirmiş iken, ben ondan başka hakem mi arayayım?” (6/214)
    “Apaçık Kur'an'a and olsun.” (44/2) ,
    “Gerçekten size Allah'tan bir nur ve açık bir kitap geldi.”(4/15)
    “Bunlar apaçık Kitabın âyetleridir.” (12/1, 26/2)
    “Kur'an açıklayıcıdır.” (10/37, 17/41)
    “Kur'an'da korkulacak (sakınılacak) şeyler açıklandı.” (20/113)
    “Kur'an, apaçık delil (belge)dir.” (6/157)
    “Kur'an'da açık mesaj var.”(21/106)


    Kur'an Rahmettir
    "Ey insanlar, size Rabbinizden bir öğüt, göğüslerde olana bir şifa ve insanlara bir yol gösterici ve rahmet (olan Kur'an) gelmiştir.”(10/57)
    “Biz Kur'an'dan mü'minlere şifa ve rahmet olan şeyler indiriyoruz. Ama bu zalimlerin ziyanını artırmaktan başka bir katkıda bulunmaz.” (17/82)
    “Kur'an'ı dinleyin ve Kur'an'a uyun ki size rahmet edilsin.” (6/155; 7/204)
    “Kur'an'a uyun ki size rahmet edilsin." (6/155)
    “Onlar ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları o elçiye, o ümmi peygambere uyarlar... ve onunla indirilen nura (Kur'an'a) uyarlar, işte kurtuluşa erenler on*lardır.” (7/157)

    Kur'an'ın Gönderiliş Gayesi (Kur'an'ı Niçin Okuyacağız?)
    Kur'an'ın gönderiliş Gayesi: (6/92; 7/2; 14/1,52; 16/44,64,102; 18/2; 20/13; 26/19; 32/43; 41/4; 57/9; 65/10)
    İnsanlara okumak için gönderildi:
    “Kur'an'ı ağır ağır insanlara okumak için okuma parçalarına ayırdık.”
    Düşünmek için gönderildi:
    “Onlar Kur'an'ı düşünmüyorlar mı; yoksa kalpleri mi kilitli?” (47/24)
    “O'nu sana indirdik ki, ayetlerini düşünsünler ve aklı selim sahipleri öğüt alsınlar.”(50/45)
    Öğüt almak için gönderildi:
    “Kur'an ile öğüt ver.” (50/45)
    “Kur'an, aklı selim (temiz akıl) sahipleri öğüt alsınlar diye (gönderildi).” (38/29)
    Hakla batılı ayırmak için gönderildi: (8/29; 17/81; 25/1)
    Müjdelemek ve korkutmak için gönderildi:
    “Kur'an, müjdelemek ve korkutmak için indirildi.” (41/4)
    “Kur'an güzel davrananları müjdelemek için indirildi.” (16/89,102; 18/2)
    “Kur'an iyi işler yapan mü'minlere büyük bir ecir olduğunu müjdeler.” (17/9)
    İnsanları uyarmak için gönderildi: (6/92,155; 7/2; 14/52; 32/3; 41/4; 65/10)
    İnsanları uyarmak ve müjdelemek için indi(rildi): (18/2)
    Kur'an zalimleri uyarmak için indirildi: (46/12)
    “İnsanları karanlıklardan aydınlığa (Nura) çıkarmak için gönderildi.” (5/16; 14/1; 33/43; 57/9; 65/11)
    Kuran insanları sağlamlaştırmak için indirildi: (16/102)
    “İnsanları doğru yola (sırat-ı müstakime) ulaştırmak için gönderildi” (5/16; 14/1; 17/9)
    Mü'minlere veli (dost/arkadaş) olması için gönderildi:
    “Rabbinizden size indirilene uyun, O'ndan başka dostlara uymayın. Ne kadar da az öğüt alıyorsunuz.” (7/3)
    Ferdi ve toplumsal hastalıklara şifa ve insanlara rahmet olması için gönderildi: (12/111; 16/89; 17/174)
    Sakınanlara ve sakınacak olanlara hayır olması için gönderildi: (16/30)
    Kesin kanıt, delil olması için gönderildi: (4/174)
    Bütün kutsal kitaplardaki Hakkı doğrulamak, tasdik ve teyid etmek için gönderildi: (4/47; 6/92; 12/111; 35/31)
    Mü'minlerin imanlarını artırmak için gönderildi: (9/124)
    Mü'minlerin kalplerini yatıştırmak ve mutmain kılmak için gönderildi: (11/120; 16/102)
    Mucize olarak gönderildi: (29/50,51)
    İbret alınması için gönderildi: (12/111)
    Mü'minlerin görüş gücünü keskinleştirmek için gönderildi:
    “Andolsun, sen bundan önce bir gaflet içindeydin; işte biz de senin üzerindeki örtüyü açıp kaldırdık. Artık bugün görüş gücün oldukça keskindir.” (50/22)
    İslâm düşmanlarına karşı Kur'an'la savaşmak için gönderildi:
    “Onlara (kafirlere) karşı Kur'an'la bütün gücünü kullanarak savaş (cihad et).” (25/52)
    “Onların sana getirdiği bir misale (örneğe) karşı biz sana gerçeği (hakkı) ve en güzel açıklamayı getiririz.” (25/53)
    “Ayetlerimiz sayesinde onlar size asla erişemeyecektir.” (28/35)
    “Kur'an'ı boşa çıkaracak (etkisiz kılacak) söz gelmez.” (41/41,42)
    “İnsanların ihtilafa düştükleri şeyleri onlara açıklaman için indirdik.” (16/64; 27/76,78)
    “Eğer Allah, sana onları (rüyada) az değil de çok gösterseydi, muvaffak olamazdınız ve savaş içinde birbirinizle çekişirdiniz.” (8/43)
    “De ki: Ey Allah'ım, ihtilafa düştükleri hususlarda kulların arasında sen hükmünü vereceksin.” (39/46)
    Kendisiyle hükmedilmesi için gönderildi: (4/105; 5/44,45,47)
    Kendisine tâbi olunup yaşanması için gönderildi: (61/155,157; 7/3)
    İnsanlara sorumluluklarını hatırlatmak ve onlara sorumluluk yüklemek için gönderildi: (2/63; 3/103; 61/59; 155/157; 7/171; 14/52; 35/31,32; 43/44; 51/55; 87/10)

    Kur'an Ölülere Değil Dirilere Gönderildi
    “Ölüleri değil, diri olanları uyarmak (dirilere okumak) için gönderildi.” (36/70)
    “Sen onlara duyuramazsın” (27/52; 30/52; 35/22)
    “Onlar ölüdürler diri değillerdir. Ne zaman dirileceklerini de bilmezler.” (16/21)

    Kur'an'da Dua Örnekleri
    “Rabbimiz günahlarımızı bağışla.” (3/147,193)
    “Rabbimiz, kötülüklerimizi ört.” (3/147,193)
    “Rabbimiz, canımızı iyilerle beraber al.” (3/193)
    “Kıyamet günü bizi rezil ve rüsva eyleme.” (3/194)
    “Doğrusu sen duaları işitirsin.” (3/38)
    “Rabbim duamı kabul eyle.” (14/40)[49]

    SON SÖZLERİM
    “Ey dünyanın her ülkesinde yaşayan Allah'ın kulları ve bu insanları yöneten devletler, hükümetler, adaleti sağlayan savcılar, hakimler, emniyeti temin eden polisler, ülkelerin sınırlarını iç ve dış düşmanlardan koruyarak insanların huzurlarını sağlayan askerler ve bunların hepsini yetiştiren öğretmenler! Şu üç yüz hanelik köyden sizlere sesleniyorum. Yaşam tarzınızı Allah'ın hepimiz için gönderdiği en son kitabı olan Kur'an-ı Hakim'e göre tanzim etmezseniz, hiçbir zaman dünya ve ahirette huzur bulamayacaksınız”.
    Kürsüden inmek üzere iken üç kişi ayağa kalkarak şehadet kelimesini söyleyerek müslünıan olduklarını söylediler. Şöyle dediler: “Bizim solcu olduğumuzu biliyorsunuz. Biz şu anda Rabbimizden tövbe dileyip, İslâm'ı kabul ettik. Hocamızı bize misafir ede*ceğiz”, diye halka rica ettiler. Bir öğretmenin evinde toplanarak sabaha kadar yatmadan sohbet ettik. Sabahleyin köylüler beni Bursa'ya götürmek için toplandılar. “Ben Bursa'ya gitmeyeceğim, tekrar ilçeye döneceğim”, dedim. “Hayır, savcının emri var, seni Bursa'ya götüreceğiz”, dediler. “Buna imkan yok. Taksi ile götürmezseniz, yaya olarak yola düşer giderim”, dedim. Çare bulamadılar. Taksi ile tekrar ilçeye geldim.
    Benden sonra benim damat, hakime gidiyor. İlçe Kaymakamı her yıl bir ay izne gidince benim damat vekillik yapıyor. Doğru ve şuurlu bir müslümandır. İlçede sevilmiş bir kişidir. Hakim'e diyor ki: “Yakalamak istediğin o kişi kimdir, biliyor musun?” “Vallahi, Savcı Bey onu kaçırttı. Yakalasaydım, elini kolunu bağlayıp hapse gönderecektim.” “İşte o kişi, benim kayınpederimdir.” “Eyvah ben ne yaptım. Şimdi bana söyle Türkiye'nin neresinde ise, gidip özür dileyeceğim”, diyor. “Şu anda benim evimdedir. Kalk savcıya gidelim.” Sav*cı Beyin yanına gidip: “Savcı Bey özür dilerim. Senin müdafaa ettiğin kişi Aytekin Bey'in kayınpederi imiş” der. O da: “Haydi git, bizi kabul ederse, akşam namazından sonra ziyaretine geleceğiz.” Ben de “gelsinler”, dedim. Selamlaşıp, birbirimizin hatırını sorduktan sonra sohbete başladık. O gece onlara tarikatların içindeki İslâm dışı inançları anlattım. Sohbet sabahın üçüne kadar devam etti. Sonunda “bizi kardeşliğe kabul eder misin?”, dediler. Ben de; “nıü'minler birbirlerinin kardeşleridir”, dedim. “İzmir'e gitme, sana bir cip hazırlayalım bu Keles'in köylerini gez ve insanları Kur'an-ı Kerim'e çağır”, dedi*ler. “Teşekkür ederim, ben bunu kendime düstur edinmişim. Sabahleyin Müftü Beye git*tik”, bana: “Sen Aytekin Beyin kayınpederi olarak bana gelip, izin isteseydin sana izin verirdim” dedi. Ben de başıma bir iş gelirse bana gelsin diye izin istemedim”, dedim. Bana: “Senin kafa çalışıyor. Allah beni affetsin. Ben ekmek hocasıyım” dedi.
    1989. Kütüphanemi İstanbul'a taşıdım. Fındıkzade'de Karagül İş Hanında bir büro kiraladım. Tarikatlarla Çalışmalarımı o handa yaptım. Yanıma bir çok üniversiteli kız ve erkek öğrenciler geldi. Çokları girdikleri tarikatlardan tövbe etti. Ayrıca Alak, Kalem, Müzzemmil surelerini bastırarak 60 bin adet dağıttık.
    1992'de kütüphanemi Ankara'ya taşıdım. Dışkapı'da bir bina kiralayarak tasavvuf ve tarikat araştırmalarıma o binada devam ettim. Tasavvuf ve tarikatlarla ilgili çalışmalarımı kitaplar haline getirmek için müsveddelerin kısm-ı azimesini Ankara’da hazırladım. Müsveddeler bir çelik dolabı dolduracak kadar oldu. Cenab-ı hak (inşallah) onların basılmasını nasib eder. Buarada orada birçok genç ile tanıştım. Onlara Kur’an’ın açıklamasını okumalarını tavsiye ettim.

    1997. İSKENDER EROL EVRENOSOĞLU İLE KARŞILIKLI KONUŞMA
    İzmir Balçova Teleferik Otelinde bir araya geldik. Bizden birkaç konuşmacı vardı. Kendisi toplantıya yalnız olarak katılmıştı. Salonun yarısını kadın müritleri doldurmuştu. Yansını da batıl Nakşi tarikatına karşı olan müslümanlar doldurmuşlardı. Konu, “Mürşide inanmak farz mıdır?” Kendi anlayışını "Mutluluk Tasavvuf-İslâm"[50] adlı eserinde aynen olduğu gibi anlattı.
    Sayfa 78. İrşad olabilmek kesinlikle Rabbimizin bizim için tayin ettiği mürşidle olabilir. Mürşidsiz Allah'a teslim olabilmek mümkün değildir. Beyazıd-ı Bestami Hz.lerinin buyurduğu gibi; “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” sözü gereğince irşadsız ancak şeytana teslim olunur. Çünkü mürşidi Allah tayin eder, irşad kademesinin her seviyesinde mürşidler vardır. İrşadın başlangıç noktasında vazifeli mürşidler, mutla*ka Allah'ın veli (dost) edindiği kişilerden biridir. Daha aşağıda irşatla vazifeli kılınan mürşid yoktur. Allah'ın veli edindiği kişinin ise mutlaka ruhen Allah'a teslim olması gerekir. Yetmez velinin Allah'da baki olması (indi ilahide bir taht ihsan edilmesi ile beka mak***** gelmesi) gerekir.

    s. 162 Mürşid Nasıl Bulunur
    Görevli kıldığı kişileri biz nasıl buluruz? Görevli kıldığı kişileri Allahü Teâlâ ?ayin ettiğine göre mutlaka o bilecektir.
    s. 200 Kim teslim olmak isterse mürşidi arar. Görülüyor ki, Allah'a teslim olmak ve vasıl olmak mürşide teslim olmakla başlar. Bu teslim yapılırsa o kişi için cennet söz konusu olur.

    s. 268 Mürşid Tayini
    Mürşidler, ister Resul makamında olsun, ister halife olsun, isterse seviye mürşidlerinden olsun Allah'ın emriyle o göreve tayin edilir. Resul, halife ve ihlas sahibi mürşidin irşad görevini yerine getirebilmesi Rabbimizin emriyledir. İkinci seviye mürşidi, bağlı olduğu resul halife veya salah sahibi mürşid, o göreve vekaleten tayin edilir.
    s. 290 Mürşidin vazifelerinden ikincisi, nefsimizi tezkiye etmektir. O halde tezkiye olmamız için mürşid farzdır. Mürşidsiz kimse kendini tezkiye edemez (temizleyemez).

    s. 362 Mürşidin Önünde Tevbe

    s. 411 Tasavvuf Farzdır
    İrşad yani 3 cesedimizin de Allah'a teslimi farz kılındığına göre ve zaten bu emanetlerin teslimi ayrıca emrolunduğuna göre, 3 cesedin Allah'a teslimi farzdır. 3 cesedin de Allah'a teslimi ise tasavvuf olduğuna göre tasavvuf farzdır.


    s. 412 Mutluluk Eşittir Tasavvuf O da Eşittir İslâm
    Bu ülkenin, bütün dünya insanlarının özledikleri saadete kavuşmalarında, dominant rolü üstlenmesi, ancak tasavvuf ile mümkün olacaktır.


    RİSALET NURLARI[51]
    Aşağıda, içindekilerden aynen iktibaslar yaptığımız bu kitap, iktibaslardan da öğreneceğiniz gibi kendisinin Allah tarafından “Mehdi” olarak görevlendirildiğini iddia eden İskendender El-Ekber'e aittir.
    Kitap latin harfleriyle ve el yazısı ile çoğaltılmıştır. Kitabın kapağında (İskender El-Ekber'e aittir) ifadesi bulunmaktadır. Kitap, isim olarak Risalet Nurları adını taşımaktadır.
    Daha alt kısmında ise, Itla-ıt Türk, bunun altında ise, “İskender kulumuza katımızdan indirilmiştir” ibaresi bulunmaktadır. En alt kısmında ise “Biiznillahi Teâlâ in*dirmiştir” kısa cümlesi yazılıdır.
    Orta boy 68 sahife olan kitap, başlangıcından itibaren 21 sureye(!) ayrılmış ve bunlar isimlendirilmiştir. Kitapta ayet numaraları bulunmaktadır. (Surelerin listesi kitabın sonundadır).
    Şimdi sizleri, biraz da sabırlarınızı zorlayarak kendisine ait (içinde belirttiği gibi) 1972 yılından başlayarak 1982 yılına kadar, yani on yıl içinde “Kur'an-ı Kerim'den sonra dünyaya indirmekte olduğumuz ilk kitaptır.” (S.1) dediği, kendisine Cibril-i Emin'in aziz ruhu tarafından doğrudan doğruya kalbine indirildiğini...” (S.1) söylediği bu kitap*tan yaptığımız iktibaslarla başbaşa bırakıyoruz. Serinkanlı bir şekilde fakat mutlaka Kur'an-ı Kerinı'in ışığında okumanızı ve değerlendirmenizi diliyoruz.[52]
    Sizlere yukarıda uzunca alıntılar yaptığımız, kendisini Mehdi zanneden son Ayeti!nin 1982 yılının haziran ayının altısında da nazil olduğunu buyuran zatın kitabında*ki (sure!) isimlerini sırası ile vermek istiyoruz.

    Sure Adı Kaç sayfa olduğu Bulunduğu sayfa Numarası
    1. İnzal l l
    2. Anlaşmazlık 8 2-3-4-5-6-7-8-9
    3. Müjde l 10
    4. Mehdi l 11
    5. Sürür 2 12-13
    6. Tilavet l 14
    7. AllahüTeâlâ 4 15-16-17-18
    8. Namaz l 19
    9. İnsan 3 20-21-22
    10. Zaman 6 23-24-25-26-27-28
    11. Kuddusi sır 2 29-30
    12. Cebrail 3 31-32-33
    13. Marifet 6 34-35-36-37-38-39
    14. İnsan 4 40-41-42-43
    15. Tayyi Mekan 3 44-45-46
    16. Ramazan 2 49-50-51-52-53-54
    17. Vazife 6 55-56-57-58
    18. Rıza 4 59-60-61-62-63
    19. Esmaül Hüsna 5 59-60-61-62-63
    20. İmamet 2 64-65
    21. Kadir-i Mutlak 3 66-67-38


    İSKENDER EVRENOSOĞLU'NA TOPLANTIDA SUNDUĞUMUZ AYETLER

    Tebliğ/Tebliğci
    Tebliğ: (2/196,235; 4/6; 5/67; 6/19,152; 7/179,93; 12/22; 13/14; 17/34; 18/86,90,93; 24/58,59; 28/14; 33/39; 34/45; 37/102; 46/14; 18/25; 72/28)
    “Akıl sahipleri öğüt alsınlar diye, bu (Kur'an) insanlar için bir tebliğdir.” (14/2)
    “Bu bir tebliğdir, fasıklar güruhundan başkası helak edilir mi hiç?” (46/35)
    “Peygamber yalnızca Tebliğcidir.” (3/20,128; 5/67,92,99; 6/107; 16/25,82; 24/54; 29/18; 36/17; 72/23)
    “Bize düşen sadece apaçık bir tebliğdir.”(36/17)
    “(Hud): Yüz çevirirseniz bilin ki, ben size neyi bildirmek için gönderildimse onları tebliğ ettim.” (l 1/57)
    Muhammed (a.s.)'in görevi sadece tebliğdir: (3/20,128; 4/84; 5/67,92,99; 6/34,35,107,157)
    “Ey Peygamber (Resul) Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer yapmazsan onun elçiliğini yapmamış olursun.” (5/67)


    İmana davet etmek:
    “Biz, Rabbinize inanın, diye imana çağıran bir davetçi işittik ve hemen inandık.” (3/193)
    Kim, Allah'ın davetine uymazsa (yardımcı bulamaz):
    “Kim Allah'ın davetine uymazsa, yer yüzünde (başına inecek belaya) engel olamaz. Kendisinin O'ndan başka velileri de olmaz. Onlar, apaçık sapıklık içindedir.” (46/32)

    TEBLİĞ VE İRŞADDA METOD
    En güzel tebliğ şekli: (12/108; 16/125; 29/46; 71/7,8,9)
    Açıkça tebliğ etmek gerekir:
    “Sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve ortak koşanlara aldırma.” (15/94)
    “(Nuh) onlara açıktan söyledim. Gizli gizli de söyledim.” (71/9)
    “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni tebliğ et.” (5/67)
    “De ki: Ben ancak tabi olunanlarla birlikte, basiretle Allah'a davet ediyorum.” (12/108; 13/36)
    Peygamberler, tebliğlerine/davetlerine karşılık bir ücret istemezler ve istememişlerdir: (6/90; 7/203; 12/104; 13/36; 25/57; 34/47; 38/86; 42/15,23; 52/40)

    Toplantı üç buçuk saat sürdü. Karşılıklı konuşmalar sona erince son sözü ben aldım. Kendisine ve müridlerine şöyle söyledim: “İnsan yanılabilir, şaşırabilir. Hatta müslüman iken, müşrik ve kafir olabilir. Ama tevbe kapısı kıyamete kadar açıktır. Bir daha sapıklığa dönmemek şartıyla tevbe edersen, ahirette Allah, melekleri, bu konuştuğun yer şahitlik yaptıkları gibi, biz müminler de şahitlik yapacağız”.
    Bu sözüm üzerine ayağa kalkarak müridlerine hitaben “kimin çantasında Kur'an varsa bana getirsin”, dedi. Bütün kadınlar benim aleyhimde bağırmaya başladılar. Bir kadın sanki beni dövecek şekilde yerinden fırlayarak Kur'an-ı Kerim'i şeyhinin önüne koydu. Bana ve cemaate hitaben: “Ben şimdi Kur'an'a el basarak yemin edeceğim” dedi. Yemini şöyle idi: “Allah, beni bu asra Mehdi ve Resul olarak gönderdi. Levh-i Mahfüz'da kayıtlı olan 21 sure Hz. Peygambere bildirilmedi. Bu asırda bana inzal oldu.” Bana, “Sen de yemin eder misin?”, dedi. “Yemin ederim, ama Kur'an'a el basmam”, dedim. El açarak ben de şöyle yemin ettim: “Ya rabbi sen şahit ol ki, bu tam şeytanın kendisidir. Yani şeytanın velisidir (dostudur).”
    “Türkiye'de yalnız benim aleyhimde bulunduğun halde Said Nursi'yi neden ele almıyorsun. Bak, o da ‘Bu Risale-i Nurlar Allah tarafından bana yazdırıldı’ diyor. Onu niçin tenkit etmiyorsun?” dedi.
    “Şimdi karşımda sen varsın. Ona da sıra gelecek”, dedim. Gülümseyerek beni yemeğe davet etti. “Teessüf ederim, sen çok utanmaz bir adamsın. Ben sana şeytan diyorum. Sen beni yemeğe davet ediyorsun. Şeytanlaşmış bir adamın yemeği yenmez”, de*dim. Kendileri müritleriyle otelin yemekhanesine gittiler. Biz müslümanlar da bu şeytandan uzaklaşmış olduk.
    “Ya Rabbi! beni ve aile efradımı ve yeryüzünde yaşayan müslüman ailelerin her ferdini, Nur'un ile nurlandır. Onların hepsini Fûrkan'ın etrafında bir araya topla. Ellerinde Kur'an, kalplerinde iman ile cihat etmelerine yardım eyle. Bir araya topladığın bu mü'min ve müslümanları iki cihanda zafere ulaştır. Âmin.”

    Mehmet Erol



    [1] Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedi. Glişim Yayınları, 12. cilt, (1986) İstanbul, s. 7073.
    [2] Mekasıdut-Talibiyn: Mehmet Raif Ef. Osmanlı yayın evi.
    Yazan: Mehmet Arif, Takriz: Mehmet Emre, Osmanlı’dan sadeleştiren: Abdulkadir Dedeoğlu,
    Neşreden: Osmanlı yayınevi, 1973-1979
    [3] Şeyhini rabıta edenler
    [4] Tarikat yolunu takip edenin ölçüsü
    [5] içine alan
    [6] şeyhini hayalinde canlandırmak
    [7] Allah lafzı
    [8] sataştığı vakit
    [9] melekler
    [10] teselli
    [11] Risale-i Nur külliyatından Tılsımlar Mecmuası, Müellif Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir Neşriyat 1988, İst, Tılsım Mecmuasının Zeyli Maidetü'l-Kur'an s. 168-194.
    [12] Risale-i Nur külliyatından Asa-yı Musa Bediüzzaman Said Nursi, Yeni Asya Neşriyat, Haziran 1994, s. 82-83.


    [13] Risale-i Nur külliyatından Sikke-i Tasdik-i Gaybi Müellifi, Bediüzzaman Said Nursi Tenvir Neş. 1990 İst. s. 293-294.
    [14] Risale-i Nur külliyatından Sikke-i Tasdik-i Gaybi müellifi Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir Neş. 1990, İst. Birinci Şua, s. 78.
    [15] Risale-i Nur külliyatından Zülfikar Mecmuası Müellifi Said Nursi, Tenvir Neş. 1988. İst. s. 432-433. Not: a)- Tenvir Neşriyat, hıyanet ederek aslını değiştirmiştir. "Çünkü sendeki mukayese ve muhakemele*rin vaka ve temsillerin bir naziri bir daha gösterilemez" cümlesini eserden çıkarmıştır, b)- "Arş-ı azamdan indiği muhakkaktır" cümlesini şu şekle sokmuştur: Arş-ı azamdan inen Kur'an-ı Hakim'in delil, hüccet ve burhanları olduğu muhakkaktır, c)- Aslı Arap harfleri ile yazılı Zülfikar Mecmuasında vardır, d)- Risale-Nur hakkında Ankara Üniversitesinde verilen konferans, Ayyıldız Mat. Ank. 1957 s. 37-38-39.

    [16] Tasavvuf ve İslam, Abdurrahman El-Vekil, Tevhid yayınları, 1996, S12-15.
    [17] Tasavvuf ve İslam, Abdurrahman El Vekil, tevhid yayınları, 1996, S9-10
    [18] Füyuzat-ı Rabbaniye (İlimlerden Feyizler) Gavs-ı A'zam Şeyh Abdülkadir Geylani Beyda Yayınevi, Çev: Celal Yıldırım (Afyon Müftüsü) 1995 İst. s. 9/18
    [19] Mesnevi: Mevlânâ Celaleddin-i Rumî Dünya Edebiyatından Tercümeler Şark İslâm Klasikleri I, Maarif Vekalet Yayınlan İst. 1956. Maarif Basımevi , ikinci Baskı, I. cilt (İlk sayfalarındaki Dibace), İktibas Dergisi cilt: 5 sayı: 106 s. 23, aynca Mesnevi'nin Müterciminin Celaleddin Rumi evladından ve Mevlevi*liği ile Maruf Veled İzbudak olduğunu da bilmeyenlere hatırlatalım ve tercümeyi bilhassa dikkatle yan*lışlarından koruyacak şekilde titizlik gösteren birisi olduğunu da belirtelim burada.
    [20] Muhyiddin-i Arabî Fusûs ül-Hikem, Beşinci Baskı, İstanbul Kitabevi Yayınları, 1981, İst, s. 1-2.
    [21] Bu kısım, arap harfleriyle yazılı lem'alarda mevcuttur.

    [22] Avni İlhan, Mehdilik Akyay Kaynak Yayınları, 1976 s. 50.
    El-İmam Ebu Mansur Abdulkadir b. Tahir b. Muhammed El-Bağdadi. Doç. Dr. Ethem Ruhi Fığlalı. Kalem Yayınları 1979, s. 230.
    [23] Şia'ya göre: Dünyanın sonuna kadar her şeyi kavrayan batini ve dini bilgi mecmuasıdır ki, Hz. Ali'den ahfadına (torunlarına, oğullarına) intikal etmiştir. Sütten kesilmiş bir oğlak veya kuzu derisi üzerine ya*zılmış bir kitap olup, Hz. Peygamber ailesinden olanlar diğer kimselerin bilmediklerini işte buradan öğre*nirler.
    Bunun içinde gerek Zebur, Tevrat ve incil ile Resullerin ve varislerin ilimleri vardır. Geçmiş beni İsrail alimlerinin ilimleri oradadır. Bütün haram ve helal olmuş ve olacak her şey orada kayıtlıdır.
    [24] Bazı Şii'lere göre Hz. Ali'nin Kur'an'ı, Cebrail'in getirdiği gerçek Kur'an'dır. Bkz. Abdulkadir el-Bağdadi Usulu'd-Din, s. 19 İst 1928; İbn. Hazm el Fasl, İV/182.
    [25] Hz. Fatma'nın Kur'an'ı bir başka Kufaridır. Mehdi'nin zuhuruna kadar ehl-i Beyt'te saklı kalacaktır. Kuleyni'nin nakline göre: Resulullah'ın vefatından sonra Hz. Patıma yetmiş beş gün daha yaşamıştır. Bu günlerde Allah'tan hiç kimsenin bilemeyeceği derecede fazla üzülmüştür. Allahü Teâlâ onu teselli etmek için, babasından ve ilerde gelecek çocukların hallerinden bahsetmesi için Cebrail-i gönderdi. Ali de söy*lenenleri işitiyordu. Bu suretle bu yazılanlardan elimizdeki Kur'an'ın üç misli hacimde bu mushaf meyda*na geldi. Bunun içinde, helal ve haramla ilgili bir şey yoktur. Gelecekte olacak şeylere dair bilgi vardır. El/Kafi, 1/115.
    [26] Uzunluğu 70 zira (75cm) olan bir sahifedir ki, içinde insanların muhtaç olduğu her şey vardır. Hz. Pey*gamberin söyleyip Hz. Ali'nin yazdığı nüshalardır (Sahife). El-Kafi, 1/10 Mehdilik Avni İlhan Akyay, Kaynak Yayınlan 1976 s. 46-47
    [27] Bakınız İmam Humeyni, Hz. Fatıma'mn doğum günü aynı inançları şu şekilde ifade etmektedir: "Cebrail (a.s.)'ın, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Muhammed Hamidullah gibi peygamber*lerden ayrı olarak, ancak Hz. Fatima'ya geldiğini, bu hususta sağlıklı senetleri bulunan rivayetlere sahip olduklarını, büyük ruh olan Cebrail'in bir kimseye gelmesi için onun büyüklüğüyle mütenasip bir ruh yüceliğine sahip olması gerektiğini; esasen masum imamlardan dahi hiç kimsenin Cebrail ile görüşmedi*ğini, Resulullah (s.a.v.)'dan sonra sadece Hz. Zehra'nın bir istisna teşkil ederek Cebrail ile görüştüğünü ve Cebrail'in ona gelecekteki bir çok olacakları ve onun neslinin başına gelecekleri bildirdiğine dair kanaat*ler izhar etti. Keyhan Gazetesi Recep: 1406 Mart 1986. İran
    [28] En’am: 7
    [29] El-Fark Beynel Fark-el Bağdadi Kalem Yayınlan 1979, s. 230
    Mısri Niyazi İrfan Sohbetleri çev: Süleyman Ateş. Hasanla Hüseyin'in Hz. Peygamberden sonra iki pey*gamber olduğunu beyan etmektedir.


    [30] Kisra, Eski İran şahlarının; Kayser de, Bizans İmparatorlarının ünvanıdır.
    [31] M. Yusuf Kandehlevi Hadislerle Hz. Peygamber ve Ashab'ın yaşadığı Müslümanlık, Kalem yay. İkinci baskı 1978, s. 2022-2089
    [32] Hz. Ali, Hazırlayan: Veli Ertan Diyanet İşleri Başkanlığı Yav. 1963. s. 56-57
    [33] En yüce topluluk (el-mele'ul-a'la) melekler âlemidir. Burada melekler kendi aralarında veya Allah ile işleri görüşmektedirler. Örnek olarak, insan türünün atası olan Hz. Adem'in yaratılması hususunda ki tartışmaya bakılabilir. (Bakara 2: 30-33) Bu pasajla aynca Hz. Peygamberin bu gibi gaybi bilgilerden haberi olmadığı ve gayb konusunda kendisine ne vahyediliyorsa sadece onu bildiği hususu da vurgulan*maktadır.

    [34] Âyetin son cümlesine, "fakat (sana bu haberleri) Biz göndermekteyiz" şeklinde anlam verenler de vardır. Biz, 46.âyetin bitiş cümlesini göz önünde bulundurarak yukarıdaki anlamı tercih ettik.
    [35] Burada "henüz başlarına gelmedi" diye çevrilen fe-lemma ye'tihim te'viluh ifadesine "henüz yorumu onlara gelmedi" şeklinde anlam verildiği de olmaktadır. Kur'an'ın burada işaret ettiği şeyin, müşriklere yönelik azap tehdidi olduğu düşünülecek olursa, yorumun gelmesinin ne anlama geldiği kapalı kalmakta*dır. Tevil kelimesi yorum anl***** geldiği gibi, bir rüyanın veya bir haberin gerçekleşmesi anl***** da gelmektedir. Ayetin devamı da bizim verdiğimiz anlama uygun düşmektedir.
    [36] Bu âyetten önce Hz. Nuh kıssasının anlatıldığı bir bölüm yer almaktadır. Burada da olduğu gibi, geçmiş dönem olayları Kur'an'da "gayb olayları" olarak nitelenmektedir.
    [37] Araplar, cinlerin Allah'tan bilgi çalarak gayba muttali olduklarına inanıyorlardı. Cinler yapılan gereği melekler âlemine yaklaşsalar bile, Allah'ın meleklerine verdiği bilgiye erişemedikleri Kur'an'ın çok yerinde açıkça belirtilmektedir.
    [38] Burada insanın şu üç hususu bilemeyeceği bildirilmektedir: l- Kıyametin ne zaman kopacağı, 2- Yarın ne olacağı, 3- Kişinin nerede öleceği. Dikkat edilirse, yağmurun ne zaman yağacağını ve rahimlerde olan çocuklarını erkek mi, kız mı olacağını insanların bilmediğini söylenmektedir. Burada söylenen, bugün bilinebilir -en azından tahmin edilebilir- olan hususları Allah'ın bildiğidir. O dönemin insanları bunları kuşkusuz bilmiyordu.
    [39] Bu haber Allah'ın Hz. Peygambefe bildirdiği geleceğe ilişkin bir "gayb" haberidir. Âyet, Kur'ariın müşriklere karşı kitap ehlini -bir çok noktada yanlış yolda olsalar da- ortak cephede tuttuğunu gösteriyor ve bu yenilgi karşısında, kendileri de kitap alan müslümanlan teselli etmek için, yalanda onların başka bir savaşta galip geleceğini bildiriyor.
    [40] Hz. Meryem, annesi tarafından Allah yolunda mabede adanmış biri olduğu için, cinsiyeti nedeniyle o nün koruyuculuğunu kimini yapacağı nedeniyle mabeddeki görevliler arasında bir problem olmuş, görevliler sorunu çözmek için kura çekmişlerdi.
    [41] Konularına göre Kur'an (Sistematik Kur'an Fihristi), Hazırlayanlar: Ömer Özsoy, İlhami Güler, Fecr Yay. Ank. 1999, s. 70-71-72-73 Rüzgarlı Cad. Rüzgarlı İşhanı 2/5 Ulu/Ank. Tel/Fak: (O 312) 3100849-3200860. Not: Her Müslüman okumalıdır.
    [42] Risale-i Nur külliyatından Tılsımlar Mecmuası, Müellifi Bediüzzaman Said Nursi, Tenvir Neş. 1988, İst. s. 208.

    [43] Mutasarrıf: Tasarruf hakkı ve salahiyeti olan. Tasarruf eden. Bir işi kendi isteğine göre idare eden.

    [44] Râmuz-ul Ehadis Tercümesi, Ahmed Ziyaüddin Gümüşhânevi, pamuk yayınları. Çeviren: Naim Erdoğan (Ezher Fakültesi mezunu) Baskı:1980, İst.
    [45] Eş-şeyh Abdülaziz Debbağ Hazretleri, El-İbriz şeriat, Tarikat, Marifet-Hakikat. Demir Kitabevi, Arapça aslından çeviren: Celal Yıldırım, Temmuz, 1979, cilt 1, s.78-79
    [46] Sohbet Yayınlan No: l Sohbetler Abdulkadir Duru Balkanoğlu Mat. Ltd. Şti.1969. Ank.
    [47] Aslında bu söz Kitab-ı Mukaddes , TEKVİN Musa’nın Birinci Kitabı, Bab 1 Ayet 27, Sayfa 2’de geçiyor. Ser Ofset Basımevi, 1981, Kitab-ı Mukaddes şirketi 481 istiklal Cd. – İstanbul
    [48] İmam-ı Rabbani ve İslam Tasavvufu – Hayreddin Karaman sayfa 219-220
    [49] Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur'an-ı Kerim Fihristi Recep Aykan, Pınar Yay. Birinci basım. Ocak 1997 İst. ikinci basım Pınar Yavınevi tarafından veniden basılmıştır. Her müslüman okumalıdır.

    [50] İskender Ali Mihr Mutluluk-Tasavvuf-İslâm. Basım Tarihi 1990, 1343 Sok. No: 25 İzmir.

    [51] İskender Erol Evrenosoğlu, Risalet Nurları
    Bu kitabın bir nüshası da bizdedir. İktibasları (alıntıları) elimizdeki el yazması kitaptan aldık. Kur'an'a (indirilmiş kitaplara) benzetilmek ve aynı imajı verebilmek için özellikle el yazısı ile çoğaltıl*maktadır. Adı geçen şahsın güvendiği kimseler tarafından dağıtılmaktadır.
    “Bu kitap, katımızdan emir gelene kadar kendisine (İskender el-Ekber'e) ittiba edenlerden (uyanlardan) başkasına sırdır.” (S.1) Denildiğine göre, bize intikal eden nüsha da kendisine ittiba umulan birine verilmiş ve işi fark eden bu kimse de bize getirmiştir. Başından sonuna kadar Kur'an üslubuna benzetmeye çalışan kitabın yazarı, kuruntularının vahiy olduğuna kendisini inandırdığı gibi, çevresinde topladığı sosyeteye de (topluluğa) inandırmış görünüyor.
    Kur'an'daki İslâm'ı öğrenmeyen, öğrendiği halde yapamayan, söylemeyen ve anlatmayanların çoğunlukta bulunduğu bir toplumda elbette ki böyleleri çoğalacak ve koparabildiklerini yoldan çıkara*caktır. Meydanı, Kur'an'daki müslümanlıktan haberi bulunmayanlara bırakmayınız müslümanlar!...Allah'a hesabını veremezsiniz bu suskunluğunuzun. (Yayıncı)
    [52] Tamamını okumanız için Ercüment Özkan'ın Tasavvuf ve İslam I. Baskı Ekim 1993, II. Baskı Mart 1996 Anlam Yay. İst., III. Baskı Pınar Yayınevi tarafından yayınlanarak piyasaya arz edilmiştir. Bu kitabın okunmasında her müslüman için zaruret vardır.

  6. #6
    Aktif Üye ümmi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Mesaj
    1.889
    Rep Gücü
    33022
    bundan sonraki durağını merak ettim efenim öğretmenimizin.

  7. #7
    Acemi Üye
    Üyelik tarihi
    May 2011
    Mesaj
    124
    Rep Gücü
    754
    Alıntı ümmi´isimli üyeden Alıntı Mesajı göster
    bundan sonraki durağını merak ettim efenim öğretmenimizin.
    Rabbim bilir. Allah'ın ona verdiği en büyük nimet olan aklı hayatı boyunca işletmiş ve sorgulamaktan vazgeçmemiş bir kişidir. Kendisi halen hayatta ve halen doğru bildiklerini söylemeye devam ediyor. Hak ile batılı ayırabileceğimiz bir ölçü olarak indirilen Kuran'ı bu amaçla kullanan ve Kuran'ı kafasındakilere göre eğip bükmek yerine arayışında samimi olan insanlara Allah doğru yolu kolaylaştıracağını vaadetmiş. Allah'ın vaadi haktır. Allah onu da bizi de salih kullarından eylesin ve doğruya bugünkinden daha yakın kılsın.

  8. #8
    Aktif Üye ümmi - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
    Üyelik tarihi
    Aug 2009
    Mesaj
    1.889
    Rep Gücü
    33022
    evet efenim Allah vadinde sadıktır.Samimi bir niyetle kendisine yönelenleri hidayetine ulaştırır.Öğretmenimiz inşaallah bundan sonraki durakta aradığını bulur samimiyeti katıksızsa.

Benzer Konular

  1. Otobüs şöförü Hidayet
    YukseLL Tarafından Günün Fıkrası Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 22-07-2013, 08:43 PM
  2. AYLAK KÖPEK/Sadık Hidayet
    mopsy Tarafından Kitap Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 24-01-2010, 08:28 PM
  3. Yorum: 1
    Son mesaj: 29-08-2009, 08:13 AM
  4. Oylarımız Hidayet ve Mehmet'e
    YukseLL Tarafından Basketbol Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 03-01-2009, 11:46 AM
  5. Hidayet sezonu şovla açtı
    ErDaLL Tarafından Basketbol Foruma
    Yorum: 0
    Son mesaj: 01-11-2007, 01:21 PM
Yukarı Çık